Kategori: Kültür

  • Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    2013 yılında Hürriyet’te yayınlanmış bir yazıdan alıntı.
    ”Bugünlerde pek çok platformda Türk Anneleriyle yabancı anneler arasındaki farklılıklar konuşuldu. Ben de aradaki farkı yurt dışında yaşayan annelere sordum ve bakın nasıl yanıtlar aldım.

    Şili

    Tijen Arttıran Çetin: Şilili anneler çocuğunu gittiği heryere götürüyor. Evde bırakmıyorlar. Çok nadiren büyük anne desteği görüyorlar ve bu normal bir durum. Metroda, otobüste, sokakta çok rahat emziriyorlar.  Kimse de dönüp bakmıyor. Ayrıca devlet doğum yapan her anneye emzirme eğitimi veriyor. Çocuk 5 yaşına gelinceye değin süt yardımı yapıyor. Doğal doğum oranı çok yüksek.  Yerli kültürün bir etkisi olsa gerek. Burada annelerin çok azı çocukları için akademik kaygı taşıyor. Liseyi bitirince üniversite okuyamama gibi bir sorun yok çünkü. Alternatif eğitim modelleri çok yaygın.

    Güney Afrika

    Akasya Asiltürkmen: Yanında kaldığım kadının on yasında bir kızı var. Hava oldukça soğuk olduğu halde çıplak ayakla dolaşıyor ve hasta filan da olmuyor. Ben bakarken uzaktan cocuğa içim cız ediyor ve anneannemin sesini duyuyorum adeta ” evladım ayağına terliğini giy! ” diye bağırıyor peşimden. Rahatlar, çok hem de. Çocuk yemekten önce Mısır gevreği yiyor ama her şeyi de seviyor. Elinden meyve düşmüyor. Sağlıklı. Daha iki yasında buz gibi suyla tanışıyor burada çocuklar ve köpekbalıkları içinde üç yasında sörfe başlıyor. Hepsinin dengesi mükemmel. İki tekerlekli bisikletle başlıyorlar direk. Ayağı çıplak kızın adı Arille ve şimdiden üç dil konuşuyor cadı. Annesi kontrolcü bir anne üstelik buradakilere göre.

    İsveç

    Şengal Güneş: Çoğu İsveçli kadın, oldukça fit oluyorlar hamilelik öncesinde. Yani kücük yastan itibaren mutlaka bir spor ile ilgilendikleri için, genelde hamileliklerinde de spora devam ederler. Çoğu anne son 1-2 aya kadar çalışır. Son ana kadar çalışanlar bile var. Erkenden izne ayrılmazlar. Doğumdan sonra anne sütü her ne kadar verilse de, Türkiye’ den daha hızlı bir şekilde mamaya geçilir. “Välling” adi verilen mamalar, süt ve undan üretilir ve çok yaygındır. Yaklaşık 5-6 yaşına kadar bu mamayı içen çocuklara rastlayabiliriz. Çocukların çoğu küçük yastan itibaren yazılmamış bir sosyal “kural” olan “Jante” kuralı ile yetiştirilir. Slogan “kendini bir şey sanma” dir. Bu sebeple okullarda, işyerlerinde, toplumun genel kesimi bu yazılmamış kuralı uygular ve bunun dışına çıkanlardan haz etmezler. Yani prestijiz olmak, sıradan olmak, “normal” olmaktır hedef.

    İngiltere

    Selin Tüzmen:  Kızım bebekken evde mama yapmak hazır mama yedirmemek sanki kutsal mis gibiydi bizim için. Ne zaman kavanoz maması yedirsem annemden azar işitirdim. Burada çocuklu yasam çok kolay, çünkü bütün kaldırımlar, otobüsler bebek arabasına uygun. Eğer metro duraklarında asansör yoksa muhakkak birileri gelip bebek arabasının taşınmasında yardım ediyorlar. Burnunun akmasından, soğuktan üşümesinden korkmuyorlar. Kış, yağmur,  kar demeden sokakta bebekli anneleri görebilirsiniz. Bebekler için bile çeşit çeşit faaliyetler var. Oyun grupları müzik grupları yüzme dersleri vs… Montessori okulları çooook yaygın ve çoktan kabul görmüş. Kimse çocuğu bu olsun demiyor ama mutlu olsun diyor.

    A.B.D

    Eren Kaya: Amerika’da Türk annesi olmanın en zor taraflarından biri çocuğunuzun ara sıra aksanlı Türkçe konuştuğuna tanık olmak ve durumu bir an önce toparlayabilmek maksadıyla Türkiye’ye gitmek için gün saymak… Diğer zor tarafı aileden uzakta olmak. En yakın bağınızın skype olması. Toruna duyulan özlem. Özlemin verdiği acı. Bir türlü alışamama durumu… Terazide çok büyük yer kaplayan bu tarafları saymazsak Amerika çocuk yetiştirmek için Türkiye’den yaklaşık 398 bin kat daha iyi bir ülke. Kızımın her ne olmak isterse, hayatına her nasıl yön vermek isterse bütün yollarının açık olduğunu, kendisine destek olmak isteyecek insanların bulunduğunu, hayatta başarılı olabilmesi için her türlü fırsatının olduğunu biliyor olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşıyorum. Ne okulda öğrenmek istemediği bir ders zorla kendisine ezberletilecek, ne farklılıkların ¨problem¨ olabileceğini görecek, ne düşüncesini ifade sorunu yaşayacak ne de yaşam alanı kısıtlanacak. Bütün bunları düşününce Amerikalı Türk olmak Türkiyeli Türk olmaktan daha kolay geliyor bana.

    İtalya

    Esin Eraydın Erdoğan: Aslında çok fark yok, baskı ve korumacılık az, erkek çocuklarının evlenseler dahi ailenin bir parçası olarak kalması, hatta anne baba evine eş, çoluk çocuk kalmalı gitmek… Eslerin ikisi de çalışıyorsa mutlaka biri ücretsiz izin alır. Çocuklara özgürlüklerini verip, kontrolü elden bırakmamaları bizden çok farklı. Ama en çok dikkatimi beslenme şekilleri çekmişti. Eğer çocuk masada oturup çatal, kaşık kullanabilecek yastaysa ona da ayrı bir tabak yemek gelir ve asla anneleri karışmaz, ye demez, aman dökme demez, büyük insanmış gibi davranırlar.

    Katar

    Burcu Özmaya: Katar da evlerde çok sayıda hizmetli çalıştırılıyor. Temizlik için, mutfak için ve çocukların bakımı için ayrı ayrı hizmetlileri var. Genelde çoğu Filipin’ den gelen hizmetliler. Çök çocuklu ailelerde her çocuk için ayrı bir bakıcı var genelde. Bakıcıların aylık ücretleri 1000-1500Qr arası değişiyor. Bu da bizim para birimimizle 500-750Tl arası bir rakama denk geliyor. Burada genel olarak gördüğüm durum şu ki; kadın çocuğu doğurur bakıcı bakar. Alışveriş olsun, park olsun, her ortamda kadın ailesiyle genelde oturup sohbet halindeyken, bakıcı çocuğun ihtiyaçları vs. ile ilgileniyor. Diğer yandan çocukların bakıcıya bırakılmış olması boşverilmiş yada önemsemiyor anlamına da gelmiyor. Bu toplumda ilk önce çocuklar daha sonra kadınlar çok değerli. Beslenmeleri ise benim gördüğüm kadarıyla çok sağlıklı değil. Genel olarak obeziteyle mücadele etmek zorunda kalacak ülkelerden Katar.

    İskoçya

    Mümine Yıldız: İskoçya da taze Türk annesiyim. Burada geneldeaileler çok çocuk sahibi. 3 çocuk çok normal bir sayı, 6 çocuğuyla mağaza gezenini gördüm mesela. İskoç kadınları anaç tipli genelde, çocuk da seviyorlar. Ben bizden çok farklı bulmadım onları, sadece bizden daha fazla kurallarına sadıklar. Bir de kendi çocuklarına sevgilerini gayet belirgin gösteriyorlar, sıcak kucaklaşma, öpme vesaire öyle birçok Avrupa ülkesi gibi.. Uzak değiller çocuklarına ama başkasının çocuğunun saçını okşamak mesela çok uzak onlara. Bildiğim kadarıyla kanunen de yasak böyle şeyler. Benim çok sevdiğim çocuklar oluyor mesela, komşu çocukları elimi şöyle sarı kızıl saçlara değdiresim geliyor ama ne mümkün:) Yanı sıra rahatlar. Çocuklar sokakta ne isterse yapıyorlar; ellerini çamurlu suyla temizlemek, sokakta çiş mahzeni kurmak ve işemek dert değil hiç onlara:)

    Almanya

    Elif Yilisin Curi:  Biz Akdeniz ikliminden kaynaklı şairsiz, şen şakrak, ve tez canlıyız. Doğal olarak bu anneliğimize de yansımakta, bir nevi süreç değil sonuç odaklıyız… Oysa bir Alman anne sabırlıdır. Etrafında 3 çocuğun 3’üde ağlarken, Alman anne gayet sakin market kasa sırasında elindeki ürünün yazısını okur ve arada okey, okey, okey der alışverişini bitirir. Bizde ise anne isyan bayrağını çeker… Doğum sonrası hastaneden çıkarken verdikleri bilgi şudur: Ferber tekniğini mutlaka deneyin, emzirin, gazını çıkarın ve yatağa bırakın. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenecek .
    Alman çiftler her anlamda paslaşarak çocuk büyütür. Oysa biz bunu didişmeyle yapmaktayız.
    Alman anneler müthiş kuralcılar o kurallar asla ama asla esnemez, değişmez. Örnek: aksam saat 7’den sonra çocuk asla oturma odasına giremez. Oldu da girdi, yok sayılır çocuk, görülmez, duyulmaz… Burada doğum doğal sürecinde beklenerek yapılır. Emzirmek için süt pompaları komik bir ücretle kiralanmakta ve bulunduğunuz semtte emzirme grupları oluşmaktadır, Burada Alman ve Türk anneler çok kolaycıdır, her şeyi hazır olarak sunarlar bebeğe yada çocuğa. Bir Alman anneyle, bir Türk anne arasında fark;  genelde Türk annelerin çocuklarının okuluyla iletişimi kopuktur. Oysa bir Alman anne futbol takımında top oynayacak denli ilgilidir… İlkokul öğretmeninin tavsiye ve önerisiyle ailenin de fikri alınarak okul seçilir Türk anne “hadi hadi” derken, Alman anne ilkokulda tüm sorumlulukları verir. Alman gençler çok daha çabuk karar vermekte ve kolay meslek eğitimi edinmektedir. Bizde daha çok illa da çocuğum üniversitede okuyacak yaklaşımı var.”

    KAYNAK: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/yabanci-annelerle-aramizdaki-farklar-23094131

  • Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Yine Şengül Hablemitoğlu’nun çok güzel bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda benim için ana fikir en son cümlede, yani; çocuk doğurmak İSTEMEYEN kadınların rahat bırakılması ve doğurmak isteyenlere duyulan saygı kadar onlara da saygı duyulması gerekliliği.
    Ayrıca anne olmak sadece doğurarak ulaşılan bir sonuç değildir, bunu da artık şu yüzyılda kafalara yerleştirmek gerekiyor. Doğurmadan anne olamayan kadınlar bence doğurunca da doğru düzgün anne olamıyorlar. Herhangi bir hayvana mesela annelik hiç yapmamış biri veya bir başkasının doğurduğu çocuğu evlat edinmiş biri doğursa da doğurmasa da en iyi anneliği yapanlardan oluyor. Çünkü doğurduğu için mecburen sevmek ve bakmak zorunda hissetmiyor, gönüllü olarak sevebilmek ve bakabilmek herkesin harcı değildir. Bu yüzden doğurana kadar hiç anne olamamış, annelik yapmamış kişilerden çok daha samimi annelik özellikleri taşır bu insanlar.

