Etiket: ebeveynlik

  • Aşıların İçeriği Ve Hazırlanma Süreçleri

    Aşıların İçeriği Ve Hazırlanma Süreçleri

    Aşı karşıtı sitelerin yandaş toplamak için kullandığı taktiklerin bir diğeri aşıların içinde yer alan muhtelif ismi korkutucu veya tiksinç maddeyi sıralamak, bu şekilde anne ve babaları korkutmak geliyor. Bilim okuryazarlığının çok yaygın olmadığı, kimyasal isimlerin insanlarda korku uyandırdığı günümüz ortamında bu taktik belki de anne babaları aşılardan soğutan en önemli taktiklerden biri. Peki aşıların içeriğinin dehşet verici olduğunu düşünmek için yeterli sebep var mı?

    Cıva

    İlk rutin aşılama programlarının geliştiği 20. yy başlarında çoğu aşı büyük bir ampul içinde üretiliyor, kullanan doktorlar ampulü bir kez açtıktan sonra dolapta muhafaza ediyor ve gelen hastalara aynı ampuldeki aşıyı küçük dozlar halinde veriyorlardı. Ancak her tür özene rağmen bazen bu ampuller dolapta beklerken içinde muhtelif bakteriler ürüyor ve aşılanan kişilerde ciddi hatta ölümcül enfeksiyonlara neden olabiliyordu. 1930’larda bu problemi çözmek için aşılara içlerinde bakteri üremesini engelleyen ve dayanıklılıklarını artıran bir cıva tuzu, thimerosal eklenmeye başladı.

    Patlayıcı bir metal olan sodyum (Na) ile zehirli bir gaz olan Klor (Cl) birleşerek hepimizin yakından bildiği softa tuzunu (NaCl) oluştur. Kimyasal tepkime sonucu ortaya çıkan NaCl kendisini oluştuan elementlerden bambaşka özelliklere sahiptir: ne sodyum gibi patlayıcı, ne klor gibi zehirlidir.

    Kimya bilgilerimizi hatırlayalım: Elementler bileşik oluşturmak için farklı elementlerle elektron alışverişi yaparlar. Ortaya çıkan molekül kendisini oluşturan elementlerin özelliklerini kaybederek yeni özellikler taşıyan yeni bir bileşiktir. Örneğin her gün kullandığımız sofra tuzu, Na (Sodyum) ve Cl (Klor) elementlerinden oluşur.  Sodyum (aşağıdaki videoda da görebileceğiniz gibi) oldukça yanıcı patlayıcı bir metal, klor da oldukça zehirli bir gazdır. Ancak bu ikisi birleştiğinde ortaya çıkan NaCl (sodyumklorür) ya da nam-ı diğer sofra tuzu ne yanar, ne patlar ne de zehirli bir gazdır. Aksine hayat için en önemli ve ihtiyacımız olan moleküllerden biridir.

    Benzer şekilde, cıva element olarak belirli dozlarda insan fizyolojisi için zehirli olmasına rağmen cıva tuzları cıvadan farklı özellikler gösterirler, bazıları zehirli bazıları ise aynı sofra tuzu gibi zehirsizdir. Thimerosal bir etil-cıva bileşeni olup suda eriyebilir özelliğe sahiptir ve vücuda girse de birikmeden kısa zamanda atılır. Binlerce çocuk üzerine yapılan analizler sonrası Thimerosal maddesinin herhangi bir yan etki yaratmadığı kanıtlanmış olsa da bugün aşı karşıtı lobi tarafından yaratılan baskı ve korku edebiyatı sayesinde bugün grip hariç diğer aşılardan zaten çıkarılmış durumda. Grip aşısının da daha az etkin olan ama thimerosalsiz bir versiyonu da mevcut.

    Thimerosal, bir etil-cıva bileşeni olup, metil-cıva’nın aksine kan-beyin bariyerini geçmez, vücutta birikmez ve alındıktan kısa zaman sonra atılır.

    Bugün, emzirme çağındaki bebekler anne sütüyle her gün tek bir doz grip aşısından 15 kat fazla cıva almalarına rağmen aşılardaki Thimerosal’i çıkarmış olmamızın en büyük ceremesini de gelişmekte olan ve fakir ülkeler çekiyor. Zira bozulmaya dayanıklı tek büyük ampulde paketlenen aşılar yerine artık bakteri üreme tehlikesi barındırmayan ampullere bölünmüş, dolayısıyla da daha pahalıya mal olan aşılar kullanmak zorunda kalıyoruz. Aşı karşıtlarının iddiaları sonrasında bu iddiaları sınamak için yapılan ve thimerosal maddesinin güvenliğini onaylayan pek çok makale mevcut.

    Alüminyum

    Alüminyum tuzları aşılara adjuvan olarak ekleniyor. Adjuvan maddeler, daha az aktif antijen kullanarak daha yüksek bağışıklık cevabı oluşturmak için kullanılan maddeler. Çocuklara verilen aşıların içindeki antijenlerin dozunu düşük tutmak için kullanılan bu alüminyum tuzları aynı thimerosal gibi 1930’larda aşılara eklenmeye başlamış. Alüminyum’un yüksek dozlarda muhtelif toksik etkileri olduğu yolunda kanıtlar olduğu doğru, ancak aşılarla alınan alüminyum miktarı bu etkileri oluşturacak dozun çok çok altında. Paraselsus’un meşhur sözünü anımsayalım: “Zehiri zehir yapan dozudur.”

    Alüminyum, dünyada en çok bulunan metal ve yerkabuğunda en çok bulunan elementler arasında da üçüncü sırada. Bu nedenle de soluduğumuz havadan içtiğimiz suya kadar pek çok yerde ve hatta pek çok besin maddesinde her gün kayda değer miktarda alüminyum vücudumuza giriyor. Aldığımız alüminyumun kısa bir süre sonra çoğunluğu dışkı, kalan az bir miktarı da böbrekler aracılığı ile vücuttan atılıyor. Ancak böbrek yetmezliği gibi sağlık sorunu olan kişilerde veya çok çok yüksek miktarda alüminyuma maruz kalan insanlarda toksik etkiler görülüyor.

    Aşılarla alınan düşük miktarlardaki alüminyumun insan sağlığına negatif bir etkisi tespit edilmiş değil. Zaten aşılar olmasa da hepimiz günde ortalama 7-9 mg alüminyumu besinlerimizle, havadan ve içme suyundan alıyoruz. Hava kirliliği olan yerlerde havadan aldığımız alüminyum miktarı daha da artıyor, alüminyum endüstriyel dumanlardan araba egzoz gazlarına, hatta sigara dumanına kadar her yerde mevcut.

    Anne sütüyle beslenen bir bebek, doğumdan altı aylık oluncaya dek anne sütünden ortalama 10 mg alüminyum alıyor. Eğer anne sütü değil formula ile besleniyorsa bu miktar 40mg’a kadar çıkabiliyor. Oysa aynı süre içinde aşılar yoluyla vücuduna giren alüminyum sadece 4 mg. Kaldı ki yapılan çalışmalar ve normal kişilerden alınan doku analizleri bu miktardaki bir alüminyum alımının herhangi bir toksik etkisi olmadığını göstermiş durumda. Element tablosundaki elementleri teker teker zehir olarak algılamak yerine, fizyolojimize zehirli etki etmesinde en önemli noktanın molekül yapısı ve dozaj olduğunu tekrar hatırlamamız gerekli.

    Bebeklerin anne sütünden aldıkları alüminyum, aşılarla aldığından çok daha fazla.

    Formaldehit

    Aşı karşıtı söylemlerde karşımıza çıkan ve kulağa korkutucu gelen bir başka madde de formaldehit. Formaldehit aşıların üretimi sırasında kullanılıyor ve ana fonksiyonu aşı üretiminde kullanılan virüsleri ve bakteriyel toksinleri etkisiz hale getirmek. Üretim sonrasında kullanılan formaldehitin çoğu aşılardan temizlense de çok az bir miktarı aşıların içinde kalıyor.

    Formaldehit kelimesini duyunca hemen akıllara morgda geçen filmler, kavanozda yüzen organ parçaları geldiği için aşılarda formaldehit bulunduğunu duyan anne babaların endişelenmesi normal. Ancak pek çok kişinin bilmediği bir şey var ki o da formaldehitin aslında DNA ve protein sentezi sırasında çıkan bir yan ürün olduğu ve tüm canlı hücrelerinde zaten sentezlendiği. 2 aylık bir bebeğin kanında, kendi vücudu tarafından sentezlenen formaldehit miktarı (1.1 mg), herhangi bir aşının içindekinden (ortalama 0.1 mg) çok çok fazla. Bir armut yediğimizde ise bir doz aşının içinde bulunan formaldehitten 50 kat daha fazlasını alıyoruz.

    Vücudumuz her gün aşılarla aldığımızdan çok daha fazla miktarda formaldehit üretiyor veya besinlerle dışarından alıyor. Yapılan çalışmalar, aşıların içindeki formaldehit miktarının sağlık açısından bir endişe yaratmayacak miktarda olduğunda hemfikir.

    Fetal doku / kürtaj materyali

    Aşıların içeriği ile ilgili bir başka korku tüccarı malzemesi de aşıların kürtaj ile alınmış ölü fetüs dokularından imal edildiği söylentisini yaymak. Duyan kişilerin dehşete düşerek iğrenmesine neden olan bu iddia tamamen insanların duyguları ile oynayıp onları refleks olarak şartlandırma amaçlı kullanılmakta.

    Bazı aşılar geliştirilirken 1960’ların başında iki adet düşük materyali/fetüs hücresinden alınan hücre kültürleri ile üretime başladıkları doğru ancak, 1960’tan beri yeni bir fetüs veya düşük materyali aşı üretiminde kullanılmış değil. Bu iki fetal doku örneği de tıbbi nedenlerle düşük/kürtaj yapan kadınlardan kürtajı takiben alınan izin sonucu kullanılmış, aşı üretimi için hamilelik sonlandırılması gibi bir olay söz konusu olmamış. Düşük materyali çöpe gideceğine içindeki kök hücreleri kültür ortamında üretilmiş ve bu eski aşıların geliştirilmesinde kullanılmışlar. 1960’tan beri hücre kültürlerini laboratuvarda ürettiğimiz için aşı konusundaki çalışmalar artık taze fetal dokularda değil hazır hücre kültürlerinde yapılıyor. Hatta pek çok aşı hemen tüm biyoloji laboratuvarlarında kullanılan ve kökeni fetal olmayan HeLa hücre serisinde üretiliyor. Hatırlatmamız gerekiyor ki, hazır hücre kültürlerinin de kökeni insan dokusu. Günümüzde geliştirilen birçok tıbbi tedavinin, takdir edersiniz ki, önce fetal ya da yetişkin kökeni olan insan hücre kültürlerinde güvenliğinin test edilmesi gerekiyor.

    Domuz jelatini

    Jelatin, kimi aşılarda stabilizasyon sağlamak için eklenen bir madde ve aşıların içindeki aktif maddelerin üretim, taşıma ve depolama sırasında bozulmamasını sağlamaya yarıyor. Bu jelatin genelde domuz dokularından üretildiği için özellikle dini sebeplerle aşılanmaya soğuk bakan aileler oldukça fazla sayıda.

    Öncelikle belirtmek gerekir ki, domuz jelatini her aşıda yok, sadece belirli aşılarda var. Seneler içinde kimi aşıların içeriği değişebildiği için içinde jelatin olup olmadığını anlamak için aşının prospektüsüne bakmak gerekir. Bu konuda ciddi itiraz ve çekincesi olan aileler için bazı jelatin içeren aşıların yerine aynı haslığa yönelik jelatin içermeyen alternatif aşılar bulmak mümkün.

