Etiket: ebeveynlik

  • “Çocuk Doğurdum” Şımarıklığı

    “Çocuk Doğurdum” Şımarıklığı

    İstisnasız herkesin denk geldiği bu şımarıklık hakkında Ekşi Sözlük yazarlarının çok isabetli tespitleri var. Aşağıda aynen alıntılıyorum:

    ————————————————

    burada bahsedilen durum ele güne karşı “ben ne kadar mükemmelim”i gösterme çabasıdır aslında. bu iş çocuk doğurmadan çook çok önce başlar, çocuk bunun nirvanasıdır artık.

    üniversiteye gider, ışık hızıyla giyimi kuşamı, saçı başı makyajı, yürüşüyü hali tavrı değişir, çünkü bunu bekliyordur uzun zamandır dört gözle. sonra okul kantininde, kampüs çimlerinde zilyon tane fotoğraf çektirmeyle başlar, birinde sağdan bakar birinde soldan bakar, birinde sağ elini beline koyar birinde sol elini, sonra bir bakmışsın badegül “kampüste keyif” albümüne 107 fotoğraf eklemiş.

    bir sevgili bulur, soran sormayan herkese onu anlatmaya başlar, dünyanın en yakışıklı en romantik en düşünceli erkeğidir o, her türlü kaprisine katlanır hiç ses etmez, çocuk onu öyle böle sevmiyordur, her gün elinde çiçekle gelir, mütemadiyen hediye alır, sonra bir bakmışsın pelinsu “romantik aşkitoşumun süprizi :)))” albümüne 87 fotoğraf eklemiş.

    sonra evlenmeye karar verirler, bunun tanışması var, istemesi var, sözü var nişanı var, kınası var düğünü var, fotoğraflar, check-in’ler kuaför salonundan başlar, french manikürlü tırnağa yaptırılan nazar boncuğunun fotoğrafı “aman nazar değmesin” yorumuyla hemen paylaşılır, kuaföre düzülen methiyelerle saç makyaj merasimi son bulup düğüne geçilirken bir bakmışsın kezbancan “evlendik :)))” albümüne 750 fotoğraf eklemiş.

    ve işte beklenen an. kızımız hamiledir ve “evli mutlu ve yakında çocuklu :))” diyerek müjdeli haberi eşe dosta yayar. tüm tanıdıklarının midesinin kadar bulandığından, o gün neye aşerdiğinden, ne yediğinden de haberi vardır artık. çocuğun cinsiyeti de belli oldu mu alışveriş temalı paylaşımlara gelinir, her güne bir bebek eşyası olmak üzere paylaşımlar itinayla sürdürülür, doğum öncesi hastanede en az yüz tane fotoğraf çektirmek tabi ki unutulmaz ve o mucizevi an yaşandıktan sonra bir bakmışsın şehriyesu “minik prensesim” albümüne 1026 fotoğraf eklemiş.

    tabi bebeğin kırkı çıkana kadar asla yüzü paylaşılmaz çünkü hanım kızımız nazara çok inanmaktadır, bugüne kadar paylaştığı beşbin fotoğraftan bişey olmaz ama mazallah bebeğin bir fotoğrafıyla her şey yerle yeksan olabilir. bunu telafi etmek için bol bol el ayak resmi paylaşır ilk dönem, sonra yasaklar kalkınca…

    bebeğin bir sağdan baktığı, bir soldan baktığı, bir sağ elini bir sol elini havaya kaldırdığı, sıçtığı, kustuğu,üstüne yemek döktüğü, ağladığı, güldüğü milyon tane fotoğraf paylaşmaya devam edecek ve aralarda “anne olmak çok zor iş”, “gene uykusuz kaldım”, “çocuk da yaparım kariyer de”, bittim tükendim tandanslı yorumlarda bulunmayı asla ihmal etmez.

    bu bir süreçtir, çocuk doğurmakla başlamaz, ve maalesef doğurmakla da bitmez, bu canhıraş çaba ister istemez çocuğa da bulaşacaktır ve nesilden nesile aktarılacak, kafa sikmeye devam edeceklerdir.

    ——————————————————

    ‘genç evlilerdeki olağanüstü kıroluk’un bir sonraki level’ıdır

    “hadi çocuk yaptım beni takdir et” diye beklerler sanki bana yapmışlar gibi! sorun çocuk doğurmaları değil, sorun bunu köpürtmeleri. çocuk doğurdun diye ilk yaptığın geceden son dakikasına kadar log tutman, ifşa etmen ve başkalarının kafasını şişirmen gerekmiyor.

    —————————————————–

    yeni nesil bir anne olarak tamamen katıldığım önerme

    küçük yaşımdan beri çocuklara bayılan bir insanım. ilkokuldayken bile eve gelir önlüğümü çıkarır karşı komşumuzun bebeğine bakmaya onunla oynamaya giderdim. sonra yurtdışında da bu alışkanlığımı au pair olarak sürdürdüm ve yabancı annelerin ”cool” duruşuna orada iyice şahit oldum. çocuğu kafayı gözü patlatıp yere düşse bile sakinliğini koruyan ”ağlayacak bir şey yok bunda haydi” diyerek sakince teselli eden, bizde olsa morarana kadar ağlayacak çocukları 1 dakikada susturup yüzündeki morluklara şişliklere gülerek pansuman yapan annelerdi. buradaki o ‘çocuğumun yüzüne sinek konsa dünyayı yakarım’ andavallarına karşı, çocuğunu o sinekle başbaşa bırakıp onla başetmesini öğreten annelerdi. yıllarca gözlemlediğim en önemli şey türk annelerinin çocuklarını çok ana kuzusu ve donanımsız yetiştirdiğini görmekti.

    geçen gün yine hamile bir arkadaş ile benzer şey geldi başıma

    sürekli dünyada sadece kendisi doğuracakmış gibi davranan, doğurganlığı kendisine özgü sanan bu arkadaş ile pazara gittik. bu konuda zaten sürekli ufak sürtüşmelerimiz vardır. en sonunda anne olmanın yetiştirmeyle alakalı olduğu bölümde hemfikir olmuşken ”evet yoksa kediler, köpeklerde anne oluyor bizim farkımız var yaneeeee” deyip yine bütün asfalyalarımı attırmıştı. cayır cayır yanan binadan yavrularını kurtaran köpekler, annesi ölen kedileri sahiplenip kendi yavrularından ayırt etmeden bakan kediler… çoğu insandan daha iyi annelik yapan hayvanlar keşke kendisine anaçlık konusunda biraz ilham verebilseydi. neyse gittiğimiz bu pazarda yürürken yanımızdan tatlı mı tatlı bir köpekçik geçti ve o anda bin kişilik o pazarda başımdan aşağı kaynar sular döken sahneler yaşanmaya başladı “ayyyyyyy köpeeekkk, git burdan ne işin var senin pazarda, hamileyim ben hamileeeeeeeee” gibi anlam dahi veremediğim cümleleri içerek çığlıklar atmaya başladı. sadece ondan böyle bir tepki gelirken, herkes şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. köpek sadece yanından geçmişti halbuki… hemen adımlarımı hızlandırıp pazarın çıkışına ilerledim. kimsenin o kişinin arkadaşı olduğumu bilmesini istemedim, gerçekten o an biri sorsa ”tanımıyorum” diyecektim.velhasıl evet dostlar, özellikle yeni nesilin bu çocuk doğurmanın bokunu çıkarması sebebiyle ağızlarına ıslak odunlarla vurulması gerek. avrupada köpeğiyle uyuyan, düşen kalkan, yere düşen emziği alıp ağzına atan hanslar, stevenlar, sarahlar varken bizim burda anneleri tarafından tekmişcesine yetiştirilen muhittinler, cerensular, berketaylar…

    işin komiği bizim süper, über koruyucu annelerimizin yetiştirdikleri memur olsa büyük başarı sayılırken, orada sözde ilgisiz ecnebi analarının evlatları cern’i kuruyor.

    sözüm size genç anneler, tek doğurabilen varlıklar sizler değilsiniz. bu yazıyı okurken yüzbinlerce kadın hamile kalıyor, bir o kadarı doğum yapıyor. hepimiz aynıyız; insanız. farkımız doğuştan gelmiyor, sonradan oluyor. merhametli, sevgi dolu, mütevazi, bilinçi nesiller yetiştirin. bırakın artık şu çocuğum için dünyayı yakarım masallarını. çocuğunuzu düzgün yetiştirin yeter!

    —————————————————

    valla annelerin şımarıklığında değilim. bana ne? ammaaa yetişen çocuklar ağır psikopat olacak, bi 20 seneye ağzımıza fena sıçılacak, hazır olun.

    —————————————————

    kaç tane arkadaşımın bebeğini görsem, sürekli ağlıyorlar, bağırıyorlar ve gerçekten rahat durmuyorlar.

    elbette bebeğin suçu değil bu, ağlayacak ne yapacak, sorununu nasıl anlatacak başka.

    ama ebeveynlerin hepsinden şunu duyuyorum,

    “ya aslında hiç böyle yapmaz. normalde hiç böyle değil.”

    sanırsınız kimse olmadığında, oturup ortadoğu barışını tartışıyorlar kahve eşliğinde.

    bu bile müthiş bir ego tavrı bence.

    biz biliyoruz onun ağladığını, uyumadığını, senin hayatının tek anlamı haline geldiğini, ara ara pişman olduğunu, kimselere anlatamadığını.

    biz biliyoruz da tercih etmiyoruz, anlatma bize.

    —————————————————

    belli bir disiplinle büyümüş, çocuğum olsa onu da bu şekilde büyütecek biri olan tamamen katıldığım önerme

    yav arkadaş hakikaten bu nasıl bir şımarıklıktır aklım almıyor. o sizin biricik evladınız olabilir ama karşınızdaki için sıradan, muhtemelen sevimli bir bebekten başka bir şey değil.

    her muhabbete çocuğunuzu limon gibi sıkmayın, yaptığı bilinçsiz bebek hareketlerine belki anne baba olarak aşırı heyecanlanıyor olabilirsin ama bana anlatıp da bu olaya şok olmamı ya da kahkahalar atmamı bekleme.

    hastanede başlayan ve cidden birçok doktorun dalga geçtiği, sinir olduğu (şahit olmuşluğum var) oda süslemek nedir arkadaşım? insanın gülesi geliyor yemin ediyorum.

    istediğini yedir, istediğini giydir, istediğin marka araç koltuğunu al, güle güle yesin, giysin, kullansın da bana bunların markasını, fiyatını, hangi yurt dışı gezinde paris’in bilmemne mağazasından aldığını kibirli kibirli anlatma gözünü seveyim. senin çocuğun senin için biricik, tek; bunu biliyorum ama emin ol benim sümüklü yeğenimden hiçbir farkı yok, hepsi bebek, hepsi götü boklu velet işte, abartma bu kadar.

    eline tablet, bilgisayar verip de mucizeler yaratıyormuş gibi davrananlar var ya, size ne demeli bi bilsem… ne yaparsanız yapın elbette, beni ilgilendirmez ama şunu unutmayın ey anne-baba; çocuğun zekasını tablet, bilgisayar, telefonu ne kadar iyi kullandığı değil, ne kadar iyi iletişim kurabildiği, kendisinin ne kadar farkında olduğu, gerçek sosyal ortamlarda ne tepkiler verdigi belirler. yoksa sizin ufaklığın bilgisayar ekranını büyütüp küçültmesini mucize gibi anlatmayın zira bu durum çocuğunuzun ne kadar zeki oldugunu göstermiyor maalesef.

    bir de “yemek yemiyor, ayy her şeyi kırıp döküyor, görüyor musun nasıl da büyüklerine cevap veriyor (olumsuz anlamda), elinden bilgisayarı alamıyoruz” gibi çocuğun olumsuz davranışlarını bıyık altından gülerek yalancıktan şikayet etme ve gurur duyulacak bir şey gibi anlatma ablacım, acayip yapmacık oluyorsun. sen daha 2 yaşındaki çocuğuna laf geçiremiyorsan, sözünü dinletemiyorsan benim söyleyeceğim tek şey, o çocuk büyüdüğünde önce sana, sonra öğretmenlerine allah sabır versin.

    herkes çocuğunu elbette istediği gibi yetiştirecek, anneliğinin, babalığının tadını çıkaracak, buna zaten lafı yok kimsenin, ama bıktırma insanları, bunaltma, çocuğundan soğutma.


    —————————————————–

    şahsi fikrime göre arabayla hava atmaktan ya da evi ile övünmekten farkı olmayan durumdur.
    sosyal medyada kişilerin paylaşımlarına dikkat ederseniz kendini konumlamaya çalıştığını görürsünüz. adam nefret ettiği ofisinden bin tane foto paylaşır çünkü kendini beyaz yakalı pozisyonuna konumlandırmak ister. arabasını paylaşan adam kendini zenginliğe, çocuğunu öne çıkaran kadın ise kendini anneliğe konumlandırmaya çalışır.

    toplumumuzun bu hastalığa tutulmasının sebebi ise kendine yatırım yapmayan bir sürü olduğumuz gerçeğidir. bireysellik anlayışının da pek gelişmemesi ile kendi başına bir varlık olmaktan ziyade bir kitlenin parçası olmak için çırpınmamızdır. çocuk doğuran kadın annelere dahildir ve bunu öne çıkararak o kitleye dahil olur. beyaz yakalı adam işten çıkmak için saniye sayan haliyle beyaz yakalı sürüsüne dahil olmak için her ritüeli yerine getirir. pahalı kıyafet, saat, son model telefon hep bu aitlik çabası ile satın alınır.

    gezmekle övünen insan bile böyledir ki gezmek kendine bir yatırımdır ama gezen kişi ayhh ben de çok geziyorum yha diye bağıra bağıra bi hal olmak zorunda hisseder. örneğin ben yurt dışında türklerden başka full makyaj ve düğüne katılsa sırıtmayacak abiyelerle gezen başka bir ırk bilmiyorum. çünkü onlar için gezmek sosyal medyada paylaşmak içindir, kendine yatırım için değil. bir amerikalıya bakarsınız, eski bir tişört, şort ve parmak arası terlikle gezer. sıfır makyajı belirtmiyorum bile.

    herhangi bir şirkette çalışırken yırtık çantayla gezen sade giyimli bir üst düzey çalışana illa denk gelmişsinizdir. bu kişi mesela avrupalıdır, bireyselliği oturmuştur, kendine sürekli yatırım yapar ama bir sınıfa dahil olmak için çabalamak zorunda hissetmez. 10k dolarlık saati olmazsa ölecek hastalığına yakalanmamıştır.

    kendine yatırım yapmak bir kitap okuyup bir fikir edinmektir, bir müziği dinlemek, bir filmi izlemek, eğitim almak, hep öğrenmek, kendini geliştirmek, dünyayı merak etmek, yeni yerler keşfetmektir. vizyon edinmektir. fizyolojik olanaklarla elde ettiklerimiz veya parayla üzerimize iliştirdiğimiz nesneler değil.

    kısacası birey olduğumuzu anladığımızda bu şımarmalar, sosyal medyayı çöplüğe çevirmeler bitecek. o vakit gelene kadar bir kitleye dahil olmak için çırpınmalarımız bitmeyecek. kimseye bir şeyi kanıtlamaya çalışmayacağız. ama o zamanın gelmesine daha çok var.

