Kategori: Kadın

  • Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    2013 yılında Hürriyet’te yayınlanmış bir yazıdan alıntı.
    ”Bugünlerde pek çok platformda Türk Anneleriyle yabancı anneler arasındaki farklılıklar konuşuldu. Ben de aradaki farkı yurt dışında yaşayan annelere sordum ve bakın nasıl yanıtlar aldım.

    Şili

    Tijen Arttıran Çetin: Şilili anneler çocuğunu gittiği heryere götürüyor. Evde bırakmıyorlar. Çok nadiren büyük anne desteği görüyorlar ve bu normal bir durum. Metroda, otobüste, sokakta çok rahat emziriyorlar.  Kimse de dönüp bakmıyor. Ayrıca devlet doğum yapan her anneye emzirme eğitimi veriyor. Çocuk 5 yaşına gelinceye değin süt yardımı yapıyor. Doğal doğum oranı çok yüksek.  Yerli kültürün bir etkisi olsa gerek. Burada annelerin çok azı çocukları için akademik kaygı taşıyor. Liseyi bitirince üniversite okuyamama gibi bir sorun yok çünkü. Alternatif eğitim modelleri çok yaygın.

    Güney Afrika

    Akasya Asiltürkmen: Yanında kaldığım kadının on yasında bir kızı var. Hava oldukça soğuk olduğu halde çıplak ayakla dolaşıyor ve hasta filan da olmuyor. Ben bakarken uzaktan cocuğa içim cız ediyor ve anneannemin sesini duyuyorum adeta ” evladım ayağına terliğini giy! ” diye bağırıyor peşimden. Rahatlar, çok hem de. Çocuk yemekten önce Mısır gevreği yiyor ama her şeyi de seviyor. Elinden meyve düşmüyor. Sağlıklı. Daha iki yasında buz gibi suyla tanışıyor burada çocuklar ve köpekbalıkları içinde üç yasında sörfe başlıyor. Hepsinin dengesi mükemmel. İki tekerlekli bisikletle başlıyorlar direk. Ayağı çıplak kızın adı Arille ve şimdiden üç dil konuşuyor cadı. Annesi kontrolcü bir anne üstelik buradakilere göre.

    İsveç

    Şengal Güneş: Çoğu İsveçli kadın, oldukça fit oluyorlar hamilelik öncesinde. Yani kücük yastan itibaren mutlaka bir spor ile ilgilendikleri için, genelde hamileliklerinde de spora devam ederler. Çoğu anne son 1-2 aya kadar çalışır. Son ana kadar çalışanlar bile var. Erkenden izne ayrılmazlar. Doğumdan sonra anne sütü her ne kadar verilse de, Türkiye’ den daha hızlı bir şekilde mamaya geçilir. “Välling” adi verilen mamalar, süt ve undan üretilir ve çok yaygındır. Yaklaşık 5-6 yaşına kadar bu mamayı içen çocuklara rastlayabiliriz. Çocukların çoğu küçük yastan itibaren yazılmamış bir sosyal “kural” olan “Jante” kuralı ile yetiştirilir. Slogan “kendini bir şey sanma” dir. Bu sebeple okullarda, işyerlerinde, toplumun genel kesimi bu yazılmamış kuralı uygular ve bunun dışına çıkanlardan haz etmezler. Yani prestijiz olmak, sıradan olmak, “normal” olmaktır hedef.

    İngiltere

    Selin Tüzmen:  Kızım bebekken evde mama yapmak hazır mama yedirmemek sanki kutsal mis gibiydi bizim için. Ne zaman kavanoz maması yedirsem annemden azar işitirdim. Burada çocuklu yasam çok kolay, çünkü bütün kaldırımlar, otobüsler bebek arabasına uygun. Eğer metro duraklarında asansör yoksa muhakkak birileri gelip bebek arabasının taşınmasında yardım ediyorlar. Burnunun akmasından, soğuktan üşümesinden korkmuyorlar. Kış, yağmur,  kar demeden sokakta bebekli anneleri görebilirsiniz. Bebekler için bile çeşit çeşit faaliyetler var. Oyun grupları müzik grupları yüzme dersleri vs… Montessori okulları çooook yaygın ve çoktan kabul görmüş. Kimse çocuğu bu olsun demiyor ama mutlu olsun diyor.

    A.B.D

    Eren Kaya: Amerika’da Türk annesi olmanın en zor taraflarından biri çocuğunuzun ara sıra aksanlı Türkçe konuştuğuna tanık olmak ve durumu bir an önce toparlayabilmek maksadıyla Türkiye’ye gitmek için gün saymak… Diğer zor tarafı aileden uzakta olmak. En yakın bağınızın skype olması. Toruna duyulan özlem. Özlemin verdiği acı. Bir türlü alışamama durumu… Terazide çok büyük yer kaplayan bu tarafları saymazsak Amerika çocuk yetiştirmek için Türkiye’den yaklaşık 398 bin kat daha iyi bir ülke. Kızımın her ne olmak isterse, hayatına her nasıl yön vermek isterse bütün yollarının açık olduğunu, kendisine destek olmak isteyecek insanların bulunduğunu, hayatta başarılı olabilmesi için her türlü fırsatının olduğunu biliyor olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşıyorum. Ne okulda öğrenmek istemediği bir ders zorla kendisine ezberletilecek, ne farklılıkların ¨problem¨ olabileceğini görecek, ne düşüncesini ifade sorunu yaşayacak ne de yaşam alanı kısıtlanacak. Bütün bunları düşününce Amerikalı Türk olmak Türkiyeli Türk olmaktan daha kolay geliyor bana.

    İtalya

    Esin Eraydın Erdoğan: Aslında çok fark yok, baskı ve korumacılık az, erkek çocuklarının evlenseler dahi ailenin bir parçası olarak kalması, hatta anne baba evine eş, çoluk çocuk kalmalı gitmek… Eslerin ikisi de çalışıyorsa mutlaka biri ücretsiz izin alır. Çocuklara özgürlüklerini verip, kontrolü elden bırakmamaları bizden çok farklı. Ama en çok dikkatimi beslenme şekilleri çekmişti. Eğer çocuk masada oturup çatal, kaşık kullanabilecek yastaysa ona da ayrı bir tabak yemek gelir ve asla anneleri karışmaz, ye demez, aman dökme demez, büyük insanmış gibi davranırlar.

    Katar

    Burcu Özmaya: Katar da evlerde çok sayıda hizmetli çalıştırılıyor. Temizlik için, mutfak için ve çocukların bakımı için ayrı ayrı hizmetlileri var. Genelde çoğu Filipin’ den gelen hizmetliler. Çök çocuklu ailelerde her çocuk için ayrı bir bakıcı var genelde. Bakıcıların aylık ücretleri 1000-1500Qr arası değişiyor. Bu da bizim para birimimizle 500-750Tl arası bir rakama denk geliyor. Burada genel olarak gördüğüm durum şu ki; kadın çocuğu doğurur bakıcı bakar. Alışveriş olsun, park olsun, her ortamda kadın ailesiyle genelde oturup sohbet halindeyken, bakıcı çocuğun ihtiyaçları vs. ile ilgileniyor. Diğer yandan çocukların bakıcıya bırakılmış olması boşverilmiş yada önemsemiyor anlamına da gelmiyor. Bu toplumda ilk önce çocuklar daha sonra kadınlar çok değerli. Beslenmeleri ise benim gördüğüm kadarıyla çok sağlıklı değil. Genel olarak obeziteyle mücadele etmek zorunda kalacak ülkelerden Katar.

    İskoçya

    Mümine Yıldız: İskoçya da taze Türk annesiyim. Burada geneldeaileler çok çocuk sahibi. 3 çocuk çok normal bir sayı, 6 çocuğuyla mağaza gezenini gördüm mesela. İskoç kadınları anaç tipli genelde, çocuk da seviyorlar. Ben bizden çok farklı bulmadım onları, sadece bizden daha fazla kurallarına sadıklar. Bir de kendi çocuklarına sevgilerini gayet belirgin gösteriyorlar, sıcak kucaklaşma, öpme vesaire öyle birçok Avrupa ülkesi gibi.. Uzak değiller çocuklarına ama başkasının çocuğunun saçını okşamak mesela çok uzak onlara. Bildiğim kadarıyla kanunen de yasak böyle şeyler. Benim çok sevdiğim çocuklar oluyor mesela, komşu çocukları elimi şöyle sarı kızıl saçlara değdiresim geliyor ama ne mümkün:) Yanı sıra rahatlar. Çocuklar sokakta ne isterse yapıyorlar; ellerini çamurlu suyla temizlemek, sokakta çiş mahzeni kurmak ve işemek dert değil hiç onlara:)