    İlaveten, bu kullanılan jelatinin çok fazla işlemden geçmiş olduğunu ve domuza ait spesifik hücrelerden tamamen arındırıldığını da belirtmek gerekli. Öyle ki çoğu jelatin içeren aşıda yapılan DNA analizinde domuz DNA’sı bile bulunamıyor. Ayrıca bilimsel değil dini bir çekince olduğu için bu konuda din otoriterlerinin ne söylediğine de bakmakta yarar var. Muhtelif dini kuruluşlar ve din bilginleri bu denli işlemden geçirilmiş bir maddenin artık domuz özelliklerini kaybettiği kanısında ve aşılama konusunda dini bir çekince olmadığını belirtmekte.

    1995 yılında Mısır’da yüzden fazla katılımcı ile gerçekleşen Dünya İslami Tıp Bilimleri Örgütü (ISOM) toplantısında, katılımcı ülkelerin dini temsilcileri ortak bir bildiri ile aşılarda ve ilaçlarda kullanılan domuz jelatinin ileri derece transformasyona uğrayarak domuzluk özelliğini kaybettiğini ve din açısından bu jelatini içeren aşıları yaptırmanın sakıncalı olmadığı konusunda karar birliğine vararak ortak bir bildiriye imza attılar.

    Dünya İslami Tıp Bilimleri Örgütü (ISOM) katılımcı ülke temsilcilerinin “aşılarda ve ilaçlarda kullanılan domuz jelatinin ileri derece transformasyona uğrayarak domuzluk özelliğini kaybettiğini ve din açısından bu jelatini içeren aşıları yaptırmanın sakıncalı olmadığı konusunda karar birliği” vararak 1995 yılında imzaladıkları  ortak bildiri.

    Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde aşılarla ilgili komplo teorilerini inceleyeceğiz.

    **Bu makale, ilk olarak Toplum ve Hekim dergisinde (Cilt 33, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2018, sayfa 195-206) yayınlanmıştır.

    www.yalansavar.org/2019/02/28/sik-rastlanan-asi-karsiti-iddialar-2-asilarin-icerigi-ve-hazirlanma-surecleri/

    ADRESİNDEN ALINMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER IŞIL ARICAN.

     

     

     

     

     

  • Aşıların Lüzum Ve Etkinliği

    Aşıların Lüzum Ve Etkinliği

    Aşılar, son 300 yıl içinde yapılmış ve hepimizin yaşam kalitesini yükseltmiş, çocuk ölüm oranlarını

    tüm dünyada azaltarak ortalama yaşam beklentisini artırmış en önemli tıbbi buluşlardan biri.

    Çok değil, bundan iki nesil geriye gidip anneannelerimize anılarını sorduğumuzda o dönemlerde

    yaşamış hemen her annenin ya kendi çocuğu ya da ailesinden birini bugün aşı ile önleyebildiğimiz

    bulaşıcı hastalıklardan biri nedeniyle kaybettiğini öğreniyoruz. Sapasağlam çocukların çocuk felcine

    yakalanıp ömür boyu sakat kaldığı, ateşlenip ölen  küçük bebeklerin erken yaşta toprağa verildiği

    geçmiş o kadar da uzak değil.

    Ancak, son yıllarda aşıların bu denli başarılı olmasının bir de beklenmedik etkisini  gözlemliyoruz.

    Artarda güvenliği kanıtlanan ve aşılama programlarına dahil edilen çocukluk çağı aşıları sayesinde

    eskiden etrafımızı saran hastalıkları bugün neredeyse unuttuk,  bu hastalıkların ciddi komplikasyonlarını

    görmedikçe de hafife alır hale geldik. Bu unutkanlık, sadece Türkiye’yi değil, tüm dünyayı da

    içine alan anti-entelektüelizm akımı ve yaygınlaşan komplo teorilerine inanma meyli ile birleşince

    uzun vadede sonuçları ölümcül olacak aşı karşıtlığı hareketine neden oluyor.

    Medyatik olmak için sansasyonel söylemlerle TV ekranı ve gazetelerde boy gösteren korku

    tüccarlarının sayısının artması ile daha önce aşı karşıtı olmadığı halde kafalarına asılsız soru işareti

    sokulan anne baba sayısı gün geçtikçe artıyor.  İnternet ortamındaki kalitesiz ve yalan yanlış bilgilere

    maruz kalan bu kafası karışık anne babalar komplo teorisi yayan bu sitelerdeki eksik, hatalı hatta

    bazen düpedüz yalan bilgilerle aşılara düşman oluyorlar ve çocuklarını, hatta toplum sağlığını

    bilmeden riske atıyorlar. Hepimiz her gün gitgide artan sayıda anne babanın çocuklarını aşılatmaya

    çekindiğini görüyoruz.

    Aşı karşıtlığı hareketi, Türkiye’de birkaç farklı koldan ilerliyor. Bunların ilki çok eskiden beri özellikle

    kırsal kesimde yaygın olan batı kaynaklı tıp ve tıbbi girişimlere şüpheyle bakmaktan kaynaklanan

    inançlar.  Aşı karşıtlığının daha yeni bir biçimi ise, Avrupa ve ABD’de yükselen aşı karşıtı hareketin

    ithal edilmesi sonucunda yakın zamanda ortaya çıktı. Bu ithal kaynaklardan gelen iddialar, doğallığa

    yönelme odaklı anne grupları tarafından birebir kopyalanarak hızla yayılmakta. TV ve gazetelere asılsız

    bilgilerle sorumsuz demeçler veren medyatik doktorlar bu iki grup arasında köprü kuruyorlar, bu şekilde

    komplo teorileri iyice dallanıp budaklanıyor.

    Temel olarak baktığımız zaman, aşı karşıtı argümanların birkaç ana grupta toplandığını görebiliriz.

    Bu yazı dizimizde bu  gruplara giren sık karşılaştığımız iddiaları kanıtları ile birlikte irdeleyeceğiz.

    1. Aşıların lüzum ve etkinliğini sorgulayan iddialar

    Aşı karşıtlarının öne sürdüğü iddiaların başında, bulaşıcı çocuk hastalıklarının aslında medya ve tıp

    otoritelerinin iddia ettiği kadar kötü ve tehlikeli olmadığı, çoğu çocuğun bu hastalıkları geçirdiği ve

    bir sorun yaşamadığı geliyor. Gene bununla ilintili olarak aşıların aslında bu hastalıklara karşı

    koruma sağlamadığı iddiası da sıklıkla karşımıza çıkıyor. Bunlarla kısmen bağlantılı bir diğer iddia da

    net aşı karşıtı gibi görünmese de mevcut aşılama takvimini sorgulayan ve çocukların çok erken

    zamanda çok fazla aşıya maruz kaldığı ve bunun hem gereksiz hem de çocuklara zararlı olduğu iddiası.

    “Bulaşıcı hastalıkların çoğu ölümcül değil, aşılar gereksiz.”

    Aşı karşıtları bulaşıcı hastalıkları normal çocukluk sürecinin bir parçası olarak görüyorlar. Onlara

    göre çocukların aşılanmasındansa bu hastalıkları geçirip yenmeleri daha ‘doğal’. Bu inanç çerçevesinde

    ‘suçiçeği’, ‘kızamık’ vs. partileri düzenliyor, hasta çocuklar izole etmek yerine bilerek ve isteyerek

    sağlıklı çocuklarla bir araya getiriyorlar.

    Bulaşıcı hastalıkların tehlikesiz olduğu sanrısı bizi yanıltan zayıf hafızamızın bir ürünü. Bu

    hastalıkların ciddi ve ölümcül komplikasyonlarını görmüyor olmamızı başarılı aşı kampanyalarına

    borçluyuz.

    Bugün, kızamık geçiren çocukların %20’sinde kızamık komplikasyonları hastaneye yatmayı

    gerektirecek kadar ciddi seyredebiliyor.  Hastaların %6’sında zatürre, her 1500 çocuktan 1’inde

    ise ansefalit (akut beyin enfeksiyonu) gelişiyor. Kızamık ölüm oranı hala 1000 kişide bir.

    Dünya Sağlık Örgütü (WHO) kızamık aşısın yapılmadığında yılda 2,7 Milyon çocuğun kızamık

    komplikasyonları nedeniyle öleceğini öngörüyor. 

    Kabakulak, aşılama programlarına dahil olmadan önce yılda yarım milyon çocuğun ölümüne

    neden olurken bu sayı bugün 80 bin civarında.

    “Aşılar bulaşıcı hastalıklara karşı koruma sağlamıyor.”

    Aşı karşıtlarının en sık kullandığı bu iddianın aslı sadece birkaç dakikalık bir Google araması ile

    çürütülebiliyor olmasına rağmen kafası karışmış ebeveynlerden en sık duyduğumuz endişelerden biri.

    Bunun nedenlerinin en başında aşı karşıtı yayın yapan web sitelerinin kullandığı dilin tıbbi

    makalelere göre daha yalın olması, daha çok okuyucu çekmesi ve Google aramalarında daha üstlere

    çıkması yatıyor. Bu nedenle doğru bilginin yalın bir dille, anlaşılır şekilde anlatıldığı kaynaklar

    yaratmak önemli.

    Ekteki tabloda, muhtelif hastalıklar için aşı öncesi yıllık morbidite rakamları (hastalığa tutulan kişi

    sayısı) ve aşılama sonrası ortama yıllık vaka sayıları karşılaştırılmalı olarak gösterilmiş durumda.

    Muhtelif hastalıklar için aşı öncesi yıllık morbidite (hastalığa tutulan kişi) sayısı ve aşılama sonrası

    ortama yıllık vaka sayıları:

    Kimi aşı karşıtı sitelerde bu rakamların düşmesinde aşılardan çok iyileşen ve gelişen tıbbi bakım,

    antibiyotiklerin keşfi, hijyen kavramının gelişmesi ve düzelen sosyoekonomik statü gibi gerekçeler

    gösteriliyor. Bunların toplum sağlığı için çok önemli gelişmeler olduğu yadsınamaz ancak çoğu,

    hastalığın görülme sıklığını azaltmaktan ziyade hastalanan kişilerin daha çabuk iyileşmesini

    sağlayacak, ya da ilave komplikasyonları engelleyecek değişiklikler.

    Buna karşılık aşıların uygulamaya alındığı yılları takiben bu hastalıkların görülme sıklığında çok ciddi 

    azalmalar gözlemliyoruz.7 Benzer şekilde aşılama oranları düştüğünde de neredeyse ortadan kalkmış

    olan bulaşıcı hastalıklar acımasız bir şekilde geri geliyorlar.

    Tycho projesine ait bu grafikte, 1930’dan beri ABD eyaletlerinde görülen kızamık vaka sayıları

    ve bu rakamların rutin kızamık aşısını takiben nasıl değiştiği net olarak görülüyor:

    Örneğin, özellikle küçük bebeklerde ölümcül seyredebilen boğmaca hastalığına yönelik aşı 1940’larda

    geliştirildi. Bu tarihten önce ABD’de her yıl ortalama 200 bin boğmaca vakası görülüyor, bunların

    9 bin kadarı ölümle sonuçlanıyordu. Aşının rutin uygulanmaya başlamasının  ardından bu sayı

    200 binden yılda 2 bin hasta seviyesine çekilmişti. Ne yazık ki son yıllarda artan aşı karşıtlığı

    sayesinde bu rakam on kat artarak yılda 20 bin vakaya ulaştı. 2010 yılında, aşı karşıtı hareketin

    yaygın olduğu ABD California eyaletinde son 70 yılın en büyük boğmaca salgını oldu. 9.143 kişi

    boğmacaya yakalandı, bu vakalardan çoğu bebek olan 10 tanesi ölümle sonuçlandı.