    ——————————————-
    Bir bonus da benden olsun.

    ———————————————-

    Ekşi Şeyler’den alınmıştır.

    Link: https://eksiseyler.com/sosyal-medya-ile-iyice-cosan-olay-yeni-nesil-annelerdeki-cocuk-dogurdum-simarikligi

  • Neden Çocuk Yapmıyorum?

    Neden Çocuk Yapmıyorum?

    Hormonlarım, doğa bana doğur diyebilir. Rahmim görevini yerine getirmediği için kist ve miyom tutuyor olabilir. Memelerim atıl duruyor olabilir, bir canlıyı sütle beslemediğim için.
    Ama içimden hiç doğurmak gelmiyor.
    Her sabah alarmı susturup beş dakika daha uyumam, sabah şekerlemesini sevdiğimden değil, yorgunluktan. Ayakkabılarımı giyip evden çıkarken “İyi ki çocuğum yok” diyorum. Evde bir can bırakmak, bir canı götürüp bir eve, bir yere bırakmak zorunda olmadığım için, onun üzgün, ağlamaklı bakışları, gözyaşları yüreğime oturmuş işe gitmemek için.
    Masamda çalışırken “İyi ki anne değilim” diyorum. Karşımda oturan arkadaşımı annesiyle, kayınvalidesiyle, bakıcıyla konuşurken duyuyorum çünkü. Endişeli, huzursuz. Biraz gülümsesin, rahatlasın diye kalkıp çay getiriyorum ikimize, komik bir video açıyorum belki neşelenir diye. Başardığı büyük iş, ben o stresi kaldıramazdım.
    İşten çıkıp eve giderken, eve girerken, evde akşam salonda otururken iyi ki o anda çocukla ilgilenmek zorunda olmadığımı düşünüyorum. Vücudum külçe gibi, yemeğimi yiyip çöküyorum koltuğa. Kendimi zor beslerken onu nasıl yedirirdim? Koltuktan yatağıma geçmemle uykuya dalmam arasında birkaç dakika varken, onu nasıl uyuturdum?
    Günlerden cumartesi. Metrodan inip alışveriş merkezinin içinden geçiyorum eve gitmek için. Çıkış kapıları oyun salonunun bitiminde. “Çocuğum olsaydı buraya gelmek isteyecekti, iyi ki yok” diyorum. Makinalar canavar gibi, kulaklarım uğulduyor, gürültü sanki çığ da üzerime düşüyor. Çocuğum olsaydı bu karanlıkta oynamak isteyecekti. Ben onu toprağa, çayıra çimene götürsem de arkadaşlarının yanında olmak isteyecekti. Ben de boynumu eğip cumartesi çilesinin bitmesini bekleyecektim. Sonra kızgın ve öfkeli bir kadın olacaktım. Bana ufacık bir şey sormasına tahammül edemeyecektim. Ona bağıracaktım, küçücük kalbini kırıp onu üzecektim.
    Çocuğum olsaydı, onunla ilgili bütün işler benim üzerime kalacaktı. Bakmak, bezlemek, beslemek, kucağımda sallamak, ayağımda sallamak, beşiğinde sallamak, ödevlerini yapmak, öğretmenleriyle konuşmak. Onunla alışverişe gitmek, isteklerini karşılamak, bir sıkıntısı olunca dinlemek ve çözüm bulmak, mutsuzluğunu gidermek. Babası elbette yardımcı olurdu, ama bu işlerin yarısından fazlası benim üzerimde olurdu ve kamburum çıkardı.
    Sonra mesela çocuğum olsaydı ve bir yerde bir yanlış yapsaydı, ben ayıplanır, suçlanırdım. “A-aaa… annesi bunu nasıl yetiştirmiş?” Niye ben yetiştireyim ki tek başıma? Bunun bir de babası var, bir de anneannesi babaannesi dedesi var. Küfür etti diye ben mi alkışladım? Pipini göster ben mi dedim? İstediğini yaptırmak için yalandan ağlamayı ben mi öğrettim? … deseydim kimse beni dinlemezdi. “Çocuğu anne yetiştirir” derlerdi.
    Yolda giderken bir okul çıkışına denk geldiğimde aklımdan geçen, iyi ki çocuk yapmadığım. Çünkü çocuğu yetiştiren aynı zamanda okul, öğretmenleri ve okuldaki arkadaşları.Okulu seçsem öğretmenleri seçemezdim, öğretmenleri seçsem arkadaşlarını seçemezdim. Yani çocuğu yetiştiren biraz da eğitim sistemi ve hatta arkadaşlarının aileleri. Arkadaşlarının doğruları onun da doğruları, ben bunu ne kadar değiştirebilirdim bilmiyorum.
    Doğa bana doğur demesine rağmen, hormonlarım, bedenim buna programlıyken neden çocuk yapmıyorum? Ben doğayı, hormonlarımı, bedenimi duyamıyorum ki… Yorgunluk, hayat gailesi, gelecek endişesi üzerime öyle bir çökmüş ki, onları duyamıyorum.
    Sadece gördüklerime inanıyorum.
    Kaynak: HT-Hayat / Özlem Kartal
     
  • Yenidoağana Kitap Okumak

    Yenidoağana Kitap Okumak

    New York Üniversitesi’nde profesörlük yapan Selçuk Şirin pek çok değişik konuda yazılarını dikkatle takip ettiğim akademisyenlerden biri. Ülkemizde kitap okuma konusunda insanların ne kadar geride oldukları apaçık ortada. Selçuk Şirin’in bu yazısı da bu konuyla ilgili. Evet okumak beşikten başlar, başlamalıdır.

    Selçuk Şirin’in yazısı;

    ”Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim. Evet! Yeni doğan çocuğa doğduğu andan itibaren kitap okuyun! Daha da ötesini söyleyeyim: Bu, çocuğunuzun geleceğine yapacağınız en kıymetli yatırımdır. İddialıyım, evet.

    TÜYAP kitap fuarında çocuk gelişimini ve eğitimi dert eden biri olarak çok acı bir tablo ile karşılaştım. Bir okulöncesi eğitimci ile fuarda basit bir soruya yanıt aradık: Yeni doğan çocuğa okumak için kitap var mı? Çoğu yayıncı bırakın kitap önermeyi soruyu bile anlamadı. Yeni doğan çocuğa kitap okunmaz diyen bile çıktı. Bulduğumuz birkaç kitap ya o yaş çocuğa uygun değildi ya da kötü birer çeviriydi. Çocukların geleceğine, ülkenin geleceğine dair bundan daha korkunç bir şey duymadım. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız lütfen okumaya devam edin.

    BEYİN GELİŞİMİNİN YÜZDE 90’I İLK 36 AYDA BİTİYOR!
    İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

    30 MİLYON KELİME FARKI NEDİR?
    İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

    İlk 3 yılda çocukları aileleriyle gözleyen klasik bir çalışmayı anlatmadan yukarıdaki soruya yanıt vermek mümkün değil.

    Evet, Hart ve Risley tarafından gerçekleştirilen meşhur ‘20 Milyon Kelime Farkı’ araştırmasından söz ediyorum. Araştırmacılar insan beyninin en hızlı geliştiği dönemde ebeveynlerin ne yaptıklarını anlamaya çalışyor bu çalışmada. Bu amaçla üç değişik sosyoekonomik seviyeden onlarca aile seçiyor ve sıkı bir takip başlıyor. Araştırma boyunca çocuklar üç yaşına kadar her ay bir saat aile içinde gözleniyor. Araştırma tamamlandığında görülüyor ki gelir seviyesi ne olursa olsun çocuklar birbirine çok benziyor ama bir istisna hariç. Farklı gelir gruplarından gelen çocuklar arasındaki en büyük fark çok net bir şekilde açığa çıkıyor. O da çocukların duyduğu kelime sayısı. Aşağıdaki sonuç grafiğinde de göreceğiniz gibi varlıklı ve eğitimli aileler üç yıl boyunca toplam 45 milyon kelime kullanıyor. Orta eğitim ve gelir seviyesine sahip ailelerde bu rakam 30 milyona düşüyor. Ancak eğitim seviyesi düşük ailelerde bu rakam 15 milyonu ancak buluyor. Yani alt ve üst grup arasındaki fark “30 milyon kelime”. Bu araştırmanın çocuk gelişiminde yarattığı devrimi anlatan aynı adlı kitap yakında Türkçede de basılıyor.

    OKULÖNCESİNDE ZEKÂ DEMEK KELİME HAZİNESİ DEMEKTİR!
    Acı olan ilk 36 ayda ortaya çıkan 30 milyon kelime farkının sonraki yıllara etkisi. Çünkü pek çok çocuk için bu fark hiç kapanmıyor! Çocuklar okul çağına geldiklerinde görüyoruz bu farkın ilk etkisini. Çünkü okulöncesi dönemde zekâ dediğimiz şey aslında kelime hazinesinden ibarettir. Daha çok kelimeye aşina çocuklar işte bu yüzden okula başladıklarında öğrenmeye hazır oluyor. Kelime hazinesi geniş olan çocuk, arkadaşlarından birkaç adım önde başlıyor. Çünkü o çocuk öğretmenin ne dediğini daha çabuk anlıyor. Ve maalesef okullar bu farkı kapatmakta çok başarılı olmuyor. O nedenle alt gelir gruplarından gelen çocuklar zorlanırken üst gruptan gelen çocuklar rahatlıkla üniversiteye ulaşıyor.

    ÇOCUKLA BİRLİKTE OKUMALIYIZ
    BU dönemdeki en önemli uğraş çocuklarla bir kitap aracılığıyla diyalog kurmak. İngilizcede ‘dialogic reading’ denen bu teknik bildiğimiz manada bir kitap okuma değil. Yeni doğan çocuk kelimeleri bilmiyor o nedenle yapılması gereken bir kitap aracılığıyla çocukla diyalog kurmak. Yani çocuğa kitap okumak değil, çocukla kitap okumak. Tıpkı eskiden nenelerimiz dedelerimizin yaptığı gibi ninnilerle okumak. Ya da annelerimizin yaptığı gibi çiçekle konuşur gibi çocukla bir kitap üzerinden konuşmak. Her beceri gibi bu da öğrenilebilir bir beceri. Merak ediyorsanız girin YouTube’da pek çok iyi örnek var.

    KİTAPSIZ EVDE ÇOCUK YETİŞMEZ!
    Çocukların zihinsel gelişimini desteklemek, onları okula daha iyi hazırlamak için yapmamız gereken en temel uğraş onlarla kitap okumak. Peki biz bunu ne kadar yapıyoruz? AÇEV’in ebeveynlerle yaptığı araştırmayı daha evvel bu köşede paylaşmıştım. O çalışmada okulöncesi yaşta çocuğu olan ebeveynlere tam olarak neler yaptığı sorulduğunda ilk sırada televizyon izlemek çıkmıştı. Evlerinde çocuklarına kitap okuyanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Yani her 5 ebeveynden sadece biri çocuğuna kitap okuyor! Bunun bir nedeni zihinsel gelişim için kitap okumanın önemi konusunda bilgi eksikliği. Bir diğeri nedeni ise evlerdeki kitap eksikliği. Malum biz çok okuyan bir ülke değiliz. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre evinde okul çağında çocuk olan ailelerin bile yarısından çoğunda toplam kitap sayısı 25’i bulmuyor.

    Türkiye eğer eğitimde içinde bulunduğu çıkmazı aşmak istiyorsa işe doğumdan başlamalı. Çocukların beyninin en hızlı değiştiği okulöncesi döneme özel olarak yatırım yapmalı. Eğer bu erken yaşta çocuklarımız için gerekli yatırımı yapmazsak ondan sonra hangi sınavın nerede kullandığının hiçbir anlamı yok.”

