Kategori: Evlat Edinme ve Koruyucu Aile

  • Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Yine Şengül Hablemitoğlu’nun çok güzel bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda benim için ana fikir en son cümlede, yani; çocuk doğurmak İSTEMEYEN kadınların rahat bırakılması ve doğurmak isteyenlere duyulan saygı kadar onlara da saygı duyulması gerekliliği.
    Ayrıca anne olmak sadece doğurarak ulaşılan bir sonuç değildir, bunu da artık şu yüzyılda kafalara yerleştirmek gerekiyor. Doğurmadan anne olamayan kadınlar bence doğurunca da doğru düzgün anne olamıyorlar. Herhangi bir hayvana mesela annelik hiç yapmamış biri veya bir başkasının doğurduğu çocuğu evlat edinmiş biri doğursa da doğurmasa da en iyi anneliği yapanlardan oluyor. Çünkü doğurduğu için mecburen sevmek ve bakmak zorunda hissetmiyor, gönüllü olarak sevebilmek ve bakabilmek herkesin harcı değildir. Bu yüzden doğurana kadar hiç anne olamamış, annelik yapmamış kişilerden çok daha samimi annelik özellikleri taşır bu insanlar.

    Hablemitoğlu diyor ki;

    ”İnsanlar efsanelere inanır; kendi yarattığı bu efsaneler arasında sıkışıp kaldığını fark etmeleri de zaman alır; ancak annelik miti de öyle kolay yıkılacağa benzemiyor. Şekilden şekle giriyor, “uzmanların” bilgi desteği ile sürekli yenilenip etkisini devam ettiriyor. Anne olamayan kadınlar acı çekiyor, eziklik hissediyor ve tüp bebek merkezlerinin kapısını aşındırıyor.

    Hamilelik başka macera, doğum başka, çocuğa bakıp büyütmek ise tam bir ömür törpüsü. Anneler bir türlü kendilerinden emin olamadıkları bu süreçte asla tedirginliklerini üstlerinden atamıyorlar. Anneliği annelerden öğrenme dönemi kapandıktan sonra, her kuşakta başka bir anne tipi model olmaya başladı. Bir zamanlar emzirmek elzem değildi; şimdi zorunlu. Kundaklama, hatta bebeğin yatış şekli de büyük değişiklikler geçirdi. Sezaryanla doğum tartışması sürüyor. Bu tartışmalar arasında sosyal bilimciler ve özellikle feminist sosyal bilimciler çocuğun her şeyi maskelediğini, çocuğu doğurduktan sonra bakımını üstlenen ve genellikle tek başına büyüten kadını gerçeklerden, kendinden uzaklaştırıp hayattan kopardığını iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar zaman zaman kadının en önemli, hatta tek sorumluluk alanı çocuk; ilişkileri, evliliği kurtarıyor, övünç kaynağı oluyor. Din adamlarının, sağlık uzmanlarının, tıbbi bilginin, siyasi iktidarların ve diğer annelerin ortak inşa ettiği bu yapıya itiraz etmek neredeyse olanaksız. Hatta anneliğin evrensel ve ortak hiçbir davranışının belirlenemeyeceği, aksine, her kadına, kültürüne, aldığı eğitime, hırslarına, hayallerine, düş kırıklıklarına göre değiştiği ve kulağa ne kadar zalim gelirse gelsin, annelik sevgisinin de yalnızca bir duygudan ibaret olduğu, dolayısıyla koşullardan etkilendiği vurgulanıyor.

    Bu duygu bir kadında mevcut olabilir de, olmayabilir de. Kadınlar çocuk doğursalar da bu duyguyu taşımayabilirler ya da doğurmayan kadınlar bu duyguyu yoğun olarak taşıyabilirler. Anne olmak için bir kadının çocuk doğurması gereken dönemler de sona erdi. Annelik artık bir arzu, bir istek sadece… Bir kadında bu istek güçlü de zayıf da görünebilir, çünkü her zaman toplum tarafından tanımlandığı gibi anneliği sergilemek artık olanaklı değildir. Değişen toplumsal yapı ve değerler de bunu gerekli bulmamaktadır.

