Kategori: Eğitim

  • Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    2013 yılında Hürriyet’te yayınlanmış bir yazıdan alıntı.
    ”Bugünlerde pek çok platformda Türk Anneleriyle yabancı anneler arasındaki farklılıklar konuşuldu. Ben de aradaki farkı yurt dışında yaşayan annelere sordum ve bakın nasıl yanıtlar aldım.

    Şili

    Tijen Arttıran Çetin: Şilili anneler çocuğunu gittiği heryere götürüyor. Evde bırakmıyorlar. Çok nadiren büyük anne desteği görüyorlar ve bu normal bir durum. Metroda, otobüste, sokakta çok rahat emziriyorlar.  Kimse de dönüp bakmıyor. Ayrıca devlet doğum yapan her anneye emzirme eğitimi veriyor. Çocuk 5 yaşına gelinceye değin süt yardımı yapıyor. Doğal doğum oranı çok yüksek.  Yerli kültürün bir etkisi olsa gerek. Burada annelerin çok azı çocukları için akademik kaygı taşıyor. Liseyi bitirince üniversite okuyamama gibi bir sorun yok çünkü. Alternatif eğitim modelleri çok yaygın.

    Güney Afrika

    Akasya Asiltürkmen: Yanında kaldığım kadının on yasında bir kızı var. Hava oldukça soğuk olduğu halde çıplak ayakla dolaşıyor ve hasta filan da olmuyor. Ben bakarken uzaktan cocuğa içim cız ediyor ve anneannemin sesini duyuyorum adeta ” evladım ayağına terliğini giy! ” diye bağırıyor peşimden. Rahatlar, çok hem de. Çocuk yemekten önce Mısır gevreği yiyor ama her şeyi de seviyor. Elinden meyve düşmüyor. Sağlıklı. Daha iki yasında buz gibi suyla tanışıyor burada çocuklar ve köpekbalıkları içinde üç yasında sörfe başlıyor. Hepsinin dengesi mükemmel. İki tekerlekli bisikletle başlıyorlar direk. Ayağı çıplak kızın adı Arille ve şimdiden üç dil konuşuyor cadı. Annesi kontrolcü bir anne üstelik buradakilere göre.

    İsveç

    Şengal Güneş: Çoğu İsveçli kadın, oldukça fit oluyorlar hamilelik öncesinde. Yani kücük yastan itibaren mutlaka bir spor ile ilgilendikleri için, genelde hamileliklerinde de spora devam ederler. Çoğu anne son 1-2 aya kadar çalışır. Son ana kadar çalışanlar bile var. Erkenden izne ayrılmazlar. Doğumdan sonra anne sütü her ne kadar verilse de, Türkiye’ den daha hızlı bir şekilde mamaya geçilir. “Välling” adi verilen mamalar, süt ve undan üretilir ve çok yaygındır. Yaklaşık 5-6 yaşına kadar bu mamayı içen çocuklara rastlayabiliriz. Çocukların çoğu küçük yastan itibaren yazılmamış bir sosyal “kural” olan “Jante” kuralı ile yetiştirilir. Slogan “kendini bir şey sanma” dir. Bu sebeple okullarda, işyerlerinde, toplumun genel kesimi bu yazılmamış kuralı uygular ve bunun dışına çıkanlardan haz etmezler. Yani prestijiz olmak, sıradan olmak, “normal” olmaktır hedef.

    İngiltere

    Selin Tüzmen:  Kızım bebekken evde mama yapmak hazır mama yedirmemek sanki kutsal mis gibiydi bizim için. Ne zaman kavanoz maması yedirsem annemden azar işitirdim. Burada çocuklu yasam çok kolay, çünkü bütün kaldırımlar, otobüsler bebek arabasına uygun. Eğer metro duraklarında asansör yoksa muhakkak birileri gelip bebek arabasının taşınmasında yardım ediyorlar. Burnunun akmasından, soğuktan üşümesinden korkmuyorlar. Kış, yağmur,  kar demeden sokakta bebekli anneleri görebilirsiniz. Bebekler için bile çeşit çeşit faaliyetler var. Oyun grupları müzik grupları yüzme dersleri vs… Montessori okulları çooook yaygın ve çoktan kabul görmüş. Kimse çocuğu bu olsun demiyor ama mutlu olsun diyor.

    A.B.D

    Eren Kaya: Amerika’da Türk annesi olmanın en zor taraflarından biri çocuğunuzun ara sıra aksanlı Türkçe konuştuğuna tanık olmak ve durumu bir an önce toparlayabilmek maksadıyla Türkiye’ye gitmek için gün saymak… Diğer zor tarafı aileden uzakta olmak. En yakın bağınızın skype olması. Toruna duyulan özlem. Özlemin verdiği acı. Bir türlü alışamama durumu… Terazide çok büyük yer kaplayan bu tarafları saymazsak Amerika çocuk yetiştirmek için Türkiye’den yaklaşık 398 bin kat daha iyi bir ülke. Kızımın her ne olmak isterse, hayatına her nasıl yön vermek isterse bütün yollarının açık olduğunu, kendisine destek olmak isteyecek insanların bulunduğunu, hayatta başarılı olabilmesi için her türlü fırsatının olduğunu biliyor olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşıyorum. Ne okulda öğrenmek istemediği bir ders zorla kendisine ezberletilecek, ne farklılıkların ¨problem¨ olabileceğini görecek, ne düşüncesini ifade sorunu yaşayacak ne de yaşam alanı kısıtlanacak. Bütün bunları düşününce Amerikalı Türk olmak Türkiyeli Türk olmaktan daha kolay geliyor bana.

    İtalya

    Esin Eraydın Erdoğan: Aslında çok fark yok, baskı ve korumacılık az, erkek çocuklarının evlenseler dahi ailenin bir parçası olarak kalması, hatta anne baba evine eş, çoluk çocuk kalmalı gitmek… Eslerin ikisi de çalışıyorsa mutlaka biri ücretsiz izin alır. Çocuklara özgürlüklerini verip, kontrolü elden bırakmamaları bizden çok farklı. Ama en çok dikkatimi beslenme şekilleri çekmişti. Eğer çocuk masada oturup çatal, kaşık kullanabilecek yastaysa ona da ayrı bir tabak yemek gelir ve asla anneleri karışmaz, ye demez, aman dökme demez, büyük insanmış gibi davranırlar.

    Katar

    Burcu Özmaya: Katar da evlerde çok sayıda hizmetli çalıştırılıyor. Temizlik için, mutfak için ve çocukların bakımı için ayrı ayrı hizmetlileri var. Genelde çoğu Filipin’ den gelen hizmetliler. Çök çocuklu ailelerde her çocuk için ayrı bir bakıcı var genelde. Bakıcıların aylık ücretleri 1000-1500Qr arası değişiyor. Bu da bizim para birimimizle 500-750Tl arası bir rakama denk geliyor. Burada genel olarak gördüğüm durum şu ki; kadın çocuğu doğurur bakıcı bakar. Alışveriş olsun, park olsun, her ortamda kadın ailesiyle genelde oturup sohbet halindeyken, bakıcı çocuğun ihtiyaçları vs. ile ilgileniyor. Diğer yandan çocukların bakıcıya bırakılmış olması boşverilmiş yada önemsemiyor anlamına da gelmiyor. Bu toplumda ilk önce çocuklar daha sonra kadınlar çok değerli. Beslenmeleri ise benim gördüğüm kadarıyla çok sağlıklı değil. Genel olarak obeziteyle mücadele etmek zorunda kalacak ülkelerden Katar.

    İskoçya

    Mümine Yıldız: İskoçya da taze Türk annesiyim. Burada geneldeaileler çok çocuk sahibi. 3 çocuk çok normal bir sayı, 6 çocuğuyla mağaza gezenini gördüm mesela. İskoç kadınları anaç tipli genelde, çocuk da seviyorlar. Ben bizden çok farklı bulmadım onları, sadece bizden daha fazla kurallarına sadıklar. Bir de kendi çocuklarına sevgilerini gayet belirgin gösteriyorlar, sıcak kucaklaşma, öpme vesaire öyle birçok Avrupa ülkesi gibi.. Uzak değiller çocuklarına ama başkasının çocuğunun saçını okşamak mesela çok uzak onlara. Bildiğim kadarıyla kanunen de yasak böyle şeyler. Benim çok sevdiğim çocuklar oluyor mesela, komşu çocukları elimi şöyle sarı kızıl saçlara değdiresim geliyor ama ne mümkün:) Yanı sıra rahatlar. Çocuklar sokakta ne isterse yapıyorlar; ellerini çamurlu suyla temizlemek, sokakta çiş mahzeni kurmak ve işemek dert değil hiç onlara:)

    Almanya

    Elif Yilisin Curi:  Biz Akdeniz ikliminden kaynaklı şairsiz, şen şakrak, ve tez canlıyız. Doğal olarak bu anneliğimize de yansımakta, bir nevi süreç değil sonuç odaklıyız… Oysa bir Alman anne sabırlıdır. Etrafında 3 çocuğun 3’üde ağlarken, Alman anne gayet sakin market kasa sırasında elindeki ürünün yazısını okur ve arada okey, okey, okey der alışverişini bitirir. Bizde ise anne isyan bayrağını çeker… Doğum sonrası hastaneden çıkarken verdikleri bilgi şudur: Ferber tekniğini mutlaka deneyin, emzirin, gazını çıkarın ve yatağa bırakın. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenecek .
    Alman çiftler her anlamda paslaşarak çocuk büyütür. Oysa biz bunu didişmeyle yapmaktayız.
    Alman anneler müthiş kuralcılar o kurallar asla ama asla esnemez, değişmez. Örnek: aksam saat 7’den sonra çocuk asla oturma odasına giremez. Oldu da girdi, yok sayılır çocuk, görülmez, duyulmaz… Burada doğum doğal sürecinde beklenerek yapılır. Emzirmek için süt pompaları komik bir ücretle kiralanmakta ve bulunduğunuz semtte emzirme grupları oluşmaktadır, Burada Alman ve Türk anneler çok kolaycıdır, her şeyi hazır olarak sunarlar bebeğe yada çocuğa. Bir Alman anneyle, bir Türk anne arasında fark;  genelde Türk annelerin çocuklarının okuluyla iletişimi kopuktur. Oysa bir Alman anne futbol takımında top oynayacak denli ilgilidir… İlkokul öğretmeninin tavsiye ve önerisiyle ailenin de fikri alınarak okul seçilir Türk anne “hadi hadi” derken, Alman anne ilkokulda tüm sorumlulukları verir. Alman gençler çok daha çabuk karar vermekte ve kolay meslek eğitimi edinmektedir. Bizde daha çok illa da çocuğum üniversitede okuyacak yaklaşımı var.”