    Kaynak: Selçuk Şirin

  • Çocuklarınız Şımarık Arkadaşlar

    Çocuklarınız Şımarık Arkadaşlar

    İster kızın ister kızmayın. Kavgada söylenmez deyin. Yumuşak karnımıza vurdun, stratejik hata yaptın deyin. Sen ne anlarsın, çocuk mu baktın büyüttün deyin. Ne söylerseniz söyleyin, çocuklarınız şımarık.
    Ama sorun onlarda değil. Uyuyan insana gidip “Hadi uyan” diye bir tane patlatan, canı yemek yemek isteyince odada gözüne kestirdiğine beni sen yedir diyen, istediği olmayınca avaz avaz bağıran, ağlayan çocuğun kabahati yok. Bütün suçu siz işteyken ona bakan anneanne-babaanneye, bakıcıya, yuvaya, geleneklere, göreneklere, topluma da tek başına yıkamazsınız.
    Bu şımarıklıkta payınız var. Çünkü onu şımartan nedenler sizi de şımartıyor. Mesela evde bir tür aile arası kabul günü var. Kapıdan giren “Aaaaa” diyor, “Bu da kimmiş?” “Gel bir öpeyim.” “Sen ne tatlı, ne güzel bir şeysin.” Herkes çocuğunuzu öper kucaklarken, ona övgüler yağdırırken, onu kucaktan kucağa gezdirirken yüzünüzde mutluluğun ötesinde bir ifade beliriyor. Kimsenin kulağına eğilip demiyorsunuz: “Bu kadar ilgilenmeyin, çok şımarıyor.”
    Çocuğa anlayış gösterilir. Çünkü o daha olmamış insandır. Doğruyla yanlışı ayıramaz. Ortamın neşesi gerçekten de çocuktur ve bazen kafa da şişirir.
    Çocuğunuzla gurur duymanız normal. Biri onu sevince mutlu olmanız doğal. Normal olmayan, siz çocuğunuz üzerinden puan kazanacaksınız diye, onun sayesinde ilgi çekeceksiniz diye, ortamdaki herkesin çocuğunuzdan sopa yemeye, onun elinde oyuncak olmaya mecbur olması. Sizin olanlara seyirci kalmanız.
    Eşin dostun eğlencesi, takdir belgeniz olan çocuğunuzun vapurda, otobüste, kafede, restoranda ayakkabılarıyla koltuklara sandalyelere çıkmasına ses çıkarmamanızla ilgili de sıkıntılarım var. Yerlerde yuvarlanıp insanların tepesine çıkarken, bir çocuğunuza bir de onun yaptıklarına maruz kalanlara bakıyorsunuz. Gülüyorlarsa, gülümsüyorlarsa, seviyorlarsa, onunla ve sizinle konuşuyorlarsa mutlu oluyorsunuz.
    Çocuğun çocuk olduğunu kabul ediyorum, ama ona yumurcak, oyuncak değil, yetişkin değil insan muamelesi yapmak istiyorum. İnsan muamelesi yapılan çocuğun da bunu anladığını ve sakinleştiğini görüyorum, biliyorum. Siz de dikkat edin, çocuk eğitimlerini örnek aldığınız memleketlerde, tatil için ülkenize gelen turist ailelerinde görüp imrendiğiniz, bağırıp çağırmayan, ağlamayan, taşkınlık yapmayan çocuklara anneleri babaları sizin gibi davranmıyor.
    Çocuklar büyükleri anlıyor. Eğer büyükler onlarla konuşmayı bilirlerse. İki çocuğu olan bir arkadaşım var. O işe giderken çocukları arkasından ağlamıyorlar, o yokken de ağlamıyorlar, o eve gelince sarılıp akşam rutinlerini yaşıyorlar. Ona dedim ki “Nasıl oluyor bu?” Dedi ki: “Ben onlarla hep konuştum. Bebekliklerinden beri gidiyorum ama döneceğim dedim ve hep de döndüm. Bence beni anlıyorlardı, bu yüzden ben giderken arkamdan ağlamıyorlar ve gün içinde beni defalarca arayıp konuşmak istemiyorlar, hep geri döndüğüm için bekliyorlar. Herhalde bana güveniyorlar.”
    Üç dil konuşan bu arkadaşımın tek kelime İngilizce veya Fransızca bilmeyen, kültür patlaması da yaşamayan bir yardımcısı var. Gelen giden, anneanne babaanne çocukları biraz fazlaca seviyor. Ama bu çocuklar şımarık da değiller. Büyükler sohbet ederken onların sözünü elbette kesiyorlar, ama “Sen yerinden kalk ben burdan geçicem” diye diretmiyorlar. “Bana ne oynayalım, şimdi oynayalım” diye kimseye oyuncak fırlatmıyorlar.
    Çocuğun nasıl şımartılmayacağını söylemek için çocuk sahibi olmaya gerek yok.
    Ayrıca çocuğunuzu bu kadar şımartmaya hakkınız da yok. Hayat böyle değil. Mücevher muamelesi yaptığınız çocuğunuza, siz devam etseniz de bir yaştan sonra başkaları mücevher muamelesi yapmayacak. Bundan sonra onun kendini nasıl hissedeceğini, yeniden aynı ilgiyi görmek için hangi yollara başvuracağını düşündünüz mü?
    Çocuklarınız şımarık arkadaşlar. Ve sizin bu şımarıklıkta payınız var. Alıştığı ilgiyi görmediğinde önündeki tabağı yere devirmesi sinir bozucu. İstediğini -size ve mesela ortamdaki diğer insanlara- yaptırana kadar, bazen gözünde tek damla yaş olmadan avazı çıktığı kadar bağırması sinir bozucu. Ve siz çocuğunuz üzerinden ilgi toplamak, takdir edilmek istiyorsunuz.
    Daha asap bozucu olan da bu.
    Kaynak: HaberTürk / Özlem Kartal
  • Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Daha çocuğu dünyaya gelmeden glutensiz, doğal, organik, GDO’suz bebek mamalarının neler olduğunu hatmeden, çocuğunun adına sosyal medya hesabı açan, okuyacağı okulu, çalacağı müzik aletini, yapacağı sporu belirleyen, çocuk yetiştirmeyi kitaplarla öğrenen yeni nesil annelerle okulların başı fena halde dertte.
    Sosyal medyada bebek fotoğrafları paylaşmakla başlayan, cafcaflı doğum günü partileriyle coşan, annelik bloglarını takip eden, ‘harika çocuklar yetiştirme’ yolunda saçını süpürge eden, anne-kadın-beslenme-sağlık sitelerinin vazgeçilmez takipçileri olan bu nesil, kendi annelerinden daha bilinçli olsa da daha stresli ve takıntılı. Kuşkusuz tek istekleri çocuklarının mutluluğu. Onların bütün istek ve ihtiyaçlarını hissedip hemen hazır eden, bütün gününü tasarlayan bu model anneler, kolejlerden de çocuklarına kendileri gibi ‘çok özel davranmasını’ istiyor. Öğretmenleri olur olmaz saatlerde arayıp, çocuklarının ne yediğini soruyor, istemediği çocuklarla aynı sınıfta olmalarına karşı çıkıyor, her aşamada okula müdahale etmek istiyorlar.
    Evet, bir çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işlerinden biri. Annelere de bu konuda çok fazla sorumluluk düşüyor. Üstelik çalışan anne sayısı da gittikçe artıyor. ‘Mükemmel anne’ ya da ‘süper anne’ sendromundaki yeni nesil işe, bakıcıya, okula koşturup bütün günü planlarken çocuğunun da en iyi şekilde büyümesini istiyor, geleceğine yönelik kaygılar duyuyor. Ama unutmasınlar ki bunu yaparken hem kendilerine hem de çocuklarına çok fazla yükleniyorlar.
    Çocuklarının en iyi okullarda okumasını, çok iyi yabancı dil bilmesini, çok yönlü gelişmesini bekliyorlar. Bunun için de çok kaynak tarıyor, yanlış yapmaktan korkuyor, kendilerini sorumlu tutuyorlar. Ancak bütün bunlar onları ilmek ilmek kendilerine bağlamakla ve özgüvensiz çocuklar yetiştirmekle sonuçlanabiliyor.
    Oysa çocukların iyi yetişmesi için öncelikle onlara sorumluluk vermek gerekiyor. Bırakın çocuğu bahçede biri itsin ki kalkmayı öğrensin, bırakın çocuğunuz düşsün ki koşmayı öğrensin, bırakın kirlensin ki öz bakım becerisini kazansın, bırakın arkadaşıyla tartışsın ve kendi barışsın ki sonrasında daha depresif hale gelmesin.
    Sizlerle birlikte sürekli koşturup, sizin planladığınız kursa, spora yetişmesin. İhtiyaçlarını kendisi belirlesin, fanustan çıksın. İhtiyacı olduğunda siz yanında olun, size güvensin yeter.
    KENDİLERİNE BAĞLI ÇOCUKLAR
    Ellerinden düşürmedikleri kişisel gelişim kitaplarıyla süper anneliğe soyunan bu model ebeveynler, çocuklarını sürekli gözetleyip kontrol altında tutar. Çocuklarının mükemmel olmasını isterler. Kusursuz, ideal çocuk için planlar çoktan hazırlanmış, bütün kurallar konulmuş, adımlar atılmıştır bile. Sözde özgür ama ipleri kendilerine bağlı çocuklar yetiştirirler. Ne zaman ne yiyeceklerini, kaçta uyuyacaklarını, ödevlerini, kurslarını, her türlü aktivitelerini planlayıp onları da uymaya zorlarlar.
    TİPİK ÖZELLİKLERİ
    Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini 7 gün 24 saat arayarak yönlendirmek isteyen yeni nesil annelerin tipik özelliklerini eğitimciler şöyle sıralıyorlar:
    SORUMLULUK VERMEYENLER: Çocuk adına her şeyi yapar ama onun yapabileceklerini örselerler. Üstelik bunun farkına bile varmazlar. Odalarını toplamasına fırsat vermez, ayakkabısını bile kendileri bağlar, yemeği önlerine koyar, hatta kaşıkla ağızlarına verirler.
    PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ KAZANDIRMAYANLAR: Onların çatışma yaşamalarına izin vermez, olabilecek sorunları kendileri çözer, arkadaşlarına bile müdahale ederler. Ama çocukların ergenlik çağına geldiklerinde en küçük problemi büyükmüş gibi algılayacaklarını, problem çözme yetilerinin gelişmeyeceğini anlamak istemezler.
    MARKA BAĞIMLILARI: Kılık kıyafete çok önem verip, çocuklarını da çoğu zaman marka bağımlısı yaparlar, ama bunda kendi sorumlulukları yokmuş gibi davranırlar.
    TEMİZLİK HASTALARI: Çocuklarının kirlenmesine izin vermezler, sürekli yıkanmasını isterler. Mikrop kapmaları en büyük korkularıdır.
    ORGANİK BESLENMEYE TAKINTILILAR: Çocuklarının okulda ne yaptıklarından çok nasıl beslendiğini, neler yediğini merak ederler.
    YABANCI DİL TUTKUNLARI: Çocukların okulda sadece İngilizce öğrenmeleri, konuşmaları onlar için en önemli şeydir. Yabancı bakıcı seçer, akşamları kendileri de evde İngilizce konuşur, filmleri İngilizce seyrederler.
    ÇOCUKLARINI ÜSTÜN GÖRENLER: Çocuklarının gerçekleriyle karşılaşmaktan hoşlanmazlar. Onların hep yaratıcı, akıllı, üstün zekâlı olduğunu düşünürler. Çocuğun güçlü ve güçlendirilmesi gereken yönlerini görmezden gelirler. Sınavda başarısız olduğunda, bir müzik aleti çalamadığında suçu okulda ya da eğitim sisteminde ararlar.
    AŞIRI KORUYUCU VE EVHAMLILAR: Çocuklarının başına bir şey geleceğini düşünerek onları her türlü tehlikeden koruyacaklarını sanırlar. Onların okulun bahçesinde koşmalarını, hareket etmelerini bile engellemek isterler. Dizlerinin kanaması, düşmesi durumunda okulu birbirine katarlar.
    BAŞKA ÇOCUKLARI ETİKETLEYENLER: Doğum günü partilerinde, sınıf buluşmalarında başka çocukları “yaramaz”, “tembel” “sorunlu” diye etiketleyerek bunu WhatsApp gruplarına taşırlar.
    BAKICI KANALIYLA YA DA ONLİNE ANNELİK YAPANLAR: Tatile ya da her yere çocuklarıyla giden ama onlarla ilgilenmeyenler bu gruba giriyor. Aşırı sosyaller ama çocuğunu sepet gibi taşıyıp, birlikte kaliteli zaman geçirmezler.

    KAYNAK: Hürriyet / Nuran Çakmakçı

  • Seyahat Etmenin Bir Çocuğa Kazandıracağı 11 Şey

    Seyahat Etmenin Bir Çocuğa Kazandıracağı 11 Şey

    Seyahat etmenin sadece bir çocuğa değil, biz yetişkinlere de kazandırdığı şeyler saymakla bitmez. Ancak bazı şeyleri erken yaşta görmek, bir çocuğun elde edebileceği en büyük hazinelerden biri. Ne yazık ki çocuklar şimdilik bu durumdan bir haber, bilgisayar ve tabletlerine gömülü bir şekilde yaşıyorlar. Burada biz büyüklere çok iş düşüyor. Dünya, onların ufkunu genişletecek pek çok sırla doluyken, onların evde oturmasına izin vermemeli. Elimize geçen ilk fırsatı çok iyi değerlendirmeli ve yakın-uzak fark etmeksizin bir seyahat planı yapmalı. İşte seyahat etmenin bir çocuğa kazandıracağı 11 şey.

    1 – Öğrendiklerini Asla Unutmazlar

    Kültürel ve ilgi çekici bir rota, okul sırasında öğreneceklerinden çok daha fazlasını öğretebilir onlara. Sonuçta onların beyinleri şu an her şeyi almaya hazır, taptaze. Gereksiz hiçbir bilgiyle dolmadılar henüz. Çocuğunuzun ilgi alanlarına göre harika bir rota oluşturabilirsiniz. Eğer imkanınız varsa, en azından 1 haftalık kültürel bir seyahat ile değerlendirebilirsiniz bu fırsatı.

    2 – Sosyalleşirler

    Çocuklu ailelerin tercih ettikleri turlardan birine katılarak, çocuğunuzun sosyalleşmesini sağlayabilirsiniz. Hiç belli olmaz, bakarsınız bu tur çocuğunuz için kalıcı bir arkadaşlığın başlangıcı olabilir. Hem bu sayede çocuğunuzun içe dönük bir birey olarak yetişme riskini de en aza indirgemiş olursunuz.

