Erol Anar’ın yazısıdır:
Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.

Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.



“Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.”
En büyük kavram, kafaları değiştirmek ve bunu biz sadece eğitimle başarabiliriz. Bu sebeple Finlerin eğitime ve öğretmenlerine verdiği değer yadsınamaz. En kritik noktalardan birisi insanları bir şeylere zorlamak yerine neden bunun yapılması gerektiğini anlatarak ikna yöntemine gitmek gerekliliğidir.

New York Üniversitesi’nde profesörlük yapan Selçuk Şirin pek çok değişik konuda yazılarını dikkatle takip ettiğim akademisyenlerden biri. Ülkemizde kitap okuma konusunda insanların ne kadar geride oldukları apaçık ortada. Selçuk Şirin’in bu yazısı da bu konuyla ilgili. Evet okumak beşikten başlar, başlamalıdır.
Selçuk Şirin’in yazısı;
”Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim. Evet! Yeni doğan çocuğa doğduğu andan itibaren kitap okuyun! Daha da ötesini söyleyeyim: Bu, çocuğunuzun geleceğine yapacağınız en kıymetli yatırımdır. İddialıyım, evet.
TÜYAP kitap fuarında çocuk gelişimini ve eğitimi dert eden biri olarak çok acı bir tablo ile karşılaştım. Bir okulöncesi eğitimci ile fuarda basit bir soruya yanıt aradık: Yeni doğan çocuğa okumak için kitap var mı? Çoğu yayıncı bırakın kitap önermeyi soruyu bile anlamadı. Yeni doğan çocuğa kitap okunmaz diyen bile çıktı. Bulduğumuz birkaç kitap ya o yaş çocuğa uygun değildi ya da kötü birer çeviriydi. Çocukların geleceğine, ülkenin geleceğine dair bundan daha korkunç bir şey duymadım. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız lütfen okumaya devam edin.
BEYİN GELİŞİMİNİN YÜZDE 90’I İLK 36 AYDA BİTİYOR!
İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.
30 MİLYON KELİME FARKI NEDİR?
İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.
İlk 3 yılda çocukları aileleriyle gözleyen klasik bir çalışmayı anlatmadan yukarıdaki soruya yanıt vermek mümkün değil.
Evet, Hart ve Risley tarafından gerçekleştirilen meşhur ‘20 Milyon Kelime Farkı’ araştırmasından söz ediyorum. Araştırmacılar insan beyninin en hızlı geliştiği dönemde ebeveynlerin ne yaptıklarını anlamaya çalışyor bu çalışmada. Bu amaçla üç değişik sosyoekonomik seviyeden onlarca aile seçiyor ve sıkı bir takip başlıyor. Araştırma boyunca çocuklar üç yaşına kadar her ay bir saat aile içinde gözleniyor. Araştırma tamamlandığında görülüyor ki gelir seviyesi ne olursa olsun çocuklar birbirine çok benziyor ama bir istisna hariç. Farklı gelir gruplarından gelen çocuklar arasındaki en büyük fark çok net bir şekilde açığa çıkıyor. O da çocukların duyduğu kelime sayısı. Aşağıdaki sonuç grafiğinde de göreceğiniz gibi varlıklı ve eğitimli aileler üç yıl boyunca toplam 45 milyon kelime kullanıyor. Orta eğitim ve gelir seviyesine sahip ailelerde bu rakam 30 milyona düşüyor. Ancak eğitim seviyesi düşük ailelerde bu rakam 15 milyonu ancak buluyor. Yani alt ve üst grup arasındaki fark “30 milyon kelime”. Bu araştırmanın çocuk gelişiminde yarattığı devrimi anlatan aynı adlı kitap yakında Türkçede de basılıyor.
OKULÖNCESİNDE ZEKÂ DEMEK KELİME HAZİNESİ DEMEKTİR!
Acı olan ilk 36 ayda ortaya çıkan 30 milyon kelime farkının sonraki yıllara etkisi. Çünkü pek çok çocuk için bu fark hiç kapanmıyor! Çocuklar okul çağına geldiklerinde görüyoruz bu farkın ilk etkisini. Çünkü okulöncesi dönemde zekâ dediğimiz şey aslında kelime hazinesinden ibarettir. Daha çok kelimeye aşina çocuklar işte bu yüzden okula başladıklarında öğrenmeye hazır oluyor. Kelime hazinesi geniş olan çocuk, arkadaşlarından birkaç adım önde başlıyor. Çünkü o çocuk öğretmenin ne dediğini daha çabuk anlıyor. Ve maalesef okullar bu farkı kapatmakta çok başarılı olmuyor. O nedenle alt gelir gruplarından gelen çocuklar zorlanırken üst gruptan gelen çocuklar rahatlıkla üniversiteye ulaşıyor.
ÇOCUKLA BİRLİKTE OKUMALIYIZ
BU dönemdeki en önemli uğraş çocuklarla bir kitap aracılığıyla diyalog kurmak. İngilizcede ‘dialogic reading’ denen bu teknik bildiğimiz manada bir kitap okuma değil. Yeni doğan çocuk kelimeleri bilmiyor o nedenle yapılması gereken bir kitap aracılığıyla çocukla diyalog kurmak. Yani çocuğa kitap okumak değil, çocukla kitap okumak. Tıpkı eskiden nenelerimiz dedelerimizin yaptığı gibi ninnilerle okumak. Ya da annelerimizin yaptığı gibi çiçekle konuşur gibi çocukla bir kitap üzerinden konuşmak. Her beceri gibi bu da öğrenilebilir bir beceri. Merak ediyorsanız girin YouTube’da pek çok iyi örnek var.
KİTAPSIZ EVDE ÇOCUK YETİŞMEZ!
Çocukların zihinsel gelişimini desteklemek, onları okula daha iyi hazırlamak için yapmamız gereken en temel uğraş onlarla kitap okumak. Peki biz bunu ne kadar yapıyoruz? AÇEV’in ebeveynlerle yaptığı araştırmayı daha evvel bu köşede paylaşmıştım. O çalışmada okulöncesi yaşta çocuğu olan ebeveynlere tam olarak neler yaptığı sorulduğunda ilk sırada televizyon izlemek çıkmıştı. Evlerinde çocuklarına kitap okuyanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Yani her 5 ebeveynden sadece biri çocuğuna kitap okuyor! Bunun bir nedeni zihinsel gelişim için kitap okumanın önemi konusunda bilgi eksikliği. Bir diğeri nedeni ise evlerdeki kitap eksikliği. Malum biz çok okuyan bir ülke değiliz. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre evinde okul çağında çocuk olan ailelerin bile yarısından çoğunda toplam kitap sayısı 25’i bulmuyor.
