Etiket: sağlık

  • Aşılar İle İlgili Komplo Teorileri

    Aşılar İle İlgili Komplo Teorileri

    Elbette aşılar da her ilaç gibi az da olsa istenmeyen yan etkilere neden olabilirler. Gene her ilaç gibi kullanma kararı kişiye ve topluma sağlayacağı fayda ve vereceği zarar gözetilerek karar verilmeli.
    Aşıların en sık yan etkileri aşı bölgesinde ağrı, kızarıklık, şişme, bağ ağrısı, kas ve eklem ağrısıdır. Nadiren de olsa aşı içindeki veya üretim sürecinde kullanılan maddelere (örneğin yumurta) hassasiyeti olan kişilerde alerji yapabilirler. Bu nedenle her aşının doktor gözetiminde yapılması önemli.
    Aşılar sonucu ortaya çıkan yan etkiler, tüm dünya ülkelerinde muhtemel düzenleyici kuruluşlar ve halk sağlığı birimleri tarafından takip edilmekte ve Dünya Sağlık Örgütü çatısı altında görev yapan Uluslararası Tıp Bilimleri Organizasyonları Konsülü (Council for International Organizations of Medical Sciences – CIOMS) bünyesindeki Aktif Aşı Güvenlik İzlem Birimi tarafından takip edilmektedir. Türkiye’de de, Sağlık Bakanlığı bünyesinde yer alan Aşı Sonrası İstenmeyen Etkiler (ASİE) bildirim sistemi, aşılar sonrası ortaya çıkan veya çıktığı düşünülen vakaların rapor edilmesi ve CIOMS’a bildirilmesi görevini üstlenmiştir.
    Ancak aşı karşıtı sitelerde sıklıkla bu tip takip edilen ve titizlikle incelenen yan etkiler listesinde olmayan, asılsız veya abartılmış yan etkilere de yer verildiğini görüyoruz.

    Otizm

    Aşılarla ilgili komplo teorilerinin başında aşıların otizme neden olduğu söylencesi geliyor. Bu konuda daha önce defalarca yazılıp çizilmesine rağmen en sık rastlanan iddialardan biri olduğu için kısaca değinmekte yarar var.

    Aşıların otizm yaptığı iddiası 1998 yılında meşhur tıp dergisi Lancet’te yayınlanan Dr. Andrew Wakefield’ın MMR aşıları ile otizm arasında bir bağlantı gördüğünü iddia eden bir makale yayınlaması ile başlıyor. Wakefield, makalesinde MMR aşısı olan 12 çocukta aşılar sonrası bağırsak patolojileri gördüğünü ve bu çocuklarda otizm geliştiğini iddia etmişti. Bu iddiayı takiben ortaya çıkan toplumsal hezeyan ve panik sonucu önce İngiltere, sonra da tüm gelişmiş ülkelerde MMR aşılanma oranları düştü. Bu sırada makale ve eşlik eden klinik çalışmada etik pek çok sorun (Wakefield’ın bu makaleyi yazması için muhtelif kuruluş ve hukuk derneklerinden aldığı yüklü paraları beyan etmemiş olması, çocukları tehdit ile korkutarak zorla kan aldığının ortaya çıkması, bu makaleyi yayınlarken kendi icadı olan bir başka MMR aşısına gizlice patent almaya çalışıyor olduğunu gizlemesi vs.)  olduğunun anlaşılması üzerine The Lancet makaleyi yayından geri çekti.  Aynı zamanda makalenin 13 yazarından 10 tanesi de makalede bahsedilen bulguların asılsız olduğunu söyleyerek makale yazarlığından çekildiklerini açıkladılar. 2010 yılında yürütülen bu çalışmadaki ciddi etik sorunların tıp ahlakı ile bağdaşmaması gerekçesiyle Wakefield’ın doktorluk lisansı iptal edildi.

    Makale geri çekilmiş, Wakefield’ın kendi çıkarları için topluma korku salıp milyonlarca çocuğun sağlığı ile oynamış olması nedeniyle doktorluk mesleğinden men edilmiş olmasına rağmen aşıların otizm yaptığı yolundaki asılsız inanış kulaktan kulağa yayılmaya devam ediyor.

    Bu olayların başlangıcından bu yana geçen 20 yıl boyunca değişik ülkelerden pek çok farklı bilim insanları muhtelif çalışmalarda otizm ile aşıların bir ilgisi olup olmadığını irdelediler. Wakefield’ın 12 çocuk ile yazdığı makale ile öne sürdüğü iddialar, sayısı milyonları bulan çocuğu içeren yüzlerce çalışma ile tekrar tekrar incelendi. Bu bağımsız çalışmaların hiç biri, aşılar ile otizm arasında bir ilinti gösteremedi. Hatta ironik bir şekilde SafeMinds isimli ünlü bir aşı karşıtı grup tarafından finanse edilen ve aşılardaki thimerosal maddesinin otizm nedeni olduğunu göstermeye yönelik çalışmada bile aşıların otizme neden olmadığı kanıtlandı.

    Stanley Plotkin, Jeffrey S. Gerber, Paul A. Offit, Vaccines and Autism: A Tale of Shifting Hypotheses, Clinical Infectious Diseases, Volume 48, Issue 4, 15 February 2009, Pages 456–461, https://doi.org/10.1086/596476

    Aşılarda bulunan thimerosal’in otizm yaptığı iddiasının da asılsız bir iddia olduğunu benzer klinik deney ve gözlemlerle yazılan makaleler sayesinde bugün biliyoruz. Thimerosal ile ilgili diğer endişelere daha yazının başındaki aşı içeriği ile ilgili kaygılar bölümünde de yer vermiştim.

    Guillain Barre Sendromu ve diğer otoimmun hastalıklar

    Aşı karşıtları tarafından sıklıkla olası bir aşı komplikasyonu olarak öne sürülen bir başka durum da akut enfeksiyonlar sonrası tetiklenen otoimmun nörolojik bir hastalık olan Guillain-Barre Sendromu (GBS). GBS, genelde geçirilmiş bir viral enfeksiyonun ardından ortaya çıkan ve 100.000 kişide 1-2 oranında görülen bir hastalık.

    Aşıların GBS yaptığı iddiası 1976’da ABD’de bir domuz gribi salgını sonrasında yapılan aşılama çalışması sonucunda gözlenen Guillain-Barre vakalarına dayanıyor. Salgından hemen sonra yapılan analizler ve yapılan çalışmalar, bu dönemde aşılanan kişilerde GBS görülme riskinin yüksek olabileceği yolunda iken, zamanla yapılan detaylı çalışmalarda 1976 salgını sırasında da,  günümüzde yapılan aşılamalardan sonra da  GBS görülme sıklığında aşılanmayan kişilere göre herhangi bir farklılık gözlenmediği saptanmış durumda.

    Benzer şekilde, aşılama sonrası görülen diğer otoimmun hastalıklarda da aşı karşıtı lobinin iddiasının aksine herhangi bir artış saptanmış değil.

    “El kadar çocuğa o kadar aşı mı yapılır?”

    Bir başka aşı güvenliğini sorgulayan iddia, mevcut aşı takviminin çok agresif olduğu, çocuklara çok kısa zamanda çok fazla aşı yapıldığı ve bu aşıların birikerek çocuklara zararı olacağı yönünde. Oysa literatür bunun tam aksini gösteriyor: aşılarını tam olan çocukların sağlık göstergeleri olmayanlara göre çok daha iyi.

    1900’lerin başında çocuklara tek yapılan aşı çiçek aşısı iken yıllar geçtikçe yeni aşıların geliştirilmesi sonucu rutin aşılama takvimine giren çocukluk aşıları gittikçe artıyor. Son yıllarda ilk iki yaş sırasında çocuklara yapılan aşı sayısı 20’ye yaklaşmış durumda. Bu da zaten çocuklarının vücuduna muhtelif maddeler zerk edilmesinden tedirginlik duyan anne babaların daha da endişelenmesine yol açıyor.  O nedenle bu endişenin yersiz olduğunu anne babalara detaylı açıklamak önemli.

    Bebekler herhangi bir bağışıklık yetmezliği yapan hastalıktan mustarip olmadıkları takdirde doğumdan itibaren oldukça iyi çalışan bir bağışıklık sistemine sahiptirler. Bebek ve küçük çocuklar her gün oynarken, emeklerken yemek yerken veya herhangi bir şeyi ağızlarına götürürken her gün 2000-6000 arası yeni antijenle tanışırlar. Bu antijen sayısı, çocuklara tüm aşılama takvimi boyunca verilen 150 kadar antijenin çok çok üzerindedir. O nedenle aşılarla vücuda çok sayıda antijen verilmesine endişelenmeye gerek yok. Aşılardaki antijen miktarı günde 6000 yeni antijenle tanışmaya alışkın çocukların bağışıklık sistemini yormaz ve fazla gelmez.

