Erol Anar’ın yazısıdır:
Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.

Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.


İtalyan şair ve gezgin Pietro Della Valle, İstanbul’un semtlerinden Galata’ya yolu düşenlerden biri. Yaşadığı aşk acısını unutmak için farklı milletlerden yolcuları taşıyan Grand Delfino isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi. Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı. Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemdeki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor.
Pietro Della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nani’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır.” Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi.
KAYNAK: Görkem Kızılkayak / GalataPort

Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.
Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.
Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.
Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.
Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.
Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.
Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.
Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.
Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.
KAYNAK: HalkBank Kültür ve Yaşam

Heykel kelimesinin sözlük anlamı taş, tunç, bakır, kil, alçı, ağaç, fildişi vb. gibi maddelerden kalıba dökülerek, yontularak ya da yoğurulup pişirilerek yapılan insan, hayvan, figür, obje vb. biçimlerini yansıtan sanat yapıtıdır. Genellikle bir estetik kaygı taşınarak, heykeltıraşlar tarafından oluşturulur. Heykelcilik başlangıç tarihi bilinmeyecek kadar eski bir sanattır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda mağarada yaşam sürdürülen dönemlerde bile heykel sanatı izlerine rastlanmıştır.
Heykel sanatının en eski unsuru dini inanışlardır. İnsanoğlu tapınma ve bir şeye dayanma ihtiyacı duyar. Bazı toplumlar ise bu ihtiyaçlarını tanrı tasvirleri yaptıkları heykeller üzerinden gidermişlerdir. Hatta özellikle Arap toplumunda yenilebilir heykeller yapılmıştır. İslamiyetten önce çok yaygın bir heykelcilik kültürü vardır. Yaptıkları heykellere bir süre tapınan Araplar daha sonra bu heykelleri yemişlerdir. Kimi zaman dönemin kral ve kraliçesinin, bilim, tarih, sanat ve spor alanında ün yapmış şahısların heykellerini yapmışlardır. Günümüzde de önemli şahsiyetlerin heykelleri, büstleri yapılmaktadır. Bazen de yaşanan ve büyük etkiler yaratan olayların ölümsüzleşmesi amacıyla heykeller yapılıp meydanlarda sergilenmektedir.
Çok farklı maddeler kullanılarak heykel ve heykelcilik yapılmaktadır. Ancak insanların sanat eserlerinin uzun yıllar ayakta kalmasını istemesinin de sebebiyle taş yerine mermer ve dayanıklılığı yüksek olan tunç, bronz gibi metallerle heykeller üretilmiştir. Bazı bölgelerde çok fazla sayıda heykel bulunması, bu sanatın maddi kazanç elde etmek amacıyla yapıldığını da gösterir. Yani hem sanata yönelik bir eser bırakma kaygısı; hem de ticari kaygı güdülmesi eski çağlardan beri varolan bir durumdur.
Heykel sanatının bugünkü haline gelmesinde 3 önemli basamak vardır.
Mısır heykelciliğinde bilindiği üzere mumyacılık ve mezar anıtları mevcuttur. Heykeltıraşlar bu anıtların iç ve dış mekanlarını heykeller ve büstlerle donatmışlardır. Antik Mısır çağında heykeltraşlar çok büyük ve ağır taşlarla çalışmaları nedeniyle ince detaylarda yoğunlaşamamışlardır. Heykelleri, hareket eden bir insanın anlık görüntüsü şeklinde değil de ayakta sabit durmuş bir şekilde modellemişlerdir. Ayrıca figürün kasları, kıvrımları gibi detaylarını fazla belli etmeyip figürün yüzüne de bir ifade vermemişlerdir.
Yunan heykelciliğinde tanrı figürleri, hükümdarlar ve savaş kahramanlarının heykelleri yapılmıştır. Yunanlı heykeltıraşlar özellikle kadın vücudunda incecik tül parçalarının çekiciliğini farketmiş ve birçok heykelde bu modellemeyi kullanmışlardır. Kadının vücudunu ince detaylarla modelleyip sanki üzerinde rüzgarda hareketlenmiş bir tül varmış gibi gösterilen heykeller çok sayıda mevcuttur.