Türkiye eğer eğitimde içinde bulunduğu çıkmazı aşmak istiyorsa işe doğumdan başlamalı. Çocukların beyninin en hızlı değiştiği okulöncesi döneme özel olarak yatırım yapmalı. Eğer bu erken yaşta çocuklarımız için gerekli yatırımı yapmazsak ondan sonra hangi sınavın nerede kullandığının hiçbir anlamı yok.”
Kaynak: Selçuk Şirin

1-) Harvard Üniversitesi’nden sertifika alabileceğiniz 55 alanda ücretsiz online kurslar:
2-) Türkiye’de yayınlanan ve yayınlanmış olan gazetelerin geçmişten günümüze tüm sayılarına ulaşabileceğiniz bir platform:
http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE
3-) Tübitak’ın tüm yayın ve dergilerinin arşivi:
https://services.tubitak.gov.tr/edergi/edergi.htm
4-) Milli kütüphane arşivindeki tüm taş plaklara ses dosyası olarak ulaşabileceğiniz bir platform:
http://www.millikutuphane.gov.tr
5-) Nasa’nın uzay ile ilgili keşiflerini ve fotoğraflarını bulabileceğiniz online arşivi:
6-) Abd Meclis Kütüphanesi, 1800-2020 yılları arasında dünya üzerinde çekilmiş milyonlarca fotoğrafa ulaşabilirsiniz:
7-) Yüz binlerce resim, çizim, karikatür ve görseli konularına göre arayabileceğiniz büyük bir arşiv:
8- ) TBMM kütüphanesi:
https://www5.tbmm.gov.tr/kutuphane/index.htm
9-) İbb’ye ait Taksim kütüphanesindeki binlerce esere ücretsiz olarak ulaşıp, okuyabilirsiniz:
http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/ataturkkitapligi/index.php
10-) Geçmişten bugüne çizilmiş tüm haritalara ulaşabileceğiniz bir arşiv:
11-) Balkanlar’daki Osmanlı eserlerinin olduğu fotoğraf arşivi:
http://www.nit-istanbul.org/kielarchive/index.php
Derleyen: Nilay Gündüz

Gelişmiş Olgun İnsan
Sağlıklı aile düzeni, ailenin gereksinmelerini doğal olarak karşılar ve her bir aile üyesi, o aileye ait olmaktan mutludur. Sağlıksız aile düzeninde gereksinmeler karşılanamaz ve aile üyeleri, mutsuz ve doyumsuz oldukları halde bu hastalıklı durumu devam ettirebilmek için çaba gösterirler. Hiç kimse ‘Ben sağlıksız aile düzeni kurmak isterim’ demez. Herkes kendi düzenini sağlıklı, diğerini sağlıksız görür.
Sağlıklı aile düzeninde aile üyelerinin hepsi görev ve sorumluluklarını doğal olarak yerine getirirler, aralarında olumlu duygusal bağlar vardır ve kişiler bağımsız oldukları halde birbirlerine isteyerek ve zevkle yardım ederler. Sağlıklı aile düzeni içinde, ana baba dahil herkes bilinçlenme yönünden ve duygusal yönden sürekli bir gelişim içindedir.
Sağlıklı aile kendi üyelerini değerli bulur ve aile üyeleri benlik değerlerini olumlu yönde geliştirir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Kısacası sağlıklı aile, insanların psikososyal yönden olgunlaşmasını temin eden temel sosyal bağlamı oluşturur. Aile toplumun beklentilerini sürekli en ön planda tutacağı yerde çocuğun sağlıklı gelişmesi için gerekli olanı yapmakla toplumun beklentilerini karşılama arasında bir denge kurmaya özenir. Toplum, çocuğun ana babaya koşulsuz itaat etmesini bekler. Sağlıklı ana baba, çocukların gelişebilmesi için onların kendi fikirlerini söyleyebileceği, söyledikleri fikirleri savunabilecekleri bir aile ortamı geliştirir.
Örneğin, haftalık aile toplantılarında çocuğa kendi düşüncesini söyleme ve savunma hakkı verilir ve herkes buna saygı gösterir. Ama daha geniş toplantılarda ve misafir geldiğinde öncelikle gelen misafirlerin, yaşlıların konuşmaları önem kazanır. Çocuklara bu beklenti önceden söylenerek onların toplumun gerçeğiyle temasa geçmesi, topluma hazırlanması sağlanır.
İnsan, deneyimleri sonucu olgunlaşır. Olgun insan, gelişme sürecini doğal aşamaları içinde gerçekleştir ve şu özellikleri kazanır:
1)Olgun bir insan, kendini diğerlerinden ayıran sınırların farkındadır ve kendi benliğinin sınırlarını korumakta duyarlılık gösterir. Bu tür insan, kendi ailesiyle iyi ilişkiler içindedir ve sürekli yardımlaşma davranışı gösterir, ancak başkalarının kendisini kullanmasına, kendi isteği dışında kararlar alıp onu yönlendirmesine izin vermez. Bir başka deyişle, olgun insan kendi istemi içinde yaşamına yön verir.
Sağlıksız ailede, çocuğun kendine özgü bir benlik geliştirmesine izin verilmez. Aile içinde otoriteyi elinde tutan kişi, çocuğun bağımsız benlik geliştirmesine karşıdır; herkesin boyun eğmesi, itaat etmesi istenir. Davranışlarını otoritenin istediği yönde düzeltmeyenler, değişik yollardan cezalandırılır. Çocuk, kabul edilmek ve onaylanmak ister; eğer aile ortamı ona kendi benliğini tanımlama özgürlüğü veriyorsa, sağlıklı bir biçimde olgunlaşma yolunda gelişir. Aile ortamı çocuğa kendi benliğini tanımlama olanağını vermiyorsa, o zaman, ailenin istediği yönde bağımlı bir kişi olarak gelişir; psikolojik ve sosyal olgunlaşması dumura uğrar.
2)Olgun insanın ikinci özelliği kendini değerli bulmasıdır; onun, kendine saygısı vardır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Kendine saygı duymanın ve kendini değerli bulmanın çekirdeği aile içinde atılır. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip yüreklendiren aile üyeleri, çocuğun özbenlik değerinin tohumlarını ekmiş olur.
3)Olgun insanın üçüncü özelliği beden, zihin ve manevi yaşam arasında denge kurmuş olmasıdır. Sırf bedensel görünüme önem veren ya da sadece düşünsel (entelektüel) faaliyetlerde doyum arayan kişiler, kendi çocukluklarında, içinde yetiştikleri aile içinde bedensel ya da entelektüel yönde uyarılmışlar, diğer yönleri geliştirilmemiştir. Aile sağlıklı ise, çocuk her yönünü geliştirmeye kendiliğinden yönelir. Beden ve zihin gelişiminin yanı sıra çocuğun manevi yaşamının temellerini atma da önemlidir. Çocuğun algılama düzeyine uygun, onun anlayabileceği kavramlar içinde, bedenle, zihinle, doğayla ve evrenle ilgili soruları yanıtlandırılarak, zaman içinde dengeli bir dünya görüşü geliştirmesi sağlanır.