    İlaveten, aşılar geliştikçe ve aşı üretiminde son teknoloji kullanıldıkça zaten içlerindeki antijen miktarı azalmaktadır. Bugün, aşı takvimi çerçevesinde uygulanan 20 kadar aşının içindeki antijen miktarı, 1960’larda uygulanan 5 aşılık takvimdeki antijen miktarının onda birinden az.

    Offit PA, Quarles J, Gerber MA, et al. Addressing Parents’ Concerns: Do Multiple Vaccines Overwhelm or Weaken the Infant’s Immune System? Pediatrics. 2002;109(1).

    Komplo teorileri

    “Bu aşılar hep soyumuzu kurutmak için.”

    Aşıların kısırlığa (infertilite) neden olduğu iddiası oldukça eski ve daha çok Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden kaynaklanan bir iddia. Temelleri herhangi bir tıbbi mekanizmadan çok komplo teorisine dayalı bu iddia çoğunlukla aşı üreten firmaların batı (sıklıkla Avrupa ve Amerika) kökenli olduğundan yola çıkarak, aşıların aslında Müslüman ya da Afrika ülkelerindeki nüfus artışını engelleme amaçlı kullanıldığını iddia ediyor. Bu iddia sahiplerinin bu konuda herhangi bir kanıtları olmadığı gibi, aşıların kısırlık gibi bir yan etki yaptığına ilişkin herhangi bir bilimsel çalışma ve yayın da yok. Ağızdan ağıza dolaşan bir şehir efsanesi olan bu iddia, sıklıkla aynı aşıların bu aşıları geliştiren ülkelerde de rutin aşılama takviminde olduğu gerçeğini görmezden geliyor.

    “Aşılar ilaç firmalarının yalanları, doktorlar da zaten satılık!”

    Aşı karşıtı çoğu platformda, öne sürdükleri diğer iddiaların ardında iddiaları destekleyecek yeterli kanıt olmadığı için bu komplo teorisinin sıklıkla öne çıktığını görüyoruz.  Bu iddiaya göre “aşılar ilaç firmalarının para kazanması için hazırlanmış bir düzmece. Aşıları savunan doktorlardan ülkelerin halk sağlığı birimlerine dek herkes ilaç firmalarının adamı rüşvet alıyor. Aşıların güvenli ve hatta faydalı olduğunu savunan bütün doktorlar sabah akşam ‘daha çok bebek ölse ve sakat kalsa da daha zengin olsam.’ diye ellerini ovuşturuyor, hepsi psikopat, katil. İlaç firmaları bu görüşe karşı çıkan doktorlara yüksek meblağlarda sus payı öderken, bu görüşü destekleyenleri de ihya ediyorlar…”

    Aşı karşıtlarının iddiasına göre aşıların güvenli ve hatta faydalı olduğunu savunan bütün doktorlar sabah akşam “daha çok bebek ölse ve sakat kalsa da daha zengin olsam.” diye ellerini ovuşturuyor, hepsi psikopat, katil.

    Komplo teorileri ile uğraşmak zor. Zira komplo iddiacıları, hiçbir kanıt olmadan bu tip ithamları ortaya sürdükten sonra kanıt göstermeleri istendiğinde pişkin bir şekilde ellerinde kanıt olmadığını, zira ilaç endüstrisinin (Big Farma), devletin vs bu kanıtları hep örtbas ettiğini iddia edip için içinden sıyrılabiliyor. Hiçbir kanıt yükümlülüğü olmayan kişilerce uydurulmuş bu iddiaların asılsız olduğunu kanıtlamak da bize düşüyor çoğunlukla. Bu komplo iddiasını, bahsedilen komplonun ne kadar olası olduğunu sorgulatarak yanıtlamak en akla yakın yaklaşım sanırım.

    Öncelikle söylemekte fayda var, elbette ilaç firmalarının zaman zaman etik olmayan işler yaptıklarını, bazı araştırmaları hasır altına ettiği hepimizin bildiği bir gerçek.  Zaman zaman haberlere konu olan bu olaylar eninde sonunda ya firma içinde çalışan biri ya da bu konuda araştırma yapan etik değeri yüksek, idealist biri tarafından ortaya çıkarılıyor. Bazen de bağımsız bir kuruluş yaptığı teyit deneylerinde firma tarafından iddia edilen sonuçları bulmadığını açıklıyor, böylece ilaç firmalarının foyası ortaya çıkıyor. Ancak bu tip olaylar olması ilaç firmaları tarafından satılan her ürünün etkisiz ya da zararlı olduğunu düşünmemizi gerektirmez.

    Elbette dev bir sektöre ait olan ilaç firmaları, aşılarda da diğer tüm ilaçlara göre daha az da olsa bir kar elde ediyorlar. Ancak bundan kazanç sağlıyor olmaları tek başına aşıların arkasında dev bir komplo olduğunu kanıtlamaya yetecek bir veri değil. Kaldı ki diğer ilaçların aksine aşı maliyetleri ve pazarı Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  ve devletler tarafından oldukça sıkı bir şekilde denetleniyor. Ayrıca belirtmek gerekir ki aşı geliştirmek ilaç sektörünün tekelinde de değil. Bugün dünyada birçok akademik ve bağımsız laboratuvar, belirli hastalıklar için aşı geliştirmek için uğraşıyor. Üstelik bu çalışmaları Küba’dan Amerika’ya ve Çin’e, geniş bir sosyo-politik yelpazedeki coğrafyada görmek mümkün.

    Bu komplo iddiasını inanılır bulanlara, üzerinde düşünülmesi gereken ilave sorular yöneltmek gerekli:

    Çocuklar aşılanmak yerine bu bulaşıcı hastalıkları geçirseler tedavilerinde kullanılacak muhtelif semptomatik ilaçlar, anti-viral, antibiyotik vb ilaçlarından ilaç firmaları çok daha fazla kar etmez miydi?

    Aşıların güvenli ve etkili olduğunu tekrar tekrar gösteren, dünyanın sayısız ülkesinde yapılmış milyonlarca çocuğu içeren yüzlerce çalışma var. Bu çalışmaların hepsinin sonucu düzmece olabilir mi? Eğer öyleyse bunu sağlamak için kaç ülkede kaç kişiye ne kadar rüşvet dağıtmak gerekir? İlaç firmaları ekonomik olarak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, bu kadar çok kişiye sus payı verebilmeleri matematiksel ve finansal olarak mümkün müdür?

    Dünyadaki muhtelif bilim merkezlerinin, tıp otoritelerinin, üniversite ve araştırma laboratuvarlarının, sayısız ülkedeki halk sağlığı bölümünde çalışan tüm personelin, milyonlarca hekimin, hastane çalışanlarının, araştırma görevlilerinin, akademisyenlerin, halk sağlığını iyileştirmek için kurulmuş Bill Gates Foundation ya da Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kuruluşların tamamının bu komplonun içinde olması mümkün müdür? Sayıları milyonları bulan bu kadar insan, zararlı olduğunu bile bile kendi çocuklarının sağlığını hiçe sayıp aşıları savunup önermesi akla yakın geliyor mu? Bu kişilerin tamamına rüşvet verip susturmak için kaç para gerekir? Hatta herkesi bırakın dünyanın en zengin insanı olan Bill Gates’i susturmak için ne kadarlık rüşvet gerekir?

    Diyelim ki bu rüşvetler verildi, bu insanlar arasında bir tane vicdanı temiz ya da sadece ünlü olmak isteyen insan yok mudur ki bu foyayı belgeleri ile ortaya çıkarsın?

    Eğer bu insanların hepsinin parayla satın alındığını ve bu yüzden sessiz kaldığını düşünüyorsanız, siz kaç paraya böyle bir bilgiyi öğrendikten sonra susardınız? Eğer dünyadaki hiçbir meblağ bu komployu öğrendikten sonra sizi susturamaz diye düşünüyorsanız kendisi de birer anne baba olan milyonlarca sağlık çalışanının sizden daha az erdemli olduğunu nasıl varsayabiliyorsunuz?

    İnsan doğası gereği çoğumuz, kendimizi önce bir şeye inandırıyor, sonra inancımızı teyit eden verileri dikkate alıyor, aksini gösteren verileri görmezden geliyoruz. Aşı karşıtı komplolarına bir kez kendini inandıran ebeveynlerde de sıklıkla bu kısır döngüyü gözlemliyoruz. Bu durumda ebeveynlere yukarıdaki sorular yöneltmek biraz olsun kendilerini inandırdıkları şeyi sorgulamalarına vesile olabilir.

    Sonsöz

    Aşılar modern tıbbın bize sunduğu en önemli araçlardan biri. Onlar sayesinde çocuklarımızın daha uzun, sakatlıklardan uzak şekilde daha mutlu ve sağlıklı yaşaması mümkün. Ancak aşı karşıtı hareketin yükselmesi ile çocuklarımızı önlenebilir hastalıkların pençesine geri kaptırma riski ile karşı karşıyayız. Her anne baba elbette çocuğunun sağlıklı olmasını istiyor, ona en iyi şekilde bakmaya çalışıyor. Bu tip sorumsuz ve desteksiz söylemler, ebeveynlerin içindeki korku hislerini harekete geçirerek onların bu asılsız iddialara ve komplo teorilerine inanmalarına neden oluyor.