    Hablemitoğlu diyor ki;

    ”İnsanlar efsanelere inanır; kendi yarattığı bu efsaneler arasında sıkışıp kaldığını fark etmeleri de zaman alır; ancak annelik miti de öyle kolay yıkılacağa benzemiyor. Şekilden şekle giriyor, “uzmanların” bilgi desteği ile sürekli yenilenip etkisini devam ettiriyor. Anne olamayan kadınlar acı çekiyor, eziklik hissediyor ve tüp bebek merkezlerinin kapısını aşındırıyor.

    Hamilelik başka macera, doğum başka, çocuğa bakıp büyütmek ise tam bir ömür törpüsü. Anneler bir türlü kendilerinden emin olamadıkları bu süreçte asla tedirginliklerini üstlerinden atamıyorlar. Anneliği annelerden öğrenme dönemi kapandıktan sonra, her kuşakta başka bir anne tipi model olmaya başladı. Bir zamanlar emzirmek elzem değildi; şimdi zorunlu. Kundaklama, hatta bebeğin yatış şekli de büyük değişiklikler geçirdi. Sezaryanla doğum tartışması sürüyor. Bu tartışmalar arasında sosyal bilimciler ve özellikle feminist sosyal bilimciler çocuğun her şeyi maskelediğini, çocuğu doğurduktan sonra bakımını üstlenen ve genellikle tek başına büyüten kadını gerçeklerden, kendinden uzaklaştırıp hayattan kopardığını iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar zaman zaman kadının en önemli, hatta tek sorumluluk alanı çocuk; ilişkileri, evliliği kurtarıyor, övünç kaynağı oluyor. Din adamlarının, sağlık uzmanlarının, tıbbi bilginin, siyasi iktidarların ve diğer annelerin ortak inşa ettiği bu yapıya itiraz etmek neredeyse olanaksız. Hatta anneliğin evrensel ve ortak hiçbir davranışının belirlenemeyeceği, aksine, her kadına, kültürüne, aldığı eğitime, hırslarına, hayallerine, düş kırıklıklarına göre değiştiği ve kulağa ne kadar zalim gelirse gelsin, annelik sevgisinin de yalnızca bir duygudan ibaret olduğu, dolayısıyla koşullardan etkilendiği vurgulanıyor.

    Bu duygu bir kadında mevcut olabilir de, olmayabilir de. Kadınlar çocuk doğursalar da bu duyguyu taşımayabilirler ya da doğurmayan kadınlar bu duyguyu yoğun olarak taşıyabilirler. Anne olmak için bir kadının çocuk doğurması gereken dönemler de sona erdi. Annelik artık bir arzu, bir istek sadece… Bir kadında bu istek güçlü de zayıf da görünebilir, çünkü her zaman toplum tarafından tanımlandığı gibi anneliği sergilemek artık olanaklı değildir. Değişen toplumsal yapı ve değerler de bunu gerekli bulmamaktadır.

    Kadınların bedenleri, düşünceleri, hal ve hareketleri nasıl tanımlanıp belirleniyorsa, anneliğin de bundan payını aldığını söylemek mümkün. Medeniyet ürünü yeni annelik sınırsız özelliklere sahip. Günümüzde modern kentli kadın, doğum pratiğini bilmediği için kendini tümüyle uzmanlara bırakıyor. Abartılmış risk algıları ülkeden ülkeye, doktordan doktora değişiyor. Kadınlarda anneliğin içgüdüsel olduğunu söyleyenler, çocuk için neyin, ne zaman yapılması gerektiğine dair listeler hazırlıyor. Böylece işleri hafifletmiyor, aksine çoğaltıyorlar.

    Annelik çok tipik davranış kalıpları olan ve beyindeki özel nöral sistemler tarafından yönetilen ve yürütülen tamamen doğal bir süreçtir. İnsandaki annelik davranışı ve bu davranışı sağlayan nöral sistemler milyonlarca yıllık evrimsel gelişimin bir ürünüdür. Anne beyninin kendi yaşıtları olan doğurmamış kadınların beyninden çok farklı olduğu ve özellikle kendi yavrusu konusunda son derece duyarlı olduğu kanıtlanmakla birlikte, işin içine akıl, eğitim, sosyo-ekonomik koşullar girince, bu biyolojik evrimsel süreç yönetilebilir hale geliyor. Oysa anneliğin biyolojik süreci kadınları tek tip bir davranış kalıbı göstermeye hazırlıyor.

    Biyolojik bilimler; annelik davranışının esas olarak genetik ve hormonal etkenlerce tetiklenip sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır, ancak tabii ki, annenin çocukluğundan itibaren almış olduğu eğitim ve yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar nedeni ile anlamı değişebiliyor.

    Tüm memeliler gibi insanda da annelik davranışının doğal ve otomatik olarak nörobiyolojik sistemler tarafından başlatılması ve sürdürülmesi sayesinde yenidoğan bebeğin korunup kollanması ve böylece neslin devamı garanti altına alınmış oluyor. Anne çocuğunu önce kendi ihtiyacı için emzirir, yani biriken sütün acısını gidermek için. Meme vermesini sağlayan ilk neden sevgi değil, kendi bedeninin dayattığı ihtiyaçtır.

    Ancak emzirmek zaman zaman moda zaman zaman değil, emzirmeyi yükselen değer kılmak için dönem dönem anne sütünün faydaları anlatıla anlatıla bitirilemiyor, hatta kampanyalar düzenleniyor. Bu durumda çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne -sütü azdır, apse yapar, çocuk beğenmez- emzirememenin ezikliğini yıllar sonra bile üzerinden atamıyor, çocuğun üstüne daha çok düşüyor. Oysa emzirmek çocukla sürekli yakın ilişki gerektirir ve bu temas alışkanlığı annelik şefkatini doğurur. Kimi kadın bu duyguya saplanıp kalır, kimi denetleyerek çocukla ilişkisini dengelemeye çalışır, kimi de aldırmaz etkilenmez.

    Çocuğun normal fiziksel ve ruhsal gelişimi için anne bakımına ve sık dokunulmaya ihtiyacı vardır. Anne yokluğu çocukta sosyal, davranışsal ve bilişsel işlevlerin gelişiminde geriliğe, strese cevap sisteminin anormal gelişimine, öğrenme ve bellek bozukluklarına ve ilerde kendisinin de iyi anne olamamasına yol açmaktadır

    İnsan ve hayvanlarda annelik davranışının gelişmesi için genetik (oksitosin, prolaktin, östrojen alfa reseptör genleri gibi), çevresel (bebeklik ve çocuklukta örnek alınan anne davranışları, doğumdan önce ve sonra bebeklerle karşılaşma, bebeğin uyarısı) ve hormonal [doğumdan önce östrojen ve progesteron, doğum sırasında ve sonrasında oksitosin, prolaktin ve kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH)] etkenlerin birlikte geliştirdikleri özel nöral yolaklar gereklidir.

    Anneliğin anneye faydası var mı?
    Polonya’da yapılan bir çalışmada her çocuğun annenin yaşam süresini ortalama 95 hafta kısalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada çocukların babanın ömrünü kısaltmadıkları, her kız çocuğun babanın ömrünü 74 hafta uzattığı, erkek çocuğun ise babanın yaşam süresine bir etkisinin olmadığı bulunmuştur. Bu farklılığın, annelerin üremenin, hamileliğin ve doğum sonrasındaki ağır iş yükünün sonucu olarak yaşadıkları enerji kaybı ve hastalıklara daha açık olmaları, babaların ise böyle bir bedel ödemeden kızlarından daha iyi bakım ve destek almaları, böylece daha sağlıklı bir ortamda yaşamalarının sağlanmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

    İyi anne-çocuk ilişkisinin gelişiminin sağlanması
    Annelik bakımı çocuğun yaşaması, dolayısıyla türün devamı için son derece önemli olduğundan, doğa iyi bir anne-çocuk ilişkisinin gelişimini, neredeyse garantilemiş gibi görünmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için doğa tarafından kadını anneliğe hazırlayan ve anneliğe daha kolay tahammül etmesini sağlayan bazı hazırlıklar yapılmakta ve gerekli donanımlar anneye verilmektedir;
    1. Kadının çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanması
    2. Kadının gebelik sırasında anneliğe hazırlanması
    3. Doğumla birlikte anneliği başlatan hormonların salınması
    4.Annenin annelik görevini ‘’severek’’ yapabilmesi için anneliğin ödüllendirici etkisi
    5. Annenin belleğinin güçlendirilmesi
    6. Annenin yabancılara karşı saldırganlığının artması
    7. Bebeğin anneye sevimli görünmesi
    8. Bebeğin çığlığına annenin koşması
    9. Çocuğun anneye bağlanması
    10. Çocuğun duygularının anne tarafından anlaşılabilmesi
    11. Annenin düşüncelerinin çocuğa odaklanması ve çocuğun korunması ve bakımı konusunda titiz olması

    Anneliğin türün devamlılığı açısından son derece önemli olması nedeniyle kadınların anneliğe hazırlanmaları işlemi doğa tarafından bebekliklerinden itibaren özenle ele alınmaktadır. İnsan ve diğer primatlarda bebek yaşlarından itibaren dişilerin bebeklere ilgisi, dokunma sayıları erkek çocuklarınkinden fazladır. Bu cinsiyet farkının ergenlik döneminde iyice belirginleştiği ve perinatal dönemde beynin maruz kaldığı hormonlarla ilişkisinin olabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle östrojenin bu konuda önemli olduğu düşünülmektedir.

    Kadınlar çocukluktan itibaren sosyal ilişki kurmakta daha başarılıdır. İnsanlarda hem kadın, hem de erkeklerde sosyal ilişki kurabilme yeteneği ile fetal testosteron düzeyi ters orantılı bulunmaktadır. İşte kadın ve erkeğin sosyal davranışlarının farklı oluşunun altında farklı üreme stratejilerinin olması gerçeğinin yattığı ileri sürülmektedir. Kadınlarda çocuğun sayısından çok kaliteli yetiştirilmesi esas olduğu için, onların hem çocukları ile hem de etraftaki diğer dişilerle (özellikle akraba dişilerle) iyi sosyal bağlar geliştirmeleri gereklidir.

    Kadınların daha sosyal varlıklar olmasının ardında da, bu evrimsel gereklilik bulunuyor olabilir. Özellikle primatlarda anne dışındaki dişilerin de annelik davranışı gösterebilmeleri sayesinde, çocuğun başkaları tarafından da bakılıp büyütülebilmesi mümkün olmuştur.

    Dişinin gebelik sırasında anneliğe hazırlanması; genellikle gebelikte düzeyleri artan hormonlar tarafından yapılmaktadır. Burada özellikle östrojen ve progesteronun rolleri önemlidir. Annenin gebeliği sırasındaki östradiol düzeyleri ile doğumdan sonraki çocuğuna bağlılığı arasında pozitif ilişki olduğu bildirilmektedir. Gebelik boyunca yüksek olan progesteron ve östrojenin annelik davranışında önemli olan beyin bölgelerinde oksitosin ve prolaktin reseptörlerinde artış oluşturarak anneliği başlattığı belirtilmektedir. Doğumdan hemen sonra östrojen ve progesteron düzeyleri düşmekte, ancak annelik davranışı bir kere tetiklendikten sonra bu düşüşün anneliğe olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Gebelikte annede yaşanan bir diğer değişiklik annenin bebeğin kötü kokularına karşı duyarlılığının azaltılmasıdır. Gebelik sırasında oluşan hormonal değişikliklerin etkisi sonucunda kadının bebekle ilişkili kötü kokuları daha tarafsız, hatta bazen ödüllendirici bir koku olarak algılanmasının sağlandığı ileri sürülmektedir.