4)Olgun insanın dördüncü özelliği şöyle ifade edilebilir: Olgun insan, heyecan ve duygularını tanır ve onların gerçekçi bir biçimde ifade edilmesine olanak sağlar. Duygular, yaşamın en önemli enerjisini bir kapsül gibi içlerinde tutarlar. İfade olanağı verilmezse, enerji kapsül içinde sıkışır ve duygu ile beslenemeyen kişi gelişemez. Duygularımız ve heyecanlarımız iç ve dış dünya ilişkisinin daha etkili olmasını sağlar. Örneğin kızgınlık kişinin benlik sınırlarını ve onurunu korumasına olanak verir. Ama bu olanağı kullanmasına otorite izin vermez. Çünkü çocuğunun benlik sınırlarının olmasını istemez.
Korku, tehlikeli durumlardan sakınmamıza yol açar. Bu demektir ki, hiç korkmayan insanın ömrü de kısa olur. Kendisini tehlikelerden korumasını bilemeyen kişi, mezarlıktaki adresine erken kavuşur. Diğer yandan, yeni bir aşamanın başlayabilmesi için, bir devrenin kapanıp bitmesi gerekir; işte hüzün, ayrılma zamanı gelmiş herhangi bir şey ya da kişiyi simgeler. Suçluluk, vicdan duygusunu oluşturmamıza yol açarken, mahcubiyet, kendi sınırlarımızı bilmemiz gerektiğini, gücümüzün sınırlarını öğretir. Sevinç, mutluluk, huzur duyguları her şeyin yolunda olduğunu, iç ve dış dünya ile ilişkilerimizin uyum içinde olduğunu gösterir. Gelişmiş olgun insan duygularına önem verir, onları dikkatle gözler ve duygularının kendisine söylediği mesajları anlamaya çalışır. Ayrıca, gelişmiş olgun insanın, ana baba olarak, çocuklarının duyguları hakkında içgörü kazanmasına önem verir. Gelişmiş olgun insanı yetişkin çocuktan ayıran en belirgin özelliklerinden biri, duygu ve heyecanlarını tanıması ve onlara gereken önemi vermesi ya da vermemesidir. Böyle olunca geliştiren ana baba, çocuklarının duygu ve heyecanlarını tanımalarına önem verir.
Ailenin temeli karı koca arasındaki ilişkidir. Karı koca arasındaki ilişki sağlıklı ve bilinçliyse, o aile, çocukların gelişmesi için sağlıklı bir sosyal ortam oluşturur. Sağlıklı ilişki, iki kişinin bilinçli olarak düşünüp taşınıp, sorumluluk içinde aldığı karara dayanır. İlişkileri sağlıklı olan bireyler, birbirlerini değerli ve onurlu görürler. Ayrıca birbirlerini olduğu gibi kabul eder, değiştirmeye çalışmazlar. Kendilerinin ve karşıdakinin sınırlarının bilincinde olarak sürekli etkileşim ve dayanışma içindedirler; olgun insanlardır.
Sağlıklı evlilikte karı koca arasındaki ilişkinin özellikleri arasında yukarıda saydıklarıma ek olarak şunları da eklemek gerekir: Doğru bildiklerini söylemekte ısrar ederler ve gerçekçi olmaya özen gösterirler, Ayrıca, manevi yaşamı zenginleştirmeyi, kendi bencil sınırları içine kapanıp kalmaya üstün tutarlar.
Güven duygusu gelişmemiş insan değişik tutkunluklar geliştirir. Bu tutkunluklardan biri de, hiçbir şeyi atamama, eline geçen her şeyi biriktirmedir. Böylece, kendi iç dünyasındaki güvensizliği, dış dünyada biriktirdiği nesnelerle karşılamaya çalışır. Tanıdığı, kullandığı nesneleri biriktirerek, içinde bulamadığı emniyet, güven ve huzur duygularını elde etmeye çabalar.
Ağlamak hüzün duygusunun bir ifadesi olabildiği gibi, özlem duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bazen kişinin çaresizlik duygusunun ya da kendine acıma duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bunun gibi daha birçok duygunun ifadesi olabilir. Duyguların ifade edilmesi önemlidir, sağlıklı olmanın işaretidir. ‘Duyguların kendisi sağlıklı bir yapıya uygun mu, değil mi?’ diye sorulabilir. Örneğin, sürekli çaresizlik duyan ya da kendine acıyan biri sürekli ağlıyorsa, ortada sağlıksız bir durum var demektir. Ama o duygular var olduğu sürece ağlayarak bu duyguları göstermesi doğaldır.
İnsan duygularından utanmalı mı? Sağlıksız ailenin yaptığı maalesef bu. Çocuk duygu ve heyecanlarını ifade ettiği zaman sürekli utanca boğulmuş ve iç dünyasıyla ilişkisini kesmeye itilmiştir.
Günümüzde medya ve giyim-kozmetik sanayinin etkisiyle olacak, iç güzellikten ziyade dış güzellik birinci planda. Bu da insanların bedenlerinin görünüşlerine daha fazla önem vermelerine yol açıyor. Ufak tefek bedensel kusurlar büyütülüyor, önemli ayıplar haline getiriliyor. Sağlıksız aile çocuğu utanca boğar, böylece kalıplanmış insanlar yetişerek, ailenin sağlıksız düzenini sürdürürler, kuşaktan kuşağa aktarırlar. Medya ve giyim-kozmetik sanayii, utanca boğulmuş insanların bu psikolojik durumundan faydalanarak para kazanmaya bakar. Gelişmiş insanların çoğunlukta olduğu sağlıklı bir toplumda, medya bu kadar etkili olamaz. Medya pek sağlıklı bir toplum istemez. Sağlıklı toplumda medya insanları istediği yönde o kadar etkileyemez. Toplumu sağlıklı kılacak yönde girişimleri medya ve giyim -kozmetik sanayii bir anlamda kösteklemek isteyebilir. Sağlığa önem veren insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, medya sağlık konularını işler. Sağlık konuları yayınlandığında daha çok izleyici bulur. Bu konular daha çok izleyici bulduğu için, sağlığı konu eden programların sayısı artar. Yani medya toplumu etkilediği gibi, toplum da medyayı yönlendirmektedir.
Kendini sürekli dış ilişkileri ile tanımlayan kişi, yalnızlıktan nefret eder. Yalnızken kim olduğunu bilemez. Çevresinde sürekli kendini bilen, tanıyan insanların olmasını ister. Kendi iç dünyasıyla ilişkisi kuvvetli olan kişi ise yalnızlıktan sıkılmaz, hatta ara sıra kendisiyle baş başa kalmak ister. İlkine iç dünyasıyla baş başa kalmak ıstırap verirken, ikincisine zevk verir.