    Almanya

    Elif Yilisin Curi:  Biz Akdeniz ikliminden kaynaklı şairsiz, şen şakrak, ve tez canlıyız. Doğal olarak bu anneliğimize de yansımakta, bir nevi süreç değil sonuç odaklıyız… Oysa bir Alman anne sabırlıdır. Etrafında 3 çocuğun 3’üde ağlarken, Alman anne gayet sakin market kasa sırasında elindeki ürünün yazısını okur ve arada okey, okey, okey der alışverişini bitirir. Bizde ise anne isyan bayrağını çeker… Doğum sonrası hastaneden çıkarken verdikleri bilgi şudur: Ferber tekniğini mutlaka deneyin, emzirin, gazını çıkarın ve yatağa bırakın. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenecek .
    Alman çiftler her anlamda paslaşarak çocuk büyütür. Oysa biz bunu didişmeyle yapmaktayız.
    Alman anneler müthiş kuralcılar o kurallar asla ama asla esnemez, değişmez. Örnek: aksam saat 7’den sonra çocuk asla oturma odasına giremez. Oldu da girdi, yok sayılır çocuk, görülmez, duyulmaz… Burada doğum doğal sürecinde beklenerek yapılır. Emzirmek için süt pompaları komik bir ücretle kiralanmakta ve bulunduğunuz semtte emzirme grupları oluşmaktadır, Burada Alman ve Türk anneler çok kolaycıdır, her şeyi hazır olarak sunarlar bebeğe yada çocuğa. Bir Alman anneyle, bir Türk anne arasında fark;  genelde Türk annelerin çocuklarının okuluyla iletişimi kopuktur. Oysa bir Alman anne futbol takımında top oynayacak denli ilgilidir… İlkokul öğretmeninin tavsiye ve önerisiyle ailenin de fikri alınarak okul seçilir Türk anne “hadi hadi” derken, Alman anne ilkokulda tüm sorumlulukları verir. Alman gençler çok daha çabuk karar vermekte ve kolay meslek eğitimi edinmektedir. Bizde daha çok illa da çocuğum üniversitede okuyacak yaklaşımı var.”

    KAYNAK: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/yabanci-annelerle-aramizdaki-farklar-23094131

  • Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Yine Şengül Hablemitoğlu’nun çok güzel bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda benim için ana fikir en son cümlede, yani; çocuk doğurmak İSTEMEYEN kadınların rahat bırakılması ve doğurmak isteyenlere duyulan saygı kadar onlara da saygı duyulması gerekliliği.
    Ayrıca anne olmak sadece doğurarak ulaşılan bir sonuç değildir, bunu da artık şu yüzyılda kafalara yerleştirmek gerekiyor. Doğurmadan anne olamayan kadınlar bence doğurunca da doğru düzgün anne olamıyorlar. Herhangi bir hayvana mesela annelik hiç yapmamış biri veya bir başkasının doğurduğu çocuğu evlat edinmiş biri doğursa da doğurmasa da en iyi anneliği yapanlardan oluyor. Çünkü doğurduğu için mecburen sevmek ve bakmak zorunda hissetmiyor, gönüllü olarak sevebilmek ve bakabilmek herkesin harcı değildir. Bu yüzden doğurana kadar hiç anne olamamış, annelik yapmamış kişilerden çok daha samimi annelik özellikleri taşır bu insanlar.

    Hablemitoğlu diyor ki;

    ”İnsanlar efsanelere inanır; kendi yarattığı bu efsaneler arasında sıkışıp kaldığını fark etmeleri de zaman alır; ancak annelik miti de öyle kolay yıkılacağa benzemiyor. Şekilden şekle giriyor, “uzmanların” bilgi desteği ile sürekli yenilenip etkisini devam ettiriyor. Anne olamayan kadınlar acı çekiyor, eziklik hissediyor ve tüp bebek merkezlerinin kapısını aşındırıyor.

    Hamilelik başka macera, doğum başka, çocuğa bakıp büyütmek ise tam bir ömür törpüsü. Anneler bir türlü kendilerinden emin olamadıkları bu süreçte asla tedirginliklerini üstlerinden atamıyorlar. Anneliği annelerden öğrenme dönemi kapandıktan sonra, her kuşakta başka bir anne tipi model olmaya başladı. Bir zamanlar emzirmek elzem değildi; şimdi zorunlu. Kundaklama, hatta bebeğin yatış şekli de büyük değişiklikler geçirdi. Sezaryanla doğum tartışması sürüyor. Bu tartışmalar arasında sosyal bilimciler ve özellikle feminist sosyal bilimciler çocuğun her şeyi maskelediğini, çocuğu doğurduktan sonra bakımını üstlenen ve genellikle tek başına büyüten kadını gerçeklerden, kendinden uzaklaştırıp hayattan kopardığını iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar zaman zaman kadının en önemli, hatta tek sorumluluk alanı çocuk; ilişkileri, evliliği kurtarıyor, övünç kaynağı oluyor. Din adamlarının, sağlık uzmanlarının, tıbbi bilginin, siyasi iktidarların ve diğer annelerin ortak inşa ettiği bu yapıya itiraz etmek neredeyse olanaksız. Hatta anneliğin evrensel ve ortak hiçbir davranışının belirlenemeyeceği, aksine, her kadına, kültürüne, aldığı eğitime, hırslarına, hayallerine, düş kırıklıklarına göre değiştiği ve kulağa ne kadar zalim gelirse gelsin, annelik sevgisinin de yalnızca bir duygudan ibaret olduğu, dolayısıyla koşullardan etkilendiği vurgulanıyor.

    Bu duygu bir kadında mevcut olabilir de, olmayabilir de. Kadınlar çocuk doğursalar da bu duyguyu taşımayabilirler ya da doğurmayan kadınlar bu duyguyu yoğun olarak taşıyabilirler. Anne olmak için bir kadının çocuk doğurması gereken dönemler de sona erdi. Annelik artık bir arzu, bir istek sadece… Bir kadında bu istek güçlü de zayıf da görünebilir, çünkü her zaman toplum tarafından tanımlandığı gibi anneliği sergilemek artık olanaklı değildir. Değişen toplumsal yapı ve değerler de bunu gerekli bulmamaktadır.

    Kadınların bedenleri, düşünceleri, hal ve hareketleri nasıl tanımlanıp belirleniyorsa, anneliğin de bundan payını aldığını söylemek mümkün. Medeniyet ürünü yeni annelik sınırsız özelliklere sahip. Günümüzde modern kentli kadın, doğum pratiğini bilmediği için kendini tümüyle uzmanlara bırakıyor. Abartılmış risk algıları ülkeden ülkeye, doktordan doktora değişiyor. Kadınlarda anneliğin içgüdüsel olduğunu söyleyenler, çocuk için neyin, ne zaman yapılması gerektiğine dair listeler hazırlıyor. Böylece işleri hafifletmiyor, aksine çoğaltıyorlar.

    Annelik çok tipik davranış kalıpları olan ve beyindeki özel nöral sistemler tarafından yönetilen ve yürütülen tamamen doğal bir süreçtir. İnsandaki annelik davranışı ve bu davranışı sağlayan nöral sistemler milyonlarca yıllık evrimsel gelişimin bir ürünüdür. Anne beyninin kendi yaşıtları olan doğurmamış kadınların beyninden çok farklı olduğu ve özellikle kendi yavrusu konusunda son derece duyarlı olduğu kanıtlanmakla birlikte, işin içine akıl, eğitim, sosyo-ekonomik koşullar girince, bu biyolojik evrimsel süreç yönetilebilir hale geliyor. Oysa anneliğin biyolojik süreci kadınları tek tip bir davranış kalıbı göstermeye hazırlıyor.

    Biyolojik bilimler; annelik davranışının esas olarak genetik ve hormonal etkenlerce tetiklenip sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır, ancak tabii ki, annenin çocukluğundan itibaren almış olduğu eğitim ve yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar nedeni ile anlamı değişebiliyor.

    Tüm memeliler gibi insanda da annelik davranışının doğal ve otomatik olarak nörobiyolojik sistemler tarafından başlatılması ve sürdürülmesi sayesinde yenidoğan bebeğin korunup kollanması ve böylece neslin devamı garanti altına alınmış oluyor. Anne çocuğunu önce kendi ihtiyacı için emzirir, yani biriken sütün acısını gidermek için. Meme vermesini sağlayan ilk neden sevgi değil, kendi bedeninin dayattığı ihtiyaçtır.

    Ancak emzirmek zaman zaman moda zaman zaman değil, emzirmeyi yükselen değer kılmak için dönem dönem anne sütünün faydaları anlatıla anlatıla bitirilemiyor, hatta kampanyalar düzenleniyor. Bu durumda çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne -sütü azdır, apse yapar, çocuk beğenmez- emzirememenin ezikliğini yıllar sonra bile üzerinden atamıyor, çocuğun üstüne daha çok düşüyor. Oysa emzirmek çocukla sürekli yakın ilişki gerektirir ve bu temas alışkanlığı annelik şefkatini doğurur. Kimi kadın bu duyguya saplanıp kalır, kimi denetleyerek çocukla ilişkisini dengelemeye çalışır, kimi de aldırmaz etkilenmez.

