Kategori: KÜLTÜR SANAT

  • Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi

    Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi

    Erol Anar’ın yazısıdır:

    Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.

    Daha önceleri yine okuyordum, ama belli bir düzen içinde değil. Son bir yıldır disiplinli olarak okumaya bașladım. Genellikle tablet bilgisayarda okuyorum, ya da e-kitap okuyucuda. Bir yıldır günde en az 80 kitap sayfası okudum, son bir aydır ise bunu günde 100 sayfaya çıkardım. Bir gün okuyamazsam, diğer gün telafi ediyorum okuyamadığım kısmı. Böylece son bir yılda okuduğum kitap sayfası yaklașık 30.000 sayfaya ulașmıș. Gelecek yıl için hedefim 35-40 bin sayfa. Makaleleri, okuduğum yazıları saymıyorum bu rakamın içinde, yalnızca kitap sayfası olarak ölçüyorum.
    Genellikle üç-dört kitabı bir arada okuyorum. Bunlar sosyoloji, psikoloji, astrofizik, tarih, ideoloji, sanat, edebiyat ve felsefe kitapları genelde.
    Peki bir yıl önceye göre kendini nasıl hissediyorsun diye sorarsanız, onu da söyleyeyim: kendimi daha cahil hissediyorum. Paradoksal bir durum bu, öğrendikçe Sokrates’in dediği gibi aslında hiçbir șey bilmediğinizi ve de bilemeyeceğinizi anlıyorsunuz.
    Yani öğrendikçe cahilliğimiz de buna paralel olarak artıyor. Şöyle bir düșünelim.
    Giderek karmașıklașan sonsuz bir ağ üzerinde yürüyoruz ve yürüdükçe daha içinden çıkılmaz bir karmașaya düșüyoruz. Ağın iplikleri bizi sarıyor. Her gün okuyan bir insan bile ömrü boyunca 3-4 bin kitap civarında okumuș olur azami. Peki milyonlarca kitap, dergi, yazı, gazete ve yazılı diğer ürünler? Buna rağmen ne kadar bilgili olduğumuzu düșünürüz değil mi? Toplasan bir avuç bilgimiz yok aslında. İște bu nedenle cahil insanlar her șeyi bildiklerinden son derece eminlerdir.
    Diğer yandan, her okuma eylemi, cahilliğin azalmasını sağlamaz. Örneğin gazete okumak cahilliği azaltmaz, aksine çoğaltır.
    Düșünür Bertrand Russell șöyle der: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”
    Russell’in bu sözü ile așağıdaki Cornell Üniversitesi’nde yapılan test, birçok yazıda alıntılanmıștır. Ben de bu alıntılardan yola çıkarak kendi özgün görüșlerimi açıklamaya çalıșacağım.
    “Dunning-Kruger etkisi”
    Türkçe’de “cahil cesareti” diye bir deyim var, bu bilimsel olarak “Dunning-Kruger etkisi” diye de bilinir. Bu görüș, “Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir.” görüşünü savunmaktadır.
    Bu teori 1999 yılında Cornell Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretmenlerinden by Dr. David Dunning ve  Dr. Justin Kruger tarafından yaratılmıș.
    ‘Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
    Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
    Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
    Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.’
    Cornell Üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik ‘Nasıl geçti?’ sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi… Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin ‘kendilerine güvenleri’ müthişti. Onların ‘testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini’ düşündükleri; hatta ‘iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları’ ortaya çıktı. Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise ‘en alçakgönüllü’ deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.”
    Anlatmak istediğim tam da buydu. İnsan öğrendikçe ve araștırdıkça bilmediğini düșünüyor. İște Dunning-Kruger Etkisi, çağımızın anti-entelektüel kimliğinin de neden ve nasıl olduğunu açıklıyor bence. Bilim sürekli bir arayıș üzerine kurulu diyalektik olarak gelișen bir organizmadır. Dünün birikimiyle bugünü açıklar ve buradan geleceğe uzanır. Bilimsel olarak bugün herhangi bir konuda sunulan gerçek, yarın değișebilir. Çünkü bilimde dogmalara yer yoktur. Bilim, bilmediğini düșünebilmektir özünde. İște bunun için, araștırma, öğrenme ve algılama sonsuzdur. Bilim gerçekliği arar, gerçeklik de sonsuzdur.
    Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır
    Hepimiz çok akıllı olduğumuzu ve çok șey bildiğimizi düșünürüz. Bilmediğimiz șeyler varsa bile, yine de akıllıyızdır kendimize göre. Oysa gerçekte hiçbirimiz en azından düșündüğümüz kadar akıllı değiliz ve düșündüğümüz kadar da çok șey bilmiyoruz.
    Yașayan en büyük bilim insanlarından birisi olan Stephen Hawking șöyle der: “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bildiğini zannetmektir.”
    İște insanın tarihsel paradoksu, bildiğini sanma yanılsamasıdır. İkili ilișkilerimizde de karșıdaki insandan daha akıllı olduğumuzu, onun tüm davranıșlarının nedenini bildiğimizi düșünür ve çoğu zaman empati yapmaktan kaçınırız. Bu nedenle ikili ilișkilerimiz karmașık bir yün yumağına dönüșür ve bașarısız oluruz. İlișkinin öznelerinden birisinin diğerini, ya da her ikisinin  birbirini küçümsediği bir ilișkinin bașarılı olma olasılığı yoktur.
    Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır ve iște bu nedenle her șeyi bildiğinden emindir. Ancak okuyan, araștıran, bilime inanan bir insan ise cahil olduğunu bilir ve bu yüzden öğrenmeye çalıșır, öğrenme sürecinin sonsuz olduğunun ve hiçbir zaman her șeyi bilemeyeceğinin farkındadır.
    Bilgi öyle bir șey ki, öğrendikçe onunla ilișkili olan sınırsız sayıda diğer bilgileri de öğrenmeniz gerekiyor.
    Keșke yüz yıl daha ömrüm olsaydı da, okusaydım. En azından ölene kadar okuyacağım. Ama geriye baktığımda, denildiği gibi, yine de sonsuz uzunluktaki bir kumsalda tek bir kum tanesi kadar bilgiye sahip olamayacağım. Ama bunu bilerek okumak daha da güzel ve anlamlı.
    Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.
    Bana herhangi bir șey sorarsanız, size yanıtım ‘bilmiyorum, ama öğrenmeye çalıșıyorum.’ olacaktır.
    Ve son söz: Okumasaydım, ben de bilirdim her șeyi…
    Erol Anar’dan alıntılanmıştır.
  • Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine

    Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine

    Bir Stephen King kitapları hayranı olarak Ekşi Şeyler web sitesinden Maine ile ilgili çok beğendiğim bir yazıya web sitemde yer vermek istedim. Yaşamak istediğim yerlerden biri Maine bu arada 😊

    —————————————-
    maine ile stephen king birbirinden ayrılamaz ve ikisi birbirinden ayrı düşünülemez
    belki de maine’in uçsuz bucaksız ormanlarından çıkan odun ürünlerini saymazsak eyaletin en büyük ihraç kalemlerinden biri stephen king kitaplarıdır. 1 milyon nüfuslu ve ufak ve şirin eyalet stephen king’in doğup büyüdüğü, hemen hemen tüm kitaplarının geçtiği yerdir. stephen king’in çoğu kitabı bu eyaletin küçük kasabalarında geçtiği için bir zamanlar en büyük hayallerimden biri maine eyaletine gidip birkaç hafta takılmak, bir yandan o toprakları gezerken bir yandan da stephen king’in kitaplarını sindire sindire okumaktı. bu gezinin sonucu olarak kaleme aldığım bu yazıda maine ile stephen king’i harmanlayarak anlatmaya çalışacağım.
    maine 1 milyonluk nüfusuyla abd’nin en küçük eyaletlerinden biri. aslında bu eyalete “oregon’un doğu yakasındaki kuzeni” diyebiliriz zira aynı oregon gibi okyanus kıyısında, neredeyse tamamen ormanlarla kaplı ve huzur dolu olan bu eyaletin (tesadüf bu ya) en büyük şehrinin ismi de aynı oregon’daki gibi portland. bu yüzden bende maine eyaletine karşı daha oraya gitmeden ayrı bir sempati oluşmuştu.
    portland’da birkaç gün kaldıktan sonra stephen king’in ruhunu yakalamak için eyaletin küçük kasabalarına geçtik
    kasabalar tam da beklediğim gibiydi. viktorya tarzı ahşap evler, her kasabada 1-2 benzinci olması ve bu benzincilerin de 150 yaşında dedeler tarafından işletilmesi, yol kenarlarındaki bazıları terk edilmiş olan “diner” tarzı metalik restorantlar, yıllara ve soğuk iklime yenik düşerek çürümeye yüz tutmuş 50-60 kapasiteli beyaz ahşap kiliseler, neon ışıklarla vizyondaki filmlerin isimlerinin yazıldığı ve sadece 2-3 salondan oluşan ufak sinemalar, etrafta bahçelerinin çimlerini kesen yaşlı amcalar, her rüzgarda gıcırdayarak kendi dillerinde türkü söyleyen ahşap oteller, trafikte hala görülebilen 1970 ve 1980’li yıllara ait eski model arabalar, bazı evlerin bahçelerinde aylar önceki cadılar bayramından kalma olan ve belli ki üşengeçlikten temizlenememiş dekorlar ve süslemeler, sarı okul otobüsleri ve daha neler.
    aman tanrım, her an bir yerden carrie çıkıp gözleriyle beni süzecek ve etraftaki binalar yanmaya başlayacak gibi bir his hâkim. ufak bir mezarlığın önünden geçerken aklıma hayvan mezarlığı ve orada yatan yarı rahmetli hayvanlar geldi ve dinlere inanmamama rağmen ruhlarına fatiha okuyasım geldi. bir ara telefonum çaldıysa da cell kitabında olanlar aklıma geldiği için cevap vermeye cesaret edemedim. uzaklarda bir yerde tepenin tekine oturup kasabaya hakim bir noktaya yerleşmiş olan eski ama görkemli bir malikane gözüktü ve aklıma salem’s lot kitabındaki vampir evi geldi.
    okyanustan gelen esinti ve bunun etkileri yüzünden orada kaldığımız zamanın yarısında ortam şişliydi ve bu da ortamın gizemini arttırdı. ortamdaki hava, o karanlık atmosfer, insana huzur vermesi gerekirken içini kemiren sessizlik ve sakinlik, sanki her an bir yerlerde bir şeyler olacakmış da fırtına öncesi sessizlik yaşanıyormuş gibi bir hava…
    ilk gece kaldığımız otel 1920’lerde inşa edilmiş ve eyaletteki hemen hemen tüm binalar gibi ahşaptan oluşuyor. burası aynı oregon gibi geçimini odunculukla sağladığı için tüm binalar ahşaptan yapılmış. otelin lobisine girerken “perili otel” esprisi patlayayım dedim ama bu klişe espriyi sırada benden önce bekleyen 40 yaşlarında sakallı bir abi patlatınca susup kalmak zorunda kaldım. meğer her 5 müşteriden 4’u zaten o espriyi yapıyormuş. hatta otel de bunu ticari kara çevirebilmek için üzerinde perili köşklere ait bilgiler olan broşürler bastırmış ve lobide bu broşürler dağıtılmaya başlanmış.

    her yerde stephen king’in ve onun yarattığı korkunç karakterlerin ruhları dolaşıyor

    ufak kasabalardaki yerel sinemalarda stephen king’in kitaplarından yola çıkarak çekilen filmler gösteriliyor. bir çok yerde stephen king’in kitaplarındaki karakterlerin hediyelik eşyaları, oyuncakları, posterleri satılıyor.
    yerel restoranlar paso “stephen king de bizde yiyor abi” geyiği çeviriyor. belki de doğrudur. sonuçta adam çok büyük olmayan bir şehirde yaşıyor ve altı üstü 10-15 tane kaliteli restoran var. adam belki her dışarı çıkışında bunlardan birine gidiyordur ve bunlardan birinde yemek yiyen birinin onunla karşılaşma ihtimali yüksektir. garsonlar zaten adamdan bahsederken adeta kankalarıymış gibi konuşuyorlar.
    her şeyi bir kenara bırakırsak %97’sı orman arazisi olan ve bu alanda abd’deki tüm eyaletleri geride bırakan maine muhteşem güzellikle bir eyalet. her ne kadar eyalet buram buram stephen king koksa da içinizin korkudan çok huzurla dolacağını garanti ederim. maine kesinlikle oregon’dan sonra en sevdiğim eyaletler listesine girmiş durumda. abd’nin doğu yakasını pek sevmesem de burayı ileride mutlaka yeniden ziyaret edeceğim. bir sonraki gelişimde en az 1-2 ay kalmayı planlıyorum.”