    Kadınların bedenleri, düşünceleri, hal ve hareketleri nasıl tanımlanıp belirleniyorsa, anneliğin de bundan payını aldığını söylemek mümkün. Medeniyet ürünü yeni annelik sınırsız özelliklere sahip. Günümüzde modern kentli kadın, doğum pratiğini bilmediği için kendini tümüyle uzmanlara bırakıyor. Abartılmış risk algıları ülkeden ülkeye, doktordan doktora değişiyor. Kadınlarda anneliğin içgüdüsel olduğunu söyleyenler, çocuk için neyin, ne zaman yapılması gerektiğine dair listeler hazırlıyor. Böylece işleri hafifletmiyor, aksine çoğaltıyorlar.

    Annelik çok tipik davranış kalıpları olan ve beyindeki özel nöral sistemler tarafından yönetilen ve yürütülen tamamen doğal bir süreçtir. İnsandaki annelik davranışı ve bu davranışı sağlayan nöral sistemler milyonlarca yıllık evrimsel gelişimin bir ürünüdür. Anne beyninin kendi yaşıtları olan doğurmamış kadınların beyninden çok farklı olduğu ve özellikle kendi yavrusu konusunda son derece duyarlı olduğu kanıtlanmakla birlikte, işin içine akıl, eğitim, sosyo-ekonomik koşullar girince, bu biyolojik evrimsel süreç yönetilebilir hale geliyor. Oysa anneliğin biyolojik süreci kadınları tek tip bir davranış kalıbı göstermeye hazırlıyor.

    Biyolojik bilimler; annelik davranışının esas olarak genetik ve hormonal etkenlerce tetiklenip sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır, ancak tabii ki, annenin çocukluğundan itibaren almış olduğu eğitim ve yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar nedeni ile anlamı değişebiliyor.

    Tüm memeliler gibi insanda da annelik davranışının doğal ve otomatik olarak nörobiyolojik sistemler tarafından başlatılması ve sürdürülmesi sayesinde yenidoğan bebeğin korunup kollanması ve böylece neslin devamı garanti altına alınmış oluyor. Anne çocuğunu önce kendi ihtiyacı için emzirir, yani biriken sütün acısını gidermek için. Meme vermesini sağlayan ilk neden sevgi değil, kendi bedeninin dayattığı ihtiyaçtır.

    Ancak emzirmek zaman zaman moda zaman zaman değil, emzirmeyi yükselen değer kılmak için dönem dönem anne sütünün faydaları anlatıla anlatıla bitirilemiyor, hatta kampanyalar düzenleniyor. Bu durumda çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne -sütü azdır, apse yapar, çocuk beğenmez- emzirememenin ezikliğini yıllar sonra bile üzerinden atamıyor, çocuğun üstüne daha çok düşüyor. Oysa emzirmek çocukla sürekli yakın ilişki gerektirir ve bu temas alışkanlığı annelik şefkatini doğurur. Kimi kadın bu duyguya saplanıp kalır, kimi denetleyerek çocukla ilişkisini dengelemeye çalışır, kimi de aldırmaz etkilenmez.

    Çocuğun normal fiziksel ve ruhsal gelişimi için anne bakımına ve sık dokunulmaya ihtiyacı vardır. Anne yokluğu çocukta sosyal, davranışsal ve bilişsel işlevlerin gelişiminde geriliğe, strese cevap sisteminin anormal gelişimine, öğrenme ve bellek bozukluklarına ve ilerde kendisinin de iyi anne olamamasına yol açmaktadır

    İnsan ve hayvanlarda annelik davranışının gelişmesi için genetik (oksitosin, prolaktin, östrojen alfa reseptör genleri gibi), çevresel (bebeklik ve çocuklukta örnek alınan anne davranışları, doğumdan önce ve sonra bebeklerle karşılaşma, bebeğin uyarısı) ve hormonal [doğumdan önce östrojen ve progesteron, doğum sırasında ve sonrasında oksitosin, prolaktin ve kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH)] etkenlerin birlikte geliştirdikleri özel nöral yolaklar gereklidir.