Roma heykelciliğinde ise heykeltıraşlar kendi sanat anlayışını ortaya koymamış, Yunan heykelciliğini taklit etmişlerdir. Hatta Roma döneminde ortaya çıkan heykellerin birçoğu Yunanlı heykeltıraşlar tarafından yapılmıştır. Daha sonra yaptırılan bu heykeller kopyalanarak sayıca çoğaltılmıştır. Öte yandan Romalılar portrelemede başarı göstermişlerdir. Çünkü bir gelenek olarak Romalılar ölen insanların yüzlerinin kalıbını bir balmumuna almakta ve bunu o kişinin yaşadığı evde saklamaktaydılar. Roma portrelerinde figüre son derece gerçekçi yüz ifadeleri işlenmiştir. Romalılar elde ettikleri askeri başarıları anıtlaştırmayı da bir gelenek haline getirmişlerdir. Şehir merkezi gibi yerlere yaptıkları anıtlarda ortaya imparatoru, daha sonra önem sırasına göre yakınlarına diğer figürleri yerleştirilmişlerdir.
Heykeltıraş heykelin hem çizimini, hem de üç boyutlu halini yapan sanatçılara verilen isimdir. Çok çeşitli maddeler ve materyaller kullanarak bu sanatı icra ederler. Heykeltıraşlar yaptığı iş münasebetiyle hem el becerisine hem de yaratıcılık becerisine sahiptirler. Öncelikle fikir üretirler ve bunun için en uygun materyali ve en uygun yöntemi belirlerler. Duygu ve düşüncelerini yaptıkları sanat ile ortaya koyarlar. Sevgilerini ve kızgınlıklarını adeta yaptıkları heykelin üzerine tane tane işlerler. Adeta bir cerrah titizliğiyle, ortaya koyacakları sanat eserini son derece ince işçilikle ve büyük bir dikkatle yontarlar. Ortaya konulan eserde bazen çekiç gibi büyük aletlerle çalışırken bazen de iğne ucu kadar hassas aletlerle çalışırlar. Öyle ki mermerden yapılan bazı heykellerde adeta yapılan insan figürüne tül giydirilmiş gibi görüntü verilir. Bir heykeltıraşın anatomisi bilgisi de çok ileri seviyede olabilmektedir. İnsan vücudunun kaslarını, damarlarını, kıvrımlarını son derece gerçekçi bir boyutta ortaya koymaktadırlar. Örneğin; insanın sadece serçe parmağını kaldırırken kullandığı incecik bir kası, serçe parmağını kaldırmış bir insan heykeli yapan heykeltıraş o kası daha belirgin şekillendirmektedir. Yani bizim gerçek hayatta bile dikkatimizi çekmeyen detayları çok iyi izleyip eserlerine yansıtırlar. Bu beceri karşısında bu sanata hayran kalmamak mümkün değildir.
Heykeltıraşlar bir heykel yaparken farklı teknikler kullanırlar. Bir heykel çok çeşitli ve zorlu aşamalardan geçerek ortaya çıkar. Bazen aylarca hatta yıllarca bu çalışmalar sürer. Bu yöntemlerden kısaca bahsedelim.
Eksiltme yönteminde heykeltıraş yapacağı heykelden daha büyük ve tüm bir maddeyi eksilterek yani oyarak istediği şekle getirir. Yapacağı heykelin taş ya da ahşaptan meydana gelmesini isteyen heykeltıraş bu yöntemi kullanır.
Manipülasyon yönteminde yumuşak yapılı elle şekil verilebilen maddeler kullanılır. Bu maddelere balmumu, kil ve alçı örnek verilebilir. Şekillendirme direkt el ile ya da çeşitli aletlerle yapılabilir.
Birleştirme yönteminde önceden karar verilmiş ya da biçimlendirilmiş farklı maddeler bir araya getirilir ve oluşturmak istenilen heykel tamamlanır. Çok çeşitli maddeler kullanılmakta olup bunlara kumaş, metal, tahta parçaları, sac, cam parçaları, ip gibi materyaller örnek verilebilir. Son zamanlarda heykeltıraşlar özellikle atık maddelerden, hurdalardan oluşan birleştirme heykelleri ortaya koymakta ve bu heykeller insanların büyük beğenisini kazanmaktadır.
Yerine geçme yönteminde ara maddeler kullanılır. Balmumu, kil gibi ara maddeler heykeltıraş tarafından bronz gibi dayanıklı maddeler üzerine dökülür.
Tamamlanmış heykellerin bitirme işleminde heykele son şekli verilir, cilalama yapılır, yaldızlama işlemi uygulanır, ihtiyaç duyulursa boyama işlemi yapılır. Tüm bu uygulama çeşitlerine bitirme işi denir.
KAYNAK: Artopol

