Etiket: zehir

  • Dört Koldan Tarım İlacı, Dört Koldan Zehir

    Dört Koldan Tarım İlacı, Dört Koldan Zehir

    Pınar Kaftancıoğlu yazısıdır;

    “Geçtiğimiz yaz… Çiftlikte köy tipi bir ofisim var benim. Orada çay – kahve içeriz ziyaretçilerimizle, gelenler bilir… Manisa – Alaşehir’den genç bir kız geldi oraya. İşte sohbet etmek, haddime değil ama benden biraz akıl almak, şu bu… Şu anda da okuyordur eminim bu satırları, darılmaca, gücenmece yok… Yanlışı görmezden gelmek hiçbir işe yaramıyor. Görmek ve düzeltmek gerek…

    Genç kızın babası, Alaşehir’de çekirdeksiz üzüm üreticisi. O bölgedeki tarımdan konuştuk. Çekirdeksiz üzümde dehşet verici ölçülerde kullanılan tarım ilaçlarından, damla sulama ile verilen glikozdan filan. Babası da aynı şekilde yetiştiriyormuş. Attığı ilaçlardan baba da hasta olmuş bu arada.

    Dedim ki, “Neden böyle yapıyorsunuz bu tarımı?”

    “Bölgenin gerçeği bu…” gibi bir şey söyledi. Tam hatırlamıyorum sözcükleri, yalan olmasın ama ağırlığı maksimize etmek, üzümün üzerinde böcek lekesi vesaire bırakmamak zorunda olduklarını anlattı. Halci jargonu ile yazacak olursam, turfanda, yani sentetik olarak glikoz ile tat verilmiş birinci sınıf üzüm hasat etmeleri gerekliliği… Ürün turfanda girdiğinde fiyat bir misli artar. Olay sadece paraya bağlanıyor sizin anlayacağınız…

    Bilmediğim gerçekler değil kızın anlattıkları. Şaşırmadım yani, ama bozuldum hafiften. Bilen de bilir beni, dan dun konuşurum pek çekinmeden. Dedim ki, “Peki bu işin vicdani yönü ne olacak? Neticede çekirdeksiz kuru üzümleri en çok sevenler, tüketenler de ufacık çocuklar… Ben babanı iyi ve iyiyi hak eden biri olarak göremiyorum.”.

    Bu kez de genç kız bozuldu haliyle… Bana söylediği şu oldu, noktasına virgülüne dokunmadan: “Benim babam, evet, sağlıksız tarım yapıyor. Bunun nelere sebep olacağını da biliyor ama babam esasında çok iyi bir insandır. Çünkü bunları beni İstanbul’da okutmak için yapıyor.”

    Dedim ki, “Pes!”. “Muhakeme bu, izan bu, netice bu.”

    Aklı başında bir ülkede, ancak kamera şakası olarak sunulabilecek her şeyin bizde tamamen gerçek olması, dahası kanıksanmış olması bir bana mı tuhaf geliyor?

    Geçtiğimiz hafta içinde de Eğridir Gölü’ne dair bir belgesel izledim. Dalgıçlar göle dalıyor, çekiyorlar, sümüksü bir madde dibi kaplamış, göldeki yaşamın %80’i yok olmuş, kalan %20 balık ise tutuluyor. Satılıyor. Yeniliyor. Şuursuzluğun çok ötesinde, adeta bir delilik hali… Temel sebep gölün çevresinde yapılan elma yetiştiriciliği. Daha doğrusu elma ağaçlarını senede 30 kere ilaçlayan vicdan yoksunu üreticiler, toprağa sızan ve gölü besleyen yeraltı sularına karışan zehir… İzlerken vallahi beynim zonkladı. Pamuk yığınlarında uyuyan çocukların zirai ilaçtan ölmesi mi dersiniz, Fethiye’de portakal ilaçlıyorum derken onkoloji servislerine yığılan çiftçileri mi… Antalya seralarında domates tarımı yapıyorum derken tünelin sonundaki ışığı görenleri mi ya da?