    Oksitosin doğumdan hemen sonra anneliğin başlaması için gereklidir, ne var ki, sürdürülmesinde o kadar önemli değildir. Doğumdaki vajinoservikal uyarı oksitosin salınışını uyarmakta ve bu artan oksitosin doğum ve annelikle ilişkili birçok olayı birlikte başlatmaktadır. Oksitosin doğuma yardımcı olmasının yanı sıra, süt salınışına yardımcı olmakta, annelik davranışını başlatmakta, annenin çocuğunun kokusunu kavraması ve onu bu yolla tanımasını sağlamakta ve bir yandan da bazal hipotalamustaki reseptörler aracılığıyla cinsel isteği baskılamaktadır.

    Emzirme sırasında salgılanan oksitosinin aynı zamanda annenin anksiyetesini ve stres düzeyini azalttığı kanıtlanmıştır. Son yıllarda süt kafası diye sohbetlere konu olan davranışların nedeni de bu hormonal mekanizmadır aslında. Oksitosinin özellikle ilk doğumda annelik davranışının başlatılması için gerekli olduğu, sonraki doğumlarda ise, artık oksitosin gerekmeksizin annelik davranışının sürdüğü bildirilmektedir. Annenin ilk doğumu değilse oksitosinin bloke edilmesi annelik davranışını engellememektedir. Kısaca burada ‘’bir kez anne olmuşsan artık ölünceye kadar annesin’’demekten başka açıklama yoktur.

    Gerçekte bu biyolojik etkileşimler olsun ya da olmasın annelikten temelde beklenenler;

    -Çocuğunun kendi ihtiyaçlarını ve doğasını fark edebilmesi,
    -Çocuğun gelişimine uygun destek verebilmesi,
    -Şartsız kabul ve sevgi göstermesi,
    -Çocuğunu bir birey olarak kabul etmesi,
    -Çocuğuna her ne olursa olsun, gözlerinde bir ışıltıyla bakabilmesidir.

    Ama aslında hepimizin anlaması gereken; annelik yeteneği olmayan ya da annelikle ömür tüketmek istemeyen kadınların da rahat bırakılması ve bu tercihe en az anne olmayı tercih etmeye duyulan saygı kadar saygı duyulmasıdır.”

     

    Teşekkürler sayın Hablemitoğlu.

    LinkedIn profilinde yayınlanmıştır.

  • Türk Düğünlerindeki İnanılmaz Mantıksızlıklar

    Türk Düğünlerindeki İnanılmaz Mantıksızlıklar

    Düğünlerden de, geleneklerden de nefret ederim. Eşimle düğün yapmadık, takı dilenciliği yapmadık, evlilik imza formalitesinden ibaret çünkü bizim için. Seven insanlar kına, nişan, düğün gibi saçmalıkları hayatına sokmadan evlenir zaten. Eşimle mecbur olmadığımız hiçbir düğüne gitmeyiz, mecburen gitmişsek de biraz görünür çıkarız. Ekşi Sözlük yazarlarından bizimle aynı fikirde olanlardan bir derleme paylaşmak istedim web sitemde. Araya kendi ekleyeceklerim de olacak elbet 😉

    ___________________________

    düğün yapmak başlı başına büyük bir mantık hatası bence.

    birbirinin aynı olan gelinlik modellerinden bir tanesini seçmek için bir hafta mağaza mağaza gezmek,

    ne kadar kabarık gelinlik seçersem o kadar masal piyemses olurum mantıksızlığındaki gelin kızımız. şöyle asil, kabarmayan, sade bi kıyafet giysen evlenemiyo musun? kabartacaksın yani illa ki? abartacaksın yani?

    yatak odası konusundaki lojistik desteğin kız tarafınca verilmesi şeklindeki sapıkça adet,
    davetiye dağıtımında mutlaka çok önemli birilerini unutmak, unutulanın anlayış göstermek yerine küsmesi,

    düğüne gelmeyen akrabalara küsülmesi,

    gelinliğin içine eden “dış çekim” aptallığı,

    düğünde zorla oynatılıp bir de üstüne dalga geçilmek,

    takı merasiminde “damadın amcasından çeyrek altın” şeklinde anons yapan gevşek,
    taktığı 20 liranın bütün salona duyurulmasından haz alan manyak,

    gelinin beline dolanan ve amacı aslında gelini aşağılamak olan kırmızı kuşak,

    düğün esnasında her bokta (salona giriş-çıkış, pasta kesimi vb.) bahşiş koparmaya çalışan maaşlı çalışanlar,

    düğünde oturma düzenini beğenmeyip, gelin ve damada trip atan akraba,

    her düğünde kız-erkek tarafları arasında küçük veya büyük mutlaka bir sürtüşme yaşanması,

    daha sonra kesinlikle eline geçmeyecek fotoğrafları gelin ve damat ile çekinmek için birbirlerini ezen davetliler

    şu ülkede gelenek göreneğe karşı son derece mesafeliyim. ama bu düğün illeti insanı ciddi manada tehdit ediyor.

    eğer tüm hayatımı bekar olarak geçirirsem bunun asıl ve yegane sebebi düğün istemeyen hatun bulamamak olur (DEMİŞ EKŞİ SÖZLÜKTEN BİR BEY. VAR KARDEŞİM VAR MERAK ETME 😉)

    yazık. gencecik insanlar aile kurmaya çalışırken 3-4 yıllık birikimlerini adam düdüklemeyi marifet sanan insanlara kaptırıyorlar.

    bir arkadaşımın düğünü vardı, damat ben ve bir arkadaşımız daha, yani 3 kişi traş olduk. berber 500 tl dedi. düğüne kalmış bir saat. adamla kavga da edemiyorsun, polis de çağıramıyorsun o an, anladın mı? (SİZ BEYLERDE SUÇ, KABUL ETMEYİN, TIRAŞINIZI KENDİNİZ OLUN YA DA BERBERE DÜĞÜN TIRAŞINDAN BAHSETMEYİN NE VAR Kİ SANKİ? AYRICA SAKALLI EVLENİLEMİYO MU???)

    işte böyle bir memlekette bırak düğünü cenazeler bile fırsata çevriliyor. bana kalsa cenaze de istemiyorum zaten. neyse.

    mantıklı tek bir iş yok ki memlekette düğünler mantıklı olsun.

    gelin ve damat dışındaki insanların aşırı mutlu olmaları buna karşın gelin ve damatın aşırı gergin olması.
    belli ki düğün gelin ile damat için değil. onlar dışındaki herkes için.

    sırf gösteriş olacak diye bir düğün organizasyonuna bilmemkaç bin lira gömüp önümüzdeki 5 sene, borç ödemek için açlıktan nefesinin kokmasından daha büyük bir mantık hatası olamaz.

    kocaman maket pastayı size verilen kılıçla kesmek. bildiğin kılıç yahu. arya stark’ın iğnesi gibi. sonra alttan normal pastayı birbirine yedirmek veya çoğunlukla yedirmeyi becerememek.

    batılı gece kıyafeti giyip, halay çekmektir.

    medeniyetler sentezi falan değil o tuvaletli hanımların halay çekmesi, resmen kimlik kargaşası.

    dugun yapmak zaten millete hava aticam diye gösteris yapmanin en belirgin mantik hatasi. digerlerinden bahsetmiyorum bile.

    iki kişi sevişecek diye anne baba dahil onlarca kişinin halay çekmesidir

    yahu şu düğünde oynamak şart mı? mesela bilardo turnuvası yapsak yada bowling turnuvası yapsak takımlara ayrılıp? sonra kazananlara derecelerine göre hediyeler versek falan? (NEFRET EDERİM OYNAMAKTAN)

    akşam güreş turnuvası yapacak olan gelinle damadın, öpülmekten, tebriklerden perişan olmaları. saatlerce para asma ve fotoğraf çekiminde ayakta kalmaları. yazık lan.o gençlerden gece ne hayır gelecek şimdi?

    kafa s.ken desibelde iğrenç müzikler.balonla koşuşturan veletler, bazen birbirlerine çarpıp zırlamaları. 10 cm mesafedeki elemanla bağıra bağıra konuşmak zorunda olmak.

    düğün pastası adı altında 3 yaşındaki bebenin kursağını doldurmayacak pasta ve tatsız kurabiyelere maruz kalmak.

    kim ne astı diye şerlok holmsçuluk oynayan teyzeler. bekar 25 yaş üstü gençleri dakika başı öğüt bombardımanına tutan insanlar.

    düğün formülü yaklaşık olarak şöyle: düğün =(işkence+çile)^mallık .

    asıl mantıksızlık, bir gün önce sevişseniz kızın babası çekip vuracak kişilikte ama evlendikten sonra sevişeceksiniz diye halay çekiyor.

    süper mini etekleri ile arz-ı endam eden tombul kızlarımız,

    bir sürü insan toplayıp deli gibi oynatıp üstüne bir de türkiye şartlarında en az 5 senelik işçi maaşı kadar para ödemek.

    git nikahta taksınlar takıları o parayı koy kenara ya git tatike stres at ya da geçimine katkısı olsun. ne anlıyorsun kanguru gibi tepinip para ödemekten?

    hayatında toplasan 10 cümle konuşmadığın insanların senin evleniyor oluşunu göbek atarak kutlaması.

    dugun filan neyse yapiliyor da gelin kaprisi diye bir sey var iste o herhangi bir mantikla aciklanamaz. evlenen kuzenlerimin karilari bile gelin odasi denilen yerde yanlarinda beni istedi. gelin giydirmekten, aglayan gelini susturmaktan, makyaji akan gelini toparlamaktan sulalede dugun olmasin diye dua eder oldum. hayir sanki bana evleniyorlar neyin kaprisi bu. gelinmis her istedigi olurmus, yok canim, sen evleniyorsun diye ben niye iskence cekiyorum. bak yine sinirlendim.

