















Gıda uzmanları toksinlerle ve kimyasallarla dolu malzemeleri gün ışığına çıkarıyorlar. Buna ek olarak, daha sağlıklı bir beslenme ve yaşam için küçük değişiklikler öne sürüyorlar. Farklı alanlardan uzmanlar bu sekiz yemeği neden yemediklerini açıklıyor.
Temiz beslenme demek, meyveleri, sebzeleri ve etleri seçerken onların yetiştirilirken ve satım aşamasına gelene kadar en az işlemden geçmiş olanlarını seçmek demektir. Az işlemden geçmiş olanlar genellikle organiktir ve eser miktarda katkı maddesi içerir—eğer ki konmuşsa tabi. Ama ne yazık ki günümüz gıda sektöründe kullanılan metotlar ne temiz ne de sürdürülebilir nitelikte.
Bu durum hem bize hem de çevreye zararlı olmaktan öteye gidemiyor. İşte bu nedenle biz de yemeğe, hayatlarını neyin yararlı neyin zararlı olduğunu keşfederek geçiren insanların temiz pencerelerinden bir göz atalım dedik. Onlara çok basit bir soru sorduk: “Hangi yemeklerden uzak durmalı?” Her ne kadar verdikleri cevaplar bir “yasak yemekler” listesi oluşturmuyor olsa da öne sürülen alternatifler bizlerin sağlıklı olmasına yardımcı olacaktır.
Bir Endokrinoloğun Yemeyeceği:
Domates konservesi.
Bisfenol-A üzerine çalışmalar yapan Fredrick Vom Saal, Missouri Üniversitesinde bir endokrinolog.
Sorun: Teneke kutuların içine atılan reçine astar, bisfenol-A içermektedir. Bu sentetik östrojen, üreme bozukluklarından tutun da kalp hastalıkları, diyabet ve aşırı şişmanlığa kadar birçok hastalıkla bağlantılıdır. Ne yazık ki asitlik (ki domateslerin öne çıkan bir özelliğidir) BPA (Bisfenol-A)’nın yemeğinize bulaşmasına sebep olur. Araştırmalar gösteriyor ki, birçok insanın vücudundaki BPA oranı sperm üretimini engelleyecek ya da hayvan yumurtalarında kromozomal hasar yaratacak seviyeleri aşmış durumda. Vom Saal “Domates konservesi başına 50 mikrogram BPA tüketiriz ve bu miktar da insanları özellikle gençleri etkilemeye yetiyor.” dedi. “Domates konservelerine elimi bile sürmem.”
Çözüm: Reçine astarı istemeyen cam kavanozlardaki domatesleri tercih edin.
Bir Çiftçinin Yemeyeceği:
Mısırla beslenmiş besili sığır eti.
Joel Salatin, Polyface Çifliğinin eş sahibi ve sürdürülebilir çiftçilik üzerine yarım düzine kitabın yazarıdır.
Sorun: Evrimsel gelişimlerine göre sığırlar ot yemelilerdir, tahıl değil. Ama günümüz çiftçileri sığırlarını mısır ve soya fasulyesiyle besliyor ki bu da sığırların kesime uygun kiloya normalden daha çabuk erişmesini sağlıyor. Fakat sığır çiftçilerinin cebine daha çok para girmesi (ve tabi marketlerde daha ucuz fiyatlar görmek) demek bizim için çok daha az besleyici et demektir. USDA (Amerika Tarım Bakanlığı) ve Clemson Üniversitesi’nden katılımcılar tarafından yeni yapılan geniş çaplı bir araştırma sonucunda, beta-karoten, E vitamini, omega-3ler, kökteş linoleik asit (CLA), kalsiyum, magnezyum ve potasyum oranının otla beslenmiş sığır etinde mısırla beslenmiş besili sığır etinde olduğundan daha yüksek çıktığı bulunmuş; enflamatuar omega-6lar ve kalp hastalıklarıyla ilişkilendirilen doymuş yağın otla beslenen sığır etinde daha az olduğu keşfedilmiştir.
Çözüm: “İneklerin otçul olduğu gerçeğini göz ardı etmememiz, onları mısır ve tavuk gübresiyle beslememiz gerekir.” diyor Salatin.
Bir Toksikoloğun Yemeyeceği:
Mikrodalgada patlamış mısır.
Olga Naidenko, Environmental Working Group’un üst düzey bilim insanıdır.
Sorun: UCLA (Kaliforniya Los Angeles Üniversitesi) tarafından yapılan bir araştırmaya göre perflorooktanoik asit (PFOA) de dâhil olmak üzere, mikrodalga patlamış mısırların paketlerinin astarı için kullanılan kimyasalların insanlardaki kısırlıkla bağlantısı olabilirmiş.
Hayvan deneylerinde, kimyasalların laboratuvar hayvanlarında karaciğer, testis ve pankreas kanserine sebep olduğu tespit edilmiş. Araştırmalar gösteriyor ki mikrodalgalar kimyasalların buharlaşmasına ve patlamış mısıra karışmasına neden oluyor. “Vücutta yıllarca kalıp, kanla birlikte hareket ediyorlar” diyor Naidenko. Araştırmacıları endişelendiren, insanlardaki kimyasal seviyesinin kansere yol açan düzeye gelmesi.
Çözüm: Eski usul mısır patlatın. Tencerede! Aromalar için, hakiki tereyağı ya da dereotu, kurutulmuş sebze taneleri ya da çorbalık malzeme kullanabilirsiniz.
Bir Çiftlik Müdürünün Yemeyeceği:
Organik olmayan patates.
Jeffrey Moyer Ulusal Organik Standartların başkanı.
Sorun: Kök sebzeler toprakta olan otkıran, böcek ilaçlarını ve mantarkıranları emerler. Patateslere gelirsek –ki Amerika’nın en çok tüketilen sebzesidir– onlar büyüme mevsimlerinde mantarkıranlarla aşılanıp hasat mevsiminden önce lifli filizleri öldürmek için otkıranlarla ilaçlanırlar. Hasat edildikten sonra, patatesler tomurcuklanmasın diye yine aşılanırlar. Bunu bir deneyin: Herhangi bir marketten sıradan bir patates alın ve onu tomurcuklandırmaya çalışın. Tomurcuklanmayacaktır.” diyor, Rodale Enstitüsünde (Prevention’ın yayıncısı olan Rodale A.Ş.nin sahip olduğu enstitü) çiftlik müdürü, Moyer. “Ne olursa olsun kendi sattığı patatesleri yemeyeceklerini söyleyen patates yetiştiricileriyle konuştum. Öğrendiğime göre, kendileri için yetiştirdikleri patatesler için bütün o kimyasallardan uzak bir arsaları varmış.”
Çözüm: Doğal patatesler alın. Zaten patatesin içine işlemiş kimyasalları ne kadar yıkarsanız yıkayın, boşa çabalamış olursunuz.
Bir Su Ürünleri Uzmanının Yemeyeceği:
Çiftlik somonu.
Dr. David Carpenter, Albany Üniversitesindeki Sağlık ve Çevre Enstitüsünün başkanı, Science dergisinde balık kirlenmesi üzerine yaptığı geniş çaplı bir araştırma yayınladı.
Sorun: ‘’Doğa ananın, somonların çitler arasına hapsedilip soya, kümes pisliği ve hidrolize edilmiş tavuk tüyleriyle beslenmesini istemediğinden eminim. Sonuç olarak, çiftlik somonu D vitamini açısından fakir ve kanserojendir, birincil biliyer siroz, bromlu flam geciktiriciler ve dioksin, DDT gibi böcek ilaçları içeren kirleticiler bakımından zengin hâle geliyor.’’
Carpenter’a göre, Amerikan mönülerinde bulunabilecek olan kirlenmiş somonlar Kuzey Avrupa’dan geliyor. “Bu tarz somonları kanser riskini yükseltmemek için 5 ayda bir yiyebilirsiniz.” diyor 2004 balık kirlenmesi çalışması medyanın yoğun ilgisiyle karşılanmış olan Carpenter. Başlangıç niteliğindeki bilimsel çalışmalar aynı zamanda DDT’yi diyabetle ve obeziteyle ilişkilendirdi fakat bazı beslenme uzmanları omega-3’lerin riskleri göz ardı etmeye yeteceğine inanıyor. Bu balıkları yetiştirirken kullanılan yüksek dozlardaki antibiyotik ve böcek ilaçları da endişelendirici nitelikte. Çiftlik somonlarını yediğinizde, midenizi aynı ilaçlar ve kimyasallarla dolduruyorsunuz.
Çözüm: Doğal olarak avlanmış Alaska somununu tercih edin. Eğer paketin üzerinde taze Atlantik diyorsa, çiftlik balığıdır.
Bir Kanser Araştırmacısının İçmeyeceği:
Yapay hormonlarla üretilmiş süt.
Rick North Oregon Sosyal Sorumluluk İçin Tabiplerin Güvenli Yemek Kampanyası’nın proje müdürü ve Amerikan Kanser Topluluğu’nu Oregon ayağı CEO’su.
Sorun: Süt üreticileri süt ineklerini rekombinant büyükbaş büyüme hormonuyla (rBGH ya da rBST olarak da bilinirler) aşılayarak süt üretimini hızlandırıyorlar. Ama rBGH inek memesinde iltihap oluşumuna yol açmanın yanı sıra iltihabın süte de karışmasına neden oluyor. İnsülin benzeri diye adlandırılan bir büyüme faktörünün de sütte yüksek dozlarda bulunmasına sebep oluyor. İnsanlarda, yüksek dozda IGF-1 meme, prostat ve kolon kanserine yol açabiliyor. “Hükümet rBGH’yi onayladığında, sütten gelen IGF-1’in sindirim kanallarından geçmesine olanak sağlayacağını düşündüler.” diyor North. “Gelgelelim, birçok endüstrileşmiş ülkede yasak.”
Çözüm: Pastörize edilmemiş süt veya rBGHsiz, rBSTsiz, yapay hormonlarla üretilmemiş süt alın ya da organik süt tüketin.
Marketlerde Satılan Soyayı Yemeyen Biyo-teknoloji Uzmanı:
GDO’lu Fermantasyon Geçirmemiş Soya.
Michael Harris genetiğiyle oynanmış yemekleri içeren biyo-teknoloji sektöründe birçok proje yürütmüş bir uzman. Xenon Eczacılık ve Genon Şirketi gibi şirketlerde danışmanlık ve yönetim kadrosunda görev almıştır.
Sorun: Genetiği değiştirilmiş yemekler DNA üzerinde yapılan oynamaları ve bir türden başka bir türe genetik kodların aktarılmasını içerdiği için büyük bir endişe kaynağı haline geldi. Fermantasyon geçirmiş soya insanların tüketimi için uygun olan tek soyadır ve dünyadaki soyanın %90’ının genetiği değiştirildiğinden, eğer tükettiğiniz soyanın organik olduğundan emin değilseniz, uzun süreli sağlık sorunları sizin için kaçınılmaz. Hele de soyanın hormonal dengeleri etkilediğini ve kansere bile yol açtığını göz önüne aldığımızda, tehlikenin asıl boyutu ortaya çıkıyor.
Çözüm: Soyanın üzerindeki ibareleri incelerken GDO’lu olmamasına ya da doğal olmasına dikkat edin. Asla ama asla, fermantasyon geçirmemiş soyayı tüketmeyin. Eğer mümkünse şirketle iletişime geçerek GDO’suz soyanın tam olarak nereden geldiğini öğrenin.
Organik Yiyecek Uzmanlarının Yemeyeceği:
Marketlerde satılan elmalar.
Tarım endüstrisinin eski başkanı, organik yiyecekleri destekleyen bir tarım politikası güden araştırma grubu Cornucopia Enstitüsü’nün müdür yardımcısı.
Sorun: Eğer sonbahar mevsiminin meyveleri “en çok böcek ilacına maruz kalan meyve” yarışması düzenleseydi, elma kazanırdı. Neden mi? Çünkü ağaçta yetiştikleri için sürekli aşılanıyorlar ki elmanın her çeşidi tadını korusun. Hâl böyle olunca da, elmalar böceklere karşı direnç geliştiremiyor ve sürekli ilaçlanmaları gerekiyor. Meyve endüstrisi bu işlemlerin zararlı olmadığını öne sürüyor. Ama Kastel kimyasallara en az maruz kalmış ürünü tercih edersek biz de zararlarından o kadar korunmuş oluruz diyerek karşılık veriyor. “Çiftlik çalışanlarının birçok kanser türüne yakalanma olasılıkları daha yüksek.” diyor. Ve sayıca artan bilimsel araştırmalar Parkinson hastalığıyla vücutta biriken her tür böcek ilacıyla alakalı olduğunu göstermeye başlıyor.
Çözüm: Organik elma alın.
Kaynak: www.trueactivist.com/8-foods-even-the-experts-wont-eat
Nilay Gündüz

