Etiket: ebeveynlik

  • Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    2013 yılında Hürriyet’te yayınlanmış bir yazıdan alıntı.
    ”Bugünlerde pek çok platformda Türk Anneleriyle yabancı anneler arasındaki farklılıklar konuşuldu. Ben de aradaki farkı yurt dışında yaşayan annelere sordum ve bakın nasıl yanıtlar aldım.

    Şili

    Tijen Arttıran Çetin: Şilili anneler çocuğunu gittiği heryere götürüyor. Evde bırakmıyorlar. Çok nadiren büyük anne desteği görüyorlar ve bu normal bir durum. Metroda, otobüste, sokakta çok rahat emziriyorlar.  Kimse de dönüp bakmıyor. Ayrıca devlet doğum yapan her anneye emzirme eğitimi veriyor. Çocuk 5 yaşına gelinceye değin süt yardımı yapıyor. Doğal doğum oranı çok yüksek.  Yerli kültürün bir etkisi olsa gerek. Burada annelerin çok azı çocukları için akademik kaygı taşıyor. Liseyi bitirince üniversite okuyamama gibi bir sorun yok çünkü. Alternatif eğitim modelleri çok yaygın.

    Güney Afrika

    Akasya Asiltürkmen: Yanında kaldığım kadının on yasında bir kızı var. Hava oldukça soğuk olduğu halde çıplak ayakla dolaşıyor ve hasta filan da olmuyor. Ben bakarken uzaktan cocuğa içim cız ediyor ve anneannemin sesini duyuyorum adeta ” evladım ayağına terliğini giy! ” diye bağırıyor peşimden. Rahatlar, çok hem de. Çocuk yemekten önce Mısır gevreği yiyor ama her şeyi de seviyor. Elinden meyve düşmüyor. Sağlıklı. Daha iki yasında buz gibi suyla tanışıyor burada çocuklar ve köpekbalıkları içinde üç yasında sörfe başlıyor. Hepsinin dengesi mükemmel. İki tekerlekli bisikletle başlıyorlar direk. Ayağı çıplak kızın adı Arille ve şimdiden üç dil konuşuyor cadı. Annesi kontrolcü bir anne üstelik buradakilere göre.

    İsveç

    Şengal Güneş: Çoğu İsveçli kadın, oldukça fit oluyorlar hamilelik öncesinde. Yani kücük yastan itibaren mutlaka bir spor ile ilgilendikleri için, genelde hamileliklerinde de spora devam ederler. Çoğu anne son 1-2 aya kadar çalışır. Son ana kadar çalışanlar bile var. Erkenden izne ayrılmazlar. Doğumdan sonra anne sütü her ne kadar verilse de, Türkiye’ den daha hızlı bir şekilde mamaya geçilir. “Välling” adi verilen mamalar, süt ve undan üretilir ve çok yaygındır. Yaklaşık 5-6 yaşına kadar bu mamayı içen çocuklara rastlayabiliriz. Çocukların çoğu küçük yastan itibaren yazılmamış bir sosyal “kural” olan “Jante” kuralı ile yetiştirilir. Slogan “kendini bir şey sanma” dir. Bu sebeple okullarda, işyerlerinde, toplumun genel kesimi bu yazılmamış kuralı uygular ve bunun dışına çıkanlardan haz etmezler. Yani prestijiz olmak, sıradan olmak, “normal” olmaktır hedef.

    İngiltere

    Selin Tüzmen:  Kızım bebekken evde mama yapmak hazır mama yedirmemek sanki kutsal mis gibiydi bizim için. Ne zaman kavanoz maması yedirsem annemden azar işitirdim. Burada çocuklu yasam çok kolay, çünkü bütün kaldırımlar, otobüsler bebek arabasına uygun. Eğer metro duraklarında asansör yoksa muhakkak birileri gelip bebek arabasının taşınmasında yardım ediyorlar. Burnunun akmasından, soğuktan üşümesinden korkmuyorlar. Kış, yağmur,  kar demeden sokakta bebekli anneleri görebilirsiniz. Bebekler için bile çeşit çeşit faaliyetler var. Oyun grupları müzik grupları yüzme dersleri vs… Montessori okulları çooook yaygın ve çoktan kabul görmüş. Kimse çocuğu bu olsun demiyor ama mutlu olsun diyor.

    A.B.D

    Eren Kaya: Amerika’da Türk annesi olmanın en zor taraflarından biri çocuğunuzun ara sıra aksanlı Türkçe konuştuğuna tanık olmak ve durumu bir an önce toparlayabilmek maksadıyla Türkiye’ye gitmek için gün saymak… Diğer zor tarafı aileden uzakta olmak. En yakın bağınızın skype olması. Toruna duyulan özlem. Özlemin verdiği acı. Bir türlü alışamama durumu… Terazide çok büyük yer kaplayan bu tarafları saymazsak Amerika çocuk yetiştirmek için Türkiye’den yaklaşık 398 bin kat daha iyi bir ülke. Kızımın her ne olmak isterse, hayatına her nasıl yön vermek isterse bütün yollarının açık olduğunu, kendisine destek olmak isteyecek insanların bulunduğunu, hayatta başarılı olabilmesi için her türlü fırsatının olduğunu biliyor olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşıyorum. Ne okulda öğrenmek istemediği bir ders zorla kendisine ezberletilecek, ne farklılıkların ¨problem¨ olabileceğini görecek, ne düşüncesini ifade sorunu yaşayacak ne de yaşam alanı kısıtlanacak. Bütün bunları düşününce Amerikalı Türk olmak Türkiyeli Türk olmaktan daha kolay geliyor bana.

    İtalya

    Esin Eraydın Erdoğan: Aslında çok fark yok, baskı ve korumacılık az, erkek çocuklarının evlenseler dahi ailenin bir parçası olarak kalması, hatta anne baba evine eş, çoluk çocuk kalmalı gitmek… Eslerin ikisi de çalışıyorsa mutlaka biri ücretsiz izin alır. Çocuklara özgürlüklerini verip, kontrolü elden bırakmamaları bizden çok farklı. Ama en çok dikkatimi beslenme şekilleri çekmişti. Eğer çocuk masada oturup çatal, kaşık kullanabilecek yastaysa ona da ayrı bir tabak yemek gelir ve asla anneleri karışmaz, ye demez, aman dökme demez, büyük insanmış gibi davranırlar.

    Katar

    Burcu Özmaya: Katar da evlerde çok sayıda hizmetli çalıştırılıyor. Temizlik için, mutfak için ve çocukların bakımı için ayrı ayrı hizmetlileri var. Genelde çoğu Filipin’ den gelen hizmetliler. Çök çocuklu ailelerde her çocuk için ayrı bir bakıcı var genelde. Bakıcıların aylık ücretleri 1000-1500Qr arası değişiyor. Bu da bizim para birimimizle 500-750Tl arası bir rakama denk geliyor. Burada genel olarak gördüğüm durum şu ki; kadın çocuğu doğurur bakıcı bakar. Alışveriş olsun, park olsun, her ortamda kadın ailesiyle genelde oturup sohbet halindeyken, bakıcı çocuğun ihtiyaçları vs. ile ilgileniyor. Diğer yandan çocukların bakıcıya bırakılmış olması boşverilmiş yada önemsemiyor anlamına da gelmiyor. Bu toplumda ilk önce çocuklar daha sonra kadınlar çok değerli. Beslenmeleri ise benim gördüğüm kadarıyla çok sağlıklı değil. Genel olarak obeziteyle mücadele etmek zorunda kalacak ülkelerden Katar.

