Kategori: Biyografi

  • Stephen Hawking Hakkında 10 İlginç Gerçek

    Stephen Hawking Hakkında 10 İlginç Gerçek

    1. Stephen Hawking 8 Ocak 1942’de Oxford’da doğdu ve ailenin büyük oğlu olarak St. Albans’da büyüdü. Babası biyolog araştırmacı ve annesi medikal araştırma sekreteriydi. Doğum tarihi fizikçi Galileo Galilei’nin 300. ölüm yıldönümüne denk geldi.
    2. 1959 yılında Oxford Üniversite Koleji’ne yazıldı. Matematik okumak istiyordu; ama bu bölüm üniversitede olmadığı için fizik okudu ve doğa bilimlerinden birincilikle mezun oldu.
    3. Hawking bugüne kadar on iki onursal derece aldı ve 1982’de Britanya imparatorluk Nişanı ile ödüllendirildi. Kendisi aynı zamanda Kraliyet Topluluğu’nun Akademi Üyesi ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesidir.
    4. Hawking 21 yaşında ALS hastalığına yakalandı (amyotrofik lateral skleroz). Buna Lou Gehrig hastalığı da deniyor. Yavaş işleyen bir ALS türü olan hastalık zamanla tümüyle felç olmasına yol açmış bulunuyor.
    5. 1985 yılında Hawking zatürre oldu ve acil serviste soluk borusunun açılması gerekti. Bu da ses telleriyle gırtlağının hasar görmesine yol açtı. Böylece Hawking’in hemşirelerinden Elaine Mason’ın eşi olan David Mason, fizikçinin sandalyesine klavyeye yazarak çalıştırabileceği bir sintisayzır taktı.
    6. Hawking kozmoloji, genel görelilik ve kuantum kütleçekim alanlarına katkıda bulunarak her şeyin teorisini geliştirmeye çalıştı. Özellikle de kara delikler üzerine yoğunlaşarak Hawking radyasyonunu keşfetti.
    Aynı zamanda büyük patlama ile kara delik tekilliğini birlikte düşünen ve enformasyon paradoksuna değinen teorileri araştırdı. Bunun dışında yakın yıldızlara ışık hızının yüzde 20’siyle araştırma sondası göndermeyi planlayan lazer yelkenli Starshot projesini destekledi.
    7. Isaac Asimov, Carl Sagan ve Michio Kaku’dan sonra popüler bilimin en büyük temsilcilerinden olan Hawking 1988 yılında Zamanın Kısa tarihi adlı bir kitap yazdı. Bu kitap o yıllarda Milliyet tarafından kuponla dağıtılmıştı ve benim de okuduğum ilk ciddi popüler bilim kitabı oldu (Asimov’un kitapları çok daha temel düzeydeydi). Zamanın Kısa Tarihi 20 yılda 10 milyon kopya sattı ve dört yıldan uzun süre boyunca Sunday Times en çok satanlar listesinde kaldı.
    8. Stephen Hawking ile Jane Hawking 25 yıl süren evliliğin ve üç çocuğun ardından 1995 yılında boşandılar. Ardından Hawking hemşiresi Elaine Mason’la evlendi. Ancak, uzun ve zorlu geçen bir süreçten sonra 2006 yılında ikinci eşinden de boşandı. Bu sırada Mason’ın felçli Hawking’e kötü davrandığı söylentileri yayıldı ve olay polise kadar taşındı.
    9. Hawking ve kızı Lucy, 2007 yılında çocuklara yönelik George’un Kozmik Hazine Avı adlı popüler bilim kitabını yazdı. Bu seri bugüne kadar 4 kitaba ulaştı.
    10. Stephen Hawking 2009 yılında Obama tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı.
  • Öğrenme Üzerine Bir Öneri; Feynman’ın Defter Metodu

    Öğrenme Üzerine Bir Öneri; Feynman’ın Defter Metodu

    20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden Nobel Ödüllü Richard Feynman, yaşam boyu öğrenme konusundaki ünüyle de bilinen bir deha. İster fiziğe ilgi duyun ister duymayın, Feynman’ın derinlemesine ve özenle öğrenme üzerine önerdiği teknikler ve yöntemler, okulda, işte ya da hayatta herhangi bir konuyu öğrenmenize mutlaka yardımcı olacaktır.
    Feynman henüz dünyaca bilinen bir fizikçi değilken, Princeton Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarında sözlü sınavlara hazırlanmak için özel bir yöntem geliştirdi. Feynman’ın biyografisini yazan James Gleick bu yöntemi şöyle anlatıyor:
    “Temiz ve boş bir defter açardı. Kapağına “Bilmediğim Şeyler Defteri” başlığını atardı. Bu defterde bilgilerini yeniden düzenlerdi. Yaptığı şey; fiziğin her dalını parçalara ayırmak, bu parçaları ‘yağlamak’ ve sonra onları tekrar bir araya getirmekti. Bunu yaparken tutarsızlıkları ve henüz işlenmemiş bilgileri arardı. Her konunun özünü bulmaya çalışırdı ve buna haftalarını verirdi.”
    Feynman bu defteri, yeni öğrenmeye başladığı bir konuya adardı. Bilmediği şeyleri anlama isteğiyle başladığı defterin amacı, bir konuyu öğrenmeye başlamanın zorluğunu hafifletmek için “somut ipuçları” sağlamaktı.
    “İlk başta boş olan defter sayfaları, özenle alınmış notlarla dolmaya başladıkça bilginiz de artmaya başlar. Daha fazla sayfa doldurma isteği, öğrenme motivasyonunuzu da yüksek tutar. Bir konuda giderek artan bilginizi somut bir şekle dönüştürürseniz, öğrenmeye devam etmek için ihtiyaç duyduğunuz zihinsel enerjiye yatırım yapmaya daha meyilli olursunuz,” diye anlatıyor Gleick.
    Peki düzenli olarak test etmezseniz, yeni kazandığınız bilgi hakkında kendinizi nasıl emin hissedebilirisiniz? Feynman, Princeton Üniversitesi hocalarının karşısına çıkarak sözlü sınava girerdi, ama siz bu noktada Feynman tekniğinin diğer pratiğini uygulamaya başlayabilirsiniz: Öğrendiğiniz şeyi bir başkasına “öğretmek”.
    Feynman muhteşem bir bilim insanı olmanın yanı sıra aynı zamanda harika bir öğretmen ve harika bir anlatıcıydı. İnanılmaz karışık konuların özünü alır ve herkesin anlayabileceği basit bir dile çevirirdi.
    Eğer siz de herhangi bir konuda kendi bilginizi yeterince sağlam hissetmiyor ve kendinizi bu konuda geliştirmek istiyorsanız, Feyman’ın basit anlatım tekniğini kullanabilirsiniz. Sadece Feynman’ın en önemi sözlerinden birini aklınızda tutmayı unutmayın: “İlk prensip kendinizi kandırmamaktır. Çünkü en kolay kendinizi kandırırsınız.” Eğer kendi kendinizi kandırırken bulursanız, o zaman defterinize geri dönebilirsiniz.
    Kaynaklar: Matematiksel
  • Şair Pietro Della Valle ve Galata

    Şair Pietro Della Valle ve Galata

    İtalyan şair ve gezgin Pietro Della Valle, İstanbul’un semtlerinden Galata’ya yolu düşenlerden biri. Yaşadığı aşk acısını unutmak için farklı milletlerden yolcuları taşıyan Grand Delfino isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi. Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı. Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemdeki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor.

    Pietro Della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nani’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır.” Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi.

     

    KAYNAK: Görkem Kızılkayak / GalataPort

  • Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Almanya’nın Bonn şehrinde doğan ve çok küçük yaşlardan itibaren müziğe karşı olan yeteneği, babası ve ilk müzik öğretmeni olan Johann van Beethoven tarafından fark edilen Beethoven daha sonra besteci ve orkestra şefi Christian Gottlob Neefe ile çalışmalarına devam etmiş, 21 yaşında Viyana’ya yerleşmiş ve orada Joseph Haydn ile çalışmış aynı zamanda virtüöz piyanist olarak şöhret kazanmış, ölene dek Viyana’da yaşamını sürdürmüştür. Yirmili yaşlarının sonlarına geldiğinde işitme sorunları yaşamaya başlamış ve hayatının son zamanlarında neredeyse tamamen sağır olmuştur. 1811 yılında 41 yaşında orkestra şefliğini ve halka açık konserler vermeyi bırakmış fakat beste yapmaya devam etmiştir. En çok takdir edilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir.

    Ludwig van Beethoven’ın Eserleri

    Beethoven’ın, piyanodan kemana pek çok eserleri var ancak 5. ve 9. Senfon’isi kendisiyle özdeşleşmiş diyebiliriz.

    5. Senfoni (Op. 67, Do minör Senfoni No.5, 1807-1808), Beethoven’ın ilk büyük başarısı olarak kabul ediliyor. 5. Senfoni aynı zamanda Kader Senfonisi olarak da biliniyor.

    9. Senfoni (Op.125, Re minor Senfoni No.9, 1822-1824), Koral Senfoni ismini taşıyor. Bunun nedeni ise Schiller’in Neşeye Övgü şiirinin bestelenmiş halinin bir koro tarafından seslendirdiği bölümü… Eser, klasik müzik tarihinin en bilinen senfonilerinden biri.

    En Meşhur Sonatı: Moonlight Sonata

    Beethoven yirmili yaşlarının sonunda işitme kaybı yaşamaya başlamış ve besteciliğe yönelmiştir. Ancak en beğenilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir. Moonlight Sonata da işitme sorunu başladıktan sonra, 31 yaşında bestelediği sonatıdır. Beethoven, Ay Işığı Sonatı’nı 1801’de tamamlamış ve ertesi yıl da yayınlamıştır. 31 yaşında işitme sorunu daha da kötüleşen Beethoven galayı kendisi yapmış ve eseri kısa bir süre öğrencisi olan, Kontes Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmiştir. Ünlü piyanistlerin repertuvarında muhakkak yer alan sonatı Fazıl Say da birçok kez yurt dışındaki konserlerinde seslendirmiştir.

    Romantik Döneme Açılan Kapı

    Ama aslında o yepyeni bir dönemin başı. Koskoca klasik dönem kapanıyor ve romantik dönemin tohumları atılıyor. Armoninin gelişimi ve senfoni orkestrasındaki enstrümanların artmasıyla birlikte yeni bir bestecilik anlayışı gelişiyor.

    İlham Verdiği Sanatçılar

    Schubert, Chopin, Tchaikovsky; Beethoven’dan etkilenen sadece birkaç besteci… Özellikle 9. Senfonisi; armoni ve büyük koroyu da orkestrada kullanması bakımından Holst’a kadar etki eder. Evet Holst’un meşhur eseri The Planets’tan bahsediyorum.

    Beethoven Adında Bir Trio

    Beethoven Trio’su iki üyesi Berlin Filarmoni’den ve piyanistleri Fransız olan bir triodur. Geçtiğimiz yıllarda (48.) İstanbul Müzik Festivali’ne de konuk olan genç trio hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü Beethoven Trio’larını yorumlamaya devam etmektedir.