    3 – Özgüvenleri Gelişir

    Şimdilerde çocukların özgüvenleri sınıfın en iyi telefonuna sahip olmaktan ibaret olsa da seyahat etmenin kazandıracağı özgüvenle kıyaslanamaz bile. Bunun farkına varmaları birkaç seneyi bulacak elbette ki ama ileride bunun çok ekmeğini yiyeceklerinden emin olabilirsiniz.

    4 – Sorumluluk Sahibi Olurlar

    Burada ebeveynlere çok iş düşüyor. Sonuçta bir çocuğun sorumluluk sahibi olabilmesi için ona bir takım sorumluluklar yüklemek gerekiyor. Mesela valizini sizin hazırlamanızdansa birlikte hazırlamayı teklif etmek, tatilde her istediğini almaktansa, ona bir tatil harçlığı verip nasıl değerlendireceğine kendisinin karar vermesini sağlamak, çocuğun yavaş yavaş sorumluluk bilincine varmasına neden olacaktır.

    5 – Tecrübe Kazanırlar

    Unutmayın ki ilk defa uçağa binecek olmak bile bir tecrübedir. Dolayısıyla küçük yaşta seyahate çıkmak da çocuğun erken yaşta bilinçlenmesine ve dolayısıyla tecrübe kazanmasına neden olur.

    6 – Doğa ve Hayvan Sevgisi Aşılanmış Olur

    Bizim için belki de en önemlisi bu. Ne demişler, hayvanları sevmeyen, insanları sevemez. Hayvan sevgisi ve doğa bilinci, çocuğun ileride dünyaya faydalı bir birey olarak yetişmesine neden olur. Bu nedenle çocuğunuzu israfla tanıştıran 5 yıldızlı bir otele götürmek yerine, doğayla iç içe olacağı bir kamp alanına götürebilir ve ona bu bilinci yerinde aşılayabilirsiniz.

    7 – Hızlı Karar Verme Becerileri Yükselir

    Tatil demek, ani plan değişiklikleri demek. Elbette ki çocuklu aileler daha programlı tatiller planlıyorlar ancak bırakın çocuğunuz da sizinle birlikte anı yaşasın. O an ne yapılması gerektiği ile ilgili onun da fikrini alın. Ya da bir sonraki adımı bırakın çocuğunuz planlasın.

    8 – Erken Yaşta Hedef Koymaya Başlarlar

    Eğlenceli bir seyahat programı çocuğunuzun yeni yerler keşfetme isteğini de beraberinde getirecektir. Ona bir harita ve birkaç raptiye verin. Gidip görmek istediği yerleri ya da gidip gördüğü yerleri işaretlesin. Bu onun hayatta her zaman bir hedefi olacağının da işareti olacaktır aynı zamanda.

    9 – Zorluklarla Baş Etmeyi Öğrenirler

    Dedik ya, seyahat etmenin bir insana öğrettiklerinin sınırı yok diye. Zorluklarla başa çıkma meziyeti de onlardan biri. Bu sadece çocuklar için değil, biz yetişkinler için de geçerli. Ancak şu bir gerçek ki, onların da biraz teknolojiden kopmaya ihtiyacı var. Mesela birlikte kampa gidin. Doğal hayatın içinde, sınırlı imkanlarla yaşamayı öğretin ona.

    10 – Cesaretleri Artar

    Bir çocuğu ilk kez uçağa bindirmek, daha önce hiç görmediği bir ülkeye götürmek ve onu sürekli yeni şeylerle tanıştırmak, onların cesaretine cesaret katacaktır. Hatta onu doğa sporlarıyla tanıştırabilirsiniz. Mesela çocuklara özel bir rafting turuna katılabilirsiniz beraber. Bu sayede hem eğlenceli hem de adrenalin dozajı yüksek bir aktiviteye katılmış olmanın cesareti ile kendisiyle gurur duyacaktır.

    11 – Ailesiyle Olan Bağlarını Güçlendirir

    Bu son derece önemli bir madde. Evet, evde de hep berabersiniz ama ne kadar kaliteli zaman geçirdiğiniz tartışılır. Seyahatler, aile bağlarının kuvvetlendiği yegane zamanlardandır çocuklara göre. Eğer imkanlarınız da el veriyorsa, her fırsatı bu anlamda değerlendirmelisiniz.

    Bonus: Coğrafya Dersinden 100 Alma Garantisi!

    Bu kesinlikle birinci maddeyle doğrudan ilintili. O kadar gezip gördükten sonra, tüm yaşanmışlıklarını yazılı kağıdına aktarmak zor olmasa gerek.

     

    Kaynak: NeredeKal / Diley Kuru

  • Çocukla Seyahat Hakkında Yıkılması Gereken Tabular

    Çocukla Seyahat Hakkında Yıkılması Gereken Tabular

    Herkes tatile çıkma hayalleri kurarken, çocukla seyahate çıkmanın zorlukları sohbetlere meze olmuş durumda. Çocukla seyahat etmenin bazı kalıplaşmış rutinleri vardır ve bu rutinler kişiden kişiye değişir. Mesela bazı ailelerde yemek saatleri oldukça stresli geçerken, kimi ailenin ise uçak ya da araba yolculukları hem kendileri hem de diğer yolcular için işkenceye dönüşür. Bu da bir zaman sonra çocuk büyüyene -en azından söz dinleyene- kadar uzak seyahatleri rafa kaldırmaya neden olur.

    Ebeveynler için çocukla seyahat belli kalıplardan dışarı taşmamalıdır, aksi korku filminden farksızdır. Tam bir azıcık aşım kaygısız başım durumu yani. Evet, çocuklarla -özellikle bebek ve küçük çocuklarla- seyahat etmek kesinlikle zorluklar taşıyor. Ancak siz hazır olduğunuz sürece, bebeğinizle ya da çocuğunuzla unutulmaz maceralara yelken açmamanız için hiçbir neden yok. Gelin, çocukla seyahate dair bu kalıplaşmış tabuları birlikte yıkalım.

    “Uzun Uçak Yolculukları Bize Göre Değil”

    Uykusuzluk, hem çocuklar hem de ebeveynler için en iyi işkence yöntemlerinden biridir. Bebeğinizi veya küçük çocuğunuzu bu uğurda sakinleştirmeye çalışmak ise daha büyük bir işkencedir. Hele de henüz yürümeye başlamış bir çocuğunuz varsa, üstüne bir de ekstra hareketli bir çocuksa işiniz gerçekten de çok zor, haklısınız. Ancak bu bir savaşsa eğer, burada ebeveynlerin kazanan taraf olmaması için hiçbir neden göremiyoruz.

    Yapılması gereken; Gece uçuşlarını tercih etmek. Uçağa binmeden önce havalimanında çocuğunuzun enerjisini atmasını sağlayın. Mağaza dolaşın, oyun makinelerinde zaman geçirin, taşıyabileceği ölçüde sorumluluklar verin. Kabin ışıkları azalana kadar da uyumasına izin vermeyin. İlgisini çekebilecek bir video seyrettirebilir, resimli bir dergi ile vakit geçirmesini sağlayabilir ya da kısık ses tonuyla onunla sohbet edebilirsiniz. Kabin ışıkları azalınca yavaş yavaş uyku moduna geçiş yapabilirsiniz.

    “Ay Bizimki Orada Çok Üşür-Çok Terler”

    Tabi ki de hiç kimse çocuğunun soğuktan tir tir titremesini veya kızgın güneşin altında sıcaktan bunalmasını istemiyor. Fakat bu demek değil ki gideceğiniz lokasyonu buna göre belirleyin. Aslında çocukların vücutları bizim düşündüğümüzden çok daha esnektir. “Girince alışıyorsun” bir şehir efsanesi değil, gerçek. Bununla birlikte, belli saatlerde güneş ışınları sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de sağlıklı değil.

    Yapılması gereken; Böyle zamanlarda deniz kenarından ayrılıp, daha gölge bölgelerde zaman geçirebilirsiniz. Gittiğiniz beldenin çarşısını gezebilir, bir kafede oturup serinletici bir şeyler içebilirsiniz. Soğuk iklimli bir yere gitmeyi planlıyorsanız da gerçekten kaliteli kumaşa sahip termal kıyafetler ve içlikler bir hayli işinize yarayacaktır. Portatif el ve ayak ısıtıcıları da içinizi bu konuda büyük ölçüde rahatlatacaktır.

    “Plajın Kum Olması Şart”

    Kumla oynamayı hangi çocuk sevmez? Hayal gücünün sınırlarını genişleten kumdan kaleler her tatilin olmazsa olmazı değil mi? Üstelik bir de kumlu sığ sularda yüzmeleri onlar için daha güvenli. Varsın kulaklara, buruna, mayonun ya da şortun (hatta bebek bezinin) içine kum dolsun. Yeter ki plaj kum olsun. Ama güneşin alnında kumdan kale yapmaya daha ne kadar dayanabilir ki bir çocuk? Birinci gün, ikinci gün derken ondan da sıkılacak. Gelin, vazgeçin artık bu kum plaj sevdasından.

    Yapılması gereken; Ne demişler? Çeşitlilik hayatın baharatıdır. Bir kere gittiğiniz yerdeki tüm plajları keşfedin. Sizinle birlikte çocuğunuz da keşfetmeyi öğrensin. Ayrıca her gün plaja gideceksiniz diye de bir kural yol. Günübirlik geziler yapmayı da ihmal etmemelisiniz. Sonuçta tatil deniz-kum-plaj üçlüsünden ibaret değil. Çakıl plajlarda da çocuğunuz pekala eğlenebilir. Taş toplarsınız, taşlardan kule yaparsınız, taş sektirirsiniz… Ayrıca çakıl plajlara kıyısı olan denizde şnorkelle yüzmek çok daha zevklidir, çünkü sualtı daha bir çeşitli görünür. Sağlam bir deniz ayakkabısı işinizi çözecektir.

    “Bizimki Çok Yemek Seçiyor”

    Genelde çocuklar farklı lezzetler denemeye pek yanaşmazlar. Çocuğunuzu sizden daha iyi kimse tanıyamaz elbette ama bu algıdan bir an olsun uzaklaşmayı hiç denediniz mi? Deneyip olumsuz sonuç aldıysanız da hemen vazgeçmiş olamazsınız. Çocukların da kendi rutinlerinden çıkmaları gerekiyor neticede. İlla ki çocuğunuzun seveceği farklı bir lezzet vardır. Memleketteki büyükannesinin yaptığı köy yemeklerini yemiyor olması, Kayseri mantısını da yemeyecek anlamına gelmiyor. Belki gittiğiniz yerin meşhur bir meyvesiyle güzel bir başlangıç yapabilirsiniz. Mesela meyve suları müthiş birer kandırma yöntemidir.

    Yapılması gereken; Yurt içi ya da yurt dışı fark etmez, yerel pazarları mutlaka birlikte gezin. Stantlarda ilgisini çeken şeyi tatmasına müsaade edin. Seyahate çıkmadan önce, bazı ülkelerin ünlü yemeklerine yakın lezzetlerinden bir seçki hazırlayın ve kendisine sunun. Her gün farklı bir atıştırmalık çantası hazırlayın. Böylece seyahatlerinizde yemek sorununuz ortadan kalkacaktır. He, onun canı hala daha pilav ve patatesten başka bir şey istemiyorsa, yapacak bir şek yok. Zaten ortada bir sorun da yok, zira nereye giderseniz gidin pilav ve patates bulmakta zorlanacağınızı düşünmüyoruz.

    “Biz Hep Her Şey Dahil Otele Gideriz”

    Ne yazık ki bu konuda ebeveynleri ikna etmek gerçekten çok zor. İşin gerçeği şu ki her şey dahil oteller çocuklu ailelere büyük bir konfor sağlıyor. Bebek bakım hizmeti, animasyonlar, mini kulüpler, çocuk oyun alanları, çocuk dostu menüler ve çocuk havuzları derken ailelere de başka bir seçenek kalmıyor gibi görünüyor. Üstelik tüm bu olanaklar, kimi otellerde oldukça ekonomik fiyatlarla sunuluyor. Haliyle ailece unutulmaz bir macera ya da farklı bir deneyim yaşamaya da gerek kalmıyor. Ama işin aslı maalesef öyle değil.

    Yapılması gereken; Tatil anlayışınızı yeniden gözden geçirmeli, sırf küçük çocuğunuz var diye her şey dahil otellere kendinizi zorunlu hissetmemelisiniz. Bu bir süre sonra size de müthiş bir rahatlık sağladığından, konfor alanınızdan çıkmak istemeyecek ve ufuk açıcı seyahatlere daha mesafeli durmanızı sağlayacak. Bize kalırsa butik oteller veya pansiyonlar gibi küçük işletmelere de şans tanımalısınız. Mesela aile işletmelerine yönelebilirsiniz. Böylece her gün farklı bir deneyim yaşayacak ve çocuğunuzun seyahat anlayışı da sizinle birlikte gelişmeye başlayacaktır.

    “Uzun Araba Yolcukları Bizim İçin İşkence”

    “Anne daha gelmedik mi?” İşte bu düşüncenin temelini oluşturan kilit cümle tam olarak bu. Çoğu ebeveyn bu noktada çocuğuna tatmin edici cevaplar vermediğinden kaçınılmaz bir son olarak mızmızlanmalar başlıyor ve yol boyu giderek artıyor. Uzun araba yolculukları çoğu yetişkin için oldukça eğlenceli bir aktivite olmasına rağmen, aynı durum ne yazık ki çocuklar için geçerli değil. İşin mahareti, çocuğun ilgisini çekecek bir şeyler bulabilmekte.