    Anneliğin anneye faydası var mı?
    Polonya’da yapılan bir çalışmada her çocuğun annenin yaşam süresini ortalama 95 hafta kısalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada çocukların babanın ömrünü kısaltmadıkları, her kız çocuğun babanın ömrünü 74 hafta uzattığı, erkek çocuğun ise babanın yaşam süresine bir etkisinin olmadığı bulunmuştur. Bu farklılığın, annelerin üremenin, hamileliğin ve doğum sonrasındaki ağır iş yükünün sonucu olarak yaşadıkları enerji kaybı ve hastalıklara daha açık olmaları, babaların ise böyle bir bedel ödemeden kızlarından daha iyi bakım ve destek almaları, böylece daha sağlıklı bir ortamda yaşamalarının sağlanmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

    İyi anne-çocuk ilişkisinin gelişiminin sağlanması
    Annelik bakımı çocuğun yaşaması, dolayısıyla türün devamı için son derece önemli olduğundan, doğa iyi bir anne-çocuk ilişkisinin gelişimini, neredeyse garantilemiş gibi görünmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için doğa tarafından kadını anneliğe hazırlayan ve anneliğe daha kolay tahammül etmesini sağlayan bazı hazırlıklar yapılmakta ve gerekli donanımlar anneye verilmektedir;
    1. Kadının çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanması
    2. Kadının gebelik sırasında anneliğe hazırlanması
    3. Doğumla birlikte anneliği başlatan hormonların salınması
    4.Annenin annelik görevini ‘’severek’’ yapabilmesi için anneliğin ödüllendirici etkisi
    5. Annenin belleğinin güçlendirilmesi
    6. Annenin yabancılara karşı saldırganlığının artması
    7. Bebeğin anneye sevimli görünmesi
    8. Bebeğin çığlığına annenin koşması
    9. Çocuğun anneye bağlanması
    10. Çocuğun duygularının anne tarafından anlaşılabilmesi
    11. Annenin düşüncelerinin çocuğa odaklanması ve çocuğun korunması ve bakımı konusunda titiz olması

    Anneliğin türün devamlılığı açısından son derece önemli olması nedeniyle kadınların anneliğe hazırlanmaları işlemi doğa tarafından bebekliklerinden itibaren özenle ele alınmaktadır. İnsan ve diğer primatlarda bebek yaşlarından itibaren dişilerin bebeklere ilgisi, dokunma sayıları erkek çocuklarınkinden fazladır. Bu cinsiyet farkının ergenlik döneminde iyice belirginleştiği ve perinatal dönemde beynin maruz kaldığı hormonlarla ilişkisinin olabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle östrojenin bu konuda önemli olduğu düşünülmektedir.

    Kadınlar çocukluktan itibaren sosyal ilişki kurmakta daha başarılıdır. İnsanlarda hem kadın, hem de erkeklerde sosyal ilişki kurabilme yeteneği ile fetal testosteron düzeyi ters orantılı bulunmaktadır. İşte kadın ve erkeğin sosyal davranışlarının farklı oluşunun altında farklı üreme stratejilerinin olması gerçeğinin yattığı ileri sürülmektedir. Kadınlarda çocuğun sayısından çok kaliteli yetiştirilmesi esas olduğu için, onların hem çocukları ile hem de etraftaki diğer dişilerle (özellikle akraba dişilerle) iyi sosyal bağlar geliştirmeleri gereklidir.

    Kadınların daha sosyal varlıklar olmasının ardında da, bu evrimsel gereklilik bulunuyor olabilir. Özellikle primatlarda anne dışındaki dişilerin de annelik davranışı gösterebilmeleri sayesinde, çocuğun başkaları tarafından da bakılıp büyütülebilmesi mümkün olmuştur.

    Dişinin gebelik sırasında anneliğe hazırlanması; genellikle gebelikte düzeyleri artan hormonlar tarafından yapılmaktadır. Burada özellikle östrojen ve progesteronun rolleri önemlidir. Annenin gebeliği sırasındaki östradiol düzeyleri ile doğumdan sonraki çocuğuna bağlılığı arasında pozitif ilişki olduğu bildirilmektedir. Gebelik boyunca yüksek olan progesteron ve östrojenin annelik davranışında önemli olan beyin bölgelerinde oksitosin ve prolaktin reseptörlerinde artış oluşturarak anneliği başlattığı belirtilmektedir. Doğumdan hemen sonra östrojen ve progesteron düzeyleri düşmekte, ancak annelik davranışı bir kere tetiklendikten sonra bu düşüşün anneliğe olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Gebelikte annede yaşanan bir diğer değişiklik annenin bebeğin kötü kokularına karşı duyarlılığının azaltılmasıdır. Gebelik sırasında oluşan hormonal değişikliklerin etkisi sonucunda kadının bebekle ilişkili kötü kokuları daha tarafsız, hatta bazen ödüllendirici bir koku olarak algılanmasının sağlandığı ileri sürülmektedir.