    Çocuğun normal fiziksel ve ruhsal gelişimi için anne bakımına ve sık dokunulmaya ihtiyacı vardır. Anne yokluğu çocukta sosyal, davranışsal ve bilişsel işlevlerin gelişiminde geriliğe, strese cevap sisteminin anormal gelişimine, öğrenme ve bellek bozukluklarına ve ilerde kendisinin de iyi anne olamamasına yol açmaktadır

    İnsan ve hayvanlarda annelik davranışının gelişmesi için genetik (oksitosin, prolaktin, östrojen alfa reseptör genleri gibi), çevresel (bebeklik ve çocuklukta örnek alınan anne davranışları, doğumdan önce ve sonra bebeklerle karşılaşma, bebeğin uyarısı) ve hormonal [doğumdan önce östrojen ve progesteron, doğum sırasında ve sonrasında oksitosin, prolaktin ve kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH)] etkenlerin birlikte geliştirdikleri özel nöral yolaklar gereklidir.

    Anneliğin anneye faydası var mı?
    Polonya’da yapılan bir çalışmada her çocuğun annenin yaşam süresini ortalama 95 hafta kısalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada çocukların babanın ömrünü kısaltmadıkları, her kız çocuğun babanın ömrünü 74 hafta uzattığı, erkek çocuğun ise babanın yaşam süresine bir etkisinin olmadığı bulunmuştur. Bu farklılığın, annelerin üremenin, hamileliğin ve doğum sonrasındaki ağır iş yükünün sonucu olarak yaşadıkları enerji kaybı ve hastalıklara daha açık olmaları, babaların ise böyle bir bedel ödemeden kızlarından daha iyi bakım ve destek almaları, böylece daha sağlıklı bir ortamda yaşamalarının sağlanmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

    İyi anne-çocuk ilişkisinin gelişiminin sağlanması
    Annelik bakımı çocuğun yaşaması, dolayısıyla türün devamı için son derece önemli olduğundan, doğa iyi bir anne-çocuk ilişkisinin gelişimini, neredeyse garantilemiş gibi görünmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için doğa tarafından kadını anneliğe hazırlayan ve anneliğe daha kolay tahammül etmesini sağlayan bazı hazırlıklar yapılmakta ve gerekli donanımlar anneye verilmektedir;
    1. Kadının çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanması
    2. Kadının gebelik sırasında anneliğe hazırlanması
    3. Doğumla birlikte anneliği başlatan hormonların salınması
    4.Annenin annelik görevini ‘’severek’’ yapabilmesi için anneliğin ödüllendirici etkisi
    5. Annenin belleğinin güçlendirilmesi
    6. Annenin yabancılara karşı saldırganlığının artması
    7. Bebeğin anneye sevimli görünmesi
    8. Bebeğin çığlığına annenin koşması
    9. Çocuğun anneye bağlanması
    10. Çocuğun duygularının anne tarafından anlaşılabilmesi
    11. Annenin düşüncelerinin çocuğa odaklanması ve çocuğun korunması ve bakımı konusunda titiz olması

    Anneliğin türün devamlılığı açısından son derece önemli olması nedeniyle kadınların anneliğe hazırlanmaları işlemi doğa tarafından bebekliklerinden itibaren özenle ele alınmaktadır. İnsan ve diğer primatlarda bebek yaşlarından itibaren dişilerin bebeklere ilgisi, dokunma sayıları erkek çocuklarınkinden fazladır. Bu cinsiyet farkının ergenlik döneminde iyice belirginleştiği ve perinatal dönemde beynin maruz kaldığı hormonlarla ilişkisinin olabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle östrojenin bu konuda önemli olduğu düşünülmektedir.

    Kadınlar çocukluktan itibaren sosyal ilişki kurmakta daha başarılıdır. İnsanlarda hem kadın, hem de erkeklerde sosyal ilişki kurabilme yeteneği ile fetal testosteron düzeyi ters orantılı bulunmaktadır. İşte kadın ve erkeğin sosyal davranışlarının farklı oluşunun altında farklı üreme stratejilerinin olması gerçeğinin yattığı ileri sürülmektedir. Kadınlarda çocuğun sayısından çok kaliteli yetiştirilmesi esas olduğu için, onların hem çocukları ile hem de etraftaki diğer dişilerle (özellikle akraba dişilerle) iyi sosyal bağlar geliştirmeleri gereklidir.

    Kadınların daha sosyal varlıklar olmasının ardında da, bu evrimsel gereklilik bulunuyor olabilir. Özellikle primatlarda anne dışındaki dişilerin de annelik davranışı gösterebilmeleri sayesinde, çocuğun başkaları tarafından da bakılıp büyütülebilmesi mümkün olmuştur.

    Dişinin gebelik sırasında anneliğe hazırlanması; genellikle gebelikte düzeyleri artan hormonlar tarafından yapılmaktadır. Burada özellikle östrojen ve progesteronun rolleri önemlidir. Annenin gebeliği sırasındaki östradiol düzeyleri ile doğumdan sonraki çocuğuna bağlılığı arasında pozitif ilişki olduğu bildirilmektedir. Gebelik boyunca yüksek olan progesteron ve östrojenin annelik davranışında önemli olan beyin bölgelerinde oksitosin ve prolaktin reseptörlerinde artış oluşturarak anneliği başlattığı belirtilmektedir. Doğumdan hemen sonra östrojen ve progesteron düzeyleri düşmekte, ancak annelik davranışı bir kere tetiklendikten sonra bu düşüşün anneliğe olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Gebelikte annede yaşanan bir diğer değişiklik annenin bebeğin kötü kokularına karşı duyarlılığının azaltılmasıdır. Gebelik sırasında oluşan hormonal değişikliklerin etkisi sonucunda kadının bebekle ilişkili kötü kokuları daha tarafsız, hatta bazen ödüllendirici bir koku olarak algılanmasının sağlandığı ileri sürülmektedir.

    Oksitosin doğumdan hemen sonra anneliğin başlaması için gereklidir, ne var ki, sürdürülmesinde o kadar önemli değildir. Doğumdaki vajinoservikal uyarı oksitosin salınışını uyarmakta ve bu artan oksitosin doğum ve annelikle ilişkili birçok olayı birlikte başlatmaktadır. Oksitosin doğuma yardımcı olmasının yanı sıra, süt salınışına yardımcı olmakta, annelik davranışını başlatmakta, annenin çocuğunun kokusunu kavraması ve onu bu yolla tanımasını sağlamakta ve bir yandan da bazal hipotalamustaki reseptörler aracılığıyla cinsel isteği baskılamaktadır.

    Emzirme sırasında salgılanan oksitosinin aynı zamanda annenin anksiyetesini ve stres düzeyini azalttığı kanıtlanmıştır. Son yıllarda süt kafası diye sohbetlere konu olan davranışların nedeni de bu hormonal mekanizmadır aslında. Oksitosinin özellikle ilk doğumda annelik davranışının başlatılması için gerekli olduğu, sonraki doğumlarda ise, artık oksitosin gerekmeksizin annelik davranışının sürdüğü bildirilmektedir. Annenin ilk doğumu değilse oksitosinin bloke edilmesi annelik davranışını engellememektedir. Kısaca burada ‘’bir kez anne olmuşsan artık ölünceye kadar annesin’’demekten başka açıklama yoktur.

    Gerçekte bu biyolojik etkileşimler olsun ya da olmasın annelikten temelde beklenenler;

    -Çocuğunun kendi ihtiyaçlarını ve doğasını fark edebilmesi,
    -Çocuğun gelişimine uygun destek verebilmesi,
    -Şartsız kabul ve sevgi göstermesi,
    -Çocuğunu bir birey olarak kabul etmesi,
    -Çocuğuna her ne olursa olsun, gözlerinde bir ışıltıyla bakabilmesidir.

    Ama aslında hepimizin anlaması gereken; annelik yeteneği olmayan ya da annelikle ömür tüketmek istemeyen kadınların da rahat bırakılması ve bu tercihe en az anne olmayı tercih etmeye duyulan saygı kadar saygı duyulmasıdır.”

     

    Teşekkürler sayın Hablemitoğlu.

    LinkedIn profilinde yayınlanmıştır.