    KAYNAK: https://eksiseyler.com/stephen-kingin-neredeyse-her-kitabina-mekan-olan-bir-garip-eyalet-maine

  • Şair Pietro Della Valle ve Galata

    Şair Pietro Della Valle ve Galata

    İtalyan şair ve gezgin Pietro Della Valle, İstanbul’un semtlerinden Galata’ya yolu düşenlerden biri. Yaşadığı aşk acısını unutmak için farklı milletlerden yolcuları taşıyan Grand Delfino isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi. Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı. Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemdeki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor.

    Pietro Della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nani’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır.” Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi.

     

    KAYNAK: Görkem Kızılkayak / GalataPort

  • Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.

    Dokumacılık

    Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.

    Lüle Taşı İşlemeciliği

    Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.

    Bakırcılık

    Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.

    Teknecilik

    Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.

    Bastonculuk

    Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.

    Kalaycılık

    Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.

    Demircilik

    Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.

    Taş Ustalığı

    Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.

    KAYNAK: HalkBank Kültür ve Yaşam

  • Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir?

    Heykel kelimesinin sözlük anlamı taş, tunç, bakır, kil, alçı, ağaç, fildişi vb. gibi maddelerden kalıba dökülerek, yontularak ya da yoğurulup pişirilerek yapılan insan, hayvan, figür, obje vb. biçimlerini yansıtan sanat yapıtıdır. Genellikle bir estetik kaygı taşınarak, heykeltıraşlar tarafından oluşturulur. Heykelcilik başlangıç tarihi bilinmeyecek kadar eski bir sanattır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda mağarada yaşam sürdürülen dönemlerde bile heykel sanatı izlerine rastlanmıştır.

    Heykel sanatının en eski unsuru dini inanışlardır. İnsanoğlu tapınma ve bir şeye dayanma ihtiyacı duyar. Bazı toplumlar ise bu ihtiyaçlarını tanrı tasvirleri yaptıkları heykeller üzerinden gidermişlerdir. Hatta özellikle Arap toplumunda yenilebilir heykeller yapılmıştır. İslamiyetten önce çok yaygın bir heykelcilik kültürü vardır. Yaptıkları heykellere bir süre tapınan Araplar daha sonra bu heykelleri yemişlerdir. Kimi zaman dönemin kral ve kraliçesinin, bilim, tarih, sanat ve spor alanında ün yapmış şahısların heykellerini yapmışlardır. Günümüzde de önemli şahsiyetlerin heykelleri, büstleri yapılmaktadır. Bazen de yaşanan ve büyük etkiler yaratan olayların ölümsüzleşmesi amacıyla heykeller yapılıp meydanlarda sergilenmektedir.

    Çok farklı maddeler kullanılarak heykel ve heykelcilik yapılmaktadır. Ancak insanların sanat eserlerinin uzun yıllar ayakta kalmasını istemesinin de sebebiyle taş yerine mermer ve dayanıklılığı yüksek olan tunç, bronz gibi metallerle heykeller üretilmiştir. Bazı bölgelerde çok fazla sayıda heykel bulunması, bu sanatın maddi kazanç elde etmek amacıyla yapıldığını da gösterir. Yani hem sanata yönelik bir eser bırakma kaygısı; hem de ticari kaygı güdülmesi eski çağlardan beri varolan bir durumdur.

    Heykel Sanatı Tarihsel Süreci

    Heykel sanatının bugünkü haline gelmesinde 3 önemli basamak vardır.

    Mısır Heykelciliği

    Mısır heykelciliğinde bilindiği üzere mumyacılık ve mezar anıtları mevcuttur. Heykeltıraşlar bu anıtların iç ve dış mekanlarını heykeller ve büstlerle donatmışlardır. Antik Mısır çağında heykeltraşlar çok büyük ve ağır taşlarla çalışmaları nedeniyle ince detaylarda yoğunlaşamamışlardır. Heykelleri, hareket eden bir insanın anlık görüntüsü şeklinde değil de ayakta sabit durmuş bir şekilde modellemişlerdir. Ayrıca figürün kasları, kıvrımları gibi detaylarını fazla belli etmeyip figürün yüzüne de bir ifade vermemişlerdir.

    Yunan Heykelciliği

    Yunan heykelciliğinde tanrı figürleri, hükümdarlar ve savaş kahramanlarının heykelleri yapılmıştır. Yunanlı heykeltıraşlar özellikle kadın vücudunda incecik tül parçalarının çekiciliğini farketmiş ve birçok heykelde bu modellemeyi kullanmışlardır. Kadının vücudunu ince detaylarla modelleyip sanki üzerinde rüzgarda hareketlenmiş bir tül varmış gibi gösterilen heykeller çok sayıda mevcuttur.

    Roma Heykelciliği

    Roma heykelciliğinde ise heykeltıraşlar kendi sanat anlayışını ortaya koymamış, Yunan heykelciliğini taklit etmişlerdir. Hatta Roma döneminde ortaya çıkan heykellerin birçoğu Yunanlı heykeltıraşlar tarafından yapılmıştır. Daha sonra yaptırılan bu heykeller kopyalanarak sayıca çoğaltılmıştır. Öte yandan Romalılar portrelemede başarı göstermişlerdir. Çünkü bir gelenek olarak Romalılar ölen insanların yüzlerinin kalıbını bir balmumuna almakta ve bunu o kişinin yaşadığı evde saklamaktaydılar. Roma portrelerinde figüre son derece gerçekçi yüz ifadeleri işlenmiştir. Romalılar elde ettikleri askeri başarıları anıtlaştırmayı da bir gelenek haline getirmişlerdir. Şehir merkezi gibi yerlere yaptıkları anıtlarda ortaya imparatoru, daha sonra önem sırasına göre yakınlarına diğer figürleri yerleştirilmişlerdir.