    Andreas Ottensamer – Klarinet

    Knut Weber – Çello

    Julien Quentin – Piyano

    Beethoven Adında Bir de Festival

    Beethoven Müzik Festivali birçok ünlü müzisyenin de katılımıyla senelerdir Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşiyor. İlk kez Beethoven Yarışması ise 2005’te yapıldı. Dünya genelindeki piyanistleri teşvik etmek amacıyla düzenlenen bu yarışma hâlâ her yıl yapılmaya devam ediyor.

    Hakkında Çekilmiş En İyi Film; Beethoven’ı Anlamak

    Beethoven hakkında birçok kitap ve filmin olması şaşırtıcı değil. Ama içlerinden en güzel ve kapsamlı olanı Beethoven’ı Anlamak filmi. Filmin konusu şöyle: “Genç Anna Holtz’un tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig Van Beethoven’ın yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven ise, 9. Senfonisi’nin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer ise bu sırada kanserden ölmek üzeredir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamaya yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.”

    KAYNAK: Günsu Özkarar / Oggusto

  • Dünyanın En Zeki İnsanı William James Sidis’in Hayal Kırıklığıyla Dolu Hayatı

    Dünyanın En Zeki İnsanı William James Sidis’in Hayal Kırıklığıyla Dolu Hayatı

    1898-1944 yılları arasında yaşayan ve yaklaşık 300 IQ’su ile birçok otoriteye göre dünyanın en zeki insanı olarak nitelendirilen William James Sidis’in hayat hikayesi, zekanın doğru kullanımı ile ilgili çok güzel dersler verebilir.

    Ekşi Sözlük’ten Dipteyim Sondayım Depresyondayım anlatmış;

    ”William James Sidis dünyanın en zeki insanları arasında gösterilir; kimilerine göre ise dünyanın en zeki insanıdır. IQ’su 300 civarındadır. Rusya’dan ABD’ye göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

    1 Nisan 1898’de doğmuştur. Henüz altı aylıkken bazı kelimeleri söyleyebildiği annesi tarafından fark edilir. Sekiz aylıkken alfabeyi söktüğü söylenir. Bir buçuk yaşındayken de günlük gazeteleri okumaya başlar. William’ın dahi olduğunu gören annesi doktorluğu bırakır ve tüm vaktini harika çocuğa ayırır. Altı yaşındayken lise seviyesindeki bir öğrenciye çoktan yetişmiştir Sidis.

    Sekiz yaşına basmadan İngilizce, Latince, Yunanca, İbranice, Fransızca, Almanca ve Rusça’yı konuşabilmektedir. Geçmiş veya gelecekteki bir tarihin hangi güne denk geldiğini hesaplayabilirdi. Süper çocuğun bu üstün yetenekleri onu medyanın ilgi odağı yapar; New York Times, William James Sidis’e ilk sayfasında yer verir. Artık ABD’de herkes süper çocuktan haberdar olmuştur.

    Dokuz yaşındayken Harvard‘ın sınavlarını kazanmasına rağmen yeterli duygusal olgunluğa ulaşamadığı için Harvard’a alınmaz. Harvard’ın kafi gördüğü duygusal olgunluğa onbir yaşında ulaşır ve Harvard’a alınır. Aynı sene Harvard profesörlerine konferans bile verir. Harvard’daki eğitimini başarıyla bitiren Sidis, onaltı yaşındayken hukuk eğitimi almaya başlar.

    Lakin işler istediği gibi gitmez. Sosyalist olan William, 1 Mayıs gösterilerinde hükümet tarafından tutuklanıp hapse atılır. Ailesinin nüfuzunu kullanmasıyla hapis cezası başka bir cezaya çevrilir. Sidis gerek katıldığı eylemlerden gerekse ateist olmasından mütevellit halkın gözünden düşer. Yükselişiyle medyanın ilgi odağı olan Sidis, düşüşüyle de medyanın ilgi odağı olur. Bu ilgi Sidis’in canını bir hayli sıkmaktadır.

    Hayatının geri kalan kısmını bilimden uzak geçirmiştir; ufak çaplı işlerde çalışıp ekmeğini kazanmaya çalışmış ve 17 Temmuz 1944’te ölmüştür. Hayatının son demlerinde öğrendiği dil sayısının 40’ı bulduğu söylenir.

    William James Sidis tüm umutları boşa çıkarmıştır. Kendisinden beklenenleri veremeden göçüp gitmiştir bu dünyadan. Zamanında aynı kefeye konulduğu Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Isaac Newton gibi dahiler kadar üretken olamamış, arkasında önemli buluşlar, eserler, teoriler bırakamamıştır. Sadece 2-3 kitap bırakmıştır ardında.

    Bu fiyaskodan kimileri Sidis’i kişisel projesi olarak kullanan ailesini, kimileri ise Sidis’i bir türlü rahat bırakmayan gazetecileri suçlu bulmuşlardır.

    New York Times’a henüz çocuk yaşlarda manşet olan Sidis’in ileride bir baltaya sap olamayıp, beş parasız bir şekilde öleceğini kim düşünürdü ki?

    Velhasıl bu hayatta ne oldum değil, ne olacağım diyecekmişsin azizim…”

     

     

  • Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Hemşirelik deyince akla ilk gelen isimlerden birisi, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçen, Florence Nightingale’dir. Ancak kendisinin pek de bilinmeyen bir yönü vardır; iyi bir matematikçi ve istatistikçi olması. Diğer birçok kadın gibi başkaldırı ve mücadele dolu geçen hayatına kısaca göz atalım.

    Florence Nightingale, 12 Mayıs 1820’de Floransa, İtalya’da entelektüel ve varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailesinin geniş olan sosyal çevresi onun küçük yaşlardan itibaren yazarlar, şairler, politikacılarla dolu bir çevrede büyümesini sağladı. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, La­tince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik konusunda bilgili, aydın bir kadın olarak yetişti.

    Tüm olumlu şartlara rağmen mutsuz bir çocuk ve genç kadındı. Zenginlik, gösteriş onun için bir şey ifade etmiyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir değişim arzusu vardı, bir kadın olarak kendisine bahşedilen rolleri üstlenmek ve sürdürmek fikri onu giderek daha da sinirli ve asi bir ruha büründürüyordu. Uykusuz geçen geceler boyunca, kendisinin neden diğer kadınlar gibi düşünmediğini sorguladı ve sonunda kendince bir cevap buldu, bu Tanrının bir isteği idi. O, Tanrı adına hizmet etmek için yaratılmıştı.

    Yirmi yaşına basmadan öğrenimini matematik alanına kaydırmak istedi ancak bu isteği ailesi özellikle annesi tarafından hoş karşılanmadı. Annesine göre matematik bir kadının pek bir işine yaramazdı. Kararlı olan Florence sonunda mücadeleyi kazandı. Zamanın ünlü matematikçilerinden aritmetik, geometri ve cebir dersleri aldı, öğrendiği bilgileri çevresindeki çocukları eğitmek için kullandı. Bugün British Museum’da, kendi el yazısı ile hazırladığı aritmetik ve geometri ders planları bulunmaktadır. Planlarına göz atan biri onun ezberci değil, sorgulayıcı bir yöntem izlediğini gözlemleyebilir.

    Geniş bir ilgi yelpazesine sahipti aslında. Yirmi beş yaşında sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Hemşirelik ilgisini çekti. Aynı matematikte olduğu gibi, ailesi hemşireliğin de Nightingale’e göre olmadığını düşündü. Bu meslek onları küçük düşürecekti çünkü 1800’lü yılların ortasında, İngiltere’de hemşirelik cahil kadınların bir uğraşı olarak görülüyordu. Özellikle annesinin ve kız kardeşinin itirazlarına rağmen Florence 32 yaşında özgürlüğünü kazandı.

    Ailesi ile Avrupa ve Mısır’ı dolaşırken çeşitli hastane sistemlerini öğrenme fırsatı bulmuştu zaten. Almanya ve Fransa’da eğitimine devam etti. Londra’da kadın hastaların bakıldığı bir hastanenin yöneticisi oldu. Hastanelerin te­mizliği ve düzeni konusundaki bilgisi ve yete­neği kısa sürede anlaşıldı ve aradığı fırsat 1854′te karşısına çıktı.

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya açtığı Kırım Savaş’ında İngiliz sağlık teşkilatı çok hazırlıksızdı. Kırım Savaşı’ndaki yaralı askerler İstanbul’a getiriliyor, bunlardan Fransızlar Taşkışla, İngilizler ise Selimiye Kışlası’nda tedavi ediliyorlardı. Ekim ayında yaralı İngiliz askerlerinin çok kötü ko­şullarda olduğu haberi İngiltere’ye ulaştı. Florence’ın hayatını değiştirecek kişi dostu Savaş Bakanı Sidney Her­bert oldu.

    Sidney onu Türkiye’deki İngiliz Hastaneleri Kadın Hemşirelik Teşkilatı’nın başına getirdi. Florence ve 38 hemşire arkadaşı İstanbul’a gönderildi. Geldiklerinde hastanenin bakımsız olduğuna ve insanların savaşta aldıkları yaralardan çok sıtma ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğüne ta­nık oldular. O dönemde daha bakteri nedir bilinmiyordu hastane gereğinden çok kalabalık, beslenme yetersiz, hijyen ise yok denecek kadar azdı. Florence için kötü bir diğer sürpriz ise hastane çalışanlarının tutumları oldu, sonuçta o zamana kadar barikatlarda yaralı olanların eşleri hariç hastabakıcı olarak kadınlar çalışmamıştı. Nightingale inatçı, sabırlı ve yoğun bir çalışmayla yiyecek, giyecek, çarşaf, sargı bezi ve araç gereç gibi eksikleri gidererek, hasta­nede bakımın düzenli ve sağlığa uygun olarak yapılmasını sağladı. Onun başarısı aslında hemşirelikten çok organizasyon becerisi oldu.

    Florence Türkiye’de yaklaşık 2 yıl kaldı, döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, elbette bunda biraz ülkesine düzenli olarak kendi yazdığı, biraz da hastanede tedavi gören askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplarında payı vardı.

    Kraliçe Victoria, Nightingale’in çalışmalarını ‘’Nightingale Jewel” olarak bilinen gravür bir broş ile sunarak ödüllendirdi ve ona Britanya hükumetinden 250.000 $ ödül verdi.

    Nightingale bu parayı kendisi için harcamamaya karar verdi. 1860’da St. Thomas Hastanesi’nin içinde Nightingale Hemşireler Eğitim Okulunun kurulmasını finanse etti. Nightingale artık bir kahramandı, o elindeki lambası ile karanlığı aydınlatan bir ışıktı halk için.

    Victorian kadınların bir simgesi olarak ün kazanmasına karşın daha sonraki ve daha az tanınmış eseri, çok daha fazla hayat kurtardı aslında. Bu uygulamalı istatistikti…

    Nightingale savaştan döndüğünde, halk ona hayranlık duysa bile aslında tüm çabalarına karşın hastanede hastalıktan ölen binlerce insanı kurtaramamanın verdiği bir başarısızlık duygusu ile doluydu. Bir reform yapılması gerekiyordu.