    Etrafımızı saran aşı karşıtı bu bilgi kirliliğiyle savaşmanın yolu aklı karışan anne babalara sabır ve anlayışla işin doğrusunu anlatmaktan geçiyor. İşte bu nedenle toplum ve çocuk sağlığı ile profesyonel olarak ilgilenen hekimlerden, sorumluluk sahibi anne babalara dek hepimizin bu iddialara aşina olması ve iddiaların aslının ne olduğunu az çok bilmesi önemli.

    Bir çocuk felci hastasının günümüz ebeveynlerine mesajı: “Bu gördüğünüz Çocuk Felci. AŞILANIN!”

    **Bu makale, ilk olarak Toplum ve Hekim dergisinde (Cilt 33, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2018, sayfa 195-206) yayınlanmıştır.

    https://yalansavar.org/2019/05/18/sik-rastlanan-asi-karsiti-iddialar-3-asilarin-yan-etkileri-ile-ilgili-endiseler-ve-komplo-teorileri/

    ADRESİNDEN ALINMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER IŞIL ARICAN.

  • Aşıların İçeriği Ve Hazırlanma Süreçleri

    Aşıların İçeriği Ve Hazırlanma Süreçleri

    Aşı karşıtı sitelerin yandaş toplamak için kullandığı taktiklerin bir diğeri aşıların içinde yer alan muhtelif ismi korkutucu veya tiksinç maddeyi sıralamak, bu şekilde anne ve babaları korkutmak geliyor. Bilim okuryazarlığının çok yaygın olmadığı, kimyasal isimlerin insanlarda korku uyandırdığı günümüz ortamında bu taktik belki de anne babaları aşılardan soğutan en önemli taktiklerden biri. Peki aşıların içeriğinin dehşet verici olduğunu düşünmek için yeterli sebep var mı?

    Cıva

    İlk rutin aşılama programlarının geliştiği 20. yy başlarında çoğu aşı büyük bir ampul içinde üretiliyor, kullanan doktorlar ampulü bir kez açtıktan sonra dolapta muhafaza ediyor ve gelen hastalara aynı ampuldeki aşıyı küçük dozlar halinde veriyorlardı. Ancak her tür özene rağmen bazen bu ampuller dolapta beklerken içinde muhtelif bakteriler ürüyor ve aşılanan kişilerde ciddi hatta ölümcül enfeksiyonlara neden olabiliyordu. 1930’larda bu problemi çözmek için aşılara içlerinde bakteri üremesini engelleyen ve dayanıklılıklarını artıran bir cıva tuzu, thimerosal eklenmeye başladı.

    Patlayıcı bir metal olan sodyum (Na) ile zehirli bir gaz olan Klor (Cl) birleşerek hepimizin yakından bildiği softa tuzunu (NaCl) oluştur. Kimyasal tepkime sonucu ortaya çıkan NaCl kendisini oluştuan elementlerden bambaşka özelliklere sahiptir: ne sodyum gibi patlayıcı, ne klor gibi zehirlidir.

    Kimya bilgilerimizi hatırlayalım: Elementler bileşik oluşturmak için farklı elementlerle elektron alışverişi yaparlar. Ortaya çıkan molekül kendisini oluşturan elementlerin özelliklerini kaybederek yeni özellikler taşıyan yeni bir bileşiktir. Örneğin her gün kullandığımız sofra tuzu, Na (Sodyum) ve Cl (Klor) elementlerinden oluşur.  Sodyum (aşağıdaki videoda da görebileceğiniz gibi) oldukça yanıcı patlayıcı bir metal, klor da oldukça zehirli bir gazdır. Ancak bu ikisi birleştiğinde ortaya çıkan NaCl (sodyumklorür) ya da nam-ı diğer sofra tuzu ne yanar, ne patlar ne de zehirli bir gazdır. Aksine hayat için en önemli ve ihtiyacımız olan moleküllerden biridir.

    Benzer şekilde, cıva element olarak belirli dozlarda insan fizyolojisi için zehirli olmasına rağmen cıva tuzları cıvadan farklı özellikler gösterirler, bazıları zehirli bazıları ise aynı sofra tuzu gibi zehirsizdir. Thimerosal bir etil-cıva bileşeni olup suda eriyebilir özelliğe sahiptir ve vücuda girse de birikmeden kısa zamanda atılır. Binlerce çocuk üzerine yapılan analizler sonrası Thimerosal maddesinin herhangi bir yan etki yaratmadığı kanıtlanmış olsa da bugün aşı karşıtı lobi tarafından yaratılan baskı ve korku edebiyatı sayesinde bugün grip hariç diğer aşılardan zaten çıkarılmış durumda. Grip aşısının da daha az etkin olan ama thimerosalsiz bir versiyonu da mevcut.

    Thimerosal, bir etil-cıva bileşeni olup, metil-cıva’nın aksine kan-beyin bariyerini geçmez, vücutta birikmez ve alındıktan kısa zaman sonra atılır.

    Bugün, emzirme çağındaki bebekler anne sütüyle her gün tek bir doz grip aşısından 15 kat fazla cıva almalarına rağmen aşılardaki Thimerosal’i çıkarmış olmamızın en büyük ceremesini de gelişmekte olan ve fakir ülkeler çekiyor. Zira bozulmaya dayanıklı tek büyük ampulde paketlenen aşılar yerine artık bakteri üreme tehlikesi barındırmayan ampullere bölünmüş, dolayısıyla da daha pahalıya mal olan aşılar kullanmak zorunda kalıyoruz. Aşı karşıtlarının iddiaları sonrasında bu iddiaları sınamak için yapılan ve thimerosal maddesinin güvenliğini onaylayan pek çok makale mevcut.

    Alüminyum

    Alüminyum tuzları aşılara adjuvan olarak ekleniyor. Adjuvan maddeler, daha az aktif antijen kullanarak daha yüksek bağışıklık cevabı oluşturmak için kullanılan maddeler. Çocuklara verilen aşıların içindeki antijenlerin dozunu düşük tutmak için kullanılan bu alüminyum tuzları aynı thimerosal gibi 1930’larda aşılara eklenmeye başlamış. Alüminyum’un yüksek dozlarda muhtelif toksik etkileri olduğu yolunda kanıtlar olduğu doğru, ancak aşılarla alınan alüminyum miktarı bu etkileri oluşturacak dozun çok çok altında. Paraselsus’un meşhur sözünü anımsayalım: “Zehiri zehir yapan dozudur.”

    Alüminyum, dünyada en çok bulunan metal ve yerkabuğunda en çok bulunan elementler arasında da üçüncü sırada. Bu nedenle de soluduğumuz havadan içtiğimiz suya kadar pek çok yerde ve hatta pek çok besin maddesinde her gün kayda değer miktarda alüminyum vücudumuza giriyor. Aldığımız alüminyumun kısa bir süre sonra çoğunluğu dışkı, kalan az bir miktarı da böbrekler aracılığı ile vücuttan atılıyor. Ancak böbrek yetmezliği gibi sağlık sorunu olan kişilerde veya çok çok yüksek miktarda alüminyuma maruz kalan insanlarda toksik etkiler görülüyor.

    Aşılarla alınan düşük miktarlardaki alüminyumun insan sağlığına negatif bir etkisi tespit edilmiş değil. Zaten aşılar olmasa da hepimiz günde ortalama 7-9 mg alüminyumu besinlerimizle, havadan ve içme suyundan alıyoruz. Hava kirliliği olan yerlerde havadan aldığımız alüminyum miktarı daha da artıyor, alüminyum endüstriyel dumanlardan araba egzoz gazlarına, hatta sigara dumanına kadar her yerde mevcut.

    Anne sütüyle beslenen bir bebek, doğumdan altı aylık oluncaya dek anne sütünden ortalama 10 mg alüminyum alıyor. Eğer anne sütü değil formula ile besleniyorsa bu miktar 40mg’a kadar çıkabiliyor. Oysa aynı süre içinde aşılar yoluyla vücuduna giren alüminyum sadece 4 mg. Kaldı ki yapılan çalışmalar ve normal kişilerden alınan doku analizleri bu miktardaki bir alüminyum alımının herhangi bir toksik etkisi olmadığını göstermiş durumda. Element tablosundaki elementleri teker teker zehir olarak algılamak yerine, fizyolojimize zehirli etki etmesinde en önemli noktanın molekül yapısı ve dozaj olduğunu tekrar hatırlamamız gerekli.

    Bebeklerin anne sütünden aldıkları alüminyum, aşılarla aldığından çok daha fazla.

    Formaldehit

    Aşı karşıtı söylemlerde karşımıza çıkan ve kulağa korkutucu gelen bir başka madde de formaldehit. Formaldehit aşıların üretimi sırasında kullanılıyor ve ana fonksiyonu aşı üretiminde kullanılan virüsleri ve bakteriyel toksinleri etkisiz hale getirmek. Üretim sonrasında kullanılan formaldehitin çoğu aşılardan temizlense de çok az bir miktarı aşıların içinde kalıyor.