    Heykeltıraş Kimdir?

    Heykeltıraş heykelin hem çizimini, hem de üç boyutlu halini yapan sanatçılara verilen isimdir. Çok çeşitli maddeler ve materyaller kullanarak bu sanatı icra ederler. Heykeltıraşlar yaptığı iş münasebetiyle hem el becerisine hem de yaratıcılık becerisine sahiptirler. Öncelikle fikir üretirler ve bunun için en uygun materyali ve en uygun yöntemi belirlerler. Duygu ve düşüncelerini yaptıkları sanat ile ortaya koyarlar. Sevgilerini ve kızgınlıklarını adeta yaptıkları heykelin üzerine tane tane işlerler. Adeta bir cerrah titizliğiyle, ortaya koyacakları sanat eserini son derece ince işçilikle ve büyük bir dikkatle yontarlar. Ortaya konulan eserde bazen çekiç gibi büyük aletlerle çalışırken bazen de iğne ucu kadar hassas aletlerle çalışırlar. Öyle ki mermerden yapılan bazı heykellerde adeta yapılan insan figürüne tül giydirilmiş gibi görüntü verilir. Bir heykeltıraşın anatomisi bilgisi de çok ileri seviyede olabilmektedir. İnsan vücudunun kaslarını, damarlarını, kıvrımlarını son derece gerçekçi bir boyutta ortaya koymaktadırlar. Örneğin; insanın sadece serçe parmağını kaldırırken kullandığı incecik bir kası, serçe parmağını kaldırmış bir insan heykeli yapan heykeltıraş o kası daha belirgin şekillendirmektedir. Yani bizim gerçek hayatta bile dikkatimizi çekmeyen detayları çok iyi izleyip eserlerine yansıtırlar. Bu beceri karşısında bu sanata hayran kalmamak mümkün değildir.

    Heykel Sanatı Teknikleri

    Heykeltıraşlar bir heykel yaparken farklı teknikler kullanırlar. Bir heykel çok çeşitli ve zorlu aşamalardan geçerek ortaya çıkar. Bazen aylarca hatta yıllarca bu çalışmalar sürer. Bu yöntemlerden kısaca bahsedelim.

    Eksiltme – Yontma

    Eksiltme yönteminde heykeltıraş yapacağı heykelden daha büyük ve tüm bir maddeyi eksilterek yani oyarak istediği şekle getirir. Yapacağı heykelin taş ya da ahşaptan meydana gelmesini isteyen heykeltıraş bu yöntemi kullanır.

    Manipülasyon – Modelleme / Biçimleme

    Manipülasyon yönteminde yumuşak yapılı elle şekil verilebilen maddeler kullanılır. Bu maddelere balmumu, kil ve alçı örnek verilebilir. Şekillendirme direkt el ile ya da çeşitli aletlerle yapılabilir.

    Birleştirme – Yapılandırma / İnşa

    Birleştirme yönteminde önceden karar verilmiş ya da biçimlendirilmiş farklı maddeler bir araya getirilir ve oluşturmak istenilen heykel tamamlanır. Çok çeşitli maddeler kullanılmakta olup bunlara kumaş, metal, tahta parçaları, sac, cam parçaları, ip gibi materyaller örnek verilebilir. Son zamanlarda heykeltıraşlar özellikle atık maddelerden, hurdalardan oluşan birleştirme heykelleri ortaya koymakta ve bu heykeller insanların büyük beğenisini kazanmaktadır.

    Yerine Geçme – Döküm

    Yerine geçme yönteminde ara maddeler kullanılır. Balmumu, kil gibi ara maddeler heykeltıraş tarafından bronz gibi dayanıklı maddeler üzerine dökülür.

    Bitirme

    Tamamlanmış heykellerin bitirme işleminde heykele son şekli verilir, cilalama yapılır, yaldızlama işlemi uygulanır, ihtiyaç duyulursa boyama işlemi yapılır. Tüm bu uygulama çeşitlerine bitirme işi denir.

     

    KAYNAK: Artopol

  • Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Almanya’nın Bonn şehrinde doğan ve çok küçük yaşlardan itibaren müziğe karşı olan yeteneği, babası ve ilk müzik öğretmeni olan Johann van Beethoven tarafından fark edilen Beethoven daha sonra besteci ve orkestra şefi Christian Gottlob Neefe ile çalışmalarına devam etmiş, 21 yaşında Viyana’ya yerleşmiş ve orada Joseph Haydn ile çalışmış aynı zamanda virtüöz piyanist olarak şöhret kazanmış, ölene dek Viyana’da yaşamını sürdürmüştür. Yirmili yaşlarının sonlarına geldiğinde işitme sorunları yaşamaya başlamış ve hayatının son zamanlarında neredeyse tamamen sağır olmuştur. 1811 yılında 41 yaşında orkestra şefliğini ve halka açık konserler vermeyi bırakmış fakat beste yapmaya devam etmiştir. En çok takdir edilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir.

    Ludwig van Beethoven’ın Eserleri

    Beethoven’ın, piyanodan kemana pek çok eserleri var ancak 5. ve 9. Senfon’isi kendisiyle özdeşleşmiş diyebiliriz.

    5. Senfoni (Op. 67, Do minör Senfoni No.5, 1807-1808), Beethoven’ın ilk büyük başarısı olarak kabul ediliyor. 5. Senfoni aynı zamanda Kader Senfonisi olarak da biliniyor.

    9. Senfoni (Op.125, Re minor Senfoni No.9, 1822-1824), Koral Senfoni ismini taşıyor. Bunun nedeni ise Schiller’in Neşeye Övgü şiirinin bestelenmiş halinin bir koro tarafından seslendirdiği bölümü… Eser, klasik müzik tarihinin en bilinen senfonilerinden biri.

    En Meşhur Sonatı: Moonlight Sonata

    Beethoven yirmili yaşlarının sonunda işitme kaybı yaşamaya başlamış ve besteciliğe yönelmiştir. Ancak en beğenilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir. Moonlight Sonata da işitme sorunu başladıktan sonra, 31 yaşında bestelediği sonatıdır. Beethoven, Ay Işığı Sonatı’nı 1801’de tamamlamış ve ertesi yıl da yayınlamıştır. 31 yaşında işitme sorunu daha da kötüleşen Beethoven galayı kendisi yapmış ve eseri kısa bir süre öğrencisi olan, Kontes Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmiştir. Ünlü piyanistlerin repertuvarında muhakkak yer alan sonatı Fazıl Say da birçok kez yurt dışındaki konserlerinde seslendirmiştir.