    şimdi efendim düğün dediğimiz organizasyon, aslında birden fazla sebebi olsa da temelde yeni evli çiftlere destek olmak için bir araç olarak görünür. evet, o çil çil altınlardan bahsediyorum. aynı zamanda ailelerin bir böbürlenme, birleşme kutlamasıdır. günümüzde geldiği şeklinde ise tamamen paramla (hatta çoğu zaman bankanın parasıyla) neler yapsam da çift olarak bu mutlu günümüzde bin bir türlü stres ve saçmalıkla ağzımıza sıçmaları için ödeme yapsam kıvamına gelmiştir. öyle temiz, saf bir durumu yoktur. o masraf kalemlerine ve onların aileler üzerinde yarattığı kan davası potansiyelli kin ve kavgalara hiç girmiyorum. elbette çok kaliteli ve gelenekçi insanlar için anlamlı olabilecek düğünler de olmuyor değil. ancak gözlemlediklerimin %99’u bir rezalet ve mantık hatası geçidi. hatta hata sayılması için en başında gereken mantığın söz konusu olmadığını iddia etsem eminim katılacaksınız. düğüne ilişikli kimse eğlenmediği gibi tamamen bir zarar tablosu. siz gelin vazgeçin bu işlerden. çok paranız varsa bir şey diyemem ama ülkenin durumunda artık çoğunlukla çifte yığılan borçlar şeklinde geri dönüyor o bilezik seslerini duymak için verdiğiniz çaba. aklınız altınlarda biliyorum. düğün yapmazsak kimse takı takmaz endişesini gidermek için elinizdeki denkleme bakmanız yeter. düğünde gelecek takıların büyük bir kısmının masraflara gideceğini biliyorsunuz. atıyorum ümraniye’nin kimsenin gitmediği bir sokağındaki en boktan düğün salonuna bir geceliğine vereceğin para en az 10 bin. on bin. 10.000. ki bu zaten havasız kalıp sonunda ölmezseniz şanslı sayılacağınız bir salonun gündüz fiyatı falan aslında. deli mi Mİkti lan sizi? git gönlüne göre balayı yap o parayla, bilmem kimin dayısının dünürünün koca götlü yürüyen hamurişi teyzesi halay çeksin diye verilir mi lan o para? ki sadece salon. şimdi bazıları diyecek ki “amaaan zaten babası ödeyecek.” aklına saygı duyduğum bir arkadaşım, kendi cebinden tek kuruş çıkmayacak ve tüm masrafları babası karşılayacak olmasına rağmen, ne yaptı etti adamı ikna etti. bu parayı bize ver biz 1 ay seyahat edelim dedi. canını yediğimin.  bunun yerine, nikaha davet edin gelen gelsin “mutlu gününüzde” yanınızda olsun. masrafsız olsun. biraz takı da gelir. diğer kalabalıkten gelecek takı zaten harcanıyor masraflarda. huzurunuzu bozmayın ne gerek var? şimdi yine bazıları diyecek ki, olmaz kardeşim, ele güne düğünü bile yapılmadı dedirtmem, benim neyim eksik? sen beter ol kuzum sana haktır.

    elit bir mekanda düğün yapıp “a be kaynana naptın bize” çalmak. hayır mantık da yok. napmış kaynana evleniyorsunuz işte. bir de bunun ” al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara” versiyonu var. bunda oynayan insanları gördükçe ağlayasım geliyor.

    gelinle damadın salona teşrifi ve açılış dansı yapmaları şebekliği.

    düğünün kendisi mantık hatasıdır. 21.yy da kimseye bu insanlar evlendiklerini ,birlikte yaşadıklarını ispatlamak zorunda değildirler. iki insan evlenecek gerdeğe girecek diye dünyanın masrafı yapılır, borca girilir, hediyeler yapılır… hele ben bi kız babasının buna nası razı olduğunu hiç anlayamamışımdır. bi baba tabi ki kızının turşusunu kurmamalı da bi adam kızını becersin diye de göbek atmasın bi zahmet.

    sevenleri sevdiğine vermediler diye şarkı çalarken hoplaya zıplaya oynanmasıdır

    arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah diyerek göbek atılması.

    evlenme umudu tükenmiş her hafta pazartesi o siyah elbiseye girmek için diyete başlamış ve kemalpaşa tatlısıyla kendini şımartmış, netice olarak son atımlık kurşunuyla o düğüne gelmiş eltinin kız kardeşi aynur göbek atsın diye, küçük bi serveti bi salon dolusu tekrar görmeyeceğin insan için gömmek.. hem de 2-3 saat için..

    üç kuruş maaşla çalışan adamların sırf adet yerini bulsun diye dünya kadar borca girip düğün yapmaları…

    küçücük kız çocuklarına gelinlik giydirip, makyaj yapan ve memleketin yüzde sekseni sapık olan insanların arasına atabilecek kadar düşük seviyede ebeveynler.

    gelin’in kardeşinin, durmadan pistin ortasında kırmızı tuborg gibi dolaşması.

    a’dan z’ye herkesin damat ve gelini yolma şenlikleridir.  “hamama giren terler” kafasıyla herkes her fırsatta para ister. kuaför iki fön çeker hemen on katı para. kapıyı tutarlar para. arabayı tutarlar para. sokakta davulcu gelir kafana kafana vurur tokmağı para. zurnacı eksik kalır mı ona da para. salona girersin pastacı gelir bıçak kesmez ee para. fotoğrafçı videocu önceden işi bağlamıştır salonda gık demezler ama bahşişe de hayır demezler. servis eksiktir garsonlar gelir gider abi para. otoparkçısı gelir çiçekçisi gelir nerdeyse bütün çalışanlar ufaktan dürterler para para para para. mantık bunun neresinde.

    dugunlerin hala var olabiliyor olmasi mantik hatasidir insanlarin baska insanlara kendi caplarinda gosteris yapmak icin kullandiklari geleneksel bir yontemdir ”hey iste size eglence ama giris en az bir ceyrek altin !”. düğünler tuzaktır orda olmak istemeyen insanlar sirf ayip olmasin ya da annesi bizim dugune gelmisti gibi sacma sapan bahanelerle genelde berbat muziklerin aşırı yuksek sesle calindigi insana var olus nedenini sorgulatan sexi legallestirmek icin uydurulan seremonilerdir. oh oh düğünler genelde tamamen ve yalnizca gelinlere aittir yani yalnizca onlar icin onemliymis gibi hayatimda bir kez evlenecegim (ki kesinlikle emin olmak imkansiz) bahanesiyle her sey gelinlerin istedigi gibi olmak zorundadir ve gelinler cidden sadeligin guzelligini henuz kesfedemediler cidden her sey pırıltılı olmamali abartili makyaj ov ov berbaat cem yilmazin bahsettigi gelinin kiz kardesi de olmamali ya da alkol olmayan bir dugunde masa altindan gizliden gizliye sarhos olup ortaligi dagitan kayinbiraderler de olmamali. ayrica anneler babalar kiziniz ya da oglunuz o gece sevisecek diye o kadar heycanlanmaniza gerek yok buyuk ihtimalle (istisnalar olmaz demiyorum) ilk kez sevismeyecekler ve kizin beline bagladiginiz o kirmizi kusak hani bekareti simgeleyen anlamsiz ve cok cirkin. ah ah kucuk gelinlikler nefret ediyorum asiri sevimsizler dünyanın en sirin cocuguna da giydirilseler gunu mahvedecek kadar cirkinler asla asla cocuklariniza onlardan giydirmeyin aslaaa. sesi asiri kotu olan ama dugunlerde ”muzisyenlik” yapan adamlar ciddiyim berbatlar ve hala para kazanabiliyorlar eskiden olsa asilmalarini isterdim zihinsel özürlü gibi davranarak ve ayrica herkese ne zaman ne yapacaklarini soyleyerek islerine geldigi sekilde davraniyorlar o adamlar senin parani oduyor dostum oylece ”cocuklarinizi pistten alin”dememelisin ya da ”gelinin arkadaslari dans edecekler ” yani ve millet bunlar ne derse yapiyor igrencler sozleri geciyor ve para kazaniyorlar dugunden en kazancli cikan insanlar bunlar inanilmaz bir mantik hatasi daha neyse guzel dugunler de yok degil ama ben genelde bu tur dugunlere zorla suruklendim ve hic eglenmedim asla onlarin mutluluklarini paylasmadim bu baslik sanki yillardir bekliyormusum gibi atladigim bir baslik devamini okuduysaniz tesekkur ederim

    gelin başı diye birşey var mesela. iğrenç ötesi saç ve makyaja çuvalla para ödeniyor.

    bayanların düğün gününü hayatlarının en önemli günü sanması ve bu günü hayal edip yıllarca buna hazırlanmaları

    herkesin damadı yolunacak tavuk olarak görmesi. (bkz: bıçak kesmiyo, kapı açılmıyooo).

    bütçesi düşük ailelerin bile yıllarca yaptıkları birikimleri bir merasim için harcamaları.

    ailenin herkesi memnun etmeye çalısması ama yine de insanların dedikodusuna ve memnuniyetsizliğine maruz kalmaları.

    kimin ne taktığının dedikodusunun en alakasız kişiler tarafından dahi yapılması.

    sabahtan beri oradan oraya koşturan gelin ve damadın akşam düğün zamanı deli gibi oynamak zorunda olması, bunu yaparken hep gülümsemek ve fotoğraflara da poz vermek zorunda olması.

    düğün öncesi gayrimeşru olmasına rağmen, baştan aşağıya bir gariplik silsilesi olan düğün merasiminden sonra kız ve erkeğin sevişmesinin toplumsal olarak meşru kabul edilmesi.

    önce zengin damat bulup sonra damadın bütün parasını düğün dernek için harcatıp, finalde adamı borçlu çıkaran gelin ve gelinin annesi olabilecek en büyük mantık hatasıdır.

    gece düğün bittiğinde kız tarafının kızlarını düğün yerinde yeni ailesiyle bırakıp düğünü misafirlermiş gibi terk etmeleri. ve ağlayarak. epey saçma.

    muhafazakar geçinen ailelerin çocuklarının düğününde, gelin ve damatın gezip tozma görüntülerinin yayınlanması. geçen gün bi düğüne gittim salon dolunca sinevizyonunda şöyle bi geçmişe gittik. öpmeler, sarılmalar, arabayla giderken çekilmiş videolar, aklınıza gelecek her yerde çekmişler. 15 dakika filan bunları izledik. sanırım sadece yiyişmeleri kesmişler. bence bu çok büyük bi mantık hatası. kızın babası iyi ki kalp krizi filan geçirmedi.  hayır biz sizin nerde ne bok yediğinizi çok mu merak ediyoruz geri zekalılar.

    gelinin en güzel olması beklenen günde onca saç, makyaj vesaire masrafına rağmen normalde olduğundan daha çirkin hale gelmesi. ayrıca bizim ülkemizde düğün; gelin&damat bu anlamlı günlerinde mutlu olsun, eğlensin, onlara hoş bir anı kalsın diye değil, el alem, eş, dost akraba görsün ve altın taksın diye yapılır. sonra da o takılan altınlar yine düğün masraflarına gider.

    en büyük mantık hatası gelinliktir hiç şüphesiz. bir daha ömür boyu giyilmeyecek olan bir bez parçasına dünyanın parası veriliyor.

    sırf bu masrafları karşılayamayacak veya karşılamayı kendıne, ınandıgı seylere yedıremıcek olduğundan dolayı evlenmeyen; evlenmeyı gec bu stres yüzünden gunun bırınde karsısındakını kırmaktan ve onun tarafından kırılmaktan korkutugundan duzenlı ılıskı yasamaktan ımtına eden ınsanlar var. kapıtalızmınızın de, aaa adettendırınızın de, gosterısınızın de buzzugunu buzeyım sızın…  not: ben evleniyorum dıye aılem nıye zibilyon lıra masrafa gırsın amk.