    İskoçya

    Mümine Yıldız: İskoçya da taze Türk annesiyim. Burada geneldeaileler çok çocuk sahibi. 3 çocuk çok normal bir sayı, 6 çocuğuyla mağaza gezenini gördüm mesela. İskoç kadınları anaç tipli genelde, çocuk da seviyorlar. Ben bizden çok farklı bulmadım onları, sadece bizden daha fazla kurallarına sadıklar. Bir de kendi çocuklarına sevgilerini gayet belirgin gösteriyorlar, sıcak kucaklaşma, öpme vesaire öyle birçok Avrupa ülkesi gibi.. Uzak değiller çocuklarına ama başkasının çocuğunun saçını okşamak mesela çok uzak onlara. Bildiğim kadarıyla kanunen de yasak böyle şeyler. Benim çok sevdiğim çocuklar oluyor mesela, komşu çocukları elimi şöyle sarı kızıl saçlara değdiresim geliyor ama ne mümkün:) Yanı sıra rahatlar. Çocuklar sokakta ne isterse yapıyorlar; ellerini çamurlu suyla temizlemek, sokakta çiş mahzeni kurmak ve işemek dert değil hiç onlara:)

    Almanya

    Elif Yilisin Curi:  Biz Akdeniz ikliminden kaynaklı şairsiz, şen şakrak, ve tez canlıyız. Doğal olarak bu anneliğimize de yansımakta, bir nevi süreç değil sonuç odaklıyız… Oysa bir Alman anne sabırlıdır. Etrafında 3 çocuğun 3’üde ağlarken, Alman anne gayet sakin market kasa sırasında elindeki ürünün yazısını okur ve arada okey, okey, okey der alışverişini bitirir. Bizde ise anne isyan bayrağını çeker… Doğum sonrası hastaneden çıkarken verdikleri bilgi şudur: Ferber tekniğini mutlaka deneyin, emzirin, gazını çıkarın ve yatağa bırakın. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenecek .
    Alman çiftler her anlamda paslaşarak çocuk büyütür. Oysa biz bunu didişmeyle yapmaktayız.
    Alman anneler müthiş kuralcılar o kurallar asla ama asla esnemez, değişmez. Örnek: aksam saat 7’den sonra çocuk asla oturma odasına giremez. Oldu da girdi, yok sayılır çocuk, görülmez, duyulmaz… Burada doğum doğal sürecinde beklenerek yapılır. Emzirmek için süt pompaları komik bir ücretle kiralanmakta ve bulunduğunuz semtte emzirme grupları oluşmaktadır, Burada Alman ve Türk anneler çok kolaycıdır, her şeyi hazır olarak sunarlar bebeğe yada çocuğa. Bir Alman anneyle, bir Türk anne arasında fark;  genelde Türk annelerin çocuklarının okuluyla iletişimi kopuktur. Oysa bir Alman anne futbol takımında top oynayacak denli ilgilidir… İlkokul öğretmeninin tavsiye ve önerisiyle ailenin de fikri alınarak okul seçilir Türk anne “hadi hadi” derken, Alman anne ilkokulda tüm sorumlulukları verir. Alman gençler çok daha çabuk karar vermekte ve kolay meslek eğitimi edinmektedir. Bizde daha çok illa da çocuğum üniversitede okuyacak yaklaşımı var.”

    KAYNAK: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/yabanci-annelerle-aramizdaki-farklar-23094131

  • Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Hayat Sende Derneği’nden Abdullah Oskay’ın kaleminden;

     

    • Annesi–babası hayatta mı? Neden bırakmışlar? Arayıp soruyorlar mı? gibi sorular.

    Çocuğun özel hayatına giren sorular biz Koruyucu Aileleri rahatsız eder. Çocuğun geçmiş hayatı ona özeldir, onun mahremidir.

    ———————————

    • Biyolojik kardeşle birlikte girilen ortamlarda, mesela aynı okulda okunması durumunda  soyadı farklılığı nedeniyle “siz kardeş değil miydiniz? “ sorusu.

    Soyadları, fiziksel özellikleri, huyları farklı olsa da biyolojik çocukla koruyucu ailede yetişen çocuk kardeştir.

    ———————————-

    • Size anne-baba mı diyor ?

    Koruyucu aile yanına yerleşen çocuk anne-baba demeye zorlanamaz. Ancak çocuklar anne – baba demeyi severler, ihtiyaç duyarlar ve pek çoğu bu şekilde hitap etmeyi tercih eder.

    ———————————–

    • Çok büyük sevap, cennetliksiniz.

    Koruyucu aile sistemi, gönüllülük esasına dayanır. Gönüllü; içinde bulunduğu toplulukta herhangi bir karşılık ya da çıkar beklemeksizin bir işi yapmayı kendiliğinden üstlenen kişidir. Dolayısıyla burada aslolan çocuğun iyiliği ve toplumsal faydadır.

    ————————————

    • Büyüyünce ya sizi bırakıp giderse.

    Koruyucu ailede esas olan; çocuğun sağlıklı bir ortamda yetiştirilerek topluma kazandırılmasıdır. Çocukla ilgili herhangi bir beklentiye girilmemelidir. Ayrıca sevgi ve güven bağıyla büyüyen çocukların aileyle ilişkilerini sürdürdükleri görülmektedir.

  • Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz

    Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz

    İnsanların bencillikleri, gerçek sevgiyi sadece kendi kanlarından olana verebileceklerini ve başkasının kanından olan çocuğa ebeveynlik yapamayacaklarını söylemeleri çok korkunç.
    Bu makale ilk olarak TIME’da İngilizce olarak yayımlanmıştır.
    Türkçe çevirisi Hayat Sende gönüllüsü Ahmet Kurnaz tarafından yapılmıştır.
    ———————————————–
    ”Manavda ödeme yapmak için 4 yaşındaki oğlumla sırada beklerken kasiyer ile aramızda şu konuşma geçti:
    “Oğlunuz çok tatlıymış.”
    “Teşekkür ederiz, sağ olun” dedim ve benim sarı saçlarım, mavi gözlerim ve açık tenime dikkat ettiğini fark ettim.
    Konuşmaya devam etti, “Eşiniz koyu tenli mi?”
    “Yok, hayır değil.”
    “Hmm, o halde Latin Amerikalı olsa gerek?”
    “Hayır değil.”
    “Hmm…” dedi son olarak, kafası karışmışa benziyordu, tabii ki bu gizemli şeyi çözmek istiyordu. “Oğlunuzun koyu bir tatlılığı var (tenini kastederek).”
    “Teşekkür ederiz, biz de onun yakışıklı olduğunu düşünüyoruz.”
    Merakını giderememiş olsa gerek, soru yağmuruna devam etti.
    “Bu çok ilginç. Siz ve eşiniz açık tenli olmasına rağmen oğlunuzda koyu tenlilik var.”
    Aklımdan şu cevabı yapıştırmak geçti: “Benim bildiğimi bana sattığın için teşekkürler Dedektif Sherlock! Bu farkı cidden daha önce görememiştim(!)”. Ama bunu demek yerine ağzımdan şunlar dökülüverdi:
    “Biliyorum, çünkü oğlumuzu evlat edindik.”
    “Hmm, şimdi anladım. Demek evlat edindiniz, çok ilginç gerçekten.”
     
    Bu bahsettiğim konuşmanın ardından gelecek cümleleri az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, fakat bu sözler benim kalp atışlarımı hızlandırıyor, nefesimi daraltıyor ve kan basıncımı yükseltiyor. Tabiri caizse, tepemi attırıyor.
     