    Formaldehit kelimesini duyunca hemen akıllara morgda geçen filmler, kavanozda yüzen organ parçaları geldiği için aşılarda formaldehit bulunduğunu duyan anne babaların endişelenmesi normal. Ancak pek çok kişinin bilmediği bir şey var ki o da formaldehitin aslında DNA ve protein sentezi sırasında çıkan bir yan ürün olduğu ve tüm canlı hücrelerinde zaten sentezlendiği. 2 aylık bir bebeğin kanında, kendi vücudu tarafından sentezlenen formaldehit miktarı (1.1 mg), herhangi bir aşının içindekinden (ortalama 0.1 mg) çok çok fazla. Bir armut yediğimizde ise bir doz aşının içinde bulunan formaldehitten 50 kat daha fazlasını alıyoruz.

    Vücudumuz her gün aşılarla aldığımızdan çok daha fazla miktarda formaldehit üretiyor veya besinlerle dışarından alıyor. Yapılan çalışmalar, aşıların içindeki formaldehit miktarının sağlık açısından bir endişe yaratmayacak miktarda olduğunda hemfikir.

    Fetal doku / kürtaj materyali

    Aşıların içeriği ile ilgili bir başka korku tüccarı malzemesi de aşıların kürtaj ile alınmış ölü fetüs dokularından imal edildiği söylentisini yaymak. Duyan kişilerin dehşete düşerek iğrenmesine neden olan bu iddia tamamen insanların duyguları ile oynayıp onları refleks olarak şartlandırma amaçlı kullanılmakta.

    Bazı aşılar geliştirilirken 1960’ların başında iki adet düşük materyali/fetüs hücresinden alınan hücre kültürleri ile üretime başladıkları doğru ancak, 1960’tan beri yeni bir fetüs veya düşük materyali aşı üretiminde kullanılmış değil. Bu iki fetal doku örneği de tıbbi nedenlerle düşük/kürtaj yapan kadınlardan kürtajı takiben alınan izin sonucu kullanılmış, aşı üretimi için hamilelik sonlandırılması gibi bir olay söz konusu olmamış. Düşük materyali çöpe gideceğine içindeki kök hücreleri kültür ortamında üretilmiş ve bu eski aşıların geliştirilmesinde kullanılmışlar. 1960’tan beri hücre kültürlerini laboratuvarda ürettiğimiz için aşı konusundaki çalışmalar artık taze fetal dokularda değil hazır hücre kültürlerinde yapılıyor. Hatta pek çok aşı hemen tüm biyoloji laboratuvarlarında kullanılan ve kökeni fetal olmayan HeLa hücre serisinde üretiliyor. Hatırlatmamız gerekiyor ki, hazır hücre kültürlerinin de kökeni insan dokusu. Günümüzde geliştirilen birçok tıbbi tedavinin, takdir edersiniz ki, önce fetal ya da yetişkin kökeni olan insan hücre kültürlerinde güvenliğinin test edilmesi gerekiyor.

    Domuz jelatini

    Jelatin, kimi aşılarda stabilizasyon sağlamak için eklenen bir madde ve aşıların içindeki aktif maddelerin üretim, taşıma ve depolama sırasında bozulmamasını sağlamaya yarıyor. Bu jelatin genelde domuz dokularından üretildiği için özellikle dini sebeplerle aşılanmaya soğuk bakan aileler oldukça fazla sayıda.

    Öncelikle belirtmek gerekir ki, domuz jelatini her aşıda yok, sadece belirli aşılarda var. Seneler içinde kimi aşıların içeriği değişebildiği için içinde jelatin olup olmadığını anlamak için aşının prospektüsüne bakmak gerekir. Bu konuda ciddi itiraz ve çekincesi olan aileler için bazı jelatin içeren aşıların yerine aynı haslığa yönelik jelatin içermeyen alternatif aşılar bulmak mümkün.

    İlaveten, bu kullanılan jelatinin çok fazla işlemden geçmiş olduğunu ve domuza ait spesifik hücrelerden tamamen arındırıldığını da belirtmek gerekli. Öyle ki çoğu jelatin içeren aşıda yapılan DNA analizinde domuz DNA’sı bile bulunamıyor. Ayrıca bilimsel değil dini bir çekince olduğu için bu konuda din otoriterlerinin ne söylediğine de bakmakta yarar var. Muhtelif dini kuruluşlar ve din bilginleri bu denli işlemden geçirilmiş bir maddenin artık domuz özelliklerini kaybettiği kanısında ve aşılama konusunda dini bir çekince olmadığını belirtmekte.

    1995 yılında Mısır’da yüzden fazla katılımcı ile gerçekleşen Dünya İslami Tıp Bilimleri Örgütü (ISOM) toplantısında, katılımcı ülkelerin dini temsilcileri ortak bir bildiri ile aşılarda ve ilaçlarda kullanılan domuz jelatinin ileri derece transformasyona uğrayarak domuzluk özelliğini kaybettiğini ve din açısından bu jelatini içeren aşıları yaptırmanın sakıncalı olmadığı konusunda karar birliğine vararak ortak bir bildiriye imza attılar.

    Dünya İslami Tıp Bilimleri Örgütü (ISOM) katılımcı ülke temsilcilerinin “aşılarda ve ilaçlarda kullanılan domuz jelatinin ileri derece transformasyona uğrayarak domuzluk özelliğini kaybettiğini ve din açısından bu jelatini içeren aşıları yaptırmanın sakıncalı olmadığı konusunda karar birliği” vararak 1995 yılında imzaladıkları  ortak bildiri.

    Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde aşılarla ilgili komplo teorilerini inceleyeceğiz.

    **Bu makale, ilk olarak Toplum ve Hekim dergisinde (Cilt 33, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2018, sayfa 195-206) yayınlanmıştır.

    www.yalansavar.org/2019/02/28/sik-rastlanan-asi-karsiti-iddialar-2-asilarin-icerigi-ve-hazirlanma-surecleri/

    ADRESİNDEN ALINMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER IŞIL ARICAN.

     

     

     

     

     

  • Aşıların Lüzum Ve Etkinliği

    Aşıların Lüzum Ve Etkinliği

    Aşılar, son 300 yıl içinde yapılmış ve hepimizin yaşam kalitesini yükseltmiş, çocuk ölüm oranlarını

    tüm dünyada azaltarak ortalama yaşam beklentisini artırmış en önemli tıbbi buluşlardan biri.

    Çok değil, bundan iki nesil geriye gidip anneannelerimize anılarını sorduğumuzda o dönemlerde

    yaşamış hemen her annenin ya kendi çocuğu ya da ailesinden birini bugün aşı ile önleyebildiğimiz

    bulaşıcı hastalıklardan biri nedeniyle kaybettiğini öğreniyoruz. Sapasağlam çocukların çocuk felcine

    yakalanıp ömür boyu sakat kaldığı, ateşlenip ölen  küçük bebeklerin erken yaşta toprağa verildiği

    geçmiş o kadar da uzak değil.

    Ancak, son yıllarda aşıların bu denli başarılı olmasının bir de beklenmedik etkisini  gözlemliyoruz.

    Artarda güvenliği kanıtlanan ve aşılama programlarına dahil edilen çocukluk çağı aşıları sayesinde

    eskiden etrafımızı saran hastalıkları bugün neredeyse unuttuk,  bu hastalıkların ciddi komplikasyonlarını

    görmedikçe de hafife alır hale geldik. Bu unutkanlık, sadece Türkiye’yi değil, tüm dünyayı da

    içine alan anti-entelektüelizm akımı ve yaygınlaşan komplo teorilerine inanma meyli ile birleşince

    uzun vadede sonuçları ölümcül olacak aşı karşıtlığı hareketine neden oluyor.

    Medyatik olmak için sansasyonel söylemlerle TV ekranı ve gazetelerde boy gösteren korku

    tüccarlarının sayısının artması ile daha önce aşı karşıtı olmadığı halde kafalarına asılsız soru işareti

    sokulan anne baba sayısı gün geçtikçe artıyor.  İnternet ortamındaki kalitesiz ve yalan yanlış bilgilere

    maruz kalan bu kafası karışık anne babalar komplo teorisi yayan bu sitelerdeki eksik, hatalı hatta

    bazen düpedüz yalan bilgilerle aşılara düşman oluyorlar ve çocuklarını, hatta toplum sağlığını

    bilmeden riske atıyorlar. Hepimiz her gün gitgide artan sayıda anne babanın çocuklarını aşılatmaya

    çekindiğini görüyoruz.

    Aşı karşıtlığı hareketi, Türkiye’de birkaç farklı koldan ilerliyor. Bunların ilki çok eskiden beri özellikle

    kırsal kesimde yaygın olan batı kaynaklı tıp ve tıbbi girişimlere şüpheyle bakmaktan kaynaklanan

    inançlar.  Aşı karşıtlığının daha yeni bir biçimi ise, Avrupa ve ABD’de yükselen aşı karşıtı hareketin

    ithal edilmesi sonucunda yakın zamanda ortaya çıktı. Bu ithal kaynaklardan gelen iddialar, doğallığa

    yönelme odaklı anne grupları tarafından birebir kopyalanarak hızla yayılmakta. TV ve gazetelere asılsız

    bilgilerle sorumsuz demeçler veren medyatik doktorlar bu iki grup arasında köprü kuruyorlar, bu şekilde

    komplo teorileri iyice dallanıp budaklanıyor.