  • Anne Olmasaydın Anlardın

    Anne Olmasaydın Anlardın

    Birkaç yıl önce Elif Key‘e ait bu yazıyı okuduğumda kendimden o kadar çok şey buldum ki. Eleştirdiği şeyler tam olarak benim de eleştirdiklerimdi. Ben yazsam bu kadar olurdu =)
    Anne olmayı abartan insanları itici buluyorum. Başkalarıyla yarışmak, kendilerini başkalarından üstün görmek için sanki ellerine bir neden verilmiş gibi davranan bu insanlardan ciddi anlamda irrite oluyorum. Bazıları Elif Key’in anneleri kıskandığı için bunları yazdığına dair yorumlar yazmışlar, bu çok komik =) Kadın çocuk doğuramıyor değil ki, doğurmuyor. Kendi seçeneğini kullanıyor yani aynı benim gibi. Doğuran kadınların çoğu mecbur oldukları, kocaları doğurmasalar onları istemeyeceği için doğurmuyor mu? Küçücük bir kızkenden beri ellerine oyuncak bebek verilerek çocuk doğurmaya şartlandırıldıkları için doğurmayı mecburi bir görevmiş gibi görmüyorlar mı? Birini eleştirmenin tek sebebi kıskançlık mıdır yani? Bence doğurmayı kendi ruzasıyla reddedemeyenler, kendi özgür seçimiyle doğurmayanları kıskanıyor. Çünkü asıl onların doğurmama gibi bir seçenekleri ne yazık ki yok ama benim ve Elif Key gibi kadınların özgür seçimleri var.
    Şimdi gelelim Elif Key’in yazısına… Aşağıda buyrunuz =)

     

    ”1984 yılında günlüğüme yazmışım:

    Annem Banu’larda kalmama izin vermedi. Bence çok ayıp bu yaptığı. Ve bana sebep olarak. “Anne olunca anlarsın, sen istersen çocuğunu sürekli sokağa gönderirsin, gider hiç eve dönmez” dedi. “Anne olunca anlarmışım kadar saçma bir sebep yok!”
    Sonra ben anne olmadım, annem “anne olunca anlarsın”larını önce azalttı, sonra kesti.
    Sonra yaşıtlarım, arkadaşlarım birer birer anne olmaya başladı.
    Ve ben boş boş uzaklara bakıp, yarına yazmam gereken yazıyı düşünürken arkadaşlarımdan bir ses duyuldu: “Anne olunca anlarsın!”
    “Yok canım mümkün değil, yanlış duyuyorumdur.”
    “Anne olunca anlarsın” bayrağını kapmış koşan arkadaşlarıma bakarken çocuğum olmadığından düşünmeye çok vaktim var ya biraz düşündüm.
    Anne olmayanlar, maddi ve manevi ve hatta fiziksel birtakım engeller nedeniyle olamayanlar ve belki de hiç olmayacaklar adına konuşmak haddime düşmez. Lakin cenneti ayaklarımızın altına almadan da anladığımızı, patates sepeti gibi oturmadığımızı anlatmam gerektiğine karar verdim.
    Bir kere biz sizi ve çocuklarınızı ayrı ayrı kabul ediyor ve seviyoruz.
    Yani kalkıp da bize “Bu sene yuvaya başlıyoruz” ya da “Artık kakamızı söylemeye başladık” dediğinizde, ne kadar antipatik olduğunuzu nasıl anlatalım?
    Sizi lazımlıkta otururken ya da yuvada küplerle oynarken hayal etmek zorlayıcı ama insan buna da alışıyor. Ve “İnsan anne olmadan da sabrını kontrol etmeyi böyle öğreniyor” deyip geçiyoruz.
    Bir kere biz sizi başka anneleri hayattaki en büyük rakipleriniz olarak görürken ve çocuğunuzun gittiği yüzme kursunu, yediği ilk balığın türünü, hastalandığında verdiğiniz ve hemen iyi gelen o bitkisel karışımın tarifini veya çocuğunuza aldığınız “İngilizce’ye ilk adımlar” kitabının adını bile başka annelerden saklarken, sizin samimiyetinizi sorguluyoruz. İçimizden “Yahu bu kadın benim en yakınımdı hangi ara böyle hırslandı? Hangi ara bu kadar delirdi?” diye düşünmeye başlıyoruz.
    Çünkü besbelli bize de hayatınızı eksik püksük anlattığınızı, eskisi kadar samimi olamayacağımızı bize siz düşündürtüyorsunuz.
    Samimiyetin bir çocuğu büyütürken ne kadar mühim olduğunu biliyoruz lakin çocuğunuzla kurduğunuz bağın ne kadar plastik olduğunu, anne olmadan da görüyoruz.
    Bir kere biz sizi topluma faydalı bireyler yetiştirme ihtimaliniz olduğu için sevmeye devam etmeye çalışıyoruz.
    Ama baktığımızda sadece gitardan koşturarak çıkıp jimnastiğe giden, oradan Fransızca konuşsun diye eve çağırdığınız üniversite talebesi tarafından su ikram edilen çocuklarınızı görüyoruz.
    Demek ki siz bu yaştan olmayan bir CV’yi doldurmaya çalışıyorsunuz.
    “Yahu boşver, daha çok küçük be, bırak oynasın” dediğimizde “Anne olunca anlarsın” cevabını hızlı EFT’yle gönderdiğinizden susuyoruz.
    Siz ne yazık ki sadece kendinize faydalı çocuklar yetiştiriyorsunuz.
    Aklı başında, sağduyulu, sakin büyütülen çocuklara, ileride sizin gibi “proje anneler” tarafından büyütülen çocukların ağır mobbing uygulayacağını bugünden görüyoruz.
    Çocuklarınız yuvada prezantasyon yapıyor, iPad’i sol koluyla açıp iPhone’da sizden hızlı hareket ediyor diye sabahtan akşama kadar yüzümüzde “Ay maşallah” yapıştırmasıyla otururken gerçekten acı çekiyoruz.
    Çünkü “Sene olmuş 2012, bütün çocuklar seninki gibi, bunlar uçsa biz şaşırmayız” diyemiyoruz.
    Çünkü sizinkiler en akıllı! Sizinkiler yeme problemi de yaşamıyor, sizinkiler kakasını da hemen söyledi, sizinkiler koyuyorsun uyuyor, sizinkiler hiç antibiyotik de içmedi değil mi?
    Ne güzel. Başka annelere attığınız palavraları biz anne olmadan da yemiyoruz.
    Sizin çocuğunuz elimizden ağlayarak telefonumuzu alıp, ilk sinirlendiği anda havada uçan tekmeler atıp, kendini yerlerde yuvarlarken bizden onun şımarık olduğunu düşünmemiz yerine, “Şekerim bizimki indigo, var işte böyle anormallikleri” lafınıza yine “Ayyy maşallah, yerim onun o tekmelerini, kaslı da baksana, bacakları pek kuvvetli, herhalde yediği taze somonlardan” dememizi bekliyorsunuz.
    Siz bize her seferinde büyük harflerle, “Anne olunca anlarsın” uyarısını yapıştırırken, biz kibarlığımızdan ‘Seninki düpedüz şımarık’ diyemiyoruz.
    Siz elinizde akıllı telefonlarınızla oturmuş, çocuğunuzun en tontiş pozunun peşinde koşarken, “Emrehannnn bana bak oğlum, gül şimdi”, “Nazendeeee kızım eteğini savurarak Adele’in şarkısını söylesene” diye video çekerken, sizin çocuğunuzu iPhone’unuzda büyütmenize üzülerek bakıyoruz.
    Sonra da siz üzülmeyin, bize alınmayın, sitem etmeyin diye bütün o videoları, fotoğrafları like’larken kendimizi buluyoruz.
    Ve asıl sıkıntı şurada:
    Siz bu hayatın tüm yükü sizin omuzlarınızdaymış, hayatın sillesini siz yemişsiniz, bizse anne olmadığımız için tatlı bir rüyanın içindeymişiz ve partilerde coşuyormuşuz gibi davranıyorsunuz.
    Bizim yaşadıklarımız hayat değil.
    Bizim yaşadıklarımız aşk da değil. Ha doğru ya siz hayatınızın en doğru evliliğini kafasını iPad’inden kaldırmayan ve sizinle aylardır sevişmeyen adamla yaptınız değil mi?
    Biz aşkı da bilmeyiz, anne olmayı da…
    Ama ne acıdır ki bütün bunları olmadığımız halde, 2 km. öteden sizin ne kadar mutsuz olduğunuzu görebiliyoruz.
    Ve artık ne kadar sıkıcı olduğunuzu anne olmasaydınız anlardınız, bilmiyorum biliyor musunuz?
    Ve biz bedelli annelik çıkarsa yapacağız, yeter ki siz biraz kendinize gelin istiyoruz.
    ELİF KEY
  • Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Beni rahatsız eden bir konu; yetişkinlerin çocuklara hitap şekillerindeki absürdlük! ”Annecim, babacım, aşkım, babaannecim, anneannecim, dedecim, yengecim, dayıcım, amcacım, halacım, cımcım da cımcım!!!” İşin cıvığını çıkardığınızın farkında mısınız? İlk kimden çıktı bu saçma hitap şekli gerçekten merak ediyorum. Ve sonrasında koyun sürüsü gibi, sorgulamadan nasıl bu kadar akılsız ve fikirsizce yayıldı? Annesine ”annecim” diye hitap etmeyenlerin, kendi çocuklarına ”annecim” diye hitap etmeleri kadar saçma şey çok azdır. Anneniz mi o sizin? ”Bakın ben onun anneciğiyim” demek istiyorsunuz aslında sanırım. Annecim! Çocuğunuz size çoğu zaman ”anne” derken ve ”annecim” diye çok az hitap ederken sizin sürekli o çocuğa ”annecim” diye hitap etmeniz kendi egonuzdan kaynaklı büyük ihtimalle. Annem bana ”annecim” diye hitap etse normal karşılamazdım bunu. Ben onun annesi miyim, neden bana annesiymişim gibi hitap etsin? Türkler dışında hiçbir millette bu hitap şekli yok. Yabancılar da garip ve komik buluyor zaten bu davranışınızı. Aslında bir davranış bozukluğu bence. Bu konuda internette en sık rastladığım yazılardan birini Psikolog Nihal Akyıldız yazmış, web sitemde onu ben de paylaşmak istiyorum.
    ”Son dönemde çevremdeki annelerin sıklıkla çocuklarına hitap ederken; annecim, babaların; babacım, hatta teyze ve halaların; teyzecim, halacım şeklinde hitap ettiklerini duyuyorum!
    Ayrıca çocuğunun ismine her an ‘cim’ eki koyup; çocuğuna kızarken bile Egecim, Defnecim şeklinde hitap eden ebeveynler de var.
    Bir de bunun bir üst durumu var ki; o da çocuklarına ‘aşkım‘ ve bu türde hitap eden anne babalar!
    Ne oluyor bu ebeveynlere? Çocuğunuza koyduğunuz isme ne oldu? Oğlum, kızım, yavrum gibi sıfatlar nereye gitti?
    Dünya bu kadar tersine giderken bu durum o kadar da önemli bir konu mu diyebilirsiniz. Ancak çocukların gelişimi için oldukça önemli bir konu; çünkü çocukların gelişim halkasına zarar veriyor ve çocuklara yazık oluyor! Eskiden anne baba otoritesi altında pasifize edilen nesiller yetişirken şimdi de eşitlik, sevgi adına kendi yetişkin konumunu görmezden gelen bir nesil oluştu. Çocuklara nasıl hitap etmeli Çocuklarımıza; annecim, babacım, aşkım… gibi hitap etmekle ne zararlar verdiğimize bakalım mı?
    5 yaşında bir çocuk olduğunuzu ve ebeveynlerinizin size; annecim, babacım diye hitap ettiğini düşünün. Kendinizi güçlü hisseder misiniz? Evet. Güvende hisseder misiniz? Büyük olaslıkla hayır! Anne babanın çocuğuna mutlak vermesi gereken şey; kendini güven içinde hissetme duygusudur. Bir üst konumdaki kişinin varlığını hissederek, çocuk – insanoğlu kendini güvende hisseder. Güven içindeki çocuk sağlıklı gelişir. Bu beslenme ve sevgi ihtiyacı ile birlikte çok önemli bir ihtiyaçtır. Ayrıca yaşları gereği; somut öğrenme döneminde olan çocukların kafaları karışıyor ve kavram kargaşası yaşıyorlar. Ben neden annemin annesiyim, neden babamın babasıyım diye düşünüyor? Bu durum onların size; ‘yavrucum, oğlum, kızım’ demesi gibi bir şey. Ne kadar absürd değil mi? Siz de onlara; olmayan rolleri üzerinden hitap etmemelisiniz. Bir diğer zarar çocuğun model alması konusudur. Çok önemli bir öğrenme şekli olan; model almada / özdeşim kurmada ilk modellerimiz anne babamızdır.
    Kimleri model alırız? Bizden daha güçlü, daha bilen, daha yetkin…. kişileri. Ama biz onlara annecim, babacım derken çocuğun gözünde rol model olamayız ki! Anne babasının daha tecrübeli, daha bilen, koruyucu, güçlü olduğunu kabul eden ve model alan çocuk; okul hayatının başlamasıyla birlikte dış dünyaya açıldığında; ben de onlar gibi olmalıyım diyecek ve kendini kanıtlamak için çaba gösterecek, çalışacak, öğrenecek ve gelişecek. Anne babalardan ve öğretmenlerden sıklıkla şunu duyarız; çok zeki ama çalışmıyor! Okulda dersleri ciddiye almayan, sorumluluk almayan, çaba göstermeyen, otoriteyi tanımayan bu çocuklara evde ilk altı yıl içinde verilen mesaj genellikle şöyledir; dünya hep senin etrafında dönüyor ve dönecek. Bu çocuk neden kendini zorlasın, sorumluluk alsın, neden çabalasın, kendini kanıtlama ihtiyacı duysun, dersine çalışsın ki? Buna bağlı diğer bir zarar da; evde anne babasının gücünü (bu güç aynı zamanda çocuğa korunduğu, güvende olduğunu hissettirir), okulda öğretmenlerinin gücünü hissetmeyen çocuk; nerede duracağını bilemediği için uçlara kayar. Bir uçta; her şeyden kaygı duyan, güvensiz bir çocuk, diğer uçta; her şeyi sonuna kadar deneyip, sınırları görmeye çalışan bir çocuk. Her ikisinde de mutsuz çocuk. Oysa bizim onlar için istediğimiz şey; potansiyeli doğrultusunda sınırlarını zorlasın, kendini gerçekleştirsin ama her konuda da sınırsız olamayacağını, nerede duracağını bilsin ki; zarar görmesin. Gördünüz mü; küçük yaşlarda gelişimsel bir halkanın zarar görmesinin ucu nerelere uzanabiliyor!Ayrıca; annesinin babasının aşkı konumunda olan çocuğun da; sevgilisinden her aşkım sözcüğünü duyduğunda bilinçdışında suçluluk duygusu altında ezileceği büyük olasılıktır. Bu konu ayrı bir yazıya konu olacak kadar da önemlidir.
    Sonuç; bu hitapları bol bol kullanan yeni nesil anne babalar; aslında çocuğunuzu değil kendinizi düşündüğünüz için tebrikler.
    Bilinç dışınızda; senin arkadaşın benim, senin sevgi nesnen benim, biz eşitiz (sorumluluk almayayım) mesajları vererek onları kendinize bağımlı bir insan haline getirmeye çalıştığınız için.
    İnsanın doğasında özerk olmak var. O nedenle; güçlü olan çocuk bu durumdan sıyrılmak için ileride bir şekilde (ruhsal veya gerçek) çok uzağa gidecek ve dönmeyecek.
    Gidecek kadar güçlü olmayan çocuk ise yanıbaşınızda size bağımlı ama öfkeli kalacaktır.
    İyi anne babalık; kendini ona adamak, her dediğini yapmak, çocuğu sevgiye boğmak, (böylece hep beni sevsin) hiç çatışma yaşatmamak, hep size bağımlı kılmak, biz arkadaşız, …… demek değildir.
    Anne babalık; sanki siz hiç yokmuşunuz gibi ayakları üstünde durabilen, kendi kararlarını verip, sonuçlarını yaşayabilen, yaşına uygun sorumlulukları yerine getirebilen, hayata karşı kendi normlarını oluşturabilen, hayatı iyisiyle kötüsüyle bir potata eritebilen çocuklar/nesiller yetiştirmektir.
    Ödülü de; size bağımlı değil, bağlı evlatlar yetiştirmiş olmaktır.”
    Nihal Akyıldız, Psikolog
  • Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Ekşi Sözlük yazarı ”isolde” hislerime resmen tercüman olmuş. Yazıyı okuyunca çevrenizde bunlardan ne kadar çok olduğunun farkına varacaksınız. Bu tiplere evlilik afyon etkisi yaratmış sanırım ki kafaları bu derece uçmuş durumda. Hele ki o ”sunum” meraklılarına Allah şifa versin diliyorum. Biz de evliyiz ama çok şükür bu saçmalıkların içinde debelenmiyoruz. Her zaman diyorum, kitap okumayan beyinlerden çok fazla beklentiniz olmasın.