    Neyse, öncelikle evlat edinme konusunu ele alalım. Evlat edinme kesinlikle harika bir duygu fakat o kadar da az rastlanır bir durum değil artık. Evlat edinen bir yakınınız olması, evlat edinmiş birileriyle ya da evlat edinme fikrini tartışan bir toplulukta karşılaşmış olmanız artık çok muhtemel. Evlat edinme ya da biyolojik evladım olup olmadığına bakmaksızın ben 4 yaşındaki oğlumu çok seviyorum. O benim için dünyaları ifade ediyor. Evet, oğlumuzu evlat edindik, ve sizin hikayeniz gibi bizim aile hikayemiz de özel, eşsiz ve bazen de hassas.
     
    Fakat esas konu da bu; bizim aile hikayemiz bize özel ve bizim aile olmamızı anlatan bir hikaye, nasıl ki sizinki sizin için özelse. Fakat, benim deneyimlediğime göre, insanlar “evlat edinme” kelimesini duyduklarında, düşüncesizlik ederek hayatımız, oğlumuz ve onun evlat edinme hikayesi hakkında kişiye özel sorular sorma eğilimini gösteriyorlar.
    Aşağıda okuyacağınız 3 maddeyi baştan ifade ederek, sizi evlat edinmiş biriyle yapacağınız konuşma esnasında utandıracak ya da yüzünüzü kızartacak yorumlar yapmaktan kurtarmak isterim.
     
    1. “Evlat edinmen inanılmaz bir şey – Senin yaptığını ben yapamazdım.”
    Bu yorum beni her seferinde kızdırıyor! İlk önce şunu sorayım, bu sözleri yeni doğum yapmış bir anneye söyler miydiniz? “Doğum yaptığını görmek inanılmaz bir şey!”, hayır, bunu asla söylemezdiniz! Aslında, bu yorumların ne kadar saçma olduğunu görüyorsunuz.
    İkinci olarak ve daha önemlisi, bu yorum oldukça yanlış bir ifade çünkü aile yanında büyümek her çocuğun hakkıdır. Hayatta ne olacağını ben bilemem, kâhin de değilim, bu dünyaya gelmiş her çocuk anne-baba sevgisi ve şefkatinden mahrum kalmamalıdır.
    “Senin yaptığını ben yapamazdım” kısmına gelirsek, bunu çok da düşünmeden söylenmiş bir söz olarak algılayabiliriz çünkü evet siz de evlat edinebilirsiniz! Her çocuğun aile yanında yaşaması hakkıdır. Evlat edinen aileler sadece farklı bir açıdan ebeveynler. Tek fark bu. Evet onlar ebeveynler, ermiş ya da veli kimseler değil.
     
    2. “Biyolojik yani gerçek çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?”
    Ciddi misiniz? Yo, yo! Şaka yapıyor olmalısınız. Çocuk sahibi olmanın sadece biyolojik bağlara sahip olmaktan geçmesi gerektiğini bilmiyordum! Şu soruya ne dersiniz: “Nişanlına veya sevgiline olan aşkın gerçek mi?”. Bu sevgi bağını sorgulayıp başkalarına bunun gerçek olup olmadığını sorguluyor musunuz? Benim oğlum benim gerçek çocuğumdur! Oğlumu benim kendimin doğurup doğurmadığı benim için önemli değil çünkü şunu yüzde yüz emin olarak söyleyebilirim ki oğlum benden bir parça gibi hissediyor.
    Öte yandan, oğlumu evlat edindiğimi öğrendiğinizde ve bu soruyu sorduğunuzda ki bu beni de tanımadığınız anlamına geliyor, karşı taraf için bu sözler oldukça kırıcı olabilir. Bunun yerinde, şu şekilde sormanız daha yerinde olur, “Kaç çocuk daha yapmayı düşünüyorsunuz?”.
     
    3. “Oğlun gerçek ailesini tanıyor mu?”
    Saat sabahın üç buçuğu ve oğlumuz yataktan emekleyerek kalkıp yanımıza geldi çünkü korkmuş durumdaydı. Uykuyla karışık ona şunları söyledim, “Dur tatlım, bırakalım baban uyusun. Ben senin yanına uzanacağım.”
    (İki kişilik yatakta üç kişinin yatıyor olması birimizin o gece kesinlikle uyku alamayacağı anlamına geliyor.)
    Oğlum bizimkinin hemen yanındaki yatağına geri dönerken kafasını gece lambasının köşesine vurdu. Ağrısını derinden hissetmemle yataktan fırlayıp ışığı açıp başını ovuşturarak acısını dindirmeye çalışmam bir oldu. Eşim gürültüye uyandı ve yataktan fırlayarak oğlumuzun yüzündeki küçük kesiği durduracak bir bez parçası bulmaya çalışıyordu.
    Bu anlattığım olayın ışığında sizleri oğlumun “gerçek” ailesinin kim olduğu sorusuna tekrar götürmek istiyorum. Sanırsam şunları söylemek yerinde olacaktır ki oğlumuza doğruyu ve yanlışı, ona nasıl iletişim kurması gerektiğini ve başkalarına neden saygı göstermesini, bisiklet sürmeyi, kaşığı doğru tutmayı, tuvalet adabını ve en önemlisi de ona her koşulda sevgi göstermeyi ve desteklemeyi “gerçek” bir aile olmanın gereklilikleri arasında addediyorum.Sorunuza cevap verecek olursam, evet oğlumuz gerçek ailesinin kim olduğunu biliyor.
     
    Şimdi, sizi utandırmış ya da bana ailemle ilgili herhangi bir soru sorduğunuzda aynı şeyleri sürekli tekrarlayacağım gibi hissettirerek yollamak istemiyorum. Bana “gerçeklik” konusunda sorduğunu sorularla ne kastettiğinizi çok iyi anlıyorum fakat kullandığınız dil gerçekten etki alanına sahip ve evlat edinilmiş çocuklar üzerinde gerçek ailelerinin yanında değillermiş gibi bir his uyandıracak nitelikte. Ne kadar trajik, değil mi? Burada herkesin alması gereken mesaj şu: Lütfen soru sormadan önce düşünün, özellikle de karşınızdakini birebir tanımıyorsanız.
     
    Evlat edinmiş aileler gerçek ailelerdir ve çocuklarına karşı gerçek sevgiyi gösterirler. Konu burada kapanmıştır.”
  • Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Eskiden beri vardır fakat son zamanlarda iyice sık rastlanmaya başladı bebeğe iki isim birden koyma durumlarına. Bununla ilgili bir yazı okudum. Yazıda çocuğa 2 isim koymanın ciddi dezavantajları sıralanmış. Sizlerle de paylaşmış olmayı istedim.
    Peki neymiş bu dezavantajlar bakalım;

    • Aile bireyleri bebeğe farklı isimlerle hitap edince bebeğin kafası karışıyor.
    • Resmi kayıtlarda hayatı boyunca sorun yaşama ihtimali söz konusu oluyor.
    • Özellikle kız çocukları için durum daha can sıkıcı oluyor çünkü evlendiğinde kocasının soyadıyla birlikte destansı bir isme sahip oluyor.
    • İki isim koymak çocuğun kişilik gelişiminde de karmaşaya neden oluyor. Kimlik ve kişiliğinin oturması daha güç oluyor.
    • Çocuk büyüdüğünde ailesinin kullandığı ismi değil kendi beğendiği ismi kullanmak istiyor.
    • Okulda farklı, evde farklı isimle sesleniliyor, bir de iki ismini kullanarak seslenenler işin içine giriyor ve bu durumu daha da zorlaştırıyor.