Kahve severler için kahve kültürünün en keyifli yanlarından biri o kahveyi evde hazırlama kısmıdır. Sabah herhangi bir çeşit kahve içmeden güne başlayamayanlar için biraz kahve demleme yöntemlerinden bahsedelim.
Kahve deyince tabi ki gerçek kahve severler kaynar suya atılıp eriyen granül kahvemsilerden bahsetmediğimi anlamıştır. Bu yüzden bu yazımda gerçek kahve demleme yöntemlerinden bahsedeceğimi özellikle belirtmek istiyorum.
Dünya kahvelerine sizlere şu yazımda değinmeye çalışmıştım. Damak zevkinize göre bir kahve çekirdeği çeşidini seçmekle işe başlayabilirsiniz. Sonraki aşamada demleme yönteminize uygun olarak iri, orta veya ince taneli öğütme kararınız önemli. Çünkü örneğin ince öğütülmüş bir kahveyi French Press’te demlemeniz o kahveden yeterli verimi almanızı engeller. Suyun sıcaklığı, eklenme şekli ve demleme süresi de kahvenin tüm lezzetini etkileyen etmenler. Ayrıca kahvenizi ya evde kendiniz öğütün ya da dışarıdan öğütülmüş olarak alın ama evinizde öğütecekseniz kullanacağınız kadarını öğütün, dışarıdan öğütülmüş alacaksanız da az miktarda alın çünkü kahve taze öğütülmüş içilirse lezzetine varılır, bayatladıktan sonra lezzet kaybına uğrar.
Şimdi gelelim kahveyi demleme yöntemlerine.
French Press

Bu yöntemle kahve demlerken ihtiyacınız olan kahve iri öğütülmüş olmalı. Daha önce şuradaki yazımda French Press ile nasıl doğru kahve demleyebileceğinizi anlatmıştım. Fakat yeniden bahsedecek olursam şöyle özet geçeyim;
Öğütülmüş kahvenizden damak zevkinize göre miktarda french press’inize koyun ve kalan kahvenizi ağzı hava geçirmeyecek şekilde kapanabilen bir kapta saklayın. French press’e suyu eklemeden önce kahvenize bir tutam tuz atın. Peki neden tuz? Çünkü kahvenin acılığını dengeler ve lezzet artırıcı etkisi vardır. Şimdi gelelim suyu kaynatmaya. Suyun sıcaklığı mükemmel bir kahve için çok önemli. Eğer olması gerekenden çok kaynar hale getirirseniz kahve çekirdeklerinizi bozar. Çok soğuk kalırsa kahveniz zaten bir şeye benzemez. Kahve yapmadaki amaç bazı uçucu yağları ortaya çıkarmak ve kahveden bu yolla keyif ve tat alabilmek. Bunun için de en uygun su sıcaklığı 80-90 derece arası. Çekirdeklerin kavrulmasını önlemek için suyun kaynamasını bekleyin ve kaynamaya başlama anında ocaktan alın, 15 saniye kadar bekletin, bu sürede dinlenmiş suyu yavaş yavaş french press’inizde bekleyen kahvenizin üzerine dökün. Karıştırma için kesinlikle metal kaşık ya da karıştırıcı kullanmıyorsunuz, çünkü kahvenizin tadını gerçekten de metalik hale getiriyor. Tahta kaşık ya da karıştırıcı kullanın mutlaka. Kahvenizin demlenmesi için 3-4 dakika bekletin ki ne kadar bekletirseniz o kadar uçucu yağ ortaya çıkacaktır. Fakat 4 dakikadan fazlası da bu işlem için gereksiz oluyor. Zira çıkması gereken tüm yağlar zaten 4 dakikada çıkmıştır. Demleme süresinin bitiminde french press’inizin pistonunu yavaş yavaş aşağı indirin. Hızlı yaparsanız yağ üste çıkar ve lezzet bozulur.
Moka Pot

Kullanmanız gereken kahve ince çekilmiş olmalı. Çevirerek ikiye ayrılan Moka Pot’un içinde bir de kahve filtresi bulunuyor. Alt hazneye soğuk suyunuzu koyuyor, filtreye ihtiyaç kadar kahveyi ekliyor ve alt haznenin üstündeki yerine yerleştiriyor, üst hazneyi de çevirerek üzerine kapatıyorsunuz. Ocağın en küçük olan kısmında en kısık ateşte suyun yavaş yavaş demlenip üstteki hazneye geçmesi bitene kadar bekleyin ve alt kısım susuz kalıp yanmadan Moka Pot’u ocaktan alın.
Chemex

Bu yöntemde iri öğütülmüş kahveye ihtiyacınız var. Chemex için 30 gram kadar kahve ve 510 gram kadar su gerekiyor. Suyu yine 80-90 derece arasında kaynatın, filtre kağıdını Chemex’in ağzına yerleştirin, kağıt tadını biraz olsun yok edebilmek için filtreyi ıslatarak kullanmanızı öneririm. Kahveyi filtreye koyun ve kaynamış suyu sakın bir anda boca etmeyin, 30 saniye kadar dinlendirip yavaşça ekleyip önce kahveyi ıslatıp dinlendirin, sonra 30 saniye kadar daha bekleyin ve kahveyi karıştırıp biraz daha su ekleyin. Bu şekilde dinlendire dinlendire kalan suyu ekleyerek kahvenizi hazırlayın.
Aeropress