    KAYNAK: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/yabanci-annelerle-aramizdaki-farklar-23094131

  • İlham Verici Bir Ebeveynlik Kılavuzu

    İlham Verici Bir Ebeveynlik Kılavuzu

    Ebeveynlik dünyanın en zor işlerinden birisidir. Tam zamanlı  bir iş olduğu gibi yıllarca sürer ve hiçbir beceri sizi bir sonraki kuşağı yetiştirme sorumluluğuna tam olarak hazırlayamaz. Bununla birlikte bilimsel araştırmalar, ileride mutlu yetişkinler olarak topluma katkıda bulunacak çocuklar yetiştirme konusunda bize bazı değerli görüşler sunuyor.

    1. Çocukları çabaları için övün, akıllı oldukları için değil

    Columbia Üniversitesi’ndeki psikologlar, çaba yerine zekâya vurgu yapılmasının bir çocuğun çalışmaya yaklaşımı üzerinde kötü etkileri olabildiğini ortaya koydular. Çocuğunuza, akademik başarılaryla ilgili olarak onun doğuştan gelen kapasitesini değil, çalışma ahlâkına ve kararlılığına değer verdiğinizi gösterirseniz zorluklar karşısında daha az yılgınlık göstereceklerdir. Çok akıllı olduklarını söyleyerek çocukları övmenin onlara bir faydası olmaz çünkü bu çocuklar başarısız olacaklarından ve “akıllı çocuk” konumlarını yitireceklerinden korkmaya başlarlar. Çocuklarınızı bunun yerine, motivasyonları için, dikkatlerini topladıkları ve çabalarını sürdürdükleri için kutlayın.

    2. Onlara kendi başlarına mutlu olmayı öğretin

    Çocuklarınıza sonu gelmez önceden ayarlanmış etkinlikler sunar ve sıkıldıklarını söylediklerinde onları eğlendirmek için çırpınırsanız, kendi başlarına mutlu olmayı öğrenemezler. Bu durum onların ileride iyi vakit geçirmek için başkalarına ihtiyaç duyan yetişkinler olma riskini artırır. Çocuk psikologları, çocukların sıkılmasına izin vermenin yararlarını gittikçe daha sık dile getiriyorlar. Çocuk psikoloğu Lyn Fry, “Sizin bir ebeveyn olarak rolünüz çocukarınızı toplumdaki yerlerine hazırlamaktır. Yetişkin olmak demek kendinizi meşgul edebilmeniz ve boş zamanlarınızı sizi mutlu edecek şekilde geçirebilmeniz anlamına gelir” diyor.

    3. Ceza değil, verdiğinize değecek ödüller verin

    Çocuğunuz bir işi yapmak ya da derslerine çalışmak istemediğinde, bu davranışını düzeltmek için ona ödül vermek cazip görünebilir. Örneğin çocuğunuza belli bir not için bir ödül vaad edebilirsiniz. Ancak çocukların zaten yapmaları gereken şeyler için ödül bekleyemeyeceklerini öğrenmeleri gerekir. Çocuklar eğer gereğinden fazla ödül alırlarsa, bir şeye sahip olma hakları konusunda yanlış bir izlenim edinirler. Ödülleri seyrek aralıklarla kullanın.

    4. Anlamlı etkinlikler planlayın

    Çocuklarınız için gerçekten ilgileniyorlarsa ve hâlâ enerjileri varsa etkinlik planlayın. Bir çocuk için anlamlı bir etkinlik için program yapmak çok fazla zaman, çaba ve bazen para harcanmasını gerektirir. Peki buna değer mi? Bazı psikologlar çocuklara daha fazla yapılandırılmamış zaman verilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu şekilde hem kendi kendilerine eğlenmeyi hem de zamanlarını yönetmeyi öğrenmiş oluyorlar. Bir kaç nitelikli ve eğitimsel etkinlikle herhangi bir şeyin planlanmadığı serbest zaman dilimleri arasında denge kurmayı hedefleyin.

    5. Cinsellik hakkında konuşmaktan çekinmeyin

    Çocuğunuzla cinsellik hakkında konuşmak ikinizi de utandırıyor olabilir ama çocuğunuzun cinsel sağlığını ve iyiliğini düşünüyorsanız, daha erken yaşlardan itibaren cinsellik ve üremeyle ilgili olguları ona anlatmanız en iyisidir. Araştırmalar genel olarak, çocukların yaşına uygun verilecek açık ve anlaşılır bir cinsel eğitimin en iyi yaklaşım olduğunu gösteriyor. Örneğin bazı araştırmalar, doğum kontrol yöntemleri ve güvenli cinsel yaşam konularında bilgilendirilen ergenlerin daha az genç hamilelik riski yaşadığını ortaya koyuyor. Çocuğunuz size bebeklerin nereden geldiğini ya da bir takım cinsel terimlerin anlamlarını sorduğunda, sakin bir şekilde, herhangi bir yanlış anlamaya yer kalmayacak şekilde cevap verin. Cinselliğin doğal ve hayatın bir parçası olduğunu kesin olarak belli edin, böylece çocuğunuzun size cinsellikle ilgili sorular sorarken utanmasına gerek kalmaz.

    6. Bırakın sıkılsınlar, böylece yaratıcı olmayı öğrenirler

    Yaratıcılık kimilerinin doğuştan sahip olduğu, kimilerinin de olmadığı bir özellik değildir. Nasıl yetiştirildiğimiz, yetişkin olduğumuzda ne kadar yaratıcı olacağımızı güçlü bir şekilde etkiler. Çocuklar eğer sıkılmalarına izin verilmezse hayat hakkında düşünüp yeni fikirlere ulaşma fırsatı bulamazlar. Sıkıntı, çocukları kendi içlerinde yatan ve yaratıcı düşüncenin temelini oluşturan “içsel itkiyi” bulmaya zorlar.
    Texas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sıkıldığımızda istediklerimizi gerçekleştirmek için yeni hedefler ve düşünme biçimleri geliştirmeye yatkın olduğumuzu ortaya koydu. Bu durum, tercih ettiğimiz hareket şekli engellendiğinde hayata karşı yaratıcı bir yaklaşım geliştirmemizi ve alternatifler aramamızı sağlıyor. Bu yüzden çocuklarınıza sıkılma fırsatı vermeniz onların ileride yaratıcı düşünen ve problem çözen kimseler olabilmeleri için gerekli bilişsel becerilerini geliştirecektir.
    KAYNAK: Eğitimpedia
  • Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Kimileri için seyahat etmek bir tutkudur. Ancak geriye dönüp baktığınızda, bu tutkunun ne zaman içinize işlediğini hatırlıyor musunuz? Bunun cevabı çocukluğunuzda saklı aslında. Belki aileniz, belki öğretmenleriniz bilerek ya da farkında olmadan aşıladılar size bunu. Belki de çocukken duyduğunuz, gördüğünüz ya da tattığınız bir şey sizi şu an olduğunuz kişiye dönüştürdü. Her halükarda o kırılma noktasını keşfedebilmek için çocukluğunuza inmeniz gerekiyor. Bu yazıyı okuyunca neden çocuklara seyahat kültürü aşılamamız gerektiğini daha iyi anlayabiliyoruz. O halde kolları sıvayalım ve başlayalım.

    1 – Hafta Sonları Ailece Bisiklet Turuna Çıkın

    Öncelikle ailece hareket etmeniz gerektiğinin bilincinde olmalısınız. Arkadaşlarıyla da oldukça eğlendiğini düşünebilirsiniz, öyle de zaten. Ama inanın sizlerle bir şeyler yapmaktan daha büyük keyif alıyorlar. Ailece bisiklet turuna çıktığınızda, farkında olmadan çocuğunuzla kaliteli zaman da geçiriyorsunuz aslında. Bisiklet, onun için hem ekstrem bir şey hem de “gezmek” demek şeyin sadece AVM’lerden ibaret olmadığını gösteren bir simge. Bunu rutin haline getirdiğinizde çocuğunuzun ruh halindeki değişimi siz de fark edeceksiniz. Bir çocuğa seyahati sevdirmek için, önce bisikleti sevdirmek gerekiyor.

    2 – Onu Seyahat Kitapları ve Filmleri ile Tanıştırın

    Çocuğunuzun yaşına göre internetten yapacağınız küçük bir araştırma ile ona uygun kitapları ve filmleri bulabilirsiniz. Keşfetmenin ne denli keyifli bir şey olduğunu ona göstermenin en kolay yollarından ikisi bunlar. Jules Verne ile büyüyen nesil, ne demek istediğimizi çok iyi anlıyordur. İranlı yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık isimli kitabı da, çoğu çocuğun içindeki keşfetme duygusunu tetiklemiştir. Teması ağaç evler, izcilik, kamp, macera ve ailece seyahat içeren eğlenceli filmler izleterek de bunu aşılayabilmeniz mümkün.

    3 – Her Hafta Bir Saat Belgesel İzletin

    Bir çocuk için kulağa oldukça sıkıcı geliyor. Bu alışkanlığa ne kadar erken başlatırsanız o kadar iyi olur. Eline bir iPad veya akıllı telefon verdiğiniz an, iş içten çoktan geçmiş olacak. Ancak hiçbir şey için geç değil sözünü hatırlayın. Haftada 1 saat uzun bir zaman değil. Onun ilgisini çekebilecek herhangi bir belgesel olabilir. Uzay belgeseli, deniz belgeseli, doğa belgeseli ya da ülke belgeselleri… Aklınıza gelebilecek başka bir belgesel. Bazı belgesel kanallarının çocuklara yönelik programları oluyor mesela. Hatta direk çocuklar için belgesel kanalları da var. Bunu mutlaka yapın. Böylece onun merak duyma duygusunu geliştirmiş olursunuz.