    Kısacası çocuğa tek isim koymak her yönden daha avantajlı 🙂

    Nilay Gündüz

  • Anne Olmasaydın Anlardın

    Anne Olmasaydın Anlardın

    Birkaç yıl önce Elif Key‘e ait bu yazıyı okuduğumda kendimden o kadar çok şey buldum ki. Eleştirdiği şeyler tam olarak benim de eleştirdiklerimdi. Ben yazsam bu kadar olurdu =)
    Anne olmayı abartan insanları itici buluyorum. Başkalarıyla yarışmak, kendilerini başkalarından üstün görmek için sanki ellerine bir neden verilmiş gibi davranan bu insanlardan ciddi anlamda irrite oluyorum. Bazıları Elif Key’in anneleri kıskandığı için bunları yazdığına dair yorumlar yazmışlar, bu çok komik =) Kadın çocuk doğuramıyor değil ki, doğurmuyor. Kendi seçeneğini kullanıyor yani aynı benim gibi. Doğuran kadınların çoğu mecbur oldukları, kocaları doğurmasalar onları istemeyeceği için doğurmuyor mu? Küçücük bir kızkenden beri ellerine oyuncak bebek verilerek çocuk doğurmaya şartlandırıldıkları için doğurmayı mecburi bir görevmiş gibi görmüyorlar mı? Birini eleştirmenin tek sebebi kıskançlık mıdır yani? Bence doğurmayı kendi ruzasıyla reddedemeyenler, kendi özgür seçimiyle doğurmayanları kıskanıyor. Çünkü asıl onların doğurmama gibi bir seçenekleri ne yazık ki yok ama benim ve Elif Key gibi kadınların özgür seçimleri var.
    Şimdi gelelim Elif Key’in yazısına… Aşağıda buyrunuz =)

     

    ”1984 yılında günlüğüme yazmışım:

    Annem Banu’larda kalmama izin vermedi. Bence çok ayıp bu yaptığı. Ve bana sebep olarak. “Anne olunca anlarsın, sen istersen çocuğunu sürekli sokağa gönderirsin, gider hiç eve dönmez” dedi. “Anne olunca anlarmışım kadar saçma bir sebep yok!”
    Sonra ben anne olmadım, annem “anne olunca anlarsın”larını önce azalttı, sonra kesti.
    Sonra yaşıtlarım, arkadaşlarım birer birer anne olmaya başladı.
    Ve ben boş boş uzaklara bakıp, yarına yazmam gereken yazıyı düşünürken arkadaşlarımdan bir ses duyuldu: “Anne olunca anlarsın!”
    “Yok canım mümkün değil, yanlış duyuyorumdur.”
    “Anne olunca anlarsın” bayrağını kapmış koşan arkadaşlarıma bakarken çocuğum olmadığından düşünmeye çok vaktim var ya biraz düşündüm.
    Anne olmayanlar, maddi ve manevi ve hatta fiziksel birtakım engeller nedeniyle olamayanlar ve belki de hiç olmayacaklar adına konuşmak haddime düşmez. Lakin cenneti ayaklarımızın altına almadan da anladığımızı, patates sepeti gibi oturmadığımızı anlatmam gerektiğine karar verdim.
    Bir kere biz sizi ve çocuklarınızı ayrı ayrı kabul ediyor ve seviyoruz.
    Yani kalkıp da bize “Bu sene yuvaya başlıyoruz” ya da “Artık kakamızı söylemeye başladık” dediğinizde, ne kadar antipatik olduğunuzu nasıl anlatalım?
    Sizi lazımlıkta otururken ya da yuvada küplerle oynarken hayal etmek zorlayıcı ama insan buna da alışıyor. Ve “İnsan anne olmadan da sabrını kontrol etmeyi böyle öğreniyor” deyip geçiyoruz.
    Bir kere biz sizi başka anneleri hayattaki en büyük rakipleriniz olarak görürken ve çocuğunuzun gittiği yüzme kursunu, yediği ilk balığın türünü, hastalandığında verdiğiniz ve hemen iyi gelen o bitkisel karışımın tarifini veya çocuğunuza aldığınız “İngilizce’ye ilk adımlar” kitabının adını bile başka annelerden saklarken, sizin samimiyetinizi sorguluyoruz. İçimizden “Yahu bu kadın benim en yakınımdı hangi ara böyle hırslandı? Hangi ara bu kadar delirdi?” diye düşünmeye başlıyoruz.
    Çünkü besbelli bize de hayatınızı eksik püksük anlattığınızı, eskisi kadar samimi olamayacağımızı bize siz düşündürtüyorsunuz.
    Samimiyetin bir çocuğu büyütürken ne kadar mühim olduğunu biliyoruz lakin çocuğunuzla kurduğunuz bağın ne kadar plastik olduğunu, anne olmadan da görüyoruz.
    Bir kere biz sizi topluma faydalı bireyler yetiştirme ihtimaliniz olduğu için sevmeye devam etmeye çalışıyoruz.
    Ama baktığımızda sadece gitardan koşturarak çıkıp jimnastiğe giden, oradan Fransızca konuşsun diye eve çağırdığınız üniversite talebesi tarafından su ikram edilen çocuklarınızı görüyoruz.
    Demek ki siz bu yaştan olmayan bir CV’yi doldurmaya çalışıyorsunuz.
    “Yahu boşver, daha çok küçük be, bırak oynasın” dediğimizde “Anne olunca anlarsın” cevabını hızlı EFT’yle gönderdiğinizden susuyoruz.
    Siz ne yazık ki sadece kendinize faydalı çocuklar yetiştiriyorsunuz.
    Aklı başında, sağduyulu, sakin büyütülen çocuklara, ileride sizin gibi “proje anneler” tarafından büyütülen çocukların ağır mobbing uygulayacağını bugünden görüyoruz.
    Çocuklarınız yuvada prezantasyon yapıyor, iPad’i sol koluyla açıp iPhone’da sizden hızlı hareket ediyor diye sabahtan akşama kadar yüzümüzde “Ay maşallah” yapıştırmasıyla otururken gerçekten acı çekiyoruz.
    Çünkü “Sene olmuş 2012, bütün çocuklar seninki gibi, bunlar uçsa biz şaşırmayız” diyemiyoruz.
    Çünkü sizinkiler en akıllı! Sizinkiler yeme problemi de yaşamıyor, sizinkiler kakasını da hemen söyledi, sizinkiler koyuyorsun uyuyor, sizinkiler hiç antibiyotik de içmedi değil mi?
    Ne güzel. Başka annelere attığınız palavraları biz anne olmadan da yemiyoruz.
    Sizin çocuğunuz elimizden ağlayarak telefonumuzu alıp, ilk sinirlendiği anda havada uçan tekmeler atıp, kendini yerlerde yuvarlarken bizden onun şımarık olduğunu düşünmemiz yerine, “Şekerim bizimki indigo, var işte böyle anormallikleri” lafınıza yine “Ayyy maşallah, yerim onun o tekmelerini, kaslı da baksana, bacakları pek kuvvetli, herhalde yediği taze somonlardan” dememizi bekliyorsunuz.
    Siz bize her seferinde büyük harflerle, “Anne olunca anlarsın” uyarısını yapıştırırken, biz kibarlığımızdan ‘Seninki düpedüz şımarık’ diyemiyoruz.
    Siz elinizde akıllı telefonlarınızla oturmuş, çocuğunuzun en tontiş pozunun peşinde koşarken, “Emrehannnn bana bak oğlum, gül şimdi”, “Nazendeeee kızım eteğini savurarak Adele’in şarkısını söylesene” diye video çekerken, sizin çocuğunuzu iPhone’unuzda büyütmenize üzülerek bakıyoruz.
    Sonra da siz üzülmeyin, bize alınmayın, sitem etmeyin diye bütün o videoları, fotoğrafları like’larken kendimizi buluyoruz.
    Ve asıl sıkıntı şurada:
    Siz bu hayatın tüm yükü sizin omuzlarınızdaymış, hayatın sillesini siz yemişsiniz, bizse anne olmadığımız için tatlı bir rüyanın içindeymişiz ve partilerde coşuyormuşuz gibi davranıyorsunuz.
    Bizim yaşadıklarımız hayat değil.
    Bizim yaşadıklarımız aşk da değil. Ha doğru ya siz hayatınızın en doğru evliliğini kafasını iPad’inden kaldırmayan ve sizinle aylardır sevişmeyen adamla yaptınız değil mi?
    Biz aşkı da bilmeyiz, anne olmayı da…
    Ama ne acıdır ki bütün bunları olmadığımız halde, 2 km. öteden sizin ne kadar mutsuz olduğunuzu görebiliyoruz.
    Ve artık ne kadar sıkıcı olduğunuzu anne olmasaydınız anlardınız, bilmiyorum biliyor musunuz?
    Ve biz bedelli annelik çıkarsa yapacağız, yeter ki siz biraz kendinize gelin istiyoruz.
    ELİF KEY
  • İlham Verici Bir Ebeveynlik Kılavuzu