    Hastanelerdeki sağlık sorunlarının istatistiksel analizlerini yapmaya başladı. İstatistiksel analizleri savaş sonrası askerlerin sağlık sorunlarını da kapsadı. Ve sonunda Kraliçe Victoria’yı ikna etmek için 830 sayfalık bir rapor hazırladı. Ancak sadece sözcükler yeterli değildi, raporunda kaç kişinin, nerede ve neden öldüğü hakkında geniş istatistik tablolarını derledi dikkat çekici tablolar ekledi bu rapora.

    Bu araştırması sırasında çalıştığı hastanedeki ölümlerin temel nedenini de anladı bir anda. Ölüm oranlarının düşmemesinin nedeni hastanedeki yetersiz beslenme, bakım ya da hijyen eksikliği değildi temelde. Esas sorun hastanenin altyapısı idi. Mart 1855’te Türkiye’ye bir ekip gönderildi ve hastanenin kanalizasyon sistemi yenilendi, havalandırma sistemi düzenlendi. Sonuçta ölümler yüzde 52’den yüzde 20’ye düştü.

    Hazırladığı diyagramlar, çizelgeler o kadar başarılı idi ki sonunda Kraliçe Victoria ikna oldu ve sağlık üzerine İngiltere’de Kraliyet Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi.

    İstatistik tekniklerinin kullanılmasında gösterdiği ustalık Florence Nightingale’in 1858 yılında Royal Statistical Society’nin ilk kadın üyesi olarak seçilmesine neden oldu.

    Hiç evlenmedi Nightingale. Hastanede çalıştığı sırada yakalandığı Kırım ateşi olarak bilinen bir hastalık nedeniyle 38 yaşından itibaren neredeyse yatağa bağımlı kaldı, sağlığına tam olarak kavuşamadı. Ancak hasta yatağından kamuoyunu etkilemeye, araştırmalar yapmaya devam etti. 1859 yılında sivil hastanelerin nasıl düzgün bir şekilde çalıştırılacağına odaklanan “Hastane Notlarını” yayınladı.

    1910 yılında ölüm anına kadar hiç boş durmadı, ‘’ölümümden sonra gösterişli bir tören istemiyorum’’ demişti ve nitekim öyle oldu. Basit bir törenle bedeni Hampshire’da bulunan aile mezarlığına, dağıttığı umut da gelecek nesillere nakledildi.

    Bugün Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı olarak bilinen yerde Florance Nightingile anısına 1857 yılında dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın üzerine 1954 yılında çakılan bronz plakada şunlar okunmaktadır: Bir asır önceki bu mezarlık yakınındaki çalışmaları insanlık acılarını azaltmış ve hemşirelik mesleğinin doğuşuna sebep olmuş Florance Nightingile anısına.

    Kaynaklar:

    agnesscott.edu/lriddle/women/night_educ.htm

    biography.com/people/florence-nightingale-9423539

    sciencenews.org/article/florence-nightingale-passionate-statistician

    Matematiksel / Sibel Çağlar

    Nilay Gündüz

  • Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali, resimleri, hayatı ve fikirleriyle sanat tarihinin eşsiz adamı. Yaşamının ilginçliği yansımıştır resimlerine, belki de resimleri yansımıştır yaşamına başından beri. Bugün Dali’nin (Salvador Domingo Felipe Jacinto Dali y Domenech kısaca Salvador Dali daha da kısası Dali) hayatını ve eserlerini sunuyoruz sizlere.

    La Figueras… Kuzey İspanya’da Pirene eteklerinde bir kasaba.
    Noter Sinyor Cusi menenjitten ölen oğlu Salvador’u bir türlü unutamaz. Hanımın tekrar hamile kaldığını duyunca neredeyse zil takıp oynayacağı tutar. Eğer şu doğan çocuk da erkek olursa…

    Olur da. Sinyor ve Sinyora Dali’nin bu afacanı bir sırtlarında taşımadıkları kalır, “yapmayın etmeyin” ikazlarını ciddiye almaz, alabildiğine şımartırlar. Dali 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti.

    1973’te şöyle yazacaktı: ‘Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları, yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu.’

    Biliyor musunuz? Katalanlar İspanyollardan çok farklıdırlar, daha zengin, daha aykırı ve sanata daha meraklıdırlar. Barcelona’da yaşarlar ama kalpleri Paris’te atar. Dali’lerin yazları takıldıkları Cadaques antik bağ taraçaları ve yıldız yelinin kemirdiği kayalarıyla farklı bir coğrafyadır. İşte bu jeolojik taşkınlıklar çocuğun hayal dünyasını cilalar.
    Gün gelir minik Salvador çift tarafı kesen ustura olur, ev halkı “aman heyheylenmesin” diye sevimli kardeşi Anna Maria’yı kucağa almaktan korkar, garibi beşiğinde bırakırlar.

    Salvador Felipe Jacinto Dali 7 yaşındayken imparator olmaya niyetlenir. Napolyonvari tavırlar takınır ve emirleri yerine getirilmezse tafra yapar. Keratanın kabahatleri bile “hikmet” sayıldığı için hepten şarlar, kapıları duvarları karalamaya başlar. “Aaa bak teyzesi ne güzel di mi” dendikçe gemi azıya alır, bıkıp usanacak yerde üç vardiya mesai yapar.

    Babası bu küçük despota irili ufaklı fırçalar, renk renk boyalar alır ve ressam Juan Nunez’in peşine takar. Juan Usta küçük canavarın hiç de boş olmadığını fark eder ve derse kara kalem çalışmalarından başlarlar. Salvador resme oturunca kendini unutur, adeta başka âlemlere yelken açar. Hem çizgileri sağlamdır hem de hayal gücü sınır tanımaz.
    Salvador, gençlik yıllarında hem Madrid San Fernando Akademisi’ne devam eder hem de sanat dergisi Studium’da çalışır. Ancak anarşist tavırları yüzünden okuldan atılır, hatta bir süre Girona’da tutuklu kalır (1923). O da çarığını çorabını toplar, Paris’e kaçar. Burada Picasso’yla tanışır ve “kübizm” takılmaya başlar.

    Bu kübizm denen akım o yıllarda pek modadır, bunlar zamana ve mekana bağlı kalmaz, nesnelerin tabiî düzenini bozarlar. Mevzuya başka açılardan bakar, hayalleri, arzuları karalamaktan kaçınmazlar.

    Kübistlerin anlaşılmak gibi bir dertleri yoktur, katar, karıştırır, marifeti meçhulde ararlar.

    O günlerde Avrupa’da Freudçular çok konuşulur, nitekim Salvador’u da tesirleri altına alırlar. Bir tarafta ahlaki kuralları “pranga gibi” gören sanat camiası, öbür yanda “psikanalizasyon” takılan doktorlar. Bunlar çarpık ilişki adına akla gelecek her haltı onaylar, gırtlaklarına kadar pisliğe batarlar. Göz ne görürse, gönül ona konar derler ya Dali de “abuk saçık” resimler yapar. Kaldı ki yakın arkadaşları da sağlam pabuç sayılmazlar, nitekim o da çizgi dışı bir adam olur çıkar. Saçlarını uzatır, dudaklarını boyar, Don Kişot gibi bıyık bırakır, gözlerini pörtlete pörtlete bakar ve aklını poşetlik resimlerle bozar.
    Dali, deli midir değil midir bilmiyoruz ama kendine “paranoyak” dedirtebilmek için takla atar, öyle ki konuşma yapmak için çağrıldığı kürsüye dalgıç elbiseleriyle çıkacak kadar. Üstelik tasmalarından tuttuğu iki azgın tazıyı zaptetmeye çabalar. Ona göre reklam reklamdır, iyisi kötüsü olmaz, uyanık olan şöhreti skandallarla yakalar.

    Salvador her ne kadar kapitalistlere sövse de onlar gibi yaşar, adıyla çıkan kozmetiklerden isim hakkı alır, su gibi dolar harcar.

    Dali şıpsevdidir, tez bıkar. Soyut resim, gerçek üstücülük, izlenimcilik, noktacılık ve kübizmde sebat etmez, her akıma girer çıkar. Kâh Troçki resimleri çizer, kah Nazi damarı tutar. Ama etkilendiği insanlara hakkını verir, kimsenin tarzını, fikrini çalmaz, atıf yapmaktan kaçınmaz.

    Bir ara sinemaya merak salar, ancak bir sürrealist klasiği olan “Un Chien Andalou” (Bir Endülüs Köpeği) ile çok tepki toplar. Filmcilikten çabuk soğur ama tiyatro, opera, bale, mimari, peyzaj ve edebiyat sahalarında at oynatmaktan hoşlanır hem boyar, hem yazar.

    Dali bir ara şair Paul Eduard’ın Rus asıllı eşi Helena Diakonova (Gala) ile tanışır. Kadını ayartmak için boynuna inci kolyeler, kulağına sardunyalar takar. Vücudunu tıraş kesiği gibi kanla boyar. Bunu balık kılçığı, keçi gübresi ve yağla karıştırıp şekil yapar. Hasılı kırk kılığa girer ve Gala’yı arkadaşının elinden kapar.
    “Hem monarşistim hem anarşist” sözüyle ünlenen Dali, İspanya İç Savaşı’nda yurdundan kaçar. Irkçı olmadığı gibi Marksizm’le de işi olmaz, esasen politikayı kansere benzetir ve burjuva gibi yaşar.

    Sürrealist’lerin (gerçeküstücülerin) önde gelen isimlerinden biri olan Dali’nin bazı tabloları mizah kokar. Mesela şahane bir sahil yapar, dağlar, kumsallar, dalgalar filan… Köpeğini arayan bir çocuk denizi halı gibi kaldırıp altına bakar. Sonra o akan saatler, kokmuş eşekler, kuyruklu pionalar…

    Hareketli olan ve zamanlama gerektiren öğelerse kediler, su ve Dali’nin kendisidir. Halsman sayar, 3’de asistanlar kedileri ve suyu fırlatır, Dali sıçrar ve Halsman deklanşöre basar. Mükemmel kareyi yakalamak için zamanlama çok önemlidir ancak biraz şansa da ihtiyaç olduğu açıktır. Asistanlar stüdyoyu temizleyip, kedileri kontrol altına almaya çalışırken Halsman karanlık odada sonucu kontrol eder ve yeniden denemek için döner. Doğru zamanlama ve kusursuz fotoğraf için defalarca aynı şeyler tekrarlanır. Halsman kitabında Dali Atomicus’u çekebilmek için 6 saat boyunca çalıştıklarını, 28 fırlatış gerçekleştirdiklerini anlatır ve kedilerin zarar görmediğini de ekler.

    Life dergisi bu muhteşem fotoğrafa derhal iki sayfa yer ayırır. Ve tüm zamanların en ünlü, en çok basılan, en çok kopyalanan, hakkında en çok yazılan fotoğrafı haline gelir. Fotoğraf kendi başına fotografik değerler açısından başarılı ve dikkat çekici olduğu kadar, aykırı bir sanatçının aykırı bir sanatsal ifadesi olarak da değer taşımaktadır. Dali’nin kendisi ve çalışmalarının bu fotoğrafa konu olması fotoğrafa bir kat daha anlam ve başarı katar.