    Temel olarak baktığımız zaman, aşı karşıtı argümanların birkaç ana grupta toplandığını görebiliriz.

    Bu yazı dizimizde bu  gruplara giren sık karşılaştığımız iddiaları kanıtları ile birlikte irdeleyeceğiz.

    1. Aşıların lüzum ve etkinliğini sorgulayan iddialar

    Aşı karşıtlarının öne sürdüğü iddiaların başında, bulaşıcı çocuk hastalıklarının aslında medya ve tıp

    otoritelerinin iddia ettiği kadar kötü ve tehlikeli olmadığı, çoğu çocuğun bu hastalıkları geçirdiği ve

    bir sorun yaşamadığı geliyor. Gene bununla ilintili olarak aşıların aslında bu hastalıklara karşı

    koruma sağlamadığı iddiası da sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bunlarla kısmen bağlantılı bir diğer iddia da

    net aşı karşıtı gibi görünmese de mevcut aşılama takvimini sorgulayan ve çocukların çok erken

    zamanda çok fazla aşıya maruz kaldığı ve bunun hem gereksiz hem de çocuklara zararlı olduğu iddiası.

    “Bulaşıcı hastalıkların çoğu ölümcül değil, aşılar gereksiz.”

    Aşı karşıtları bulaşıcı hastalıkları normal çocukluk sürecinin bir parçası olarak görüyorlar. Onlara

    göre çocukların aşılanmasındansa bu hastalıkları geçirip yenmeleri daha ‘doğal’. Bu inanç çerçevesinde

    ‘suçiçeği’, ‘kızamık’ vs. partileri düzenliyor, hasta çocuklar izole etmek yerine bilerek ve isteyerek

    sağlıklı çocuklarla bir araya getiriyorlar.

    Bulaşıcı hastalıkların tehlikesiz olduğu sanrısı bizi yanıltan zayıf hafızamızın bir ürünü. Bu

    hastalıkların ciddi ve ölümcül komplikasyonlarını görmüyor olmamızı başarılı aşı kampanyalarına

    borçluyuz.

    Bugün, kızamık geçiren çocukların %20’sinde kızamık komplikasyonları hastaneye yatmayı

    gerektirecek kadar ciddi seyredebiliyor.  Hastaların %6’sında zatürre, her 1500 çocuktan 1’inde

    ise ansefalit (akut beyin enfeksiyonu) gelişiyor. Kızamık ölüm oranı hala 1000 kişide bir.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kızamık aşısın yapılmadığında yılda 2,7 Milyon çocuğun kızamık

    komplikasyonları nedeniyle öleceğini öngörüyor. 

    Kabakulak, aşılama programlarına dahil olmadan önce yılda yarım milyon çocuğun ölümüne

    neden olurken bu sayı bugün 80 bin civarında.

    “Aşılar bulaşıcı hastalıklara karşı koruma sağlamıyor.”

    Aşı karşıtlarının en sık kullandığı bu iddianın aslı sadece birkaç dakikalık bir Google araması ile

    çürütülebiliyor olmasına rağmen kafası karışmış ebeveynlerden en sık duyduğumuz endişelerden biri.

    Bunun nedenlerinin en başında aşı karşıtı yayın yapan web sitelerinin kullandığı dilin tıbbi

    makalelere göre daha yalın olması, daha çok okuyucu çekmesi ve Google aramalarında daha üstlere

    çıkması yatıyor. Bu nedenle doğru bilginin yalın bir dille, anlaşılır şekilde anlatıldığı kaynaklar

    yaratmak önemli.

    Ekteki tabloda, muhtelif hastalıklar için aşı öncesi yıllık morbidite rakamları (hastalığa tutulan kişi

    sayısı) ve aşılama sonrası ortama yıllık vaka sayıları karşılaştırılmalı olarak gösterilmiş durumda.

    Muhtelif hastalıklar için aşı öncesi yıllık morbidite (hastalığa tutulan kişi) sayısı ve aşılama sonrası

    ortama yıllık vaka sayıları:

    Kimi aşı karşıtı sitelerde bu rakamların düşmesinde aşılardan çok iyileşen ve gelişen tıbbi bakım,

    antibiyotiklerin keşfi, hijyen kavramının gelişmesi ve düzelen sosyoekonomik statü gibi gerekçeler

    gösteriliyor. Bunların toplum sağlığı için çok önemli gelişmeler olduğu yadsınamaz ancak çoğu,

    hastalığın görülme sıklığını azaltmaktan ziyade hastalanan kişilerin daha çabuk iyileşmesini

    sağlayacak, ya da ilave komplikasyonları engelleyecek değişiklikler.

    Buna karşılık aşıların uygulamaya alındığı yılları takiben bu hastalıkların görülme sıklığında çok ciddi 

    azalmalar gözlemliyoruz.7 Benzer şekilde aşılama oranları düştüğünde de neredeyse ortadan kalkmış

    olan bulaşıcı hastalıklar acımasız bir şekilde geri geliyorlar.

    Tycho projesine ait bu grafikte, 1930’dan beri ABD eyaletlerinde görülen kızamık vaka sayıları

    ve bu rakamların rutin kızamık aşısını takiben nasıl değiştiği net olarak görülüyor:

    Örneğin, özellikle küçük bebeklerde ölümcül seyredebilen boğmaca hastalığına yönelik aşı 1940’larda

    geliştirildi. Bu tarihten önce ABD’de her yıl ortalama 200 bin boğmaca vakası görülüyor, bunların

    9 bin kadarı ölümle sonuçlanıyordu. Aşının rutin uygulanmaya başlamasının  ardından bu sayı

    200 binden yılda 2 bin hasta seviyesine çekilmişti. Ne yazık ki son yıllarda artan aşı karşıtlığı

    sayesinde bu rakam on kat artarak yılda 20 bin vakaya ulaştı. 2010 yılında, aşı karşıtı hareketin

    yaygın olduğu ABD California eyaletinde son 70 yılın en büyük boğmaca salgını oldu. 9.143 kişi

    boğmacaya yakalandı, bu vakalardan çoğu bebek olan 10 tanesi ölümle sonuçlandı.

    ABD’de görülen boğmaca vakalarının aşının rutin uygulamaya başlamasıyla ne kadar çarpıcı bir

    şekilde azaldığı ortada. Benzer şekilde, aşı karşıtı hareketin popülerliği ile vaka sayılarında artış

    olduğunu da çok net görebiliyoruz:

    “Çocuk benim çocuğum değil mi, ister aşılatır ister aşılatmam.”

    Aşılanmak başta bireysel bir karar gibi görülse de toplum bağışıklığına olan etkileri nedeniyle

    hepimizi etkiliyor.

    Bir toplumda herhangi bir salgının önünü kesmek için toplum bağışıklık eşiğine ulaşmak gerekiyor.

    Ancak bu şekilde herhangi bir salgının kişiden kişiye atlayarak aşılanması mümkün olmayan

    kişilerin hastalanmalarını önleyebiliriz.

    Sürü bağışıklığı nasıl çalışır?

    Bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar, kanser tedavisi görenler, organ nakli hastaları, çok yaşlılar,

    hamileler, çok küçük bebekler gibi aşılanamayan riskli popülasyonları olası bir salgında korumak

    için gereken toplum bağışıklığı eşikleri %80-95 arasında değişiyor. Aşılama oranları bu rakamların

    altına düştüğünde o toplumda salgınlar baş göstermeye başlıyor. Özetle, çocuğunuzu aşılatmama

    kararı sadece sizin çocuğunuz için değil, toplumdaki birçok farklı insan grubu için de sağlık

    tehdidi oluşturuyor.

    Başlıca bulaşıcı hastalıklar için toplum bağışıklık eşiği. Tablodaki Ro değeri, her bir hastalanan

    kişinin, kaç kişiyi hasta edebildiğini (hastalık etkeninin bulaşıcılığını) gösteriyor. Örneğin her bir

    difteri hastası, 7 kişiyi daha hasta ediyorken, boğmaca için bu sayı 17 kişi. Toplum bağışıklık eşiği ise,

    bu hastalıkların yayılmasına mani olmak için toplumun ne kadarının aşılanması gerektiği.

    Toplum bağışıklığı konusu bir kenara, anne baba olmak insanın çocuğuna her istediğini yapacağı,

    yapabileceği anlamına gelmiyor. Her anne baba çocuğuna bakmak, korumak, gözetmek, onu bedensel

    ve ruhsal olarak hırpalamamak ve sağlığını gözetmekle yasal olarak da yükümlü ve bunları yerine

    getirmediğinde çocuk istismarı yapmış kabul ediliyor. Benzer şekilde hem çocuklarının hem de

    toplumun önlenebilir bulaşıcı hastalıklardan korunmasını sağlamak da ebeveynliğin temel

    görevlerinden biri.

    Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde aşılar içerisindeki maddelerin ve hazırlanma süreçlerinin

    güvenilirliğine yönelik iddiaları inceleyeceğiz.

    **Bu makale, ilk olarak Toplum ve Hekim dergisinde (Cilt 33, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2018, sayfa 195-206) yayınlanmıştır.

    www.yalansavar.org/2019/02/04/sik-rastlanan-asi-karsiti-iddialar-1-asilarin-luzum-ve-etkinligi

    ADRESİNDEN ALINMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER IŞIL ARICAN.

     

  • Kozmetikteki 6 Zehir

    Kozmetikteki 6 Zehir

    Kozmetikte de “doğal” ve “organik” sözcükleri sık sık kullanılıyor ancak neyin doğal neyin organik olduğu konusunda bir kısım şüphe dolu bir yaklaşım içinde, bir kısım anında inanıp satın alanlardan, diğer bir kısım ise organiğin organik olmadığı, doğalın da doğal olmadığı ve tüm bunların pazarlama hilesi olarak kullanılan sahte bir dilden ibaret olduğunun farkında. Şunu bilmelisiniz ki bir ürünün organik diye adlanadırılabilmesi için ambalajında öncelikle ve mutlaka bir sertifika ibaresi bulunmalı.

    Dolayısı ile sağlığınızı ön plana çıkarmak istiyorsanız geriye kalan ürünlerde de dedektifçilik oynamanız gerekiyor. İlk önce nelere mi bakmalısınız? Aslına bakarsanız kozmetik ürünlerinin çoğu zehir deposunu andırıyor içeriklerinden dolayı.

    Nelere dikkat etmeniz gerektiğini, kullandığınız ürünlerde nelerin “olmaması” gerektiğini bilmek istiyorsanız bir dahaki alışverişinizde elinizde verdiğimiz listeyi bulundurmanız hayatınızı kolaylaştıracaktır. İşte size altı tane kesinlikle kozmetik ürünlerinizde bulunmaması gereken madde listesi.

    TALK (talc)
    Talk aynı zamanda hydrous magnezyum silikat diye de bilinir ve asbeste benzer özellikler taşıyan bir zehirdir. Evet talk duyduğunuzda bebek ürünleri aklınıza geliyor, doğru. Talk bebek pudralarında, farlarda, allıklarda ve toz olan çoğu kozmetik ürünlerde kullanılır.

    Topaklaşmayı önleyen ve emici bir madde olmasından dolayı kullanılır. Amerikan Kanser Kuruluşu’nun belirttiği üzere asbest içerikli talk zerrecikleri insan yumurtalıklarında ve ciğerlerde tümöre neden oluyorlar. (Ve siz bunları lafta kıymetli olan bebeklerinizin poposuna ekiyorsunuz.) 1970lerden bu yana asbestsiz talk kullanılmasına rağmen güvenliğine dair kanıtlar kesinlik kazanmış durumda değil ne yazık ki.

    PARABEN (paraben)
    Östrojen özelliklerine benzerliği ile bilinen paraben, cilt bakım ürünlerinde ve kozmetiklerde methyl-, propyl-, butyl- ve ethylparaben olarak farklı şekillerde kullanılan ve raf ömrünü uzatan bir kimyasal. 2004 yılında Journal of Applied Toxicology’de yayınlanmış bir araştırmada 20 farklı meme tümörü biyopsisinde altı çeşit parabenin vücut metabolizması tarafından zarar görmemiş hatta kütle halinde bulunduğu ve bunun da kozmetik kullanımına paralel olduğu görülmüş.

    Ayrıca 2003’te European Journal of Cancer Prevention’da yayınlanan başka bir araştırma sonucunda “erken yaşta koltuk altı temizliği için sık jilet kullanımı ile birlikte deodorant kullanımı erken meme kanseri teşhisi arasında bir bağlantı kurulmuştur”. Ortalama bakım ürünlerinin %90’ında “doğal” olduklarını iddia etseler bile paraben bulunmakta. ‘’Benim kullandığım parabensiz’’ deseniz de sizinkinde bir başka zararlı madde var emin olun.

    PROPİLEN GLİKOL (propylene glycol)
    1, 2-dihidroxpropan, 1,2-propadiyol, metil glikol, trimetil glikol diye de bilinen bu kokusuz ve renksiz sıvı konvansiyonel kişisel bakım ürünlerinin çoğunda tesir güçlendirici olarak kullanılır.

    Masaj yağları ve deodorantların başlıca etken maddesi olan propilen glikol aynı zamanda araba ve teknelerde buzlanmayı önleyen antifrizlerde de bulunur. Cilt üzerinde çok miktarda propilen glikol ciltte tahriş, iltahaplanma, döküntüler ve nefes alma problemlerine yol açar.

    MİNERAL YAĞI (mineral oil)
    Gazolin üretmek amacıyla petrolün distile edilmesiyle oluşan işlenmemiş bir yağdır aslında mineral yağı denilen şey. Renksiz ve kokusuz mineral yağı, bebek losyonlarında, cilt kremlerinde ve merhemlerde bulunur çoğunlukla.

    Çok önemli olmayan sebep verdiği yan etkilerden bazıları arasında gözenekleri kapamak ve akneye sebep olmayı sayabiliriz. 2011 National Toxicology Program raporunda ise az işlenmiş veya işlenmiş mineral yağların kanserojen etkisi olduğu belirtilmiş, nefesle alınması, cilde teması ve öğütülmesi kesinlikle yasaklanmış bir üründür.

    SODYUM LORİL SÜLFAT (sodium lauryl sulfate)
    Kişisel bakım ürünleri arasında en tehlikeli içeriktir. Yer temizleyicileri, motor yağ gidericileri ve oto yıkama sabunlarında da kullanılır.

    Sodyum loril sülfat kullanılan ürünlerin cilde zarar verdiği, gözde kalıcı hasar oluşturduğu ve karaciğer zehirlenmesine yol açabildiği biliniyor. Ayrıca Kanada bu içeriği şüpheli çevreye zarar veren zehir listesine sokmuş bile.

    FİTALAT (phthlates)
    Fitalat, ürünlerin daha uzun süre kalıcı olmasını sağlamak için kullanılan, insanlarda içsalgı bezlerine zarar veren bir kimyasaldır. Bu kimyasal yaygın olarak çocukların plastik oyuncaklarında ve tıbbi malzemelerde yumuşak olmasını sağlamak amaçlı kullanılır.

    Bu kimyasala maruz kalmanın sonucunda kişiler, böbrek ve akciğer hasarları, erken meme gelişimi (ki bu da meme kanseri ihtimalini yükseltir), üreme organlarında sorunlarla karşılaşılabiliyor.

    KAYNAK: Nil Kayarlar Sarrafoğlu / Yeşilist

     

     

  • Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Hemşirelik deyince akla ilk gelen isimlerden birisi, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçen, Florence Nightingale’dir. Ancak kendisinin pek de bilinmeyen bir yönü vardır; iyi bir matematikçi ve istatistikçi olması. Diğer birçok kadın gibi başkaldırı ve mücadele dolu geçen hayatına kısaca göz atalım.

    Florence Nightingale, 12 Mayıs 1820’de Floransa, İtalya’da entelektüel ve varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailesinin geniş olan sosyal çevresi onun küçük yaşlardan itibaren yazarlar, şairler, politikacılarla dolu bir çevrede büyümesini sağladı. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, La­tince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik konusunda bilgili, aydın bir kadın olarak yetişti.

    Tüm olumlu şartlara rağmen mutsuz bir çocuk ve genç kadındı. Zenginlik, gösteriş onun için bir şey ifade etmiyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir değişim arzusu vardı, bir kadın olarak kendisine bahşedilen rolleri üstlenmek ve sürdürmek fikri onu giderek daha da sinirli ve asi bir ruha büründürüyordu. Uykusuz geçen geceler boyunca, kendisinin neden diğer kadınlar gibi düşünmediğini sorguladı ve sonunda kendince bir cevap buldu, bu Tanrının bir isteği idi. O, Tanrı adına hizmet etmek için yaratılmıştı.

    Yirmi yaşına basmadan öğrenimini matematik alanına kaydırmak istedi ancak bu isteği ailesi özellikle annesi tarafından hoş karşılanmadı. Annesine göre matematik bir kadının pek bir işine yaramazdı. Kararlı olan Florence sonunda mücadeleyi kazandı. Zamanın ünlü matematikçilerinden aritmetik, geometri ve cebir dersleri aldı, öğrendiği bilgileri çevresindeki çocukları eğitmek için kullandı. Bugün British Museum’da, kendi el yazısı ile hazırladığı aritmetik ve geometri ders planları bulunmaktadır. Planlarına göz atan biri onun ezberci değil, sorgulayıcı bir yöntem izlediğini gözlemleyebilir.