    ABD’de görülen boğmaca vakalarının aşının rutin uygulamaya başlamasıyla ne kadar çarpıcı bir

    şekilde azaldığı ortada. Benzer şekilde, aşı karşıtı hareketin popülerliği ile vaka sayılarında artış

    olduğunu da çok net görebiliyoruz:

    “Çocuk benim çocuğum değil mi, ister aşılatır ister aşılatmam.”

    Aşılanmak başta bireysel bir karar gibi görülse de toplum bağışıklığına olan etkileri nedeniyle

    hepimizi etkiliyor.

    Bir toplumda herhangi bir salgının önünü kesmek için toplum bağışıklık eşiğine ulaşmak gerekiyor.

    Ancak bu şekilde herhangi bir salgının kişiden kişiye atlayarak aşılanması mümkün olmayan

    kişilerin hastalanmalarını önleyebiliriz.

    Sürü bağışıklığı nasıl çalışır?

    Bağışıklık sistemi yetmezliği olanlar, kanser tedavisi görenler, organ nakli hastaları, çok yaşlılar,

    hamileler, çok küçük bebekler gibi aşılanamayan riskli popülasyonları olası bir salgında korumak

    için gereken toplum bağışıklığı eşikleri %80-95 arasında değişiyor. Aşılama oranları bu rakamların

    altına düştüğünde o toplumda salgınlar baş göstermeye başlıyor. Özetle, çocuğunuzu aşılatmama

    kararı sadece sizin çocuğunuz için değil, toplumdaki birçok farklı insan grubu için de sağlık

    tehdidi oluşturuyor.

    Başlıca bulaşıcı hastalıklar için toplum bağışıklık eşiği. Tablodaki Ro değeri, her bir hastalanan

    kişinin, kaç kişiyi hasta edebildiğini (hastalık etkeninin bulaşıcılığını) gösteriyor. Örneğin her bir

    difteri hastası, 7 kişiyi daha hasta ediyorken, boğmaca için bu sayı 17 kişi. Toplum bağışıklık eşiği ise,

    bu hastalıkların yayılmasına mani olmak için toplumun ne kadarının aşılanması gerektiği.

    Toplum bağışıklığı konusu bir kenara, anne baba olmak insanın çocuğuna her istediğini yapacağı,

    yapabileceği anlamına gelmiyor. Her anne baba çocuğuna bakmak, korumak, gözetmek, onu bedensel

    ve ruhsal olarak hırpalamamak ve sağlığını gözetmekle yasal olarak da yükümlü ve bunları yerine

    getirmediğinde çocuk istismarı yapmış kabul ediliyor. Benzer şekilde hem çocuklarının hem de

    toplumun önlenebilir bulaşıcı hastalıklardan korunmasını sağlamak da ebeveynliğin temel

    görevlerinden biri.

    Yazı dizimizin bir sonraki bölümünde aşılar içerisindeki maddelerin ve hazırlanma süreçlerinin

    güvenilirliğine yönelik iddiaları inceleyeceğiz.

    **Bu makale, ilk olarak Toplum ve Hekim dergisinde (Cilt 33, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2018, sayfa 195-206) yayınlanmıştır.

    www.yalansavar.org/2019/02/04/sik-rastlanan-asi-karsiti-iddialar-1-asilarin-luzum-ve-etkinligi

    ADRESİNDEN ALINMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER IŞIL ARICAN.

     

  • Ailede 5 Temel Özgürlük ve Doğan Cüceloğlu

    Ailede 5 Temel Özgürlük ve Doğan Cüceloğlu

    Beş Temel Özgürlük

    Algılama özgürlüğü, düşüncelerini ifade edebilme özgürlüğü, duygularını ifade edebilme özgürlüğü, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü, kendini gerçekleştirme özgürlüğü.

    Sağlıksız ailelerdeki mutsuz anne ve baba, kişisel becerileri ve girişimleriyle kendi gereksinimlerini karşılayamazlar. Bu gereksinmeleri karşılamada çocuklarını araç olarak kullanırlar. Çocukların gereksinmeleri ve gelişmeleri, bu ana babalar için önemli değildir; böyle ana babaların çocukları gelişemezler ve kendi kişiliklerini bulamazlar.

    Kız çocuklarına, ‘’yarın evlenirsen, kocanın annesine ‘anne’, babasına ‘baba’ dersin, bizleri unutursun’’ deniyor. Bu ortamlarda yetişen iki kişi evlenince, birbirini sevmeye, birbirine önem vermeye direniyorlar ya da birbirini sevince, anne ve babalarına karşı suç işlemiş gibi hissediyorlar.

    İki olgun insanın oluşturduğu sağlıklı aile düzeni içinde çocuk kendi potansiyeli ve yetenekleri içinde öğrenme, heyecanlanma, karar verme, hayal etme, keşfetme, hata yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu ailede çocuklar, ana babanın amaçları ve bilinçaltı hesapları uğruna kullanılmaz, yargılanmaz ve sağa sola itilmezler. Kendilerine özgü bir gelişim izlemeleri teşvik edilir. Bu ortamda yetişen çocuklar cıvıl cıvıl, neşeli, yaratıcı, sağlıklı olurlar. Doğuştan getirdikleri yetenekleri gerçekleştirme olanakları vardır. Herkesin doğuştan hakkı olan beş özgürlük aile içinde yaşar, canlıdır.

    Birinci özgürlük, şimdi ve burada olanı duyma ve görme, yani algılama özgürlüğü.

    Sağlıksız ana baba çocuklarını geçmişe, geleceğe veya olması gerekene yöneltir; şu anda ve burada olan olayları olduğu gibi algılamalarına izin vermez. ‘’Ben şimdi sana böyle emekler veriyorum; büyüyüp evlenince beni unutursun, elin kızını seversin, anneni bir köşeye atarsın!’’ diyen anne, oğlu üzerinde iki olumsuz etkiye yol açıyor: Bir, oğlunun o andaki oyunu, güzel giysisini algılamasını engelliyor; iki, oğluna, ilerisi için kendi kafasındaki ‘’olması gereken ilişkiyi’’ empoze ediyor. Yani oğlunun şu anı ve geleceği kendince algılamasını engelliyor.

    İkinci temel özgürlük, kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.

    Sağlıksız ana baba, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmez, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenir. Sağlıklı aile ortamı çocuğun kendine özgü algılamasını ve düşüncesini ifade etme olanağı sağlar; sağlıksız aile, çocuğun nasıl algılaması, düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir; çocukları belirli bir kalıba sokmak, onlar için, çocuğun kendisi olarak gelişmesinden daha önemlidir. Sağlıksız ailede çocuğa öğretilen, kendi algılamasının, düşünce ve davranışının önemli olmadığıdır; önemli olan, kendi ilgi ve istekleri ne olursa olsun, onları bir yana bırakıp ana babasının istediği yönde davranması gerektiğidir. Aile içindeki etkileşimler hep bu temel mesajı veriyorsa, çocuk, gelişimi boyunca merak etmemeyi, düşünmemeyi ve kendi istediği yönde hareket etmemeyi öğrenir. Çocukken kendisine önem verilmeyen kişi böyle davranır. Sağlıksız sistem çocuğa her yönüyle, ‘’sen değersizsin!’’ mesajını verir.

    Üçüncü temel özgürlük, kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.

    Sağlıksız aile ortamı içinde çocuğun hangi duygular içinde olduğuna önem verilmez, hangi duyguları ifade etmesi gerektiği daha önemlidir. Çocuk gülüyorsa gülmesi; ağlıyorsa ağlaması kınanır. Korkmuşsa, korkaklığıyla alay edilir. Çocuğa duygularını ifade hakkı verilmez, ‘’kapa çeneni’’ denir.

    Dördüncü temel özgürlük, çocukların kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü.

    Sağlıklı ailede çocuktan ne istediğine kendisinin karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi beklenir ve çocuğa bu öğretilir. Sağlıklı ailede çocuk yemek yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı gelince ailenin beraberce yemek yemesi beklenir; ne var ki, kimse belirli bir miktar yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı yemeyen çocuk bir saat sonra, ‘’Benim karnım acıktı, bana yemek ver’’ diye annesine gelince, annesi, ‘’Bir saat önce yemek zamanıydı, o zaman yemedin. Burası lokanta değil, istediğin zaman sana yemek hazırlanamaz. Önümüzdeki yemek zamanına kadar beklemek zorundasın’’ der. Böylece çocuk, sofrada yemek yememe davranışının sonucuna katlanmak zorunda bırakılır. Anne yemek masasında çocuğuna, ‘’Şimdi iyice ye de, bir saat sonra benim karşıma, anne karnım aç diye çıkma!’’ demez, istediği kadar yemek yeme yine çocuğun kararına bırakılır. Sağlıksız ailede ise çocuğun neyi, ne kadar yemesi gerektiği sürekli kendisine söylenir. Çocuğun kendi davranışlarından sorumluluk almasına olanak verilmez. Sorumluluk kazanan insan zamanla bağımsız olmaya yönelir; sağlıksız ailenin ise bağımsız insana tahammülü yoktur. Yani bağımsızlığa doğru gelişmek bir çeşit suçtur bu tür ailede. Ana babanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin başında gelir bağımsızlığa doğru gelişmek.

    Ana babanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin bir diğeri de, olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğüdür.

    Sağlıksız ailede, kimin ne olması gerektiği aile içindeki katı kurallar çerçevesinde belirlenmiştir. Kişinin nasıl bir insan olarak yaşamını sürdürmesi gerektiği, dolaylı ve dolaysız, sürekli kendisine empoze edilir. Bu tür yönlendirme küçükken çocuğun nasıl bir oyun oynayacağı ile ilgili iken, büyüdükçe nasıl bir meslek seçmesi ve kiminle evlenmesi gerektiğine dönüşür. ‘’Esaret kalktı’’ diyenlere, ‘’Hayır kalkmadı’’ diyerek beş temel özgürlükle ilgili yetişkin ana babanın tutumunu gösterebilirim. Böylesine ailelerde yetişen insanlar, daha doğrusu bu tür kalıplayan ailelerin çoğunlukta olduğu toplumlar aslında gerçek demokrasiyi istemez. Bir baba başa geçsin, onlara ne yapması gerektiğini söylesin isterler. Bu tür toplumların sayısı sanıldığından çok daha fazladır. Yani esaretin kalkmasını insanlar pek istemezler; özgürlükten doğan kişisel sorumluluktan çekinirler. Özgür kişi kendi vereceği kararın sonucundan da sorumlu olma durumundadır. Oysa başkası ona neyi, nasıl yapacağını söylerse, sorumluk yüklenmez, kolayca kabahati başkasına atabilir. Bu düşünce, yani kişinin özgür olması ve kendi yaşamından sorumlu olması manevi yaşam konusunda da geçerlidir. Kalıplayan aile içinde çocuk manevi yaşamla ilgili olarak sürekli baskı altında tutulur. Neye, ne kadar ve nasıl inanacağı çocuğa hep söylenir. Bunun dışına çıkma cesaretini gösterenler korkutulur. Kişinin araştırma, keşfetme, kendini daha mutlu eden bir dünya geliştirme özgürlüğü yoktur.

    Sağlıksız aile içinde yetişen insan yetişkin çocuk olarak yaşamını sürdürmeye başlar. Yetişkin çocuk kendi kalıplarının ötesinde herhangi yeni bir görüşe tamamıyla kapalıdır. Burada iki süreç yer alıyor. Bir, kalıplanan kişi yeniye ilgi duymadığı, gerek görmediği için girişimde bulunmuyor; iki, bazıları daha az kalıplanmış oldukları için yeniye ilgi duyup, kalıplarının dışına çıkmaya yönelebiliyor. Fakat toplumun çoğunluğu bu kalıpları korumaya büyük özen gösterdiği için, kişi korkuyor ve bu korku nedeniyle gördüğü, algıladığı yenilikleri ortaya koyamıyor. Bu olay siyaset, ekonomi, eğitim, hukuk, askerlik, din gibi yaşamın bütün boyutlarında kendini gösteriyor.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Aile Sistemi ve Doğan Cüceloğlu

    Aile Sistemi ve Doğan Cüceloğlu

    Her ailede ya açıktan açığa konuşulabilen ya da açıkça konuşulamayan ama herkesin uyması gereken gizli kurallar vardır. Aile ne kadar sağlıksız ise kurallar o kadar gizlidir, örtüktür ve bilinçaltına itilmiştir. Fakat açık ya da örtük mutlaka kurallar vardır. Kuralsız aile yoktur.