    Dali bir şeyden korkmaz ölümden korktuğu kadar. Unutulmaktansa ıstırap çekmeye razıdır, mezara koymasınlar da isterse etlerini doğrasınlar. Son olarak Salvador Dali, 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden ölür ve Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömülür.

    21 Nisan’da bazı gazetelerde (çok değil sadece Hürriyet ve Milliyet’te) İspanyol gerçeküstücü ressam Salvador Dali’nin de aralarında olduğu sanatçılara (Picasso gibi) ait 496 parçalık bir koleksiyonun Fransa’da, Paris’teki Sotheby’s Müzayede Evi’nde açık artırmayla satılacağı haberleri çıktı.

    26-27 Nisan’da düzenlenen müzayede kapsamında Salvador Dali’nin özel çizimlerinin olduğu bir not defteri de bulunuyor. Defterin sanat tarihinde kendisine özel bir yeri olan ressama ait olması önemli ama daha ilginç olan yanı Dali’nin arkadaşı şair Paul Eluard’ın eşi olan Gala’ya âşık olduğu ve onu işe yarayacağını düşündüğü tuhaflıklarıyla (elbiselerini yırtmak, kulağına sardunya çiçeği takmak gibi) baştan çıkarmaya çalıştığı, sonra birlikte yaşadığı döneme (1920’lerin sonu-1930ların başı) ait olması.

    O dönem ressamın aynı zamanda en bilinen eserlerinden biri olan Belleğin Azmi isimli tablosunu yaptığı yıllar (1931).

    Yaptığı resimlerin bazılarına göz atarsak:

    Salvador Dali; ‘’Düşmanlarımın, arkadaşlarımın ve halkın resimlerime aktardığım imgelerin anlamını çözemediklerini söylemeleri bence son derece anlaşılır bir durum. Onları yapan kişi olarak ben bile anlayamazken, başkaları nasıl olur da bu imgeleri anlamayı umabilir.” demiş. Yine de biz şansımızı deneyebiliriz.

    -Belleğin Azmi

    Salvador Dali’nin en ünlü tablolarından biri Belleğin Azmi isimli bu tablosudur. Eriyen Saatler olarak da biliniyor. Bu tablo için bir çok varsayım var. Aynı zamanda bu tabloyu herkes farklı yorumlayabilir. Bu varsayımlardan biri; genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanıyor. Salvador Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak ağustos güneşi altında erimekte olan bir Fransız peynirinden aldığını söylemiştir. Tablonun ortasında canavar biçiminde bir insan figürü var. Salvador Dali’nin bir çok yapıtında da var bu nesne ve sanatçının kendisini betimlemesi olarak algılanıyor. Gözü kapalı ve uyku halinde olan bu figür rüya olayına işaret ediyor olabilir. Resimdeki saatlerinde rüya görülürken geçen zamanı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani bilincimiz yerinde değilken zaman bizim için bir şey ifade etmez sadece akıp gider. Sol alt köşedeki turuncu saat karıncalarla kaplıdır. Salvador Dali karıncaları, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla kullanmıştır. Son olarak, Mona Lisa tablosu gibi tamamlandıktan kısa bir süre tablonun kırmızı şarapla ıslatıldığı söyleniyor.

    ‘’Efendim iyi ressam olmak çok kolaydır. Sadece iki şartı vardır. Birincisi İspanyol olmanız gerekir. İkincisi adınızın Salvador Dali olması gerekir.”

    -Haşlanmış Fasülyeli Yumuşak Yapı (İç Savaş Sezgisi)

    1936’da başlayan İspanya İç Savaşı’ndan altı ay önce tamamlamış bu resmi Salvador Dali, haşlanmış fasulyeyi kolları bacakları ayrışmış ve kendisiyle dalaşan, sanki kendi kendini boğmaya çalışan kocaman bir figür gibi betimlemiştir. Savaştan altı ay önce koyduğu İç Savaş Sezgisi adı ise Salvador Dali kehanetlerinin gerçek olduğunun bir kanıtıdır.

    ‘’Delilerle benim aramdaki fark, onların deli, benimse deli olmamamdır.”

    -Yanan Zürafa

    Yanan Zürafa, Salvador Dali’nin anlatımıyla ”erkeksi kozmik kıyamet canavarıdır.” Zürafa, Dali’ye göre savaşın önsezisidir. Öndeki ve arkadaki kadın figürünün sırtını iskelet benzeri bir yapıyla destekleyerek toplumun hatalarını ve zayıflıklarını anlatmak istemiştir. Salvador Dali insan vücudunu psikanaliz ile açılabilen tamamen gizli çekmeceler olarak görüyor. Bazı yorumlarda ise bu figürlerin uzun boylu mankenler olduğu ve savaşın yaklaştığını duyuran ölüm melekleri olduğu söyleniyor.

    ‘’Ben sürrealizmin ta kendisiyim.”

    -Yeni İnsanın Doğuşunu İzleyen Jeopolitik Çocuk

    Yumurta şekli verilmiş bir dünya var. Kuzey Amerika üzerinden çıkmaya çalışan bir adam resmedilmiştir. Anlatılmak istenen, II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın kuruluşu ve yeni süper güç haline gelişidir. Sağ tarafta adamın elinin altında ezdiği Avrupa ve diğer üçüncü dünya ülkeleri de değişen güç dengesini simgeliyor. Salvador Dali bu tabloyu Amerika’da kaldığı sürede çizmiştir.

    Salvador Dali 16 yaşındayken günlüğüne şunları yazmış:

    ‘’Bir dahi olacağım, dünya bana hayran kalacak. Muhtemelen hor görüleceğim ve anlaşılmayacağım ama bir dahi, büyük bir dahi olacağım.

    -Uzay Fili

    Fil sembolü Salvador Dali’ye göre geleceği ve aynı zamanda gücü ve hakimiyeti temsil etmektedir. Dali, filleri çok uzun ve neredeyse görünmeyecek kadar ince bacaklar ile tasvir ederken aslında sırtlarında yer alan ağırlığın önemine vurgu yapmak istemiştir.

    KAYNAK: presshaber.com/salvador-dali-ve-delilikleri-27233.html

    Nilay Gündüz

  • Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Bütün zamanlarda rastlayabileceğimiz, zamanını aşmış, hatta zaman hakkında öngörüde bulunmuş ve bu öngörüleri gerçekleşmiş insanlar vardır. Bugün sizler için Aldous Huxley’nin hayatından sahneleri paylaşmak istedim.

    “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur…”

    -Aldous Huxley

    İnsanlığın yok oluşuna dair senaryolar ve teoriler üretmek sanatın hemen her alanına yayılmıştır. Sinema perdeleri, kitap sayfaları; anti ütopyalara ve bizlerin karanlık sonuna dair çarpıcı saptamalarla doludur. Yaşadığı dönemin sosyolojik yapısını son derece başarılı bir şekilde gözlemleyen bazı yazarların geleceğe dair neredeyse doğaüstü denilebilecek varsayımlarda bulunması “anti-ütopya kahramanları” efsanesini yarattı. Bunların bir kısmı çoktan gerçekleşti ve tıpkı onların tahmin ettiği gibi bu gerçekleşen kötü kehanetleri kimse anlayamadı çoğu zaman; anlamak istemedi.

    Distopya genellikle ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini anlatmak için kullanılır. Distopik toplum, otoriter –totaliter bir devlet modeli veya daha farklı bir baskıcı sistem altında karakterize edilir. Distopik kitaplar ve yazarlar çoğunlukla bilim kurgu türünün alt dalı olarak görülür. William Gibson gibi modern yazarlar ise distopyayı bilimkurguyla harmanlayıp siber-punk kültürünü yarattılar. ‘’Neuromancer” her şeyi başlatan ilk kitaptı. “Matrix” filminin ve getirdiği felsefenin en önemli ilham kaynaklarından biri olan bu kitap bir bilgisayar korsanının hikâyesini anlatıyor. Son yıllarda öyle veya böyle hepimizin bir şekilde kulağına çalınan siber alem korsanları, sanal dünyanın düzen bozucu garip ve tehlikeli karakterleri olarak tanıtıldı. Kitabın ana karakteri, şimdiye kadar yapılmış en büyük bilgisayar korsanlığını başarmak için tutulur. Modern dünyanın yapay zekâya yenilişini ve insanın robota dönüşünü çarpıcı bir gerçeklikle aktaran roman, sanki uçurumun tam kıyısında sallandığınız hissini veriyor. Hikayenin en önemli olgularından biri gittikçe devleşen küresel holdingler ve şirketler… Dünyayı ilgilendiren hayati kararların birkaç insanın parmağının ucunda oluşunun ne anlama geldiğini ve bize nelere mal olacağını sade ve akıcı bir dille anlatan roman bilimkurgu türünün bir şaheseri olarak kabul ediliyor, ama hala yeterince ciddiye alınmıyor. Oysa yazar bize daha önce hiç bakmadığımız bir yönü gösteriyor. “Herkesi değişmekle suçluyorsunuz. Peki, siz ne kadar değiştiniz?” diyor.

    Geçmişin sayfalarından bize seslenen bu karanlık kâhinlere ve bazı sözlerine kulak verin. Onların hayatları ve hikayeleri, puslu yarınlarımızı aydınlatabilir.

    “Belki bu dünya da başka bir dünyanın cehennemidir.”

    -A. Huxley

    Aldous Leonard Huxley 26 Temmuz 1894 yılında İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim   adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Oxford’daki Eton College’da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Balliol Koleji’ni bitirdi. Yaşadığı hayat ve savunduğu fikirler çoğu zaman çağdaşlarının saldırılarına hedef oldu fakat o eşi benzeri bulunmaz bir hatipti. Aldous Huxley hiçbir zaman ucuz söz cambazlıklarıyla vakit kaybetmemiştir. O tam ortadan ikiye bölünmüş bir ruh taşıyordu. Bir parçası her zaman gizemi ve bilinmeyeni düşünür, ruhun yapacağı mistik yolculuklara kafa yorarken; diğer parçasıysa son derece keskin ve rasyonel zekâya sahip bir bilim adamıdır. Diğer yandan Huxley gelmiş geçmiş en büyük entelektüellerdendir. Öldüğünde pek çok akademik çevre tarafından modern düşüncenin ve en yüksek entelektüel bilginin sembolü olarak kabul edilmiştir. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte bir öğrenme arzusuyla insanın hayatı boyunca okuyup anlayabileceğinden daha fazla kitap okumuştur. Mistik düşünürlere göre özellikle günümüz dünyasında zeki görünmek birkaç sayfayı ezberlemekten geçiyor. İnsanlar kendi benliklerine o kadar yabancı yaşıyorlar ki, başka birinin okuduğu kalın ve çoğu zaman gereksiz kitaplar yığınına bakıp o kitapları okuyanların zeki olduğunu düşünüyorlar. Oysa ayaklı bir kütüphane olmak zeki olmak demek değildir. İşte burada Aldous Huxley’i diğerlerinden ayıran noktayı açıkça görebiliyoruz. Öğrendiği her yeni şeyle kendisine yeni kapılar ve dünyalar yaratan yazar; yaşamının büyük bir kısmında neredeyse tamamen kördü. Buna rağmen araştırmaktan ve hayatın en uç deneyimlerini yaşamaktan çekinmedi.