Almanya’nın Bonn şehrinde doğan ve çok küçük yaşlardan itibaren müziğe karşı olan yeteneği, babası ve ilk müzik öğretmeni olan Johann van Beethoven tarafından fark edilen Beethoven daha sonra besteci ve orkestra şefi Christian Gottlob Neefe ile çalışmalarına devam etmiş, 21 yaşında Viyana’ya yerleşmiş ve orada Joseph Haydn ile çalışmış aynı zamanda virtüöz piyanist olarak şöhret kazanmış, ölene dek Viyana’da yaşamını sürdürmüştür. Yirmili yaşlarının sonlarına geldiğinde işitme sorunları yaşamaya başlamış ve hayatının son zamanlarında neredeyse tamamen sağır olmuştur. 1811 yılında 41 yaşında orkestra şefliğini ve halka açık konserler vermeyi bırakmış fakat beste yapmaya devam etmiştir. En çok takdir edilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir.
Beethoven’ın, piyanodan kemana pek çok eserleri var ancak 5. ve 9. Senfon’isi kendisiyle özdeşleşmiş diyebiliriz.
5. Senfoni (Op. 67, Do minör Senfoni No.5, 1807-1808), Beethoven’ın ilk büyük başarısı olarak kabul ediliyor. 5. Senfoni aynı zamanda Kader Senfonisi olarak da biliniyor.
9. Senfoni (Op.125, Re minor Senfoni No.9, 1822-1824), Koral Senfoni ismini taşıyor. Bunun nedeni ise Schiller’in Neşeye Övgü şiirinin bestelenmiş halinin bir koro tarafından seslendirdiği bölümü… Eser, klasik müzik tarihinin en bilinen senfonilerinden biri.
Beethoven yirmili yaşlarının sonunda işitme kaybı yaşamaya başlamış ve besteciliğe yönelmiştir. Ancak en beğenilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir. Moonlight Sonata da işitme sorunu başladıktan sonra, 31 yaşında bestelediği sonatıdır. Beethoven, Ay Işığı Sonatı’nı 1801’de tamamlamış ve ertesi yıl da yayınlamıştır. 31 yaşında işitme sorunu daha da kötüleşen Beethoven galayı kendisi yapmış ve eseri kısa bir süre öğrencisi olan, Kontes Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmiştir. Ünlü piyanistlerin repertuvarında muhakkak yer alan sonatı Fazıl Say da birçok kez yurt dışındaki konserlerinde seslendirmiştir.
Ama aslında o yepyeni bir dönemin başı. Koskoca klasik dönem kapanıyor ve romantik dönemin tohumları atılıyor. Armoninin gelişimi ve senfoni orkestrasındaki enstrümanların artmasıyla birlikte yeni bir bestecilik anlayışı gelişiyor.
Schubert, Chopin, Tchaikovsky; Beethoven’dan etkilenen sadece birkaç besteci… Özellikle 9. Senfonisi; armoni ve büyük koroyu da orkestrada kullanması bakımından Holst’a kadar etki eder. Evet Holst’un meşhur eseri The Planets’tan bahsediyorum.
Beethoven Trio’su iki üyesi Berlin Filarmoni’den ve piyanistleri Fransız olan bir triodur. Geçtiğimiz yıllarda (48.) İstanbul Müzik Festivali’ne de konuk olan genç trio hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü Beethoven Trio’larını yorumlamaya devam etmektedir.
Andreas Ottensamer – Klarinet
Knut Weber – Çello
Julien Quentin – Piyano
Beethoven Müzik Festivali birçok ünlü müzisyenin de katılımıyla senelerdir Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşiyor. İlk kez Beethoven Yarışması ise 2005’te yapıldı. Dünya genelindeki piyanistleri teşvik etmek amacıyla düzenlenen bu yarışma hâlâ her yıl yapılmaya devam ediyor.
Beethoven hakkında birçok kitap ve filmin olması şaşırtıcı değil. Ama içlerinden en güzel ve kapsamlı olanı Beethoven’ı Anlamak filmi. Filmin konusu şöyle: “Genç Anna Holtz’un tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig Van Beethoven’ın yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven ise, 9. Senfonisi’nin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer ise bu sırada kanserden ölmek üzeredir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamaya yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.”
KAYNAK: Günsu Özkarar / Oggusto