Farz edin ki doğru bildiğinizi söyler ve yaparsanız arkadaşlarınızı kaybedeceksiniz. Kendiyle ilişkisine önem veren sağlıklı kişi, arkadaşlarını kaybetmekten hoşlanmaz, fakat kendisine olan saygısı her şeyden önemlidir. Bu nedenle, doğru bildiğini söyler ve öyle davranır. Yalnız kalmaktan korkan ise, arkadaşlarının istediği yönde davranır.
Ana babalar bazen farkında olmadan utandırıcı mesajlar verebilirler. Örneğin, iyi not aldığı, sorulan soruları bildiği için çocuklarını öven, başkalarının yanında çocuğu için ‘ne kadar akıllı’ diyerek söz eden ana baba, hiç farkında olmadan, ‘bir sorunun cevabını bilmiyorsan çeneni kapa, bilmemek aptallık demek oluyor’ mesajını da vermiş olur. Ana baba soruların yanıtlarını bildiğinde çocuklarını övmesin mi, ‘Aferin oğluma, kızıma’ demesin mi? Böyle demezlerse, çocuklarını öğrenmeye nasıl teşvik edecekler? Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı, iyi not almak, elinizde olan iç koşulları içerdiği gibi, başkasının vereceği bir kararı ve başka dış koşulları da içerir. Bu dış koşulların denetimi elinizde değil. Sınavın yapıldığı gün başınız ağrıyor olabilir. Sınıfta çok gürültü olabilir. Kaleminizin ucu kırılabilir. Öğretmen yazdığınız ya da söylediğiniz şeyi, sizin söylemek istediğinizden farklı anlayabilir. Aldığınız notlardan ya da sınıfın birincisi olmanızdan dolayı övülüyorsanız, iyi not alamamaktan korkmanız doğal çünkü iyi not almak yüzde yüz sizin denetiminiz altında değil.
Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı. Gayret göstermek, çalışmaktan zevk almak ve öğrenmeyi ve bilmeyi merak etmek, sizin denetiminiz altında olan süreçler. Bu süreçlerde başarılı olunca, eninde sonunda bilgi size gelir. Sürece önem veren eğitim, bazı günler, haftalar, hatta aylar çocuk iyi notlar almasa da uzun sürede en iyi sonuçları mutlaka alır.
Sağlıklı ilişkide çatışma olur. Eşler arasında çatışma olmayan sağlıklı aile yoktur. Çatışma olmayan ailede, büyük bir olasılıkla, kişiler birbirine gerçekte olduğu gibi görünmeyerek, sosyal maskeler takarak etkileşimde bulunuyordur. Maskeler takarak birbirleriyle iletişim kuran aile sağlıklı değildir. Uzun süreli ilişkilerde çatışma doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman nasıl konuşulacağını bilmektir. Aralarında çıkan çatışmayı, birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler, sağlıklı bir aile kurarlar.
Gelişmiş olgun insan olma ya da yetişkin çocuk olarak büyüme büyük ölçüde aileye bağlı bir olaydır. Aile yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bahtım güzel olmamış diye yakınacağına, düşünerek kendi yaşamını kendi denetimin altına alman gerekir. Kızımın kendi güzel olacağına, bahtı güzel olsun diye bir şey yoktur. Çocukların bahtının güzel ya da çirkin olmasını anne ve babalar etkiler, biçimlendirir. Gübresini, suyunu, güneşini iyi alan bir çiçekle, suyunu ve güneşini iyi alamamış bir çiçek arasındaki farkı hemen görebilirsiniz. Biri gür olur, canlı olur. Öbürü cılız kalır. Bir bitkinin suya, toprağa ve güneşe gereksinmesi olduğu gibi, çocuğun da doğumundan itibaren karşılanması gereken temel psikolojik gereksinmeleri vardır. Çocuğun bu gereksinmelerini iyi karşılayan ana baba, çiçeğin gübresini, suyunu veren kişiye benzer. Çocuğun gereksinimleri karşılanırsa sağlıklı, güleryüzlü biri olarak yetişir. Çocuğun kucaklanmaya, tutulmaya, dokunulmaya ihtiyacı vardır. Dokunmanın yanı sıra çocuğun başka ihtiyaçları da vardır. Örneğin, çocuğun güven duyma gereksinimi. Yani çocuğun, ‘Beni koruyacak biri var’ duygusu. Çocuktan daha kuvvetli biri gelip onu dövebilir, ezebilir, öldürebilir. Çocuk sezgisel olarak bunu bilir ve kaygı duyar. Eğer çocuk, ‘Annem, babam kuvvetli, beni tehlikelere karşı korur’ duygusunu taşıyorsa, o zaman güven içindedir ve kaygı duymaz.
Çocuğun bir yapıya, bir düzene de gereksinimi vardır. Ailede herkes karmakarışık bir biçimde yaşıyorsa, herkes aklına eseni yapıyorsa çocuk bu düzensizlik içinde şaşırır, neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayamaz. Farz edelim ki bir baba ya da anne, aklı estiği zaman çocuğu dövüyor, canı çektiği zaman seviyor. Çocuk bu durumda iyi bir karakter geliştiremez, şaşkın biri olarak yetişir. Çocuk niçin cezalandığını bilmek ister. Örneğin, anne, çocuğu bir gün ‘ellerin kirli’ diye dövüyor; ertesi gün, çocuk kirli ellerini yıkarken bu kez, ‘suyu israf ediyorsun’ diye dövüyor olsun. Burada bir düzensizlik var. Bu durumda çocuk şaşkına döner; sağlıklı bir karakter oluşturamaz.
Çocuğun gereksinmelerinden biri de sosyalleşmedir. Çocuğun toplum hayatına uyumuna sosyalleşme denir. Yani, ailesi çocuğu topluma hazırlamalı. İnsanlarla nasıl konuşulur, kızınca ne yapılır, arkadaşlarıyla arasında sorun çıktığı zaman bu sorun nasıl çözülür, ana baba çocuğa bunları öğretmeli.
Çocuğun bir başka gereksinmesi de onun uyarılma ihtiyacıdır. Çocuk oyun yoluyla, dünyasına giren acı, hüzün, neşe, korku veren olaylarla uyarılmak ister. Yani oyun çocuğun önemli gereksinimlerinden biri. Oyun çocuğun hayatında çok önemlidir. Çocuğun oyun oynaması önlenirse o insan sağlıklı gelişemez.
Sözünü edeceğim bir gereksinme daha var. Çocuğun kendini değerli görme gereksinimi. Ana baba, çocuğun söylediklerini ciddiye alarak, onun isteklerini dinleyip onunla konuşarak, cezalandırdıkları zaman niçin cezalandırdıklarını açıklayarak, çocuğun yeteneklerini takdir ve teşvik ederek çocuğa, ‘sen değerlisin’ mesajını verirler.