    Yine de züccaciye sektörüne sevgili kocişkolarının paracıklarını kazandırdıkları ve piyasaya hareket getirdikleri için bu israf meraklısı gelinlere teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Onlar olmasa hangi aklı başında kişi alır o acayip pembiş-maviş icatları? Kim Barbie kusmuşa döndürür evini?

    Neyse gelelim yazıya =)
    ”var böyle bir şey, hakikaten. varlığını ilk şu sıralar pırtlak gibi türeyen “bebiş ve kociş” temalı bloglarda farkettim. çiftlerin genelinde kadın daha eften püften işlerle meşgulken adamların hepsi dünyanın en harika kocişi ve yeri geldiğinde(mesela evlilik yıldönümü fotoğrafı yayınlanacaksa) süper bir dekor.
    1. devre – evolution
    – çiftler genelde kız tarafının ailesine yakın bir muhitte mutlaka stor perdeleri ve plazma tv’si olan bir dairede oturuyorlar,
    – haftasonları anne ve kayınvalide evlerinden beylikdüzü migros’a oradan da polonezköy’e uzanan ideal gezilere çıkıyorlar(tabi işin anne ve kayınvalide evi kısımları asla anlatılmıyor bloglarda)
    – orta sınıfın biraz zıplamışı tabakanın gidebildiği fix mekanlarda yemek yiyip bunu gözlerinde o kadar büyütüyolar ki fotoğraf çekinmeden edemiyorlar, versailles’a bruncha gitmişler sanki asdfghklşi,
    – markafoni’den, limango’dan çift çift elele alışveriş yaparak aşklarını pekiştiriyorlar,
    – onların dünyasında kayınvalideler hep çok nazik, hepsi bir esma sultan, asla “kayınvaldem ne cadı bir görseniz” diyen yok, hep “sevgili kayınvalideciğimin bana hediye ettiği chanel no.5 karşısında çok duygulandım, nasıl da zevklidir” (şanel no.5 kocakarı kokusu ayol)
    – çiftin erkek olanı bence tam bir godoş, ya da kibar kızla evlenince kendini modifiye etmiş kıro. ilk tür genelde beyaz yakalı ve adı bahadır, tolga, alper filan. ikinci türün adı muharrem ama karısı ve ortak arkadaş çevrelerince “muh” deniyor kısaca, ne şirin. muh
    – kadın tarafı genelde makarna haricinde yemek yapamıyor, hepsi hazır kavanozda ithal makarna soslarına hayran.
    – cici çiftimiz haftasonları kendileri gibi evli 4-5 çift zibidiyi eve çağırıp sinema gecesi yapmaktan çok keyif alıyorlar, lan manyak mısınız niye evlendiniz sürekli onu bunu çağırıp ebleh eğlenceler düzenleyecekseniz, pazar günü yahu, kocana sarıl yat.
    2. devre – transmutation
    – kıroluk kadının hamile kalmasıyla everest zirvesine ulaşıyor, ondan sonra 9 ay “piremsesimizin ilk donu, paşamızın ilk oyuncak arabası” kafa şeetme seansı başlıyor. hayır anlamıyorum ki bu monarşi hayranlığı nedir, prensesler vezirler ibrikçibaşılar havada uçuşuyor.
    – ve artık kıroluk başkalaşım geçirip bambaşka bir boyuta ulaşıyor: “annişi ve bebişi”, “börülsu’nun annesi”. ilerinin cadde çocuklarını üretmek üzere and içen çiftimiz çocuğu 2 yaşında reiki’ye, 2,5 yaşında keman dersine, 4 yaşında tan sağtürk bale okuluna yollayıp geleceğin behlül ve esra-ceyda kardeşlerini yetiştirmenin ilk adımını atmış oluyorlar böylece. o çocuğu nereye gönderirsen gönder çocuktan bi halt olmuyor çünkü anne ve baba özünde burjuva kıro.
    – ve kadın tarafı zaten ne idüğü belirsiz kariyerini bir yana atıp kendini çılgınlar gibi çocuk yetiştirmeye adıyor, bu yetiştirme çocuğun herşeyini “bugün muzoberk ilk fransızca şarkısını söyledi:)) allah her anneye bu gururu yaşatsın” diye bir bloga post etmekten ibaret ama olsun, önemli olan adama ne olduğu.
    – adam bu full domestic kadın bir yandan çocuk yetiştiriyormuş gibi yapıp bir yandan istinye park’ta gezerken tamamen arka planda kalıyor, itibarı sıfırlanıyor. o zaman blog ve hayat şuna dönüşüyor “anne ve bebişi:) ve duvara tırmanan kocişi”
    bir gün birinin şunu yazmasını bekliyorum gerçekten: “kızlaar mustafasu ile yoga seansından döndük bir de ne görelim kocişim ölmüş:((“
    işte size yeni evli post-modern çift barzoluğunun kısa bir özeti, esen kalın.
    edit: işbu entry hiçbir maddi ve manevi küçümseme içermemektedir.
    sadece bu tip çiftler birbirlerine sevgi ve saygıdan çok ev eşyaları, lüks harcamalar, görüşülen insan tipleriyle bağlıymış gibi gelir bana, sanki ikea komodinlerini, gezdikleri mağazaları, yemek yedikleri restaurantları ellerinden alsalar, sessiz sinema oynayabilecekleri diğer çiftler bunlara yüz çevirse ve tamamen birbirlerine kalsalar anında birbirlerinin ömrünü yemeye, kırmaya ve kaçmaya başlayacaklarmış gibi gelir.
    onlara baktıkça bir gün yeterince sevmediğim bir insanla evlenmek gibi bir şuursuzluk edip mutluluğu gelinlik modelinde, koltuk kumaşlarında ararım diye korkarım..”
     
    Yazı için teşekkürler ”isolde” 
    Ekşi Sözlük’ten alıntıladım =)
  • Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler.
    2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.
    3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
    4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.
    5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.
    6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
    7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
    8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı Uç Örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
    9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.
    10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2’yi geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya’ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)
    11- Türk anası çocuğunu lafta çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu sözde çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz
    12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
    13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
    14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
    15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
    16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
    – Abisi biz de oynayalım mı?
    – Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
    – Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
    Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
    17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur, çocukla çocuk olur.
    18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
    19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : (önem sırasına göre)
    1- atlet+çorap
    2-patik
    3-yelek
    Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.
    Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.
    Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
    Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
    20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır. Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.
    Basak Usanovic
    Mart 2015, Viyana
  • Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Yakın zamana kadar, çoğu insan genellikle herkesin evlenmek ve çocuk sahibi olmak istediğini, ancak bu durumun kökten değiştiğini varsaydı. Batı dünyasında çocuk sahibi olmayı seçmeyenlerin sayısı artıyor. Çocuk sahibi olmayı istemeyen ya da tercih etmeyen birçok kadın ve erkek var.
    Bunun sebebi, kişisel arzulardan dünyaya yeni bir yaşam getirme fikrinin, dünya toplumlarını ve ekosistemlerini dengeden çıkaracağı düşüncesi. Sebep ne olursa olsun, bu fikir tabu olmaktan çıkıyor. Dünyanın her yerinde toplumlar bu fikri pratiğe dökmeye başladı bile.
    “Zaman kötü. Çocuklar artık ebeveynlerine itaat etmiyor ve herkes kitap yazıyor.”
    – Çiçero
    Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerin çoğunda demografik özellikler yaşlı insanların gençlere oranla fazla olduğunu gösteriyor.
    Bazı ülkelerde ise doğum oranı 20 yıl öncesinden daha düşük. Bu yaşam beklentilerinin artmasıyla birlikte yaşlı bir popülasyona neden oluyor.

    Çocuk yapmama kararı

    Birçok insan, çocuk sahibi olmalarının özgürlüğünü alıp hayatlarını zorlaştırdığını düşünüyor. Ebeveynlik, birçok insanın yatırım yapmaya hazır olmadığı bir süreyi gerektirir. Bazıları için çocuk sahibi olmak ve büyütmek boğucudur veya basitçe bu fikir sadece ilgilerini çekmez. Bazı insanlar bir kariyere sahip olduklarına inanır ve sosyal yaşantı hayatlarına anlam katmak için yeterlidir. Ve diğerleri için ise çocuklar sorumlu ebeveynlik gerektiren yatırımlara değmez.
    Avrupa’da Çocuksuzluk (2015) çalışmasına göre, çocuk sahibi olmama nedenlerinin çoğu işle ilişkilidir. Bununla birlikte, ekonomik nedenler, kişinin kendi ebeveynleriyle kötü ilişki geçmişi ve genetik bir hastalık iletme korkusu da dahil olmak üzere pek çok nedeni daha vardır.
    Finlandiya Aile Federasyonu tarafından yapılan bir başka çalışma, son birkaç yıldır ekonomik sıkıntıların çocuk sahibi olmamanın ana nedeni haline geldiğini göstermektedir. İş güvensizliği ve geleceğe dair belirsizlik, bu fenomenin yayılmasına neden oldu.
    Kimin daha mutlu olduğu sorusuyla ilgili olarak Kanada’daki Western Ontario Üniversitesi kesin bir cevabın olmadığı sonucuna vardı. Kişinin yaşına bağlı gibi görünüyor. Daha genç insanlar için, çocuk sahibi olma, daha düşük bir mutluluk derecesi ile ilişkili olma olasılığı daha yüksektir.
    Çeşitli faktörlerden etkilenen bir karar
    Çocuk sahibi olup olmama konusunda kesin bir yanıt yok. Her insan ve özellikle her çift, kendileri için karar vermelidir. Konuyu derinlemesine düşünmek ve alınan karardan emin olmak önemlidir. İnsanlar onları istemeden çocuk sahibi olduklarında, gerçekten yıkıcı etkilere sahip olabilirler. İşin yüzeyinde ebeveyn olma arzunuzu ezmek, sonunda sizin için büyük bir varoluşsal boşluk yaratacaktır.
    İnsanlar neredeyse hiçbir zaman kendilerini çocuk yapmak için yeterli hissetmiyor. Bunun için bir partner, yeterli para, çok boş zaman ve ebeveyn olmak için arzu olmalı ve hepsi aynı anda olmalıdır. Dünyaya yeni birini getirmek için yine de şartlar imkansız değil. Aslında bu ayarlamalar her zaman yapılıyor. Çok kısa zaman öncesine kadar büyük aileler bir şekilde bunu yaparak ayakta kalıyordu.