    Romantik Döneme Açılan Kapı

    Ama aslında o yepyeni bir dönemin başı. Koskoca klasik dönem kapanıyor ve romantik dönemin tohumları atılıyor. Armoninin gelişimi ve senfoni orkestrasındaki enstrümanların artmasıyla birlikte yeni bir bestecilik anlayışı gelişiyor.

    İlham Verdiği Sanatçılar

    Schubert, Chopin, Tchaikovsky; Beethoven’dan etkilenen sadece birkaç besteci… Özellikle 9. Senfonisi; armoni ve büyük koroyu da orkestrada kullanması bakımından Holst’a kadar etki eder. Evet Holst’un meşhur eseri The Planets’tan bahsediyorum.

    Beethoven Adında Bir Trio

    Beethoven Trio’su iki üyesi Berlin Filarmoni’den ve piyanistleri Fransız olan bir triodur. Geçtiğimiz yıllarda (48.) İstanbul Müzik Festivali’ne de konuk olan genç trio hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü Beethoven Trio’larını yorumlamaya devam etmektedir.

    Andreas Ottensamer – Klarinet

    Knut Weber – Çello

    Julien Quentin – Piyano

    Beethoven Adında Bir de Festival

    Beethoven Müzik Festivali birçok ünlü müzisyenin de katılımıyla senelerdir Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşiyor. İlk kez Beethoven Yarışması ise 2005’te yapıldı. Dünya genelindeki piyanistleri teşvik etmek amacıyla düzenlenen bu yarışma hâlâ her yıl yapılmaya devam ediyor.

    Hakkında Çekilmiş En İyi Film; Beethoven’ı Anlamak

    Beethoven hakkında birçok kitap ve filmin olması şaşırtıcı değil. Ama içlerinden en güzel ve kapsamlı olanı Beethoven’ı Anlamak filmi. Filmin konusu şöyle: “Genç Anna Holtz’un tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig Van Beethoven’ın yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven ise, 9. Senfonisi’nin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer ise bu sırada kanserden ölmek üzeredir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamaya yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.”

    KAYNAK: Günsu Özkarar / Oggusto

  • İspanyol Alfabesi

    İspanyol Alfabesi

    İspanyolca Hint-Avrupa dil ailesinden Roman dilleri kolundandır. İspanyol alfabesini kullanan ve dünyada İspanyolca konuşan 470-500 milyon insan olduğu tahmin edilmektedir. Aynı zamanda İspanyolca dünyada en çok ülkede resmi dil olarak kabul edilen bir dildir. İspanyolca dili dünya üzerinde Amerika’nın güney bölgesi, Brezilya hariç Latin Amerika’nın tamamı, İspanya ve Afrika’da çok küçük bir bölge (Ekvator Ginesi) olma üzere çok dağınık olarak yerleşmiştir. Bundan dolayı bu dili öğrenirken konuşulduğu yere bağlı olarak telaffuzda ve kullanılan bazı kelimelerde farklılıklar vardır. Özellikle bu farklılıklar İspanyolcayı Latin Amerika İspanyolcası ve İspanyol İspanyolcası olarak ikiye bölmüştür. İspanyolcadaki isimlerin hepsi eril ve dişil olmak üzere iki gruba ayrılır. Eril olanları belirtmek için el,dişil olanları belirtmek için la kullanılır. Alfabedeki harflerin hepsi dişildir. Bundan dolayı harfin adını belirtirken la ön ekini kullanıyoruz.

    Harfler ve okunuşları aşağıdaki gibidir.
    A (a)
    B (be)
    C (se)
    CH (çe)
    D (de)
    E (e)
    F (fe)
    G (he)
    H (açe)
    I (i)
    (h)
    K (ke)
    L (le)
    LL (ce)
    M (eme)
    N (ene)
    Ñ (ye)
    P (pe)
    Q (ku)
    R (re)
    S (se)
    T (te)
    U (u)
    V (ube)
    W (ube doble)
    X (ekis)
    Y (ye)
    Z (seta)

    Özel İspanyolca Harfler

    C c 1. i ve e seslilerinden önce peltek “s” olarak okunur.
    licencia [lisensiya]
    2. a,o,u seslilerinden önce “k” olarak okunur.
    Escuela [eskuela]
    La ce
    CH ch ç olarak okunur.
    mucho [muço]
    La che
    G g 1. i ve e seslilerinden önce “h” olarak okunur.
    giro [hiro]
    2. a,o,u seslilerinden önce “g” olarak okunur.
    gato [gato]
    La ge
    J j Kuvvetli “h” olarak okunur.
    juego [huego]
    La jota
    LL ll l ve y karışımı olarak okunur.
    calle [ca:ye] llaves [yaves]
    La ele
    Ñ ñ ny olarak okunur.
    niña[ninya] año [anyo]
    La eñe
    Q q k olarak okunur.
    queso [keso]
    La cu
    V v m ve n harflerinden sonra ve kelime başlarında “b” olarak okunur.
    vaca [baka]
    La uve

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Alman Alfabesi

    Alman Alfabesi

    Almanca öğrenmenin ilk adımı Alman alfabesini öğrenmektir ve Alman dili grameri en ağır olan dillerden biridir.

    Almanca Alfabesi ve Okunuşları

    • Aa = (a)
    • B b = (be)
    • C c = (tse)
    • D d = (de)
    • E e = (e)
    • F f = (ef)
    • G g = (ge)
    • H h = (ha)
    • I i = (i)
    • J j = (yot)
    • K k = (ka)
    • L l = (el)
    • M m = (em)
    • N n = (en)
    • O o = (o)
    • P p = (pe)
    • Q q = (ku)
    • R r = (er)
    • S s = (es)
    • T t = (te)
    • U u = (u)
    • V v = (fau)
    • W w = (ve)
    • X x = (iks)
    • Y y = (üpsilon)
    • Z z = (tset)

    Almanca Sesli Harfler (Umlaute)

    • Ä ä = (e)
    • Ö ö = (ö)
    • Ü ü = (ü)

    Çift sesli harfler ve okunuşları örnekleriyle birlikte aşağıdaki gibidir.