    İlham Verici Bir Ebeveynlik Kılavuzu

    Ebeveynlik dünyanın en zor işlerinden birisidir. Tam zamanlı  bir iş olduğu gibi yıllarca sürer ve hiçbir beceri sizi bir sonraki kuşağı yetiştirme sorumluluğuna tam olarak hazırlayamaz. Bununla birlikte bilimsel araştırmalar, ileride mutlu yetişkinler olarak topluma katkıda bulunacak çocuklar yetiştirme konusunda bize bazı değerli görüşler sunuyor.

    1. Çocukları çabaları için övün, akıllı oldukları için değil

    Columbia Üniversitesi’ndeki psikologlar, çaba yerine zekâya vurgu yapılmasının bir çocuğun çalışmaya yaklaşımı üzerinde kötü etkileri olabildiğini ortaya koydular. Çocuğunuza, akademik başarılaryla ilgili olarak onun doğuştan gelen kapasitesini değil, çalışma ahlâkına ve kararlılığına değer verdiğinizi gösterirseniz zorluklar karşısında daha az yılgınlık göstereceklerdir. Çok akıllı olduklarını söyleyerek çocukları övmenin onlara bir faydası olmaz çünkü bu çocuklar başarısız olacaklarından ve “akıllı çocuk” konumlarını yitireceklerinden korkmaya başlarlar. Çocuklarınızı bunun yerine, motivasyonları için, dikkatlerini topladıkları ve çabalarını sürdürdükleri için kutlayın.

    2. Onlara kendi başlarına mutlu olmayı öğretin

    Çocuklarınıza sonu gelmez önceden ayarlanmış etkinlikler sunar ve sıkıldıklarını söylediklerinde onları eğlendirmek için çırpınırsanız, kendi başlarına mutlu olmayı öğrenemezler. Bu durum onların ileride iyi vakit geçirmek için başkalarına ihtiyaç duyan yetişkinler olma riskini artırır. Çocuk psikologları, çocukların sıkılmasına izin vermenin yararlarını gittikçe daha sık dile getiriyorlar. Çocuk psikoloğu Lyn Fry, “Sizin bir ebeveyn olarak rolünüz çocukarınızı toplumdaki yerlerine hazırlamaktır. Yetişkin olmak demek kendinizi meşgul edebilmeniz ve boş zamanlarınızı sizi mutlu edecek şekilde geçirebilmeniz anlamına gelir” diyor.

    3. Ceza değil, verdiğinize değecek ödüller verin

    Çocuğunuz bir işi yapmak ya da derslerine çalışmak istemediğinde, bu davranışını düzeltmek için ona ödül vermek cazip görünebilir. Örneğin çocuğunuza belli bir not için bir ödül vaad edebilirsiniz. Ancak çocukların zaten yapmaları gereken şeyler için ödül bekleyemeyeceklerini öğrenmeleri gerekir. Çocuklar eğer gereğinden fazla ödül alırlarsa, bir şeye sahip olma hakları konusunda yanlış bir izlenim edinirler. Ödülleri seyrek aralıklarla kullanın.

    4. Anlamlı etkinlikler planlayın

    Çocuklarınız için gerçekten ilgileniyorlarsa ve hâlâ enerjileri varsa etkinlik planlayın. Bir çocuk için anlamlı bir etkinlik için program yapmak çok fazla zaman, çaba ve bazen para harcanmasını gerektirir. Peki buna değer mi? Bazı psikologlar çocuklara daha fazla yapılandırılmamış zaman verilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu şekilde hem kendi kendilerine eğlenmeyi hem de zamanlarını yönetmeyi öğrenmiş oluyorlar. Bir kaç nitelikli ve eğitimsel etkinlikle herhangi bir şeyin planlanmadığı serbest zaman dilimleri arasında denge kurmayı hedefleyin.

    5. Cinsellik hakkında konuşmaktan çekinmeyin

    Çocuğunuzla cinsellik hakkında konuşmak ikinizi de utandırıyor olabilir ama çocuğunuzun cinsel sağlığını ve iyiliğini düşünüyorsanız, daha erken yaşlardan itibaren cinsellik ve üremeyle ilgili olguları ona anlatmanız en iyisidir. Araştırmalar genel olarak, çocukların yaşına uygun verilecek açık ve anlaşılır bir cinsel eğitimin en iyi yaklaşım olduğunu gösteriyor. Örneğin bazı araştırmalar, doğum kontrol yöntemleri ve güvenli cinsel yaşam konularında bilgilendirilen ergenlerin daha az genç hamilelik riski yaşadığını ortaya koyuyor. Çocuğunuz size bebeklerin nereden geldiğini ya da bir takım cinsel terimlerin anlamlarını sorduğunda, sakin bir şekilde, herhangi bir yanlış anlamaya yer kalmayacak şekilde cevap verin. Cinselliğin doğal ve hayatın bir parçası olduğunu kesin olarak belli edin, böylece çocuğunuzun size cinsellikle ilgili sorular sorarken utanmasına gerek kalmaz.