    Sağlıksız ailenin gizli kurallarından biri mükemmeliyetçiliktir. Yapılan her işte, söylenilen her sözde, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkalarının beğenisi için yapılır. Ölçütler kişinin dışında, başkaları tarafından belirlenmiştir; o ölçütler çerçevesinde bireyin en mükemmeli başarması beklenir. Bireyin ölçütleri değiştirmeye ya da tartışmaya hakkı yoktur.

    Mükemmeliyetçilik kuralı, kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını, kendi düşünüş ve değerlendirişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu kuralların geçerli olduğu sağlıksız aile ortamında yetişen çocukların yaşamla ilgili en temel duyguları mutsuzluktur. Kendilerini değersiz bulurlar; değersiz buldukları özlerinden utanç duyarlar; ileride değişebileceklerine inanamazlar ve bu nedenle umutsuzdurlar.

    Sağlıksız ailenin bir diğer gizli kuralı spontanlık da denen kendiliğindenliği bastırmaktır. Kişinin özünden kendiliğinden gelen duygu, düşünce ve davranışların ifadesi yasaktır. Bu ailede kişilerin içlerinden geldiği gibi şarkı söylemesi, kahkaha atması, gidip birini kucaklaması hiç hoş karşılanmaz.

    Özüne güveni olmayınca, mükemmeliyetçilik ve denetleme yoluyla insan çevresinde bir güven ortamı yaratmayı umar. Bu tür insanlar daha önce sözünü ettiğimiz iç ilişkiyi hiç önemsemez ama dış dünya ile olan ilişkilerini çok önemserler. İçteki boşluğu dıştan elde ettikleriyle doldurmaya çalışırlar, istediklerini elde edemeyince kendilerini sorumlu tutmazlar, mutlaka başkalarını suçlarlar. Sağlıksız ailenin gizli kurallarından biri de suçlamadır. Herkes herkesi suçlar. Evde iş yaparken yanlış yapan anne, kabahati çocukların gürültü yapmasında bulur. Aşırı sigara ve içki düşkünü baba, sağlığının bozulma nedenini karısının pişirdiği yemeklerde bulur. Böyle bir ailede yetişen çocuk bir dersten düşük not aldığı zaman doğal olarak öğretmeni suçlayacaktır. ‘Öğretmen bana kırık not verdi’ diyecektir. Sağlıklı ailede yetişen insan ise bu durumda, ‘Öğretmenin sorduğu soruları iyi bilemediğim için kırık not aldım’ der.

    Peki, sağlıklı ailede yetişen çocuk bu sorumluluk duygusunu nasıl kazanıyor? Ana babası kendisiyle koşulsuz sevgiye dayanan gerçek bir ilişki kurmuş olduğu için kazanıyor.

    Sağlıksız ailenin gizli kurallarından bir diğeri ise beş temel özgürlük olarak bilinen algılama özgürlüğü, düşüncelerini ifade edebilme özgürlüğü, duygularını ifade edebilme özgürlüğü, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü ve son olarak kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğünün inkârıdır. Sağlıksız ailede bu özgürlükler yoktur.

    Çocuk bir şey, bir dünya algılar. Ailedeki otorite, yani anababa, ‘Senin gördüğün dünya yanlış, doğrusu bu,’ der. Eğer o kişi kendi algılamasında ısrar ederse ki normali budur, o zaman otorite onu cezalandırır. Eğer bu kişi büyüme çağındaki bir çocuksa otoritenin, yani ana babasın bilgeliğinden hiç şüphe etmez, edemez. ‘Demek ki, bende bir bozukluk var’ sonucuna ulaşır. Bu tür deneyimler kişinin özünü inkâr eden, zayıflatan yaşantılardır. Bu yaşantıların sık sık tekrar edildiği kalıplayan ailede kişinin özü zedelenir.

    Bir diğer kural konuşmak yasak kuralıdır. Bu kuralı şöyle anlamak gerek: Aile üyelerinin ailenin işleyişi ile ilgili kurallar üzerine konuşmaları, tartışmaları, fikir yürütmeleri yasaktır. Aile içindeki sağlıksız durumdan, bu durumun ortaya çıkmasına yol açan kurallar ve davranışlardan söz etmek yasaktır. Bu kural, beş özgürlüğün kısıtlı olmasına ilişkin biraz önce sözünü ettiğimiz kuralın doğal sonucudur.

    Demokratik yöntemi siyasal yaşamlarında gerçekleştirememiş toplumların önündeki en büyük engel, toplumdaki sağlıksız, kalıplanmış insan sayısının çoğunlukta olmasıdır. Bu tür insanların kaynağı sağlıksız ailedir. Demokratik anlayış aile içinde yaşamıyorsa, siyasal düzen olarak toplumda yaşayamaz. Kişinin günlük yaşamında bir gerçek haline gelemez. O toplumun anayasası demokratik olsa dahi… Dünyanın birçok totaliter rejimi, demokratik görünümlü anayasaların arkasına sığınır.

    Sağlıksız aile düzeni, aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin devamını ister. Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirini anlamasını ve sağlıklı ilişkiler kurmasını önler. Bu tür kızgınlıklar ve küskünlükler, ailenin sağlıksız oluşunun temelinde yatan esas nedenleri sakladığından, sağlıksız aile düzeni bu kırgınlıkların devamını ister. Bu nedenle, kronik çatışma ve sürtüşmeler ailede sürer gider.

    Sağlıksız ailenin bir başka kuralı da aile üyelerinin birbirlerine güvenmemeleridir. Sağlıksız ailede kimse kimseye güvenmez. Güven duygusu, kişilerin birbirlerine değer verdiği, desteklediği ilişkiler ortamı içinde gelişir. Bu ortam sağlıksız ailede yoktur. Sağlıksız ailede yetişen kişi, kimseden saygı ve koşulsuz sevgi görmediği için, kimsenin kendine yardım edeceğine inanmaz. Yardım etmek isteyenlerin ‘mutlaka bir art düşüncesi, çıkarı vardır’ diye düşünür.

    Biri bana toplumun aksayan yönlerini gösterip bu toplumda yaşamın ne kadar zor olduğunu sürekli söyler ama kendi ailesinde sağlıksız, kalıplayan aileyi sürdürürse, bu kişiyi dinlemenin benim için bir zaman ve enerji israfı olduğunu düşünürüm.

    Rollerin esnek olduğu ailede anne ya da baba, duruma göre çocuklarının arkadaşı, öğretmeni, sırdaşı, gerektiğinde ise güçlü bir otorite olur. Bu tür esneklik sağlıklı aile sisteminde mümkündür; sağlıksız aile sisteminde ise baba bozuk plak gibi hep baba rolüne takılmıştır, onun ötesine geçemez. Sağlıksız aile sisteminde herkes kendi rolünde donmuş kalmıştır ya da donup kalması beklenir.

    Bizim toplum ataerkil bir toplum. Evet, baba güçlü. Baba/ anneden birçok yönden daha az yetenekli olabilir. Başka bir deyişle, bizim toplumda kadın kocasından daha zeki, daha becerikli, daha girişken dahi olsa, rolü icabı arka planda durup, kocasının sözünü dinlemek gereğini duyar. Katı sosyal rol anlayışı bunu gerektirir.

    Anne ve baba, ailenin düzenini en çok etkileyen temel öğelerdir. Bu gereksinmelerin doğal olarak yerine getirilmesi, sorumluluk bilinci içinde birbirleriyle evlenerek, kendilerine ortak bir yaşam kuran yetişkinlere bağlıdır. Anne ve baba gereksinmelerinin karşılanmadığı aile düzenleri çarpık olur ve bu düzen içinde yetişen kişilerin yaşamlarının her yönünü olumsuz yönde etkiler.

    Aile üyeleri birbirlerine güven duymak, yakınlık ve dayanışma içinde olmak gereksinimi duyarlar. Ailenin bu gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Eğer karşılanmazsa aile iyi işlemez. Bu gereksinmeler karşılanmazsa disfonksiyonel aile denen bozuk düzenli aile ortaya çıkar. Aile içindeki etkileşim, çocukları ya ‘’ben değerliyim’’ ya da ‘’değersizim’’ duygusuna götürür. Bu gereksinme aile içinde yerine getirilmezse, çocuk kendini değersiz görerek büyür. Genç yaşta evlilik dışı cinsel ilişkiye giren kızların büyük bir çoğunluğunun, yaşamlarında ilk defa ‘ben değerliyim, önemliyim’ duygusunu, bir erkekle cinsel olarak beraber oldukları zaman yaşadıkları gözlenmiştir. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak, çoğu kere ölümle sonuçlanan çatışmaları da kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepkidir. ‘’Ben değerliyim’’ duygusunu aile içinde elde eden birey, kendini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.

    Aile sisteminin ikinci gereksinmesi güvendir. Aile içinde kişilerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine giremeyeceği duygusu, bu gereksinmenin altında yatar. Güven ortamı yaratılamazsa, aile üyeleri güven duydukları başka bir ortama yönelirler.

    Üçüncü aile gereksinimi, yakınlık ve dayanışma duygusudur. Aile üyelerinin birbirleriyle dayanışma ve güven duygusu içinde olması, temel gereksinmelerden bir diğeridir. Aile içinde karşılıklı güven ve dayanışma duygusu varsa, bireyin aile dışında karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etki yapmaz. Güven duygusunun baskın olduğu aile, dış dünyanın yaratmış olduğu üzüntü ve kaygılardan kurtulacak bir sığınak oluşturur.

    Dayanışma ve güvenin olduğu ailelerde yetişen kişiler, bu güven ve dayanışma duygusunu diğer insanlarla olan ilişkilerinde de gösterirler; karşısındakinin iyi niyetli ve dürüst olduğuna inanarak ilişki kurarlar. Güvensizlik ortamında yetişen kişiler ise, kendileri de dahil hiç kimsenin sözüne inanmazlar ve kimseyle dayanışma içine giremezler. Güvensizlik duygusu o kadar derinlere inmiştir ki kendilerine dahi güvenemezler. Bu insanlar her an değişebilen, kimsenin diğeriyle dayanışma içinde olmadığı, herkesin birbirini kullanmaya çalıştığı bir dünyanın varlığını temel kabul ederler.

    İnsan, davranışını kendi paradigması içinde oluşturuyor. Kişi paradigmasının farkında olmayabilir. Ama ister farkında olsun ister olmasın, bu paradigma kişinin geçmişinde oluşmuş ve yapılanmıştır. ‘’Allah kahretsin paradigmasını’’ dediğiniz kişiye tepkisel bir tavır takınmış oluyorsunuz. Bu tür tepkisel tavır, ülkemizde çok sık rastlanan, ama duygusal olgunluğu sığ bir tavır. Karşıdakinin paradigmasını anlayarak o insanla ilişki kuran tavır daha olgun, daha gerçekçi bir tavır. Ve bu tür tavır alışı toplumumuzda pek sık göremiyoruz.