    Yapılması gereken; Eğer böyle bir yolculuğa ilk kez çıkıyorsanız, nispeten daha kısa mesafede olan bir yeri tercih edebilirsiniz. Bir de şaşırtıcı manzaraların olduğu bir rota izler ve ilgi çekici noktalarda mola verirseniz, çocuğunuz için bu durum eğlenceli bir hal alabilir. Yolda belli aralıklarla eğlenceli bir oyun bulabilirsiniz. Mesela kırmızı arabaları saymak gibi. En büyük problem ise uyku saati. Bununla baş etmenin yolu da çocuğun enerjisini harcatmaktan geçiyor. Abur cubur, çoğu zaman çocukların mızmızlanmasını büyük ölçüde engelliyor. Lakin, çikolata, şeker gibi enerji verici şeylerden uzak durmakta fayda var.

    “Tatilde Gece Hayatı mı? O da Ne?”

    Küçük çocuğunuzla veya bebeğinizle seyahate çıktıysanız club/bar modunda elbette ki takılamazsınız. Ancak otel odasına tıkılıp kalmanızı da gerektirecek bir durum yok. Eşinizle baş başa bir akşam yemeği yiyebilmeli, kahve içebilmeli ya da ufak bir yürüyüşe çıkabilmelisiniz. Çocuğunuzu odasında tek başına bırakmayı içiniz el vermeyebilir, çok doğal. Ancak öğleden sonra 1 saatlik bir şekerleme ile çocuğunuz da akşamları size eşlik edebilir.

    Yapılması gereken; Konaklayacağınız oteli seçerken bir takım noktalara dikkat edin. Mesela çocuğunuzu hiçbir şekilde odada bırakma şansınız yoksa ve öğle uykusu da kurtarmıyorsa, en azından manzaralı balkona sahip bir oda tercih edin ki akşamları biraz rahatlama şansınız olsun. Güzel bir bahçesi veya şirin bir restoranı olan küçük bir otel de tercih edebilirsiniz. Odanızdan çok fazla uzaklaşmadan kendinize biraz zaman ayırabilirsiniz. Portatif bir bebek kamerası, bu anlamda içinizi bir hayli rahatlatacaktır. Odaya çıkmadan çocuğunuzu kontrol edebilirsiniz böylelikle.

     

    Kaynak: NeredeKal / Seyhan Ahen

  • Gelişmiş Olgun İnsan ve Doğan Cüceloğlu

    Gelişmiş Olgun İnsan ve Doğan Cüceloğlu

    Gelişmiş Olgun İnsan

    Sağlıklı aile düzeni, ailenin gereksinmelerini doğal olarak karşılar ve her bir aile üyesi, o aileye ait olmaktan mutludur. Sağlıksız aile düzeninde gereksinmeler karşılanamaz ve aile üyeleri, mutsuz ve doyumsuz oldukları halde bu hastalıklı durumu devam ettirebilmek için çaba gösterirler. Hiç kimse ‘Ben sağlıksız aile düzeni kurmak isterim’ demez. Herkes kendi düzenini sağlıklı, diğerini sağlıksız görür.

    Sağlıklı aile düzeninde aile üyelerinin hepsi görev ve sorumluluklarını doğal olarak yerine getirirler, aralarında olumlu duygusal bağlar vardır ve kişiler bağımsız oldukları halde birbirlerine isteyerek ve zevkle yardım ederler. Sağlıklı aile düzeni içinde, ana baba dahil herkes bilinçlenme yönünden ve duygusal yönden sürekli bir gelişim içindedir.

    Sağlıklı aile kendi üyelerini değerli bulur ve aile üyeleri benlik değerlerini olumlu yönde geliştirir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Kısacası sağlıklı aile, insanların psikososyal yönden olgunlaşmasını temin eden temel sosyal bağlamı oluşturur. Aile toplumun beklentilerini sürekli en ön planda tutacağı yerde çocuğun sağlıklı gelişmesi için gerekli olanı yapmakla toplumun beklentilerini karşılama arasında bir denge kurmaya özenir. Toplum, çocuğun ana babaya koşulsuz itaat etmesini bekler. Sağlıklı ana baba, çocukların gelişebilmesi için onların kendi fikirlerini söyleyebileceği, söyledikleri fikirleri savunabilecekleri bir aile ortamı geliştirir.

    Örneğin, haftalık aile toplantılarında çocuğa kendi düşüncesini söyleme ve savunma hakkı verilir ve herkes buna saygı gösterir. Ama daha geniş toplantılarda ve misafir geldiğinde öncelikle gelen misafirlerin, yaşlıların konuşmaları önem kazanır. Çocuklara bu beklenti önceden söylenerek onların toplumun gerçeğiyle temasa geçmesi, topluma hazırlanması sağlanır.

    İnsan, deneyimleri sonucu olgunlaşır. Olgun insan, gelişme sürecini doğal aşamaları içinde gerçekleştir ve şu özellikleri kazanır:

    1)Olgun bir insan, kendini diğerlerinden ayıran sınırların farkındadır ve kendi benliğinin sınırlarını korumakta duyarlılık gösterir. Bu tür insan, kendi ailesiyle iyi ilişkiler içindedir ve sürekli yardımlaşma davranışı gösterir, ancak başkalarının kendisini kullanmasına, kendi isteği dışında kararlar alıp onu yönlendirmesine izin vermez. Bir başka deyişle, olgun insan kendi istemi içinde yaşamına yön verir.

    Sağlıksız ailede, çocuğun kendine özgü bir benlik geliştirmesine izin verilmez. Aile içinde otoriteyi elinde tutan kişi, çocuğun bağımsız benlik geliştirmesine karşıdır; herkesin boyun eğmesi, itaat etmesi istenir. Davranışlarını otoritenin istediği yönde düzeltmeyenler, değişik yollardan cezalandırılır. Çocuk, kabul edilmek ve onaylanmak ister; eğer aile ortamı ona kendi benliğini tanımlama özgürlüğü veriyorsa, sağlıklı bir biçimde olgunlaşma yolunda gelişir. Aile ortamı çocuğa kendi benliğini tanımlama olanağını vermiyorsa, o zaman, ailenin istediği yönde bağımlı bir kişi olarak gelişir; psikolojik ve sosyal olgunlaşması dumura uğrar.

    2)Olgun insanın ikinci özelliği kendini değerli bulmasıdır; onun, kendine saygısı vardır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Kendine saygı duymanın ve kendini değerli bulmanın çekirdeği aile içinde atılır. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip yüreklendiren aile üyeleri, çocuğun özbenlik değerinin tohumlarını ekmiş olur.

    3)Olgun insanın üçüncü özelliği beden, zihin ve manevi yaşam arasında denge kurmuş olmasıdır. Sırf bedensel görünüme önem veren ya da sadece düşünsel (entelektüel) faaliyetlerde doyum arayan kişiler, kendi çocukluklarında, içinde yetiştikleri aile içinde bedensel ya da entelektüel yönde uyarılmışlar, diğer yönleri geliştirilmemiştir. Aile sağlıklı ise, çocuk her yönünü geliştirmeye kendiliğinden yönelir. Beden ve zihin gelişiminin yanı sıra çocuğun manevi yaşamının temellerini atma da önemlidir. Çocuğun algılama düzeyine uygun, onun anlayabileceği kavramlar içinde, bedenle, zihinle, doğayla ve evrenle ilgili soruları yanıtlandırılarak, zaman içinde dengeli bir dünya görüşü geliştirmesi sağlanır.

    4)Olgun insanın dördüncü özelliği şöyle ifade edilebilir: Olgun insan, heyecan ve duygularını tanır ve onların gerçekçi bir biçimde ifade edilmesine olanak sağlar. Duygular, yaşamın en önemli enerjisini bir kapsül gibi içlerinde tutarlar. İfade olanağı verilmezse, enerji kapsül içinde sıkışır ve duygu ile beslenemeyen kişi gelişemez. Duygularımız ve heyecanlarımız iç ve dış dünya ilişkisinin daha etkili olmasını sağlar. Örneğin kızgınlık kişinin benlik sınırlarını ve onurunu korumasına olanak verir. Ama bu olanağı kullanmasına otorite izin vermez. Çünkü çocuğunun benlik sınırlarının olmasını istemez.

    Korku, tehlikeli durumlardan sakınmamıza yol açar. Bu demektir ki, hiç korkmayan insanın ömrü de kısa olur. Kendisini tehlikelerden korumasını bilemeyen kişi, mezarlıktaki adresine erken kavuşur. Diğer yandan, yeni bir aşamanın başlayabilmesi için, bir devrenin kapanıp bitmesi gerekir; işte hüzün, ayrılma zamanı gelmiş herhangi bir şey ya da kişiyi simgeler. Suçluluk, vicdan duygusunu oluşturmamıza yol açarken, mahcubiyet, kendi sınırlarımızı bilmemiz gerektiğini, gücümüzün sınırlarını öğretir. Sevinç, mutluluk, huzur duyguları her şeyin yolunda olduğunu, iç ve dış dünya ile ilişkilerimizin uyum içinde olduğunu gösterir. Gelişmiş olgun insan duygularına önem verir, onları dikkatle gözler ve duygularının kendisine söylediği mesajları anlamaya çalışır. Ayrıca, gelişmiş olgun insanın, ana baba olarak, çocuklarının duyguları hakkında içgörü kazanmasına önem verir. Gelişmiş olgun insanı yetişkin çocuktan ayıran en belirgin özelliklerinden biri, duygu ve heyecanlarını tanıması ve onlara gereken önemi vermesi ya da vermemesidir. Böyle olunca geliştiren ana baba, çocuklarının duygu ve heyecanlarını tanımalarına önem verir.

    Ailenin temeli karı koca arasındaki ilişkidir. Karı koca arasındaki ilişki sağlıklı ve bilinçliyse, o aile, çocukların gelişmesi için sağlıklı bir sosyal ortam oluşturur. Sağlıklı ilişki, iki kişinin bilinçli olarak düşünüp taşınıp, sorumluluk içinde aldığı karara dayanır. İlişkileri sağlıklı olan bireyler, birbirlerini değerli ve onurlu görürler. Ayrıca birbirlerini olduğu gibi kabul eder, değiştirmeye çalışmazlar. Kendilerinin ve karşıdakinin sınırlarının bilincinde olarak sürekli etkileşim ve dayanışma içindedirler; olgun insanlardır.

    Sağlıklı evlilikte karı koca arasındaki ilişkinin özellikleri arasında yukarıda saydıklarıma ek olarak şunları da eklemek gerekir: Doğru bildiklerini söylemekte ısrar ederler ve gerçekçi olmaya özen gösterirler, Ayrıca, manevi yaşamı zenginleştirmeyi, kendi bencil sınırları içine kapanıp kalmaya üstün tutarlar.

    Güven duygusu gelişmemiş insan değişik tutkunluklar geliştirir. Bu tutkunluklardan biri de, hiçbir şeyi atamama, eline geçen her şeyi biriktirmedir. Böylece, kendi iç dünyasındaki güvensizliği, dış dünyada biriktirdiği nesnelerle karşılamaya çalışır. Tanıdığı, kullandığı nesneleri biriktirerek, içinde bulamadığı emniyet, güven ve huzur duygularını elde etmeye çabalar.

    Ağlamak hüzün duygusunun bir ifadesi olabildiği gibi, özlem duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bazen kişinin çaresizlik duygusunun ya da kendine acıma duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bunun gibi daha birçok duygunun ifadesi olabilir. Duyguların ifade edilmesi önemlidir, sağlıklı olmanın işaretidir. ‘Duyguların kendisi sağlıklı bir yapıya uygun mu, değil mi?’ diye sorulabilir. Örneğin, sürekli çaresizlik duyan ya da kendine acıyan biri sürekli ağlıyorsa, ortada sağlıksız bir durum var demektir. Ama o duygular var olduğu sürece ağlayarak bu duyguları göstermesi doğaldır.

    İnsan duygularından utanmalı mı? Sağlıksız ailenin yaptığı maalesef bu. Çocuk duygu ve heyecanlarını ifade ettiği zaman sürekli utanca boğulmuş ve iç dünyasıyla ilişkisini kesmeye itilmiştir.

    Günümüzde medya ve giyim-kozmetik sanayinin etkisiyle olacak, iç güzellikten ziyade dış güzellik birinci planda. Bu da insanların bedenlerinin görünüşlerine daha fazla önem vermelerine yol açıyor. Ufak tefek bedensel kusurlar büyütülüyor, önemli ayıplar haline getiriliyor. Sağlıksız aile çocuğu utanca boğar, böylece kalıplanmış insanlar yetişerek, ailenin sağlıksız düzenini sürdürürler, kuşaktan kuşağa aktarırlar. Medya ve giyim-kozmetik sanayii, utanca boğulmuş insanların bu psikolojik durumundan faydalanarak para kazanmaya bakar. Gelişmiş insanların çoğunlukta olduğu sağlıklı bir toplumda, medya bu kadar etkili olamaz. Medya pek sağlıklı bir toplum istemez. Sağlıklı toplumda medya insanları istediği yönde o kadar etkileyemez. Toplumu sağlıklı kılacak yönde girişimleri medya ve giyim -kozmetik sanayii bir anlamda kösteklemek isteyebilir. Sağlığa önem veren insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, medya sağlık konularını işler. Sağlık konuları yayınlandığında daha çok izleyici bulur. Bu konular daha çok izleyici bulduğu için, sağlığı konu eden programların sayısı artar. Yani medya toplumu etkilediği gibi, toplum da medyayı yönlendirmektedir.

    Kendini sürekli dış ilişkileri ile tanımlayan kişi, yalnızlıktan nefret eder. Yalnızken kim olduğunu bilemez. Çevresinde sürekli kendini bilen, tanıyan insanların olmasını ister. Kendi iç dünyasıyla ilişkisi kuvvetli olan kişi ise yalnızlıktan sıkılmaz, hatta ara sıra kendisiyle baş başa kalmak ister. İlkine iç dünyasıyla baş başa kalmak ıstırap verirken, ikincisine zevk verir.

    Farz edin ki doğru bildiğinizi söyler ve yaparsanız arkadaşlarınızı kaybedeceksiniz. Kendiyle ilişkisine önem veren sağlıklı kişi, arkadaşlarını kaybetmekten hoşlanmaz, fakat kendisine olan saygısı her şeyden önemlidir. Bu nedenle, doğru bildiğini söyler ve öyle davranır. Yalnız kalmaktan korkan ise, arkadaşlarının istediği yönde davranır.