    Oksitosin doğumdan hemen sonra anneliğin başlaması için gereklidir, ne var ki, sürdürülmesinde o kadar önemli değildir. Doğumdaki vajinoservikal uyarı oksitosin salınışını uyarmakta ve bu artan oksitosin doğum ve annelikle ilişkili birçok olayı birlikte başlatmaktadır. Oksitosin doğuma yardımcı olmasının yanı sıra, süt salınışına yardımcı olmakta, annelik davranışını başlatmakta, annenin çocuğunun kokusunu kavraması ve onu bu yolla tanımasını sağlamakta ve bir yandan da bazal hipotalamustaki reseptörler aracılığıyla cinsel isteği baskılamaktadır.

    Emzirme sırasında salgılanan oksitosinin aynı zamanda annenin anksiyetesini ve stres düzeyini azalttığı kanıtlanmıştır. Son yıllarda süt kafası diye sohbetlere konu olan davranışların nedeni de bu hormonal mekanizmadır aslında. Oksitosinin özellikle ilk doğumda annelik davranışının başlatılması için gerekli olduğu, sonraki doğumlarda ise, artık oksitosin gerekmeksizin annelik davranışının sürdüğü bildirilmektedir. Annenin ilk doğumu değilse oksitosinin bloke edilmesi annelik davranışını engellememektedir. Kısaca burada ‘’bir kez anne olmuşsan artık ölünceye kadar annesin’’demekten başka açıklama yoktur.

    Gerçekte bu biyolojik etkileşimler olsun ya da olmasın annelikten temelde beklenenler;

    -Çocuğunun kendi ihtiyaçlarını ve doğasını fark edebilmesi,
    -Çocuğun gelişimine uygun destek verebilmesi,
    -Şartsız kabul ve sevgi göstermesi,
    -Çocuğunu bir birey olarak kabul etmesi,
    -Çocuğuna her ne olursa olsun, gözlerinde bir ışıltıyla bakabilmesidir.

    Ama aslında hepimizin anlaması gereken; annelik yeteneği olmayan ya da annelikle ömür tüketmek istemeyen kadınların da rahat bırakılması ve bu tercihe en az anne olmayı tercih etmeye duyulan saygı kadar saygı duyulmasıdır.”

     

    Teşekkürler sayın Hablemitoğlu.

    LinkedIn profilinde yayınlanmıştır.

  • Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Hayat Sende Derneği’nden Abdullah Oskay’ın kaleminden;

     

    • Annesi–babası hayatta mı? Neden bırakmışlar? Arayıp soruyorlar mı? gibi sorular.

    Çocuğun özel hayatına giren sorular biz Koruyucu Aileleri rahatsız eder. Çocuğun geçmiş hayatı ona özeldir, onun mahremidir.

    ———————————

    • Biyolojik kardeşle birlikte girilen ortamlarda, mesela aynı okulda okunması durumunda  soyadı farklılığı nedeniyle “siz kardeş değil miydiniz? “ sorusu.

    Soyadları, fiziksel özellikleri, huyları farklı olsa da biyolojik çocukla koruyucu ailede yetişen çocuk kardeştir.

    ———————————-

    • Size anne-baba mı diyor ?

    Koruyucu aile yanına yerleşen çocuk anne-baba demeye zorlanamaz. Ancak çocuklar anne – baba demeyi severler, ihtiyaç duyarlar ve pek çoğu bu şekilde hitap etmeyi tercih eder.

    ———————————–

    • Çok büyük sevap, cennetliksiniz.

    Koruyucu aile sistemi, gönüllülük esasına dayanır. Gönüllü; içinde bulunduğu toplulukta herhangi bir karşılık ya da çıkar beklemeksizin bir işi yapmayı kendiliğinden üstlenen kişidir. Dolayısıyla burada aslolan çocuğun iyiliği ve toplumsal faydadır.

    ————————————

    • Büyüyünce ya sizi bırakıp giderse.

    Koruyucu ailede esas olan; çocuğun sağlıklı bir ortamda yetiştirilerek topluma kazandırılmasıdır. Çocukla ilgili herhangi bir beklentiye girilmemelidir. Ayrıca sevgi ve güven bağıyla büyüyen çocukların aileyle ilişkilerini sürdürdükleri görülmektedir.

  • Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz

    Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz

    İnsanların bencillikleri, gerçek sevgiyi sadece kendi kanlarından olana verebileceklerini ve başkasının kanından olan çocuğa ebeveynlik yapamayacaklarını söylemeleri çok korkunç.
    Bu makale ilk olarak TIME’da İngilizce olarak yayımlanmıştır.
    Türkçe çevirisi Hayat Sende gönüllüsü Ahmet Kurnaz tarafından yapılmıştır.
    ———————————————–
    ”Manavda ödeme yapmak için 4 yaşındaki oğlumla sırada beklerken kasiyer ile aramızda şu konuşma geçti:
    “Oğlunuz çok tatlıymış.”
    “Teşekkür ederiz, sağ olun” dedim ve benim sarı saçlarım, mavi gözlerim ve açık tenime dikkat ettiğini fark ettim.
    Konuşmaya devam etti, “Eşiniz koyu tenli mi?”
    “Yok, hayır değil.”
    “Hmm, o halde Latin Amerikalı olsa gerek?”
    “Hayır değil.”
    “Hmm…” dedi son olarak, kafası karışmışa benziyordu, tabii ki bu gizemli şeyi çözmek istiyordu. “Oğlunuzun koyu bir tatlılığı var (tenini kastederek).”
    “Teşekkür ederiz, biz de onun yakışıklı olduğunu düşünüyoruz.”
    Merakını giderememiş olsa gerek, soru yağmuruna devam etti.
    “Bu çok ilginç. Siz ve eşiniz açık tenli olmasına rağmen oğlunuzda koyu tenlilik var.”
    Aklımdan şu cevabı yapıştırmak geçti: “Benim bildiğimi bana sattığın için teşekkürler Dedektif Sherlock! Bu farkı cidden daha önce görememiştim(!)”. Ama bunu demek yerine ağzımdan şunlar dökülüverdi:
    “Biliyorum, çünkü oğlumuzu evlat edindik.”
    “Hmm, şimdi anladım. Demek evlat edindiniz, çok ilginç gerçekten.”
     
    Bu bahsettiğim konuşmanın ardından gelecek cümleleri az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, fakat bu sözler benim kalp atışlarımı hızlandırıyor, nefesimi daraltıyor ve kan basıncımı yükseltiyor. Tabiri caizse, tepemi attırıyor.
     
    Neyse, öncelikle evlat edinme konusunu ele alalım. Evlat edinme kesinlikle harika bir duygu fakat o kadar da az rastlanır bir durum değil artık. Evlat edinen bir yakınınız olması, evlat edinmiş birileriyle ya da evlat edinme fikrini tartışan bir toplulukta karşılaşmış olmanız artık çok muhtemel. Evlat edinme ya da biyolojik evladım olup olmadığına bakmaksızın ben 4 yaşındaki oğlumu çok seviyorum. O benim için dünyaları ifade ediyor. Evet, oğlumuzu evlat edindik, ve sizin hikayeniz gibi bizim aile hikayemiz de özel, eşsiz ve bazen de hassas.
     
    Fakat esas konu da bu; bizim aile hikayemiz bize özel ve bizim aile olmamızı anlatan bir hikaye, nasıl ki sizinki sizin için özelse. Fakat, benim deneyimlediğime göre, insanlar “evlat edinme” kelimesini duyduklarında, düşüncesizlik ederek hayatımız, oğlumuz ve onun evlat edinme hikayesi hakkında kişiye özel sorular sorma eğilimini gösteriyorlar.
    Aşağıda okuyacağınız 3 maddeyi baştan ifade ederek, sizi evlat edinmiş biriyle yapacağınız konuşma esnasında utandıracak ya da yüzünüzü kızartacak yorumlar yapmaktan kurtarmak isterim.
     