    Geniş bir ilgi yelpazesine sahipti aslında. Yirmi beş yaşında sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Hemşirelik ilgisini çekti. Aynı matematikte olduğu gibi, ailesi hemşireliğin de Nightingale’e göre olmadığını düşündü. Bu meslek onları küçük düşürecekti çünkü 1800’lü yılların ortasında, İngiltere’de hemşirelik cahil kadınların bir uğraşı olarak görülüyordu. Özellikle annesinin ve kız kardeşinin itirazlarına rağmen Florence 32 yaşında özgürlüğünü kazandı.

    Ailesi ile Avrupa ve Mısır’ı dolaşırken çeşitli hastane sistemlerini öğrenme fırsatı bulmuştu zaten. Almanya ve Fransa’da eğitimine devam etti. Londra’da kadın hastaların bakıldığı bir hastanenin yöneticisi oldu. Hastanelerin te­mizliği ve düzeni konusundaki bilgisi ve yete­neği kısa sürede anlaşıldı ve aradığı fırsat 1854′te karşısına çıktı.

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya açtığı Kırım Savaş’ında İngiliz sağlık teşkilatı çok hazırlıksızdı. Kırım Savaşı’ndaki yaralı askerler İstanbul’a getiriliyor, bunlardan Fransızlar Taşkışla, İngilizler ise Selimiye Kışlası’nda tedavi ediliyorlardı. Ekim ayında yaralı İngiliz askerlerinin çok kötü ko­şullarda olduğu haberi İngiltere’ye ulaştı. Florence’ın hayatını değiştirecek kişi dostu Savaş Bakanı Sidney Her­bert oldu.

    Sidney onu Türkiye’deki İngiliz Hastaneleri Kadın Hemşirelik Teşkilatı’nın başına getirdi. Florence ve 38 hemşire arkadaşı İstanbul’a gönderildi. Geldiklerinde hastanenin bakımsız olduğuna ve insanların savaşta aldıkları yaralardan çok sıtma ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğüne ta­nık oldular. O dönemde daha bakteri nedir bilinmiyordu hastane gereğinden çok kalabalık, beslenme yetersiz, hijyen ise yok denecek kadar azdı. Florence için kötü bir diğer sürpriz ise hastane çalışanlarının tutumları oldu, sonuçta o zamana kadar barikatlarda yaralı olanların eşleri hariç hastabakıcı olarak kadınlar çalışmamıştı. Nightingale inatçı, sabırlı ve yoğun bir çalışmayla yiyecek, giyecek, çarşaf, sargı bezi ve araç gereç gibi eksikleri gidererek, hasta­nede bakımın düzenli ve sağlığa uygun olarak yapılmasını sağladı. Onun başarısı aslında hemşirelikten çok organizasyon becerisi oldu.

    Florence Türkiye’de yaklaşık 2 yıl kaldı, döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, elbette bunda biraz ülkesine düzenli olarak kendi yazdığı, biraz da hastanede tedavi gören askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplarında payı vardı.

    Kraliçe Victoria, Nightingale’in çalışmalarını ‘’Nightingale Jewel” olarak bilinen gravür bir broş ile sunarak ödüllendirdi ve ona Britanya hükumetinden 250.000 $ ödül verdi.

    Nightingale bu parayı kendisi için harcamamaya karar verdi. 1860’da St. Thomas Hastanesi’nin içinde Nightingale Hemşireler Eğitim Okulunun kurulmasını finanse etti. Nightingale artık bir kahramandı, o elindeki lambası ile karanlığı aydınlatan bir ışıktı halk için.

    Victorian kadınların bir simgesi olarak ün kazanmasına karşın daha sonraki ve daha az tanınmış eseri, çok daha fazla hayat kurtardı aslında. Bu uygulamalı istatistikti…

    Nightingale savaştan döndüğünde, halk ona hayranlık duysa bile aslında tüm çabalarına karşın hastanede hastalıktan ölen binlerce insanı kurtaramamanın verdiği bir başarısızlık duygusu ile doluydu. Bir reform yapılması gerekiyordu.

    Hastanelerdeki sağlık sorunlarının istatistiksel analizlerini yapmaya başladı. İstatistiksel analizleri savaş sonrası askerlerin sağlık sorunlarını da kapsadı. Ve sonunda Kraliçe Victoria’yı ikna etmek için 830 sayfalık bir rapor hazırladı. Ancak sadece sözcükler yeterli değildi, raporunda kaç kişinin, nerede ve neden öldüğü hakkında geniş istatistik tablolarını derledi dikkat çekici tablolar ekledi bu rapora.

    Bu araştırması sırasında çalıştığı hastanedeki ölümlerin temel nedenini de anladı bir anda. Ölüm oranlarının düşmemesinin nedeni hastanedeki yetersiz beslenme, bakım ya da hijyen eksikliği değildi temelde. Esas sorun hastanenin altyapısı idi. Mart 1855’te Türkiye’ye bir ekip gönderildi ve hastanenin kanalizasyon sistemi yenilendi, havalandırma sistemi düzenlendi. Sonuçta ölümler yüzde 52’den yüzde 20’ye düştü.

    Hazırladığı diyagramlar, çizelgeler o kadar başarılı idi ki sonunda Kraliçe Victoria ikna oldu ve sağlık üzerine İngiltere’de Kraliyet Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi.

    İstatistik tekniklerinin kullanılmasında gösterdiği ustalık Florence Nightingale’in 1858 yılında Royal Statistical Society’nin ilk kadın üyesi olarak seçilmesine neden oldu.

    Hiç evlenmedi Nightingale. Hastanede çalıştığı sırada yakalandığı Kırım ateşi olarak bilinen bir hastalık nedeniyle 38 yaşından itibaren neredeyse yatağa bağımlı kaldı, sağlığına tam olarak kavuşamadı. Ancak hasta yatağından kamuoyunu etkilemeye, araştırmalar yapmaya devam etti. 1859 yılında sivil hastanelerin nasıl düzgün bir şekilde çalıştırılacağına odaklanan “Hastane Notlarını” yayınladı.

    1910 yılında ölüm anına kadar hiç boş durmadı, ‘’ölümümden sonra gösterişli bir tören istemiyorum’’ demişti ve nitekim öyle oldu. Basit bir törenle bedeni Hampshire’da bulunan aile mezarlığına, dağıttığı umut da gelecek nesillere nakledildi.

    Bugün Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı olarak bilinen yerde Florance Nightingile anısına 1857 yılında dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın üzerine 1954 yılında çakılan bronz plakada şunlar okunmaktadır: Bir asır önceki bu mezarlık yakınındaki çalışmaları insanlık acılarını azaltmış ve hemşirelik mesleğinin doğuşuna sebep olmuş Florance Nightingile anısına.

    Kaynaklar:

    agnesscott.edu/lriddle/women/night_educ.htm

    biography.com/people/florence-nightingale-9423539

    sciencenews.org/article/florence-nightingale-passionate-statistician

    Matematiksel / Sibel Çağlar

    Nilay Gündüz

  • Mucizevi Bitki Aloe Vera

    Mucizevi Bitki Aloe Vera

    Çin’de binlerce yıldır uygulanan bitkisel tıp kültürünün en çok kullanılan bitkilerinden biridir Aloe Vera. Bununla birlikte Kızılderililerin “cennetin sihirli değneği”, Mısırlıların “ölümsüzlük bitkisi”, Sümerlerin “gençlik çeşmesi” olarak tanımladığı, Hintililerin Ayruveda’sında ise 16 kutsal bitkiden biri olarak kabul edilen Aloe Veranın 200’den fazla cinsi olsa da şifalı olan sadece birkaç çeşididir. Bunlar; Aloe Barbadensis, Aloe arborescens, Aloe dichotoma ve Aloe nyeriensis’tir. Ayrıca Aloe nyeriensis türü neslinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya olup, IUCN kırmızı listesindedir.

    Görüntü olarak kaktüsü andırsa da zambakgillerden bir bitkidir ve ülkemizde Tıbbi Sarısabır olarak bilinir. Ana vatanı tam bilinmese de Afrika, Yemen veya Mezopotamya kökenli olduğu tahmin edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylanmış bu bitki pek çok konuda bizlere şifa dağıtıyor.

    Aloe Verayı tohumdan ziyade fideden ekmeniz ondan daha kısa zamanda faydalanmanızı sağlar. Dip kısmından sürekli çıkan kökleri toprağa batırdığınızda orada büyümesini sürdürecektir. Çoğaltması çok kolay bitkilerdendir. Saksısını senede bir ve Nisan ayında değiştirmeniz yeterli olur. Saksıda suyun birikmesini engellemesi için saksının dibi delikli olmalıdır.

    Sert olmayan rüzgarı ve direkt üzerine gelmeyen güneşi sever. 10 derecenin altındaki sıcaklıklarda iç ortamda tutulması gerekir. Aksi halde yaprakları ve kökleri çürür. Fazla sulanırsa çabuk çürüme yapar. Toprak nemini kaybettikçe az miktarda sulanması gerekir, düzenli sulama gerektirmez. Toprak yüzeyine minik çakıl taşları yerleştirirseniz toprağın nem dengesini korumuş olursunuz.