Bu yöntemle kahve demlemek için iri öğütülmüş kahve gerekiyor. 1 kişilik için 15 gram kahve ve 225 gram kadar suya ihtiyacınız var. Filtre kağıdını filtre başlığına yerleştirin ve sıkıca kapayın. Aeropress’in altında bir kupa koyup filtre kağıdını sıcak suyla ıslatın ve bu suyu dökün ki kağıt tadı azalsın bir yandan da kupa ısınsın. Kahveyi filtreye koyup hafifçe sallayarak kahveyi düzleyin. Üzerine 80-90 derece kadar kaynamış suyun yaklaşık 5’te 1’i kadarını dairesel hareketlerle yavaşça döküp 30 saniye kadar bekleyin. Göz göz balonlar oluşmaya başlayacaktır. Kalan suyu Aeropress’teki 3 seviyesini geçmeyecek şekilde üzerine ekleyin. Karıştırma çubuğu yardımıyla sağa sola ve yukarı aşağı hareket ettirerek 10 saniye kadar karıştırın. İtici pistonu üzerine yerleştirip iki elinizle dengeli şekilde aşağı bastırın. Demleme işleminiz 2 dakikayı pek geçmesin. Önceden ısıttığınız kupada kahvenizi içebilirsiniz. 1’den çok kişi için Aeropress’in altına kupa yerine cezve koyarak ve kahve ile suyun miktarını kişi sayısına göre artırarak kahvenizi demleyebilirsiniz.
Hario V60

İnce veya orta öğütülmüş kahve kullanılan bir yöntem Hario V60. Yine 80-90 derece arasındaki suyla kağıt filtrenizi ıslatıp kağıt tadından kurtulun ve kupanızı da yine bu suyla ısıtıp suyu dökün. 1 kişi için 15 gram kahve ve 250 ml su yeterli. Kağıt filtreyi V60’a yerleştirin ve V60’ı da bir kupanın üzerine sabitleyin. Kahveyi kağıt filtreye koyun ve hafif sallayarak üzerini düzleyin. Yine suyun 5’te 1’i kadarını kahveye yavaşça dökün ve 30 saniye kadar bekletin. Baloncuklar oluşmaya başlayacak ve kalan suyu dairesel hareketlerle üzerine yavaş yavaş dökmeye devam edeceksiniz. Bu şekilde 30 saniye dinlendire dinlendire kahvenizi 3 dakika içinde demlemeyi bitirin. 1’den çok kişi için V60’ın altına kupa yerine cezve koyarak ve kahve ile suyun miktarını kişi sayısına göre artırarak kahvenizi demleyebilirsiniz.
Cezve

Türk kahvesi olmadan olur mu? 1 kişilik için 1 tatlı kaşığı kahveyi ve 1 fincan soğuk suyu cezveye koyuyoruz. Sade içmek ayrı zevk fakat şekerli sevenler orta kahve için 1 küp ya da 1 tepeleme çay kaşığı şeker ekleyebilir. Kahveyi karıştırın ve en küçük ocakta en kısık ateşe koyun. Kaynayıp taşmadan altını kapatıp fincana koyarak içebilirsiniz.
Evde kahve demleme yöntemlerinden benim değineceklerim bu kadar. Farklı yöntemlerden bahsetmek isteyenler yoruma fikirlerini bırakabilirler. =)
Nilay Gündüz

Michelin, Fransa’da ilk kez bir vegan restorana yıldız verdi.
Ares şehrinde bulunan Restaurant ONA, başlangıçta kapılarını açmak için finansman bulmaya çalışırken şimdi ödülleri toplamaya başladı.
Fransa’nın güneybatısındaki bir vegan restoran, Fransa’da yalnızca hayvansız ürünler sunan bir kuruluş için bir ilk olan Michelin yıldızı kazandı.
Bordeaux şehri yakınlarındaki Ares kasabasında 2016 yılında açılan ONA Restorant’ın (Origine Non Animale) işletmecisi Claire Vallée destekçilerin sağladığı yardımlar ve çevre dostu bir bankadan aldığı kredinin bu projeyi mümkün kıldığını dile getiriyor.
Vallée, AFP’ye, Michelin Rehberi’nin kararını kendisine bildiren bir telefon aldığı anda “bir tren çarpmış gibi hissettiğini’’ dile getiriyor.
Vallée, klasik yıldız ödülüne ek olarak, Michelin’in 2020 yılında etik uygulamalar konusunda güçlü bir sicile sahip kuruluşları ödüllendirmek için tanıttığı yeşil bir yıldız da kazandı.
Michelin Rehberi sözcüsü AFP’ye verdiği demeçte, ONA’nın “Fransa’da yıldız kazanan ilk vegan restoranı” olduğunu söyledi.
Vallée, Covid-19 kısıtlamaları nedeniyle ONA’yı kapatmak zorunda kalmadan önce gurme menüsünde yedi yemek sunuyordu. En sevdiği kombinasyonlar arasında çam, çörek mantarı ve sake ya da kereviz, tonka ve amber ale bulunuyor.
Genç aşçı başlangıç yapmak için bir kredi aramaya geldiğinde geleneksel Fransız bankaları gönülsüz davrandılar. Vallée “Veganizm ve bitki bazlı yiyeceklere olan bakışın çok belirsiz olduğunu söylediklerini” dile getirdi. Restoranı için seçilen yer olan Atlantik kıyısındaki Arcachon havzası da yeterince ümit verici görülmemişti.
Vallée o dönem yaşananlar için kin beslemediğini dile getirerek “Herkes kendi işini yapıyordu” ifadesini kullandı.
Vallée, teminata ihtiyaç duymadan kitle fonlaması yoluyla ve etik olarak gördüğü projelere kredi verme konusunda uzmanlaşmış bir banka olan La Nef aracılığıyla finansman sağlamaya devam etti ve “Bu hiçbir şeyin imkansız olmadığını gösteriyordu” diyerek sözlerini sürdürdü. “Yeterince iyi olup olmadığımızı biz de merak ediyorduk zira sebze bazlı yemek pişirmek zor ve yenilikçi olmayı gerektiren bir disiplin” diyen Vallée sözlerine şöyle devam etti “En önemlisi yaptığınız şeyden zevk almamızdı”.
Şimdi Fransa’da vegan mutfağının öncüsü olarak kabul edilmesine rağmen Vallée, Berlin’deki Mano Verde restoranını işleten merhum Jean-Christian Jury’nin izinden gittiğini dile getirdi.
Kaynak: CNN
Çeviri: Deniz Gündüz