    Aile sistemi içinde temel birim olan anne ve baba, davranış ve sözleriyle sorumluluk duygusunu ya yaşatır ya da yaşatmaz. Aile içinde yalnız anne ve baba değil, herkes sorumluluk duygusunu paylaşıp yaşatmak durumundadır. Çocuklar, kendi yaşları oranında sorumluluk yüklenebilir, sorumluluk duygusu içinde davranışlarını biçimlendirebilirler. Çocuğu tümüyle sorumluluğa boğan ana baba olduğu gibi, tüm sorumluluğu kendi üzerine alan ve çocuklarını her türlü sorumluluktan kurtaran ana baba da olabilir. İlki iç ana babası çok gelişmiş, spontanlığını kaybetmiş, katı ve kuralcı insanlar yetiştirirken, ikincisi yaşamını biçimlendirmekten aciz, sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirir. İkinci tür ailede yetişen kişiler, kendi yaşamlarında yer alan olaylardan kendilerini değil başkalarını sorumlu tutarlar.

    Gelişim aşamalarına uygun bir denge içinde, çocuklara kendi yataklarını yapma, oturdukları odayı temizleme, ev işlerine yardım etme gibi görevler verilmelidir. Çocukların kendi yaşamlarından kendilerinin sorumlu olmasını öğretmek, anne ve babanın yapabileceği en sağlıklı ve önemli görevlerden biridir.

    Yetişkin çocuğun, bağımsız ve sorumlu insana tahammülü yoktur.

    Aile gereksinmelerinin beşincisi, zorluklarla mücadele ederek, onların üstesinden gelmeyi öğrenmektir. Yani çocuğuna kolay bir yaşam veren ana baba pek makbul değildir. Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusuyla ilgili olarak söylenenler, çocukların zorluklarla mücadele etmesinde de geçerlidir. Çocuğu, içinde bulunduğu gelişme aşamasına uygun zorluk derecesindeki sorunlarla baş başa bırakmak, onun bu zor sorunlarla mücadele ederek uğraşmasına olanak vermek, kendine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bir birey olarak yetişebilmesi için gereklidir. Ailenin bu gereksinmeyi karşılaması gerekir. Karşılaştığı her zorlukta çocuğuna yardım eden ana baba, sürekli başkalarından yardım bekleyen, kendi beceri ve yeteneklerine güvenemeyen bir insan yetiştirir.

    Annenin çocuğunu dövmesi, onun için sağlıklı bir mücadele ortamı oluşturmuyor. Bu tür bir ortamda herhangi bir eğitim öğesi yok. Annesi çocuğun özünü yıkıcı bir tavır içinde.

    Zorluklarla mücadele ederek, onların üstesinden gelmeyi öğrenmeye bir örnek verecek olursak;

    çocuk emeklerken bile böyle ortamlar yaratılabilir. Örneğin, emekleme aşamasındaki çocuk kendi başına bir sandalyeye çıkmaya çalışıyor olabilir. Böyle bir durumda ana baba çocuğa yardım etmez. Bırakır, çocuk düşe kalka, deneye yanıla o sandalyeye çıkmasını kendi başına öğrenir. Çocuk için önemli bir tehlike söz konusu ise, örneğin sandalyenin çevresinde kırılmış cam, bıçak ya da taş gibi sert nesneler varsa kaldırılır ya da sandalye daha emniyetli başka bir yere taşınır. Yani çocuk düştüğü zaman ona zarar vermeyecek bir ortam olmasına dikkat edilir. Çocuk büyüdükçe daha zor mücadelelere girmeye çalışır. Kendisinden daha ağır bir paketi taşımaya çalışır; kendisinden güçlü biriyle dövüşmeye kalkar. O zaman ne yapmalı? Önemli olan, çocuğun kendi gücünün sınırlarını gerçekçi olarak öğrenmesidir. Eğer çocuk ağır bir paketi kaldıramıyorsa önce ona gücünün yetmediğini anlamalı. Daha sonra çocuk belki paketi açarak içindekileri teker teker taşımayı deneyebilir. Gücünün yetmediği kişilerden çekinmeyi öğrenir ya da daha iyi dövüşmesini öğrenir. Önemli olan, çocuğu yaşama güçlü olarak hazırlamaktır. Bu tutumuyla ana baba, çocuğa gerçekten değer verdiğini ve onun başarılı olmasını içtenlikle istediğini belirtmiş olur. Ana babasından bu mesajı alan çocuğun kendini güçlü ve yaşama hazır hissetmesi kaçınılmazdır.

    Altıncı gereksinim kendini gerçekleştirmedir. Kendini gerçekleştirme, mutluluğa götürür ve aile bir mutluluk ortamı olmalıdır. Şimdiye kadar sayageldiğimiz gereksinmeler karşılandığı takdirde, aile ortamı başka hiçbir ortamda bulunamayacak mutluluk olanakları sağlar. Bir babanın ya da annenin çocuklarıyla gurur duyması, onların iyi ve sağlıklı insanlar olarak topluma katıldıklarını görmesi, büyük mutluluk kaynağıdır. Çocuklar anne ve babalarını dünyanın en önemli ve kudretli insanları olarak görürler. Çocukların, anne ve babaları tarafından kabul edilip, sevilip desteklenmesi, başka hiçbir kimsenin yapamayacağı kadar, onları mutlu ve yaşamlarından doyumlu kılar.

    Mutlu yetişen insanlar, olayların çoğunda mutlu olunacak bir yön bulurlar. Mutsuz yetişen insanlar ise, olayların çoğunda mutsuz olunacak bir yön bulurlar. Onları mutlu edecek olayların sayısı yok denecek kadar azdır.

    Aile sisteminin yedinci gereksinimi, sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturmaktır. Manevi yaşam, evreni anlamlı bir biçimde bütünleştiren dünya görüşünü temsil eder. Bu anlamıyla manevi yaşam, din kavramından daha kapsamlı oluyor. Din, belirli kurallara dayalı bir sosyal kurum oluşturur; manevi yaşam kişinin kendi içinde Tanrı’yı ve hakikati bulmasına yönelir. Din, toplumu (cemaati) vurgular; manevi yaşam ise bireyin özüne yöneliktir.

    Daha önce her insanın iki tür ilişkisi olduğundan söz etmiştik. Bu ilişkilerden biri kişinin kendi iç dünyasıyla, kendi özüyle olan ilişkisi, diğeri de dış dünya ile toplumla, başkalarının beklentileriyle olan ilişkisidir. Din ve manevi yaşam için de böyle bir ayırım yapabiliriz. Belirli kurallara, beklentilere, dış ilişkilere önem veren dünya görüşüne din, kişinin özüyle evrenin ilişkisine önem veren görüşe manevi yaşam adını veriyorum.

    Manevi yaşam öğretilerini temel alan kişilere mistik, mutasavvıf denilir. Bizim tarihimizde mistiklere örnek olarak Mevlana ve Yunus Emre gösterilebilir. Katı din kuralları içinde yetiştirilen çocuk, kendi dışında bazı kurallara göre yargılanacağına ya da ödüllendirileceğine inanır. Bağnaz din koşullandırmasının baskın olduğu aile ortamında yetişen çocuk, kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek, iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedecek bir tutum yerine, körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Bu tür katı kurallar ortamında yetişen insanlar, sadece kendilerini değil, bütün insanları yargılamayı öğrenirler. İnsan yaşantısı ve deneyimi değerli bir süreç olmaktan çıkarılmış, her insan ve olay, kendilerinin de tam anlamadığı bazı kurallara uygunluk derecesine göre değerlendirilmeye başlanmıştır.

    Manevi yaşamı ailede beslenen çocuk ise sağlıklı gelişir. Evrenin bir bütün olduğunu, bu bütün içinde yer alan her birimin, her olayın, kendine özgü benzersiz bir yeri olduğunu öğrenir; bu nedenle ailedeki her bir bireyin, oldukları gibi değerli olduğunu, kendi yetenekleri, düşünceleri, duygulan içinde kabul edilmesi gerektiğini anlar. Böyle bir temel, bildiğimiz tasavvuf anlayışına yakın düşer ve birleştirici, kaynaştırıcı, evrensel bir dünya görüşünü geliştirir. Sağlıklı manevi yaşam, ailenin çocuklara verebileceği en değerli armağandır. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar güleç yüzlü, sevecen, insanlara olduğu kadar doğaya da saygılı bireyler olarak yaşamlarını sürdürürler.

     

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • İç Çocuk, İç Ana Baba ve Doğan Cüceloğlu

    İç Çocuk, İç Ana Baba ve Doğan Cüceloğlu

    Kalıplanmış insan psikolojik bakımdan zaten çok yalnız. Onun için sosyal bakımdan yalnız kalmak istemez. Çevresinde sürekli insan bulundurmak ister.

    Hemen hemen her soruda kalıplanmış insan, kendi özüyle olan ilişkisinden çok, dış dünya ile, başkalarının beklentileriyle olan ilişkisine önem verir. Yaşamında baskın olan, toplumun kendinden beklediğidir. Bu beklentileri sürekli birinci planda tuttuğu için iç dünyasında olup bitenleri ikinci plana atar.

    İç Çocuk – İç Ana Baba

    Çocuğun yetiştiği ortamda dış dünyayı, toplumu, kültürü genellikle ana baba temsil eder. Çocuk büyürken ana baba onun sosyalleşmesinin türünü ve derecesini, yeni deyimiyle sosyalleşmenin niteliğini ve niceliğini önemli ölçüde etkiler. Çocuk, içinde yaşadığı toplumun değerlerini, beklentilerini, doğru ve yanlışı ana babasından öğrenir. Zamanla ana baba toplumla, kültürle, sosyal yaşamla ilgili beklentileri temsil eden simgeler haline dönüşür. Çocuk ana babasmı içselleştirerek içinde taşımaya başlar. İç ana baba sürekli çocuğun yaşamının bir parçası olur ve toplum kurallarının bekçiliğini yapmaya başlar. Çocuk toplum kurallarına uymayan bir şey yaptığı zaman iç ana baba onu suçlu hissettirir. Bu nedenle çocuğun iç ana babasıyla ilişkisinin kuvvetli ya da zayıf olması söz konusu olabilir.

    Çocuğun doğuştan geliştirmeye başladığı kendine özgü bir psikolojik yaşamı vardır. Psikolojik yaşamının farklılık ve karmaşıklığında çocuk kendi özelliğini, tekliğini ve emsalsizliğini bulur. Bu öze iç çocuk adını veriyoruz. Eğer ana baba çocuğun özünü besler, geliştirir ve yardımcı olursa iç çocuk sağlıklı gelişir.

    Demek oluyor ki her insanın içinde bir iç çocuk ve bir iç ana baba var. İç ana baba ve iç çocuk birbirleriyle iletişim halindeler. Eğer çocuk sağlıklı bir gelişim ortamında büyümüşse, iç çocuk ile iç ana baba arasındaki iletişim karşılıklı saygıya ve sevgiye dayanır. Her iki taraf birbirini dinler ve birbirlerinin isteklerini ciddiye alarak, önemseyerek bir denge kurmaya çalışır.

    Diğer yandan çocuk sağlıklı bir gelişim ortamında büyümemişse, iç çocuk ile iç ana baba arasında iletişim karşılıklı saygı ve sevgiye dayanmaz. Denge ya iç ana baba lehine ya da iç çocuk lehine bozuktur. İç ana baba, iç çocuğu baskısı altına almış ve tamamıyla sindirmişse, onu hemen hemen yok sayar. Ya da iç çocuk, iç ana babann denetiminden tamamıyla çıkmıştır ve iç ana babayı yok sayar. Her iki durum da sağlıksız bir psikolojik yaşama işaret eder.

    Her insanın içinde bir iç çocuk, bir de iç ana baba vardır, iç çocuk kişinin özünü, iç ana baba toplumun beklentilerini simgeler.