    Jel yapısıyla mantar, egzama, sedef ve iltihaplı yaraların tedavisinde oldukça etkilidir. Jel kısmı yenilirse müshil etkisi yaparak kolon ve mide temizliğine yardımcı olur, kabızlık gidericidir, mide ekşimesi ve yanmasını alır.  Hücre yenileyici etkisi vardır, Omega 3 ile desteklenirse kemik erimesini yavaşlatmada etkilidir. Beyaz kan hücrelerini yeniler, ciltteki kırışıklıkları giderir, astıma faydalıdır, kalp damar performansını artırır. Antibakteriyeldir, sinek ve böcek ısırığı kaynaklı kaşıntıları geçirir, bakteri üremesine engel olur. Güneş yanıklarına iyi gelir, yaraları hızla iyileştirir, kuru ciltler için doğal nemlendiricidir. Diş plaklarına, çürüklere, kanayan diş etlerine iyi gelir. Ev içerisindeki havayı temizler. Bir bitki daha ne yapsın ki?

    Kullanmak için bitkinin dışında kalan, alt kısımları toprağa daha yakın olan yaprakları seçmelisiniz. Yaprağı alt kısmından kesmek için keskin bir bıçak kullanın. Aloe Vera jel kolay bozulacağı için tek seferde çok fazla miktarda yapmamak en iyisidir. Sağlıklı bir bitkiden 6 ila 8 haftada bir 3 ya da 4 yaprak kopararak Aloe Vera jeli toplayabilirsin. Daha kısa aralıklarla daha az yaprak da tercih edilebilir.

    Cilde uygulamada ekstra kalın bir katman herhangi bir ek fayda sağlamaz. İnce bir katman halinde jeli yüzünüzde yaklaşık 10 dakika bırakın, daha sonra yüzünüzü soğuk suyla yıkayın ve kendiliğinden kurumaya bırakın.

    Doktorunuza danışarak kullanmanızı ilave etmeden de geçmeyeceğim. Her ne kadar faydaları olsa da bilinçsizce kullanılmaması gerekir.

    Nilay Gündüz

  • Yeni Sıfır Kalorili Tatlandırıcı Gıda Atıklarından Üretildi

    Yeni Sıfır Kalorili Tatlandırıcı Gıda Atıklarından Üretildi

    Yeni Sıfır Kalorili Tatlandırıcı Gıda Atıklarından Üretildi

    Gıda bilimcileri, gıda israfına karşı mücadelenin yeni kahramanlarıdır. Bu alandaki gelişmelerden sonuncusu, elma ve armuttan arta kalanları kullanarak % 100 doğal, sıfır kalorili bir tatlandırıcı yaratan gıda bilimci Moayad Abushokhedim tarafından kurulan Hollandalı Fooditive şirketinden geliyor.

    Piyasada bulunan sukraloz, aspartam gibi mevcut şeker ikameleri çevreleri için yarattıkları tehlike ile bilinirler (sindirilmezler, atık su arıtma tesisleri tarafından tamamen ortadan kaldırılmazlar). Pancar ve şeker kamışından elde edilen doğal şekerler ise daha büyük küresel sağlık sorunları yaratsalar da bunların ekim ve üretimlerinde önemli çevresel etkileri yoktur.

    Fooditive’in şeker ikamesi, elma ve armuttan fruktoz ekstraksiyonu yoluyla bir fermantasyon işlemiyle endüstriyel olarak üretiliyor. Yerel Hollandalı çiftçilerle çalışan güvenilir şirketlerden meyve temin eden süpermarketlerin reddettiği artıkları, şekli bozuk olanları veya deformasyona uğrayan ürünleri kullanarak israfı sıfıra indiriyorlar. Şirket ayrıca ortaya çıkan atıkları toprağa çevirerek üretim hattının tamamı ile döngüsel bir ekonomi amacına uygun hale gelmesini sağlıyor.

    Doğal tatlandırıcı sıfır kaloriye, temiz bir tada (örneğin stevia’nın aksine) sahip ve pişirildiğinde şekere benzer şekilde işlev görüyor, bu da onu hem fırıncılar hem de şefler için uygun bir ürün haline getiriyor.

    Yeni şeker ikamesi ürünü, muz kabuğundan yapılan bir koyulaştırıcı madde, patates özleri kullanan bir emülgatör ve havuç atığından oluşan doğal bir koruyucu da dahil olmak üzere şirketin atıktan yaratılan ürün portföyünün bir parçasını oluşturuyor.

    DIANE LEE, JOURNALIST

    Çeviri; Deniz Gündüz

     

     

  • Karbonat İle Peeling

    Karbonat İle Peeling

    Karbonatla peelingi duyunca denemeye karar verdim ve bir çay tabağına 2 tatlı kaşığı karbonat koyup 1 tatlı kaşığı suyla krem kıvamına getirip yüzüme çok bastırmadan peeling yaptım ve sonrasında maske olarak kurumaya bıraktım.

    Sonuç gerçekten de başarılı! 🙂

    Ekstra para ödeyerek peeling ürünleri satın almaya ne gerek var?

    Peeling bitince yüzünüzü yıkadığınızda kurulamayın ıslak kalsın, kendi kendine kurumasına izin verin.

    Sonrasında buzdolabından çıkardığınız % 100 saf gülsuyunu pamukla cildinize uygulayın.

    En son yine geçen gün yapılışından burada bahsettiğim maden suyu sprey şişesini buzdolabından çıkarıp yüzünüze sıkın ve yine kendiliğinden kurumaya bırakın.

    Cildiniz için evde çok ucuza yapabileceğiniz pek çok şey var. Bu da onlardan biri.

    Sizin de paylaşmak istediğiniz tarifler varsa yorum alabilirim.

    Sevgiler 🙂

    Nilay Gündüz

     

  • Cildinize Maden Suyu Takviyesi

    Cildinize Maden Suyu Takviyesi

    Karşınızda çok basit, çok ucuza ve kolayca temin edebileceğiniz 3 materyal!

    Bildiğiniz maden suyu, herhangi bir aromatik yağ ve de boş minik bir sprey şişesi.

     

    Küçük bir sprey şişesine buzdolabından çıkardığınız maden suyunu dolduruyorsunuz.

    Damlalık da olabilir şırınga da olabilir, çay kaşığı da olabilir, hangisi işinize geliyorsa onunla çok az miktarda aromatik yağlardan şişeye ilave ediyorsunuz ve kapağını kapatıp azıcık çalkalıyorsunuz.

    Şimdi yüzünüze sıkın bakalım, ohhh mis gibi hem de ferahladık değil mi? 🙂

     

    Ben çilek yağı ve ylang ylang yağını tercih ettim.

    Sebebine gelince; öncelikle çilek yağının faydalarına bir bakalım…

    Harika bir kokuya sahip olması nedeniyle öncelikle iyi bir aroma terapi yağıdır.

    Cilde tazelik verir, sıkılaştırıcı, besleyici ve gözenekleri sıkıştırıcı etkileri vardır.

     

    Ylang ylang yağına gelelim…

    Yağlı cilde uygulandığında sebum oranını dengeler, akne ve sivilcelerin oluşumu engellenir.

    Cildi nemlendirir, kadifemsi yapar.

    Maden suyu ise çok fazla mineral içerir, cildi sıkılaştırır, canlandırır.

    Hazırladığınız bu sprey şişesini evdeyken buzdolabında tutun ve sık sık cildinize sıkın.

    Özellikle yaz aylarında size evde ekstra ferahlık sağlayacaktır.

    Dışarı çıkarken çantanıza da atabilirsiniz, aklınıza geldikçe kullanabilirsiniz.

    Nilay Gündüz

  • Kendi Diş Macununu Kendin Yap

    Kendi Diş Macununu Kendin Yap

    Kendi diş macunumuzu doğal malzemelerle yapabilir miyiz?

    Cevap; evet 🙂

    Malzemeler:
    1 çay kaşığı karbonat
    Birkaç damla nane veya limon yağı
    Birkaç damla su

    Yapılışı:
    Tüm malzemeleri sırasıyla temiz bir kasenin içerisine koyun ve macun kıvamına gelene kadar karıştırın.
    Malzeme miktarını aynı oranda artırarak tek seferde daha fazla diş macunu da yapabilirsiniz.
    Diş macununuzu hava geçirmeyen, kapalı bir kutuda saklayın.
    Malzeme olarak çilek, portakal, vanilya, badem özü gibi farklı yağlar da kullanabilirsiniz. Alıştığımız diş macununa tat olarak en yakını nane yağı ile yapılandır. Hindistan cevizi yağı ise karışıma jel özelliği verir.

    Uyarı:
    Karbonatın diş minesini aşındırıcı etkisi olduğu biliniyor.

    Her ne kadar tarifimizde kullandığımız miktar piyasadaki diş macunlarının içerisindekine kıyasla çok daha az olsa da; 0-70 arasının “az aşındırıcı” olarak kabul edildiği aşındırıcılık indeksine göre karbonatın değeri 7’dir.

    Nilay Gündüz