    • ai = ay diye okunur.  (Mai (Mayıs), May diye okunur. )
    • ei = ay diye okunur. (Zeit (Zaman), Zayt diye okunur.)
    • ie = i diye okunur. (Brief (Mektup) , Brif diye okunur.)
    • äu = oy diye okunur. (Bäume (Ağaçlar), Boyme diye okunur.)
    • eu = oy diye okunur. (Teuer (Pahalı) , Toya diye okunur.)
    • au = au diye okunur. (Blau (Mavi) , Bı-lau diye okunur.)

    Çift sessiz harfler ve okunuşları örnekleriyle birlikte aşağıdaki gibidir.

    • st = şt diye okunur. (Straße (Cadde), Ştrasse diye okunur. Stadt (Şehir), Ştadt olarak okunur.)
    • ch = h diye okunur. (Buch (Kitap), Buh diye okunur. )
    • dsch = c (Hodscha , Hoca diye okunur.)
    • tsch = ç (Deutsch , Doyç diye okunur.)
    • ß (Eszett) = ss diye okunur. ß harfi kelime içerisinde iki tane ss alarak da yazılabiliyor.
    • Örnek olarak : Fuß ya da Fuss  İki kelimeninde okunuş şekli ve anlamı aynıdır. Okunuşu Fuss şeklinde telaffuz edilir.)

    Almanca Alfabesi Harfleri Sırası

    Alman alfabesinde bulunan harfler; A, B, C, D, E, F, G, H, I, J, K, L, M, N, O, P, R, S, T, U, V, W, X, Y, Z, Ä, Ö, Ü, ß sıralama bu şekildedir.

    • Almanya
    • Avusturya
    • İsviçre
    • Lihtenştayn
    • Lüksemburg
    • Belçika  bölgelerinde bu alfabe kullanılır.

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’nı süsleyen birbirinden güzel tarihi yalıların hikayelerini merak etmemek mümkün değil. Boğaz’ın iki yakasını birden süsleyen 600 yalıdan günümüze kadar yalnızca 150 tanesi aslını koruyabildi. Hayatta kalanların ise birbirinden ilginç hikayesi var.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Yayınlarından çıkan, Mahmut Sami Şimşek’in yazdığı “İstanbul’un 100 Yalısı” adlı kitabından derlenen bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndaki bazı yalıların merak uyandıran hikayeleri var.

    Esma Sultan Yalısı

    1788 yılında Esma Sultan’a hediye edilen yalı, Mimar Sarkis Balyan tarafından yapıldı. Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan, Osmanlı tarihinde yönetime kazan kaldıran yeniçeriler tarafından saltanata aday gösterilmiş tek kadın olma özelliğini taşıyordu. Şık giyinmesiyle ünlü olan Esma Sultan, sosyete dünyasının gözdesi, İstanbul modasının bir numaralı ismiydi. 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıktı. 1918’de Rum okulu, 1922’den itibaren ise tütün deposu olarak kullanıldı. 1950’li yıllarda marangozhane ve depo gibi işlevler gören Esma Sultan Yalısı, 1975 yılında büyük bir yangın geçirdi ve harap oldu. Uzun yıllar metruk halde kalan yalının iç mekanı 2001 yılında cam ve çelik kullanılarak yeniden yapılmıştır  Şu anda turistik olarak işletilen yalı, önemli davet, düğün ve kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Yalı Ortaköy Camii’nin yanında yer alıyor.

    Hatice Sultan Yalısı

    Ortaköy sahilindeki yalı, Ali Saib Paşa’ya aitti. Paşanın vefatından sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınan yalı, V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verildi. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhane ve ilkokul binası olarak kullanılan yalı, 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne ait. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temelleri büyük zarar gördü ve yalı, denize doğru kaymaya başladı. Yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. Şu anda 25 yıllığına otel olmak üzere kiraya verilen yalı, restore edilmeyi bekliyor. Hatice Sultan Yalısı, günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanımsultan yalısı olma özelliğini taşıyor.

    Muhsinzade Mehmed Paşa Yalısı

    Sultan III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde sadrazam olan Muhsinzade Mehmed Paşa tarafından yaptırılan yalı, İstanbul Boğazı’nın en büyük yalılarından birisiydi. Yalı bir süre kömür deposu, bir vakit de kum deposu olarak kullanıldı. Tam karşısında yer alan, bir zamanlar kömür deposu olan Kuru Çeşme Adası gibi yalı da bugün turistik tesis olarak kullanılıyor. Muhsinzade’nin Kuruçeşme’deki yaklaşık dört asırlık yalısı, 1940 yılına kadar ayakta kalabildi. 1980 yılında 22 varis, yalının arsasını sattı. 2006 yılında otel olan yalı, en küçüğü 80 metrekarelik 12 suit oda, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kulüplerden oluşuyor.

    Emine Valide Paşa Yalısı

    Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri olan Emine Valide Paşa Yalısı, bir sahil sarayı olma özelliği taşıyor. Şu anda Mısır Konsolososluğu olarak kullanılan sahil sarayın yerinde önceleri Sultan 1. Abdülhamid devri şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu. 1781’de inşa edilen yalı, ikinci defa Sultan II. Mahmud’un sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yaptırıldı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Ali Paşa tarafından da yenilendi. Ali Paşa’nın ölümüyle Sultan II. Abdülhamid Han yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye etti. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da “Valide Paşa” olarak bilinirdi ve paşa unvanını alan tek kadındı. Bu unvanı kendisine veren Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Yalı üçüncü defa Emine Valide Paşa tarafından mimar Raimondo D’Aronco’ya yaptırıldı. 48 odalı yalının rıhtımı 76 metre uzunluğunda.