Yemek ve Kimlik
Yemek, (Sanskritçe; bhojana, zevk alınacak şey, Hintçe; khana, Tamilce; şekil verilmiş) gündelik Hint kültürünün yanı sıra kimliğin karmaşıklığını ve dünyanın hem örtülü hem de görünür olan diğer bölgeleriyle etkileşimin karmaşıklığını anlamanın bir yolunu sunar. Bugün Hindistan’da liberalleşme ve orta sınıf yaşamında her zamankinden daha fazla tüketime bağlı olarak büyüyen bir ekonomiyle, Hint kültürünün bir parçası ve zevk alınacak bir şey olarak yemek popüler bir konudur. 1960’ların gıda ekonomisinden kıtlığa yaklaşan Hindistan, artık yiyeceklerin bol miktarda görüldüğü ve estetik olasılıkların şaşırtıcı olduğu bir toplum. Televizyonda genellikle bir yarışmayı kazanmış olabilecek ünlü şefler veya bilinmeyen yerel ev kadınlarıyla yemek pişirme becerilerini gösteren yemek programları, gündüz reytinglerini domine ediyor. Yöresel spesiyaliteler ve yemek pişirme biçimleri, iç ve dış turizm broşürlerinin konularını oluşturmakta. Uluslararası mutfaklardan örnekler sunan büyükşehir restoranları müşterilerle dolu. Paketlenmiş Hint yemekleri ve yabancı yiyecekler süpermarketlerde hızla satılıyor, yerel sokak yemekleri ve dış cephesinde açılan bir pencere vasıtası ile sipariş verebildiğiniz kafeler hiç bu kadar popüler olmamıştı. Yine de yaşam tarzı dergileri sağlıklı yiyecekler, besleyici diyetler, yerel kaynaklı malzemeler ile sürdürülebilir yeşil alternatifler sunuyor. Hindistan’ın kendi kültürel anlayışı ve yabancı kültürlerle karmaşık tarihsel ve çağdaş ilişkileri, yiyeceklerin kamusal kavramsallaştırmalarında ve ayrıca mutfak ve gastronomik seçimlerle yaşam tarzlarında derinden belirgindir.
Harvard antropoloğu Theodore Bestor’un bize hatırlattığı gibi; mutfağın hayal gücü, bir kültürün yemeği kavramsallaştırma ve hayal etme biçimidir. Genel olarak, “Hint” yemeği yoktur, bunun yerine muazzam sayıda yerel, bölgesel, kasta dayalı içerikler ve hazırlama yöntemleri vardır. Bu yiyecek çeşitleri ve bunların hazırlanması, 1947’deki Hindistan’ın bağımsızlığından bu yana yalnızca “bölgesel” ve “yerel” mutfaklar olarak sınıflandırılmış, ancak Hindistan tarihinin çoğu boyunca yerli ve yabancı himayeye sahip olmuştur. Bu çeşitlilik ve çeşitliliğin sebep olduğu zenginlik nedeniyle, çoğu Hintliler çok çeşitli lezzet ve dokuların tadına varıyor ve geleneksel olarak mevsimsel, yerel ve büyük ölçüde sürdürülebilir şekilde yemek yiyen tüketicileri ayırt ediyor. Bununla birlikte, son yıllardaki gösterilen birtakım dirence rağmen, çokuluslu gıda şirketlerinin girişi ve Hint gıda devleri tarafından taklit edilmesi, tarımın sanayileşmesi, standartlaştırılmış gıda mahsullerinin her yerde bulunması ve kentsel alanlarda gıda ve tatların standartlaşması, yemek alanında tekdüzeleşmeyi tetikledi.
Küreselleşmenin teşvik ettiği görülen yinelenen kimlik krizlerinde, gıdanın milliyetçilik ve Hint kimlikleri hakkındaki diyaloglarda önemli bir rol oynaması beklenir. Ancak Hindistan’da yemek, gastronomik manzaranın çeşitliliği ve yayılması nedeniyle akademik söylemde neredeyse yer almaz.
İnternette ise işler farklı. Küreselleşmenin güçlerine bir karşılık olarak hem aşçılık öğreten hem de yemek üzerine yorum yapan Hint yemekleri blogları siber uzayda mantar gibi çoğalıyor.
Hindistan’da birkaç bin kast ve kabile, on altı resmi dil ve birkaç yüz lehçe, altı büyük dünya dini ve birçok etnik ve dilsel grup vardır. Hindistan’da yemek; kast, sınıf, aile, akrabalık, kabile ilişkisi, soy, dindarlık, etnisite ve giderek artan seküler grup kimliğinin kimlik belirtecidir. İnsanın nasıl yediği, ne yediği, kiminle, ne zaman ve neden yediği, Hindistan’ın sosyal manzarasının yanı sıra içindeki insanların ilişkilerini, duygularını, durumlarını ve işlemlerini anlamanın anahtarıdır.
Yiyecekleri bilmenin estetik yolları, bir gurme olma ve ondan zevk alma, aynı zamanda ona verilen çileci tepkiler, Kamasutra ve Dharmaśāstras gibi eski kutsal metinlerde övülür. Ancak tarihsel olarak Hindistan’da gıda tüketimi paradoksal bir şekilde, çileciliğe ve kendi kendini kontrol etmeye meyilli anlayışlar tarafından yönetildi. Geleneksel Ayurvedik (Hindu) ve Unani (Müslüman) tıbbi sistemleri, vücudun gıdalara tepkisi konusunda üçlü bir kategoriye sahiptir. Ayurveda’da vücut, kapha (soğuk ve balgamlı), vaata (hareketli ve şişkin) veya pitta (sıcak ve karaciğerimsi) olarak sınıflandırılır ve bu nedenle, yiyecek tüketimi yalnızca genel sağlık ve denge duygularıyla değil, aynı zamanda kişilik bozukluklarıyla da bağlantılıdır. Reçeteli yiyecekler yemek (duyuları soğutan sattvik yiyecekler ve tutkuları alevlendiren rajasik yiyecekler) ve beden, ruh ve zihni dengelemek için yoga ve nefes egzersizleri yapmak, çok temel kişisel bakım ve kendi kendine şekillendirme olarak görülür.
Gastronomik zevkin bu takdiri ve yadsınması, kast ve din temelli saflığın yanı sıra kirlilik tabuları tarafından daha karmaşık hale getirilmiştir. Bazı istisnalar dışında, on ikinci yüzyılın başlarından beri, üst kast Hindular, Jainler ve bazı bölgesel gruplar büyük ölçüde vejetaryendir ve ahimsa’yı (şiddetsizlik) benimser. Genellikle üst kastlar, saflık ilkelerini ihlal ettiğine inanarak soğan, sarımsak veya işlenmiş yiyecekler yemezler. Bazı alt sınıf Hindular et yiyicilerdir, ancak inek kutsal kabul edildiği için sığır eti yasaktır ve bu saflık engeli tüm kastı ve dini sistemi kapsar.
Önde gelen öncü antropolog Claude Levi-Strauss’un belirttiği gibi, pişirilmiş ve pişmemiş yiyecekler arasında, pişmemiş yiyeceklerden daha kolay kirlenebilen pişmiş veya işlenmiş yiyecekler arasında keskin bir ayrım vardır. Üst kast Hindular için, çiğ pirinç, alt kasttan bir kişi tarafından sunulsa bile saf olarak kabul edilir, ancak pişmiş pirinç, düşük kastlı hizmetçiler de dahil olmak üzere kirletici herhangi bir şeyle temas ettiğinde kirlilik taşıyabilir.
Tarih ve Gastronomik Hayal Gücü
Hindistan, 12. yüzyılda başlayan sömürgeleştirme karşısında kendini gastronomik olarak tanımlamaya çalıştı. İlk olarak Orta Asya işgalcileri on ikinci yüzyıldan on altıncı yüzyıla kadar Sultanlıklar olarak bilinen birkaç hanedanı kurdu. Sonra büyük Babür hanedanı on altıncı yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar hüküm sürdü.
İngilizler, Doğu Hindistan Şirketi olarak ticaret yapmaya başladılar, on sekizinci yüzyıldan 1847’ye kadar Kraliyet olarak kaldılar ve ardından 1857’den 1947’ye kadar İngiliz Raj’ı olarak en parlak dönemlerini yaşadılar. Babürler, Orta Asya’dan kuru meyveler, pilavlar, mayalı buğday ekmekleri, doldurulmuş etler, kümes hayvanları ve meyveler dahil olmak üzere yeni yiyecekler getirdi. Babürler ayrıca tandırda (kil fırında) ekmek pişirme ve şiş üzerinde et pişirme, etleri ve kümes hayvanlarını kızartma, etleri yumuşatmak ve yoğurt proteini kullanarak av eti yapmak ve yerli peynir yapmak gibi yeni pişirme süreçleri de getirdi. Yemeklerini pişirmek için baharatlar (kakule, biber ve karanfil) ve sebzeler (Hindistan’dan patlıcan ve Afganistan’dan havuç) gibi yerli malzemeleri ödünç aldılar ve eşsiz bir Babür haute coutre mutfağı yarattılar.
Hint mutfağı yüzyıllar içinde ilkel mutfaklardan, büyük şehirlerdeki restoranlara doğru yol aldı. Yemek yazarı Chitrita Banerji bize Babürlerin Hindistan’ının başkenti Delhi’de, Moti Mahal Restaurant’ın tandır tavuğu icat ettiğini iddia ediyor. Metropol merkezlerindeki Pencap ve Mughlai semtindeki restoranlarda menü genellikle baharatlarla yoğun bir şekilde marine edilmiş, ardından kalın domates veya krema bazlı soslarda ızgara ve kızartılmış, naan ve pirinç gibi yerli mayalı ekmeklerle servis edilen et ve kümes hayvanları yemeklerinden oluşur. Pilav ve biryani gibi sebze ve etli yemekler. Özelleştirilmiş versiyonlarıyla bu yiyecekler, genel olarak Hindistan’ın her yerinde dhabhas’ın (otoyol restoranları) temel ürünleridir.
Başta Portekiz gelmek üzere İngiliz ve diğer Batılı güçler etleri koruyabilecekleri baharatlar aramak için Hindistan’a geldiler, ancak imparatorluklar çağı yemek alışverişlerini belirledi. Hindistan, Yeni Dünya’dan patates, domates ve biber aldı ve hepsi mutfağın ayrılmaz bir parçası oldu. İngilizler yaptıkları baharat ticareti ile teknoloji ve bitki materyalini sağladılar ve hatta Batı Hint Adaları’nda şeker üretmek için buraya işgücü taşıdılar. Önde gelen Hint yemek tarihçisi Madhur Jaffrey, İngiliz Raj’ı alt kıtada kök saldıkça, İngiliz eğitimli Hintli aşçıların (Hintçe — khansama) ekmeklerden füzyon yemeklerine, mulligatawny çorbasından (Tamil mulahathani’den — biber suyu), kıymalı turtalar, rostolar, pudingler ve pandispanyalara kadar ürünleri yapmaya başladıklarını dile getirir.
Bu yemekler daha sonra Hint ordusu subayları için büyükşehirlerdeki Hintlilerin yemek masalarına ve İngiliz-Hint kulüp menülerine uyarlandı. Et ve kümes hayvanlarının öncelikli olarak birlik üyelerine sunulduğu ve genellikle Parsiler veya Müslümanlar tarafından işletilen “Askeri otel restaurantları”, 1860 ile 1900 yılları arasında Hindistan’ın kentlerinde yeni halka açık yemek konseptinin popülerlik kazanmasıyla ün saldılar. Bu dönemden bilinen en eski kafe, askeri otel kültürünün ilk kez kök saldığı güney Bombay’daki (şimdiki Mumbai) Leopold’s Cafe’dir. Diğer oteller veya lokantalar, hâlâ yaptıkları gibi kamuya açık bir ortamda vejetaryen ev yemekleri servis ediyorlardı. Bangalore’da, Darshinis adlı mahalle fast food restoranları, idli (buharda pişirilmiş pirinç mantısı), dosa (pirinç ve mercimek krepleri) ve puri (kızarmış ekmek) gibi popüler favorilerden oluşan hızlı bir menü sunarken, adı “okyanus” anlamına gelen ve sagars olarak adlandırılan mahalle restoranlarında ki bunlar adlarını Sukh Sagar veya “zevk okyanusu” adlı ticari bir restoran zincirinden almışlardır ve pek çok çeşidi olan bir restoran türünü ifade ederler – hem kuzey hem de güney Hindistan’ın yanı sıra Hint, Çin ve kıta mutfağından çok çeşitli yemekler servis edilir.
Çağdaş Hindistan’daki “kıta yemeği kavramı” Hint damak zevkine uygun hale getirmek için bolca baharatlanmış, omlet ve kızarmış ekmek gibi İngiliz kahvaltısı öğelerini, ekmek, tereyağı, reçel; patates ve et pirzolarını; pizza, makarna ve domates çorbası gibi Batı yemeklerinin krutonlu eklektik bir kombinasyonu; peynir ve krema soslarıyla pişmiş sebzeli ograten Fransız mutfağını ve karamelli muhallebi, şekerleme, meyve ve jöle; ve tatlı olarak kremalı kekleri ifade eder. Batı mutfağı artık sadece bu eklemelerle İngiliz sömürge mutfağı değil, İtalyan ve son zamanlarda Meksika yemeklerinin hakim olduğu belirli ulusal mutfakların bir mozaiğidir çünkü bu mutfaklar Hint damak zevklerini canlandırmak için gereken baharatları kolayca bünyesine kabul eder. Başka bir etnik varyant olan Hint-Çin yemekleri, popülerliğini Kalküta’daki Çin yemeklerini Hintleştiren ve aile tarafından işletilen bir dizi restoran aracılığıyla Hindistan’ın her yerine dağıtan önemli bir Çin nüfusuna borçludur, bu nedenle artık “yerel” olarak kabul edilmektedir. Sokak satıcıları, baharatlı hakka eriştesi, baharatlı mısır ve kızarmış baharatlı karnabahardan oluşan benzersiz bir Hint-Çin yemeği olan Gobi Mançurya’nın yerel versiyonlarını sunar.