    4 – Bir Seyahat veya Bilim Dergisine Abone Edin

    Bunu onun adına yapmanız çok daha iyi olur çünkü kendi ismine bir kargo geldiğinde oldukça heyecanlanacaktır. Bu konuda National Geographic Kids, Atlas Çocuk ve Bilim Çocuk dergilerini oldukça başarılı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Ayrıca verdikleri promosyonlar da onlar için bir hayli ilgi çekici oluyor. Her ay kapısına gelen bu tarz bir dergi, onun öğrenme isteğini perçinleyecek ve her geçen gün merak duygusuna engel olamayacak. Ve artık dergilerde fotoğraflarını gördüğü o yerlerde kendisini hayal etmeye başlayacak.

    5 – Birlikte Doğa Yürüyüşlerine Çıkın

    Her şeyden önce bir çocuğa doğa bilinci aşılamak son derece önemli. Farklı bitki türleri ve hayvanların doğal yaşam alanını yakından tanıması için mümkün olduğunca birlikte doğa yürüyüşleri yapmanızı tavsiye ediyoruz. Tabiat ananın, insanlık için ne kadar değerli olduğunu ve neden doğayı korumamız gerektiğini ona öğretmek açısından bundan daha güzel bir fırsat olamaz. Şehrin içerisinde küçük bir yeşillik alan bile olsa, bu onun keşfetme arzusunu daha da körükleyecektir.

    6 – Kamp Yapın

    Çocuğunuz bir gün büyüyecek ve küçükken sizlerle yaptığı kamp maceraları hafızasından hiçbir zaman silinmeyecek. Ve bir gün gerçek bir kamp bağımlısı olacak. Bu ona, doğada zorlu şartlarda hayatta kalmayı ve yaşamak için doğayı olabildiğince daha az tahrip etmeyi öğretecek. Doğanın sesini dinleyecek. Cesareti artacak. Ona ufak-tefek işler yaptırdığınızda, kendisinin de önemli olduğunun farkına varacak. Kamp, bir çocuğa seyahat kültürünü aşılamaktan çok, onun müthiş bir özgüvenle yetişmesini sağlayacak.

    7 – Mutlaka Bir Spor Dalıyla İlgilenmesini Sağlayın

    Spor salonları gibi 4 duvar arasından ziyade, açık havada yapacağı spor dallarına yönlendirmeniz bu noktada daha doğru olur. Ancak burada mevzu bahis seyahat kültürü aşılamaksa eğer bunlar, kayak, sörf, yüzme, at binme, olta balıkçılığı gibi çeşitli bedensel ya da zihinsel sporlar olmalı. Bu sayede hem kondisyon ve zihinsel gelişimini hızlı sağlamış olacak hem de evden çıkmak için her zaman bir bahanesi olacak. Doğa yürüyüşü ve bisiklet de, imkanınız yoksa ilgilenmesini sağlayabileceğiniz birer spor dalı olarak aklınızda kalabilir.

    8 – Ailece Arabayla Seyahate Çıkın

    Daha doğrusu, olabildiğince arabayla seyahat etmeye çalışın. Ailece arabayla seyahate çıkmak, ona izlediği filmlerdeki sahneleri hatırlatacağından heyecanı fazlasıyla artacaktır. Yol üzerinde göreceği farklı manzaralar, tadacağı çeşitli lezzetler ona yaşadığı dünyanın büyüklüğünü algılamasına yardımcı olacak. Ayrıca uzun bir yolculuğun ardından vardığınız yerin güzelliği, yolculuk yapmayı ona daha da fazla sevdirecek. Ancak tüm bunları aşılamak için bu yolculuğa gündüz vaktinde çıkmanız gerektiğini belirtmek isteriz.

    9 – Ona Sorumluluklar Yükleyin

    Konumuz seyahat kültürü aşılamak olduğu için, bunu çağrıştıracak sorumluluklar olmalı. Mesela, kendi valizini hazırlaması, kendi valizini kendisinin taşıması, uçak ya da otobüs biletine sahip çıkması gerektiği gibi sorumluluklar verin ona. Bu kendisini önemli hissettireceği gibi, çıkacağınız seyahate karşı daha da heyecanlanmasını sağlayacaktır. Farkında olmayabilirsiniz ancak şu çok önemli; giderken onu da yanınızda götürmüyorsunuz, birlikte bir seyahate çıkıyorsunuz. Bu ikisi arasında inanın çok fark var.

    10 – Hayvan Sevgisi Aşılayın

    Bunu hayvanat bahçelerine götürerek yapmayın tabi. Olabildiğince hayvanları kendi doğal yaşam alanlarında görmesine yardımcı olun. Elbette ki kanguruları görmek için Avusturalya’ya gidecek imkanı bulamayabilirsiniz, ancak sıcak bir kek yapıp birlikte kanguru belgeseli izleyebilirsiniz. Hatta evde hayvan besleme olanağınız varsa bunu kesinlikle yapın. Ama pet shoplardan satın alacağınız bir hayvan olmamalı bu. Daha çok sahiplenmeye çalışın. Gerçek hayvan sevgisini bu şekilde aşılayabilirsiniz.

    11 – Tarihi Sevdirin

    Bir çocuğa tarihi sevdirmek dünyanın en zor şeylerinden biri olsa gerek. Bunu nasıl yapabileceğinizi merak ediyorsanız hemen önerilerimizi sıralayalım; yaz tatillerinizi plajlarla sınırlamayın mesela. Antik kentleri de keşfedin birlikte. Gittiğiniz yerin kalesine çıkın. Yaşadığınız şehirdeki ya da gittiğiniz yerdeki önemli müzeleri gezdirin. Ve bir yandan da orada neden bulunduğunuzu ve geçmişte orada nelerin yaşandığını bir hikaye anlatır gibi anlatın ona. Ona tarihi sevdirmeyi başarabilirseniz, zaten bir zaman sonra kendi keşif rotalarını kendisi çıkarmaya başlayacaktır.

    12 – Ona Bir Harita Hediye Edin

    Küçük yaşta bir çocuk haritayı ne yapacak demeyin. Farkında olmayabilirsiniz ama harita, küçük çocukları gerçekten de heyecanlandıran bir şey. Mesela harita üzerinde ülke ve şehir bulmaca gibi eğlenceli oyunlar oynayabilirsiniz. Siz o oyunu oynarken dikkat edin, size ülkeler, şehirler, okyanuslar, diller, insanlar hakkında çok sayıda soru soracak. Her birine sabırla cevap verin. Ara ara onu gözlemleyin, boş zamanlarında haritasını incelediğini fark edeceksiniz.

    13 – Kısa da Olsa Bir Yurt Dışı Programı Yapın

    Hayat şartlarından dolayı herkesin böyle bir imkanı olamayacağının farkındayız. Sadece elinizden geldiğince bunu yapmaya çalışın. Çocuğunuzun farklı kültürleri tanıması için bu gerekli. Ayrıca uçak deneyimi yaşaması için de güzel bir fırsat. “Çok gezen mi çok okuyan mı” mottosuyla hareket etmeye özen gösterirseniz, çocuğunuza çok kısa bir sürede seyahat kültürünü aşılamış olacaksınız. Sonraki yurt dışı rotasını kendisinin belirlemesini de isteyebilirsiniz. Dünyanın bir ucunu söylemediği sürece sorun yok. 🙂

    14 – En Önemlisi; Para Biriktirmeyi Öğretin

    Bu gerçekten çok ama çok önemli. Sadece seyahat kültürü aşılamak için değil, hayatın her alanında bu gerekli. Ancak ona bir seyahat kumbarası yaparsanız, bu onun önemini ileride daha iyi anlayacaktır. Bir sonraki seyahat için ya da seyahatinde kullanabileceği bir şeyi satın alması için para biriktirmesini isteyebilirsiniz. Ya da gideceğiniz yerdeki kişisel harcamalardan kendisinin sorumlu olduğunu da söyleyebiliriz. Arkadaşlarına gezdiği yerlerden kendi harçlığından biriktirdiği parayla hediyeler almasını da sağlayabilirsiniz. Sonuçta para biriktirirken de, harcarken de sizin yönlendirmelerinize ihtiyaç duyacak.

    15 – İngilizce Dersini Sevdirin

    En az tarihi sevdirmek kadar zor olduğunu düşünebilirsiniz bir çocuğa İngilizce dersini sevdirmenin. Ancak en az seyahat etmek kadar heyecan verici bir ders İngilizce. Dil öğrenmenin kendisini dünya vatandaşı gibi hissettirdiğini görünce belki ileride kendi isteği ile ikinci ya da üçüncü bir yabancı dili de dağarcığına ekleyebilir. Neden olmasın? Bu sayede yurt dışı seyahatlerinde asla zorlanmayacağını bilir ve herkesle iletişim kurabilecek olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamış olur.

    16 – Mümkün Mertebe Her Şey Dahil Sistemlerden Uzak Durun

    Seyahat ile tatil farklı şeyler olduğundan, bu noktada her şey dahil sistemlerden sıyrılmanız gerekiyor ne yazık ki. Oldukça konforlu ve kimi zaman uygun fiyatlı olabiliyorlar, evet. Hatta çocuklar için de ideal ortamlara sahipler. Ancak konfor alanından çıkmak deyimi burada devreye giriyor. İyi bir şeyler başarmak için bir takım fedakarlıklarda bulunmalısınız. Her şey dahil sistemlerde bol bol yemekten, yüzmekten ve yatmaktan başka bir şey öğretemezsiniz çocuğunuza. Eğer çocuğunuzun ufkunu genişletmek istiyorsanız, her şey dahil tatillerinize bir süreliğine ara vermeniz gerekiyor.