    bu mantıksızlık tamamen ailelerin tanışmasından itibaren başlıyor. öncelikle adet adı altında bohça hazırlıyorsun.senelerce annelerin el emeği ördüğü lifler,yazmalar, patikler sergilenecek sanırken birden olay götünüzde patlayıp duş jeli,tırnak makası ve daha nicesini almaya kadar gidiyor.olsun be zaten lazım bir daha bir daha uğraşmayız derken söz,nişan çıkageliyor.iyi diyorsun gönlünüz olsun lanet olasılar.ama yok nişanlık al ama böyle gelinlik cüssesinde olsun.yok ya ben sade bi nişanlık alırım diyosun aa olur mu karşı komşunun *r*spu kızı bilmem nereden almış. tamam deyip bir düğün masrafı da nişana yapıyorsun. amaç tamamen çocuklar mutlu olsun. ömründe belki bir daha görmeyeceğin akrabaların mutluluğuna şahit olsun.daha doğrusu adet adı altında nasıl becerildiğini görüp rahat etsin.zaten en önemlisi bu değil mi senin takını,saçını,nişanlığını görecek gıpta edecek tüm bunlar onlar mutlu olsun diye. ulan hadi yiyoruz bi bok istediğim olsun deme şansın yok.illa en gösterişli en pahalısı olacak sen damatla veya gelinle kavga edeceksin bir günlük bir şey abartma istersen diye ama bunlar kimsenin umurunda olmayacak.
    sonra tam bu kakafoni bitti derken düğün günü gelecek.(bu arada ,nişandan önce tanışma,isteme,söz faslıdan bahsetmiyorum ki daha fazla midemiz bulanmasın.)evet tüm her şey bitti düğünüm bari istediğim gibi olsun şööyle güzel bir kır düğünü en fazla 200 kişilik aile arasında bir eğlence düzenleriz diye aklının köşesinden geçirirken,bir süper kahraman çıkar ve bunca zaman takılan takıların geri alınması için büyük bir organizasyon yapılmalı genede siz bilirsiniz der ve ortadan kaybolur.anne telaş içinde daha da misafir daha da insan davet etmeliyiz diye diretir.tutulmak istenen düğün salonu beğenilmez.uzaksa otobüs kaldırılmalı diyerek sitem edilir.damat veya gelin birbirlerinin başının etini yer.artık bağlar iyice gerilmiştir.ama kimsenin umurunda değildir.önemli olan çiftlerin huzurlu olmaları değil telaşeyi en mükemmel ve gösterişli şekilde atlatabilmeleridir. bu arada ilerleyen her dakika mantık çerçevesi dışındadır.yapılan tek iyi ve işe yarar şey ev düzmektir.onun haricinde 4 saatlik bir organizasyon için kilolarca ağırlıkta bir gelinlik,kocaman bir baş ve yüzlerce tel toka skandalı için tomarla para harcarsın.sadece bu olsa iyi 3 tane bayat kuru pasta,maket yaş pasta ve kıçı kırık bir salon için küçük bir servet bırakırsın.bitti gibi gelir ama bitmez.tel kopar para alırlar,bıçak kesmez para alırlar,gelin çiçeğini kaçırırlar para alırlar alırlar alırlar .en önemlisi o komşunun kızı hiç bir yerde yakanızı bırakmaz onun gittiği balayı oteli en iyisidir sizinde olmalıdır.o pahalı bir davetiye bastırmıştır,kınada 1 değil 5 elbise giymiştir,nikaha giderken araba süsletmiştir,manikürünü 100 liraya yaptırmıştır ama tüm bunlara rağmen damat güler yüzlüdür.o damadında allah belasını versindir bu arada.yani işin özeti düğün aşaması ,öncesi ve sonrası başlı başına mantıksızlıklar silsilesi.amaç,bir çiftin evlendiğini resmi olarak bilmek ama sonuç,kavgalı ve borçlu bir çift.

    sırf, hiç yüzünü dahi görmediğiniz yengenin abisinin hanımı “gelin de çiroz gibiymiş, oğlan neresini beğenmiş?” diyerek kuru pasta, limonata eşliğinde sizi çekiştirmesi için ortaya saçılan mil yar lar!!! ve yapılan tüm masrafın altında “elalem ne der” çekincesinin yatması.

    bize ne ulan! hamiyet abla memnun olsun diye onca kazığın üstüne mi oturacağım?
    ayrıca ekoseli sofra bezinin üzerinde annenin çeyizinden kalma yemek tabaklarında kuru fasulye pilav yiyen insanlarız biz. sırf “düğün” gerekçesiyle saçma sapan düğün salonunda, kuzenler göbek atacak diye onca parayı iç edip adına niye “gelenek” diyoruz?
    ayrıca teyzegilin kayınlarının ne işi var benim mutlu günümde?

    ne kadar kalabalık olunursa o kadar güzel ve şaşaalı düğün olur algısı bu sktiğimin algısı yüzünden salonlar mülteci kampı gibi dolup taşıyor bilmem kaç yüz kişilik pasta servis malzemesi , davetiye ve adın sayamadığım bir dünya gereksiz masraf.

    takıdan gelecek x lira için x lira para ödeyip yorgunluk ve rezillik satın almak.

    bi akrabam var. çok hasta, çalışamıyor. hanımı zaten çalışmıyor. evde 3 genç var, 3’ü de çalışıp hem eve bakıyorlar, hem kendi ihtiyaçlarını karşılıyorlar.
    bu 3 çocuktan büyüğü, çok aşık oldu. evlenmek istiyor ama bi büfede çalışıyor ve sırf evlenme olayına yetişmek için bir sürü işe girdi çıktı. kimisi hakkını vermiyor, kimisi aşağılıyor derken şimdi yine bir işte ve kazandığı para ayda 1800 lira.
    aşık olduğu kadın kır düğünü istiyor. koltuk alacak paraları yok ve bu adam gerçekten bunalıma girdi. kadının ailesi “biz yapalım bari bi şeyler” diyor, adamın annesi “kendini mi ezdireceksin, bir daha seni tanımam, yüzüne bakmam” diyor. elde avuçta yok ve kadın kır düğünü istiyor.
    belki hevesli bekarlar okur diye yazıyorum, bunu yapmayın ya. düğün yapanlara sorun, çoğunluğunun cevabı “ne olduğunu hiç hatırlamıyorum, videolara bakıp anlıyorum”. bir uğultu şeklinde geçecek ve hatta geçmeyecek, imkansız bir düğün için, size aşık insanı kırmaya değmez.
    beş parasız, büfede çalışan bir insandan kır düğünü istemek, onu bilerek tüketmek demek. filmlere kapılmak, bugünü ıskalamak demek. iki genç maaşlarıyla bi ufak eve geçip, zamanla bi şeyler almak varken bu aşırı manyakça işlere kalkışmanın manasını hiç anlamıyorum. biz evlendiğimizde de hiç paramız yoktu ve nikahı kıyıp eve döndük, kiralık gelinliği teslim ettik. ne oluyor dolapta o gelinlik durunca ya da yüksek seste bin kişiyi öpünce, mantık ne acaba?
    evleneceğin insan, hayallerini üzerinde gerçekleştireceğin insan değildir, birlikte yeni hayaller kuracağın ve kustuğu zaman üstünü değişip nane limon kaynatacağın insandır. yapmayın bunu ya.
    adama diyemiyorum, keşke “bırak onu, seni sevmiyor” diyebilsem ve rahatlasam ama ne haddime? yavaş yavaş çöküşünü izliyorum. yazık.

    görmemişlikten kaynaklanan mantık hatalarıdır. hayallerini gerçekleştirmek için sponsor arayan hanım kızlarımız ve onların görgüsüz ebeveynleri, üç-beş saatlik bir merasim için onbinlerce liralık bir harcamanın altına girdirirler damadı. sebebi ise basittir, “bizim kızımız en iyilerine layık”. “çünkü prenses o. filmlerde gördüğümüz kadarıyla prensesler böyle bir hayat sürüyor. aile olarak biz veremedik, damat olarak bunları senin yapman gerekiyor. böyle yaparsan mutlu olacak çünkü bizim kızımız ve s.kik arkadaşlarına bu günü anlata anlata bitiremeyecek.” anlatılmak istenen bu tam olarak.

    düğün videosu: herkesin düğün videosu vardır ama hiçbiri izlenmez. saatlerce oyun havası izlemek kimsenin sabrettiği bir şey değil fakat o video çekilir. halbuki maldivlere balayına gitsen feyste bi sürü like alırsın.

    gelinle damadin memleketi farkli diye 2 yerde 2 ayri dugun yapmak

    arkadasimin (erkek) kufur ede ede surdurdugu her gun gelip harap bitap dusmus halini seyrettigim hadisedir dugun ve dugun hazirligi… eleman kiza, kizin ailesine vs sove sove evleniyor… boyle baslayan evlilik boyle gider amk

    nikah şahitlerinin nüfuzlu ve/veya ünlü kişilerden seçilmesi.

    uyuz tanıdıklar ve akrabalar görsün diye dünya kadar borcun altına girmek,

    anlamsız gelin evi tripleri , ben kızıma telli duvaklı düğün yapmadan ölmem,

    anlamsız gelin tripleri, ben başkasının gelinliğini giymem diyip sıfır kilometre gelinlik alıp aylarca borcunu ödemek,

    düğün evi alışverişlerinde kaynanaların iktidar savaşları,

    konvoy yapıp dat-dut kornaya basmak,

    birbiriyle daha düğün konusunda anlaşamayan insanların birbiriyle bir ömür geçirebileceğini sanmasıdır bence. bu eziyete “her gün bedava” mantığıyla katlanan ezik de çok değil 6 ay sonra anca rüyasında görmeye başlar.

    kızının öpüşmesi, sevişmesi, erkek arkadaşlarının olmasını yadırgayan yasaklayan muhafazakar aile yapısının kızı gerdeğe girecek diye hunharca sevinmesi ve göbek atması.

    şahsen türk toplumunun normlarına gitgide aykırılaşan biriyim ve “yok olan gelenek-görenekler” arasında bu düğün, bilmem ne töreni, “x’e gelin gitme” gibi kalıplaşmış kavramlarla anlatılan eylemler, ıvır zıvırlar olsa zerre kadar çükümde olmaz.
    artık toplumumuzda “adet” adı altında, “gelenek – görenek” adı altına yapılan şu saçmalıkların son bulmasını diliyorum.

    farklı düşünen, kendini bilen, mutluluğun düğün merasiminin şaşaası ve gösterişiyle değil de, kişilerin birbirlerini anlamaları ve sevmeleriyle alakalı olduğunun bilincinde olan insanlar yakalıyor asıl mutluluğu.

    KAYNAK: Ekşi Sözlük

  • Çerkes Mutfağından 15 Lezzet

    Çerkes Mutfağından 15 Lezzet

    Bir Çerkes olarak en bilinen yemeklerimizi biraz tanıtmak istedim 😊
    1- Şıpsi Paste
    Şıpsi tavuk ya da kırmızı et kısmı, pasta ise mısır veya buğday unundan yapılan lapadır. Bir şıpsiden bir de pastadan alınarak yenir.
    2- Abista
    Bir tür Çerkes kaçamağı. Pastaya benzer. Çerkes peyniriyle servis edilir. Yanına yoğurtlu veya sütlü yiyecekler konulur.
    3- Ape Yeşek
    Hamurdan yapılır, lokma tatlısı gibidir. Şerbetine bal eklenir.
    4- Çerkes Tavuğu
    Unlu ve cevizli olarak iki çeşittir. Cevizli olan, tavuk ve ceviz içi ile yapılır. İçine ayrıca sarımsak, yağ, biber, tuz ve karabiber ilave edilir. Unlu olan ise un ve tavuk ile yapılır.
    5- Gınnış
    Mantı hamuru gibi açılan hamurdan kareler kesilir ve bir tarafından diğer tarafına yuvarlanır. Ardından tavuk suyunda kısa bir süre pişirilir. Didiklenmiş tavuk ve tavuk suyuyla servis edilir.
    6- Gubate
    Üçgen şeklinde hazırlanan açmalara benzer. İçine patates ya da kıyma konulabilir. Üç tarafından açık, ortalarından kapanacak şekilde yapılır. Arasına tahin, üzerine pekmez sürülür.
    7- Haliva
    Çi böreğe oldukça benzer. Tereyağı ile kızartılır.
    8- Haluj
    Haluj tuzlu ve sert hamurun içine haşlanmış patates, kişniş, pul biber, soğan ve sarımsak koyularak yapılan bir yemektir. Çerkeslerde özel olarak her ayda bir Haluj günü düzenlenir. Bu leziz ve çok güzel olan mantı türü tüm Avrupa’da yaygındır. Pişirildiği zaman hemen yenmesi gereken bir yemek çeşididir, yoksa soğur ve içindeki patates harcı katılaşabilir.