    6. Bırakın sıkılsınlar, böylece yaratıcı olmayı öğrenirler

    Yaratıcılık kimilerinin doğuştan sahip olduğu, kimilerinin de olmadığı bir özellik değildir. Nasıl yetiştirildiğimiz, yetişkin olduğumuzda ne kadar yaratıcı olacağımızı güçlü bir şekilde etkiler. Çocuklar eğer sıkılmalarına izin verilmezse hayat hakkında düşünüp yeni fikirlere ulaşma fırsatı bulamazlar. Sıkıntı, çocukları kendi içlerinde yatan ve yaratıcı düşüncenin temelini oluşturan “içsel itkiyi” bulmaya zorlar.
    Texas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sıkıldığımızda istediklerimizi gerçekleştirmek için yeni hedefler ve düşünme biçimleri geliştirmeye yatkın olduğumuzu ortaya koydu. Bu durum, tercih ettiğimiz hareket şekli engellendiğinde hayata karşı yaratıcı bir yaklaşım geliştirmemizi ve alternatifler aramamızı sağlıyor. Bu yüzden çocuklarınıza sıkılma fırsatı vermeniz onların ileride yaratıcı düşünen ve problem çözen kimseler olabilmeleri için gerekli bilişsel becerilerini geliştirecektir.
    KAYNAK: Eğitimpedia
  • Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Beni rahatsız eden bir konu; yetişkinlerin çocuklara hitap şekillerindeki absürdlük! ”Annecim, babacım, aşkım, babaannecim, anneannecim, dedecim, yengecim, dayıcım, amcacım, halacım, cımcım da cımcım!!!” İşin cıvığını çıkardığınızın farkında mısınız? İlk kimden çıktı bu saçma hitap şekli gerçekten merak ediyorum. Ve sonrasında koyun sürüsü gibi, sorgulamadan nasıl bu kadar akılsız ve fikirsizce yayıldı? Annesine ”annecim” diye hitap etmeyenlerin, kendi çocuklarına ”annecim” diye hitap etmeleri kadar saçma şey çok azdır. Anneniz mi o sizin? ”Bakın ben onun anneciğiyim” demek istiyorsunuz aslında sanırım. Annecim! Çocuğunuz size çoğu zaman ”anne” derken ve ”annecim” diye çok az hitap ederken sizin sürekli o çocuğa ”annecim” diye hitap etmeniz kendi egonuzdan kaynaklı büyük ihtimalle. Annem bana ”annecim” diye hitap etse normal karşılamazdım bunu. Ben onun annesi miyim, neden bana annesiymişim gibi hitap etsin? Türkler dışında hiçbir millette bu hitap şekli yok. Yabancılar da garip ve komik buluyor zaten bu davranışınızı. Aslında bir davranış bozukluğu bence. Bu konuda internette en sık rastladığım yazılardan birini Psikolog Nihal Akyıldız yazmış, web sitemde onu ben de paylaşmak istiyorum.
    ”Son dönemde çevremdeki annelerin sıklıkla çocuklarına hitap ederken; annecim, babaların; babacım, hatta teyze ve halaların; teyzecim, halacım şeklinde hitap ettiklerini duyuyorum!
    Ayrıca çocuğunun ismine her an ‘cim’ eki koyup; çocuğuna kızarken bile Egecim, Defnecim şeklinde hitap eden ebeveynler de var.
    Bir de bunun bir üst durumu var ki; o da çocuklarına ‘aşkım‘ ve bu türde hitap eden anne babalar!
    Ne oluyor bu ebeveynlere? Çocuğunuza koyduğunuz isme ne oldu? Oğlum, kızım, yavrum gibi sıfatlar nereye gitti?
    Dünya bu kadar tersine giderken bu durum o kadar da önemli bir konu mu diyebilirsiniz. Ancak çocukların gelişimi için oldukça önemli bir konu; çünkü çocukların gelişim halkasına zarar veriyor ve çocuklara yazık oluyor! Eskiden anne baba otoritesi altında pasifize edilen nesiller yetişirken şimdi de eşitlik, sevgi adına kendi yetişkin konumunu görmezden gelen bir nesil oluştu. Çocuklara nasıl hitap etmeli Çocuklarımıza; annecim, babacım, aşkım… gibi hitap etmekle ne zararlar verdiğimize bakalım mı?
    5 yaşında bir çocuk olduğunuzu ve ebeveynlerinizin size; annecim, babacım diye hitap ettiğini düşünün. Kendinizi güçlü hisseder misiniz? Evet. Güvende hisseder misiniz? Büyük olaslıkla hayır! Anne babanın çocuğuna mutlak vermesi gereken şey; kendini güven içinde hissetme duygusudur. Bir üst konumdaki kişinin varlığını hissederek, çocuk – insanoğlu kendini güvende hisseder. Güven içindeki çocuk sağlıklı gelişir. Bu beslenme ve sevgi ihtiyacı ile birlikte çok önemli bir ihtiyaçtır. Ayrıca yaşları gereği; somut öğrenme döneminde olan çocukların kafaları karışıyor ve kavram kargaşası yaşıyorlar. Ben neden annemin annesiyim, neden babamın babasıyım diye düşünüyor? Bu durum onların size; ‘yavrucum, oğlum, kızım’ demesi gibi bir şey. Ne kadar absürd değil mi? Siz de onlara; olmayan rolleri üzerinden hitap etmemelisiniz. Bir diğer zarar çocuğun model alması konusudur. Çok önemli bir öğrenme şekli olan; model almada / özdeşim kurmada ilk modellerimiz anne babamızdır.
    Kimleri model alırız? Bizden daha güçlü, daha bilen, daha yetkin…. kişileri. Ama biz onlara annecim, babacım derken çocuğun gözünde rol model olamayız ki! Anne babasının daha tecrübeli, daha bilen, koruyucu, güçlü olduğunu kabul eden ve model alan çocuk; okul hayatının başlamasıyla birlikte dış dünyaya açıldığında; ben de onlar gibi olmalıyım diyecek ve kendini kanıtlamak için çaba gösterecek, çalışacak, öğrenecek ve gelişecek. Anne babalardan ve öğretmenlerden sıklıkla şunu duyarız; çok zeki ama çalışmıyor! Okulda dersleri ciddiye almayan, sorumluluk almayan, çaba göstermeyen, otoriteyi tanımayan bu çocuklara evde ilk altı yıl içinde verilen mesaj genellikle şöyledir; dünya hep senin etrafında dönüyor ve dönecek. Bu çocuk neden kendini zorlasın, sorumluluk alsın, neden çabalasın, kendini kanıtlama ihtiyacı duysun, dersine çalışsın ki? Buna bağlı diğer bir zarar da; evde anne babasının gücünü (bu güç aynı zamanda çocuğa korunduğu, güvende olduğunu hissettirir), okulda öğretmenlerinin gücünü hissetmeyen çocuk; nerede duracağını bilemediği için uçlara kayar. Bir uçta; her şeyden kaygı duyan, güvensiz bir çocuk, diğer uçta; her şeyi sonuna kadar deneyip, sınırları görmeye çalışan bir çocuk. Her ikisinde de mutsuz çocuk. Oysa bizim onlar için istediğimiz şey; potansiyeli doğrultusunda sınırlarını zorlasın, kendini gerçekleştirsin ama her konuda da sınırsız olamayacağını, nerede duracağını bilsin ki; zarar görmesin. Gördünüz mü; küçük yaşlarda gelişimsel bir halkanın zarar görmesinin ucu nerelere uzanabiliyor!Ayrıca; annesinin babasının aşkı konumunda olan çocuğun da; sevgilisinden her aşkım sözcüğünü duyduğunda bilinçdışında suçluluk duygusu altında ezileceği büyük olasılıktır. Bu konu ayrı bir yazıya konu olacak kadar da önemlidir.
    Sonuç; bu hitapları bol bol kullanan yeni nesil anne babalar; aslında çocuğunuzu değil kendinizi düşündüğünüz için tebrikler.
    Bilinç dışınızda; senin arkadaşın benim, senin sevgi nesnen benim, biz eşitiz (sorumluluk almayayım) mesajları vererek onları kendinize bağımlı bir insan haline getirmeye çalıştığınız için.
    İnsanın doğasında özerk olmak var. O nedenle; güçlü olan çocuk bu durumdan sıyrılmak için ileride bir şekilde (ruhsal veya gerçek) çok uzağa gidecek ve dönmeyecek.
    Gidecek kadar güçlü olmayan çocuk ise yanıbaşınızda size bağımlı ama öfkeli kalacaktır.
    İyi anne babalık; kendini ona adamak, her dediğini yapmak, çocuğu sevgiye boğmak, (böylece hep beni sevsin) hiç çatışma yaşatmamak, hep size bağımlı kılmak, biz arkadaşız, …… demek değildir.
    Anne babalık; sanki siz hiç yokmuşunuz gibi ayakları üstünde durabilen, kendi kararlarını verip, sonuçlarını yaşayabilen, yaşına uygun sorumlulukları yerine getirebilen, hayata karşı kendi normlarını oluşturabilen, hayatı iyisiyle kötüsüyle bir potata eritebilen çocuklar/nesiller yetiştirmektir.
    Ödülü de; size bağımlı değil, bağlı evlatlar yetiştirmiş olmaktır.”
    Nihal Akyıldız, Psikolog
  • Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin

    Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin

    Son zamanlarda artan çocuk istismarı ile ilgili haberler tüm toplumu derinden sarstı. Yapılan araştırmalara göre çocuğu istismara uğrayan aileler, çocuğunun yaşadığı olayın öğrenilmesini istemiyor ve çocuk istismarına sessiz kalıyor. Birçok ebeveyn, çocuğu ile arasına mahremiyet sınırları koymuyor. Bu durum, istismara uğrayan çocukların bu olayı ‘olağan’ karşılamasına sebep olabiliyor.

    “Çocuğumu ister dudağından, ister yanağından öperim. O benim çocuğum, istediğimi yaparım!” demeyin. Uzman Psikolog Ramazan Şimşek, çocukluk döneminde yapılan bazı yanlışların, çocukların gelecek dönemdeki cinsel gelişimini etkilediği konusunda uyarıyor. Zamanında verilmeyen mahremiyet eğitimi de çocuğun kendini korumasına engel oluyor.
    Bir ebeveynin, çocuğunu dudağından öpmesi neden zararlı?
    Çünkü çocuk hafızası her şeyi ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak kodlar. Bilinçaltında olumlu duygu yaşadığı dokunmaları iyi algılayan çocuk, olumsuz duygu yaşadığı dokunmaları ise kötü olarak algılar. Eğer anne veya baba, çocuğun dudağını sevgiyle, mutlu bir şekilde öperse, çocuk bundan keyif alır. Dolayısı ile bunu “Dudaktan öpülmek iyi ve güzeldir” şeklinde kodlar.  Bu nedenle çocuk, başka kişilerin de dudağından öpmesini yadırgamaz. Dudaklar beyinde en çok nöron sayısına sahip bölgelerden biri olduğu için bu duygunun kalıcı olmasına da neden olur.
    Peki, bu durum çocuğun gelecekteki yaşamını nasıl etkiler?
    • Çocuk, dudaktan öpmeyi ‘iyi’ olarak kodladığı için yetişkin biri onu dudağından öpmek isterse bunu reddetmez. Bu durum çocuğu tacize açık hale getirir.
    • Çocuk yabancı kişileri ayırt edecek yaşa gelse de bu davranış keyif veren bir duyguyla eşleştirildiği için ‘hayır’ diyebilme olasılığı düşer.
    • Dudaklarından öpülen çocuklar cinsel olarak erken uyarılabilir. Bu çocuklarda akranlarını suiistimal etme veya insanlar içinde mastürbasyon yapma gibi olumsuz cinsel davranışlar gözlenir.
    • Aile içinde dudağından öpülen çocuklar, bunu sevgi gösterisi olarak kodladıkları için anaokulunda da sevdiği arkadaşlarının dudaklarından öpme eğiliminde ya da buna izin verme eğiliminde olurlar.
    • Babanın kızını; annenin oğlunu dudaktan öpmesi çocuğun ileride evlilik hayatında cinselliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Babanın oğlunu; annenin kızını dudağından öpmesi çocuğun ileride hemcinsinden hoşlanabilmesine bu da cinsel yöneliminde farklılıklara neden olabilir.
    • Cinsel olarak erken uyarılan çocuklar ergenlik dönemlerinde erken ve sağlıklı olmayan cinsel ilişkilere maruz kalabilir.
    Aileler ne yapmalı?
    Çocuklara sevgilerini ve onların özel bölgelerine dokunarak göstermemeliler. Onlara mahremiyet eğitimi vermeliler ve bu eğitim sırasında, kendilerini korumaları gerektiğini de öğreterek, çocuğun özeline saygılı olmalılar.

    KAYNAK:

    Şuraya kendi yorumumu eklemeden geçemeyeceğim.
    Çocuklarınızın öpecek yanağı, alnı filan kalmadı mı dudaklarına yapışıyorsunuz gerçekten? Canınız dudaktan öpmeyi neden çekiyor? Hiç mi sapkınca gelmiyor? Bu çocuğa sevgi filan değil, siz eşinize olması gereken sevgiyi ya karıştırmışsınız ya da eşinizle yeterince öpüşemiyor ve çocuklarınızı kullanıyorsunuz bu ihtiyacınız için. Çok çirkin ve mide bulandırıcı bir görüntü bu. Annenizle babanızla da dudak dudağa öpüşüyor musunuz? Bunu sormak bile midemi bulandırıyor. Dudaktan öpmek kim aksini iddia ederse etsin cinsellik içerir. Kendi çocuğunuza cinsel harekette bulunuyorsunuz ve bu tiksindirici bir davranış. Yani normal psikolojide birini tiksindirir. Sizi tiksindirmiyorsa ve hatta kendi anne babanızla da dudaktan öpüşüyorsanız ahlaki sorunlarınız ve tedavi edilmesi gereken psikolojik sorunlarınız var demektir. Halen bu yaptığınızı savunuyorsanız da ar damarınız çatlamış demektir.
  • Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon halkının karakteri dünyada birçok kesimlerce beğenilmektedir. Onların, aşırı büyük trajedileri muazzam bir stoacılıkla karşıladıklarını görürüz. Hiçbir durumda kontrolü ve kolektif bilinci kaybetmezler. Ayrıca, başkalarına gösterdikleri büyük saygı ve iş ahlakı ile bilinirler.
    Sadece Japon yetişkinler değil, çocuklar da Orta Doğu’da gördüğümüz şeylerden çok farklıdır. Çok genç yaştan itibaren, yumuşak huylu ve nazik olmak ile meşhurlardır. Japon çocuklar öfke nöbetlerine girmez ve kontrolü kaybetmezler.
    “Başarısız bir şekilde kendi tepkilerini kontrol etmeye çalışmak, korkunun köleliğine yol açan senaryosudur.”
    – Giorgio Nardone
    Japonlar, kendini kontrol etme, saygı ve dizginleme değerlerinin hakim olduğu bir toplum oluşturmayı nasıl başardı? Çok katı oldukları için mi disiplinli bir topluma kavuştular? Ya da belki, çocuk yetiştirme stratejileri etkili kalıpları mı içeriyor? Bu konuyu daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

    Japonlar aileye çok önem verir

    Japonları özel kılan şey, çeşitli nesiller arasındaki ailesel ilişkilerdir.Yaşlı ile genç arasındaki bağ, dünyanın herhangi bir yerinden daha empatik ve sevecendir. Onlara göre, yaşlılar bilgelikle doludur ve ehemmiyeti hak ederler.
    Buna karşılık, yaşlılar da çocukları ve gençleri eğitimdeki yetişkinler olarak görürlar. Bu nedenle onlara karşı hoşgörülü ve sevecen davranırlar. Yargılayıcı ve sorgulayıcı değil, yönlendirici ve rehber bir rol üstlenirler. Bu nedenle gençler ve yaşlılar arasındaki bağlar uyumlu olmaya meyillidir.
    Japonlar geniş ailelerine çok değer verirler. Fakat aynı zamanda sınırlar sıkı bir şekilde belirlenmiştir. Örneğin, anne ve babanın vakti olmadığı için çocuğun sorumluluğunu almak büyükbaba ve büyükanne için anlaşılamazdır. Bağlar bir iyilik alışverişi üzerine değil, her biri kendi yerinde olan dünya görüşüne dayanır.