İspanyolca Hint-Avrupa dil ailesinden Roman dilleri kolundandır. İspanyol alfabesini kullanan ve dünyada İspanyolca konuşan 470-500 milyon insan olduğu tahmin edilmektedir. Aynı zamanda İspanyolca dünyada en çok ülkede resmi dil olarak kabul edilen bir dildir. İspanyolca dili dünya üzerinde Amerika’nın güney bölgesi, Brezilya hariç Latin Amerika’nın tamamı, İspanya ve Afrika’da çok küçük bir bölge (Ekvator Ginesi) olma üzere çok dağınık olarak yerleşmiştir. Bundan dolayı bu dili öğrenirken konuşulduğu yere bağlı olarak telaffuzda ve kullanılan bazı kelimelerde farklılıklar vardır. Özellikle bu farklılıklar İspanyolcayı Latin Amerika İspanyolcası ve İspanyol İspanyolcası olarak ikiye bölmüştür. İspanyolcadaki isimlerin hepsi eril ve dişil olmak üzere iki gruba ayrılır. Eril olanları belirtmek için el,dişil olanları belirtmek için la kullanılır. Alfabedeki harflerin hepsi dişildir. Bundan dolayı harfin adını belirtirken la ön ekini kullanıyoruz.
| C | c | 1. i ve e seslilerinden önce peltek “s” olarak okunur. licencia [lisensiya] 2. a,o,u seslilerinden önce “k” olarak okunur. Escuela [eskuela] |
| La ce | ||
| CH | ch | ç olarak okunur. mucho [muço] |
| La che | ||
| G | g | 1. i ve e seslilerinden önce “h” olarak okunur. giro [hiro] 2. a,o,u seslilerinden önce “g” olarak okunur. gato [gato] |
| La ge | ||
| J | j | Kuvvetli “h” olarak okunur. juego [huego] |
| La jota | ||
| LL | ll | l ve y karışımı olarak okunur. calle [ca:ye] llaves [yaves] |
| La ele | ||
| Ñ | ñ | ny olarak okunur. niña[ninya] año [anyo] |
| La eñe | ||
| Q | q | k olarak okunur. queso [keso] |
| La cu | ||
| V | v | m ve n harflerinden sonra ve kelime başlarında “b” olarak okunur. vaca [baka] |
| La uve | ||
Derleyen: Nilay Gündüz

Almanca öğrenmenin ilk adımı Alman alfabesini öğrenmektir ve Alman dili grameri en ağır olan dillerden biridir.
Çift sesli harfler ve okunuşları örnekleriyle birlikte aşağıdaki gibidir.
Çift sessiz harfler ve okunuşları örnekleriyle birlikte aşağıdaki gibidir.
Almanca Alfabesi Harfleri Sırası
Alman alfabesinde bulunan harfler; A, B, C, D, E, F, G, H, I, J, K, L, M, N, O, P, R, S, T, U, V, W, X, Y, Z, Ä, Ö, Ü, ß sıralama bu şekildedir.
Derleyen: Nilay Gündüz