    9- Halvane
    Bir tür simit diyebiliriz. Bol yumurtalı bir açmadır. Üzeri yumurtalanarak fırına atılır ve böyle servis edilir. İnce ve yuvarlak şekilde hazırlanır.
    10- Hurmisa
    Şerbetli bir tatlıdır ve çayla çok iyi gider. Kalburabastıya benzer.
    11- Jijig
    Hamurun üstüne kuzu ya da dana eti konularak fırınlanan bir yemektir.

    12- Lepsi
    Dana veya kuzu etinin uzun süre pişirilmesiyle yapılan bir tür yahnidir. Yanında abista çok iyi gider.
    13- Metaz
    Buğday unundan içine peynir konan ve suda pişirilen küçük ama kalınca bir börektir.
    14- Şelame
    Bir tür hamur kızartmasıdır. Pişiye benzetilebilir. Yanında reçel gibi kahvaltılıklarla yenir.
    15- Velibah
    Gözlemeye benzer. Çerkes kahvaltıların vazgeçilmez sıcaklarındandır.
    Nilay Gündüz
  • Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Eskiden beri vardır fakat son zamanlarda iyice sık rastlanmaya başladı bebeğe iki isim birden koyma durumlarına. Bununla ilgili bir yazı okudum. Yazıda çocuğa 2 isim koymanın ciddi dezavantajları sıralanmış. Sizlerle de paylaşmış olmayı istedim.
    Peki neymiş bu dezavantajlar bakalım;

    • Aile bireyleri bebeğe farklı isimlerle hitap edince bebeğin kafası karışıyor.
    • Resmi kayıtlarda hayatı boyunca sorun yaşama ihtimali söz konusu oluyor.
    • Özellikle kız çocukları için durum daha can sıkıcı oluyor çünkü evlendiğinde kocasının soyadıyla birlikte destansı bir isme sahip oluyor.
    • İki isim koymak çocuğun kişilik gelişiminde de karmaşaya neden oluyor. Kimlik ve kişiliğinin oturması daha güç oluyor.
    • Çocuk büyüdüğünde ailesinin kullandığı ismi değil kendi beğendiği ismi kullanmak istiyor.
    • Okulda farklı, evde farklı isimle sesleniliyor, bir de iki ismini kullanarak seslenenler işin içine giriyor ve bu durumu daha da zorlaştırıyor.

    Kısacası çocuğa tek isim koymak her yönden daha avantajlı 🙂

    Nilay Gündüz

  • Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Kimileri için seyahat etmek bir tutkudur. Ancak geriye dönüp baktığınızda, bu tutkunun ne zaman içinize işlediğini hatırlıyor musunuz? Bunun cevabı çocukluğunuzda saklı aslında. Belki aileniz, belki öğretmenleriniz bilerek ya da farkında olmadan aşıladılar size bunu. Belki de çocukken duyduğunuz, gördüğünüz ya da tattığınız bir şey sizi şu an olduğunuz kişiye dönüştürdü. Her halükarda o kırılma noktasını keşfedebilmek için çocukluğunuza inmeniz gerekiyor. Bu yazıyı okuyunca neden çocuklara seyahat kültürü aşılamamız gerektiğini daha iyi anlayabiliyoruz. O halde kolları sıvayalım ve başlayalım.

    1 – Hafta Sonları Ailece Bisiklet Turuna Çıkın

    Öncelikle ailece hareket etmeniz gerektiğinin bilincinde olmalısınız. Arkadaşlarıyla da oldukça eğlendiğini düşünebilirsiniz, öyle de zaten. Ama inanın sizlerle bir şeyler yapmaktan daha büyük keyif alıyorlar. Ailece bisiklet turuna çıktığınızda, farkında olmadan çocuğunuzla kaliteli zaman da geçiriyorsunuz aslında. Bisiklet, onun için hem ekstrem bir şey hem de “gezmek” demek şeyin sadece AVM’lerden ibaret olmadığını gösteren bir simge. Bunu rutin haline getirdiğinizde çocuğunuzun ruh halindeki değişimi siz de fark edeceksiniz. Bir çocuğa seyahati sevdirmek için, önce bisikleti sevdirmek gerekiyor.

    2 – Onu Seyahat Kitapları ve Filmleri ile Tanıştırın

    Çocuğunuzun yaşına göre internetten yapacağınız küçük bir araştırma ile ona uygun kitapları ve filmleri bulabilirsiniz. Keşfetmenin ne denli keyifli bir şey olduğunu ona göstermenin en kolay yollarından ikisi bunlar. Jules Verne ile büyüyen nesil, ne demek istediğimizi çok iyi anlıyordur. İranlı yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık isimli kitabı da, çoğu çocuğun içindeki keşfetme duygusunu tetiklemiştir. Teması ağaç evler, izcilik, kamp, macera ve ailece seyahat içeren eğlenceli filmler izleterek de bunu aşılayabilmeniz mümkün.

    3 – Her Hafta Bir Saat Belgesel İzletin

    Bir çocuk için kulağa oldukça sıkıcı geliyor. Bu alışkanlığa ne kadar erken başlatırsanız o kadar iyi olur. Eline bir iPad veya akıllı telefon verdiğiniz an, iş içten çoktan geçmiş olacak. Ancak hiçbir şey için geç değil sözünü hatırlayın. Haftada 1 saat uzun bir zaman değil. Onun ilgisini çekebilecek herhangi bir belgesel olabilir. Uzay belgeseli, deniz belgeseli, doğa belgeseli ya da ülke belgeselleri… Aklınıza gelebilecek başka bir belgesel. Bazı belgesel kanallarının çocuklara yönelik programları oluyor mesela. Hatta direk çocuklar için belgesel kanalları da var. Bunu mutlaka yapın. Böylece onun merak duyma duygusunu geliştirmiş olursunuz.

    4 – Bir Seyahat veya Bilim Dergisine Abone Edin

    Bunu onun adına yapmanız çok daha iyi olur çünkü kendi ismine bir kargo geldiğinde oldukça heyecanlanacaktır. Bu konuda National Geographic Kids, Atlas Çocuk ve Bilim Çocuk dergilerini oldukça başarılı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Ayrıca verdikleri promosyonlar da onlar için bir hayli ilgi çekici oluyor. Her ay kapısına gelen bu tarz bir dergi, onun öğrenme isteğini perçinleyecek ve her geçen gün merak duygusuna engel olamayacak. Ve artık dergilerde fotoğraflarını gördüğü o yerlerde kendisini hayal etmeye başlayacak.

    5 – Birlikte Doğa Yürüyüşlerine Çıkın

    Her şeyden önce bir çocuğa doğa bilinci aşılamak son derece önemli. Farklı bitki türleri ve hayvanların doğal yaşam alanını yakından tanıması için mümkün olduğunca birlikte doğa yürüyüşleri yapmanızı tavsiye ediyoruz. Tabiat ananın, insanlık için ne kadar değerli olduğunu ve neden doğayı korumamız gerektiğini ona öğretmek açısından bundan daha güzel bir fırsat olamaz. Şehrin içerisinde küçük bir yeşillik alan bile olsa, bu onun keşfetme arzusunu daha da körükleyecektir.

    6 – Kamp Yapın

    Çocuğunuz bir gün büyüyecek ve küçükken sizlerle yaptığı kamp maceraları hafızasından hiçbir zaman silinmeyecek. Ve bir gün gerçek bir kamp bağımlısı olacak. Bu ona, doğada zorlu şartlarda hayatta kalmayı ve yaşamak için doğayı olabildiğince daha az tahrip etmeyi öğretecek. Doğanın sesini dinleyecek. Cesareti artacak. Ona ufak-tefek işler yaptırdığınızda, kendisinin de önemli olduğunun farkına varacak. Kamp, bir çocuğa seyahat kültürünü aşılamaktan çok, onun müthiş bir özgüvenle yetişmesini sağlayacak.

    7 – Mutlaka Bir Spor Dalıyla İlgilenmesini Sağlayın

    Spor salonları gibi 4 duvar arasından ziyade, açık havada yapacağı spor dallarına yönlendirmeniz bu noktada daha doğru olur. Ancak burada mevzu bahis seyahat kültürü aşılamaksa eğer bunlar, kayak, sörf, yüzme, at binme, olta balıkçılığı gibi çeşitli bedensel ya da zihinsel sporlar olmalı. Bu sayede hem kondisyon ve zihinsel gelişimini hızlı sağlamış olacak hem de evden çıkmak için her zaman bir bahanesi olacak. Doğa yürüyüşü ve bisiklet de, imkanınız yoksa ilgilenmesini sağlayabileceğiniz birer spor dalı olarak aklınızda kalabilir.

    8 – Ailece Arabayla Seyahate Çıkın

    Daha doğrusu, olabildiğince arabayla seyahat etmeye çalışın. Ailece arabayla seyahate çıkmak, ona izlediği filmlerdeki sahneleri hatırlatacağından heyecanı fazlasıyla artacaktır. Yol üzerinde göreceği farklı manzaralar, tadacağı çeşitli lezzetler ona yaşadığı dünyanın büyüklüğünü algılamasına yardımcı olacak. Ayrıca uzun bir yolculuğun ardından vardığınız yerin güzelliği, yolculuk yapmayı ona daha da fazla sevdirecek. Ancak tüm bunları aşılamak için bu yolculuğa gündüz vaktinde çıkmanız gerektiğini belirtmek isteriz.

    9 – Ona Sorumluluklar Yükleyin

    Konumuz seyahat kültürü aşılamak olduğu için, bunu çağrıştıracak sorumluluklar olmalı. Mesela, kendi valizini hazırlaması, kendi valizini kendisinin taşıması, uçak ya da otobüs biletine sahip çıkması gerektiği gibi sorumluluklar verin ona. Bu kendisini önemli hissettireceği gibi, çıkacağınız seyahate karşı daha da heyecanlanmasını sağlayacaktır. Farkında olmayabilirsiniz ancak şu çok önemli; giderken onu da yanınızda götürmüyorsunuz, birlikte bir seyahate çıkıyorsunuz. Bu ikisi arasında inanın çok fark var.

    10 – Hayvan Sevgisi Aşılayın

    Bunu hayvanat bahçelerine götürerek yapmayın tabi. Olabildiğince hayvanları kendi doğal yaşam alanlarında görmesine yardımcı olun. Elbette ki kanguruları görmek için Avusturalya’ya gidecek imkanı bulamayabilirsiniz, ancak sıcak bir kek yapıp birlikte kanguru belgeseli izleyebilirsiniz. Hatta evde hayvan besleme olanağınız varsa bunu kesinlikle yapın. Ama pet shoplardan satın alacağınız bir hayvan olmamalı bu. Daha çok sahiplenmeye çalışın. Gerçek hayvan sevgisini bu şekilde aşılayabilirsiniz.