    1. “Evlat edinmen inanılmaz bir şey – Senin yaptığını ben yapamazdım.”
    Bu yorum beni her seferinde kızdırıyor! İlk önce şunu sorayım, bu sözleri yeni doğum yapmış bir anneye söyler miydiniz? “Doğum yaptığını görmek inanılmaz bir şey!”, hayır, bunu asla söylemezdiniz! Aslında, bu yorumların ne kadar saçma olduğunu görüyorsunuz.
    İkinci olarak ve daha önemlisi, bu yorum oldukça yanlış bir ifade çünkü aile yanında büyümek her çocuğun hakkıdır. Hayatta ne olacağını ben bilemem, kâhin de değilim, bu dünyaya gelmiş her çocuk anne-baba sevgisi ve şefkatinden mahrum kalmamalıdır.
    “Senin yaptığını ben yapamazdım” kısmına gelirsek, bunu çok da düşünmeden söylenmiş bir söz olarak algılayabiliriz çünkü evet siz de evlat edinebilirsiniz! Her çocuğun aile yanında yaşaması hakkıdır. Evlat edinen aileler sadece farklı bir açıdan ebeveynler. Tek fark bu. Evet onlar ebeveynler, ermiş ya da veli kimseler değil.
     
    2. “Biyolojik yani gerçek çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?”
    Ciddi misiniz? Yo, yo! Şaka yapıyor olmalısınız. Çocuk sahibi olmanın sadece biyolojik bağlara sahip olmaktan geçmesi gerektiğini bilmiyordum! Şu soruya ne dersiniz: “Nişanlına veya sevgiline olan aşkın gerçek mi?”. Bu sevgi bağını sorgulayıp başkalarına bunun gerçek olup olmadığını sorguluyor musunuz? Benim oğlum benim gerçek çocuğumdur! Oğlumu benim kendimin doğurup doğurmadığı benim için önemli değil çünkü şunu yüzde yüz emin olarak söyleyebilirim ki oğlum benden bir parça gibi hissediyor.
    Öte yandan, oğlumu evlat edindiğimi öğrendiğinizde ve bu soruyu sorduğunuzda ki bu beni de tanımadığınız anlamına geliyor, karşı taraf için bu sözler oldukça kırıcı olabilir. Bunun yerinde, şu şekilde sormanız daha yerinde olur, “Kaç çocuk daha yapmayı düşünüyorsunuz?”.
     
    3. “Oğlun gerçek ailesini tanıyor mu?”
    Saat sabahın üç buçuğu ve oğlumuz yataktan emekleyerek kalkıp yanımıza geldi çünkü korkmuş durumdaydı. Uykuyla karışık ona şunları söyledim, “Dur tatlım, bırakalım baban uyusun. Ben senin yanına uzanacağım.”
    (İki kişilik yatakta üç kişinin yatıyor olması birimizin o gece kesinlikle uyku alamayacağı anlamına geliyor.)
    Oğlum bizimkinin hemen yanındaki yatağına geri dönerken kafasını gece lambasının köşesine vurdu. Ağrısını derinden hissetmemle yataktan fırlayıp ışığı açıp başını ovuşturarak acısını dindirmeye çalışmam bir oldu. Eşim gürültüye uyandı ve yataktan fırlayarak oğlumuzun yüzündeki küçük kesiği durduracak bir bez parçası bulmaya çalışıyordu.
    Bu anlattığım olayın ışığında sizleri oğlumun “gerçek” ailesinin kim olduğu sorusuna tekrar götürmek istiyorum. Sanırsam şunları söylemek yerinde olacaktır ki oğlumuza doğruyu ve yanlışı, ona nasıl iletişim kurması gerektiğini ve başkalarına neden saygı göstermesini, bisiklet sürmeyi, kaşığı doğru tutmayı, tuvalet adabını ve en önemlisi de ona her koşulda sevgi göstermeyi ve desteklemeyi “gerçek” bir aile olmanın gereklilikleri arasında addediyorum.Sorunuza cevap verecek olursam, evet oğlumuz gerçek ailesinin kim olduğunu biliyor.
     
    Şimdi, sizi utandırmış ya da bana ailemle ilgili herhangi bir soru sorduğunuzda aynı şeyleri sürekli tekrarlayacağım gibi hissettirerek yollamak istemiyorum. Bana “gerçeklik” konusunda sorduğunu sorularla ne kastettiğinizi çok iyi anlıyorum fakat kullandığınız dil gerçekten etki alanına sahip ve evlat edinilmiş çocuklar üzerinde gerçek ailelerinin yanında değillermiş gibi bir his uyandıracak nitelikte. Ne kadar trajik, değil mi? Burada herkesin alması gereken mesaj şu: Lütfen soru sormadan önce düşünün, özellikle de karşınızdakini birebir tanımıyorsanız.
     
    Evlat edinmiş aileler gerçek ailelerdir ve çocuklarına karşı gerçek sevgiyi gösterirler. Konu burada kapanmıştır.”