    Çiftçi masum değil. Çiftçi ne yaptığını biliyor. Çiftçi bunu zoraki yapmadı – yapmıyor ve hiç kimse bunu çiftçiye zorla dayatmıyor. Çiftçinin önüne “Vicdan mı yoksa daha çok para mı?” diye bir soru geliyor ve çiftçi gayet ne yaptığının farkında olarak, sonuçlarının gayet farkında olarak seçimini yapıyor. Yeni de değil. 1950’lerden beri…

    DDT’yi hatırlarsınız. En yoğun uygulanan bölge Adana idi. DDT – BHS karışımının binlerce tonu uçaklardan atıldı. Arılar, böcekler, fareler, kuşlar… Her şey bu tozlama altında can verdi. Oysa kurdu yiyen böcekler, böcekleri yiyen kuşlar, böcek yumurtalarını yiyen fareler, fareleri yiyen yılanlar derken muhteşem bir ekolojik denge sürüyordu. Toprak bereketli idi ve ilaca ihtiyaç olduğuna dair hiçbir emare de yoktu. Aç gözlülük ile daha çok ve daha çok para hırsı ile hepsi alt üst oldu.

    Aynısı Karadeniz’de oldu. Karadeniz halkı önceleri devletin sübvanse ettiği fındık kurdu ilacına itiraz etti. Zirai mücadele memurlarını tarlaya sokmadı. İlaç atılınca arılar, böcekler, sonra böceği yiyen her şey ölüyor dediler. Korkmuşlardı. Sonra desteklemeler, bir yandan Türk fındığına ilgi, bir yandan artan fındık talebi, yükselen fiyatlar filan derken ne olduysa oldu, üreticiler vicdan ve cüzdan arasındaki seçimi kolayca yaptı. Fındık kurdu ilacına, hem de hamuduyla geçiş yapıldı. 1986’da Çernobil de buna mum dikti ve benim Karadeniz fındığı ile işim o gün bitti. O günden bugüne de ilaç kullanımı Karadeniz’de hiç azalmadı. İsmi değişti, formülü değişti ama ilaçlama aşkı hiç değişmedi. Şimdilerde ağaç altlarında round-up kullanılıyor. Toprağı kızartan da odur. Bu paragrafa Karadeniz üreticilerinden birkaç kınama gelecektir, gelsin. Tepkiyi doğru yere yöneltmelerini tavsiye ederim. Zehirlenmeyi reddediyor olduğum için suçlu ben olamam sanıyorum.

    İlaçlama her yerde, her bölgede devam etti. Ege’de önce tütün ilacı başladı. Tütün bitti. Sonra ovasında pamuk ile start verildi. Şimdilerde de pamuk yerine tamamen GDO’lu mısır kaynıyor bu bölgeler. Yoğurttan süte, bisküviden baklavaya her şeye zerk olup sizi – bizi hasta ediyor. Fethiye’de, Antalya’da, Mersin’de, Gümüldür ve Seferihisar’da zırıl zırıl narenciye ilaçlaması en vahşi hali ile ilerliyor. Yavuz Dizdar ve arkadaşlarını zehirleyen portakalın hikayesini okumuşsunuzdur… İşte o durum…

    “E ne var? Tarım ilacı her yerde kullanılıyor.” diyorlar. Kısmen doğrudur. Örneğin çok verdikleri “Avrupa’da da kullanılıyor” örneği gerçektir. Ama çok önemli farklar vardır. Tarım ilacı, Avrupa’da reçete ile verilir. Adam o sene kaç adet marul diktiğini ilgili devlet kurumuna bildirir ve bu devletçe denetlenir. Sonra devlet bir hesaplama yapar, dikilen marula göre tam gelecek ölçüde tarım ilacı reçetesi yazar ve çiftçiye verir. Çiftçi bu reçete ile ilacı temin eder ve reçeteye uygun biçimde kullanır. Üzerine fikir yürütmez. Kural ne ise kurala uyar.