    En büyük kitaplarından biri olan Cesur Yeni Dünya’ya bir alternatif olarak yazdığı Ada adlı kitabı için girdiği derin araştırmaların inanılması güç boyutunu kendi ağzından yazdığı notlardan anlayabiliriz:

    “Antik Yunan mitolojisi, Polinezya Antropolojisi, Sanskritçe, Çince veya Budist metinlerin çevirisi, bitki ve ilaç üzerine yüzlerce bilimsel araştırma makalesi ve sayısız deney raporu, nörofizyoloji, psikoloji ve eğitim alanında yazılmış sayısız deneme ve araştırma yazısı… Bunun yanında aklınıza gelebilecek her türden absürt yeni ve eski kitaplar, şiir, eleştiri yazıları, seyahat kitapları, politik yorumlar ve her türden insanla yapılmış binlerce röportaj. Filozoflardan aktrislere, akıl hastalarından Rolls Royce firmasının yöneticilerine kadar… Şimdiye kadar araştırdığım bu notlardan yola çıkarak sanırım artık Ada’yı yaratabilirim”

    Kendi yazdığı kitabın anti-tezini yazmaya cesaret edebilecek az sayıda insan vardır. Yazdığı şahesere verilebilecek en güçlü cevabı da yine kendisi vermişti… “Yaşadım ve değiştim.’’ diyor .”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

    ‘Bir gün gerçeği öğreneceksiniz, o zaman GERÇEK hepinizi delirtecek.’

    Aldous Huxley

    Gözündeki problem yüzünden pek çok arkadaşının gittiği 1. Dünya Savaşı’na katılamayan Aldous Huxley bunun yerine kendi iç dünyasında garip bir seyahate çıkmıştır. Mistisizmle ve spritüel dünyayla ilgilendiği kadar tıp ve bilimle de her zaman yakından ilgiliydi. Fakat gözündeki sıkıntılar onu hayatta en sevdiği şeyden, okumaktan alıkoyuyordu. Çevresindeki dünya ise savaş ve açlıkla her gün biraz daha sefalete sürükleniyordu.

    İnsanlığın gidişatından oldukça rahatsız olan Huxley başyapıtı Cesur Yeni Dünya’yı tamamladığında “beat” kuşağının gurularından biri olarak kabul edileceğini ve ölümünden yıllar sonra bile kitabının gençlerin başucunu süsleyeceğini tahmin edemezdi. Ama kitap bir tokat gibi okuyan her yaştan insanı sarsıyordu.

    Cesur Yeni Dünya’yı tarif etmek oldukça zor, çünkü Orwell’in totaliter ve baskıcı rejimindeki gibi şiddet ve alttan alta kaynayan kaos yok burada. Orwell yaşadığı zaman çektiği sıkıntılar dolayısıyla faşizme, kominizme ve totaliter her türlü düşünceye karşıydı. Dolayısıyla kitapta bu baskıcı rejimlere tamamen karşı bir tutumla onları en karanlık şekilde tasvir etmeyi uygun görmüş, oysa Huxley’in dünyası adeta bir liberal ütopyası… İlk bakışta bir anti-ütopya olduğunu anlamak bile zor. Hastalık yok, açlık yok, savaş yok. İşçiler isyan etmiyorlar. Her gün mutlulukla hizmet edip gülümseyerek evlerine dönüyorlar. Golf oynayabilirler veya mucizevî Soma’yla hayattan sınırsız zaman çalabilirler. Kitabın mucize uyuşturucusu Soma geleceğin laboratuarlarında üretilecek olan bir mucize ilaç. Onu aldığınızda hayalinizdeki herhangi bir şeyi tüm gerçekliğiyle yaşıyorsunuz. Örneğin işyerinizdeki 1 saatlik molanızda bir Soma yutabilir ve 1 haftalık Hawai tatiline çıkabilirsiniz. 1 saatlik yoğun deneyim ve sinirsel uyarının ardından yenilenmiş ve huzurlu olarak işinize geri dönebilirsiniz. “Böyle mükemmel bir ilaç olsa kimse evinden çıkmaz, herkes kendi kurduğu hayal dünyasında yaşardı” diyebilirsiniz. Ama bu sistemde kimse sorumluluklarını ihmal etmiyor ve herkes sabah olduğunda görevinin başına geçiyor. Görünüşte mükemmel. Sokakta aç gezen sahipsiz hayvanlar yok. Hiçbir çocuk ailesi tarafından terk edilmiyor. Çünkü tüm sistem aslında dev bir yetimhane… Büyüdüğünüzde bile içinden çıkamadığınız, daha da kötüsü çıkmak istemediğiniz bir düzenek. Cesur Yeni Dünya’da insanlar yapay yollarla ve bir kast sistemiyle oluşturuluyorlar. Her sınıf kendi özel genetik koduyla yaratılıyor ve hepsine farklı isimler veriliyor alpha, beta, epsilon gibi. Her türün kendine has bir görevi var. Tüplerde beslenen bebekler doğar doğmaz şartlandırmayla eğitiliyorlar. Yani yaratılıştan itibaren bir memur ya da bir işçi veya bir yönetici olarak yetiştiriliyorsunuz. Zamanı gelince görevi başına geçen kimsenin aklına karşı çıkmak dahi gelmiyor. Bir bilet satıcısı olabilirsiniz… Bir bilet satıcısı olmak için dünyaya geldiniz. Yaşamınız böyle bir kölelik illüzyonuyla geçip gidiyor. Her distopik romanda olduğu gibi burada da durumdan hiç memnun olmayan bir ana kahraman sistemi kökünden sarsıyor. Soma ise hayatın bu monoton ritminden sıkılıp bunalanlar için ellerinin altında hazır. Çünkü artık seks yapmak bile bir görevdir. İnsanoğlunun seri üretimi veya her şeyi çözecek olan mucize ilaç gibi fikirler bazı insanlara hala oldukça bilim kurgu olarak gözükebilir. Fakat her ne kadar tamamen fantastik bir düşüncenin ürünü olsa da başınızı kaldırıp çevrenize gerçekten baktığınızda bazı garip benzerlikleri görebiliyorsunuz. Örneğin bilgisayar oyunları… Tamamen yapay bir dünyada, yapay zekânın size izin verdiği oranda bir özgürlükte yaşanan hayatları ele alalım. Şu anda siz bunları okurken milyonlarca insan internetin başında sanal dünyada yaratılmış alternatif bir gezegende savaşıyor, ordularını kuruyor ve gruplar oluşturuyor. İnsanlar Facebook üzerinde boşanıp tekrar barışabiliyorlar. Dünyayı etkisi altına alan “Oyun Bağımlılığı” aslında ölümcül bir illet olabilir. Yıllar önce oynadığım bilgisayar oyunlarından birinde unutamadığım bir uyarı vardı. “Oyunun çok güzel ve eğlenceli olduğunu bizde biliyoruz ama oyuncular lütfen yemek ve uyku gibi hayati ihtiyaçlarınızı 6 saatten fazla ertelemeyin.” Bu cümle son yıllara kadar gerçek dışı bir cümle olarak kabul edilebilirdi. Ta ki Japonya ve Amerika’da bilgisayar oyuncusu pek çok kişi hayatını kaybedene kadar… Uyumayı ve yemek yemeyi bile unutup kendisi için yaratılmış yapay bir dünyada ölene kadar kalmayı tercih eden bu yeni nesli ve özellikle son yıllarda gittikçe ateşlenen genetik bilimi ve kopyalama tartışmalarının ışığında bu günlerde “Cesur Yeni Dünya” yeniden okunmalıdır. Seçim yapamadığınız, sizin yerinize her şeyi seçen insanların bulunduğu, ama yine de hep mutlu olduğunuz bir yer, herkesin herkesi elde edebileceği, rekabetin sıfır olduğu bir çevre. Kitabın yazıldığı dönemde henüz klonlama denen kavramın bile var olmadığı düşünülünce, Huxley’nin genetik biliminin geleceğine dair düşünceleri önünde saygıyla eğilmemek imkansız. Romanda bireyler, mutlu olduklarına o kadar inandırılmışlardır ki, asla bir epsilon, alfa olmak istemez, bir hademe bir müdür olmak istemez, bir sosyal hizmetli bir doktor olmak istemez. Herkes olduğu durumu benimsemiştir. Ona yüzde yüz adapte olmak ve sisteme itaat etmek için yaratılmıştır. Toplumun yöneticileri her tür insanı duygulardan, isteklerden, tutkudan, korkudan, hatta kendi tarihinden bile uzak bireyler tasarlamış, bu sayede istikrarı sağlamıştır. Kişi olmak, hatta insan olmak yok edilmiştir, birey sadece toplumun devamlılığını sağlayan bir “parça”dır…

    Bu romandan yıllar sonra Aldous Huxley “Cesur Dünyayı Ziyaret” adlı yeni bir kitapla yeni dönemin sosyal ve politik atmosferini son derece başarılı yorumlamayı başardı. Nihayetinde Huxley Doğu mistisizminde aradığı bazı cevapları buldu. Ütopyası “Ada”da, “Cesur Yeni Dünya”nın anti-tezi olan mükemmel bir toplum yarattı. Deliliğin ve cinnetin zincirlerinden kurtulmuş bir toplum…

    “Çoğu insanın genel olarak bir cehennem kavramına ve yaptıkları her kötülüğün ölümsüz bir iskelet tarafından cezalandırılacağına inanıyor olması, onların yine de sanki ölüm henüz hiçbir şekilde kanıtlanmamış bir söylentiymişçesine rahat davranmalarına engel olmamıştır.”

    Aldous Huxley

    Aldous Huxley’in çok bilinen başka bir yönü onu neredeyse meslektaşlarının bile aforoz etmesine neden olmuştur.

    Huxley bir keresinde şöyle demiştir: “Dalın ucuna gitmekten korkmayınız. Meyve oradadır.” Hayatı boyunca bu felsefeyle yaşayan düşünür, özellikle antik kültürlerin bitki bilimi ve botanik bilimiyle yakından ilgileniyordu. Bir gün genç bir psikiyatrist olan arkadaşı ona “meskalin” adlı bir maddeden söz etti. Bu Meksika yerlilerinin “peyote” adını verdiği kutsal bir bitkinin özüdür. Dinsel ayinlerde binlerce yıldır kullanılan bu bitki çok kuvvetli sanrısal bir madde olan meskalin içermektedir. Meskalin algı ve gerçeklik kavramlarını tamamıyla değiştiren güçlü ruh halleri meydana getirir. Psikiyatrist, Huxley’e bu maddeyi ve özelliklerini anlattığında, çok genç yaşta olmamasına rağmen pek çok kişinin cesaret edemediğini hemen yapmaya karar verir. Arkadaşına kendisinin gözetiminde bu çok güçlü uyuşturucuyu denemek istediğini söyler. Burada ilginç olan nokta şudur: Tüm bunlar 1950’li yıllarda geçiyordu. Dünya 68 kuşağının getirdiği özgürlük felsefesiyle henüz tanışmamıştı. Henüz hippiler ya da LSD ortalarda yoktu ve toplum bilmediği her şeyden nefret ettiği gibi eski zamanların bu gizemli iksirlerinden de nefret etmeye hazırdı. Aldous Huxley’in o gün verdiği karar ve sonrasındaki deneyimlerini anlatan kitabı yıllar sonra bir döneme damgasını vurdu.