    Ana babalar bazen farkında olmadan utandırıcı mesajlar verebilirler. Örneğin, iyi not aldığı, sorulan soruları bildiği için çocuklarını öven, başkalarının yanında çocuğu için ‘ne kadar akıllı’ diyerek söz eden ana baba, hiç farkında olmadan, ‘bir sorunun cevabını bilmiyorsan çeneni kapa, bilmemek aptallık demek oluyor’ mesajını da vermiş olur. Ana baba soruların yanıtlarını bildiğinde çocuklarını övmesin mi, ‘Aferin oğluma, kızıma’ demesin mi? Böyle demezlerse, çocuklarını öğrenmeye nasıl teşvik edecekler? Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı, iyi not almak, elinizde olan iç koşulları içerdiği gibi, başkasının vereceği bir kararı ve başka dış koşulları da içerir. Bu dış koşulların denetimi elinizde değil. Sınavın yapıldığı gün başınız ağrıyor olabilir. Sınıfta çok gürültü olabilir. Kaleminizin ucu kırılabilir. Öğretmen yazdığınız ya da söylediğiniz şeyi, sizin söylemek istediğinizden farklı anlayabilir. Aldığınız notlardan ya da sınıfın birincisi olmanızdan dolayı övülüyorsanız, iyi not alamamaktan korkmanız doğal çünkü iyi not almak yüzde yüz sizin denetiminiz altında değil.

    Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı. Gayret göstermek, çalışmaktan zevk almak ve öğrenmeyi ve bilmeyi merak etmek, sizin denetiminiz altında olan süreçler. Bu süreçlerde başarılı olunca, eninde sonunda bilgi size gelir. Sürece önem veren eğitim, bazı günler, haftalar, hatta aylar çocuk iyi notlar almasa da uzun sürede en iyi sonuçları mutlaka alır.

    Sağlıklı ilişkide çatışma olur. Eşler arasında çatışma olmayan sağlıklı aile yoktur. Çatışma olmayan ailede, büyük bir olasılıkla, kişiler birbirine gerçekte olduğu gibi görünmeyerek, sosyal maskeler takarak etkileşimde bulunuyordur. Maskeler takarak birbirleriyle iletişim kuran aile sağlıklı değildir. Uzun süreli ilişkilerde çatışma doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman nasıl konuşulacağını bilmektir. Aralarında çıkan çatışmayı, birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler, sağlıklı bir aile kurarlar.

    Gelişmiş olgun insan olma ya da yetişkin çocuk olarak büyüme büyük ölçüde aileye bağlı bir olaydır. Aile yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır.

    Bahtım güzel olmamış diye yakınacağına, düşünerek kendi yaşamını kendi denetimin altına alman gerekir. Kızımın kendi güzel olacağına, bahtı güzel olsun diye bir şey yoktur. Çocukların bahtının güzel ya da çirkin olmasını anne ve babalar etkiler, biçimlendirir. Gübresini, suyunu, güneşini iyi alan bir çiçekle, suyunu ve güneşini iyi alamamış bir çiçek arasındaki farkı hemen görebilirsiniz. Biri gür olur, canlı olur. Öbürü cılız kalır. Bir bitkinin suya, toprağa ve güneşe gereksinmesi olduğu gibi, çocuğun da doğumundan itibaren karşılanması gereken temel psikolojik gereksinmeleri vardır. Çocuğun bu gereksinmelerini iyi karşılayan ana baba, çiçeğin gübresini, suyunu veren kişiye benzer. Çocuğun gereksinimleri karşılanırsa sağlıklı, güleryüzlü biri olarak yetişir. Çocuğun kucaklanmaya, tutulmaya, dokunulmaya ihtiyacı vardır. Dokunmanın yanı sıra çocuğun başka ihtiyaçları da vardır. Örneğin, çocuğun güven duyma gereksinimi. Yani çocuğun, ‘Beni koruyacak biri var’ duygusu. Çocuktan daha kuvvetli biri gelip onu dövebilir, ezebilir, öldürebilir. Çocuk sezgisel olarak bunu bilir ve kaygı duyar. Eğer çocuk, ‘Annem, babam kuvvetli, beni tehlikelere karşı korur’ duygusunu taşıyorsa, o zaman güven içindedir ve kaygı duymaz.

    Çocuğun bir yapıya, bir düzene de gereksinimi vardır. Ailede herkes karmakarışık bir biçimde yaşıyorsa, herkes aklına eseni yapıyorsa çocuk bu düzensizlik içinde şaşırır, neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayamaz. Farz edelim ki bir baba ya da anne, aklı estiği zaman çocuğu dövüyor, canı çektiği zaman seviyor. Çocuk bu durumda iyi bir karakter geliştiremez, şaşkın biri olarak yetişir. Çocuk niçin cezalandığını bilmek ister. Örneğin, anne, çocuğu bir gün ‘ellerin kirli’ diye dövüyor; ertesi gün, çocuk kirli ellerini yıkarken bu kez, ‘suyu israf ediyorsun’ diye dövüyor olsun. Burada bir düzensizlik var. Bu durumda çocuk şaşkına döner; sağlıklı bir karakter oluşturamaz.

    Çocuğun gereksinmelerinden biri de sosyalleşmedir. Çocuğun toplum hayatına uyumuna sosyalleşme denir. Yani, ailesi çocuğu topluma hazırlamalı. İnsanlarla nasıl konuşulur, kızınca ne yapılır, arkadaşlarıyla arasında sorun çıktığı zaman bu sorun nasıl çözülür, ana baba çocuğa bunları öğretmeli.

    Çocuğun bir başka gereksinmesi de onun uyarılma ihtiyacıdır. Çocuk oyun yoluyla, dünyasına giren acı, hüzün, neşe, korku veren olaylarla uyarılmak ister. Yani oyun çocuğun önemli gereksinimlerinden biri. Oyun çocuğun hayatında çok önemlidir. Çocuğun oyun oynaması önlenirse o insan sağlıklı gelişemez.

    Sözünü edeceğim bir gereksinme daha var. Çocuğun kendini değerli görme gereksinimi. Ana baba, çocuğun söylediklerini ciddiye alarak, onun isteklerini dinleyip onunla konuşarak, cezalandırdıkları zaman niçin cezalandırdıklarını açıklayarak, çocuğun yeteneklerini takdir ve teşvik ederek çocuğa, ‘sen değerlisin’ mesajını verirler.

    Bu gereksinmeler karşılanmadığı zaman çocuğa, ‘Sen ve senin gereksinmelerin önemli değil; senin var ya da yok olmanın önemi yok’ mesajı verilmiş olur. Bu mesajlar birbiri peşi sıra küçücük bebeğe verilmeye başlanınca, çocukta, ‘bu dünyada beni koruyacak, güvenebileceğim kimse yok’ kanısı oluşur. Çocuk doğuştan getirdiği bu doğal gereksinmelerinin karşılanmayışını, ‘Benim anam babam, henüz olgun ana baba düzeyine gelmemişler, ne yaptıklarının farkında bile değiller’ biçiminde yorumlayamaz. O küçücük haliyle, kendisinin ne kadar aciz olduğunu, ana babasının ne kadar büyük ve kudretli olduğunu bilir ve ‘bende bir bozukluk olmalı, sevilmeye, kucaklanmaya layık değilim, değersizim’ diye düşünür. Yani çocuk kendini suçlar, kabahati kendinde bulur. Bu yüzden gereksinmesi karşılanmamış çocukta kişilik çarpıklıkları oluşur ve bu çarpıklıklar onun davranışlarında kendini gösterir. Yani bir insanın davranışına bakarak, çocukken onun gereksinmelerinin karşılanıp karşılanmadığını anlayabiliriz.

    ‘Bende bir bozukluk var’ diye düşünen çocuk, kendinden utanır. Utanca boğularak yetiştirilen kişiler ne kendilerini, ne de başkalarını olduğu gibi kabul ederler. İnsanlarla ilişkilerinde sürekli ve değişmeyen bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Olumsuz karakter özelliklerinin en başta geleni mükemmeliyetçiliktir. Mükemmeliyetçi olanların, ne kendilerinde, ne başkalarında hiçbir kusura tahammülleri yoktur. Hiçbir zaman tatmin olmazlar; her şeyde mutlaka bir kusur bulurlar. Küçükken iyi bir çocukluk geçirmeyen insanların bir diğer özelliği de sürekli öfkeli, asık suratlı olmalarıdır. Kendilerine güvenleri olmadığı için başkalarının onlara yaklaşmasını pek istemezler; öfkeyle, asık suratla, kişileri kendilerinden uzak tutarlar. Çevrene şöyle bir bak, kaç tane güler yüzlü insan görürsün?

    Çocuklukları sağlıklı geçmemiş insanların bir başka özelliği de sürekli eleştirici olmalarıdır. Bu kimseler çocukluklarından getirmiş oldukları utanç duygularını eleştirme ve suçlama yoluyla kendi çocuklarına aktarırlar. Eleştirme ve suçlama ana babada nasıl bir tutku halindeyse, bir süre sonra çocukta da bir alışkanlık haline gelir. Bir diğer özellik aşağı görme, hor görmedir. Aşağı görülerek büyüyen ve kendi özbenliğinden utanan çocuk, diğerlerini aşağı görerek kendi utancını saklamaya çalışır. Başkalarını hor görmek ve aşağılamak onun karakterinin bir parçası haline gelebilir. Bir başka özellik herkese, her yerde, her zaman hoş görünme ve hoş davranmadır. Bu kişiler, hoş davranmayı bir zırh olarak kullanırlar. Böylece sahte bir dostluk ve yakınlık havası yaratarak, kimsenin kendilerini üzecek dürüstçe bir söz söylemesine izin vermezler, ilişki içinde bulundukları kişilere de gelişme fırsatı vermezler. Son olarak bahsedeceğim bir özellik, haset ve kıskanmadır. Başkalarının başarısı, kişiliği, malı, arkadaşlığı, eşi onların kendi iç boşluklarını hatırlatacak bir nitelik taşıyorsa, derin bir haset içinde kıvranırlar.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Utanca Boğan Aile ve Doğan Cüceloğlu

    Utanca Boğan Aile ve Doğan Cüceloğlu

    İç dünyamızla ilişkimizde ortaya çıkan en büyük engel, kişinin kendi özünden utanması, bu özü olduğu gibi kabul edememesidir. Çocuk, koşullu sevgi ile büyümüş ve kalıplanmışsa, duygusal bakımdan gelişemez, içindeki çocuk utanca boğulur. İç çocuğu duygusal bakımdan büyümeyen insana yetişkin çocuk diyoruz. Beden yetişkinin bedeni, ama duygusal bakımdan hâlâ gelişememiş, hâlâ çocuk. Binanın temeli çok önemli, diğer tüm katların ayakta kalabilmesi için temelin sağlam olması gerekir. Çocukluk binanın hem temelini hem de çatısını oluşturur. İnsanın çocukluğu sağlıklıysa ve çocuk, geliştiren bir ailede sevgi içinde büyütülmüşse, yaşamın en zor koşulları altında bile akıl sağlığını korur ve mutlu olabilir. Eğer çocukluğunda koşullu sevgi ile büyümüş ve utanca boğulmuşsa, ilerde en iyi koşullar altında bile mutlu olamayacaktır. İç çocuğu utanca boğulmuş insan yeni bir şey yapmayı düşündüğü zaman büyük kaygı duyar, sürekli başkalarını memnun etmeye çalışır, kendinin ne istediğini pek önemsemez, içten içe kendinde bir eksiklik hisseder, sürekli yetersizlik duygusuna kapılır, katı ve mükemmeliyetçidir, yaşamını bomboş görür, genellikle karamsardır ve çöküntü içindedir, kendi dahil hiç kimseye güvenmez. İç çocuğu utanca boğulan kişi yalnız kalmaktan nefret eder, yalnız kalmamak için elinden geleni yapar, her zaman başkalarının beklediklerini yapar, kendi sorunlarına çare bulmaktan daha çok, başkalarının sorunlarını çözmeye yönelir, hiç kimsenin yüzüne doğrudan ‘Hayır!’ diyemez, kimseye kendini yakın hissetmez. Utanca boğulma derecesi ne kadar şiddetli ise, bu duygular o kadar güçlüdür.

    Utancın üç kaynağı vardır.

    Birinci kaynak çocuğun model aldığı ve taklit ettiği insanlardır. Utanca boğulmuş büyükleri çocuk kendine model olarak alır. Yani onları taklit eder. Utanç dolu insanlar, kendileri gibi duyup düşünüp davranması için çocuğa baskı yaparlar. Gelişmekte olan çocuk örnek aldığı kimselerle kendini özdeşleştirir. Özdeşleştirme çocuğun gelişiminde yer alan önemli bir süreçtir. Çocuk model aldığı bu insanların kendisine verdiği güven ve değer duygusuna dayanarak özbenliğini oluşturur.

    Kişinin yaşamından utanmayı tamamıyla kaldırsak, o kişi daha mı sağlıklı olur? Hiç utanmayan bir insanın insanlığından şüphe ederim. Bu aşamada insanın kafası karışıyor, değil mi? Bir yandan, ‘utanç kötüdür, utanca boğulmuş çocuk şu gibi davranışlarıyla sağlıksız psikolojik durumunu belli eder,’ diyorum, diğer yandan siz, ‘hiç utanmayan kişinin insanlığından şüphe ederim,’ duygusunu taşıyorsunuz. İkisi de aynı anda doğru olamaz. Yani bir özellik hem sağlıksız, hem de insan olmanın gerekli bir niteliği sayılamaz. Mahcubiyet’ ve ‘utanç’ kavramlarını birbirinden ayırt ederek kafa karıştıran bu durumu çözebiliriz.