İstanbul Boğazı’nı süsleyen birbirinden güzel tarihi yalıların hikayelerini merak etmemek mümkün değil. Boğaz’ın iki yakasını birden süsleyen 600 yalıdan günümüze kadar yalnızca 150 tanesi aslını koruyabildi. Hayatta kalanların ise birbirinden ilginç hikayesi var.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Yayınlarından çıkan, Mahmut Sami Şimşek’in yazdığı “İstanbul’un 100 Yalısı” adlı kitabından derlenen bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndaki bazı yalıların merak uyandıran hikayeleri var.

1788 yılında Esma Sultan’a hediye edilen yalı, Mimar Sarkis Balyan tarafından yapıldı. Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan, Osmanlı tarihinde yönetime kazan kaldıran yeniçeriler tarafından saltanata aday gösterilmiş tek kadın olma özelliğini taşıyordu. Şık giyinmesiyle ünlü olan Esma Sultan, sosyete dünyasının gözdesi, İstanbul modasının bir numaralı ismiydi. 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıktı. 1918’de Rum okulu, 1922’den itibaren ise tütün deposu olarak kullanıldı. 1950’li yıllarda marangozhane ve depo gibi işlevler gören Esma Sultan Yalısı, 1975 yılında büyük bir yangın geçirdi ve harap oldu. Uzun yıllar metruk halde kalan yalının iç mekanı 2001 yılında cam ve çelik kullanılarak yeniden yapılmıştır Şu anda turistik olarak işletilen yalı, önemli davet, düğün ve kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Yalı Ortaköy Camii’nin yanında yer alıyor.

Ortaköy sahilindeki yalı, Ali Saib Paşa’ya aitti. Paşanın vefatından sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınan yalı, V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verildi. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhane ve ilkokul binası olarak kullanılan yalı, 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne ait. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temelleri büyük zarar gördü ve yalı, denize doğru kaymaya başladı. Yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. Şu anda 25 yıllığına otel olmak üzere kiraya verilen yalı, restore edilmeyi bekliyor. Hatice Sultan Yalısı, günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanımsultan yalısı olma özelliğini taşıyor.

Sultan III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde sadrazam olan Muhsinzade Mehmed Paşa tarafından yaptırılan yalı, İstanbul Boğazı’nın en büyük yalılarından birisiydi. Yalı bir süre kömür deposu, bir vakit de kum deposu olarak kullanıldı. Tam karşısında yer alan, bir zamanlar kömür deposu olan Kuru Çeşme Adası gibi yalı da bugün turistik tesis olarak kullanılıyor. Muhsinzade’nin Kuruçeşme’deki yaklaşık dört asırlık yalısı, 1940 yılına kadar ayakta kalabildi. 1980 yılında 22 varis, yalının arsasını sattı. 2006 yılında otel olan yalı, en küçüğü 80 metrekarelik 12 suit oda, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kulüplerden oluşuyor.

Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri olan Emine Valide Paşa Yalısı, bir sahil sarayı olma özelliği taşıyor. Şu anda Mısır Konsolososluğu olarak kullanılan sahil sarayın yerinde önceleri Sultan 1. Abdülhamid devri şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu. 1781’de inşa edilen yalı, ikinci defa Sultan II. Mahmud’un sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yaptırıldı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Ali Paşa tarafından da yenilendi. Ali Paşa’nın ölümüyle Sultan II. Abdülhamid Han yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye etti. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da “Valide Paşa” olarak bilinirdi ve paşa unvanını alan tek kadındı. Bu unvanı kendisine veren Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Yalı üçüncü defa Emine Valide Paşa tarafından mimar Raimondo D’Aronco’ya yaptırıldı. 48 odalı yalının rıhtımı 76 metre uzunluğunda.