    6 Mayıs 1953 yılında sabah 11.00 sularında arkadaşı psikiyatrist Humpry Osmond’un gözetimi altında ve bilimsel laboratuar koşullarında 400mg meskalin sülfat içer. Sonrasında olanları anlattığı kitabı “Algının Kapıları” bir kuşağın adeta kutsal kitabı olacaktır. Huxley’e göre beynimiz sürekli olarak bizleri şartlandırır ve görüp hissettiğimiz her şey bu algının kapılarından, yani bir nevi sansürden geçer. Huxley bunu şuna benzetir:

    “Her tarafı kirli balçıkla sıvalı bir pencere düşünün. Dışarıyı hiçbir şekilde görmenize imkan yok. O kirli pencerenin ardından gerçekliği anca varla yok arası bir hayal olarak seçebilirsiniz. İşte bizler bu çamurun ardından seyrediyoruz her şeyi. Kendimizi bile… Meskalin benzeri maddeler o balçık sıvanmış kirli camın ufak bir noktasının bir anlığına temizlenmesine benzetilebilir. O bir anlık temiz noktadan her şeyi olduğu gibi seyredebilirsiniz. İlk defa gerçekten görebilirsiniz. Eğer algının kapıları temizlenebilseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz… Bu diğer dinlerdeki aşkın zikirleri hatırlattı bana. Ses olduğundan farklı anlamlara bürünüyor. Ve insanlar sürekli aynı ritimde bir şeyi mantra gibi tekrar ettiklerinde heyecanlanıyorlar, kalp atışları hızlanıyor. Sonunda beyne giden glikoz bir anlığına azalıyor ve aşkın bir ruh haline geçiyorsunuz. Meskalinde belki bu prensip gibi çalışıyordur. Beyin o kadar gizemli ve büyük ki…”

    Kitap yayımlandığında eleştirmenler ve saygın akademik çevre bir anda tepetaklak oldu. Çünkü Aldous Huxley o dönemin en saygıdeğer isimlerinden birisiydi. Bir laboratuara kapanıp tehlikeli uyuşturucular içecek son kişi gözüyle bakılıyordu. Huxley her şeyi göze alarak ve belki tüm kariyerini tehlikeye atarak bu kitabı yazmayı tercih etti. O yıllarda bu, saygın bir yazarın bir anlık saçmalaması olarak görülüp unutuldu ama kısıtlı ve çok özel bir çevre kitaba hak ettiği değeri verdi. William Burroughs, Allen Ginsberg,Jack Kerouac gibi isimler kitabın mesajını anlamıştı ve “beat” kuşağıyla birlikte sadece edebi bir akımın değil yeni bir yaşam tarzının da fitili ateşlenmiş oldu.

    Bir gün Jim Morrison adında henüz hayattan ne istediğine tam olarak karar verememiş bir genç Aldous Huxley’in “Algının Kapı”ları (Doors of Perception) adlı kitabını okudu. Kitaptan esinlenerek adını “The Doors” koyduğu grubuyla müziğe ve bir kuşağa şairane bir tarzda damgasını vurdu. “Algının Kapıları” Jim Morrison’un başucu kitabıydı.

    Huxley’in kural tanımaz sınırsız tavırları çağdaşı olan akademisyen ve düşünürlerini uykularından etmiştir. 1968 yılında LSD adlı halusinatif uyuşturucunun keşfi duyulduğunda bu ismi duyulmamış maddeyi derhal denemekten çekinmemiştir. Uyuşturucuların tarihi her zaman biraz gariptir. Çünkü bugün lanetlediğimiz pek çok ağır uyuşturucu (örneğin kokain ve morfin) 50’li yıllarda diş çıkaran bebeklerin özel toniklerinde dahi kullanılıyordu.

    Özellikle modern dünyanın pek çok uyuşturucu maddesi hayatımıza eczaneler ve labaratuarlar vasıtasıyla girmiştir. Daha sonra binlerce insanın hayatına mal olacak olan bu tehlikeli zehirlerin çoğu zaman oldukça masum görünüşlü geçmişleri var. Hemen hepsi bir dönem yasaksız olarak eczanelerde satılmıştır. Hepsi günlük hayatlarımıza sessizce girmişler ve zararları anlaşılana kadar toplum onların tamamen zararsız olduğunu farz etmiştir.

    Gelelim Huxley’de bir deprem etkisi yaratan “Lysergic Acid Diethylamide”a yani Lsd’ye… Onun hikayeside en az diğerleri kadar şenliklidir.

    LSD hepimizin çok yakından tanıdığı Sandoz ilaç fabrikasında üretilmiş bir maddedir. Genç kimyager Albert Hoffman mide ağrısına iyi gelebilecek bir ilaç üzerinde çalışıyordu. LSD, Hoffman’ın üzerinde çalıştığı bir buğday küfünden elde ettiği kimyasal bileşene verdiği isimdi. Fakat LSD’nin garip yan etkisi hakkında hiçbir fikri yoktu. Farkında olmadan deri yoluyla madde vücuduna girmişti bile. Şimdiye kadar bir laboratuarda ayrıştırılan en güçlü halüsinatif maddelerden biriyle temas ettiğini fark etmeyen Doktor Hoffman İsviçre’deki laboratuarından çıkıp bisikletiyle patikadan evine giderken aniden bisiklet yolculuğu bambaşka bir yolculuğa dönüştü. Hayaller gören ve rasyonel bir bilim adamı olan Hoffman, her ne kadar kabullenmek istemese de bu deneyimin aynı zamanda son derece ruhani olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalmıştır. Hoffman inanılması güç bir karar verir ve aynı hafta sonu ailesini şehir dışına göndererek evinde tek başına kimseye haber vermeden ilk defa LSD’yi alır. (Huxley ile çok iy anlaşacakları kesin. Birbirlerini yanan bir binaya girmeye ikna etmezlerse tabii.) Dozaj konusunda bir bilgisi olmadığı için aslında bir insanın alabileceği normal dozun dört katı fazlasını aldığını daha sonra fark edecektir. Uyuşturucunun etkisindeyken cansız nesnelerin soluk aldığını gören Hoffman kendi deyimiyle bir nevi aydınlanma yaşamıştır. Evinin bahçesine çıktığında her bir yaprağı ve bitkiyi tek tek ve canlı renklerle olduğundan güçlü bir şekilde tüm duyularıyla hisseden Hoffman,”Bir şekilde tüm evrenin birbirine bağlı olduğunu gördüm. Ve çok farklı bir keşif yaptığımı nihayet anladım.” diyerek, bulduğu bu sıra dışı maddeyi meslektaşlarıyla paylaşmıştır.

    Hoffman’la yıllar sonra yapılan bu röportajı seyretmek çok ilginç. Çünkü yukarıdaki cümle tipik kafası güzel insanların saçmalayacağı “Hey dostum barış ve kardeşlik. Hepimiz biriz” felsefesini andırır. İlk başta iyidir ama 17 yıl sonra o kişiyi hala aynı divanda yatıp içerken gördüğünüzde felsefesine olan güveniniz yıpranabilir. Fakat burada size bunları söyleyen bir duman bulutunun ardında mora boyalı rasta saçlarıyla sitar çalan bir parti canavarı değil. Orta yaşın üzerinde, gözlüklü, laboratuar önlüklü, saçları seyrelmiş ciddi bir bilim adamıdır.

    Hoffman her şeyden önce bir bilim adamıydı. Rasyonel ve analitik olmalı, bu buluşunu hemen test etmeye başlamalıydı. Peki sonrasında ne yaptı? Hemen ertesi hafta ciddi ailesini ciddi çocuklarıyla birlikte akrabalarına gönderdi ve ciddi labaratuar önlüklerini çıkarıp Beatles üyelerinin tümünün bir haftada alabileceği dozajdaki LSD’yi tek bir seferde aldı.

    Buraya kadar anlatılan olaylarda hiçbir yasadışı uygulama yoktur. Madde yasadışı değildir. İlk örnekler Amerika’ya gönderildiğinde Harvard’lı psikiyatristler özgürce LSD deneyleri yapmışlardır. Daha önce değişik maddelerle deneyler yapan Harvard Üniversitesinin saygın profesörlerinden Timothy Mc Leary kendisine ilk örnek gönderildiğinde tıpkı Huxley ve Hoffman gibi tereddüt etmeden denemiştir. Sonrasında ise bir tür LSD gurusu olup çıkmış ve Harvard’ı terk edip hippilerle bir yaşamı tercih etmiştir. Koskoca bir profesörlük kariyerini uğruna bir çırpıda sildiği LSD sayesinde tamamen başka bir anlayışı kavradığını belirten Leary insanlara aleni bir şekilde LSD dağıtıyor ve herkesin denemesi gerektiğini savunuyordu. Gençler kilisede papazın önünde diz çöktükleri gibi çöküp Leary’nin elinden LSD alıyorlardı.Yaşananlar Amerikan halkını ve aileleri şok ederken gençleri kontrol etmek her zamankinden daha zorlaşıyordu. Eski kabilelerin kadim zamanlarda kullandıkları çok kuvvetli sanrısal bitkilere benzeyen bu maddenin 1960 Amerika’sının baskıyla sindirilmiş nesline sınırsız bir şekilde dağıtılması, adeta bir saatli bombayı kurmaya benziyordu. Yasalara bir kez karşı çıkan bir daha başkaldırıyor, sonrasında sistemi sorguluyor ve giderek düzenin çarklarına isyan ediyordu. Aldous Huxley’in 68 döneminde başucu kitabı olmasına şaşmamak gerek.

    Ne yazık ki kısa süre sonra Soğuk Savaş tehdidi dünyayı etkisi altına aldı ve parti sona erdi. Hükümetlerin gizli servisleri kısa sürede LSD hakkında bilgi sahibi olmuşlardı. Öncelikle bu maddeyi sorgulamada kullanmayı düşündüler, fakat LSD etkisi altındaki kişinin gerçeklik kavramı bir hayli değiştiğinden sorgulama imkansız hale geliyordu. İngiliz ordusunun bir tabur askeri üzerinde yapılan LSD deneyi bugün internet üzerinden rahatça seyredilebilir. Sonuçta LSD’nin sorgulamada bir işe yaramayacağı anlaşıldı. Ama farklı bir amaca hizmet edebilirdi.

    Madde tatsız ve kokusuz olduğundan kolaylıkla insanların içkilerine katılabilirdi. CIA bunu siyasi arenadaki rakip devlet adamlarını küçük düşürmek için kullanmayı tasarlıyordu. Bu şekilde bu insanların kendilerini siyasi sahnede küçük düşürmelerini ve otoritelerini zayıflatmayı amaçlayan yetkililer oldukça etik dışı olduğu kaydedilen ve yıllar sonra ortaya çıkan raporlarla kesinleşen pek çok beceriksizce planlanmış deneye kalkışmıştır. (Sahiden Boris Yeltsin çoğu zaman içkisine bir veya pek çok şey katılmış gibi toplantı salonlarında uçuyordu. Yeltsin siyasi kariyerinin neredeyse tamamını Jim Morrison gibi uçarak geçirmiş olabilir. LSD deneyleri sık sık başarısızlıkla sonuçlanıp sona erdirilse de deneyler doksanların sonuna kadar devam etmiştir.)