    Mahcubiyet’ sağlıklıdır. Bizim kendimizden beklediklerimizi, kendi gücümüzün sınırlarını bildiğimizi, bazı temel iç ilke ve değerleri içimize sindirip sindirmediğimizi gösteren bir duygudur. Bir çocuk, ‘Ben yaparım,’ diye bir işi üstlensin. Ama farz edelim ki, bu iş çocuğun o aşamadaki gelişiminin üstünde olsun. Eğer iddialı olarak bu işe başlamışsa, sonunda mahcup olacaktır. Böyle bir mahcubiyet duygusu kişinin ‘ayağını yorganına göre uzatmasına’, ‘kendi yeteneklerinin sınırlarını bilmesine’, ‘başkaları başarısız olunca o kişileri anlayabilmesine’ yarar. Kişi söz vermeden önce gerçekçi olmaya özen gösterir ve verdiği sözü tutmaya önem verir. Sınırlarını bilen kişi daha gerçekçi olarak planlamalar ve girişimler yapar.

    Utanç ile mahcubiyet arasındaki en önemli fark şudur: Mahcubiyet duygusunun kaynağı kişinin kendi özü, kendi algılaması, kendi değerlendirmesidir. Bunun temelinde vicdan vardır. Utanç duygusunun temelinde başkalarının beklentilerini yerine getirememe korkusu vardır. Yani mahcup olan kişi kendi beklentilerini yerine getiremediği için utanıyor ve bu süreç sonunda kendi sınırlarını öğreniyor. Bu süreç yoluyla alçakgönüllü olmayı öğreniyor. Mahcubiyet alçakgönüllü olmayı getirir. Utanç ise insanın kendinden, kendi özünden utanmasına yol açar. Bu nedenle utanç zehirli bir duygudur. Mahcubiyet ise, bazen buna utanma duygusu adını veririz, sağlıklı bir duygudur. Çocuğuna gereksiz yere, ‘Yaptığından utanmıyor musun? Zaten sende utanma duygusu olsa…’ gibi sürekli bağıran ya da karışan aileler çocuğun utanç içinde yetişmesine neden oluyorlar. Pek çok kişi bu tür sözleri, çocuğu disipline etmek ya da kendi istediği davranışı yaptırmak amacıyla söylüyor. Fakat farkında olmadan karşısındaki insanın kendine olan güvenini yitirmesine neden oluyor.

    Diyelim çocuk kardeşinin oyuncağını alıyor ve onu ağlatıyor. Kendisine söylendiği zaman söz dinlemiyor, kardeşinin oyuncağını geri vermiyor. Bu durumda utanca boğan ana baba ne yapar, değerleri öğretmeye çalışan ne yapar? Utanca boğan, çocuğun bu davranışının anormal olduğunu, bu davranışı yaptığına göre onun kötü bir insan olduğunu ya da kötü bir insan olarak görüleceğini belirtir. Çocuğuyla konuşmasında ‘Başkaları senin böyle yaptığını görse sana ne der biliyor musun?’dan ‘Vermezsen senin ellerini kırarım’a kadar uzanan tehditler yer alır. Yani çocuğun kendini içinde göreceği, anlayacağı bir neden yok. Ya ‘ayıp’ ya da ‘dayak’ korkusu hâkim. Diğer yandan geliştiren ana baba çocukla diyaloga girer: ‘Sen kardeşinin oyuncağını aldın. Kardeşin şimdi orada ağlıyor. Ben burada durup hiçbir şey yapmadan bu duruma bakayım mı istiyorsun?’ diye çocuğa sorar. Ya çocuk ‘Evet,’ derse.” “O durumda ana baba, ‘O zaman senden daha büyük biri gelip senin oyuncağını aldığı ve sen istediğin halde vermediği zaman, seni ağlatsa dahi, benim burada seyirci olarak kalmamı istiyorsun, öyle mi?’ diye sorar. Burada öğretilmek istenen ‘hakkaniyet’ değeri. Yani çocuk gücünün yettiği her şeyi almaya kalkarsa, kendinden güçlü birinin de kendi oyuncaklarını gasp edebileceğini anlar. Anlamazsa, bu yaşantı planlanır, ondan büyük birinin bulunup onun oyuncağını bağırta çağırta elinden alması sağlanır. Örneğin, komşunun daha büyük çocuğu ile konuşulur, ona durum anlatılır ve öyle bir senaryo hazırlanır ki, kendisinden daha güçlü biri bağırta çağırta onun oyuncağını elinden alır. Ve baba orada bu durumu seyreder, hiçbir şey yapmaz. Böylece çocuk hakkaniyetin sadece kardeşini değil, kendisini de koruduğunu öğrenmiş olur. Hakkaniyete dönük toplum kurallarının niçin var olduğunu da bizzat yaşamış olur. Bu değer çocuk tarafından içselleştirilince, onun iç dünyasının bir malı olmaya başlayınca, ‘mahcubiyet’ kendini göstermeye başlar. Yani çocuk ileride yine kardeşinin oyuncağını almaya kalkarsa, bu davranışından mahcup olur.

    Bir ana baba çocuğun her davranışıyla bu kadar yakından ilgilenebilir mi; strateji geliştirerek çocuğunun terbiyesi için bu kadar zaman verebilir mi? Çocuk yetiştirmenin bilincinde olanlar verirler. Bu bilinçli ana babalar çocuklarını, çocuğun içinde yetiştiği çevreyi, çocuklukla kendi etkileşimlerini sürekli gözlerler. Güçlü, gerçekçi, sorumluluk sahibi sağlıklı insan yetiştirmenin kestirme yolu yok.

    Utancın üç temel kaynağından söz etmiştik ve birinci kaynak model insanlardır demiştik. Evet, ilk kaynak, model olan kimselerdir. Çocuğun içinde yetiştiği aile ortamında iç benliği utanç dolu insanlar çocuğa örnek olursa, çocuk, bu model insanları kendisiyle özdeşleştirir. Bu nedenle her çocuk kendini özdeşleştirmek istediği bir babaya, bir anneye gereksinme duyar. Eğer ana baba yoksa onun yerine amca, dede, dayı ya da hala, teyze, büyükanne olabilir. Çocuğun özdeşim kurduğu kişi utanç duygusuna boğulmuş bir kimse ise, çocuk bu utanç duygusunu farkında olmadan içselleştirir ve kendi kişiliğinin temeli yapar. Çocuğun kendine model seçtiği insan toplumdan biri ya da TV’deki bir kahraman da olabilir. Fakat küçük yaşlarda en etkili kişiler genellikle ana babalardır.

    Utancın ikinci kaynağı terk edilmedir. Çocuk için önemli olan anne ya da baba gibi kimseler, çocuğun kendilerine en çok gereksinim duyduğu erken yaşlarda onu terk ederlerse, çocuğu yapayalnız ve güvensiz bırakırlar. Terk etmeyi sadece bedensel anlamda almayın. Çocuklar yaşamlarındaki önemli kişilerin yansıtmalarıyla benliklerini geliştirirler. Bu nedenle psikolojik olarak terk edilme, çok etkilidir. Çocuğa gülümseyen, hasta olduğu zaman ona ilacını veren ve sırtını ovan anne, onunla oynayan ve düştüğü zaman kucaklayan baba farkında olmadan çocuğa, ‘sen önemlisin, değerlisin, seni seviyorum, bana güven’ mesajını verir. Bunlar ana babanın yansıtmalarıdır. Sözsüz mesajlar, sözlü mesajlardan daha kuvvetli olarak ilk yıllarda çocuğun benlik oluşumunu etkiler. Bu mesajlara, çocuğun varlığıyla, davranışlarıyla ilgili olduğu için ‘yansıtmalar’ adı verilir. Bir başka deyişle, çocuğun varlığı, ona verilen değer, çocuğa yansıtılır. Belki de ‘terk edilme’ kavramı yerine ‘yansıtma eksikliği’ dense daha iyi olur.

    Üçüncü kaynak ‘utanç dolu anılar’dır. Çocuklar önem verdikleri kişilerin en acı veren davranışlarını unutmazlar. Oysa çocuğun iç dünyasını yıkan, onu ezen sözler ve davranışlar, çoğu kere büyüklerin dikkatini bile çekmez. Çocuğun belleği bu tür anıları saklar. Acı veren olumsuz olaylar çocuğun yetiştiği ortamda sık sık tekrar ediliyorsa, bellek bu olayları kendiliğinden bir araya getirir ve bir tür ‘anılar dizisi’ oluşturur. Bu anılar dizisinin herhangi bir kısmı ileride bir olay ya da sözle uyarılırsa, tüm anılar dizisi canlanır ve kişi bu anıların etkisi altında kendi kişiliğini anlamlandırır. Doğal olarak, olumsuz anıların tümü bireyi kendini değersiz görmeye ve kendinden utanmaya götürür.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Aşılar İle İlgili Komplo Teorileri

    Aşılar İle İlgili Komplo Teorileri

    Elbette aşılar da her ilaç gibi az da olsa istenmeyen yan etkilere neden olabilirler. Gene her ilaç gibi kullanma kararı kişiye ve topluma sağlayacağı fayda ve vereceği zarar gözetilerek karar verilmeli.
    Aşıların en sık yan etkileri aşı bölgesinde ağrı, kızarıklık, şişme, bağ ağrısı, kas ve eklem ağrısıdır. Nadiren de olsa aşı içindeki veya üretim sürecinde kullanılan maddelere (örneğin yumurta) hassasiyeti olan kişilerde alerji yapabilirler. Bu nedenle her aşının doktor gözetiminde yapılması önemli.
    Aşılar sonucu ortaya çıkan yan etkiler, tüm dünya ülkelerinde muhtemel düzenleyici kuruluşlar ve halk sağlığı birimleri tarafından takip edilmekte ve Dünya Sağlık Örgütü çatısı altında görev yapan Uluslararası Tıp Bilimleri Organizasyonları Konsülü (Council for International Organizations of Medical Sciences – CIOMS) bünyesindeki Aktif Aşı Güvenlik İzlem Birimi tarafından takip edilmektedir. Türkiye’de de, Sağlık Bakanlığı bünyesinde yer alan Aşı Sonrası İstenmeyen Etkiler (ASİE) bildirim sistemi, aşılar sonrası ortaya çıkan veya çıktığı düşünülen vakaların rapor edilmesi ve CIOMS’a bildirilmesi görevini üstlenmiştir.
    Ancak aşı karşıtı sitelerde sıklıkla bu tip takip edilen ve titizlikle incelenen yan etkiler listesinde olmayan, asılsız veya abartılmış yan etkilere de yer verildiğini görüyoruz.

    Otizm

    Aşılarla ilgili komplo teorilerinin başında aşıların otizme neden olduğu söylencesi geliyor. Bu konuda daha önce defalarca yazılıp çizilmesine rağmen en sık rastlanan iddialardan biri olduğu için kısaca değinmekte yarar var.

    Aşıların otizm yaptığı iddiası 1998 yılında meşhur tıp dergisi Lancet’te yayınlanan Dr. Andrew Wakefield’ın MMR aşıları ile otizm arasında bir bağlantı gördüğünü iddia eden bir makale yayınlaması ile başlıyor. Wakefield, makalesinde MMR aşısı olan 12 çocukta aşılar sonrası bağırsak patolojileri gördüğünü ve bu çocuklarda otizm geliştiğini iddia etmişti. Bu iddiayı takiben ortaya çıkan toplumsal hezeyan ve panik sonucu önce İngiltere, sonra da tüm gelişmiş ülkelerde MMR aşılanma oranları düştü. Bu sırada makale ve eşlik eden klinik çalışmada etik pek çok sorun (Wakefield’ın bu makaleyi yazması için muhtelif kuruluş ve hukuk derneklerinden aldığı yüklü paraları beyan etmemiş olması, çocukları tehdit ile korkutarak zorla kan aldığının ortaya çıkması, bu makaleyi yayınlarken kendi icadı olan bir başka MMR aşısına gizlice patent almaya çalışıyor olduğunu gizlemesi vs.)  olduğunun anlaşılması üzerine The Lancet makaleyi yayından geri çekti.  Aynı zamanda makalenin 13 yazarından 10 tanesi de makalede bahsedilen bulguların asılsız olduğunu söyleyerek makale yazarlığından çekildiklerini açıkladılar. 2010 yılında yürütülen bu çalışmadaki ciddi etik sorunların tıp ahlakı ile bağdaşmaması gerekçesiyle Wakefield’ın doktorluk lisansı iptal edildi.

    Makale geri çekilmiş, Wakefield’ın kendi çıkarları için topluma korku salıp milyonlarca çocuğun sağlığı ile oynamış olması nedeniyle doktorluk mesleğinden men edilmiş olmasına rağmen aşıların otizm yaptığı yolundaki asılsız inanış kulaktan kulağa yayılmaya devam ediyor.

    Bu olayların başlangıcından bu yana geçen 20 yıl boyunca değişik ülkelerden pek çok farklı bilim insanları muhtelif çalışmalarda otizm ile aşıların bir ilgisi olup olmadığını irdelediler. Wakefield’ın 12 çocuk ile yazdığı makale ile öne sürdüğü iddialar, sayısı milyonları bulan çocuğu içeren yüzlerce çalışma ile tekrar tekrar incelendi. Bu bağımsız çalışmaların hiç biri, aşılar ile otizm arasında bir ilinti gösteremedi. Hatta ironik bir şekilde SafeMinds isimli ünlü bir aşı karşıtı grup tarafından finanse edilen ve aşılardaki thimerosal maddesinin otizm nedeni olduğunu göstermeye yönelik çalışmada bile aşıların otizme neden olmadığı kanıtlandı.

    Stanley Plotkin, Jeffrey S. Gerber, Paul A. Offit, Vaccines and Autism: A Tale of Shifting Hypotheses, Clinical Infectious Diseases, Volume 48, Issue 4, 15 February 2009, Pages 456–461, https://doi.org/10.1086/596476

    Aşılarda bulunan thimerosal’in otizm yaptığı iddiasının da asılsız bir iddia olduğunu benzer klinik deney ve gözlemlerle yazılan makaleler sayesinde bugün biliyoruz. Thimerosal ile ilgili diğer endişelere daha yazının başındaki aşı içeriği ile ilgili kaygılar bölümünde de yer vermiştim.