    Yılanlı Yalı

    Sultan 3. Selim zamanında inşa edilen yalının ilk sahibi Tavukçu Reis lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’ydi. Bir boğaz gezisi sırasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan 2. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sorar, yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış, bu yüzden sürekli yılan çıkmakta.” diye söyleyip padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının adı Yılanlı Yalı olarak kalır. 1964 yılı mayıs ayında çıkan yangında harem bölümü yanan yalının şu anda sadece selamlık kısmı ayakta. Yapının selamlık kısmının en üst katında bir de sakal-ı şerif odası bulunuyor. Yalı, 2001 yılında bir holding tarafından satın alındı.

    Mısırlı Yusuf Ziya Paşa Yalısı

    “Perili köşk” olarak da bilinen yalının sahibi, gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan, dönemin önemli tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa’ydı. Paşa yalıyı Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarındaki rekabete yorulabilecek bir nedenle Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için 7 katlı kulesiyle birlikte 10 katlı yaptırmıştı. Rumeli Hisarı’ndaki köşkün inşasına 1910 yılında başlandı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca Paşa maddi sıkıntıya düştü, hatta iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina, çevrede “perili köşk” diye anılmaya başlandı. Hakkında öyle hikayeler uyduruldu ki tadilat ve tamirat esnasında dahi işçiler çok defa Paşa’nın karısının hayaletini gördüklerini iddia ettiler. 1926 yılında Mısır’da vefat eden Yusuf Ziya Paşa’nın vasiyeti gereği köşkün kulesindeki en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürüldü ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapıldı. Paşa’nın vefatından sonra ailesi 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Ancak köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yeniden yapıldı. 2002 yılında bir holding tarafından 25 yıllığına kiralanan köşkün dış görünüşü aynen muhafaza edildi, ancak içi tamamen değiştirilip modern bir şekilde dekore edildi.

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, üç kahverengi binadan oluşan çok hoş bir yalı. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargahı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak bilinirdi. Yalıyı Şişe Cam Fabrikası’nın ustabaşılarından Pigeon’un yaptığı, Recaizade’nin de yalıyı Pigeon’dan satın aldığı belirtiliyor. Devrin en meşhur ve kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlardı.

    Afif Paşa Yalısı

    Yeniköy sahiline Boğaz’dan bakıldığında soldan 6. sırada bulunan Afif Paşa Yalısı, İstanbul Boğazı’nın en pahalı ikinci yalısı olma özelliğini taşıyor. Ahmed Afif Paşa Yalısı, Muhayyeş Yalısı ya da Kemal Uzan Yalısı, Boğaziçi’nin Avrupa Yakasında İstinye-Yeniköy arasında bulunan ve tahminen 1900-1910 yılları arasında inşa edilmiş yalıdır. Klasik boğaz yalıları tipinden farklı, eklektik beyaz, 4 katlı ve simetrik bir yapıdır. Her katının farklı stili, dört kulesi olan yalı ismini, ikinci sahibi Ahmet Afif Paşa’dan alır. Mimarı, Alexandre Vallaury’dir. Yalının arkasında korusu ve koru içinde yalının bir parçası olarak inşa edilmiş olan Afif Paşa Mehtabiye Köşkü adlı yalı köşkü bulunur. Başrolünde Müjde Ar’ın oynadığı, TRT yapımı Aşk-ı Memnu dizisi Afif Ahmed Paşa Yalısı’nda çekildi. Yalı, Bin Bir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı. Yalının şimdiki sahibi Suzan Sabancı Dinçer.

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı, yalıdan ziyade daha mütevazi köşk modellerine benziyor. Çaycı İstapan Yalısı olarak da bilinen yalı, Behçet hastalığını bulan Doktor Hulusi Behçet’e aitti. Hulusi Behçet’in 1948’de vefatının ardından yalı 1991 yılında sanayici Necati Aslan’a satıldı.

    Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı

    Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye ait olan yalı, dünyanın dördüncü, İstanbul Boğazı’nın ise en pahalı yalısı olma özelliğini taşıyor. Yalı, Kıbrıslı Yalısı’ndan sonra 60 metre ile Boğaz’ın en uzun rıhtıma sahip ikinci yalısı. 2015 yılında Katar Emiri Şeyh Temim tarafından satın alınan yalı, ikinci eşi Kraliçe Anoud’a hediye edildi. Yalının rıhtımı, 29 Mayıs 2009’da 10 bin grostonluk kereste yüklü geminin çarpmasıyla hasar gördü.

    Said Halim Paşa Yalısı

    Said Halim Paşa Yalısı, bahçesindeki iki aslan heykeli sebebiyle “Aslanlı Yalı” olarak da biliniyor. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın da kiracı olarak kaldığı yalı, bir dönem sadece yabancıların girebildiği bir kumarhane olarak da kullanıldı. Tarihi yapı daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak tadilattan geçirildi. Ancak tadilat sırasında çıkan bir yangın, tarihi yapıya zarar verdi. Yalı, 1998 yılında tamamen yenilendi. Bir dönem Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılan yalının şu anda bahçesi, restoran ve odalarının bir bölümü müze olarak kullanılıyor.

    Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ayaklarının dibinde, Otağtepe’nin eteklerindeki kırmızı yalı, Boğaziçi’nin en gözde yalılarından birisiydi. Osmanlı’nın son hekimbaşısı Salih Efendi’nin ilk sahibi olduğu yalı, Boğaz’da ilk sahibinden beri aynı ailenin elinde kalan az sayıda yalıdan birisiydi. İçindeki eşyaların da Salih Efendi’den kaldığı yalı, 7 Nisan 2018’de Malta bayraklı “Vitaspirit” isimli yük gemisinin çarpması sonucu ağır hasar gördü.

     

    Kaynak: Anadolu Ajansı

  • Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer

    Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer

    Herkesin hayalidir günün birinde işi gücü bırakıp dünya turuna çıkmak. En çok da masa başı çalışanlar uzun uzun görülmesi gereken yerlerin listesine bakıp iç geçirir. En sonunda, ben buraları görmeden bu dünyadan gitmeyeceğim diyenler, her şeylerini toplar, başlarlar dünyayı keşfetmeye. Kimileri tarih merakıyla yanıp tutuşur, kimileri doğanın bize sunduğu göz kamaştıran güzellikleri görmek adına, dağları bayırları arşınlar. Bu merak duygusuna bir de fotoğraf tutkusu eklenince, işte o zaman hayran olunası muhteşem kareler ortaya çıkar.
    Eğer siz de bir fotoğraf tutkunuysanız ve seyahate çıkmanın size çok şey kattığına inanıyorsanız, yepyeni yerler keşfetme olanağı bulacağınız bu yazıya mutlaka bir göz atın.