    Neden çocuk istediğini bilmek

    Çocuk sahibi olma arzusunun nereden geldiğini bilmek önemlidir, çünkü bazen yanlış yerdedir. Bir ilişki sorunu yaşayan ve bir çocuğun ilişkilerini geliştireceği veya tartışmaya bir son vereceğini düşünerek kendilerini aldatan çok sayıda çift vardır. Ayrıca, kendi yaşamlarıyla ilgili hayal kırıklığına uğrayanlar ve yapamadıkları başarıları telafi etmek isteyen çocuklar da var. Her iki durumda da muhtemelen başarısızlık için tarifler.
    Ailelere sahip olmak istediğimiz ve nasıl olmasını istediğimiz hakkında karar vermek için daha fazla özgürlük kazanıyoruz, ki bu büyük bir gelişme. Bununla birlikte, yeni kaygı ve belirsizliklere yol açmaktadır. Önemli olan, kalbinizi dinleme yeteneğinizi geliştirmek ve diğer her şey zaten kendiliğinden olur.
    Çocuk sahibi olmak her zaman zor olacaktır. Dünyaya yeni bir yaşam getirmek basit bir süreç değildir. Çocukların kendilerinin yarattığı birçok sosyal ve biyolojik zorluklarla yüzleşmeyi içerir.

    KAYNAK: https://aklinizikesfedin.com/cocuk-sahibi-olmak-ya-da-olmamak/

  • Niye Doğurayım Ki?

    Niye Doğurayım Ki?

    Bugüne dek neden çocuk yapmadığımı soranlara üç aşağı beş yukarı aynı cevabı verdim.
    “Çocuk bakmak, büyütmek zor.”
    “İçimden gelmiyor.”
    “Yapan çok. Ben de yapmayıvereyim.”
    “Ben anne olmak istemiyorum. Böyle iyiyim.”
    Nezaketimi korumaya çalışıyordum bu soruyu cevaplarken. Çocuklu hayatın zorluklarını yaşamak istemediğimi söyleyerek, bu zorluklara kendi  hayatlarından örnekler vererek onları incitmek istemiyordum. Konu üzerine daha fazla konuşmak istemediğimi belli eden kısacık sözlerime “Ama her şeye değer”, “Ama hayattaki en güzel duygu” karşılıklarını aldığımda gülümsemekle yetiniyordum.
    Birini, istemediğini açıkça söylediği bir eyleme özendirmeye çalışmak, sevmediği yemeği kaşıkla ağzına zorla sokuşturmaya benziyor. “Tadına bir bak, çok güzel” diyen, o bir kaşığın, zorla girdiği ağızdan yüzüne püsküreceğini tahmin edemiyor. Saymadım ama en az birkaç kaşık püskürtmüşümdür. Üzgün olduğumu söyleyemem, seçeneğim kalmadığı içindi.
    Fakat şu aralar üzerine düşündüğüm esas konu bu değil.
    Bugüne dek, çocuk yapmamama dair meraklı soruların, bu soruları hayatıma müdahale olarak gördüğüm için beni sinirlendirdiklerini sanıyordum. Yıllar sonra fark ediyorum ki, bunu bedenime müdahale olarak gördüğüm için öfkeleniyordum. Bedenimi doğurmak için kullanmak istemiyordum.
    Bedenimi neden doğurmak için kullanmak istemiyordum acaba? Neden hâlâ istemiyorum? Neden kendimi hamile olarak hayal etmekten hep kaçtım? Niye hâlâ kaçıyorum?
    Bu soruları yazarken doğal olarak gözümün önüne hamile ben geliyor. Beyin böyle bir şey. Ağzından çıkanın robot resmini çıkarıyor hemen. Kendimi hamile görünce bedenim acıyor, rahmim, civarı ve karnım. Bedenimden yükselen acı duygusunu bu kez bastırmadan dinlemeye çalışıyorum. Acı görselleşiyor. Bedenim, rahmime yakın yerlerim yırtılıyor. Kandan, baygınlıktan başka bir şey yok.
    Düşünüyorum. Bu sahneleri ben kendi kendime mi uyduruyorum? Bedenimden yükselen acı duygusunu bir başıma mı yaratıyorum? Hislerimi kovmuyorum bu kez, bekliyorum, bakalım peşinden ne gelecek diye. Korkuyorum. Birazdan başıma ölümcül bir şey gelecekmiş gibi korkuyorum. Tehlikedeyim, var gücümle kaçıp kurtulmak istiyorum.
    İnsan duygularından kaçmamalı, onları yok saymamalı. Hayatta neyi neden yaptığını, neden yapmadığını anlamak için bu duyguların ortaya çıkmasına izin vermeli. Çünkü duyguları sonsuza dek bastırmak mümkün değil.
    On dakikadan fazla oldu son iki paragrafı yazalı. Acı ve korku geçmedi. Normal mi? Kötü bir rüyadan uyanmış gibi (Oh! Kâbusmuş!) hissediyorum, (Oh, hamile değilim!) Yani bir yerim yırtılmayacak, acımayacak, tehlikede değilim.
    Bu korkuları yaratan ben değilim, nereden çıkageldiler peki? Derin bir nefes alıp rahatladıktan sonra filmi geriye sarabiliyorum.
    Kim bilir kaç filmden, kaç doğum sahnesi yansıyor perdeye.
    Hastanede ya da evde, yatakta acılar içinde bağıran bir kadın. Üzerine abanan bir başka kadın. Bebek ağlamaları. Kapının önünde bekleyen adama bir iyi, bir kötü haber.
    Ya çocuklar halının üzerinde oynarlarken, anneler aralarında konuşuyorlar:
    “Normal doğurdum. Sekiz saat çektim o acıyı. Ayyy, çok fenaydı.
    Doktor üzerime abandı, acıdan bayılmışım, gözlerimi açtığımda bebek yeni gelmişti.”
    Kendi kendime yaratmamışım. Gerçek hayattan, filmlerden hafızama kodlanmış:
    Doğururken çok acı çekeceksin.
    Bu acı saatler sürecek.
    Doğururken ölebilirsin.
    Bugün görüyorum ki, sadece çocuk yetiştirmek istemediğimden değil, aynı zamanda acı çekmek ve ölmek istemediğimden doğurmamışım. Niye o kadar acı çekeyim ki? Niye öleyim ki?
    Doğurmamışım, doğurmayacağım. Hâlâ niye konuşuyorum bu konuda? Kadınları doğurmamaya özendirmeye mi çalışıyorum? Normal doğumdan uzaklaştırmaya mı? Yoksa gizli gizli sezaryen propagandası mı yapıyorum?
    Doğum konusunda konuşmak için, doğurmama ya da doğurma ihtimalim olmasına gerek yok, kadın olmam yeterli bir sebep. Gökten inmedim, benim hafızamda bu kodlar varsa, aynı kültürün yetiştirdiği birçok kadında da vardır. Doğurarak anne olmak isteyen ama doğumdan korkan kadınlar ne olacak?
    “İşte kadın da böyle yaratılmış,” “Acı ama meyvesi çok güzel”, “Bebeğini kucağına alınca hepsini unutur” deyip kenara çekilmek doğru mu? Bu konuda yapacak hiçbir şey yok mu?
    Hep sezaryenin kadına ve bebeğe zararları konuşuluyor. Kadınlar normal doğuma teşvik ediliyor. Fakat bunların hiçbiri, kadının doğum korkusunu yatıştırmaya yetmiyor. Ağrıyı, acıyı azaltan farklı doğum yöntemleri var, ancak bütçeleri sebebiyle her kesimden kadını kucaklayamıyor.
    Ancak kadınları psikolojik ve fiziksel olarak doğuma hazırlayan etkin yöntemler var.
    Neden doğuracak kadınları psikolojik olarak rahatlatmanın yolları, yöntemleri daha fazla, daha yüksek sesle konuşulmuyor? Kadınları doğurmaya, doğal doğurmaya teşvik etmek için bu yöntemlere daha fazla başvurulmuyor?
    Tamam, ben doğurmadım, susayım. O zaman doğuma psikolojik ve fiziksel açıdan hazırlanmamın yollarını, yöntemlerini bilen ve bu konuda bilenlerden yardım alarak doğal doğum yapmış kadınlar konuşsunlar. Bu konu kampanyalara, kamu spotlarına konu olsun.
    Güzel olmaz mı?

    ALTINA İMZAMI ATACAĞIM BU YAZI Özlem Kartal’dan alınmıştır.

    https://hthayat.haberturk.com/niye-dogursunlar-ki-1069648

  • ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ”Okullarda, etüt merkezlerinde lgs sınavı için sabahtan akşama test çözen çocukları gördükçe, yer altına inen maden işçileri aklıma geliyor” demişti bir arkadaşım. Gün yüzü görmeden çocuklukları geçiyor, üzülüyorum demişti. Anne değildi bunları söyleyen arkadaşım, çocuklar üzerine düşüncelerini söylerken çekingendi. Anneler hemen atlayıverirdi üzerine, “sen anne değilsin, anlayamazsın” diyerekten.