    Sağlıklı gelişmiş insanın bilinci hem iç çocuğuyla hem de iç ana babasıyla tümden ilişki halindedir. Bu bilinç iç çocuk ve iç ana babayı sürekli iletişim içinde tutar. Bu iletişim neşelidir, oyuncudur, gerçekçidir, güvene ve koşulsuz sevgiye dayanır. Böyle insanın yüzü güler, gözleri ışıldar ve enerjiktir. Yaşamdan zevk alır. Kimseyi yargılamaz. Şikâyet etmez. Yaşamında ortaya çıkan zorlukları karamsarlık kaynağı yapmaz; aksine bu zorlukları yenmesini öğrenerek daha güçlü bir insan olacağını düşünür.

    Öte yandan kalıplanmış insanın bilinci pek gelişmemiştir ve çoğu kere ya iç çocuğunu ya da iç ana babasını birinci plana çıkartır ya da gerilere iter. Bu gelişmemiş bilinç ortamında, iç ana baba ve iç çocuk sağlıksız bir ilişki ve iletişim içindedirler.

    İç çocuğunun gelişimi duran kişi bedenen büyümeye devam eder, ancak psikolojik olarak, özellikle duygusal yönden gelişemez. Bu nedenle iç çocuğu gelişememiş insanlara yetişkin çocuk adı verilir.

    Tipik Yetişkin Çocuk Davranışları

    Neşesiz-küskün insan: Küskünlük, neşesizlik, hiçbir şeyden zevk alamama tipik yetişkin çocuk davranışlarından biridir. Yetişkin çocuk, yaşamın coşkulu bir yanını göremez. Hayat onu ezer. Yaşamak onun için bir yüktür.

    Asık suratlı-kızgın insan: Bazı yetişkin çocuklar her şeye kızmaya hazırdır. Sağlıklı bir insanın sakin sakin konuşacağı bir konuya onlar kızarlar. Hemen öfkelenirler.

    Gergin insan: Sürekli gergin, kaygılı ve tedirgindir. En basit görünen yemek hazırlamak, komşuyu ziyarete gitmek gibi günlük olaylar bile ona gerginlik ve kaygı verir.

    Saldırgan insan: Yetişkin çocuğun en belirgin özelliklerinden biri saldırgan olmasıdır. Bir anlaşmazlığı sözle, konuşarak, tartışarak, diyalog yoluyla değil, saldırganlıkla çözmeye çalışır. Bu saldırı sözlerine ve hareketlerine yansır. En sakin ortamlarda bile saldırırcasına iletişim kurar.

    Pısırık insan: Saldırgan tipin zıddıdır. Haklı olsa dahi ne sözleriyle, ne de davranışlarıyla hakkını savunabilir. Sürekli alttan alır; amacı başkalarını memnun etmektir. Kendisinin ne istediği pek önemli değildir.

    Yobaz-bağnaz insan: Belirli bir düşünce ya da inanç sistemine körü körüne bağlanan ve bunun dışında hiçbir düşünceyi dinlemeyen kişidir. Yobaz hem cahil hem de okumuş olabilir. Cahil yobaz, kendi ailesinden ve çevresinden gelen inanışları hiçbir eleştiriden geçirmeden kabul eder ve başkalarına da kabul ettirmeye çalışır. Okumuş yobaz, belirli bir düşünüş biçimini, ideolojiyi eleştirisiz kabul eder ve onun ötesinde hiçbir düşünceyle ilgilenmez. Bunlar “tek yol”culardır. Her türlü yobazlığın temelinde eleştirel düşüncenin eksikliği yatar. Yalnız bu pasif bir eksiklik değildir. Yani bilmemenin ötesinde, öğrenmemek ve düşünmemek için son derece saldırgan bir biçimde direnç vardır.

    Tutkunluğu olan insan: Çevremizde en sık görebileceğimiz insan türlerinden biridir. Söz konusu tutkunluğun iki türü vardır: dış nesnesi olan ve dış nesnesi olmayan tutkunluklar. Sigara düşkünü, içki düşkünü insanların yanı sıra, yiyecek düşkünü insanlar da çevremizde bol miktarda vardır. Sigara düşkünü günde bir-iki paket sigarayı tüketir; içki düşkünü de her akşam keyif için içer. Yiyecek düşkünü yaşamın anlamını yerken bulduğundan, sürekli yer. Bunların yanı sıra, uyuşturucu ve seks düşkünlüğünden de söz edilebilir. Bu tür tutkunlukların bir nesnesi vardır. Bazı düşüncelere ve davranışlara bağlı olarak geliştirilen tutkunlukların dış nesneleri yoktur. Örneğin, kimi insanda mükemmeliyetçilik tutkusu vardır, yani durum ve koşullar ne olursa olsun bu insanlar mükemmel bir sonuç almayı beklerler. Mükemmeliyetçiliğe tutkunlar olduğu gibi, başkalarını denetlemeye tutkun, sürekli güç peşinde koşan kişiler de vardır.

    Sağlıklı iç çocukla sağlıklı iç ana baba birbirleriyle iletişim kurdukları zaman, birbirlerini tamamlarlar ve daha dengeli bir davranış ortaya çıkar.

    İç Ana Babanın ve İç Çocuğun Özellikleri

    İç çocuk duygusaldır. Kişinin yaşam enerjisi iç çocuktadır. Buna karşılık, iç ana baba mantıklıdır. İç çocuk duygularıyla tepki verirken, iç ana baba mantığıyla tepki verir.

    Hayal kurmanın yaşamımızda bizim sandığımızdan çok daha önemli bir yeri vardır. İnsanlığın tüm yenilikleri iç çocuğun hayalleriyle başlar. İç ana baba bu hayalleri gerçekçi bir zemin üzerinde değerlendirir. Hayalcilik iç çocuğun, gerçekçilik iç ana babann özelliğidir. Beraberce sağlıklı bir davranış ortaya çıkar.

    İç çocuk saflığının yanı sıra, oyuncudur, şakacıdır, şevklidir, heyecanlıdır, cıvıl cıvıl enerji doludur. İç çocuk sürece yöneliktir, iç ana baba sonuca. İç ana baba için sosyal yaşam ön planda olduğundan, başkalarının ne diyeceği çok önemlidir, iç çocuk ise, yaptığı faaliyetten alacağı coşkuya, hazza önem verir, iç çocuğu baskı altna alınmış insanların sürekli hüzünlü, asık suratlı, gergin olmalarının nedenlerinden biri budur.

    İster sağlıklı ister sağlıksız olsun, her insanın bir iç diyalogu vardır. Sağlıklı psikolojik yaşamı olan insanlarda her iki taraf -yani iç çocuk ve iç ana baba- birbirini tanır, sınırlarını bilir ve diğerine saygılıdır. İç diyalog, çocuk büyürken onun çevresinde yer alan dış konuşmanın, dış diyalogun zamanla içselleşmiş halinden başka bir şey değildir. Aynen dış dünyada olduğu gibi, iç çocuğun ve iç ana babanın da kendilerine özgü bir üslubu ve iletişim tarzı vardır.  İç diyalog derindir, her yerde ve her zaman devam eder. Kişinin kendi iç diyalogunun farkına varabilmesi için bilinçli gözlem yapması gerekir; çünkü belli belirsiz bir enerji düzeyinde yer alır.

    Kişi sağlıklı bir aile yaşamı içinde büyümüşse hem içindeki ana babayı hem iç çocuğunu duyar ve ikisi arasında bir denge kurar. Sağlıklı aile ortamında büyümeyen kişinin iç ana babası ve iç çocuğu arasında bir denge yoktur; kişiliğinde ya iç ana baba ya da gelişmesi durmuş, sağlıksız bir iç çocuk baskın rol oynar. İçindeki çocuğu sağlıklı gelişmiş bireylerin kişiliği özgündür; çünkü bu kişilik, bireyin kendine özgü düşünce, duygu ve davranışını belirtir. Özgün bireylerin içlerindeki çocukla ilişkileri kuvvetlidir; her an iç çocukla iletişim halindedirler. İç çocuğu horlama, aşağı görme, değersiz bulma yoktur.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Mükemmel Ebeveyn Olma Yolları Ve İpuçları

    Mükemmel Ebeveyn Olma Yolları Ve İpuçları

    Mükemmel bir ebeveyn olmanın yolları, iyi ebeveynlik özellikleri ve ipuçları

    Çocuğunuzun bebeklik ve okul öncesi döneminden bir okul öğrencisi ve genç olduğu süreçte pek çok şey değişse de temel prensipler hep aynı kalacaktır. Mükemmel bir ebeveyn olarak onun olgunluk seviyesiyle ona uygulayacağınız kuralları, sorumlulukları ve izinleri dengelemeniz gerekir.

    Çocuk küçükken daha kendine odaklı ve başkalarının beklentileri konusunda daha umursamazken biraz daha büyüdüğünde uzlaşmaya ve müzakereye daha uyumlu ve kendi bağımsızlığını ve kimliğini keşfeder bir hale gelecektir.

    Nasıl iyi bir ebeveyn olacağını bilmek sezgiseldir.  Güvenin ve içgüdülerinizi takip edin. Çocuğunuzun olgunluk seviyesini ölçün ve onunla olan ilişkilerinizi ona göre geliştirin.

    Bir yapı yaratın

    Onunla daha yakın ve açık bir ilişki kurun. Deneyim ve duygularını sizinle paylaşması konusunda cesaretlendirin.

    Empati kurun ve ona güvendiğinizi gösterin

    Her şeyden önemlisi çocuğunuzun olduğu yaşın tadını çıkarın. Öğrenme, paylaşma ve yeni zirvelere birlikte ulaşma zamanı. Büyürken yanlarında olun.

    İşte size çocuklarınızın tam potansiyellerine ulaşmaları için onlarla iyi olmanızı sağlayacak ebeveynlik tavsiyelerimiz.

    Etkili ebeveynlik nedir?

    Özetle etkili ebeveynlik, çocuklarla mutlu ve üretken yetişkinler olmak ve iyi adapte edilmiş davranışlara sahip olmak için bilgi ve duygusal beceriler geliştirecek şekilde etkileşim kurmak anlamına gelir.

    Rekabetçi bir dünyada başarılı olmak için çocuklar dürüst olmayı öğrenmeli ve kendi kendini kontrol etmelidirler. Karar verebilmeli ve bağımsız olarak işlev görebilmeli, ancak başkalarına karşı nazik ve empatik olmalıdırlar. Başkalarıyla sağlıklı ahlaki ilkelere dayalı olarak iş birliği yapmalı, zor koşullarda bile uygun davranmalıdırlar.

    Çocuklarına bu yetenekleri ve değerleri aşılayabilen ebeveynler, onları gerçek dünyaya hazırlamak için olağanüstü bir iş çıkarırlar. Çocukların, gelişmek ve mutlu olmak için en iyi şansa sahip olmalarını sağlamak için iyi bir ebeveynin sağladığı sekiz temel ihtiyacı vardır.

    Güvenlik. Güvende, sıcak ve tok olmak bir çocuğun en temel ihtiyaçlarıdır. Tutarlı güvenlik, istikrar ve büyümenin temelidir.

    İstikrar. İstikrarlı bir aile ve toplum ortamı çocuğa rolleri ve değerleri hakkında bir fikir verir. Gelenek ve kültür, aidiyeti ve sağlıklı bir kimliği teşvik eder.

    Tutarlılık. Tutarlı değerler, beklentiler, duygular ve davranışlarla uğraşmak, çocuğun kendine güven ve denge geliştirmesine yardımcı olur. Güvenilir ve tek tip ebeveynlik anahtardır.

    Duygusal destek. Kabul edilmek ve tanınmak, çocukların güven, saygı ve öz saygı geliştirmeleri için önemli unsurlardır. Bu nitelikler, dengeli ve bağımsız bir zihniyetin temelidir.

    Sevgi. Birinin ait olduğu ve kabul edildiği bir yerde olma duygusu en derin armağandır. Koşulsuz sevgi göstermek, nihai onaydır.