    Yıllar geçtikçe Huxley’nin zayıf gözleri ona iyice ihanet etmeye başlamıştı. Yenilgiyi kabullenmeyen Huxley, “Bates Metod”u adında bir yöntemle görüşünü arttırabileceğine inandı. Bir öğretmen yardımıyla aylarca çalışan Huxley sonunda güneş ışığından yararlanmak için Llano’da çölün ortasında bir kulübeye yerleşti. Azmiyle körlüğü bir kez yenen ve bu sayede Oxford Üniversitesi’nde eğitim alabilen Huxley kısa süreli başarılar elde edebildi. Fakat nihayetinde sonuç değişmiyordu. Kısa süre sonra arkadaşlarına gözlük yardımı olmadan okuyabildiğini ve gayet iyi sonuçlar aldığını söyledi. Bazı iyi günleri olmuyor değildi ama çoğunluk neredeyse koyu bir karanlıkta yaşıyordu.

    Yazarın arkadaşı yayımcı Bennet Cerf 1952 yılında Huxley görme Sanatı adlı kitabın tanıtım gecesinde yaptığı meşhur konuşmasında yanındaydı: “Gözlük takmıyordu ve kürsüdeki kağıtları sakince takip edebiliyordu. Sonra birden duraksadı ve hemen hepimiz tatsız gerçeği kavradık. Kağıttaki notlara bakmıyordu bile. Sayfalarca konuşmayı tamamen ezberlemiş ve adeta hatmetmişti. Hafızasını tazelemek için kağıdı gözlerine iyice yaklaştırdı ve buna rağmen okuyamadı. Sonunda sessizlik dayanılmaz bir hale geldiğinde cebinden bir büyüteç çıkarıp kağıda dikkatle bakmaya devam etti. Benim için bu çok acı bir andı. Öğrenmeye bu kadar hevesli bir çift göz bizlerin önünde karanlığa boğuldu.”

    Huxley kısa süre sonra eserlerinden çok etkilendiği Krişnamurti ile tanışma fırsatı bulur. Çevresini hissederek yaşamayı öğrenen Huxley kısa süre sonra dünyaya yeni gözlerle bakmaya başladı. Yazar yaşamı boyunca gözlük kullanmadı fakat cebinde her zaman bir büyüteç taşıdı.

    Hızlı yaşamına devam eden Huxley Fahrenheit 451 kitabının yazarı unutulmaz Ray Bradbury’i LSD ve meskalinle tanıştırmış ve onun çılgın tarzına önayak olmuştur.

    1955 yılında karısı Maria göğüs kanserinden hayatını kaybetti. Bir yıl sonra Huxley kendisininde kanser olduğunu öğrenecekti. Bir yazar olan Laura Archera ile ikinci evliliğini yaptı ve hastalık hızla ilerlerken ütopyası “Ada”yı tamamladı.

    Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra 22 Kasım 1963 tarihinde Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terketti. İronik bir şekilde ölümü bomba gibi başka iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’nin suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlanda’lı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü. Bu ilginç tesadüf yıllar sonra Peter Kreeft’in “Cennet ve Cehennem arasında: Ölümün ötesinde John Kennedy, C. S. Lewis ve Aldous Huxley ile diyaloglar” adlı kitabında ölümsüzleşti.

    Etkilediği kuşakla, modası, müziği, yaşam tarzıyla bir döneme damgasını vuran “beat” kuşağının ve distopik roman anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan Aldous Huxley yıllar sonra Orwell’in 1984’ünü okuduktan sonra şunu söylemiştir. “Benim hayali gelecekteki dünyamda yarattığım diktatörlük daha sonra Orwell’in mükemmel bir biçimde tasvir edeceği diktadan çok daha yumuşaktır.” Huxley kitabı yazdığında henüz Hitler ve yarattığı kâbus başlamamıştı. Tüm bu korkunç kâbusları bizzat yaşayan başka bir ismin distopyası ise bizi sanki bize anlatır gibi…

     

    KAYNAK: presshaber.com/edebiyatin-karanlik-kahini-aldous-huxley-27220.html

     

  • 20. Yüzyılı Yaratan Adam Tesla’nın Öyküsü

    20. Yüzyılı Yaratan Adam Tesla’nın Öyküsü

    Twitter’ın yüksek takipçili profillerinden @altiparmakli hesabının sahibi Görkem’in twitleri Tesla’yı çok daha kolay aklımızda kalacak şekilde anlatmış. Hepsini derleyip bu başlık altında topladım. Tesla hayranları için muhteşem bilgiler.

    Keyifli okumalar =)

    ”Nikola Теsla 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğu olarak Hırvatistan’ın kırsal bir kesiminde dünyaya gözlerini açtı.

    Çocukken; kedileri severken yarattığı elektriklenmenin, onu elektriğin ne olduğunu anlamaya nasıl yönelttiğini henüz bilmiyordu.

    Теsla anılarında anlattığı üzere, annesi sadece parmaklarını kullanarak göz açıp kapayıncaya kadar üç dü­ğüm atabilen biriydi.

    Ayrıca yaratıcı bir kadındı. Doğaçlama olarak araç yapabilme yeteneği vardı; hatta kendi meka­nik yumurta çırpıcısını bulmuştu.

    “Sahip olduğum her türlü mucitlik becerisinin köklerini annemin etkisine bağlamam gere­kir” diye yazacaktı anılarında.

    Теsla’nın inanılmaz bir tahayyül yeteneği vardı: Olayları/deneyleri üç boyutlu olarak ince ayrıntılarla kafasında görselleştirmek.

    Çocukluğunda birkaç kez ölümle burun buruna geldi. Kaynayan sütle dolu bir kazanın içine baş üstü düştü.

    Bir salın altından yüzerek geçmeye çalışırken az daha boğulacaktı, Ağır sıtma ve kolera nöbetleri geçirdi.

    Geçirdiği bunca olay obsesif kompulsif bozukluğa sahip olmasına neden oldu. Bu yüzden bilim camiasında asla gerçek anlamda kabul görmedi.

    Ayrıca çalışmalarının sağlamış olması gereken saygıyı ya da maddi getiriyi de elde edemedi.

    19 yaşındayken matematik problemlerini neredeyse zihinden çözüyordu. Boş zamanlarında kendi kendine beş dil öğrendi.

    Gününün yaklaşık yirmi saatini bilgiye ayırdı ve geceleri dört saatten az bir süre uyudu.

    Yine de bir ara sıradan bir öğrenci gibi de yaşadı. İçki, sigara, kumar.. Hatta Anna adlı bir kıza bile tutuldu.

    Babasının öğrenimi için gönderdiği bütün parayı bir iskambil oyununda kaybetmesiyle, hayatının bu dönemi birdenbire son buldu.

    Yap­tığı şeyden duyduğu derin utançla, kumarı ve sigarayı temelli bı­raktı ve artık kadınlarla hiç temasa girmemeye ant içti.

    Graz’da okurken o sırada elektrik mühendisliğinin en uç tek­nolojisi sayılan Gramme dinamosuyla karşılaştı.

    Tesla makineye hayran kal­dı, ama sürekli kıvılcım saçması aklına takıldı.

    Dinamonun kıvılcım saç­masına yol açan şey kısa devreydi. Tesla’ya göre, böyle bir çözüm aşırı karmaşık, hatta hantaldı.

    Dalgalı akımı kullan­manın yolu bulunamaz mıydı? Ama dalgalı akımlı motorlar üretmeye yönelik ilk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

    Tesla öğrenimini tamamlayıp diploma alamadı. 1881’de Bu­dapeşte’ye geçti ve bir telefon mühendisi olarak iş buldu.

    Böylesi ona akademik çalışmadan çok daha fazla uyan bir şeydi ve bir tür erken hoparlör olan ilk icadını bu dönemde ortaya koydu.

    Ama garip bir durumdan dolayı sıkıntı çek­meye başladı. Çok yönlü aşırı duyu yükünde güneş ışığı gözleri­ni kamaştırmakta, bir saatin tıklaması kulağında çekiç darbele­ri gibi yankılanmakta, trafikte titreşimlerde dengesini yitirmek­teydi.

    Doktorları işin içinden çıkamadılar ve artık öleceği kanısına vardı­lar; ama durum başlayışında olduğu gibi birdenbire ortadan kalktı.

    Tesla kısa bir süre sonra toparlanmak için parkta yürür­ken birdenbire bir tahayyül etti.

    O öğleden sonra gördüğü şey dünyayı değiştirecekti. Dalgalı akım motorunun ayrıntılı bir viz­yonuydu bu.

    28 yaşında Tesla 1884’te cebinde dört sentle ve bazı Sırpça şiirlerle Thomas Edison’un New York’taki ofisinin kapısını çaldı.

    Önceki iki yılı Edison’un Paris’teki şirketinde ça­lışarak geçirmiş ve orada boş zamanlarında ilk dalgalı akım mo­torunu yapmıştı.

    Pa­ris’teki işvereni Charles Batehelor’un bir mektubunu uzattı. Edison’a hitaben yazılan mektupta dosdoğru belirtilen şey şuydu:

    “İki büyük adam tanıyorum; bunlardan biri sensin, diğeri de bu genç adam.”

    Edison genç Tesla’nın dalgalı akım enerjisine ilişkin fikirle­riyle ilgilenmedi; çünkü o sırada doğru akımlı jeneratörler yap­maktaydı.

    Edison’un ilgisini asıl çeken şey Tesla’nın kendisiydi. Görünüm itibariyle garip bir kişiydi.

    Uzun boylu, her sabah kalktığında ceketini, tozluğunu ve eldivenini bile unutmaksızın tertemiz giyinen kültürlü ve şiir tutkunu Avrupalı.

    Edison ise kendi saçını kesen ve yiyecek lekeleriyle kaplı ay­nı elbiseyi günlerce giyen derbeder bir adamdı.

    Tesla’nın tahayyül yeteneği vs Edison’un “yüzde 99 ter dökme” yaklaşımı. Let the fight begin.

    Edison, Tesla’yı haftada 18 dolar gi­bi cüzi bir ücretle işe alarak, akımı geliştirmesi halinde 50.000 dolar ikramiye sözü verdi.

    Tesla alışageldiği özenle işe girişti. Önceleri yeni patronuna karşı büyük hayranlığı vardı.

    Edison’un ona zekâsını arttırmak amacıyla her gün tavşan yediğini belirtmesi üzerine, şakayı ciddiye alarak haftalarca başka bir şey yemedi.

    Yaklaşık bir yıl sonra doğru akımlı jeneratördeki sorunu çözdüğünde Edison ikramiye yerine ücretini haftada 25 dolara çıkarmayı önerdi.

    Tesla istifasını bastı ve ertesi yıl geçimini işçilikle sağlarken, geceleri kafasındaki icatlar üzerine çalıştı.

    Alternatif akım sistemini geliştirdi. Tesla’nın sisteminin yalınlığı sanayici George Westinghouse’un ilgisini çekti.