    Bonus: Belli Bir Yaşa Geldiğinde Tek Başına Seyahate Çıkmasını Destekleyin

    Belki de en can alıcı şeylerden biri de bu. Herkesin hayalini kurduğu, yapabilenlere imrenerek baktığı fakat çoğu kişinin de cesaret edemediği bir şey tek başına seyahate çıkmak. Fakat onca şeyi bunun için yapmıyor muydunuz zaten? Bir gün karşınıza gelip, size 1 ay sürecek bir Güney Amerika seyahatinden bahsettiği zaman karşısında donup kalmamalı, tam tersine onu desteklemelisiniz. Bunu da ona ufak yaşlarından itibaren hissettirmeniz gerekiyor. Çocuğunuz, kendisine güvenildiğini bilerek büyümeli. Tek başına ya da arkadaşlarıyla fark etmez, siz olmadan bir şeyleri başardığını ve kendi sınırlarını kendi çizebildiğini görmesi gerekli. Bunun için de özellikle manevi desteğiniz çok önemli.
    KAYNAK:
  • Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi

    Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi

    Erol Anar’ın yazısıdır:

    Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.

    Daha önceleri yine okuyordum, ama belli bir düzen içinde değil. Son bir yıldır disiplinli olarak okumaya bașladım. Genellikle tablet bilgisayarda okuyorum, ya da e-kitap okuyucuda. Bir yıldır günde en az 80 kitap sayfası okudum, son bir aydır ise bunu günde 100 sayfaya çıkardım. Bir gün okuyamazsam, diğer gün telafi ediyorum okuyamadığım kısmı. Böylece son bir yılda okuduğum kitap sayfası yaklașık 30.000 sayfaya ulașmıș. Gelecek yıl için hedefim 35-40 bin sayfa. Makaleleri, okuduğum yazıları saymıyorum bu rakamın içinde, yalnızca kitap sayfası olarak ölçüyorum.
    Genellikle üç-dört kitabı bir arada okuyorum. Bunlar sosyoloji, psikoloji, astrofizik, tarih, ideoloji, sanat, edebiyat ve felsefe kitapları genelde.
    Peki bir yıl önceye göre kendini nasıl hissediyorsun diye sorarsanız, onu da söyleyeyim: kendimi daha cahil hissediyorum. Paradoksal bir durum bu, öğrendikçe Sokrates’in dediği gibi aslında hiçbir șey bilmediğinizi ve de bilemeyeceğinizi anlıyorsunuz.
    Yani öğrendikçe cahilliğimiz de buna paralel olarak artıyor. Şöyle bir düșünelim.
    Giderek karmașıklașan sonsuz bir ağ üzerinde yürüyoruz ve yürüdükçe daha içinden çıkılmaz bir karmașaya düșüyoruz. Ağın iplikleri bizi sarıyor. Her gün okuyan bir insan bile ömrü boyunca 3-4 bin kitap civarında okumuș olur azami. Peki milyonlarca kitap, dergi, yazı, gazete ve yazılı diğer ürünler? Buna rağmen ne kadar bilgili olduğumuzu düșünürüz değil mi? Toplasan bir avuç bilgimiz yok aslında. İște bu nedenle cahil insanlar her șeyi bildiklerinden son derece eminlerdir.
    Diğer yandan, her okuma eylemi, cahilliğin azalmasını sağlamaz. Örneğin gazete okumak cahilliği azaltmaz, aksine çoğaltır.
    Düșünür Bertrand Russell șöyle der: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”
    Russell’in bu sözü ile așağıdaki Cornell Üniversitesi’nde yapılan test, birçok yazıda alıntılanmıștır. Ben de bu alıntılardan yola çıkarak kendi özgün görüșlerimi açıklamaya çalıșacağım.
    “Dunning-Kruger etkisi”
    Türkçe’de “cahil cesareti” diye bir deyim var, bu bilimsel olarak “Dunning-Kruger etkisi” diye de bilinir. Bu görüș, “Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir.” görüşünü savunmaktadır.
    Bu teori 1999 yılında Cornell Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretmenlerinden by Dr. David Dunning ve  Dr. Justin Kruger tarafından yaratılmıș.
    ‘Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
    Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
    Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
    Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.’
    Cornell Üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik ‘Nasıl geçti?’ sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi… Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin ‘kendilerine güvenleri’ müthişti. Onların ‘testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini’ düşündükleri; hatta ‘iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları’ ortaya çıktı. Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise ‘en alçakgönüllü’ deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.”
    Anlatmak istediğim tam da buydu. İnsan öğrendikçe ve araștırdıkça bilmediğini düșünüyor. İște Dunning-Kruger Etkisi, çağımızın anti-entelektüel kimliğinin de neden ve nasıl olduğunu açıklıyor bence. Bilim sürekli bir arayıș üzerine kurulu diyalektik olarak gelișen bir organizmadır. Dünün birikimiyle bugünü açıklar ve buradan geleceğe uzanır. Bilimsel olarak bugün herhangi bir konuda sunulan gerçek, yarın değișebilir. Çünkü bilimde dogmalara yer yoktur. Bilim, bilmediğini düșünebilmektir özünde. İște bunun için, araștırma, öğrenme ve algılama sonsuzdur. Bilim gerçekliği arar, gerçeklik de sonsuzdur.
    Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır
    Hepimiz çok akıllı olduğumuzu ve çok șey bildiğimizi düșünürüz. Bilmediğimiz șeyler varsa bile, yine de akıllıyızdır kendimize göre. Oysa gerçekte hiçbirimiz en azından düșündüğümüz kadar akıllı değiliz ve düșündüğümüz kadar da çok șey bilmiyoruz.
    Yașayan en büyük bilim insanlarından birisi olan Stephen Hawking șöyle der: “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bildiğini zannetmektir.”
    İște insanın tarihsel paradoksu, bildiğini sanma yanılsamasıdır. İkili ilișkilerimizde de karșıdaki insandan daha akıllı olduğumuzu, onun tüm davranıșlarının nedenini bildiğimizi düșünür ve çoğu zaman empati yapmaktan kaçınırız. Bu nedenle ikili ilișkilerimiz karmașık bir yün yumağına dönüșür ve bașarısız oluruz. İlișkinin öznelerinden birisinin diğerini, ya da her ikisinin  birbirini küçümsediği bir ilișkinin bașarılı olma olasılığı yoktur.
    Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır ve iște bu nedenle her șeyi bildiğinden emindir. Ancak okuyan, araștıran, bilime inanan bir insan ise cahil olduğunu bilir ve bu yüzden öğrenmeye çalıșır, öğrenme sürecinin sonsuz olduğunun ve hiçbir zaman her șeyi bilemeyeceğinin farkındadır.
    Bilgi öyle bir șey ki, öğrendikçe onunla ilișkili olan sınırsız sayıda diğer bilgileri de öğrenmeniz gerekiyor.
    Keșke yüz yıl daha ömrüm olsaydı da, okusaydım. En azından ölene kadar okuyacağım. Ama geriye baktığımda, denildiği gibi, yine de sonsuz uzunluktaki bir kumsalda tek bir kum tanesi kadar bilgiye sahip olamayacağım. Ama bunu bilerek okumak daha da güzel ve anlamlı.
    Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.
    Bana herhangi bir șey sorarsanız, size yanıtım ‘bilmiyorum, ama öğrenmeye çalıșıyorum.’ olacaktır.
    Ve son söz: Okumasaydım, ben de bilirdim her șeyi…
    Erol Anar’dan alıntılanmıştır.
  • Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Ekşi Sözlük yazarı ”isolde” hislerime resmen tercüman olmuş. Yazıyı okuyunca çevrenizde bunlardan ne kadar çok olduğunun farkına varacaksınız. Bu tiplere evlilik afyon etkisi yaratmış sanırım ki kafaları bu derece uçmuş durumda. Hele ki o ”sunum” meraklılarına Allah şifa versin diliyorum. Biz de evliyiz ama çok şükür bu saçmalıkların içinde debelenmiyoruz. Her zaman diyorum, kitap okumayan beyinlerden çok fazla beklentiniz olmasın.

    Yine de züccaciye sektörüne sevgili kocişkolarının paracıklarını kazandırdıkları ve piyasaya hareket getirdikleri için bu israf meraklısı gelinlere teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Onlar olmasa hangi aklı başında kişi alır o acayip pembiş-maviş icatları? Kim Barbie kusmuşa döndürür evini?