    1 – Jasper Milli Parkı / Kanada

    10.878 kilometrekarelik yüz ölçümüyle Kanada’nın en büyük eko parkı niteliğinde olan Jasper Milli Parkı, Alberta eyaletinde yer alıyor. İçerisinde ren geyiği, boz ayısı, kunduz, puma gibi vahşi hayvanların yaşadığı park, cesareti olanlara kamp alanı sunuyor. Parkın, muhteşem güzellikte karlı dağları, bu dağlarda eriyen karların oluşturduğu buz gibi akarsuları ve insanı hayran bırakan gölleri görülmeye değer nitelikte. Trekking yapanlar için yol boyunca takip edebilecekleri bir harita sunan Jasper Milli Parkı, piknik alanı ve su sporları ile de ziyaretçilerin oldukça dikkatini çeken yerlerden biri.

    2 – Whitsunday Adası / Avustralya

    Queensland eyaletine bağlı takım adaların en büyüğü olma özelliğini taşıyan Whitsunday Adası’nın, en ünlü kumsalı Whitehaven Kumsalı’dır. Gezginler, merak uyandıran güzellikteki adaya eyalette bulunan Airlie Beach’ten tekne turlarıyla ulaşma imkanı buluyor. Whitsunday Adası, daha görür görmez bembeyaz kumlarına saatlerce uzanma isteği uyandıran sahiliyle cennet niteliğinde. Günün birinde bu muhteşem kumsalın uzun uzun fotoğrafını çekmek ve harika plajında vakit geçirmek isteyenler için küçük bir not düşmek gerekirse, ada Avustralya’da yer alıyor.

    3 – Kızıl Sahil / Çin

    Güzelliğiyle bizi büyüleyen rotalarda sıradaki durağımız ise Çin’de yer alan Kızıl Sahil. Klasik kumsal anlayışından çok farklı olan Kızıl Sahil’e göz kamaştırıcı rengini veren aslında bölgede yer alan bir çeşit yosun. Yaz aylarında yeşil olan yosunlar, sonbaharda kızıl rengini alıyor. Anlaşılacağı üzere Kızıl Sahil’i keşfetmek amacıyla yola koyulacaksanız, sonbaharı beklemeniz gerekiyor.

    4 – Berchtesgaden Milli Parkı / Almanya

    Berchtesgaden Milli Parkı, Almanya – Avusturya sınırında yer alıyor. Alpler’in ihtişamlı güzelliğinin yanı başında uzun doğa yürüyüşlerine olanak sağlayan park, benzersiz ormanları ve gölleriyle, tam bir doğa harikası. Fotoğraf meraklılarının günün birinde ziyaret etmelerini tavsiye ettiğimiz parkta gezinirken, dağ keçilerine, tavşanlara ve onlarca farklı çeşitte bitki türüne rastlamak mümkün.

    5 – Fingal Mağarası / İskoçya

    Ünlü Alman müzisyen Felix Mendelssohn Bartholdy’nin piyanoya benzettiği ve uğruna beste yaptığı mağara, düzgün geometrik yapısı ve ihtişamlı görünümüyle görenleri hayrete düşürüyor. Sıra sıra dizilmiş sütunlardan oluşan Fingal Mağarası, volkanik patlamalardan çıkan lavların soğuması ve kayaların sıkışması sonucu oluşmuş. Sanat eseri niteliğindeki mağara İskoçya’nın Staffa Adası’nda yer alıyor.

    6 – Thingvellir Ulusal Parkı / İzlanda

    Gökyüzünde muhteşem bir görsel şölen oluşturan Kuzey Işıkları’nı izleme imkanı sunan Thingvellir Ulusal Parkı, günümüzde festivallere ve önemli kutlamalara ev sahipliği yapıyor. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan park, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çeken yerlerden biri. Büyüleyici güzellikteki parkta doğayla iç içe olacağınız uzun yürüyüşler yapma olanağı bulurken, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyeceksiniz.

    7 – Morskie Oko Gölü / Polonya

    Polonya’nın Tatra Ulusal Park’ı sınırları içerisinde yer alan ve yılın her dönemi kendine has güzelliğiyle ziyaretçilerini büyülemeyi başaran gölün, doğa fotoğrafçıları için hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Gölü çevreleyen Tatra Dağları’nın gölün berrak sularına yansımasıyla ortaya, usta bir ressamın elinden çıkmış tabloyu andıran bir manzara çıkıyor. Ulaşımın kolay olması açısında burayı yaz aylarında ziyaret etmek daha doğru bir zamanlama gibi görünse de, karlar altında bambaşka bir güzelliğe bürüneceğini bilmek belki yoldan dönmenize engel olabilir.

    8 – Büyük Kanyon – ABD

    Bir diğer durağımız ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Büyük Kanyon. Arizona eyaletinde bulunan kanyon, 466 kilometre uzunluğunda ve 1.6 kilometre derinliğinde. Bugün, yüzlerce kuş ve bitki türünü barındıran Büyük Kanyon, Amerikan yerlileri olan Kızılderililer’e de ev sahipliği yapıyor. ABD’nin en ilgi çekici doğal oluşumlarından biri olması nedeniyle, bu etkileyici manzarayı görmek için her yıl dünyanın dört bir yanından pek çok turist bölgeyi ziyarete geliyor.

    Bonus: Ayder Yaylası / Rize

    Göz kamaştıran doğa fotoğraflarından bahsederken şifalı suları ve yeşilin her tonunu barındıran muhteşem doğasıyla Ayder Yaylası’nı unutmak olmaz. Yöre halkının kendine yakışır bir şekilde misafirlerini karşıladığı bölgeye adımınızı attığınız an fotoğraf makinenizi hazırlasanız iyi olur çünkü buradaki manzara sizi başka diyarlara götürecek güzellikte. Üstelik rafting ve trekking gibi sporlara ilginiz varsa Ayder Yaylası aradığınız durak olabilir.

     

    Kaynak: NeredeKal / Bengi Alkaya