Bu gereksinmeler karşılanmadığı zaman çocuğa, ‘Sen ve senin gereksinmelerin önemli değil; senin var ya da yok olmanın önemi yok’ mesajı verilmiş olur. Bu mesajlar birbiri peşi sıra küçücük bebeğe verilmeye başlanınca, çocukta, ‘bu dünyada beni koruyacak, güvenebileceğim kimse yok’ kanısı oluşur. Çocuk doğuştan getirdiği bu doğal gereksinmelerinin karşılanmayışını, ‘Benim anam babam, henüz olgun ana baba düzeyine gelmemişler, ne yaptıklarının farkında bile değiller’ biçiminde yorumlayamaz. O küçücük haliyle, kendisinin ne kadar aciz olduğunu, ana babasının ne kadar büyük ve kudretli olduğunu bilir ve ‘bende bir bozukluk olmalı, sevilmeye, kucaklanmaya layık değilim, değersizim’ diye düşünür. Yani çocuk kendini suçlar, kabahati kendinde bulur. Bu yüzden gereksinmesi karşılanmamış çocukta kişilik çarpıklıkları oluşur ve bu çarpıklıklar onun davranışlarında kendini gösterir. Yani bir insanın davranışına bakarak, çocukken onun gereksinmelerinin karşılanıp karşılanmadığını anlayabiliriz.
‘Bende bir bozukluk var’ diye düşünen çocuk, kendinden utanır. Utanca boğularak yetiştirilen kişiler ne kendilerini, ne de başkalarını olduğu gibi kabul ederler. İnsanlarla ilişkilerinde sürekli ve değişmeyen bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Olumsuz karakter özelliklerinin en başta geleni mükemmeliyetçiliktir. Mükemmeliyetçi olanların, ne kendilerinde, ne başkalarında hiçbir kusura tahammülleri yoktur. Hiçbir zaman tatmin olmazlar; her şeyde mutlaka bir kusur bulurlar. Küçükken iyi bir çocukluk geçirmeyen insanların bir diğer özelliği de sürekli öfkeli, asık suratlı olmalarıdır. Kendilerine güvenleri olmadığı için başkalarının onlara yaklaşmasını pek istemezler; öfkeyle, asık suratla, kişileri kendilerinden uzak tutarlar. Çevrene şöyle bir bak, kaç tane güler yüzlü insan görürsün?
Çocuklukları sağlıklı geçmemiş insanların bir başka özelliği de sürekli eleştirici olmalarıdır. Bu kimseler çocukluklarından getirmiş oldukları utanç duygularını eleştirme ve suçlama yoluyla kendi çocuklarına aktarırlar. Eleştirme ve suçlama ana babada nasıl bir tutku halindeyse, bir süre sonra çocukta da bir alışkanlık haline gelir. Bir diğer özellik aşağı görme, hor görmedir. Aşağı görülerek büyüyen ve kendi özbenliğinden utanan çocuk, diğerlerini aşağı görerek kendi utancını saklamaya çalışır. Başkalarını hor görmek ve aşağılamak onun karakterinin bir parçası haline gelebilir. Bir başka özellik herkese, her yerde, her zaman hoş görünme ve hoş davranmadır. Bu kişiler, hoş davranmayı bir zırh olarak kullanırlar. Böylece sahte bir dostluk ve yakınlık havası yaratarak, kimsenin kendilerini üzecek dürüstçe bir söz söylemesine izin vermezler, ilişki içinde bulundukları kişilere de gelişme fırsatı vermezler. Son olarak bahsedeceğim bir özellik, haset ve kıskanmadır. Başkalarının başarısı, kişiliği, malı, arkadaşlığı, eşi onların kendi iç boşluklarını hatırlatacak bir nitelik taşıyorsa, derin bir haset içinde kıvranırlar.
Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.
Rahmet ve sevgiyle…
Derleyen: Nilay Gündüz

Savaşçı Tutum
Sıradan insan, başına gelen olaylara ya şükreder ya da küfreder.
Avcı, sıradan insandan savaşçı olmaya bir geçiş devresidir.
Savaşçı, yaşamın amacının öğrenmek olduğunu bilir. Savaşçı, gerçekleştirmek istediği amaca ulaşmak için başarıya ve yenilgiye değil, o süreç içinde en akıllı, en etkili, en bilge olanı tüm iradesiyle kullanıp kullanmadığına önem verir.
Gerçek yaşamda savaşçının silahı bilinci, cephanesi de irade gücüdür. Savaşçı öyle bilgiler öğrenmek ister ki edindiği bilgiler onu yaşamda daha bilge, daha güçlü, daha özgür yapsın.
Çevremde ‘mendebur’ gördüğüm insanlar olsa bile, kendi iç mutluluğumu koruyabilmeyi öğrenmeyi isterdim.
Çevrede iyi, anlayışlı, olgun insanların bulunduğu ortamda mutlu olmak çok kolay. Böyle bir ortamda mutlu olabilmek için savaşçı olmaya gerek yok; sıradan insanlar da mutlu olurlar.
Bilge kişi olabilmek için, çevrenin bu olumsuz etkisinden bağımsız olabilmek gerekir. Savaşçı öyle bir iç huzuru geliştirmek ister ki bu iç huzuru çevre koşullarından bağımsız olsun.
Düşünebiliyor musunuz? Hangi çevrede olursan ol, için barış ve mutlulukla dolu.
Ama bunu nasıl gerçekleştirebilirim? Bilincinizi geliştirerek!
Bilincimi nasıl geliştiririm? İradenizi kullanarak. Sizi mutsuz eden olaylardan kaçmadan, onların sizi nasıl etkilediğini tümüyle anlayarak.
Savaşçı, kendini hakikati öğrenme yolunda savaşçı olarak görür ve bu savaşı kazanmada en büyük engelin, kendi paradigmasına saplanıp kalmak olduğunu bilir.
Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.