    Neyse gelelim yazıya =)
    ”var böyle bir şey, hakikaten. varlığını ilk şu sıralar pırtlak gibi türeyen “bebiş ve kociş” temalı bloglarda farkettim. çiftlerin genelinde kadın daha eften püften işlerle meşgulken adamların hepsi dünyanın en harika kocişi ve yeri geldiğinde(mesela evlilik yıldönümü fotoğrafı yayınlanacaksa) süper bir dekor.
    1. devre – evolution
    – çiftler genelde kız tarafının ailesine yakın bir muhitte mutlaka stor perdeleri ve plazma tv’si olan bir dairede oturuyorlar,
    – haftasonları anne ve kayınvalide evlerinden beylikdüzü migros’a oradan da polonezköy’e uzanan ideal gezilere çıkıyorlar(tabi işin anne ve kayınvalide evi kısımları asla anlatılmıyor bloglarda)
    – orta sınıfın biraz zıplamışı tabakanın gidebildiği fix mekanlarda yemek yiyip bunu gözlerinde o kadar büyütüyolar ki fotoğraf çekinmeden edemiyorlar, versailles’a bruncha gitmişler sanki asdfghklşi,
    – markafoni’den, limango’dan çift çift elele alışveriş yaparak aşklarını pekiştiriyorlar,
    – onların dünyasında kayınvalideler hep çok nazik, hepsi bir esma sultan, asla “kayınvaldem ne cadı bir görseniz” diyen yok, hep “sevgili kayınvalideciğimin bana hediye ettiği chanel no.5 karşısında çok duygulandım, nasıl da zevklidir” (şanel no.5 kocakarı kokusu ayol)
    – çiftin erkek olanı bence tam bir godoş, ya da kibar kızla evlenince kendini modifiye etmiş kıro. ilk tür genelde beyaz yakalı ve adı bahadır, tolga, alper filan. ikinci türün adı muharrem ama karısı ve ortak arkadaş çevrelerince “muh” deniyor kısaca, ne şirin. muh
    – kadın tarafı genelde makarna haricinde yemek yapamıyor, hepsi hazır kavanozda ithal makarna soslarına hayran.
    – cici çiftimiz haftasonları kendileri gibi evli 4-5 çift zibidiyi eve çağırıp sinema gecesi yapmaktan çok keyif alıyorlar, lan manyak mısınız niye evlendiniz sürekli onu bunu çağırıp ebleh eğlenceler düzenleyecekseniz, pazar günü yahu, kocana sarıl yat.
    2. devre – transmutation
    – kıroluk kadının hamile kalmasıyla everest zirvesine ulaşıyor, ondan sonra 9 ay “piremsesimizin ilk donu, paşamızın ilk oyuncak arabası” kafa şeetme seansı başlıyor. hayır anlamıyorum ki bu monarşi hayranlığı nedir, prensesler vezirler ibrikçibaşılar havada uçuşuyor.
    – ve artık kıroluk başkalaşım geçirip bambaşka bir boyuta ulaşıyor: “annişi ve bebişi”, “börülsu’nun annesi”. ilerinin cadde çocuklarını üretmek üzere and içen çiftimiz çocuğu 2 yaşında reiki’ye, 2,5 yaşında keman dersine, 4 yaşında tan sağtürk bale okuluna yollayıp geleceğin behlül ve esra-ceyda kardeşlerini yetiştirmenin ilk adımını atmış oluyorlar böylece. o çocuğu nereye gönderirsen gönder çocuktan bi halt olmuyor çünkü anne ve baba özünde burjuva kıro.
    – ve kadın tarafı zaten ne idüğü belirsiz kariyerini bir yana atıp kendini çılgınlar gibi çocuk yetiştirmeye adıyor, bu yetiştirme çocuğun herşeyini “bugün muzoberk ilk fransızca şarkısını söyledi:)) allah her anneye bu gururu yaşatsın” diye bir bloga post etmekten ibaret ama olsun, önemli olan adama ne olduğu.
    – adam bu full domestic kadın bir yandan çocuk yetiştiriyormuş gibi yapıp bir yandan istinye park’ta gezerken tamamen arka planda kalıyor, itibarı sıfırlanıyor. o zaman blog ve hayat şuna dönüşüyor “anne ve bebişi:) ve duvara tırmanan kocişi”
    bir gün birinin şunu yazmasını bekliyorum gerçekten: “kızlaar mustafasu ile yoga seansından döndük bir de ne görelim kocişim ölmüş:((“
    işte size yeni evli post-modern çift barzoluğunun kısa bir özeti, esen kalın.
    edit: işbu entry hiçbir maddi ve manevi küçümseme içermemektedir.
    sadece bu tip çiftler birbirlerine sevgi ve saygıdan çok ev eşyaları, lüks harcamalar, görüşülen insan tipleriyle bağlıymış gibi gelir bana, sanki ikea komodinlerini, gezdikleri mağazaları, yemek yedikleri restaurantları ellerinden alsalar, sessiz sinema oynayabilecekleri diğer çiftler bunlara yüz çevirse ve tamamen birbirlerine kalsalar anında birbirlerinin ömrünü yemeye, kırmaya ve kaçmaya başlayacaklarmış gibi gelir.
    onlara baktıkça bir gün yeterince sevmediğim bir insanla evlenmek gibi bir şuursuzluk edip mutluluğu gelinlik modelinde, koltuk kumaşlarında ararım diye korkarım..”
     
    Yazı için teşekkürler ”isolde” 
    Ekşi Sözlük’ten alıntıladım =)
  • Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor

    Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor

    İngiltere merkezli, dünyanın en önemli profesyonel mühendislik ve teknoloji enstitülerinden The Institution of Engineering and Technology (IET) tarafından yayınlanan bir raporda, cinsiyetçi oyuncakların kız çocukları mühendislik alanında kariyer yapmaktan uzaklaştırdığı açıklandı.

    The Guardian’da yayınlanan habere göre IET tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre teknoloji, bilim, mühendislik ve matematik odaklı oyuncaklar, kız çocuklara üç kat daha fazla oranda erkek çocukları hedefliyor. Avrupa kamuoyunda ses getirmiş birçok başarılı kampanyaya rağmen, halen kız çocukları hedefleyen oyuncaklarda halen “pembe” rengin ezici üstünlüğü var. İngiltere merkezli IET’nin amacı, daha fazla kadını mühendislik, bilim ve teknoloji alanlarında kariyer yapmaya motive etmek. Ingiltere’de kadın mühendis oranının yüzde 9 seviyesinde olduğu hatırlatılan rapora göre, bu sonucun temelinde kız çocukların söz konusu dallardan uzaklaşmasına neden olan toplumsal klişeler yatıyor.

     

    Erkek çocuklar, küçük yaşlarda mühendislik alanlarına uygun oyuncaklarla daha yoğun oynuyor.

    Ebeveynlere, oyuncak alışverişi sırasında mavi ve pembe renk kutulu oyuncaklardan uzak durmayı öneren IET, oyuncak üreticileri ve internet arama motorlarına da cinsiyetçi klişeleri güçlendirecek yaklaşımlardan uzak durmaya davet ediyor.

    IET analistlerinin yaptığı bazı basit araştırmaların sonuçları oldukça çarpıcı. Önde gelen internet arama motorlarından yapılan “STEM Oyuncakları” (BTMM – Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik oyuncakları) aramasında yüzde 31 erkek çocuklar, yüzde 11 ise kız çocuklara yönelik sonuçlar çıkıyor. “Kız çocuk oyuncakları” internet aramasının sonucunda gelen oyuncakların yüzde 89’u pembe renkli iken, bu oran “Erkek çocuk oyuncakları” sonucunda sadece yüzde 1.

    Oyuncaklardaki cinsiyetçiliğe tepki yeni değil

    IET’nin raporuyla bir kez daha gündeme gelen “oyuncaklardaki cinsiyetçi klişeler” konusu aslında bir süredir gündemde. “Kusursuz güzelliği” ile kız çocukların rol modeli olan Barbie bebekler bir süredir farklı vücut tipleri, farklı meslek sahibi versiyonlarıyla da üretiliyor. Örneğin 2014 yılında “Girişimci Barbie” oyuncağı üretilmiş, 2015’te Barbie, topuklu ayakkabılarını çıkartıp, güzelliğinden “feragat etmişti.” Ancak bu hamleler işin sonunda kız çocuklara yine “bebek” sunulduğu gerçeğini değiştirmedi.

    2012 yılında kurulan “Let Toys Be Toys” inisiyatifi gibi bu konuya dikkat çeken organizasyonlar ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi alanlarda kız çocuklarına yönelik “yapı ve inşaat oyuncakları” tasarlayan GoldieBlox gibi firmalar da mevcut. Türlü kampanyalar ve bazı firmaların –muhtemelen yine ticari kaynaklı- özel üretimleri, oyuncak sektöründe IET’nin dikkat çektiği cinsiyetçi yaklaşımı ortadan kaldırmıyor.

    Bu konuda başta ebeveynler olmak üzere tüm topluma büyük görev düşüyor. Lütfen kızlara pembe bebekler, erkeklere otomobil almaktan vazgeçelim. Unutmayın, kızınız bir mühendis adayı, oğlunuz da bir aşçı ya da terzi adayı olabilir. Bırakalım, oyuncaklar sadece oyuncak olarak kalsın. “Erkek oyuncağı” ya da “kız oyuncağı” diye ayırmak çok saçma değil mi?

    KAYNAKLAR:

    https://uzuncorap.com/cinsiyetci-oyuncaklar-kiz-cocuklari-muhendislik-kariyerinden-sogutuyor/

    https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2016/dec/08/gendered-toys-deter-girls-from-career-engineering-technology

  • Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler.
    2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.
    3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
    4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.
    5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.
    6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
    7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
    8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı Uç Örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
    9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.
    10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2’yi geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya’ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)
    11- Türk anası çocuğunu lafta çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu sözde çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz
    12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
    13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
    14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
    15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
    16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
    – Abisi biz de oynayalım mı?
    – Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
    – Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
    Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
    17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur, çocukla çocuk olur.
    18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
    19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : (önem sırasına göre)
    1- atlet+çorap
    2-patik
    3-yelek
    Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.
    Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.
    Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
    Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
    20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır. Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.
    Basak Usanovic
    Mart 2015, Viyana
  • Düşünce Özgürlüğüne Karşı Üç Silah: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı

    Düşünce Özgürlüğüne Karşı Üç Silah: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı

    Bertrand Russell’ın 1922 yılında Moncure Conway Konferansında sunup daha sonra Özgür Düşünce ve Resmi Propaganda(1922) adıyla yayımladığı yazısı, düşünce özgürlüğü konusunda yazılmış en açıklayıcı metinlerden birisi. (Yazıyı Nermin Arık çevirisiyle, Say Yayınları tarafından yayımlanan Sorgulayan Denemeler kitabında bulabilirsiniz.)
    Bertrand Russell, düşünce özgürlüğünü tırpanlayan yaklaşımın temelinde irrasyonel yani akla, bilime dayanmayan görüşlerin yattığını açıkladıktan sonra bu tür düşüncelerin nasıl olup da bu kadar yaygınlaşabildiğini sorguluyor. Öyle ya, insanlar hem bilgi çağında yaşayıp hem de bu kadar yalanla, dogmayla nasıl karşılaşıyor? Yıllarca okullarda okuyup da en basit yalanlara nasıl kanabiliyor?
    Russell, özgür düşüncenin yalnızca dinlerin değil tüm yönlendirici dış etkenlerin baskısından kurtulmuş olması gerektiğini vurguluyor. Russell’a göre geniş anlamıyla özgür düşünceyi baskılayarak irrasyonel düşüncenin öne çıkartılması için üç temel öğe kullanılıyor: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı.
    Russell, doğrudan yasalarla cezalandırmak yerine bu üç öğeyi kullanarak özgürlüklerin toplum içinde gönüllü olarak sınırlandırılmasının sağlanabileceğini belirtiyor. İsterseniz biraz da bu öğelere odaklanalım:
    Eğitim, çocuklara bir yandan temel bilimleri öğretirken diğer yandan devletin istediği düşünceleri veya dini öğeleri de öğretir. Rasyonel düşünceyle, irrasyonel olanın harmanından oluşan bir eğitim sisteminden sorgulayan, kuşku duyan insanların çıkmasını beklemek güçtür.
    Bugün herhangi bir yerde söylendiğinde insanların güleceği yalanları gazetelere röportajlar vererek, otobüs duraklarına asarak sürekli yinelerseniz insanlar buna inanır. Russell, propagandanın psikologları bile şaşırtan bu başarısının sonucu olarak zengin ve güçlü olanın, diğerlerine oranla çok büyük bir avantaj sağladığını çünkü zenginlerin propaganda olanaklarının çok daha fazla olduğunu söyler.
    Özgür düşüncenin önündeki üçüncü engel ise ekonomik baskıdır. Bu baskı iki türlü uygulanır: Cezalandırma ve ödüllendirme. Karşı düşüncelere sahip akademisyenlerin üniversitedeki görevlerine son vermek, devlet kuruluşlarındaki muhalif görüş sahiplerini işten atmak işin ceza kısmıyla ilgilidir. Üniversite ve çeşitli kurumların sağladığı araştırma fonlarının kendi görüşlerine yakın kişilere dağıtılmasıysa ödüllendirme yöntemidir.
    Devleti yönetenler genellikle bu üç öğe üzerinden düşüncelerin önüne engel koyarlar. Eğitim düzenini dogmalarla doldurmak, resmi propaganda yoluyla çeşitli yalanları halka kabul ettirmek ve farklı düşünen kişilerin üzerinde ekonomik baskı kurmak, düşünceyi doğrudan yasalarla yasaklamaya göre hem çok daha etkin bir yöntemdir hem de doğrudan yasaklamaya oranla daha az dikkat çeker.
    Elbette bu yöntemler gizlice yürütülür. Eğitimin dogmatik yapısı manevi bir ambalajla örtülür. İşten çıkartmalar farklı gerekçelerle kamuoyuna sunulur. Resmi propaganda kanalları istediği kişiyi, kurumu yüceltecek, istemediğini karalayacak bir makine gibi yedi gün 24 saat çalışır. İnsanlar, kahramanlar ve vatan hainleri olarak ayrışmaya başlar. Namuslu olarak övülen kişiler omuzlarda taşınırken, ırz düşmanı ve terörist olarak imlenenler linç edilir.
    Bu oyun sahnelenirken, pek çok kişi, devletin öne sürdüğü gerekçeleri -belli ölçülerde- kabul eder:
    • “Biz sadece dinsel eğitim yapmıyoruz, bilimsel bir eğitim de veriyoruz.” (Eğitim)
    • “Öğrencilerin matematik, fen, biyoloji, felsefe öğrenirken bir yandan dinlerini de öğrenmelerinin ne zararı olabilir?” (Eğitim)
    • “İsteyen görüşünü açıklayabilir. Yurttaşlar hepsini dinleyip neye inanacağına kendisi karar verecektir. Ancak, elbette devlete zararlı görüşlerin yayılması için de kaynak sağlayacak değiliz.” (Resmi Propaganda)
    • “Biz devlet olarak herkese iş vermek zorunda değiliz, başka yerlerde çalışabilirler.” (Ekonomik Baskı)
    • “Rektörün/Genel Müdürün/Başkanın kişisel kararıdır. İşten çıkarmanın arkasında siyasi değil bilimsel/ekonomik/mesleki yetersizlikler var.” (Ekonomik Baskı/Resmi Propaganda)
    Eğer bir ülkede düşünce özgürlüğü değil de düşünce özgürlüğünün sınırları tartışılıyorsa orada özgür düşüncenin olmadığından kuşku duymak gerekir.
    Düşünce özgürlüğü bilimin, sanatın olmazsa olmazıdır. İnsanlık tarihindeki her olumlu gelişmenin altını yeterince derinlikte kazdığınızda karşınıza özgür düşünce çıkar.  Ülkemizi de düşünce özgürlüğü açısından sınarken Bertrand Russell’ın ünlü yazısındaki bu üç öğenin eleğinden geçirmek gerekiyor.
    Ne dersiniz, düşüncelerimizi açıklarken gerçekten de özgür müyüz?

    KAYNAK:

  • Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin

    Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin

    Son zamanlarda artan çocuk istismarı ile ilgili haberler tüm toplumu derinden sarstı. Yapılan araştırmalara göre çocuğu istismara uğrayan aileler, çocuğunun yaşadığı olayın öğrenilmesini istemiyor ve çocuk istismarına sessiz kalıyor. Birçok ebeveyn, çocuğu ile arasına mahremiyet sınırları koymuyor. Bu durum, istismara uğrayan çocukların bu olayı ‘olağan’ karşılamasına sebep olabiliyor.

    “Çocuğumu ister dudağından, ister yanağından öperim. O benim çocuğum, istediğimi yaparım!” demeyin. Uzman Psikolog Ramazan Şimşek, çocukluk döneminde yapılan bazı yanlışların, çocukların gelecek dönemdeki cinsel gelişimini etkilediği konusunda uyarıyor. Zamanında verilmeyen mahremiyet eğitimi de çocuğun kendini korumasına engel oluyor.
    Bir ebeveynin, çocuğunu dudağından öpmesi neden zararlı?
    Çünkü çocuk hafızası her şeyi ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak kodlar. Bilinçaltında olumlu duygu yaşadığı dokunmaları iyi algılayan çocuk, olumsuz duygu yaşadığı dokunmaları ise kötü olarak algılar. Eğer anne veya baba, çocuğun dudağını sevgiyle, mutlu bir şekilde öperse, çocuk bundan keyif alır. Dolayısı ile bunu “Dudaktan öpülmek iyi ve güzeldir” şeklinde kodlar.  Bu nedenle çocuk, başka kişilerin de dudağından öpmesini yadırgamaz. Dudaklar beyinde en çok nöron sayısına sahip bölgelerden biri olduğu için bu duygunun kalıcı olmasına da neden olur.
    Peki, bu durum çocuğun gelecekteki yaşamını nasıl etkiler?
    • Çocuk, dudaktan öpmeyi ‘iyi’ olarak kodladığı için yetişkin biri onu dudağından öpmek isterse bunu reddetmez. Bu durum çocuğu tacize açık hale getirir.
    • Çocuk yabancı kişileri ayırt edecek yaşa gelse de bu davranış keyif veren bir duyguyla eşleştirildiği için ‘hayır’ diyebilme olasılığı düşer.
    • Dudaklarından öpülen çocuklar cinsel olarak erken uyarılabilir. Bu çocuklarda akranlarını suiistimal etme veya insanlar içinde mastürbasyon yapma gibi olumsuz cinsel davranışlar gözlenir.
    • Aile içinde dudağından öpülen çocuklar, bunu sevgi gösterisi olarak kodladıkları için anaokulunda da sevdiği arkadaşlarının dudaklarından öpme eğiliminde ya da buna izin verme eğiliminde olurlar.
    • Babanın kızını; annenin oğlunu dudaktan öpmesi çocuğun ileride evlilik hayatında cinselliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Babanın oğlunu; annenin kızını dudağından öpmesi çocuğun ileride hemcinsinden hoşlanabilmesine bu da cinsel yöneliminde farklılıklara neden olabilir.
    • Cinsel olarak erken uyarılan çocuklar ergenlik dönemlerinde erken ve sağlıklı olmayan cinsel ilişkilere maruz kalabilir.
    Aileler ne yapmalı?
    Çocuklara sevgilerini ve onların özel bölgelerine dokunarak göstermemeliler. Onlara mahremiyet eğitimi vermeliler ve bu eğitim sırasında, kendilerini korumaları gerektiğini de öğreterek, çocuğun özeline saygılı olmalılar.

    KAYNAK:

    Şuraya kendi yorumumu eklemeden geçemeyeceğim.
    Çocuklarınızın öpecek yanağı, alnı filan kalmadı mı dudaklarına yapışıyorsunuz gerçekten? Canınız dudaktan öpmeyi neden çekiyor? Hiç mi sapkınca gelmiyor? Bu çocuğa sevgi filan değil, siz eşinize olması gereken sevgiyi ya karıştırmışsınız ya da eşinizle yeterince öpüşemiyor ve çocuklarınızı kullanıyorsunuz bu ihtiyacınız için. Çok çirkin ve mide bulandırıcı bir görüntü bu. Annenizle babanızla da dudak dudağa öpüşüyor musunuz? Bunu sormak bile midemi bulandırıyor. Dudaktan öpmek kim aksini iddia ederse etsin cinsellik içerir. Kendi çocuğunuza cinsel harekette bulunuyorsunuz ve bu tiksindirici bir davranış. Yani normal psikolojide birini tiksindirir. Sizi tiksindirmiyorsa ve hatta kendi anne babanızla da dudaktan öpüşüyorsanız ahlaki sorunlarınız ve tedavi edilmesi gereken psikolojik sorunlarınız var demektir. Halen bu yaptığınızı savunuyorsanız da ar damarınız çatlamış demektir.
  • Tarihten Ders Almak; Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya

    Tarihten Ders Almak; Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya

    Tarih bazı uluslara ve devletlere korkunç bir son hazırladığı gibi bazı devletlerin ve ulusların, kalkınmasını ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır. Bu misallerin her ikisi de sadece devlet adamları için önem taşımaz; ulusun her bir üyesini de ilgilendiren meselelerdir. İster beyin gücü ile ister kas gücüyle çalışsın; bütün erkekler, kadınlar, yaşlılar, gençler, kentliler, köylüler, hep bu sorunları düşünmelidir.
    Bundan yıllar önce, Moskova Devlet Tiyatrosu’nun duvarlarında büyük çatlaklar meydana gelmiş. Temelden çatıya dek uzanan bu çatlaklar, bütün binanın yıkılıp içindekilere ve etrafa zarar verme tehlikesini meydana getirmiş. Mühendisler, bu çatlakların nasıl oluştuğunu araştırmaya başlamışlar, araştırma sırasında binanın birkaç yerinden temelleri açtıktan sonra, artık çürümeye ve çökmeye yüz tutmuş bu koca taş binanın, vaktiyle ahşap temeller üzerine yapıldığını fark etmişler.
    Çatlakları gören mühendisler, tehlikeyi önlemek için neler yapmak gerektiği konusunda düşünmeye başlamışlar. Binayı yıkmak yerine, öncelikle köşelerden bağlayarak temele inerek çürüyen tahta kazıkların yerine sağlam granit taşlar yerleştirmişler. Böylece bütün temeli baştan sona yenilemişler. Bundan sonra Devlet Tiyatrosunun eski binası yeniden sağlam temellerine kavuşmuş.
    Devletlerin tarihi ve ulusların yaşamı da Moskova’daki Devlet Tiyatrosu gibidir. Devlet düzeninin eski temelleri ve ulusları yönetmenin eski şekilleri, kendi döneminde her ne kadar yeterli görülürse görülsün, bu temeller, bu eski idare biçimleri artık zayıf ve yetersiz kalmaktadır.
    Bilinen bir atasözü vardır; “Yeni toplumlar, beraberinde yeni şarkılar getirir.” Zaman içinde insan nesilleri de değişip yenileniyor. Her nesil, beraberinde yeni kavramlar, yeni arzu ve istekler getiriyor.
    Yeni nesillerin artık eskimiş, zamanı geçmiş idare biçimlerine riayet etmesi beklenemez. Yeni nesillere daha yeni, daha mantıklı, daha adil ve daha sağlam temellere dayalı idare biçimleri uygulanmalıdır.
    Yeni yaklaşımla, ülkelerde sarsıntı ve yıkımlara olanak tanımadan, halkın iradesi için daha çok bilgi ve düşünceye dayalı, daha adil yöntemlere başvuruluyor.
    Bazı ülkelerde ise devlet adamları, halkın iradesi ve eğitimin yavaş yavaş düzeltilmesi gerektiğini anlamıyor veya anlamazlıktan geliyor. Devlet binasının duvarları da zaman içinde yıpranıyor, orasında burasında çatlaklar oluşuyor. Ancak zamanla daha çok derinleşen ve genişleyen bu çatlaklar önemsenmiyor.
    Bu yüzdendir ki, dışarıdan sağlam ve dayanıklı görünen devlet kurumlarının çatlamasına, hatta yıkılmasına kesinlikle şaşırmamak gerekir. Eski İran yıkıldı. Eski Osmanlı, Eski Avusturya İmparatorluğu yıkıldı gitti. Koskoca Rusya bile devrildi. Bismark’ların ve Wilhelm’lerin Almanyası da yıkılıp gitti.
    Kutsal kitaplarda şöyle bir olay anlatılır: Bir zamanlar acımasız bir hükümdarın sarayının duvarlarında ateşle yazılmış sözcükler görülmüş; “Mane tekel fares”
    Bu sözcüklerin anlamını hiç kimse çözememiş. Kimsenin anlayamadığı bu sözleri Bilge Daniyal, şöyle yorumlamış:
    “Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.”
    O günleri anlatan bir söz ise: Kendi içinizde, domuzlara bile namuslu çoban bulamazken, kilisede değerli papaz olmamasına neden şaşırıyorsunuz?
    Tarih bazı uluslara ve devletlere korkunç bir son hazırladığı gibi bazı devletlerin ve ulusların, kalkınmasını ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır.
    KAHRAMANLAR VE HALK
    Devletlerin güçlü yada zayıf olması, ulusların yükselmesi yada gerilemesi yalnız yöneticilerin yeterlilikleri ve iktidarından yahut da iradesizliğinden kaynaklanmaz. Yöneticiler ister iyi yada kötü ister kahraman veya gaddar olsunlar, onlar kendi uluslarının bir aynasıdır.
    Onlar bu halkın içinden gelmiştir. Bir toplum nasılsa idarecileri de onlara benzer işte bu yüzdendir ki; “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.”
    Thomas Carlyle ‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Fakat Sezar, Napoleon, Büyük Petro, Sokrat, Hz. Muhammed gibi bir peygamber, bir büyük adam ve bir kahraman, bir sanatçı çıkıp da bu çamuru eline alırsa ona istediği şekli kazandırabilir. Ulusların hatta bütün insanlığın tarihini yapanlar maneviyatı güçlü zeka ve sağduyu sahibi bireylerdir.
    Bir ulusu harekete geçirecek güç ortaya çıkınca, o ulus da kendiliğinden harekete geçiyor. Ne zaman ki bir bulut kümesi, elektrik yüküne doyarsa şimşek kendiliğinden oluşur.
    FİNLER
    Avrupa’nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don olayları devam eder. Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi de oldukça kıraçtır. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur tarihe baktığımızda.
    Ancak Fin milletinin hayatında başlıca iki şey kayda değerdir: Birincisi, Rus devrimine, yani 1917 yılına kadar kadar Finler’in bağımsız bir hayatlarının olmayışı; ikincisi ise bu ulusun kişilikleri ile öne çıkan büyük adamlar yetiştirememesidir.
    Finlerin sahip olduğu büyük kültür ve medeniyet, sadece ulusun bütün üyelerinin ortak çalışması sonucudur.
    HALK KAHRAMANI SNELMAN
    “Finlandiya, daima Rusya ve İsveç tarafından işgal edilmek riski ile karşı karşıyadır. Güçlü olan komşularına karşı direnebilmesi için, kültürel açıdan onlardan daha ileri olması gerekir.” Johan Vilhelm Snellman bu sözleri zamanla vatandaşların beynine kazımıştır.
    Snelman çıkardığı“Sayma” isimli gazetede vatandaşlarına daima; “Ne zaman bizim küçük ulusumuz büyük komşularından daha yüksek bir medeniyete sahip olursa işte o zaman tehlike ortadan kalkmıştır” derdi.
    Snelman yaz kış demeden bir ucundan diğer ucuna kadar dolaşır, genç yaşlı fark etmez zekâ sahibi insanlar ile karşılaştığında, hemen onlarla sohbete tutuşur, kitaplar verir, adreslerini alarak onlarla mektuplaşırdı. Bazen yazdığı mektuplarda bazılarını ağır bir dille suçlar, bazılarına öğütler verir, onlara yeni görevler vererek işe koşardı.
    “Aydınlar bir ulusun beyni gibidir. Bu halk sizi iyi bir öğrenimin ardından, bir maaşa konasınız ve akşamları kahvelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenesiniz, diye okutmamıştır. Okumuş insanların tümü ulusal zekâyı geliştirmek ulusal vicdanı ayağa kaldırmak ve ulusal iradeyi kuvvetlendirmek yükümlülüğü ile karşı karşıyadır.”
    “Halkı eğiterek tarihi bir geçmişe dayanan milletlerin arasına sokmak sizin vazifenizdir. Unutmayın ki halkın kaba, cahil, sarhoş, hasta ve sefil olması sizin eksikliğiniz ve sizin kabahatinizdir.”
    “Siz de kendi ulusunuzun Robinson’u olmak istemez misiniz? Robinson bomboş bir adada insan eti yiyen bir yerliyi eğitmiş, kendisine arkadaş ve yardımcı haline getirmiştir. Siz ise, büyük şehirlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müze duvarlarının dibinde durarak, ulusumuzun milyonlarca insanı hakkında, “Bunlar cahil, kaba ve ayyaştır!” diye yakınıyorsunuz.”
    “Devlet denilen şey, Üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, oldukça havadar ve aydınlık; aşağı ve bodrum katları ise karanlık, rutubetli, dar ve penceresiz bir şato değildir. Bir ülkenin halkının en kalabalık ve omurgasını oluşturan kesimin kültürden mahrum bırakılması, bir cinayettir. Bu, devletin kendi kendisini yıkması, yağmalaması demektir.”
    “Bütün bir ülkeyi sulamak için bir, iki, üç ırmak kâfi gelmez. En ücra kulübeler bile göl, pınar veya dere gibi su kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Halkın manevi susuzluğu da buna benzer. Ülkemizin her tarafında ulusumuzun kana kana içebileceği gür pınarlar bulunmalıdır.”
    “Bakın! Kenevirden ip urgan örüyorlar. Önce ince kenevir liflerini alarak ip haline getiriyorlar. Sonra bunların birkaçını bir araya getirip büküyorlar ve kalın ip elde ediyorlar. Daha sonra da birkaç kalın ipi birlikte bükerek, büyük gemilerin bağlandığı urgan haline getiriyorlar. Bizim işimiz de tıpkı bunun gibidir. Aydınların dağınık güçlerini bir araya getirerek iki milyonluk ulusumuz için büyük bir güç oluşturabilmeliyiz.”
    Peki, sonra ne oldu? Diye soracaksınız.
    Ne olacak? Fin çocuğunun kurduğu bu plan, çok yükseklerde uçan bir insanın kurabileceği bir plandı.
    Öğretmenlerin çoğu Snelman’ın bu sözleri ile şevke gelerek, bilgisizlik ve cehalete karşı savaşta her zaman onun yanında oldu. Çoğu onun işaret ettiği yolda, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile yürümeye başladı. Bunların her biri bir süre sonra ülkede büyük bir kültür gücü oluşturdu. Böylece çok geçmeden ülkenin her yerinde kendini ulusuna adamış yüzlerce Snelman ortaya çıktı.
    Bu devrimi gerçekleştirebilmek için uyanık uygarlık yolunda çalışmaktan bıkmayan insanlara ihtiyaç vardır. Birçok öğretmen, hâkim, avukat ve doktor her aksam kahvehanelerde oturup iskambil oynamaktan ve bira içmekten vazgeçerek tekrar kitap okumaya başladılar. Halkı aydınlatabilmek için önce kendileri aydınlanma ihtiyacı hissettiler. Usta konuşmacılar ve konferansçılar çıkmaya başladı her yerde.
    Bazı konu başlıkları belirlenerek bu konularda en güzel kitabı yazanlara ödül verilmeye başlandı ve yazarın kitaplarının basılması için yardım edildi. Böylece halkın yararlanması için hazırlanan kitaplar daha ucuza satılır hale geldi.
    Bir iki kuşak sonra yepyeni bir Fin memur sınıfı çıktı ortaya. Fin memurları bilgi, anlayış ve ahlaki bakımdan oldukça ilerleme kaydederek bütün dünyaya örnek teşkil ettiler. Artık Finlandiya halkı, devlet memurlarının varlığı ile gurur duymaktadır.
    Snelman’ın ünü gerçek halk kültürünü ortaya çıkaran halk öğretmeni olmasından ileri geliyordu. Snelman ve arkadaşları halk öğretmeni sanıyla bitmek tükenmez çalışmalar sonucu bataklık ülkesi Finlandiya’yı“Beyaz Zambaklar Ülkesi” ’ne dönüştürmüşlerdir.