    İstikrar. Toplumun üretken bir üyesi olmaya hazırlamak için önemlidir, ancak yaşam dersleri birçok yönden daha da değerlidir. Bir çocuğa yeni deneyimler deneyebileceği güvenli ve istikrarlı bir ortam yaratmak, onu bağımsızlığa hazırlar.

    Olumlu rol modeller. Olumlu niteliklere sahip birini örnek alma ve taklit etme fırsatına sahip olmak, çocuğa gelişme ve daha iyi olma isteği verir.

    Yapı. Rutin ve yapı, tutarlı gelişimin temelidir. Kurallara ve sınırlara sahip olmak, çocuğa rolü ve onlardan ne beklendiği konusunda netlik sağlar.

    Çocuğunuzu, çocukluk gelişim aşamalarında başarılı bir şekilde herhangi bir zorlukla yüzleşmeye ve geçişe hazırlamak için koruyun, eğitin, açık beklentiler ve tutarlı bir rutin sağlayın.

    Etkin ebeveynlik becerileri

    Bir anne veya baba olarak, hangi becerilere sahip olacağınızı ve bunu nasıl uygulayacağınızı bilmek, etkili ebeveynlik için iyi bir başlangıç ​​noktasıdır. En merkezi faktör zamandır. Ebeveyn becerilerinin her birinin ortak bir yönü vardır; zaman. Çocuğunuzla birlikte olabildiğince fazla zaman geçirmek, onun tüm temel ihtiyaçlarına yatırım yapmak için bir fırsattır. Etkili ebeveynler bu nitelikleri aşağıdaki şekillerde aktarırlar;

    Dinlemek. Dikkat ve anlayışla gözlemlemek ve dinlemek, çocuğunuzun neye ve ne zaman bir şeye ihtiyacı olduğunu veya çözmesi gereken bir problemi olduğunu bilmenizi sağlar. Çocuğunuzu, duygularını ve düşüncelerini ifade etmesi için cesaretlendirin. Fikri farklı kelimelerle tekrarlayarak çocuğunuzun ne söylediğini açıklığa kavuşturmak için yansıtıcı bir iletişim tarzı öğrenin.

    Dürüstlük ve şeffaflık. Çocuğunuza duygularınızı ve beklentilerinizi söyleyin ve onu aynısını yapması için cesaretlendirin. Bu alışkanlık, çatışmaların gelişmesini önlemek için uzun bir yol kat edecek.

    Problem çözme. Çocuğunuzla kazan-kazan esasına göre ilişki kurun ve her zaman adil ve objektif olun. Duyguların sizi yenmesine izin vermemeye dikkat edin. Çocuğunuza sorunlarını mümkün olduğunca çözmesi için rehberlik edin. Fikirlerinizi takip etmek yerine çözüm önermesini isteyin.

    Saygı. Kendine, başkalarına ve mülkiyete saygı, sağlıklı ilişkilerin ayırt edici özelliğidir. Değerlerinizi çocuğunuzla paylaşın ve bundaki amacın ne olduğunu açıklayın. Buna göre davranan kişi başkalarının güvenini kazanır.

    Çocuğunuzu yönetmek yerine olabildiğince rehberlik edin. Beklentilerinizi bilmesini sağlayın. Saygı ve anlayış gösterin. Duyguları ve deneyimleri hakkında konuşmayı teşvik edin. Karşılıklı olmasını istediğiniz şekilde ona davranın. Çocuklar kötü davrandığında, bu bazen ebeveyn örneğinin yansımasıdır.

    İyi bir ebeveyn olmanın yolları

    Aşağıdakiler, iyi bir ebeveynin ne olduğuna dair ek ipuçlarıdır.

    İyi bir örnek olun. Çocuğunuzdan tutarlılık, pozitiflik ve saygı bekliyorsanız, aynı değerleri göstermelisiniz. Çocuklar, iyi rol modelleri taklit ederek öğrenirler. Bir hata yaptıysanız, sorumluluk alın ve bunu kabul edin.

    Tanıyın, övün ve olumlu geribildirim verin. Çocuklar övgü ile gelişir ve olumlu davranışları pekiştirir. Olumsuzluk ve eleştiri yerine yapıcı geri bildirimi seçin. Çoğu insan ve özellikle çocuklar eleştirilmeyi, sürekli bir korku ve güven eksikliğine dönüşebilen bir reddedilme biçimi olarak görür.

    Kendinize özen gösterin, saygı duyun. Kendine saygı ve bakım, yalnızca başkaları için aynı şeyi yapma yeteneğinizi belirleyen değil, aynı zamanda sağlıklı, yakın ilişkilerin temelini oluşturan iki niteliktir. Kendinize bakmak ve değerinizi takdir etmek, daha az stresiniz olduğu ve daha olumlu olduğunuz anlamına gelir. Aileniz eşit iyimserlik ve zevkle karşılık verecektir.

    Sosyal becerileri gösterin ve öğretin. Empati, saygı, nezaket, davranışsal ve duygusal kontrol gibi sosyal becerilerin, hakkında konuşulmasındansa bunların gösterilmesi daha etkili olacaktır. Açıkça ve sık iletişim kurun. Çocuklarınıza günü ve deneyimleri hakkında sorular sormaya özen gösterin. Duygularını kabul edin ve onları bunun hakkında konuşmaya teşvik edin.

    Minnettarlığı gösterin ve öğretin. Çocuklarınıza her gün neye minnettar olduklarını sorun. Bunu yapmak için mükemmel zaman ve yer, ailenin bir arada olduğu günlük yemek masalarıdır. Dürüst ve saygılı davranmanın, kibar ve cömert davranmanın diğer insanlara yardımcı olduğunu ve kendilerini iyi hissetmelerini sağladığını anladıklarından emin olun. Daha da önemlisi, verici kişinin aynı zamanda gurur ve minnettarlık hissettiğini öğretin.

    Sağlığı ve beraberliği teşvik edin. Çocukları zevk aldıkları fiziksel aktiviteler yapmaya teşvik edin. Onlarla dışarıda zaman geçirin. Sağlıklı yemekleri eğlenceli hale getirin. Haftada bir kez çocuğunuzun tercih ettiği bir yemek hazırlayın. Günde en az bir kez birlikte yemek yiyin. Akşam yemeği, herkesin günü hakkında konuşmak için harika bir fırsattır.

    İyi ebeveynlik becerileri, çocukları için her şeyi yapan ebeveynleri ifade etmek zorunda değildir, bunun yerine çocukları için güvenli ve özenli bir alan sağlamak ve gelişimleri boyunca onlara rehberlik etmek için etkili ebeveynliği kullananlara atıfta bulunur. İyi ebeveynler her zaman her şeyi doğru yapmayabilirler ama onlar her zaman oradadır.

    Unutmayın ki, bu birlikte çıktığınız bir yolculuk. İyi ebeveynlik önemli bir yaşam görevidir ancak çocukluklarından zevk almak ikiniz için daha da önemlidir.

    Zor zamanlarda nasıl iyi bir ebeveyn olunur

    Nasıl daha iyi bir ebeveyn olunacağını öğrenmek sadece iyi zamanlarda önemli değildir. Tüm aileler zor dönemlerden geçer. Bu zorlu zamanlarda, iyi bir ebeveyni neyin iyi yaptığını gerçekten öğreneceksiniz.

    Çocuğunuzun zihinsel veya duygusal sorunları olduğunda

    CDC’ye (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi) göre 2-17 yaş arasındaki çocukların yaklaşık yüzde 10’una Dikkat Eksikliği Hiperaktivite bozukluğu (DEHB) teşhisi konuyor. Yüzde 7’den fazlasında teşhis edilmiş bir davranış problemi veya anksiyete varken, aynı yaş grubundaki yüzde 3’ten fazlası bir depresyon teşhisi almıştır.

    Bu durumlardan bazıları genellikle birlikte meydana gelir, bu da etkileri yoğunlaştırır ve tedaviyi zorlaştırır. Ruh sağlığı sorunları olan çocukların daha da fazla teşhis edilmemiş ve tedavi edilmemiş olması sağlık ve gelişimleri üzerinde olumsuz sonuçları olduğu gerçeğiyle birlikte bakıldığında, duruma dikkat edilmesi gerekmektedir.

    Bir çocuğun ruh sağlığının ilk aşaması ve en önemli temeli evdedir. Çocuğunuz sürekli olarak üzgün olduğunda veya içine kapandığında, tehdit ettiğinde veya kendisini incitmeye çalıştığında, ani, ezici korkulara sahip olduğunda, kontrol edilemez olduğunda veya risk aldığında veya şiddetli ruh hali değişimleri yaşadığında, bir ruh hali veya davranış bozukluğundan mustarip olması mümkündür.

    Davranışları aniden değişirse ya da alkol veya uyuşturucu kullanımına dair belirtiler varsa, bir ebeveyn uyanık olmalıdır. Okuldaki işleyişine veya günlük işlerine müdahale edecek kadar konsantre olma veya hareketsiz kalma güçlüğü çeken bir çocuk muhtemelen DEHB’ye sahiptir.

    Bu kalıplardan herhangi birini gözlemlerseniz, çocuğunuzla konuşarak neyle zorluk yaşadığını veya onu rahatsız eden herhangi bir şey olup olmadığını öğrenin. Gerekirse profesyonel bir görüş alın.

    Bir akıl sağlığı sorunundan mustarip olmanın bir damgalama olmadığını unutmayın. Bu bir hastalıktır ve kişisel bir başarısızlık değildir. Bununla birlikte, etkili ebeveynlik, çocuğunuzun dayanıklılığı ve sorunları yönetmede çok büyük bir fark yaratabilir. Evde şefkatli ve yapılandırılmış bir ortama sahip olmak, çocuğa mutlu ve üretken bir yetişkin olması için en iyi fırsatı verir.

    Boşanma sürecinde nasıl iyi bir ebeveyn olunur

    İstikrarlı ve sevgi dolu iki ebeveynli bir ev, bir çocuğun büyümesi için en iyi koşullar olarak kabul edilse de maalesef bu her zaman gerçek değildir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm evliliklerin neredeyse yarısı, ortalama sekiz yılın biraz altında bir sürenin ardından boşanma veya ayrılıkla sonuçlanıyor. Bu, çoğu durumda küçük çocukların etkilendiği anlamına gelir.

    Boşanmadan önceki dönem tipik olarak çalkantılıdır, tartışmalar ve çatışmalarla doludur. Ortaklar arasında itham ve suçlamalar yaygındır. Ebeveynlerin öfkesi, hayal kırıklığı ve duygusallığı çocuklara yansıtılır.

    Çocuklar ebeveynlerinden biri lehine veya velayet için bir çekişmeye çekildiklerinde de kaçamak cevapların kaynağı olabilirler. Boşanma sürecinden geçen ebeveynler için hatırlanması gereken en önemli şey, çocukların eşinizle kavgada kullanılacak nesneler olmadığıdır.

    Partnerinize karşı olumsuz duygularınızı çocuklarınıza nasıl davrandığınızdan ayırmanız gerekir. Önlerinde kavga etmekten kaçının. Hiçbir şekilde suçlanmayacaklarını ve mutsuzluk ve çatışmadan sorumlu olmadıklarını anlamalarını sağlayın.

    İncinmelerinizi ve kızgınlığınızı çocukların yararına bir kenara bırakmaya çalışın ve onlara sevildiklerini, kabul edildiklerini, değerli olduklarını ve hem sizin hem de eşinizin hayatına ait olduklarını hissettirmeye özen gösterin.

    Mümkün olduğunca tutarlı olun.

    Her zaman sorumluluk ve saygıya iyi bir örnek olmaya çalışın.

    Duygularınızı davranıştan ayırın. Başka bir deyişle, acınızı çocuğa yansıtmayın.