    Okulumuzun anneleri, sabah dokuz akşam beş buçağa kadar okulda kalan, on dakikalık teneffüslere bile çıkmadan test çözen çocuklarına akşam etüdü konulması için ve eve daha çok test ödevi verilsin diye müdürlüğe istekte bulunmuşlardı. Anneydiler çünkü, çocuklarının iyiliğini isteyen annelerdi.
    Geçmiş senelerde, ilkokul öğretmenimizin anne olmaması veliler arasında huzursuzluk, tedirginlik yaratmıştı. Öğretmenimiz veliler ile ters düşerse hep öğretmen suçluydu , anne olmadığı için. Sınıf anneleri kendi aralarında yarışıyorlar, ünlü markaların hediye çeklerini öğretmenler gününde hediye etmek için, organize oluyorlar, bir bizim öğretmen almıyor, hediye çekini, bana öğrencilerimin sarılıp öpmesi yeter diye. Okulun diğer öğretmenleri hediye çeklerini almışlar çünkü onlar anne, bizimki anne değil diyorlar.
    Bir kadın programında Türkiye’nin en iyi üniversitesini birincilikle bitirmiş dünyanın en iyi üniversitelerinde çocuk gelişimi üzerine doktoralar yapmış bilim insanı bilimsel araştırmalarını anlatmaya çalışıyorken sunucu kadın (Derya Baykal) ağız büküyor ve ”anne olmadığınız için anlayamazsınız” diyor. Kendi anneliğini örnek göstererek alçak gönüllü bilim insanına ayar veriyor.

    Çocuk doğurmamış arkadaşım, her anneye nasip olmayan bir şeye; çocukları insan gibi görebilme becerisine sahip.

    Anne olunca bize ne oluyor ki çocuğumuzu “insan”olarak göremiyoruz? Üzerine titreyip, tüm maharetimizle yumruk yumruk şekillendirdiğimiz eserimiz üzerine ömür boyu gölge olmaya neden bu kadar mecburuz?

    Annelik uykusuzluğumuzu, sütümüzü, tedirginliğimizi, gözyaşımızı, iş bırakmışlığımızı, çatlaklarımızı, pörsümüşlüğümüzü, zamansızlığımızı neden kutsuyoruz, kutsanmasını istiyoruz?
    Anne olunca kanatlarımızın çıktığını, yüreğimizin yerinden çıkarılıp nurlu başka bir yürek takıldığını, gözlerimize sadece çocuklarımıza odaklı perde indiğini, tüm koruyucu meleklerin bizi gözetlediğini , dünyanın bizim için döndüğünü neden herkese göstermek istiyoruz?
    En çok da çocuklarımız için tehlike olmuyor mu, bu kutsanmış annelik?
    Bu yazımı çocuk doğurmamış arkadaşım için yazıyorum, çocuğumu insan olarak göremediğim çoğu zamanlarımda gözümü açtığı için.
    AYŞE’NİN KOZASI BLOGUNDAN ALINMIŞTIR.
    YAZAN ARKADAŞI AYAKTA ALKIŞLIYORUM. 💗
  • Peki Sen Çocuk Yaptığına Pişman Mısın?

    Peki Sen Çocuk Yaptığına Pişman Mısın?

    HT Yazarlarından Perihan Özcan’ın aşağıdaki yazısı tam olarak benim de hislerimi anlatıyor. Her kadın çocuk yapmak istemez. Bunu kabullenemiyorsanız da kabullenmekten başka çareniz yok. Siz isterseniz 10 tane doğurun ama bizim gibi düşünen ve her geçen gün sayısı artan kadınlara da karışıp durmayın. Evet erkeklerimiz de çocuk istemiyor. Çünkü bizimle nesillerinin devamı için evlenmediler. Bunu da kabullenmek zorundasınız. Her erkek sizdekiler gibi neslini devam ettirmek için evlenmiyor, bazıları o kadın hayatındaki en önemli şey olduğu için evleniyor ve böyle ilişkiler çıkarsız muhteşem ilişkiler emin olun. Ayrıca doğurmadan da anne olunabiliyor. Bir çocuğu ya da bir hayvanı evlat edinebiliyorsun. Kendimizden çıkardığımızı mecburen sevmek zorunda hissetmek yerine gönüllü ve çıkarsız anne baba olmayı da tercih edebiliyoruz. Siz nesil devam ettirmek için bir araya gelmiş olabilirsiniz, sizin evliliklerinize biz karışmıyoruz, siz de lütfen bizleri dürtükleyip durmayın. Çoğu kadın ne yazık ki doğurduktan sonra eşleri tarafından yalnız bırakılıyor ve bebeğin bakımında o eşler pek de rol oynamıyor. Tek başına hamile kalmış gibi tek başına her işin üstesinden gelmeye çalışıp bir de çocuk bakmak için hayatını heba eden insanlardan akıl almaya şahsen benim hiçbir zaman ihtiyacım olmadı.

    Neyse.. Perihan Özcan’ın yazısına gelelim:

    ————————————-

    Ben kırk iki yaşında bir kadınım ve bugüne kadar hiç anne olmak istemedim. Elimi karnıma götürüp içinde bebek büyütme, sonra da doğurduğumu büyütme hayali kurmadım. İçimden gelmedi, bunun nasıl bir his olduğunu bilmiyorum. Eşsiz bir duygu olduğunu söyleyen kadınlara inanıyorum, güveniyorum. Öyle diyorlarsa öyledir. Bu duyguyu tekrar tekrar yaşamak isteyenleri de destekliyorum.
    Fakat anne olmuş kadınların istedikleri her an doğurmaktan söz açıp fütursuzca ilerlemeleri, bazen fena halde can sıkıyor.

    “Çocuk düşünmüyor musun?”
    “Hayır.”
    “Neden?”
    “İstemiyorum.”
    “Neden?”
    “…”
    “Bir gün pişman olabilirsin ama.”
    “Olmam.”
    “Biyolojik saatin geçtiği zaman gerçekten geri dönüşü yok.”
    “…”
    “O da mı istemiyor?”
    “…”
    “İstiyordur…”
    “…”

    İlk, hadi ikinci sorudan sonrası tacize giriyor. “İstemiyorum” diyorsun susmuyor, sırf istemediğin için doğurmadığına bir türlü ikna olmuyor. Sebeplerini anlatsan incinecek. İçin sıkışıyor, kendine gelmesi için bekliyorsun. Bizde böyledir, anne olmuş kadına bütün densizlikleri için anlayış gösterilir.
    Bazen birinin çocuğunu kucağına alman icap ediyor, konuşuyorsun, gülüp oynuyorsun ve bunu yaptığına seni pişman ediyor. O anki bakışlarından “senin de bir tane istediğinden” emin, “Bakışlarını gördüm” diyor. Dönüp diyemiyorsun “Onu doğurana kadar kocanla yaşadıklarınız geldi aklıma.”
    Hiç tanımadıklarının kendini bilmezliğine veriyorsun. Tanıdıkları boş veriyorsun, ama arkadaşın bunu yapınca asabın bozuluyor. Çünkü seni tanıyor, bin kere demişsin “İyi ki kazayla filan doğurmamışım” diye.
    Anne olan kadınların, anne olmak istemeyen kadınları neden anlamadıklarını biraz anlayabiliyorum. Ama neden anlamak istemediklerini, neden bu konuda bütün soruları sormayı kendilerine hak bildiklerini anlamıyorum.
    Ben mesela bugüne kadar anne olmuş bir kadına hiç “Pişman mısın?” diye sormadım. Saçı başı dağılmış, gözünden uyku akan, ödev yapan, cildi gibi bedeni de kendini koyvermiş, kocasıyla sevişecek vakit bulamayan, bulsa da sevişemeyen, çünkü artık arzulanmayan hiçbir kadına “Değdi mi yaptığına?” demedim. “Keşke yapmasaydım dediğin hiç oluyor mu?” diye ısrar etmedim.
    Doğum gibi bir olayla beraber hiç bilmediğin duyguları keşfettin, peki. Ya bunları keşfederken unuttuğun duygular? Onları unutmana değdi mi? Onları hiç özlemiyor musun?
    Çocuk doğuran kadın, doğurmayan kadına acır, kendi sahip olduklarına o sahip olamadığı, kendi tattığı duyguları o tadamadığı için. Fakat hiç düşünmez, kendisinin unuttuğu duyguları çocuksuz kadının tatmaya devam ettiğini ve halinden memnun olduğunu.
    Çok tuhaf gelebilir ama hiç anne olmak istemeyen kadınlar var dünyada. Çünkü hayatta anne olmaktan başka olunabilecek şeyler var. Hiçbir şey olmamak da ayrı bir seçenek.
    Anne olmayan bir kadını “çocuk yapma” konusunda konuşmaya zorlamayın. Zaten hayatta hiçbir şeyi zorlamayın. Hayat su gibi akar gider, yolunu değiştirmeye çalışırsın taşar, kurcalarsın teper.
    Çocuk doğurmak bir meziyet değil. Bu bir meziyet olmadığı için, doğurmayan kadın da eksik değil.
    Gece masal okumak, çocuk doğum günlerine gitmek, okul taksiti denkleştirmek, arzularını hayallerini unutmak zorunda olmadığı için “iyi ki doğurmamışım” diyen çok kadın yaşıyor dünyada.
    Bu kadınlar gerçekler, samimiler ve fazla bir şey değil, bari hemcinsleri tarafından hoyratça sorguya çekilmesinler istiyorlar.

     

    KAYNAK LİNK: https://hthayat.haberturk.com/yazarlar/perihan-ozcan-chocardelle/1037362-peki-sen-cocuk-yaptigina-pisman-misin