    En büyük kavram, kafaları değiştirmek ve bunu biz sadece eğitimle başarabiliriz. Bu sebeple Finlerin eğitime ve öğretmenlerine verdiği değer yadsınamaz. En kritik noktalardan birisi insanları bir şeylere zorlamak yerine neden bunun yapılması gerektiğini anlatarak ikna yöntemine gitmek gerekliliğidir.

    GÜNÜMÜZDE FİNLANDİYA
    1. Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışırken Finlandiya da ise zorunlu okula başlama yaşı 7’dir.
    2. Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötede okullarına bile mutlaka servis ile gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisiklet ile gidiyor, özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.
    3. Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörü olarak biliniyor ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutacakları kitapları kendileri seçiyor ve ortalıkta yine de pek ders kitabı gözükmüyor. Kitapların başrol oynadığıülkemizde eğitimden gişe hasılatı beklemek maalesef imkânsızdır.
    4. Türkiye’de 1’inci sınıf öğrencilerinin ailelerinin velileri “bizim çocuk bugün matematikten 90 aldı” diye gurur ile gezebiliyor, ama Finli öğrencilere okulun ilk 6 ayında asla not verilmiyor ve sadece 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.
    5. Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız muhtemelen veliler okulu basıp olay çıkartır. Ama Finlandiya’da okulun tüm işleri öğrenciler tarafından yapılıyor görevli yok ve bu şekilde öğrencilerin sorumluluk duyguları gelişiyor.
    6. Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor, sınıflarda yaparak yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut.Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyorbeni rahatta dinleyin diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa.
    7. Türkiye’de özel okullarda ders saati 8 ama yetmediği için okul çıkışında etütler hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı 12-14 saate kadar çıkıyor. Finlandiya’da ise nitelik ve nicelik kavramları çok önemli ders saatinden çok çocuklara neler verildiği çok önemli.
    8. Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğinin zirvesinde görüyor.Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğünden söz eden yok.Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat kendilerini yenilemek için, hizmet içi eğitime katılmak zorunda.
    9. Türkiye’de hiçbir şey olmasa bari öğretmen olsun mantığı devam ediyor. Finlandiya’da öğretmenlik mesleği toplumun en gözde mesleklerinden biridir. Öğretmenler Master derecesi olanlar arasından seçiliyor. Öğretmenlik olarak müracaat edenlerin anca % 10’u öğretmen olarak kabul ediliyor.
    10. Ülkemizde öğretmen olabilmek için sınavdan geçer not alabilmek yeterli Finlandiya’da ise öğretmen olabilmek için 3 aşamalı bir testten geçmek zorunda bu bölümler arasında mülakat ders anlatma gibi bölümler var. Ülkemizde heykeltıraş olabilmek için başvuranlara özel sınav uygulanırken etten kemikten gerçek insanı yetiştirecek öğretmenlerin çoktan seçmeli bir sınav ile alınması-seçilmesi kabul edilebilecek bir şey değil.
    11. Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça iyi. Bizde olduğu gibi başka bir ek işte çalışmaları gerekmiyor.Türkiye’deki hali biliyorsunuz.
    12. Türkiye’de başarılıöğretmen en çok ödev veren öğretmendir anlayışı hala devam ediyor. Finlandiya’daki öğrencilere ödev verilmiyor öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da aksamları çocuğun proje ödevi için akşamları kartona boncuk dizen veli yok.
    13. Finlandiya’da hiçbir resim dersi matematik dersi olarak işlenmiyor. Diğer dersler kadar sanata daönem veriliyor.
    14. Bizim sınıflarda eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni alkış alıyor ama Finlandiya’da ise durum tam tersi eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni soruşturmaya alınıyor çünkü tam bir öğretmenlik yok beraberce etkinlik yapan sınıflar var.
    FİNLANDİYA ÖĞRETMEN EĞİTİM SİSTEMİ
    Son zamanlarda Finlandiya eğitim sisteminin ne kadar iyi olduğu ne kadar özgür düşünen, başarılı, öğrenciler yetiştirdiği konuşuluyor. Ancak bu noktada Finlandiya’daki öğretmenler pek az ele alınmakta.
    1. Finlandiya’daki eğitim fakültelerinde tıp eğitimine denk bir eğitim veriliyor. Bir öğretmen asgari 5-6 yıl eğitim alıyor. Bu durum “Öğretimin bizim için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi, en az insan hayatı kadar değerli”şeklinde açıklanıyor.
    2. Öğretmenler kendilerini asla yeterli bulmuyor ve sürekli olarak yenilikleri gelişmeleri takip ediyorlar. 2001 değerlendirmesine göre dünyadaki en iyi öğretmenler sıralamasında birinci olsalar da “ biz yeterince iyi değiliz, bu halde bile en iyi bizsek kötüleri düşünmek dahi istemiyoruz” diyecek kadar da tevazu sahibiler.
    3. Finlandiya eğitim fakültelerinin birinci önceliği “özerk öğretmenler” yetiştirmek. Çünkü Finlandiya’da bir müfredat yok öğretmenler kendi sınıflarının durumuna göre çok geniş bir yetki alanına sahip ve istediği müfredatı uygulayabiliyorlar.
    4. Finlandiya’da öğretmenlerin üzerinde müfettiş, denetleme gibi baskı unsurları yok. Finlandiya’daki öğretmenler son derece özgür, devlet verdiği eğitime o kadar güveniyor ki! Öğretmenleri haricen bir de denetlemeye tabi tutmuyor. Kendi kararlarını kendi veren öğretmeler aynı zamanda kendi otokontrol mekanizmasına da sahip oluyorlar.
    5. Devletin kontrol etmemesi öğretmenleri rahatlığa itiyor mu? Kesinlikle hayır öyle üst düzey seçme ve eğitim sürecinden geçiyorlar ki! Öğretmenler bu özgürlüklerini araştırma temelli eğitim için kullanıyorlar.
    6. Öğretmenlere ülkenin her köşesine medeniyet taşıyan kişi gözüyle bakılıyor. 70’lerde ve 80’lerde sıkı bir devlet kontrolü sıkı sıkıya bağlı olunması gereken bir müfredat varken bunun yanlışlığını görüp 90’lardan itibaren Finlandiya tamamen öğretmenlerin son derece yüksek standartlarda eğitilmesi gerektiğine hükmediyor. Devlet kontrolü tamamen kalkıyor, öğrencilerin durumunda eğitimlerinden müfredattan tamamen okulların sorumlu olması gerektiğine karar veriyorlar ve bu başarıyı getiriyor. Merkezi bir yönetimin getirdiği bölgesel sıkıntılar, sorumluluk o bölgenin öğretmenine verilerek aşılıyor. Bu sayede her öğrencinin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak eşit bir eğitim görmesi sağlanıyor.
    7. Finli öğretmenleri bu derece başarılı yapan şey kesinlikle çok akıllı olmaları değildir. Çünkü eğitim fakülteleri öğrencilerini zekâlarına göre seçmiyor. Bizdekine benzer bir sınav sonucunda yüksek puan alanları okula kabul etmiyor. Öğretmen olacak kişiler birçok aşamadan geçtikten sonra fakülteye kabul ediliyor ki, bunların arasında zekadan önce gelen iyi ilişkiler kurabilme, empati yapabilme, çocukların düzeyine inebilme, araştırmacı bir kişiliğe sahip olabilme gibi kriterler daha ön planda. Yani son derece parlak zeki ve yaratıcı bir birey olabilirsiniz ama bunlar Finlandiya’da öğretmen okullarında öğretmen olabilmeniz için yeterli değil. Öğretmen olmak için üniversiteye başvuran her 10 kişiden sadece 1’i bu hakkı elde edebiliyor.
    8. Öğretmenlerin staj aşaması bildiğimizden çok farklı, staj sadece yapılmış olması için yapılan bir şey değil. Yâda sınıfta oturup ders izlemek veya bir defa ders anlatmak değil. Öğretmen adayları sürekli öğrencilerle bir araya geliyor ve onlarla nasıl bir eğitim verilmesi gerektiği üzerine konuşuyorlar. Bu öğrenciler sürekli değişiyor ve öğretmen adayları tüm günlerini okullarda geçiriyor.
    9. Öğretmenlerin hepsi Master derecesine sahip. Eğitimlerinin son yıllarında öğretmenler vakitlerinin yarısını okulda harcarken diğer yarısını da genellikle pedagojik eğitim üzerine Master çalışmaları için harcıyorlar. Her biri en az bir yabancı dil bilen öğretmenler pedagoji üzerine de Master eğitimi alıyorlar.
    10. Öğretmenler uluslararası arenada alınan dereceleri nihai bir amaç olarak değil, aldıkları eğitimin bir yan ürünü olarak görüyor. Haliyle amaçlarına ulaşmış olarak görmüyorlar kendilerini. Onların varmak istediği ulusal hedefleri eğitimli, verimli bir nesil yaratma tutkuları ve amaçları var. Haliyle bu amaç doğrultusunda ilerlemek onları ziyadesiyle başarılı kılıyor.
    Sonuç olarak; Finlandiya öğretmen eğitim istemi, Tamamen bağımsız, sorumluluk sahibi, öğretmeye ve öğrenmeye aç, kendi kontrolünü kendi yapan ve hazırladığı müfredat ile araştırmacı, düşünen bireyler yetiştirmeye yönelik çalışan öğretmenler yetiştirmek için işliyor.
    Bu muhteşem yazı Enver Paşa Özdemir yazısıdır
    Referanslar: Beyaz Zambaklar Ülkesinde: Grigory Petrov
    Matematiksel’den alıntıdır.