Bu çeşitliliğe rağmen bölgesel farklılıklar vardır. Bazı gözlemciler, kuzey Hindistan’ın Hint-Gangetik ovasının Batı bölgesi olan Pencap’ın ülkenin ekmek sepeti olduğunu kabul ediyor. Bölgede öğütülen ve yetiştirilen buğdaylar; naan gibi mayalı ve fırında pişmiş ekmekler; chapattis, phulkas ve rumali rotis gibi mayasız ve ızgarada pişmiş ekmekler; ve kulcha ve paratha gibi doldurulmuş ve ızgarada kızarmış ekmekler haline getirilmektedir. Bu ekmekler genellikle sebze veya et yemekleriyle yenir. Güneyde ise pirinç temel tahıldır. Kavuzundan arındırılır, buharda pişirilir ve genellikle baharat bazlı sebzelerle ve bazen de et bazlı sos yemekleriyle yenir. Alt kıtada yaygın görülen bir pişirme işlemi, “tavlama” veya hızlı kızartmadır, pişmiş yiyeceklere lezzet katmak içinse baharatlar kullanılır.
Çağdaş Hindistan, yerel alanlardan ve yemek pişirme süreçlerinden gelen zenginliğin tadını çıkarmaktadır. Hindistan’ın tarihi; büyüklüğü, nüfusu ve yeterli ulaşım konusundaki eksikliği ile birleştiğinde, çok yakın zamana kadar onu büyük ölçüde bilinçsiz bir şekilde oldukça gelişmiş yerel lezzetlerden oluşan bir miras ve farklılık, mevsimsellik, hazırlama yöntemleri, tat, bölgesellik, iklim, çeşitlilik ve tarih gibi konularda eğitilmiş uzman bir nüfusla bıraktı. Gujarat’ın methi masala (çemen chutney) veya Rajasthan’ın ince, gauze benzeri tatlı suther pheni (kuş yuvasına benzeyen bir şekerleme) gibi pek çok bölgesel lezzet, ulusal olarak takdir edilmekle birlikte, Baharatlı öğütülmüş hardalla marine edilmiş ve güçlü kokulu hardal yağında pişirilmiş Bengal Nehri sazanı gibi bölgesel lezzetler genellikle egzotik ve bazen yabancılar için garip görünür. Hindistan’da tren yolculuğu, yerel lezzetleri stoklayan istasyonların bulunduğu bir mutfak tadım yolculuğudur ve bu, efsanevi spesiyaliteleri “stoklamak” yolcunun sorumluluğundadır. İç yemek turizmi hem Hindistan’ın içinde hem de dışında canlı bir hayal gücü ve gastronomik bir manzara yaratır.
Hint Yemeği
Hint yemeği karmaşık ve çok az anlaşılan bir fenomendir. “Tipik” öğünler genellikle pirinç, sorgum veya buğday gibi ana nişastayı içerir. (Kuru kavrulmuş sebze veya et körileri ya da derin tavada kızartılmış; sosla kurutulmuş ve kurutulmuş sebze yemekleri; ve farklı malzemelerle kalınlaştırılmış mercimek çorbaları.) Çeşniler arasında masalalar (ince öğütülmüş baharat ve otlardan oluşan kuru veya ıslak toz) sade yoğurt veya sebze raita (yoğurt sosu, güney Hindistan’da pachchadi olarak da adlandırılır), tuzlu turşu, taze bitkisel ve pişmiş Hint turşusu, kurutulmuş ve kızartılmış gofretler ve tuzlu papadumlar (kızarmış mercimek cipsi) ve ara sıra da tatlılar.
Hint yemekleri, kıta boyunca büyük farklılıklar gösterebilir ve bu bileşenlerden herhangi biri farklı sıralarda ve farklı malzemelerle bir Hint yemeği oluşturabilir.
Kuzey Hindistan’da büyük bir tabakta birbirinden farklı yemekler servis edildiğinde, servis malzemesi genellikle saflık için gümüşten yapılır. Muz yaprağı ise, bir güney Hindistan festivalinin ana tabağı olabilir. Her iki durumda da her tabak içinde çeşitli küçük kaseler vardır. Bu tür yemeğe thali denir ve ismini servis edildiği tabaktan alır. Yemek önce tatlı ile yenir, ardından aynı anda servis edilen tüm yemekler yiyenin takdirine göre pirinçle karıştırılır. Yemek, vücudu serinlettiği düşünülen yoğurtla bitirilir ve ardından tatlılar ve / veya meyvelere sıra gelir. Festival yemekleri genellikle, yine bölgesel stil ve tat çeşitliliğine sahip olan sindirime yardımcı bir paan (aret yaprağı ve ceviz birlikte katlanmış) ile sona erer.
Pirinç hem açlığın hem de arzunun yanı sıra doyum ve doğurganlığın güçlü bir sembolüdür. Ancak on dokuzuncu yüzyılın sonlarına kadar sadece zenginler pirinci yerdi ve çoğu Hintli darı ve süpürge darısı tüketiyordu. Bununla birlikte, birçok kast için doğurganlığın bir işareti olarak pirincin güçlü sembolizmi, onu evlilik törenlerinin bir parçası haline getirir.
Yeni bir gelini aile evinde karşılamak, onun eve refah getirdiğini belirtmek için üzerine bir ölçek pirinç atılmasını içerir. Bir gelini değerlendirmenin geleneksel yolu onun pirinci düzgün bir şekilde “yıkama” ve pişirme sırasında çektiği doğru su miktarını ölçme becerisidir. Pirinç hala zenginliğin bir sembolü ve pirinç tarlalarının yetiştiği “sulak alana” erişimi olan ailelerin hala zengin ve iyi donanımlı olduğu düşünülüyor. Uzun taneli kokulu basmati pirinci Hindistan’ın en popüler çeşididir ve dış pazarlarda da değerlidir. Hint hükümetinin Hint basmati pirincini koruma çabaları başarısız oldu ve şimdi iki tür Amerikan basmati var, bu birçok Hintlinin utanç verici bulduğu bir durum.
Gastronomik Takvimler, Ritüeller ve Mevsimsellik
Her yerde olduğu gibi Hindistan’da da yemek kültürü iklim, toprak ve doğal kaynaklara erişim ile şekilleniyor. Gıda sistemi, yaz aylarında mango ve yerel yeşillikler, yağmurlu muson aylarında balkabağı ve kış aylarında kök sebzeler gibi tarımsal ve doğal ürünleri “mevsiminde” yemeyi vurgular. Bu vurgu, mevsimlik yiyeceklerin daha güçlü, daha lezzetli ve daha büyük besin değerine sahip olduğu inancına dayanıyor, ancak teknoloji nedeniyle birçok yiyeceğin yıl boyunca bulunabilirliği yeme alışkanlıklarını değiştirmeye başlıyor.
Hindistan’ın yerlisi olan aşçılar, kast gruplarında ve ailelerde bazıları “favoriler” olarak kabul edilen, mevsime ait meyve ve sebzeleri kullanan yemek pişirme döngüleri ve çoklu yemek tariflerinden haberdardır. Örneğin, Mayıs ve Haziran aylarındaki olgunlaşmış mango hasadından önce, küçük olgunlaşmamış mango hasat edilir ve salamura için toplanır. Olgun mango ve turşu mango aynı türdür, ancak bazen tat, renk ve kombinasyona dayalı olarak güçlendiricilik, iyileştiricilik, lezzet ve kullanım değerleriyle ilişkilendirilen farklı özelliklere sahip açıkça farklı mutfak malzemeleridir. Uzmanlar, yerel bölgelerde arzu edilen yiyeceklerin farkındadır ve bazen mevsimin ilk veya en iyi ürününü elde etmek için uzun mesafeler kat ederler. Mevsimsellik ve bölgesellik de evlilik kutlamalarının, cenaze törenlerinin ve yerel festivallerin bir parçasıdır. Punjab sarson ka saag’ın, vücudu “ısıttığına” inanılan baharatlı hardal yeşilliklerinden oluşan kışlık köylü menüsü ve makki ki roti (ızgara mısır ekmeği), Delhi restoranlarında “rustik” yemek olarak haute masalarına servis ediliyor. Dini festivaller ayrıca, genellikle tanrılara adaklarla ve belirli yiyeceklerde ziyafetle ilişkilendirilen yemek döngüleri, festivaller veya yılın kutsal dönemleriyle uyumludur. Şubat ayındaki Güney Hindistan Hasat festivalinde mercimekle üç farklı şekilde pişirilmiş pirinç hasadı ziyafeti eşlik ediyor: shakkarai pongal (Tamil tatlı), ven pongal (Tamil-tuzlu) ve akkara vadashal (Tamil-süt), dokuz farklı kış sebzeleri ve fasulyeden oluşan bir güveç eşliğinde, önce vesayet tanrılarına ikram edilir ve sonra kutsanmış yiyecek olarak tüketilir.
Tapınaklar, özellikle Hindu Tanrısı Vişnu’ya adanmış olanlar, tarihi oldukça eskiye dayanan gelişmiş mutfak gelenekleri ve estetik yemek sunumu geçmişine sahiptirler. Hindistan’ın güneyindeki tapınak kasabası Udupi’deki Krishna Tapınağı, binlerce düşküne ücretsiz mevsimlik yemek dağıtmasıyla Hindistan’ın her yerinde bilinir. Diğer tapınaklar, o bölgenin belirli tatlılarının veya lezzetlerinin ya da oldukları bölgenin yerel tatlarını içeren menülerin sunumu ile tanınırlar.
Hint Yemeğinin Küreselleşmesi
Hiçbir zaman standart bir diyete sahip olmamasına rağmen Hindistan, geleneksel olarak mutfağını “yabancı” etkilerin dahil edilmesi ve evcilleştirilmesi açısından “hayal etmiştir”. Geçtiğimiz yirmi yılda, Hindistan’ın ekonomik bir güç merkezi haline gelmesiyle birlikte, çeşitli çok uluslu fast food şirketleri, daha önce korunan Hint mutfak dünyasına girdi. Bunlar arasında Pizza Hut, Mc- Donald’s, KFC, Pepsico ve en son olarak Taco Bell var. Bu şirketler, herkesin bildiği gibi memnun edilmesi zor olan Hint damak zevkini fethetmek için “Hintlileştiler” ve kendi kendilerini evcilleştirmek zorunda kaldılar. Bugün, Hindistan’daki kentsel fast food zincirleri yaygınlaştı ve orta sınıf diyetini dönüştürüyorlar.
Aynı zamanda, yerel gıda tedarikçileri karmaşık bölgesel tarifleri alıp endüstriyel üretim kolaylığı için değiştirerek Hindistan’da paketlenmiş gıda patlamasına yol açtı. 182 milyar dolarlık Hint gıda pazarının yüzde 13 gibi normalin üstünde bir hızla büyüdüğüne inanılıyor. MTR, SWAD, Haldiramlar ve Pataks gibi Hint önceden pişirilmiş paketlenmiş gıda imparatorlukları küreselleşti, Hintlilerin şu anda yaşadıkları her yerde mevcut ve yeme alışkanlıklarında şimdilik sessiz ve pek de farkına varılmayan bir devrime öncülük etti. Eskiden odak noktası kırsal, doğal, taze ve yerinde hazırlanmış yiyeceklerdi. Şimdi sanayileşmiş, işlenmiş gıdalar lehine gelişen vurgusal bir değişiklik var. Bu gelişmeler seri üretim, dağıtım ve tüketim için yerel ve kasta dayalı uzmanlıkları kısmen yeniden yapılandırıyor, neyin geleneksel ya da değerli olduğuna yeni bir anlam katıyor.
Küreselleşmenin bir başka yönü, büyük ölçüde Birleşik Krallık’taki köri evlerinin ürünü olan bir Hint mutfağını markalaştırma olgusudur. Köri bir yemek değil, belirli masalalar (baharat ve bitki karışımları) ile çeşitli şekillerde baharatlanmış kuru ve et suyu sebze yemeklerinden oluşan bir kategoridir ve adını bir narenciye yaprağı olan güney Hindistan köri yaprağının kullanımından aldığı söylenir ve tatlandırıcı olarak kullanılır.
Hindistan dışında faturalandırılan Hint yemekleri, yerel damak tadına uyacak şekilde değiştirilmiş Punjabi ve Mughlai mutfağının bir karışımı olan kuzey Hint restoranlarının yeniden tasarlanmış ikinci kademe yemekleridir. ABD’de Hint restoran menüleri çoğunlukla aynı olma eğilimindedir ve ülkenin mutfağının çeşitliliği büyük ölçüde yetersiz temsil edilmektedir.
Lizzie Collingham’ın anımsatıcı köri tarihinin gösterdiği gibi, Birleşik Krallık’taki Hint restoranlarının yayılması, bazı yorumcular tarafından Hint diasporasının yüzyıllardır süren sömürgeleştirme ve Hindistan’daki İngiliz yemeklerinin birleşmesine siyasi bir tepki olarak görüldü. Ana motivasyon ve sebepler ne olursa olsun, Birleşik Krallık’ta Güney Asya restoranlarının ve köri evlerinin yaygınlaşmasının İngiliz diyetinde hoş bir değişiklik getirdiği açıktır.
Bazı bilim adamları, Hint yemeklerinin Büyük Britanya aracılığıyla dünyaya yayıldığını öne sürdüler ancak diasporik Hint grupları da katkıda bulundu. Kuzey Amerika lokantalarında köriler ve pilav, tandır tavuk, naan ve tavuk tikka masala (Glasgow’da icat edildiği söylenir) servis edilirken, Japonlar karai ve pilav yaparak “egzotik” Hindistan’ın kültürel gücünün ve erişiminin çekiciliğini gösterir.
Çağdaş Hint mutfağının kültürü, politika ve yemek süreçlerini, üretim ve tüketim de dahil olmak üzere aynı anda değiştiriyor ve canlandırıyor. Hint mutfağına artan ilgi ile birlikte daha fazla yenilik kesinlikle gerçekleşecek ve gelecekte bu alan heyecan verici kritik bir araştırma alanı olmayı vaat ediyor.
Çeviri: Deniz Gündüz
Kaynak: https://www.asianstudies.org/publications/eaa/archives/exploring-indian-culture-through-food/