Rahmet ve sevgiyle…
Derleyen: Nilay Gündüz

İç dünyamızla ilişkimizde ortaya çıkan en büyük engel, kişinin kendi özünden utanması, bu özü olduğu gibi kabul edememesidir. Çocuk, koşullu sevgi ile büyümüş ve kalıplanmışsa, duygusal bakımdan gelişemez, içindeki çocuk utanca boğulur. İç çocuğu duygusal bakımdan büyümeyen insana yetişkin çocuk diyoruz. Beden yetişkinin bedeni, ama duygusal bakımdan hâlâ gelişememiş, hâlâ çocuk. Binanın temeli çok önemli, diğer tüm katların ayakta kalabilmesi için temelin sağlam olması gerekir. Çocukluk binanın hem temelini hem de çatısını oluşturur. İnsanın çocukluğu sağlıklıysa ve çocuk, geliştiren bir ailede sevgi içinde büyütülmüşse, yaşamın en zor koşulları altında bile akıl sağlığını korur ve mutlu olabilir. Eğer çocukluğunda koşullu sevgi ile büyümüş ve utanca boğulmuşsa, ilerde en iyi koşullar altında bile mutlu olamayacaktır. İç çocuğu utanca boğulmuş insan yeni bir şey yapmayı düşündüğü zaman büyük kaygı duyar, sürekli başkalarını memnun etmeye çalışır, kendinin ne istediğini pek önemsemez, içten içe kendinde bir eksiklik hisseder, sürekli yetersizlik duygusuna kapılır, katı ve mükemmeliyetçidir, yaşamını bomboş görür, genellikle karamsardır ve çöküntü içindedir, kendi dahil hiç kimseye güvenmez. İç çocuğu utanca boğulan kişi yalnız kalmaktan nefret eder, yalnız kalmamak için elinden geleni yapar, her zaman başkalarının beklediklerini yapar, kendi sorunlarına çare bulmaktan daha çok, başkalarının sorunlarını çözmeye yönelir, hiç kimsenin yüzüne doğrudan ‘Hayır!’ diyemez, kimseye kendini yakın hissetmez. Utanca boğulma derecesi ne kadar şiddetli ise, bu duygular o kadar güçlüdür.
Birinci kaynak çocuğun model aldığı ve taklit ettiği insanlardır. Utanca boğulmuş büyükleri çocuk kendine model olarak alır. Yani onları taklit eder. Utanç dolu insanlar, kendileri gibi duyup düşünüp davranması için çocuğa baskı yaparlar. Gelişmekte olan çocuk örnek aldığı kimselerle kendini özdeşleştirir. Özdeşleştirme çocuğun gelişiminde yer alan önemli bir süreçtir. Çocuk model aldığı bu insanların kendisine verdiği güven ve değer duygusuna dayanarak özbenliğini oluşturur.
Kişinin yaşamından utanmayı tamamıyla kaldırsak, o kişi daha mı sağlıklı olur? Hiç utanmayan bir insanın insanlığından şüphe ederim. Bu aşamada insanın kafası karışıyor, değil mi? Bir yandan, ‘utanç kötüdür, utanca boğulmuş çocuk şu gibi davranışlarıyla sağlıksız psikolojik durumunu belli eder,’ diyorum, diğer yandan siz, ‘hiç utanmayan kişinin insanlığından şüphe ederim,’ duygusunu taşıyorsunuz. İkisi de aynı anda doğru olamaz. Yani bir özellik hem sağlıksız, hem de insan olmanın gerekli bir niteliği sayılamaz. Mahcubiyet’ ve ‘utanç’ kavramlarını birbirinden ayırt ederek kafa karıştıran bu durumu çözebiliriz.
Mahcubiyet’ sağlıklıdır. Bizim kendimizden beklediklerimizi, kendi gücümüzün sınırlarını bildiğimizi, bazı temel iç ilke ve değerleri içimize sindirip sindirmediğimizi gösteren bir duygudur. Bir çocuk, ‘Ben yaparım,’ diye bir işi üstlensin. Ama farz edelim ki, bu iş çocuğun o aşamadaki gelişiminin üstünde olsun. Eğer iddialı olarak bu işe başlamışsa, sonunda mahcup olacaktır. Böyle bir mahcubiyet duygusu kişinin ‘ayağını yorganına göre uzatmasına’, ‘kendi yeteneklerinin sınırlarını bilmesine’, ‘başkaları başarısız olunca o kişileri anlayabilmesine’ yarar. Kişi söz vermeden önce gerçekçi olmaya özen gösterir ve verdiği sözü tutmaya önem verir. Sınırlarını bilen kişi daha gerçekçi olarak planlamalar ve girişimler yapar.
Utanç ile mahcubiyet arasındaki en önemli fark şudur: Mahcubiyet duygusunun kaynağı kişinin kendi özü, kendi algılaması, kendi değerlendirmesidir. Bunun temelinde vicdan vardır. Utanç duygusunun temelinde başkalarının beklentilerini yerine getirememe korkusu vardır. Yani mahcup olan kişi kendi beklentilerini yerine getiremediği için utanıyor ve bu süreç sonunda kendi sınırlarını öğreniyor. Bu süreç yoluyla alçakgönüllü olmayı öğreniyor. Mahcubiyet alçakgönüllü olmayı getirir. Utanç ise insanın kendinden, kendi özünden utanmasına yol açar. Bu nedenle utanç zehirli bir duygudur. Mahcubiyet ise, bazen buna utanma duygusu adını veririz, sağlıklı bir duygudur. Çocuğuna gereksiz yere, ‘Yaptığından utanmıyor musun? Zaten sende utanma duygusu olsa…’ gibi sürekli bağıran ya da karışan aileler çocuğun utanç içinde yetişmesine neden oluyorlar. Pek çok kişi bu tür sözleri, çocuğu disipline etmek ya da kendi istediği davranışı yaptırmak amacıyla söylüyor. Fakat farkında olmadan karşısındaki insanın kendine olan güvenini yitirmesine neden oluyor.
Diyelim çocuk kardeşinin oyuncağını alıyor ve onu ağlatıyor. Kendisine söylendiği zaman söz dinlemiyor, kardeşinin oyuncağını geri vermiyor. Bu durumda utanca boğan ana baba ne yapar, değerleri öğretmeye çalışan ne yapar? Utanca boğan, çocuğun bu davranışının anormal olduğunu, bu davranışı yaptığına göre onun kötü bir insan olduğunu ya da kötü bir insan olarak görüleceğini belirtir. Çocuğuyla konuşmasında ‘Başkaları senin böyle yaptığını görse sana ne der biliyor musun?’dan ‘Vermezsen senin ellerini kırarım’a kadar uzanan tehditler yer alır. Yani çocuğun kendini içinde göreceği, anlayacağı bir neden yok. Ya ‘ayıp’ ya da ‘dayak’ korkusu hâkim. Diğer yandan geliştiren ana baba çocukla diyaloga girer: ‘Sen kardeşinin oyuncağını aldın. Kardeşin şimdi orada ağlıyor. Ben burada durup hiçbir şey yapmadan bu duruma bakayım mı istiyorsun?’ diye çocuğa sorar. Ya çocuk ‘Evet,’ derse.” “O durumda ana baba, ‘O zaman senden daha büyük biri gelip senin oyuncağını aldığı ve sen istediğin halde vermediği zaman, seni ağlatsa dahi, benim burada seyirci olarak kalmamı istiyorsun, öyle mi?’ diye sorar. Burada öğretilmek istenen ‘hakkaniyet’ değeri. Yani çocuk gücünün yettiği her şeyi almaya kalkarsa, kendinden güçlü birinin de kendi oyuncaklarını gasp edebileceğini anlar. Anlamazsa, bu yaşantı planlanır, ondan büyük birinin bulunup onun oyuncağını bağırta çağırta elinden alması sağlanır. Örneğin, komşunun daha büyük çocuğu ile konuşulur, ona durum anlatılır ve öyle bir senaryo hazırlanır ki, kendisinden daha güçlü biri bağırta çağırta onun oyuncağını elinden alır. Ve baba orada bu durumu seyreder, hiçbir şey yapmaz. Böylece çocuk hakkaniyetin sadece kardeşini değil, kendisini de koruduğunu öğrenmiş olur. Hakkaniyete dönük toplum kurallarının niçin var olduğunu da bizzat yaşamış olur. Bu değer çocuk tarafından içselleştirilince, onun iç dünyasının bir malı olmaya başlayınca, ‘mahcubiyet’ kendini göstermeye başlar. Yani çocuk ileride yine kardeşinin oyuncağını almaya kalkarsa, bu davranışından mahcup olur.