    11 – Tarihi Sevdirin

    Bir çocuğa tarihi sevdirmek dünyanın en zor şeylerinden biri olsa gerek. Bunu nasıl yapabileceğinizi merak ediyorsanız hemen önerilerimizi sıralayalım; yaz tatillerinizi plajlarla sınırlamayın mesela. Antik kentleri de keşfedin birlikte. Gittiğiniz yerin kalesine çıkın. Yaşadığınız şehirdeki ya da gittiğiniz yerdeki önemli müzeleri gezdirin. Ve bir yandan da orada neden bulunduğunuzu ve geçmişte orada nelerin yaşandığını bir hikaye anlatır gibi anlatın ona. Ona tarihi sevdirmeyi başarabilirseniz, zaten bir zaman sonra kendi keşif rotalarını kendisi çıkarmaya başlayacaktır.

    12 – Ona Bir Harita Hediye Edin

    Küçük yaşta bir çocuk haritayı ne yapacak demeyin. Farkında olmayabilirsiniz ama harita, küçük çocukları gerçekten de heyecanlandıran bir şey. Mesela harita üzerinde ülke ve şehir bulmaca gibi eğlenceli oyunlar oynayabilirsiniz. Siz o oyunu oynarken dikkat edin, size ülkeler, şehirler, okyanuslar, diller, insanlar hakkında çok sayıda soru soracak. Her birine sabırla cevap verin. Ara ara onu gözlemleyin, boş zamanlarında haritasını incelediğini fark edeceksiniz.

    13 – Kısa da Olsa Bir Yurt Dışı Programı Yapın

    Hayat şartlarından dolayı herkesin böyle bir imkanı olamayacağının farkındayız. Sadece elinizden geldiğince bunu yapmaya çalışın. Çocuğunuzun farklı kültürleri tanıması için bu gerekli. Ayrıca uçak deneyimi yaşaması için de güzel bir fırsat. “Çok gezen mi çok okuyan mı” mottosuyla hareket etmeye özen gösterirseniz, çocuğunuza çok kısa bir sürede seyahat kültürünü aşılamış olacaksınız. Sonraki yurt dışı rotasını kendisinin belirlemesini de isteyebilirsiniz. Dünyanın bir ucunu söylemediği sürece sorun yok. 🙂

    14 – En Önemlisi; Para Biriktirmeyi Öğretin

    Bu gerçekten çok ama çok önemli. Sadece seyahat kültürü aşılamak için değil, hayatın her alanında bu gerekli. Ancak ona bir seyahat kumbarası yaparsanız, bu onun önemini ileride daha iyi anlayacaktır. Bir sonraki seyahat için ya da seyahatinde kullanabileceği bir şeyi satın alması için para biriktirmesini isteyebilirsiniz. Ya da gideceğiniz yerdeki kişisel harcamalardan kendisinin sorumlu olduğunu da söyleyebiliriz. Arkadaşlarına gezdiği yerlerden kendi harçlığından biriktirdiği parayla hediyeler almasını da sağlayabilirsiniz. Sonuçta para biriktirirken de, harcarken de sizin yönlendirmelerinize ihtiyaç duyacak.

    15 – İngilizce Dersini Sevdirin

    En az tarihi sevdirmek kadar zor olduğunu düşünebilirsiniz bir çocuğa İngilizce dersini sevdirmenin. Ancak en az seyahat etmek kadar heyecan verici bir ders İngilizce. Dil öğrenmenin kendisini dünya vatandaşı gibi hissettirdiğini görünce belki ileride kendi isteği ile ikinci ya da üçüncü bir yabancı dili de dağarcığına ekleyebilir. Neden olmasın? Bu sayede yurt dışı seyahatlerinde asla zorlanmayacağını bilir ve herkesle iletişim kurabilecek olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamış olur.

    16 – Mümkün Mertebe Her Şey Dahil Sistemlerden Uzak Durun

    Seyahat ile tatil farklı şeyler olduğundan, bu noktada her şey dahil sistemlerden sıyrılmanız gerekiyor ne yazık ki. Oldukça konforlu ve kimi zaman uygun fiyatlı olabiliyorlar, evet. Hatta çocuklar için de ideal ortamlara sahipler. Ancak konfor alanından çıkmak deyimi burada devreye giriyor. İyi bir şeyler başarmak için bir takım fedakarlıklarda bulunmalısınız. Her şey dahil sistemlerde bol bol yemekten, yüzmekten ve yatmaktan başka bir şey öğretemezsiniz çocuğunuza. Eğer çocuğunuzun ufkunu genişletmek istiyorsanız, her şey dahil tatillerinize bir süreliğine ara vermeniz gerekiyor.

    Bonus: Belli Bir Yaşa Geldiğinde Tek Başına Seyahate Çıkmasını Destekleyin

    Belki de en can alıcı şeylerden biri de bu. Herkesin hayalini kurduğu, yapabilenlere imrenerek baktığı fakat çoğu kişinin de cesaret edemediği bir şey tek başına seyahate çıkmak. Fakat onca şeyi bunun için yapmıyor muydunuz zaten? Bir gün karşınıza gelip, size 1 ay sürecek bir Güney Amerika seyahatinden bahsettiği zaman karşısında donup kalmamalı, tam tersine onu desteklemelisiniz. Bunu da ona ufak yaşlarından itibaren hissettirmeniz gerekiyor. Çocuğunuz, kendisine güvenildiğini bilerek büyümeli. Tek başına ya da arkadaşlarıyla fark etmez, siz olmadan bir şeyleri başardığını ve kendi sınırlarını kendi çizebildiğini görmesi gerekli. Bunun için de özellikle manevi desteğiniz çok önemli.
    KAYNAK:
  • Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi

    Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi

    Erol Anar’ın yazısıdır:

    Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.

    Daha önceleri yine okuyordum, ama belli bir düzen içinde değil. Son bir yıldır disiplinli olarak okumaya bașladım. Genellikle tablet bilgisayarda okuyorum, ya da e-kitap okuyucuda. Bir yıldır günde en az 80 kitap sayfası okudum, son bir aydır ise bunu günde 100 sayfaya çıkardım. Bir gün okuyamazsam, diğer gün telafi ediyorum okuyamadığım kısmı. Böylece son bir yılda okuduğum kitap sayfası yaklașık 30.000 sayfaya ulașmıș. Gelecek yıl için hedefim 35-40 bin sayfa. Makaleleri, okuduğum yazıları saymıyorum bu rakamın içinde, yalnızca kitap sayfası olarak ölçüyorum.
    Genellikle üç-dört kitabı bir arada okuyorum. Bunlar sosyoloji, psikoloji, astrofizik, tarih, ideoloji, sanat, edebiyat ve felsefe kitapları genelde.
    Peki bir yıl önceye göre kendini nasıl hissediyorsun diye sorarsanız, onu da söyleyeyim: kendimi daha cahil hissediyorum. Paradoksal bir durum bu, öğrendikçe Sokrates’in dediği gibi aslında hiçbir șey bilmediğinizi ve de bilemeyeceğinizi anlıyorsunuz.
    Yani öğrendikçe cahilliğimiz de buna paralel olarak artıyor. Şöyle bir düșünelim.
    Giderek karmașıklașan sonsuz bir ağ üzerinde yürüyoruz ve yürüdükçe daha içinden çıkılmaz bir karmașaya düșüyoruz. Ağın iplikleri bizi sarıyor. Her gün okuyan bir insan bile ömrü boyunca 3-4 bin kitap civarında okumuș olur azami. Peki milyonlarca kitap, dergi, yazı, gazete ve yazılı diğer ürünler? Buna rağmen ne kadar bilgili olduğumuzu düșünürüz değil mi? Toplasan bir avuç bilgimiz yok aslında. İște bu nedenle cahil insanlar her șeyi bildiklerinden son derece eminlerdir.
    Diğer yandan, her okuma eylemi, cahilliğin azalmasını sağlamaz. Örneğin gazete okumak cahilliği azaltmaz, aksine çoğaltır.
    Düșünür Bertrand Russell șöyle der: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”
    Russell’in bu sözü ile așağıdaki Cornell Üniversitesi’nde yapılan test, birçok yazıda alıntılanmıștır. Ben de bu alıntılardan yola çıkarak kendi özgün görüșlerimi açıklamaya çalıșacağım.
    “Dunning-Kruger etkisi”
    Türkçe’de “cahil cesareti” diye bir deyim var, bu bilimsel olarak “Dunning-Kruger etkisi” diye de bilinir. Bu görüș, “Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir.” görüşünü savunmaktadır.
    Bu teori 1999 yılında Cornell Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretmenlerinden by Dr. David Dunning ve  Dr. Justin Kruger tarafından yaratılmıș.
    ‘Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.
    Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.
    Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.
    Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.’
    Cornell Üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik ‘Nasıl geçti?’ sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi… Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin ‘kendilerine güvenleri’ müthişti. Onların ‘testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini’ düşündükleri; hatta ‘iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları’ ortaya çıktı. Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise ‘en alçakgönüllü’ deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.”
    Anlatmak istediğim tam da buydu. İnsan öğrendikçe ve araștırdıkça bilmediğini düșünüyor. İște Dunning-Kruger Etkisi, çağımızın anti-entelektüel kimliğinin de neden ve nasıl olduğunu açıklıyor bence. Bilim sürekli bir arayıș üzerine kurulu diyalektik olarak gelișen bir organizmadır. Dünün birikimiyle bugünü açıklar ve buradan geleceğe uzanır. Bilimsel olarak bugün herhangi bir konuda sunulan gerçek, yarın değișebilir. Çünkü bilimde dogmalara yer yoktur. Bilim, bilmediğini düșünebilmektir özünde. İște bunun için, araștırma, öğrenme ve algılama sonsuzdur. Bilim gerçekliği arar, gerçeklik de sonsuzdur.
    Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır
    Hepimiz çok akıllı olduğumuzu ve çok șey bildiğimizi düșünürüz. Bilmediğimiz șeyler varsa bile, yine de akıllıyızdır kendimize göre. Oysa gerçekte hiçbirimiz en azından düșündüğümüz kadar akıllı değiliz ve düșündüğümüz kadar da çok șey bilmiyoruz.
    Yașayan en büyük bilim insanlarından birisi olan Stephen Hawking șöyle der: “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bildiğini zannetmektir.”
    İște insanın tarihsel paradoksu, bildiğini sanma yanılsamasıdır. İkili ilișkilerimizde de karșıdaki insandan daha akıllı olduğumuzu, onun tüm davranıșlarının nedenini bildiğimizi düșünür ve çoğu zaman empati yapmaktan kaçınırız. Bu nedenle ikili ilișkilerimiz karmașık bir yün yumağına dönüșür ve bașarısız oluruz. İlișkinin öznelerinden birisinin diğerini, ya da her ikisinin  birbirini küçümsediği bir ilișkinin bașarılı olma olasılığı yoktur.
    Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır ve iște bu nedenle her șeyi bildiğinden emindir. Ancak okuyan, araștıran, bilime inanan bir insan ise cahil olduğunu bilir ve bu yüzden öğrenmeye çalıșır, öğrenme sürecinin sonsuz olduğunun ve hiçbir zaman her șeyi bilemeyeceğinin farkındadır.
    Bilgi öyle bir șey ki, öğrendikçe onunla ilișkili olan sınırsız sayıda diğer bilgileri de öğrenmeniz gerekiyor.
    Keșke yüz yıl daha ömrüm olsaydı da, okusaydım. En azından ölene kadar okuyacağım. Ama geriye baktığımda, denildiği gibi, yine de sonsuz uzunluktaki bir kumsalda tek bir kum tanesi kadar bilgiye sahip olamayacağım. Ama bunu bilerek okumak daha da güzel ve anlamlı.
    Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.
    Bana herhangi bir șey sorarsanız, size yanıtım ‘bilmiyorum, ama öğrenmeye çalıșıyorum.’ olacaktır.
    Ve son söz: Okumasaydım, ben de bilirdim her șeyi…
    Erol Anar’dan alıntılanmıştır.
  • Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Ekşi Sözlük yazarı ”isolde” hislerime resmen tercüman olmuş. Yazıyı okuyunca çevrenizde bunlardan ne kadar çok olduğunun farkına varacaksınız. Bu tiplere evlilik afyon etkisi yaratmış sanırım ki kafaları bu derece uçmuş durumda. Hele ki o ”sunum” meraklılarına Allah şifa versin diliyorum. Biz de evliyiz ama çok şükür bu saçmalıkların içinde debelenmiyoruz. Her zaman diyorum, kitap okumayan beyinlerden çok fazla beklentiniz olmasın.