Sultan 3. Selim zamanında inşa edilen yalının ilk sahibi Tavukçu Reis lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’ydi. Bir boğaz gezisi sırasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan 2. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sorar, yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış, bu yüzden sürekli yılan çıkmakta.” diye söyleyip padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının adı Yılanlı Yalı olarak kalır. 1964 yılı mayıs ayında çıkan yangında harem bölümü yanan yalının şu anda sadece selamlık kısmı ayakta. Yapının selamlık kısmının en üst katında bir de sakal-ı şerif odası bulunuyor. Yalı, 2001 yılında bir holding tarafından satın alındı.

“Perili köşk” olarak da bilinen yalının sahibi, gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan, dönemin önemli tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa’ydı. Paşa yalıyı Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarındaki rekabete yorulabilecek bir nedenle Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için 7 katlı kulesiyle birlikte 10 katlı yaptırmıştı. Rumeli Hisarı’ndaki köşkün inşasına 1910 yılında başlandı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca Paşa maddi sıkıntıya düştü, hatta iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina, çevrede “perili köşk” diye anılmaya başlandı. Hakkında öyle hikayeler uyduruldu ki tadilat ve tamirat esnasında dahi işçiler çok defa Paşa’nın karısının hayaletini gördüklerini iddia ettiler. 1926 yılında Mısır’da vefat eden Yusuf Ziya Paşa’nın vasiyeti gereği köşkün kulesindeki en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürüldü ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapıldı. Paşa’nın vefatından sonra ailesi 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Ancak köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yeniden yapıldı. 2002 yılında bir holding tarafından 25 yıllığına kiralanan köşkün dış görünüşü aynen muhafaza edildi, ancak içi tamamen değiştirilip modern bir şekilde dekore edildi.

Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, üç kahverengi binadan oluşan çok hoş bir yalı. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargahı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak bilinirdi. Yalıyı Şişe Cam Fabrikası’nın ustabaşılarından Pigeon’un yaptığı, Recaizade’nin de yalıyı Pigeon’dan satın aldığı belirtiliyor. Devrin en meşhur ve kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlardı.

Yeniköy sahiline Boğaz’dan bakıldığında soldan 6. sırada bulunan Afif Paşa Yalısı, İstanbul Boğazı’nın en pahalı ikinci yalısı olma özelliğini taşıyor. Ahmed Afif Paşa Yalısı, Muhayyeş Yalısı ya da Kemal Uzan Yalısı, Boğaziçi’nin Avrupa Yakasında İstinye-Yeniköy arasında bulunan ve tahminen 1900-1910 yılları arasında inşa edilmiş yalıdır. Klasik boğaz yalıları tipinden farklı, eklektik beyaz, 4 katlı ve simetrik bir yapıdır. Her katının farklı stili, dört kulesi olan yalı ismini, ikinci sahibi Ahmet Afif Paşa’dan alır. Mimarı, Alexandre Vallaury’dir. Yalının arkasında korusu ve koru içinde yalının bir parçası olarak inşa edilmiş olan Afif Paşa Mehtabiye Köşkü adlı yalı köşkü bulunur. Başrolünde Müjde Ar’ın oynadığı, TRT yapımı Aşk-ı Memnu dizisi Afif Ahmed Paşa Yalısı’nda çekildi. Yalı, Bin Bir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı. Yalının şimdiki sahibi Suzan Sabancı Dinçer.

Doktor Hulusi Behçet Yalısı, yalıdan ziyade daha mütevazi köşk modellerine benziyor. Çaycı İstapan Yalısı olarak da bilinen yalı, Behçet hastalığını bulan Doktor Hulusi Behçet’e aitti. Hulusi Behçet’in 1948’de vefatının ardından yalı 1991 yılında sanayici Necati Aslan’a satıldı.

Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye ait olan yalı, dünyanın dördüncü, İstanbul Boğazı’nın ise en pahalı yalısı olma özelliğini taşıyor. Yalı, Kıbrıslı Yalısı’ndan sonra 60 metre ile Boğaz’ın en uzun rıhtıma sahip ikinci yalısı. 2015 yılında Katar Emiri Şeyh Temim tarafından satın alınan yalı, ikinci eşi Kraliçe Anoud’a hediye edildi. Yalının rıhtımı, 29 Mayıs 2009’da 10 bin grostonluk kereste yüklü geminin çarpmasıyla hasar gördü.

Said Halim Paşa Yalısı, bahçesindeki iki aslan heykeli sebebiyle “Aslanlı Yalı” olarak da biliniyor. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın da kiracı olarak kaldığı yalı, bir dönem sadece yabancıların girebildiği bir kumarhane olarak da kullanıldı. Tarihi yapı daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak tadilattan geçirildi. Ancak tadilat sırasında çıkan bir yangın, tarihi yapıya zarar verdi. Yalı, 1998 yılında tamamen yenilendi. Bir dönem Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılan yalının şu anda bahçesi, restoran ve odalarının bir bölümü müze olarak kullanılıyor.

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ayaklarının dibinde, Otağtepe’nin eteklerindeki kırmızı yalı, Boğaziçi’nin en gözde yalılarından birisiydi. Osmanlı’nın son hekimbaşısı Salih Efendi’nin ilk sahibi olduğu yalı, Boğaz’da ilk sahibinden beri aynı ailenin elinde kalan az sayıda yalıdan birisiydi. İçindeki eşyaların da Salih Efendi’den kaldığı yalı, 7 Nisan 2018’de Malta bayraklı “Vitaspirit” isimli yük gemisinin çarpması sonucu ağır hasar gördü.
Kaynak: Anadolu Ajansı

Herkesin hayalidir günün birinde işi gücü bırakıp dünya turuna çıkmak. En çok da masa başı çalışanlar uzun uzun görülmesi gereken yerlerin listesine bakıp iç geçirir. En sonunda, ben buraları görmeden bu dünyadan gitmeyeceğim diyenler, her şeylerini toplar, başlarlar dünyayı keşfetmeye. Kimileri tarih merakıyla yanıp tutuşur, kimileri doğanın bize sunduğu göz kamaştıran güzellikleri görmek adına, dağları bayırları arşınlar. Bu merak duygusuna bir de fotoğraf tutkusu eklenince, işte o zaman hayran olunası muhteşem kareler ortaya çıkar.
Eğer siz de bir fotoğraf tutkunuysanız ve seyahate çıkmanın size çok şey kattığına inanıyorsanız, yepyeni yerler keşfetme olanağı bulacağınız bu yazıya mutlaka bir göz atın.

10.878 kilometrekarelik yüz ölçümüyle Kanada’nın en büyük eko parkı niteliğinde olan Jasper Milli Parkı, Alberta eyaletinde yer alıyor. İçerisinde ren geyiği, boz ayısı, kunduz, puma gibi vahşi hayvanların yaşadığı park, cesareti olanlara kamp alanı sunuyor. Parkın, muhteşem güzellikte karlı dağları, bu dağlarda eriyen karların oluşturduğu buz gibi akarsuları ve insanı hayran bırakan gölleri görülmeye değer nitelikte. Trekking yapanlar için yol boyunca takip edebilecekleri bir harita sunan Jasper Milli Parkı, piknik alanı ve su sporları ile de ziyaretçilerin oldukça dikkatini çeken yerlerden biri.

Queensland eyaletine bağlı takım adaların en büyüğü olma özelliğini taşıyan Whitsunday Adası’nın, en ünlü kumsalı Whitehaven Kumsalı’dır. Gezginler, merak uyandıran güzellikteki adaya eyalette bulunan Airlie Beach’ten tekne turlarıyla ulaşma imkanı buluyor. Whitsunday Adası, daha görür görmez bembeyaz kumlarına saatlerce uzanma isteği uyandıran sahiliyle cennet niteliğinde. Günün birinde bu muhteşem kumsalın uzun uzun fotoğrafını çekmek ve harika plajında vakit geçirmek isteyenler için küçük bir not düşmek gerekirse, ada Avustralya’da yer alıyor.