Kahve çekirdeklerinin çoğu doğal kahve bitkilerinden elde edilir. Bunlara ek olarak melez bitkilerden elde edilen çekirdekler de vardır. En çok tercih edilen 2 ana tür; Arabica ve Robusta’dır. Bunların yanına çok tercih edilmeyen bir ana tür olarak Liberica da eklenebilir.
Kahve paketleri üzerinde ülke isimlerinin ön plana çıkmasının sebebi kahvenin lezzetini coğrafi özelliklerin bir hayli etkiliyor olmasıdır.
Arabica’nın kafein oranı düşük, aroması yüksektir ve piyasadaki birçok kahve bundan elde edilir. Yüksek yerleri seven bir bitkidir ve özel bakım gerektirir. Çeşitliliği en fazla kahve türüdür.
Robusta’nın kafein oranı yüksektir ve acı bir kahvedir. Bu yüzden espresso ve kahveli ürünlerin yapımında tercih edilir. Sert bir kahve olduğu için midede yanma yapabilir.
En az kafein oranına sahip Liberica’nın üretim ve satış hacmi düşüktür. Çok tercih edilen bir tür değildir. Yetiştiricilerin ve girişimcilerin bu çeşidin ticaretini zaman kaybı olarak görmesinden dolayı genelde suda eriyen vasat granül kahvelerin yapımında kullanılır ve piyasada bulabileceğiniz en ucuz kahveler genellikle Liberica’dan yapılır.
Kahve çeşitli aroma ve lezzetlere sahiptir. Tattığınızda lezzetin, kokladığınızda da aromanın farkına varırsınız. Bu açıdan kahve büyülü bir dünyadır. Kahvenin büyülü bir dünya olduğunun kanıtlarından bir diğeri ise ana türler, yetiştiği ülkeler, ülkelere göre bölgeler açısından çok çeşitli varyetelere ayrışıyor oluşudur. Kafaları çok karıştırmamak adına burada çok fazla varyetelere girmeyeceğim.
Ülke isimlerine göre ayrışmış kahve çeşitlerinden bahsedecek olursak ismi en çok duyulanlar şunlardır;
Etiyopya Kahvesi: Arabica çeşidinin keşfedildiği yerdir ve kahvenin doğum yeri olarak adlandırılır. Bu yüzden kahve denince en çok akla gelen ülkelerden biri Etiyopya’dır. Ülke içerisinde sezondan sezona ve bölgeden bölgeye kahve tadı değişebilir. Genellikle keskin tadı ve kokusu olur. Meyvemsi ve çiçeksi lezzetlere sahiptir.
Yemen Kahvesi: Çikolata ve baharat lezzetleri barındırır. Diğer kahve çekirdeklerine göre daha küçük çekirdeklerden oluşur. Yoğun aroması vardır. Ülkede ilk kahveler 1450’li yıllarda Sufi rahipleri tarafından toplanmıştır. Yemen kahvesi çekirdekleri genellikle organik olarak yetiştirilen kahve çekirdekleri anlamına gelen “Yemen Mocha” ismiyle adlandırılır. Mikro klima bölgelerinde teraslı dağlık bölgelerde yetişir.
Guetamala Kahvesi: Asiditesi düşük, içimi yumuşaktır. Çiçek, baharat ve narenciye aromalarına sahiptir. Guatemala’nın farklı iklimli yapısı Guatemala kahvesinin farklı tatlar almasına neden olmuştur. Her bölge kendi yetişme koşullarını ve mikro iklimini içinde barındırır. Bu kahveler doğal gübre ile korunur. Bu bölgenin kahveleri lezzeti açısından ceviz ve çikolatayı andırır. Guatemala’nın iklimi çok yağışlıdır ve nem oranı yüksektir. Bu yüzden çiftçiler kahveleri ıslak işlem yöntemi ile işlemektedirler. Bu da kahvenin doğal asitliğini ortaya çıkarmaktadır. Guatemala kahvesi acı kakao, sütlü çikolata, fındık tatlarını içinde barındırır.
Brezilya Kahvesi: Dünya kahve üretiminin %60’ını karşılamaktadır. Ülkede hem Arabica hem Robusta çekirdekleri yetiştirilirken, dünya çapındaki espresso çekirdeklerinin büyük çoğunluğu Brezilya’dan temin edilir. Brezilya kahvesi genellikle düşük asitlidir. Kremamsı bir gövdeye sahiptir, ağızda tatlı bir lezzet bırakır. İyi kalitedeki Brezilya kahveleri çikolata, ceviz ve bademe uzanan tatlar içerir. Daha yüksek yerlerde, nitelikli kahve olarak yetiştirilen çekirdekler ise hafif limon tadı ve başka meyvelerden esintiler içerebilir. Brezilya kahvesi nadiren asitlidir.
Dominik Kahvesi: Yüksek aromalı ve sert bir kahvedir. Ülke içinde çok sık tüketilmesi nedeniyle dışarıya satışları kısıtlı tutuluyor. Bunda yöre kahvesinin en iyi sert kahveler arasında yer alması da etkili olmakta. Dominik Cumhuriyeti de bulunduğu coğrafi konum ve iklimi dolayısıyla en iyi organik kahve çekirdeklerinin yetiştiği ve en zengin aromalı kahvenin üretildiği ülkelerden biridir.
Peru Kahvesi: Asidi düşük, aromatik özelliktedir. Otantik küçük çiftliklerde ve yüksek dağların eteklerinde yetiştirilen kahveler kalitelerine göre daha güçlü aromatik özellikler göstermektedir. Oldukça yumuşak bir içime sahip olan Peru kahvesi, karamel ve tarçın lezzetleri ve yeşil elma, kiraz, narenciye aromaları barındırır.
Kolombiya Kahvesi: Devlet tarafından kalite kontrolü yapılarak üretilmektedir. Üretilen bölgenin yüksekliği değiştikçe aroması da değişir. İçimi yumuşak, asit oranı dengeli bir kahve türüdür. Meyve, fındık, çikolata ve narenciye lezzetlerine sahiptir. Kahve üreticileri hasat mevsimi geldiğinde kahve bitkilerini her on günde bir kontrol etmektedirler. Bu süreçte en iyi kahve çekirdekleri toplanmakta kalanlar ise olgunlaşmaya devam etmektedir. Bir diğer toplama yöntemi ise şerit toplamadır. Bu yöntemde olgunlaşıp olgunlaşmadığına bakılmaksızın tüm kahve çekirdekleri toplanır.
El Salvador Kahvesi: Güçlü ve yoğun bir aroması vardır. Asit oranının oldukça az olması ile de çok tercih edilir. Genel olarak turunçgiller ile öne çıkan bir tadıma sahiptir. Yetiştirildiği yüksekliğe göre kahve çekirdeklerinin kalitesi artmaktadır.
Kosta Rika Kahvesi: Yüksek rakımlı yerlerde yetişir. İçimi yumuşaktır. Lezzetli bir aromaya sahiptir. Sahip olduğu tatsal özellikler üretildiği bölgeden ziyade deniz seviyesinden ne kadar yüksek bir konumda yetiştirildiğine göre değişkenlik göstermektedir.
Ruanda Kahvesi: Organik olarak yetiştirilen Ruanda kahvesi, daha yumuşak bir içime sahiptir. Aynı zamanda meyve ve çiçek gibi kokuları da içinde barındırır. Ülkenin güneyinde yer alan Maraba bölgesinde yetiştirilen ve adını bu bölgeden alan kahvesi ile öne çıkar. Maraba kahvesi ayrıca bira mayalanmasında kullanılır. Bu kahve; meyve, çiçek aromaları ve narenciye tatlarına sahiptir.
Meksika Kahvesi: Kahve piyasasında önemli bir yere sahip olan Meksika, yoğun tada sahip kahveler üretir. Koyu kavrulduğu zaman oldukça belirgin bir aroma ve derin bir tat sunabilen Meksika kahvesi ağırlıklı olarak harmanlarda kullanılır. Yüksek rakımlarda yetiştirilen Meksika kahveleri “Altura” olarak sınıflandırılmakta ve işaretlenmektedir. Altura, İspanyolcada “yükseklik” anlamına gelir ve Meksika kahvesini tarif eder. Ayrıca kahlua likörü de Meksika’da yetişen bu kahvelerden yapılır. Harika aroması, sert asidite oranı ve derin tadı ile bilinen Meksika kahvesi, Guetamala kahvesine eş değer özellikler göstermektedir.
Endonezya Kahvesi: Kahve ihracatının %25’i Arabica ve %75’i de Robusta çekirdeklerinden oluşmaktadır. Endonezya’da yetişen Arabica çekirdekleri düşük asidite ve dolgun gövdeye sahiptir. Bu nedenle yüksek asiditeli Orta Amerika ve Doğu Afrika çekirdekleri ile harmanlanarak ideal bir tat aralığı yakalamak mümkün olabilmektedir. En kaliteli Endonezya kahvesi hoş, zengin tada sahip ve düşük seviyede de olsa hissedilebilir asitliği, en kötü kahvesi ise tam tersi hoş olmayan bir sertlikte ve küfsü kokusu ile bilinir. Genel yapısı itibari ile toprağımsı bir tada sahiptir. Aynı zamanda dünyanın en pahalı kahvesi de burada üretiliyor: Kopi Luwak yani Misk Kedisi Kahvesi. Bu kahvenin özelliği, Sumatra adasında yaşayan Palmiye Misk Kedisinin, yediği kahve çekirdeklerini dışkılaması ile elde edilmesidir. Burada şunu da belirtmekte fayda var; bu kahveyi üretebilmesi için bu hayvanlar kafeslere hapsedilmiş olarak yaşatılıyorlar ve hemen hepsi de zamanla bu tecrit edilmişlik, yalnızlık ve sevgisizlik sonucu ciddi psikolojik bozukluklara ve sağlık sorunlarına sahip oluyorlar. Yani dünyanın en pahalı kahvesini üretmenin yolu hayvan istismarından geçiyor. İlgili videoya buradan ulaşabilirsiniz.
Nikaragua Kahvesi: Yetiştirildiği bölgeye göre aroması farklı olabilir. Zararlı tarım ilacı kullanılmadan yetiştirilen bu kahveler, içerdiği karışık tatlarla kahve severlere sıra dışı bir deneyim sunar. Basit bir asit oranına sahip Nikaragua kahveleri en lezzetli kahveler arasındadır. Yumuşak ve asiditesi düşük olduğu için koyu kavurma ve harmanlamaya uygun kahvelerdir. Lezzetli ve hoş bir tada sahiptir, kırmızı meyve ve çikolata tatlarının birleşiminden oluşan dengeli bir içim lezzeti sunar. Kahve yudumlarında vanilyanın ve fındık lezzetinin de tonları bulunmaktadır. Hem espresso hem de filtre kahvelerde mükemmel sonuç verir.
Honduras Kahvesi: Üretimi yüksek bölgelerde yapılan bir kahvedir. Bin ile bin altı yüz metre arasında yetişmektedir. Bu da onun mineral ve besin kaynağı bakımından zengin, aroma bakımından sert bir kahve olmasını sağlamıştır. Oldukça yumuşak ve parlak bir görünüme sahip olan Honduras kahvesi yetiştiği bölgeye göre çikolata, narenciye, meyve, karamel, fındık, bal gibi farklı tatlar alır. Asiditesi dengelidir.
Kenya Kahvesi: Kenya’nın yüksek yaylalarında yetişen kahve asitlik açısından parlak ve kokulu bir aromaya sahiptir. Kenya kahvelerini içerek meyve tadı da alabilirsiniz. Ülkenin konumu yılda iki hasata izin verir. Hasat sırasında hastalıklı ve zarar görmüş kahve taneleri ayrılır. Sağlıklı mahsül otuz altı saate varan bir fermantasyon sürecinden geçirilir. Bu aşamanın amacı kahve tanelerinin üstünde biriken sümüksü ve şekerli tabakadan kurtulmaktır. Bu adımdan sonra mahsüller kurutularak öğütülmeye gönderilir.
Vietnam Kahvesi: Ülkenin güney yarısındaki küçük ekili alanlarda genellikle Robusta kahvesi olarak üretilir. Ancak hükümet, özellikle Kuzey Yaylalar bölgesinde Arabica bölgelerinin genişlemesini teşvik etmektedir. Çoğu kez harmanlamada kullanılan Vietnam kahvesi genel olarak az miktarda asitliği ve dengeli tat dağılımıyla güzel bir uyum içerisindedir.
Sizin kahve seçiminiz hangisi?
Nilay Gündüz