    Çocuk yetiştirmek hassaslığa dayalıdır

    Japon ailelerin çoğunluğu çocuk yetiştirmenin sevgi dolu olması gerektiğini anlar. Bağırmak hiç hoş görülmez ve güçlü bir suçlama unsuru olarak görülür. Ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri, başkalarının duyarlılıklarına saygı duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracaklarını öğrenmeleridir.
    Genel olarak, bir çocuk yanlış bir şey yaptığında, anne-baba onu bir bakışla ya da hoşnutsuz bir jestle disipline eder. Onların, eylemlerinin kabul edilemez olduğunu görmelerini sağlayan şey budur. “Onu incittin” veya “kendine zarar verdin” gibi cümleleri kullanmak onlar için yaygındır, çünkü bu şekilde o davranışın zararlı bir şey olduğu için kabul edilemez olduğunu gösterirler.
    Bu formül nesnelere bile uygulanır. Örneğin, bir çocuk bir oyuncağı kırmışsa, ebeveynin “onu incittin” deme ihtimali çok yüksektir. “Kırdın” demezler. Japonlar nesnenin işlevselliğine değil, katma değere vurgu yaparlar. Bu nedenle çocukların her durumda duyarlı olmaları için çok genç yaşta öğrendikleri, onları daha saygılı bir birey yapan şey budur.

    En büyük sır: kaliteli zaman

    Yukarıdaki unsurların hepsi çok önemlidir. Ancak hiçbiri, Japonlar’ın çocuklarıyla kaliteli zaman geçirme kavramı kadar önemli değildir. Çocuk yetiştirmeyi uzaktan yapılan bir şey olarak görmezler, bunun tam tersidir. Çocuklarıyla güçlü bağlar kurmak onlar için çok önemlidir.
    Bir annenin üç yaşından önce çocuğunu kreşe veya anaokuluna göndermesi olağan değildir. Çocuklarını her yere taşıyan anneleri görmek daha yaygın bir şeydir. Daha geleneksel toplumlarda da görülen bu fiziksel temas, daha derin bağlar yaratır. Tenin yakınlığı aynı zamanda ruhun yakınlığı olur. Japon bir anne için, çocuklarıyla konuşmak çok önemlidir.
    Aynı şey, babalar ve dedeler için de geçerlidir. Ailelerin konuşmak için bir araya gelmeleri çok yaygındır. Bir aile olarak yemek yemek ve hikayeler anlatmak en sık yapılan etkinliklerdir. Aile öyküleri tekrar tekrar anlatılır ve bununla birlikte, konuşulan şeylerin önemi ile birlikte bir kimlik ve aidiyet duygusu çocuğa geçirilir.
    Bu yüzden Japon bir çocuğun öfke nöbetine kapılması çok nadir görülür. Onlar için karışıklık yaratmayan bir çevre ile çevrilidirler. Onlar, sevginin eksikliği hissetmezler. Dünyanın bir düzeni olduğunu ve her insanın bir yeri olduğunu algılamaktadırlar. Bu da onlara huzur verir, onları hassaslaştırır ve duygusal patlamaların gereksiz olduğunu anlamalarına yardımcı olur.
    KAYNAK:
  • ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ”Okullarda, etüt merkezlerinde lgs sınavı için sabahtan akşama test çözen çocukları gördükçe, yer altına inen maden işçileri aklıma geliyor” demişti bir arkadaşım. Gün yüzü görmeden çocuklukları geçiyor, üzülüyorum demişti. Anne değildi bunları söyleyen arkadaşım, çocuklar üzerine düşüncelerini söylerken çekingendi. Anneler hemen atlayıverirdi üzerine, “sen anne değilsin, anlayamazsın” diyerekten.

    Okulumuzun anneleri, sabah dokuz akşam beş buçağa kadar okulda kalan, on dakikalık teneffüslere bile çıkmadan test çözen çocuklarına akşam etüdü konulması için ve eve daha çok test ödevi verilsin diye müdürlüğe istekte bulunmuşlardı. Anneydiler çünkü, çocuklarının iyiliğini isteyen annelerdi.
    Geçmiş senelerde, ilkokul öğretmenimizin anne olmaması veliler arasında huzursuzluk, tedirginlik yaratmıştı. Öğretmenimiz veliler ile ters düşerse hep öğretmen suçluydu , anne olmadığı için. Sınıf anneleri kendi aralarında yarışıyorlar, ünlü markaların hediye çeklerini öğretmenler gününde hediye etmek için, organize oluyorlar, bir bizim öğretmen almıyor, hediye çekini, bana öğrencilerimin sarılıp öpmesi yeter diye. Okulun diğer öğretmenleri hediye çeklerini almışlar çünkü onlar anne, bizimki anne değil diyorlar.
    Bir kadın programında Türkiye’nin en iyi üniversitesini birincilikle bitirmiş dünyanın en iyi üniversitelerinde çocuk gelişimi üzerine doktoralar yapmış bilim insanı bilimsel araştırmalarını anlatmaya çalışıyorken sunucu kadın (Derya Baykal) ağız büküyor ve ”anne olmadığınız için anlayamazsınız” diyor. Kendi anneliğini örnek göstererek alçak gönüllü bilim insanına ayar veriyor.

    Çocuk doğurmamış arkadaşım, her anneye nasip olmayan bir şeye; çocukları insan gibi görebilme becerisine sahip.

    Anne olunca bize ne oluyor ki çocuğumuzu “insan”olarak göremiyoruz? Üzerine titreyip, tüm maharetimizle yumruk yumruk şekillendirdiğimiz eserimiz üzerine ömür boyu gölge olmaya neden bu kadar mecburuz?

    Annelik uykusuzluğumuzu, sütümüzü, tedirginliğimizi, gözyaşımızı, iş bırakmışlığımızı, çatlaklarımızı, pörsümüşlüğümüzü, zamansızlığımızı neden kutsuyoruz, kutsanmasını istiyoruz?
    Anne olunca kanatlarımızın çıktığını, yüreğimizin yerinden çıkarılıp nurlu başka bir yürek takıldığını, gözlerimize sadece çocuklarımıza odaklı perde indiğini, tüm koruyucu meleklerin bizi gözetlediğini , dünyanın bizim için döndüğünü neden herkese göstermek istiyoruz?
    En çok da çocuklarımız için tehlike olmuyor mu, bu kutsanmış annelik?
    Bu yazımı çocuk doğurmamış arkadaşım için yazıyorum, çocuğumu insan olarak göremediğim çoğu zamanlarımda gözümü açtığı için.
    AYŞE’NİN KOZASI BLOGUNDAN ALINMIŞTIR.
    YAZAN ARKADAŞI AYAKTA ALKIŞLIYORUM. 💗