Güzelliğiyle bizi büyüleyen rotalarda sıradaki durağımız ise Çin’de yer alan Kızıl Sahil. Klasik kumsal anlayışından çok farklı olan Kızıl Sahil’e göz kamaştırıcı rengini veren aslında bölgede yer alan bir çeşit yosun. Yaz aylarında yeşil olan yosunlar, sonbaharda kızıl rengini alıyor. Anlaşılacağı üzere Kızıl Sahil’i keşfetmek amacıyla yola koyulacaksanız, sonbaharı beklemeniz gerekiyor.

Berchtesgaden Milli Parkı, Almanya – Avusturya sınırında yer alıyor. Alpler’in ihtişamlı güzelliğinin yanı başında uzun doğa yürüyüşlerine olanak sağlayan park, benzersiz ormanları ve gölleriyle, tam bir doğa harikası. Fotoğraf meraklılarının günün birinde ziyaret etmelerini tavsiye ettiğimiz parkta gezinirken, dağ keçilerine, tavşanlara ve onlarca farklı çeşitte bitki türüne rastlamak mümkün.

Ünlü Alman müzisyen Felix Mendelssohn Bartholdy’nin piyanoya benzettiği ve uğruna beste yaptığı mağara, düzgün geometrik yapısı ve ihtişamlı görünümüyle görenleri hayrete düşürüyor. Sıra sıra dizilmiş sütunlardan oluşan Fingal Mağarası, volkanik patlamalardan çıkan lavların soğuması ve kayaların sıkışması sonucu oluşmuş. Sanat eseri niteliğindeki mağara İskoçya’nın Staffa Adası’nda yer alıyor.

Gökyüzünde muhteşem bir görsel şölen oluşturan Kuzey Işıkları’nı izleme imkanı sunan Thingvellir Ulusal Parkı, günümüzde festivallere ve önemli kutlamalara ev sahipliği yapıyor. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan park, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çeken yerlerden biri. Büyüleyici güzellikteki parkta doğayla iç içe olacağınız uzun yürüyüşler yapma olanağı bulurken, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyeceksiniz.

Polonya’nın Tatra Ulusal Park’ı sınırları içerisinde yer alan ve yılın her dönemi kendine has güzelliğiyle ziyaretçilerini büyülemeyi başaran gölün, doğa fotoğrafçıları için hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Gölü çevreleyen Tatra Dağları’nın gölün berrak sularına yansımasıyla ortaya, usta bir ressamın elinden çıkmış tabloyu andıran bir manzara çıkıyor. Ulaşımın kolay olması açısında burayı yaz aylarında ziyaret etmek daha doğru bir zamanlama gibi görünse de, karlar altında bambaşka bir güzelliğe bürüneceğini bilmek belki yoldan dönmenize engel olabilir.

Bir diğer durağımız ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Büyük Kanyon. Arizona eyaletinde bulunan kanyon, 466 kilometre uzunluğunda ve 1.6 kilometre derinliğinde. Bugün, yüzlerce kuş ve bitki türünü barındıran Büyük Kanyon, Amerikan yerlileri olan Kızılderililer’e de ev sahipliği yapıyor. ABD’nin en ilgi çekici doğal oluşumlarından biri olması nedeniyle, bu etkileyici manzarayı görmek için her yıl dünyanın dört bir yanından pek çok turist bölgeyi ziyarete geliyor.

Göz kamaştıran doğa fotoğraflarından bahsederken şifalı suları ve yeşilin her tonunu barındıran muhteşem doğasıyla Ayder Yaylası’nı unutmak olmaz. Yöre halkının kendine yakışır bir şekilde misafirlerini karşıladığı bölgeye adımınızı attığınız an fotoğraf makinenizi hazırlasanız iyi olur çünkü buradaki manzara sizi başka diyarlara götürecek güzellikte. Üstelik rafting ve trekking gibi sporlara ilginiz varsa Ayder Yaylası aradığınız durak olabilir.
Kaynak: NeredeKal / Bengi Alkaya