Yeni Sıfır Kalorili Tatlandırıcı Gıda Atıklarından Üretildi
Gıda bilimcileri, gıda israfına karşı mücadelenin yeni kahramanlarıdır. Bu alandaki gelişmelerden sonuncusu, elma ve armuttan arta kalanları kullanarak % 100 doğal, sıfır kalorili bir tatlandırıcı yaratan gıda bilimci Moayad Abushokhedim tarafından kurulan Hollandalı Fooditive şirketinden geliyor.
Piyasada bulunan sukraloz, aspartam gibi mevcut şeker ikameleri çevreleri için yarattıkları tehlike ile bilinirler (sindirilmezler, atık su arıtma tesisleri tarafından tamamen ortadan kaldırılmazlar). Pancar ve şeker kamışından elde edilen doğal şekerler ise daha büyük küresel sağlık sorunları yaratsalar da bunların ekim ve üretimlerinde önemli çevresel etkileri yoktur.
Fooditive’in şeker ikamesi, elma ve armuttan fruktoz ekstraksiyonu yoluyla bir fermantasyon işlemiyle endüstriyel olarak üretiliyor. Yerel Hollandalı çiftçilerle çalışan güvenilir şirketlerden meyve temin eden süpermarketlerin reddettiği artıkları, şekli bozuk olanları veya deformasyona uğrayan ürünleri kullanarak israfı sıfıra indiriyorlar. Şirket ayrıca ortaya çıkan atıkları toprağa çevirerek üretim hattının tamamı ile döngüsel bir ekonomi amacına uygun hale gelmesini sağlıyor.
Doğal tatlandırıcı sıfır kaloriye, temiz bir tada (örneğin stevia’nın aksine) sahip ve pişirildiğinde şekere benzer şekilde işlev görüyor, bu da onu hem fırıncılar hem de şefler için uygun bir ürün haline getiriyor.
Yeni şeker ikamesi ürünü, muz kabuğundan yapılan bir koyulaştırıcı madde, patates özleri kullanan bir emülgatör ve havuç atığından oluşan doğal bir koruyucu da dahil olmak üzere şirketin atıktan yaratılan ürün portföyünün bir parçasını oluşturuyor.
DIANE LEE, JOURNALIST
Çeviri; Deniz Gündüz