    Yine de züccaciye sektörüne sevgili kocişkolarının paracıklarını kazandırdıkları ve piyasaya hareket getirdikleri için bu israf meraklısı gelinlere teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Onlar olmasa hangi aklı başında kişi alır o acayip pembiş-maviş icatları? Kim Barbie kusmuşa döndürür evini?

    Neyse gelelim yazıya =)
    ”var böyle bir şey, hakikaten. varlığını ilk şu sıralar pırtlak gibi türeyen “bebiş ve kociş” temalı bloglarda farkettim. çiftlerin genelinde kadın daha eften püften işlerle meşgulken adamların hepsi dünyanın en harika kocişi ve yeri geldiğinde(mesela evlilik yıldönümü fotoğrafı yayınlanacaksa) süper bir dekor.
    1. devre – evolution
    – çiftler genelde kız tarafının ailesine yakın bir muhitte mutlaka stor perdeleri ve plazma tv’si olan bir dairede oturuyorlar,
    – haftasonları anne ve kayınvalide evlerinden beylikdüzü migros’a oradan da polonezköy’e uzanan ideal gezilere çıkıyorlar(tabi işin anne ve kayınvalide evi kısımları asla anlatılmıyor bloglarda)
    – orta sınıfın biraz zıplamışı tabakanın gidebildiği fix mekanlarda yemek yiyip bunu gözlerinde o kadar büyütüyolar ki fotoğraf çekinmeden edemiyorlar, versailles’a bruncha gitmişler sanki asdfghklşi,
    – markafoni’den, limango’dan çift çift elele alışveriş yaparak aşklarını pekiştiriyorlar,
    – onların dünyasında kayınvalideler hep çok nazik, hepsi bir esma sultan, asla “kayınvaldem ne cadı bir görseniz” diyen yok, hep “sevgili kayınvalideciğimin bana hediye ettiği chanel no.5 karşısında çok duygulandım, nasıl da zevklidir” (şanel no.5 kocakarı kokusu ayol)
    – çiftin erkek olanı bence tam bir godoş, ya da kibar kızla evlenince kendini modifiye etmiş kıro. ilk tür genelde beyaz yakalı ve adı bahadır, tolga, alper filan. ikinci türün adı muharrem ama karısı ve ortak arkadaş çevrelerince “muh” deniyor kısaca, ne şirin. muh
    – kadın tarafı genelde makarna haricinde yemek yapamıyor, hepsi hazır kavanozda ithal makarna soslarına hayran.
    – cici çiftimiz haftasonları kendileri gibi evli 4-5 çift zibidiyi eve çağırıp sinema gecesi yapmaktan çok keyif alıyorlar, lan manyak mısınız niye evlendiniz sürekli onu bunu çağırıp ebleh eğlenceler düzenleyecekseniz, pazar günü yahu, kocana sarıl yat.
    2. devre – transmutation
    – kıroluk kadının hamile kalmasıyla everest zirvesine ulaşıyor, ondan sonra 9 ay “piremsesimizin ilk donu, paşamızın ilk oyuncak arabası” kafa şeetme seansı başlıyor. hayır anlamıyorum ki bu monarşi hayranlığı nedir, prensesler vezirler ibrikçibaşılar havada uçuşuyor.
    – ve artık kıroluk başkalaşım geçirip bambaşka bir boyuta ulaşıyor: “annişi ve bebişi”, “börülsu’nun annesi”. ilerinin cadde çocuklarını üretmek üzere and içen çiftimiz çocuğu 2 yaşında reiki’ye, 2,5 yaşında keman dersine, 4 yaşında tan sağtürk bale okuluna yollayıp geleceğin behlül ve esra-ceyda kardeşlerini yetiştirmenin ilk adımını atmış oluyorlar böylece. o çocuğu nereye gönderirsen gönder çocuktan bi halt olmuyor çünkü anne ve baba özünde burjuva kıro.
    – ve kadın tarafı zaten ne idüğü belirsiz kariyerini bir yana atıp kendini çılgınlar gibi çocuk yetiştirmeye adıyor, bu yetiştirme çocuğun herşeyini “bugün muzoberk ilk fransızca şarkısını söyledi:)) allah her anneye bu gururu yaşatsın” diye bir bloga post etmekten ibaret ama olsun, önemli olan adama ne olduğu.
    – adam bu full domestic kadın bir yandan çocuk yetiştiriyormuş gibi yapıp bir yandan istinye park’ta gezerken tamamen arka planda kalıyor, itibarı sıfırlanıyor. o zaman blog ve hayat şuna dönüşüyor “anne ve bebişi:) ve duvara tırmanan kocişi”
    bir gün birinin şunu yazmasını bekliyorum gerçekten: “kızlaar mustafasu ile yoga seansından döndük bir de ne görelim kocişim ölmüş:((“
    işte size yeni evli post-modern çift barzoluğunun kısa bir özeti, esen kalın.
    edit: işbu entry hiçbir maddi ve manevi küçümseme içermemektedir.
    sadece bu tip çiftler birbirlerine sevgi ve saygıdan çok ev eşyaları, lüks harcamalar, görüşülen insan tipleriyle bağlıymış gibi gelir bana, sanki ikea komodinlerini, gezdikleri mağazaları, yemek yedikleri restaurantları ellerinden alsalar, sessiz sinema oynayabilecekleri diğer çiftler bunlara yüz çevirse ve tamamen birbirlerine kalsalar anında birbirlerinin ömrünü yemeye, kırmaya ve kaçmaya başlayacaklarmış gibi gelir.
    onlara baktıkça bir gün yeterince sevmediğim bir insanla evlenmek gibi bir şuursuzluk edip mutluluğu gelinlik modelinde, koltuk kumaşlarında ararım diye korkarım..”
     
    Yazı için teşekkürler ”isolde” 
    Ekşi Sözlük’ten alıntıladım =)
  • Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor

    Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor

    İngiltere merkezli, dünyanın en önemli profesyonel mühendislik ve teknoloji enstitülerinden The Institution of Engineering and Technology (IET) tarafından yayınlanan bir raporda, cinsiyetçi oyuncakların kız çocukları mühendislik alanında kariyer yapmaktan uzaklaştırdığı açıklandı.

    The Guardian’da yayınlanan habere göre IET tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre teknoloji, bilim, mühendislik ve matematik odaklı oyuncaklar, kız çocuklara üç kat daha fazla oranda erkek çocukları hedefliyor. Avrupa kamuoyunda ses getirmiş birçok başarılı kampanyaya rağmen, halen kız çocukları hedefleyen oyuncaklarda halen “pembe” rengin ezici üstünlüğü var. İngiltere merkezli IET’nin amacı, daha fazla kadını mühendislik, bilim ve teknoloji alanlarında kariyer yapmaya motive etmek. Ingiltere’de kadın mühendis oranının yüzde 9 seviyesinde olduğu hatırlatılan rapora göre, bu sonucun temelinde kız çocukların söz konusu dallardan uzaklaşmasına neden olan toplumsal klişeler yatıyor.

     

    Erkek çocuklar, küçük yaşlarda mühendislik alanlarına uygun oyuncaklarla daha yoğun oynuyor.

    Ebeveynlere, oyuncak alışverişi sırasında mavi ve pembe renk kutulu oyuncaklardan uzak durmayı öneren IET, oyuncak üreticileri ve internet arama motorlarına da cinsiyetçi klişeleri güçlendirecek yaklaşımlardan uzak durmaya davet ediyor.

    IET analistlerinin yaptığı bazı basit araştırmaların sonuçları oldukça çarpıcı. Önde gelen internet arama motorlarından yapılan “STEM Oyuncakları” (BTMM – Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik oyuncakları) aramasında yüzde 31 erkek çocuklar, yüzde 11 ise kız çocuklara yönelik sonuçlar çıkıyor. “Kız çocuk oyuncakları” internet aramasının sonucunda gelen oyuncakların yüzde 89’u pembe renkli iken, bu oran “Erkek çocuk oyuncakları” sonucunda sadece yüzde 1.

    Oyuncaklardaki cinsiyetçiliğe tepki yeni değil

    IET’nin raporuyla bir kez daha gündeme gelen “oyuncaklardaki cinsiyetçi klişeler” konusu aslında bir süredir gündemde. “Kusursuz güzelliği” ile kız çocukların rol modeli olan Barbie bebekler bir süredir farklı vücut tipleri, farklı meslek sahibi versiyonlarıyla da üretiliyor. Örneğin 2014 yılında “Girişimci Barbie” oyuncağı üretilmiş, 2015’te Barbie, topuklu ayakkabılarını çıkartıp, güzelliğinden “feragat etmişti.” Ancak bu hamleler işin sonunda kız çocuklara yine “bebek” sunulduğu gerçeğini değiştirmedi.

    2012 yılında kurulan “Let Toys Be Toys” inisiyatifi gibi bu konuya dikkat çeken organizasyonlar ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi alanlarda kız çocuklarına yönelik “yapı ve inşaat oyuncakları” tasarlayan GoldieBlox gibi firmalar da mevcut. Türlü kampanyalar ve bazı firmaların –muhtemelen yine ticari kaynaklı- özel üretimleri, oyuncak sektöründe IET’nin dikkat çektiği cinsiyetçi yaklaşımı ortadan kaldırmıyor.

    Bu konuda başta ebeveynler olmak üzere tüm topluma büyük görev düşüyor. Lütfen kızlara pembe bebekler, erkeklere otomobil almaktan vazgeçelim. Unutmayın, kızınız bir mühendis adayı, oğlunuz da bir aşçı ya da terzi adayı olabilir. Bırakalım, oyuncaklar sadece oyuncak olarak kalsın. “Erkek oyuncağı” ya da “kız oyuncağı” diye ayırmak çok saçma değil mi?

    KAYNAKLAR:

    https://uzuncorap.com/cinsiyetci-oyuncaklar-kiz-cocuklari-muhendislik-kariyerinden-sogutuyor/

    https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2016/dec/08/gendered-toys-deter-girls-from-career-engineering-technology

  • Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler.
    2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.
    3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
    4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.
    5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.
    6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
    7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
    8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı Uç Örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
    9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.
    10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2’yi geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya’ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)
    11- Türk anası çocuğunu lafta çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu sözde çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz
    12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
    13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
    14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
    15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
    16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
    – Abisi biz de oynayalım mı?
    – Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
    – Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
    Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
    17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur, çocukla çocuk olur.
    18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
    19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : (önem sırasına göre)
    1- atlet+çorap
    2-patik
    3-yelek
    Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.
    Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.
    Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
    Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
    20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır. Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.
    Basak Usanovic
    Mart 2015, Viyana