    Tesla’yı yanında işe alarak, patentlerini 60.000 dolara satın aldı ve her beygir gücü için ona 2,5 dolar imtiyaz payı ödemeyi kabul etti.

    Edison tehlike sinyalini görmüş olsun ya da olmasın, Tesla ve Westinghouse’u durdurmak gerektiğini biliyordu.

    Savaş ma­kinesini gümbürtüyle harekete geçirdi. Saldırısının dayanağı dalgalı akımın tehlikeli olduğuydu.

    Savını en vahşi biçimde ortaya koymak üzere, hayvan­ları herkesin gözü önünde dalgalı akım kullanarak elektrikle öl­dürmeye başladı.

    Yine de pes etmeyen Westinghouse ve Tesla’nın 1898’de dünyanın ilk hidroelektrik tesisini kurdu.

    1890’lar Tesla için yaratıcılık doluydu. Wilhelm Rontgen’den üç yıl önce x-ışınlarını buldu ve biyolojik risklerine dikkat çekti.

    Marconi’den iki yıl önce ilk radyo dalga aktarıcısını geliştirdi ve telsiz kumandası­nı icat edip patentini aldı.

    Telle dalgalı akım aktarmada ustalaşmış biri olarak, 1890’ların sonu­na doğru tel kullanmaksızın uzaya akım göndermeyi başardı.

    Ondan beklenmeyecek şovmenlik yeteneklerini sergilediği halka açık gösterilerde yüz binlerce voltu vücudundan geçirdi.

    Bankacı J. P. Morgan 1900’de daha da büyük bir telsiz aktarıcısına, Wardenclyffe Kulesi’ne 150 bin dolar yatırmayı kabul etti.

    Tesla’nın planı kü­reseldi: Telefon ve telgraf sistemlerini tek bir telsiz şebekesinde birleştirmek.

    Bu sayede yerkürenin bir ucundan öbür ucuna dakikalarla öl­çülecek sürede resimler ve metinler aktarmak.

    Aslında, interneti yüz yıl kadar önce tasarla­mıştı, hem de sadece bunu da değil, bilgisa­yarın pilsiz çalışabileceği bir sistemi.

    Neredeyse ömrünün tam ortasında (44 yaşında) şöhretin doruğuna varmışken, birden işler sarpa sarmaya başladı.

    Morgan 1903’te Wardenclyffe projesin­den çekildi. ABD Patent Dairesi 1904’te yanlış bir kararla Marconi’yi radyo patentiyle ödüllendirdi.

    Hakaret 1909’da Marconi’ye Nobel Ödülü’nün verilmesiy­le daha da ağırlaştı; aynı şekilde Rontgen’e de 1901’de bu ödüle uygun görülmüştü.

    Tesla Sermayesinin tükendiği 1905’te laboratuvarını kapatmak zorun­da kaldı. İki yıl sonra da George Westinghouse borsada battı.

    Çaresizlik içinde Tesla’dan aralarındaki sözleşmede değişikliğe razı olma­sını rica etti.

    Tesla modern iş hayatındaki en soylu jestlerinden birini gösterdi ve Westinghouse’a şunları söyledi.

    Westinghouse tek seferlik bir ödeme olarak Tesla’ya 200 bin do­lar verdi. O sırada Tesla’nın payının değeri 12 milyon dolardan fazlaydı.

    Gelgelelim, 1914’te Birinci Dünya Savaşa’nın patlak vermesi Tesla’yı Avrupa patentlerinden elde ettiği diğer gelirlerden de yoksun bıraktı.

    Maddi bakımdan bir türlü toparlanamayarak ömrünün son on yılını arkadaşlarının faturalarını otel odasında geçirdi.

    Maddi durumundaki bu dağılmaya gittikçe dengesizleşen ki­şisel davranışlar eşlik etti. Temizlik fetişi Howard Hughes tarzı boyutlara ulaştı.

    Tokalaşmaktan kaçınmak için her çareye baş­vurarak, insanlarla karşılaştığında ellerini arkasına saklama yo­luna gitti.

    Yemek masasında çatal bıçak takımının ısıtılıp sterili­ze edildikten sonra önüne getirilmesini ister hale geldi.

    Sofrada­ki her parçayı bir peçeteyle eline alır, başka bir peçeteyle temiz­ler ve ardından her iki peçeteyi yere atardı.

    Bir zamanlar hoşuna giden akşam yemeğinde iki biftek ye­me huyunu zamanla bırakarak bir vejetaryen kesildi.

    Ama şık giyinmeyi sürdürdü. Gri süet eldivenlerini takmadan dışa­rıya çıkmaz ve bir hafta kullandıktan sonra hemen atardı.

    Her hafta yeni bir kravat satın alırdı ve sadece be­yaz ipekli gömlekler giyerdi. Yakaları ve mendilleri bir kez kullanırdı.

    Zamanla mücevherata karşı bir tiksintisi gelişti. İnciler takmış bir kadının yakınında oturamazdı.

    En şairane ta­kıntısı ise düşünerek geçirdiği saatlerin gözlerindeki rengi soldurduğuna kesin inanmasıydı.

    Çalışmaları da benzer biçimde zıvanadan çıktı. Mars ve Ve­nüs’ten telsiz mesajlar aldığını ileri sürdü.

    Hava durumunu de­netim altına almak için elektriği kullanmaktan söz etti.

    Bütün bunlar halkın zihnindeki Tesla imajının saygın dahiden deli bilimciye dönüşmesini sağladı.

    Tesla 1943’te seksen altı yaşında, ağır borca gömülmüş hal­de otel odasında yapayalnız öldü.

    ABD mahkemeleri 1944’te ni­hayet lehinde karar vererek, radyoyu icat edenin Marconi değil, Tesla olduğunu onayladı.

    O zamandan beri itibarının geri veril­mesi için epeyce şey yapılmış olsa da, Edison ve Marconi hâlâ herkesin hatırladığı adlardır.

    Çoğu insanın hiç göreme­diği, daha derin bir gerçekliğin anlık görüntülerini yakalamanın yüküyle ve keyfiyle yaşadı.

    Ölümünden birkaç hafta önce, son bir kadınsı oldu. Her gün 3327 numaralı odasının penceresine konan bir di­şi güvercinle dostluk kurdu.

    Kuşları hep sevmişti, ama onu “bir başka” sevdi. “O beni anlıyordu, ben de onu anlıyordum.” diye yazdı.

    Birkaç hafta sonra hayata veda etti.

    Elektromanyetik, robot bilimi, uzaktan kumanda, radar, balistik ve nükleer fizik alanlarındaki buluşlarıyla 700’den fazla patent aldı.

    Alternatif akımı, radyoyu, x-ışını tüplerini, floresanı, Tesla bobinini ve daha bir çok şeyi hayatımıza kazandırdı.

    Nikola Tesla “20. yüzyılı yaratan adam”dı.”

     

  • Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Menton’un pastoral manzarasında Arjantin-İtalyan kökenli Şef Mauro Colagreco gastronomiye olan kendi bakış açısının muhteşem bir kanıtını yarattı:

    1950’lere ait ve sıradanlığın çok ötesinde bir binada, Akdeniz’in nefes kesen manzarası eşliğinde, arka bahçesindeki çiftliğinden (150’ye yakın yerel ot ve çiçek) ya da İtalya ve Fransa’nın yerel çiftçi pazarlarından (İtalyan sınırı Mirazur’un ön kapısına sadece otuz metre mesafede) gelen ürünlerle hazırlanan sebze odaklı lezzetli yemekleri servis ediyor

    Colagreco daha önce hiç bulunmadığı ve hiç kimseyi tanımadığı bir yerde bir restoran açmayı tercih etti: ne bir tedarikçi ne de bir üretici. Fakat dünyayı gezmiş bir şef olarak Colagreco’nun Mirazur’daki mutfağı, sınırda bulunması sebebiyle Akdeniz’in etkisini taşırken şefimiz Arjantin köklerini de asla unutmadı.

    Colagreco, yemekleriyle çevresini benzersiz ve her şeyi kapsayacak şekilde kucaklarken aynı zamanda en taze deniz ürünlerinden Piedmont cevizlerine ve Menton’un meşhur turunçgillerine en iyi malzemelerin de arayışında oldu. Colagreco’nun yeteneği, dağlardan denizlere olan etkileri birleştirerek lezzet ve aroma arasındaki hassas dengeyi kurabilmekte yatmaktadır.

    1976’da La Plata’da doğan Colagreco, kariyerine Gato Dumas Otel Okulu’nda başladı. Aynı zamanda şehrin en prestijli restaurantlarında da çalışıyordu. La Plata Ekonomik Bilimler Üniversitesi’ndeki eğitimini, içindeki yemek yapma aşkından dolayı bıraktı. 2000’lerin başlarında Alain Passard’ın L’Arpege’i ve Alain Ducasse’nin Hotel Plaza Athenee’si gibi dünyaca meşhur restaurantlarda çalışabilmek için rotasını Fransa’ya çevirdi ve 2003’teki ölümüne kadar Bernard Loiseau’nun yanında ve bir sene de Le Grand Vefour’da çalıştı.

    2006’da Mirazur’u kurdu ve ilk Michelin Yıldızı’nı da bir sene içinde aldı. Aynı sene içinde Gault Millau dergisinin yeni vermeye başladığı ‘Yılın En İyi Yeni Restaurantı” ödülünü alarak yeteneğini kanıtladı. Colagreco 2012’de ikinci, 2019’da ise 3. Michelin Yıldızı’nı alarak buna hak kazanan ilk Latin Amerikalı şef oldu. 2009’dan bu yana Mirazur dünyanın en iyi 50 restaurantı listesinde yer almakta ve 2018 listesinde 3. sıraya kadar yükseldi.

    Colagreco’nun imza yemekleri, Ventimigla çiftçi pazarından Menton’ın tarlalarına yerel içeriklere odaklanmıştır, tapyokalı istiridye, arpacık kreması ve armut veya pancar kökü ve Oscietra Havyarı, Colagreco’nun sebzelerle çalışma tercihini ortaya koymaktadır. Mirazur’un tüketiminin %25’inimeydana getiren 150 farklı ot, yenilebilir çiçekler ve Menton Limon’unun yetiştiği turunçgiller ağaçlarından oluşan iki bahçesinde Colagreco 5 personel çalıştırmaktadır.

    Colagreco’nun ekmeği bile detaylara gösterdiği önemin bir göstergesidir: büyükannesinden esinlenerek somunlar limonlu zencefilli zeytinyağı ve Pablo Neruda’nın şiiri “Ekmeğe Kaside” eşliğinde servis edilmektedir.

    Her ne kadar Mirazur ilk göz bebeği olsa da açılışından bu yana geçen 10 yıldan sonra Colagreco’nun ünü Paris’teki Brasserie GrandCœur ve Courchevel, Nice ve Cannes’daki mekanlarına ek olarak Asya’da (Beijing’de Azur by MC ve Macau’da Grill 58) da artmaya devam etmektedir. En son olarak Amerika’daki ilk restaurantını açtı (Palm Beach Four Seasons Hotel’de Florie’s). Aynı zamanda Arjantin’de de Carne adında bir hamburger zinciri açtı ve şimdi zamanı 4 kıta arasında mekik dokuyarak geçmekte.

    Deniz Gündüz