Son anda haber veren ya da haber vermeden çat kapı gelen misafirler, misafirperverliğiyle bilinen biz Türkler için bazen sıkıntı veren bir durum oluşturabilir.
Sizleri bu durumdan kurtarmak için hepimizin evinde her daim bulunan ya da mevsimine göre bakkalımızdan, marketimizden bile kolayca temin edebileceğimiz malzemelerle hızlı bir şekilde hazırlanabilen yemek tariflerinden oluşan bir tarif serisi hazırladım.
Bugün de bunun ilk adımı olarak bir tavuk yemeğiyle başlıyorum.
Bu yemeği, yanında tamamlayıcı bir yemeğe ihtiyaç duymadan basit bir mevsim salatasıyla ikram edebilirsiniz.

Tavuk sote için:
250 gr tavuk göğüs ya da kemiksiz but
3 – 4 adet sivri biber
Ufak boy kuru soğan
Silme çorba kaşığı domates salçası
Tatlı kaşığı biber salçası
Tatlandırmak için tuz karabiber ve istenilen baharatlar
2 çorba kaşığı sıvıyağ (damak tadınıza göre seçebilirsiniz)
Beşamel sos için:
125 gr tereyağı
2 silme çorba kaşığı çok amaçlı beyaz un
Bir tutam tuz ve karabiber
2 su bardağı süt
125 gr rende kaşar peyniri
Tavuklarımızı kuşbaşından biraz daha ufak doğruyoruz. Sıvı yağda beyaz renk alana kadar kavurduktan sonra, önce yemeklik doğradığımız soğanlarımızı, biraz öldürdükten sonra da halka doğradığımız sivribiberlerimizi ekleyerek soteliyoruz. Sebzeleri fazla öldürmeden domates salçasını ve biber salçasını ekleyip tatların özdeşleşmesi için yarım su bardağı kadar su ekliyoruz ve baharatlarımızı da ekleyip bir dakika sonra kenara alıyoruz.
Beşamel sosumuz için tavamıza tereyağımızı koyarak eritiyoruz ve unu ekliyoruz. Rengi hafif sarıya dönene kadar kavuruyoruz ve sütümüzü yavaşça ekliyoruz. Tuz ve biberimizi de ilave ederek ocaktan alıyoruz.
Önce tavuk sotemizi küçük bir fırın tepsisine koyuyoruz ve üstünü kaplayacak şekilde beşamel sosumuzu yayıyoruz. Tepsinin üstünü kaplayacak şekilde rende kaşarımızı da yaydıktan sonra 180 derecede ısıttığımız fırınımızda pişirmeye alıyoruz, üstündeki kaşarlar eriyip hafif kızarınca da fırından çıkarıyoruz. Yemeğimiz tüm lezzeti ve görselliğiyle hazır.
Afiyet olsun! 🙂
Yemek: Deniz Gündüz
Fotoğraf: Nilay Gündüz

Avrupa’daysanız bisküvi, Amerika’daysanız ise kurabiye denilen bir Noel klasiği tarifim var bugün.
Bizim de damak tadımıza çok uyan bu klasiğin internette çeşit çeşit tariflerini bulabiliyoruz.
Bu da benden olsun. 🙂
140 gram tereyağı
3/4 (bir yarım+bir çeyrek) su bardağı toz şeker
1 adet yumurta sarısı
3,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
yarım su bardağı pekmez
1 tatlı kaşığı toz zencefil
1 yemek kaşığı tarçın
Şekeri ve tereyağını krema kıvamına gelinceye kadar önce düşük sonra yüksek ayarda çırpın.
Krema kıvamına gelen karışıma 1 adet yumurta sarısı ve yarım su bardağı pekmezi ekleyerek çırpmaya devam edin.
Karışım hazırlanınca spatula yardımıyla biraz toparlayın.
Unu, kabartma tozunu, tarçın ve zencefili karışıma eleyerek yoğurun.
Hamur toplandığında ikiye bölün ve strece sararak buzdolabınızın dondurucusunda 15-20 dakika kadar bekletin.
Burada verilen ölçülerle hazırladığınız hamurunuzu 26 eşit parçaya bölerek (mutfak tartınız varsa 30 gr’lık parçalar olacak) kullanmak istediğiniz kalıplarla şekil verin.
Hazırladığınız kurabiyeleri yağlı kağıt serilmiş fırın tepsisine aralıklarla dizin.
Önceden ısıtılmış 175 derecelik fırında 8-10 dakika pişirin.
Fırından çıkan kurabiyeleri tercihen altı delikli bir fırın ızgarasının üstüne teker teker çıkartarak soğutun ki alt tarafları hamurlaşmasın ve her tarafı aynı kıvamda olsun.
Üstlerine pudra şekeri serperek servis yapın. (Eğer çok tatlı olsun istemiyorsanız dökmeyebilirsiniz)
Afiyet olsun.
Kurabiye: Deniz Gündüz
Fotoğraf: Nilay Gündüz

Sabahları klasik kahvaltı yerine insan bazen değişik lezzetler arayabiliyor. Ya da misafiriniz gelecek ve evlerde genelde bulunan malzemelerle şipşak bir atıştırmalık hazırlamanız gerekiyor. Bu gibi durumlarda çabucak hazırlayabileceğiniz ve sıcak sıcak tüketilebilecek bir kanepe tarifiyle bugün sizlerleyim.
Gelelim kanepelerimizin malzemesine ve yapımına.

8 adet mini hamburger ekmeği (8’li ya da 10’lu paketler halinde marketlerin ekmek reyonlarında bulabilirsiniz. Ben iç malzemeyi 8 adet üzerinden veriyorum.)
100 gr tereyağı
8 adet mini ya da 4 adet normal boy sosis
1 kaşık domates salçası ya da 100 gr domates püresi
50 gr çedar peyniri
50 gr taze kaşar peyniri
Çeyrek demet maydanoz
Toz kırmızıbiber
Kuru kekik
Tuz
1 kaşık zeytinyağı
2 diş sarımsak
Fırını önceden 160 derecede ısıtın.
Ekmeklerin üst tarafında kare şeklinde oyuklar açalım ve üstüne hafifçe bastırarak çukurlar oluşturun.
Küçük bir kapta tereyağını ocakta eritin ve 2 diş sarımsağı ezip ilave edin.
Doğranmış maydanozu, tuzu ve baharatları damak tadınıza göre ayarlayıp tereyağına ekleyin.
Bu karışımı bir fırça ile ekmeklerin üstüne ve oluşturduğunuz oyukların içine sürün ve tepsiye dizerek fırına verin.
160 derecede 3 dk tutup çıkarın.
Bir tavada mini halkalar şeklinde doğradığınız sosisleri zeytinyağıyla kavurun ve domates salçası veya püresini ekleyerek 1 dk kadar daha kavurmaya devam edin.
Tavanın altını kapatın ve sosisleri istediğiniz baharatlarla çeşnilendirin.
Hazırladığınız sosisli karışımı fırından çıkardığınız ekmeklerdeki oyuklara doldurun.
Üzerlerine rendelediğiniz ya da küçük küçük doğradığınız çedar ve kaşar peynirlerini ilave ederek 2 dk daha fırınlayın.
Fırından çıkarıp sıcak sıcak servis yapın.
Afiyet olsun.

Kanepeler: Deniz Gündüz
Fotoğraf: Nilay Gündüz