    Guillain Barre Sendromu ve diğer otoimmun hastalıklar

    Aşı karşıtları tarafından sıklıkla olası bir aşı komplikasyonu olarak öne sürülen bir başka durum da akut enfeksiyonlar sonrası tetiklenen otoimmun nörolojik bir hastalık olan Guillain-Barre Sendromu (GBS). GBS, genelde geçirilmiş bir viral enfeksiyonun ardından ortaya çıkan ve 100.000 kişide 1-2 oranında görülen bir hastalık.

    Aşıların GBS yaptığı iddiası 1976’da ABD’de bir domuz gribi salgını sonrasında yapılan aşılama çalışması sonucunda gözlenen Guillain-Barre vakalarına dayanıyor. Salgından hemen sonra yapılan analizler ve yapılan çalışmalar, bu dönemde aşılanan kişilerde GBS görülme riskinin yüksek olabileceği yolunda iken, zamanla yapılan detaylı çalışmalarda 1976 salgını sırasında da,  günümüzde yapılan aşılamalardan sonra da  GBS görülme sıklığında aşılanmayan kişilere göre herhangi bir farklılık gözlenmediği saptanmış durumda.

    Benzer şekilde, aşılama sonrası görülen diğer otoimmun hastalıklarda da aşı karşıtı lobinin iddiasının aksine herhangi bir artış saptanmış değil.

    “El kadar çocuğa o kadar aşı mı yapılır?”

    Bir başka aşı güvenliğini sorgulayan iddia, mevcut aşı takviminin çok agresif olduğu, çocuklara çok kısa zamanda çok fazla aşı yapıldığı ve bu aşıların birikerek çocuklara zararı olacağı yönünde. Oysa literatür bunun tam aksini gösteriyor: aşılarını tam olan çocukların sağlık göstergeleri olmayanlara göre çok daha iyi.

    1900’lerin başında çocuklara tek yapılan aşı çiçek aşısı iken yıllar geçtikçe yeni aşıların geliştirilmesi sonucu rutin aşılama takvimine giren çocukluk aşıları gittikçe artıyor. Son yıllarda ilk iki yaş sırasında çocuklara yapılan aşı sayısı 20’ye yaklaşmış durumda. Bu da zaten çocuklarının vücuduna muhtelif maddeler zerk edilmesinden tedirginlik duyan anne babaların daha da endişelenmesine yol açıyor.  O nedenle bu endişenin yersiz olduğunu anne babalara detaylı açıklamak önemli.

    Bebekler herhangi bir bağışıklık yetmezliği yapan hastalıktan mustarip olmadıkları takdirde doğumdan itibaren oldukça iyi çalışan bir bağışıklık sistemine sahiptirler. Bebek ve küçük çocuklar her gün oynarken, emeklerken yemek yerken veya herhangi bir şeyi ağızlarına götürürken her gün 2000-6000 arası yeni antijenle tanışırlar. Bu antijen sayısı, çocuklara tüm aşılama takvimi boyunca verilen 150 kadar antijenin çok çok üzerindedir. O nedenle aşılarla vücuda çok sayıda antijen verilmesine endişelenmeye gerek yok. Aşılardaki antijen miktarı günde 6000 yeni antijenle tanışmaya alışkın çocukların bağışıklık sistemini yormaz ve fazla gelmez.

    İlaveten, aşılar geliştikçe ve aşı üretiminde son teknoloji kullanıldıkça zaten içlerindeki antijen miktarı azalmaktadır. Bugün, aşı takvimi çerçevesinde uygulanan 20 kadar aşının içindeki antijen miktarı, 1960’larda uygulanan 5 aşılık takvimdeki antijen miktarının onda birinden az.

    Offit PA, Quarles J, Gerber MA, et al. Addressing Parents’ Concerns: Do Multiple Vaccines Overwhelm or Weaken the Infant’s Immune System? Pediatrics. 2002;109(1).

    Komplo teorileri

    “Bu aşılar hep soyumuzu kurutmak için.”

    Aşıların kısırlığa (infertilite) neden olduğu iddiası oldukça eski ve daha çok Orta Doğu ve Afrika ülkelerinden kaynaklanan bir iddia. Temelleri herhangi bir tıbbi mekanizmadan çok komplo teorisine dayalı bu iddia çoğunlukla aşı üreten firmaların batı (sıklıkla Avrupa ve Amerika) kökenli olduğundan yola çıkarak, aşıların aslında Müslüman ya da Afrika ülkelerindeki nüfus artışını engelleme amaçlı kullanıldığını iddia ediyor. Bu iddia sahiplerinin bu konuda herhangi bir kanıtları olmadığı gibi, aşıların kısırlık gibi bir yan etki yaptığına ilişkin herhangi bir bilimsel çalışma ve yayın da yok. Ağızdan ağıza dolaşan bir şehir efsanesi olan bu iddia, sıklıkla aynı aşıların bu aşıları geliştiren ülkelerde de rutin aşılama takviminde olduğu gerçeğini görmezden geliyor.

    “Aşılar ilaç firmalarının yalanları, doktorlar da zaten satılık!”

    Aşı karşıtı çoğu platformda, öne sürdükleri diğer iddiaların ardında iddiaları destekleyecek yeterli kanıt olmadığı için bu komplo teorisinin sıklıkla öne çıktığını görüyoruz.  Bu iddiaya göre “aşılar ilaç firmalarının para kazanması için hazırlanmış bir düzmece. Aşıları savunan doktorlardan ülkelerin halk sağlığı birimlerine dek herkes ilaç firmalarının adamı rüşvet alıyor. Aşıların güvenli ve hatta faydalı olduğunu savunan bütün doktorlar sabah akşam ‘daha çok bebek ölse ve sakat kalsa da daha zengin olsam.’ diye ellerini ovuşturuyor, hepsi psikopat, katil. İlaç firmaları bu görüşe karşı çıkan doktorlara yüksek meblağlarda sus payı öderken, bu görüşü destekleyenleri de ihya ediyorlar…”

    Aşı karşıtlarının iddiasına göre aşıların güvenli ve hatta faydalı olduğunu savunan bütün doktorlar sabah akşam “daha çok bebek ölse ve sakat kalsa da daha zengin olsam.” diye ellerini ovuşturuyor, hepsi psikopat, katil.

    Komplo teorileri ile uğraşmak zor. Zira komplo iddiacıları, hiçbir kanıt olmadan bu tip ithamları ortaya sürdükten sonra kanıt göstermeleri istendiğinde pişkin bir şekilde ellerinde kanıt olmadığını, zira ilaç endüstrisinin (Big Farma), devletin vs bu kanıtları hep örtbas ettiğini iddia edip için içinden sıyrılabiliyor. Hiçbir kanıt yükümlülüğü olmayan kişilerce uydurulmuş bu iddiaların asılsız olduğunu kanıtlamak da bize düşüyor çoğunlukla. Bu komplo iddiasını, bahsedilen komplonun ne kadar olası olduğunu sorgulatarak yanıtlamak en akla yakın yaklaşım sanırım.

    Öncelikle söylemekte fayda var, elbette ilaç firmalarının zaman zaman etik olmayan işler yaptıklarını, bazı araştırmaları hasır altına ettiği hepimizin bildiği bir gerçek.  Zaman zaman haberlere konu olan bu olaylar eninde sonunda ya firma içinde çalışan biri ya da bu konuda araştırma yapan etik değeri yüksek, idealist biri tarafından ortaya çıkarılıyor. Bazen de bağımsız bir kuruluş yaptığı teyit deneylerinde firma tarafından iddia edilen sonuçları bulmadığını açıklıyor, böylece ilaç firmalarının foyası ortaya çıkıyor. Ancak bu tip olaylar olması ilaç firmaları tarafından satılan her ürünün etkisiz ya da zararlı olduğunu düşünmemizi gerektirmez.

    Elbette dev bir sektöre ait olan ilaç firmaları, aşılarda da diğer tüm ilaçlara göre daha az da olsa bir kar elde ediyorlar. Ancak bundan kazanç sağlıyor olmaları tek başına aşıların arkasında dev bir komplo olduğunu kanıtlamaya yetecek bir veri değil. Kaldı ki diğer ilaçların aksine aşı maliyetleri ve pazarı Dünya Sağlık Örgütü (WHO)  ve devletler tarafından oldukça sıkı bir şekilde denetleniyor. Ayrıca belirtmek gerekir ki aşı geliştirmek ilaç sektörünün tekelinde de değil. Bugün dünyada birçok akademik ve bağımsız laboratuvar, belirli hastalıklar için aşı geliştirmek için uğraşıyor. Üstelik bu çalışmaları Küba’dan Amerika’ya ve Çin’e, geniş bir sosyo-politik yelpazedeki coğrafyada görmek mümkün.

    Bu komplo iddiasını inanılır bulanlara, üzerinde düşünülmesi gereken ilave sorular yöneltmek gerekli:

    Çocuklar aşılanmak yerine bu bulaşıcı hastalıkları geçirseler tedavilerinde kullanılacak muhtelif semptomatik ilaçlar, anti-viral, antibiyotik vb ilaçlarından ilaç firmaları çok daha fazla kar etmez miydi?

    Aşıların güvenli ve etkili olduğunu tekrar tekrar gösteren, dünyanın sayısız ülkesinde yapılmış milyonlarca çocuğu içeren yüzlerce çalışma var. Bu çalışmaların hepsinin sonucu düzmece olabilir mi? Eğer öyleyse bunu sağlamak için kaç ülkede kaç kişiye ne kadar rüşvet dağıtmak gerekir? İlaç firmaları ekonomik olarak ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, bu kadar çok kişiye sus payı verebilmeleri matematiksel ve finansal olarak mümkün müdür?

    Dünyadaki muhtelif bilim merkezlerinin, tıp otoritelerinin, üniversite ve araştırma laboratuvarlarının, sayısız ülkedeki halk sağlığı bölümünde çalışan tüm personelin, milyonlarca hekimin, hastane çalışanlarının, araştırma görevlilerinin, akademisyenlerin, halk sağlığını iyileştirmek için kurulmuş Bill Gates Foundation ya da Sınır Tanımayan Doktorlar gibi kuruluşların tamamının bu komplonun içinde olması mümkün müdür? Sayıları milyonları bulan bu kadar insan, zararlı olduğunu bile bile kendi çocuklarının sağlığını hiçe sayıp aşıları savunup önermesi akla yakın geliyor mu? Bu kişilerin tamamına rüşvet verip susturmak için kaç para gerekir? Hatta herkesi bırakın dünyanın en zengin insanı olan Bill Gates’i susturmak için ne kadarlık rüşvet gerekir?

    Diyelim ki bu rüşvetler verildi, bu insanlar arasında bir tane vicdanı temiz ya da sadece ünlü olmak isteyen insan yok mudur ki bu foyayı belgeleri ile ortaya çıkarsın?

    Eğer bu insanların hepsinin parayla satın alındığını ve bu yüzden sessiz kaldığını düşünüyorsanız, siz kaç paraya böyle bir bilgiyi öğrendikten sonra susardınız? Eğer dünyadaki hiçbir meblağ bu komployu öğrendikten sonra sizi susturamaz diye düşünüyorsanız kendisi de birer anne baba olan milyonlarca sağlık çalışanının sizden daha az erdemli olduğunu nasıl varsayabiliyorsunuz?

    İnsan doğası gereği çoğumuz, kendimizi önce bir şeye inandırıyor, sonra inancımızı teyit eden verileri dikkate alıyor, aksini gösteren verileri görmezden geliyoruz. Aşı karşıtı komplolarına bir kez kendini inandıran ebeveynlerde de sıklıkla bu kısır döngüyü gözlemliyoruz. Bu durumda ebeveynlere yukarıdaki sorular yöneltmek biraz olsun kendilerini inandırdıkları şeyi sorgulamalarına vesile olabilir.

    Sonsöz

    Aşılar modern tıbbın bize sunduğu en önemli araçlardan biri. Onlar sayesinde çocuklarımızın daha uzun, sakatlıklardan uzak şekilde daha mutlu ve sağlıklı yaşaması mümkün. Ancak aşı karşıtı hareketin yükselmesi ile çocuklarımızı önlenebilir hastalıkların pençesine geri kaptırma riski ile karşı karşıyayız. Her anne baba elbette çocuğunun sağlıklı olmasını istiyor, ona en iyi şekilde bakmaya çalışıyor. Bu tip sorumsuz ve desteksiz söylemler, ebeveynlerin içindeki korku hislerini harekete geçirerek onların bu asılsız iddialara ve komplo teorilerine inanmalarına neden oluyor.

    Etrafımızı saran aşı karşıtı bu bilgi kirliliğiyle savaşmanın yolu aklı karışan anne babalara sabır ve anlayışla işin doğrusunu anlatmaktan geçiyor. İşte bu nedenle toplum ve çocuk sağlığı ile profesyonel olarak ilgilenen hekimlerden, sorumluluk sahibi anne babalara dek hepimizin bu iddialara aşina olması ve iddiaların aslının ne olduğunu az çok bilmesi önemli.

    Bir çocuk felci hastasının günümüz ebeveynlerine mesajı: “Bu gördüğünüz Çocuk Felci. AŞILANIN!”

    **Bu makale, ilk olarak Toplum ve Hekim dergisinde (Cilt 33, Sayı 3, Mayıs-Haziran 2018, sayfa 195-206) yayınlanmıştır.

    https://yalansavar.org/2019/05/18/sik-rastlanan-asi-karsiti-iddialar-3-asilarin-yan-etkileri-ile-ilgili-endiseler-ve-komplo-teorileri/

    ADRESİNDEN ALINMIŞTIR. TEŞEKKÜRLER IŞIL ARICAN.