Bir ana baba çocuğun her davranışıyla bu kadar yakından ilgilenebilir mi; strateji geliştirerek çocuğunun terbiyesi için bu kadar zaman verebilir mi? Çocuk yetiştirmenin bilincinde olanlar verirler. Bu bilinçli ana babalar çocuklarını, çocuğun içinde yetiştiği çevreyi, çocuklukla kendi etkileşimlerini sürekli gözlerler. Güçlü, gerçekçi, sorumluluk sahibi sağlıklı insan yetiştirmenin kestirme yolu yok.
Utancın üç temel kaynağından söz etmiştik ve birinci kaynak model insanlardır demiştik. Evet, ilk kaynak, model olan kimselerdir. Çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında iç benliği utanç dolu insanlar çocuğa örnek olursa, çocuk, bu model insanları kendisiyle özdeşleştirir. Bu nedenle her çocuk kendini özdeşleştirmek istediği bir babaya, bir anneye gereksinme duyar. Eğer ana baba yoksa onun yerine amca, dede, dayı ya da hala, teyze, büyükanne olabilir. Çocuğun özdeşim kurduğu kişi utanç duygusuna boğulmuş bir kimse ise, çocuk bu utanç duygusunu farkında olmadan içselleştirir ve kendi kişiliğinin temeli yapar. Çocuğun kendine model seçtiği insan toplumdan biri ya da TV’deki bir kahraman da olabilir. Fakat küçük yaşlarda en etkili kişiler genellikle ana babalardır.
Utancın ikinci kaynağı terk edilmedir. Çocuk için önemli olan anne ya da baba gibi kimseler, çocuğun kendilerine en çok gereksinim duyduğu erken yaşlarda onu terk ederlerse, çocuğu yapayalnız ve güvensiz bırakırlar. Terk etmeyi sadece bedensel anlamda almayın. Çocuklar yaşamlarındaki önemli kişilerin yansıtmalarıyla benliklerini geliştirirler. Bu nedenle psikolojik olarak terk edilme, çok etkilidir. Çocuğa gülümseyen, hasta olduğu zaman ona ilacını veren ve sırtını ovan anne, onunla oynayan ve düştüğü zaman kucaklayan baba farkında olmadan çocuğa, ‘sen önemlisin, değerlisin, seni seviyorum, bana güven’ mesajını verir. Bunlar ana babanın yansıtmalarıdır. Sözsüz mesajlar, sözlü mesajlardan daha kuvvetli olarak ilk yıllarda çocuğun benlik oluşumunu etkiler. Bu mesajlara, çocuğun varlığıyla, davranışlarıyla ilgili olduğu için ‘yansıtmalar’ adı verilir. Bir başka deyişle, çocuğun varlığı, ona verilen değer, çocuğa yansıtılır. Belki de ‘terk edilme’ kavramı yerine ‘yansıtma eksikliği’ dense daha iyi olur.
Üçüncü kaynak ‘utanç dolu anılar’dır. Çocuklar önem verdikleri kişilerin en acı veren davranışlarını unutmazlar. Oysa çocuğun iç dünyasını yıkan, onu ezen sözler ve davranışlar, çoğu kere büyüklerin dikkatini bile çekmez. Çocuğun belleği bu tür anıları saklar. Acı veren olumsuz olaylar çocuğun yetiştiği ortamda sık sık tekrar ediliyorsa, bellek bu olayları kendiliğinden bir araya getirir ve bir tür ‘anılar dizisi’ oluşturur. Bu anılar dizisinin herhangi bir kısmı ileride bir olay ya da sözle uyarılırsa, tüm anılar dizisi canlanır ve kişi bu anıların etkisi altında kendi kişiliğini anlamlandırır. Doğal olarak, olumsuz anıların tümü bireyi kendini değersiz görmeye ve kendinden utanmaya götürür.
Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.
Rahmet ve sevgiyle…
Derleyen: Nilay Gündüz

Beş Temel Özgürlük
Algılama özgürlüğü, düşüncelerini ifade edebilme özgürlüğü, duygularını ifade edebilme özgürlüğü, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü, kendini gerçekleştirme özgürlüğü.
Sağlıksız ailelerdeki mutsuz anne ve baba, kişisel becerileri ve girişimleriyle kendi gereksinimlerini karşılayamazlar. Bu gereksinmeleri karşılamada çocuklarını araç olarak kullanırlar. Çocukların gereksinmeleri ve gelişmeleri, bu ana babalar için önemli değildir; böyle ana babaların çocukları gelişemezler ve kendi kişiliklerini bulamazlar.
Kız çocuklarına, ‘’yarın evlenirsen, kocanın annesine ‘anne’, babasına ‘baba’ dersin, bizleri unutursun’’ deniyor. Bu ortamlarda yetişen iki kişi evlenince, birbirini sevmeye, birbirine önem vermeye direniyorlar ya da birbirini sevince, anne ve babalarına karşı suç işlemiş gibi hissediyorlar.
İki olgun insanın oluşturduğu sağlıklı aile düzeni içinde çocuk kendi potansiyeli ve yetenekleri içinde öğrenme, heyecanlanma, karar verme, hayal etme, keşfetme, hata yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu ailede çocuklar, ana babanın amaçları ve bilinçaltı hesapları uğruna kullanılmaz, yargılanmaz ve sağa sola itilmezler. Kendilerine özgü bir gelişim izlemeleri teşvik edilir. Bu ortamda yetişen çocuklar cıvıl cıvıl, neşeli, yaratıcı, sağlıklı olurlar. Doğuştan getirdikleri yetenekleri gerçekleştirme olanakları vardır. Herkesin doğuştan hakkı olan beş özgürlük aile içinde yaşar, canlıdır.
Birinci özgürlük, şimdi ve burada olanı duyma ve görme, yani algılama özgürlüğü.