    Çocuğunuzun duygusal anlamda veya performans odaklı olarak yaşayabileceği zorluklarla alakalı ipuçları için ekstra tetikte olun.

    Çocuğunuzla düzenli olarak konuşun. Partnerinizle iletişiminizi geliştirin ve çocuğunuz için neyin en iyisi olduğu konusundaki tartışmalarla anlaşmazlıklarınızı birbirinden ayırın.

    Boşandıktan sonra nasıl iyi bir ebeveyn olunur

    Zaten ayrılmış veya boşanmışsanız, muhtemelen bir tür ortak ebeveynlik anlaşmanız vardır. Bu düzenlemeye her zaman saygı gösterin.

    Fiziksel veya duygusal istismar, alkol veya uyuşturucu kullanımı gibi ciddi sorunlar yaşamış olmanız dışında, çocuklarınızın hayatına katılımı iki ebeveyn arasında paylaşmak, boşandıktan sonra en iyi çözümdür.

    Şu anda ayrı bir yaşamınız olsa bile, çocuğunuzu eski eşinizle zaman geçirmeye ve onunla yakın bir ilişki sürdürmeye teşvik edin. Paylaşılan sorumluluklar, koordinasyon ve karar verme zor ve yorucu olsa da her iki ebeveynin de arkadaşlığından ve rehberliğinden zevk alan çocuklar, mutluluk ve başarı için en iyi şansa sahiptir.

    Düzenlemelerinizin tutarlı olduğundan ve beklenmedik şeylerin minimumda tutulduğundan emin olun. Bu, çocuğunuzun kendisiyle ilgilenildiğini ve kendini güvende hissetmesine yardımcı olacaktır

    Eski partnerinizle barışçıl bir iş birliği, çocuğunuza uzlaşmanın ve ortak problem çözmenin değerini öğretecektir

    Sahip olabileceğiniz incinme ve öfke duygularını çocuğunuzun önündeki davranışınızdan ayırmanız önemlidir. Çocuğunuzu herhangi bir anlaşmazlığa veya çatışmaya dahil etmeyin.

    Eski partnerinizle düzenli ve iyi iletişime odaklanın. Çocuğunuzu etkileyen ortak kararlar verin. Bir ekip olarak çalışın ve konu çocukların iyiliği olduğunda birbirinizi destekleyin.

    Sorunları hızlı bir şekilde çözün. Uzlaşın. Küçük şeylerin araya girip kızışmasına izin vermeyin. Her zaman çocuğunuz için en iyisini yapın.

    Yaşa göre ebeveynlik ipuçları

    Ebeveynlik tarzı ve kararları çocuğun gelişimiyle birlikte değişir. Bebeğinizin ve yeni yürümeye başlayan çocuğunuzun ihtiyaçları ve beklentileri, okul çağındaki çocuğunuzdan ve ergenliğinden farklıdır. Dünya ile etkileşimleri genişledikçe olgunluk seviyeleri de artmaktadır. Sahip olmalarına izin verdiğiniz özerklik ve özgürlükle her zaman olgunluk seviyelerini ve sorumlulukları yerine getirme yeteneklerini ölçmeli ve dengelemelisiniz.

    Bebekler için ebeveynlik ipuçları

    Bebeklerin çok temel ihtiyaçları vardır ve henüz kendileri ve çevreleri arasındaki ayrımı geliştirmemişlerdir. Birincil bakıcılarıyla bir bağ kurmak için sıcaklığa, dinlenmeye, güvenliğe, beslenmeye ve zamana ihtiyaçları vardır. Ana gelişim görevleri yemek yemeyi, uyumayı öğrenmek, vücutlarına alışmak ve başkalarıyla etkileşim kurmaktır. Güven geliştirmeye başlarlar. Bu nedenle, bir ebeveyn olarak yapmanız gerekenler;

    Bir beslenme, uyku ve temas rutini oluşturun.

    En iyi sonuçlar için bebeğinizi nasıl rahatlatacağınızı öğrenin.

    Kendinize iyi bakın ve yapabildiğiniz zaman uyuyun ve dinlenin.

    Küçük konulara odaklanmayarak rahatlayın ve bebeğinizin tadını çıkarın.

    Çok yakında bebeğiniz yürümeye başlayan bir çocuk olacak ve daha fazla hareket etmeye, keşfetmeye ve etkileşime girmeye başlayacak.

    Yeni yürümeye başlayan çocuklar için ebeveynlik ipuçları

    Bir ile iki yaşları arasında küçük çocuklar yürümeyi ve konuşmayı öğrenmeye başlar. Çevreyi ve çevrelerindeki insanları daha fazla keşfederek, yürümeye başlayan çocuklar daha özerk hale gelir ve bağımsızlıklarını dikkatli bir şekilde test eder. Ancak yine de benmerkezcilerdir ve oldukça inatçı olabilirler. Bu yaşta dilleri ve fiziksel becerileri hızla gelişir. Kendi dünyalarının kurallarında gezinmeyi öğrenirler.

    Çocuğunuzun daha bağımsız olma girişimlerini destekleyin.

    Bir ustalık duygusu geliştirmesine izin verin.

    Onların güvenliğini ve refahını sağlamak için sınırlar koyun.

    Öfkesine ve diğer duygularına tahammül ettiğinizi gösterin.

    Olayları çocuğunuzun bakış açısından görmeye çalışın.

    Çocuğunuzu keşifleri sırasında güvende tutun.

    Merakını teşvik edin.

    Okul öncesi çocuklar için ebeveynlik ipuçları

    Yaklaşık üç ila beş yaşları arasında, okul öncesi çocuğunuz biraz daha az ben merkezli olur, dünyadaki yerinin daha fazla farkına varır, duygularını ve davranışlarını yönetmeyi öğrenmeye başlar. Sosyal becerileri hızla gelişir ve bu da dünyaya katılıp okula gittiklerinde temel oluşturur. Deneyimsel öğrenenlerdir, bedenlerinin ve zihinlerinin sınırlarını test ederler.

    Okul öncesi çağındaki çocuğunuzu doğru yola koymak için yapmanız gerekenler …

    Empati göstererek öğretin ve duygular hakkında konuşun.

    Günlük yaşamında rutin oluşturmaya devam edin; bu, okul öncesi çocuğunuz kendileri için korkutucu olabilecek yeni şeyleri keşfederken rahatlatıcıdır.

    Yeterli dinlenmesini ve uyumasını sağlayın.

    Hangi yiyeceğin mevcut olduğunu gösterin, ancak okul öncesi çocuğunuzun ne kadar yiyeceğine karar vermesine izin verin – tutarlı ve sağlıksız yemeyi önlemek için daha küçük, düzenli öğünler veya atıştırmalıklar sağlayın.

    Düzenli olarak çocuğunuzu derinlemesine dinleyin. Ondan deneyimlerini ve duygularını tarif etmesini isteyin.

    Sınırlar koyun ama hayal kırıklığına uğradıklarında empati kurun, zorla cezalandırma yerine öz disiplini öğretin.

    Çocuğunuzla düzenli olarak etkileşim kurun ve sosyal zaman yaratın.

    Okul çocukları için ebeveynlik ipuçları

    Çocuklarınız okullarında ve ergenliğe kadar olan dönemde, daha az benmerkezci, başkalarına daha uyumlu ve (genellikle) daha şefkatli ve işbirlikçi hale gelirler. Okul öğrencisi, gelişim yıllarında duygusal zeka ve öz düzenleme becerilerini her zamankinden daha fazla geliştirmek için rehberliğe ihtiyaç duyar.

    İlişkinizi güçlendirmek için bu tipik makul yılları kullanın ve çocuğunuzun benzersiz kimliğini geliştirmesine izin verin.

    Çocuğunuzun kendi kendine yeterliliği, akranlarıyla etkileşimi ve çocuğunuzla kaliteli anlar geçirmeniz için zaman ayırma ihtiyacını dengeleyin.

    Güçlü bağlantılar kurmak için düzenli aile gezileri veya etkinlikler planlayın.

    Çocuğunuzun olgunluğunu ve bağımsızlık ihtiyacını ölçün, kuralları ve düzenlemeleri buna göre dengeleyin.

    Çocuğunuzu dikkatlice dinleyin ve sorunlarını paylaşması için onu teşvik edin.

    Olası çözümler bulmalarına, müzakere etmeyi ve uzlaşmayı öğrenmelerine izin verin.

    Onların güçlü yönlerini ve başarılarını tanıyın ve övün.

    Elektronik cihazların kullanımını ve güvenilirliğini günde belirli saatlerle sınırlayın.

    Çocuğunuzun arkadaşlarını, ilişkilerini ve değerlerini bilin.

    Güç mücadelelerine dahil olmayın ve cezalandırmak yerine kararlı davranın.

    Gençler için ebeveynlik ipuçları

    Çocuğunuzun 13-15 yaş arasındaki erken yaştaki gençliğinde, bağımsızlığa alışmaya çalışırken değişken davranışlar ve duygular bekleyin. Bu noktada, bir kişilik geliştirmiştir ancak yine de istikrarlı kimliğini bulmaya çalışıyor olabilir.

    Dış dünya, akranlarıyla olan ilişkilerinde, rol modellere bakarken ve sosyal medya, okul, spor ve diğer etkinlikler aracılığıyla maruziyetlerini genişletirken genç çocuğunuz üzerinde artan bir etkiye sahiptir.

    Bu aşamada ebeveynin odak noktası saygı ve pozitif değerler sergilemek, kendi duygularınızı yönetmek, özgürlüğü sorumlulukla dengelemek ve düzenli olarak iletişim kurmaktır.

    Her gün kontrol etmek için düzenli görüşmeler planlamaya devam edin.

    Özgürlüğe uygun şekilde izin verin, ancak çocuğunuzun ne yaptığını, nerede ve kiminle olduğunu bilin.

    Birlikte mümkün olduğunca çok öğün yemek yiyin, özellikle akşam yemeği vakti.

    Yemekler, uyku ve rahatlama dahil olmak üzere sağlıklı kişisel bakımı gösterin ve teşvik edin.

    Ergenlik çağındaki çocuğunuzun hedeflerine ulaşması için gösterdiği çabayı ve onlara ulaşmasını elinizden geldiğince destekleyin.

    Bir arkadaştan çok, bir ebeveynden daha fazlasını yapın; rehberlik edin, kararlı olun ve destek sunun.

    Bilgisayarları bir aile alanında tutun.

    Düzenli aile toplantıları ve gezileri yapmaya devam edin.

    Sonuç

    Çocuğunuzla – yaşı ne olursa olsun – ilişki kurmanın, gelişimindeki kritik bileşen olduğunu unutmayın. Bebek veya yürümeye başlayan çocuk olarak bu, fiziksel temas ve bakım anlamına gelir. Çocuğunuz büyüdüğünde, deneyimleri ve duyguları hakkındaki iletişim, onlara güvene rehberlik edecek bir ışık haline gelir.

    Yansıtarak dinlemek, duygular hakkında konuşmak, sınırlar ve yapı oluşturmak, bağımsızlığı sorumlulukla dengelemek de çok önemlidir. Çocuğunuzun davranışındaki değişiklikleri fark edin. Faaliyetlerini sanal ve gerçek dünyada izleyin.

    Sosyal medyada uygun önlemleri ayarlayın. Çocuğunuz akıllı telefon alacak yaşa geldiğinde, “Çocuklarımı Bul” gibi bir uygulama yükleyin, böylece endişelendiğinizde nerede olduklarını bilirsiniz.

    Güvenli ve korunaklı kalarak bağımsızlıklarını keşfetmeleri daha fazla alan bırakabilmeniz için size değerli bir gönül rahatlığı sağlayacaktır.

     

    Çeviri: Deniz Gündüz

    Kaynak: findmykids.org/blog/en/good-parenting-skills-and-tips