Sağlıksız ana baba çocuklarını geçmişe, geleceğe veya olması gerekene yöneltir; şu anda ve burada olan olayları olduğu gibi algılamalarına izin vermez. ‘’Ben şimdi sana böyle emekler veriyorum; büyüyüp evlenince beni unutursun, elin kızını seversin, anneni bir köşeye atarsın!’’ diyen anne, oğlu üzerinde iki olumsuz etkiye yol açıyor: Bir, oğlunun o andaki oyunu, güzel giysisini algılamasını engelliyor; iki, oğluna, ilerisi için kendi kafasındaki ‘’olması gereken ilişkiyi’’ empoze ediyor. Yani oğlunun şu anı ve geleceği kendince algılamasını engelliyor.
İkinci temel özgürlük, kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.
Sağlıksız ana baba, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmez, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenir. Sağlıklı aile ortamı çocuğun kendine özgü algılamasını ve düşüncesini ifade etme olanağı sağlar; sağlıksız aile, çocuğun nasıl algılaması, düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir; çocukları belirli bir kalıba sokmak, onlar için, çocuğun kendisi olarak gelişmesinden daha önemlidir. Sağlıksız ailede çocuğa öğretilen, kendi algılamasının, düşünce ve davranışının önemli olmadığıdır; önemli olan, kendi ilgi ve istekleri ne olursa olsun, onları bir yana bırakıp ana babasının istediği yönde davranması gerektiğidir. Aile içindeki etkileşimler hep bu temel mesajı veriyorsa, çocuk, gelişimi boyunca merak etmemeyi, düşünmemeyi ve kendi istediği yönde hareket etmemeyi öğrenir. Çocukken kendisine önem verilmeyen kişi böyle davranır. Sağlıksız sistem çocuğa her yönüyle, ‘’sen değersizsin!’’ mesajını verir.
Üçüncü temel özgürlük, kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.
Sağlıksız aile ortamı içinde çocuğun hangi duygular içinde olduğuna önem verilmez, hangi duyguları ifade etmesi gerektiği daha önemlidir. Çocuk gülüyorsa gülmesi; ağlıyorsa ağlaması kınanır. Korkmuşsa, korkaklığıyla alay edilir. Çocuğa duygularını ifade hakkı verilmez, ‘’kapa çeneni’’ denir.
Dördüncü temel özgürlük, çocukların kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü.
Sağlıklı ailede çocuktan ne istediğine kendisinin karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi beklenir ve çocuğa bu öğretilir. Sağlıklı ailede çocuk yemek yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı gelince ailenin beraberce yemek yemesi beklenir; ne var ki, kimse belirli bir miktar yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı yemeyen çocuk bir saat sonra, ‘’Benim karnım acıktı, bana yemek ver’’ diye annesine gelince, annesi, ‘’Bir saat önce yemek zamanıydı, o zaman yemedin. Burası lokanta değil, istediğin zaman sana yemek hazırlanamaz. Önümüzdeki yemek zamanına kadar beklemek zorundasın’’ der. Böylece çocuk, sofrada yemek yememe davranışının sonucuna katlanmak zorunda bırakılır. Anne yemek masasında çocuğuna, ‘’Şimdi iyice ye de, bir saat sonra benim karşıma, anne karnım aç diye çıkma!’’ demez, istediği kadar yemek yeme yine çocuğun kararına bırakılır. Sağlıksız ailede ise çocuğun neyi, ne kadar yemesi gerektiği sürekli kendisine söylenir. Çocuğun kendi davranışlarından sorumluluk almasına olanak verilmez. Sorumluluk kazanan insan zamanla bağımsız olmaya yönelir; sağlıksız ailenin ise bağımsız insana tahammülü yoktur. Yani bağımsızlığa doğru gelişmek bir çeşit suçtur bu tür ailede. Ana babanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin başında gelir bağımsızlığa doğru gelişmek.
Ana babanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin bir diğeri de, olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğüdür.
Sağlıksız ailede, kimin ne olması gerektiği aile içindeki katı kurallar çerçevesinde belirlenmiştir. Kişinin nasıl bir insan olarak yaşamını sürdürmesi gerektiği, dolaylı ve dolaysız, sürekli kendisine empoze edilir. Bu tür yönlendirme küçükken çocuğun nasıl bir oyun oynayacağı ile ilgili iken, büyüdükçe nasıl bir meslek seçmesi ve kiminle evlenmesi gerektiğine dönüşür. ‘’Esaret kalktı’’ diyenlere, ‘’Hayır kalkmadı’’ diyerek beş temel özgürlükle ilgili yetişkin ana babanın tutumunu gösterebilirim. Böylesine ailelerde yetişen insanlar, daha doğrusu bu tür kalıplayan ailelerin çoğunlukta olduğu toplumlar aslında gerçek demokrasiyi istemez. Bir baba başa geçsin, onlara ne yapması gerektiğini söylesin isterler. Bu tür toplumların sayısı sanıldığından çok daha fazladır. Yani esaretin kalkmasını insanlar pek istemezler; özgürlükten doğan kişisel sorumluluktan çekinirler. Özgür kişi kendi vereceği kararın sonucundan da sorumlu olma durumundadır. Oysa başkası ona neyi, nasıl yapacağını söylerse, sorumluk yüklenmez, kolayca kabahati başkasına atabilir. Bu düşünce, yani kişinin özgür olması ve kendi yaşamından sorumlu olması manevi yaşam konusunda da geçerlidir. Kalıplayan aile içinde çocuk manevi yaşamla ilgili olarak sürekli baskı altında tutulur. Neye, ne kadar ve nasıl inanacağı çocuğa hep söylenir. Bunun dışına çıkma cesaretini gösterenler korkutulur. Kişinin araştırma, keşfetme, kendini daha mutlu eden bir dünya geliştirme özgürlüğü yoktur.
Sağlıksız aile içinde yetişen insan yetişkin çocuk olarak yaşamını sürdürmeye başlar. Yetişkin çocuk kendi kalıplarının ötesinde herhangi yeni bir görüşe tamamıyla kapalıdır. Burada iki süreç yer alıyor. Bir, kalıplanan kişi yeniye ilgi duymadığı, gerek görmediği için girişimde bulunmuyor; iki, bazıları daha az kalıplanmış oldukları için yeniye ilgi duyup, kalıplarının dışına çıkmaya yönelebiliyor. Fakat toplumun çoğunluğu bu kalıpları korumaya büyük özen gösterdiği için, kişi korkuyor ve bu korku nedeniyle gördüğü, algıladığı yenilikleri ortaya koyamıyor. Bu olay siyaset, ekonomi, eğitim, hukuk, askerlik, din gibi yaşamın bütün boyutlarında kendini gösteriyor.
Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.
Rahmet ve sevgiyle…
Derleyen: Nilay Gündüz