    Bizde tarım ilaçlarının ölçüsü Türk çiftçisine emanettir. 100 litre suya 10 gram atılacak diyelim. 10 gram bizim çiftçinin gözüne elbette az görünüyor. Bakıyor ilacın bidonu da üç para bir şey… Yallah boca… Hasattan belirli bir süre önce ilacın kesilmesi kuralı imiş bilmem ne imiş… Onlar Avrupa işi…

    DDT, böcekler üzerindeki güçlü toksik etkisi ile 1948’de Nobel ödülü aldı. Hayvanlar için son derece tehlikeli olduğu ve doğadaki besin zincirini bozduğu anlaşılınca da 1970’lerde yasaklandı. Yasaklanışından 10 sene kadar sonra nihayet bizim de aklımız başımıza geldi ve bizde de yasaklandı. Ancak kasabalarda DDT’nin yasaklandığı anonsu geçince zirai ilaççılarda ne kadar DDT varsa çiftçi tamamını topladı. Üçer senelik daha stok yaptılar. Hala da merdiven altı, benzer formüller ile devam ediyor. Topraktan derelere, denizlere karışıyor. Denizde tutulmuş balıkta dahi çıkıyor.

    Dört koldan ilaçlanıyoruz. Dört koldan zehirleniyoruz.

    Pamuğa zehir giriyor; atlet, tulum, iç çamaşırı, gömlek giyiyoruz zehirleniyoruz. Tahıla atılıyor, ekmek olarak sofraya geliyor, zehirleniyoruz. Meyveye atılıyor, sebzeye atılıyor, o kadarı da yetmiyor, toplanıyor, parafinleniyor, azotlanıyor, klimalardan mantar ilacı atılıyor… Şaka gibi… Zehirleniyoruz. İşler çığırından fazlası ile çıktı ki artık herkesçe bilinsin, yüksek sesle konuşulsun isterim. Devletin regülasyonlarını, üreticinin vicdan kıstaslarını filan beklemekle bu iş olmuyor. Bir şeyin pazarda talebi varsa, buna ne devlet ne de vicdan engel oluyor. Çünkü bu işin temelinde tüketicinin, yani “parayı verenin” talebi yatıyor.

    Böceğin hasar vermediği pırıl pırıl yeşillikler, bir koca torbanın bir tanesine bile kurt girmemiş elmalar, sineksiz marullar, asla böceklenmeyen pirinçler, unlar, bakliyatlar tercih etmenin anlamı böcek ilacı yemeyi tercih etmektir. Kural aslında bu kadar basittir.

    Marulun arasından çıkan salyangozu bahçeye bırakır, sineklenmiş brokoliyi sadece akan suyun altında kolayca temizlersiniz ama tarım ilacını asla temizleyemezsiniz. Bedeninize girer, birikir, birikir, bir sınırı aşar ve bedeniniz artık kaldırmaz hale gelir. Kolon kanseri ve özellikle löseminin etkin sebebi tarım ilacı kalıntısıdır.

    Düşünerek, ama gerçekten çok düşünerek atın adımlarınızı. Her şeyi sorun, sorgulayın, araştırın, anlatılanlar ile yetinmeyip kendi doğrunuzu bulun ve bunu paylaşmaktan hiç korkmayın. Acı ve iç karartıcı olsa da, gerçeği duymaktan da öyle… ”

    Pınar Kaftancıoğlu yazısıdır.

  • Kozmetikteki 6 Zehir

    Kozmetikteki 6 Zehir

    Kozmetikte de “doğal” ve “organik” sözcükleri sık sık kullanılıyor ancak neyin doğal neyin organik olduğu konusunda bir kısım şüphe dolu bir yaklaşım içinde, bir kısım anında inanıp satın alanlardan, diğer bir kısım ise organiğin organik olmadığı, doğalın da doğal olmadığı ve tüm bunların pazarlama hilesi olarak kullanılan sahte bir dilden ibaret olduğunun farkında. Şunu bilmelisiniz ki bir ürünün organik diye adlanadırılabilmesi için ambalajında öncelikle ve mutlaka bir sertifika ibaresi bulunmalı.

    Dolayısı ile sağlığınızı ön plana çıkarmak istiyorsanız geriye kalan ürünlerde de dedektifçilik oynamanız gerekiyor. İlk önce nelere mi bakmalısınız? Aslına bakarsanız kozmetik ürünlerinin çoğu zehir deposunu andırıyor içeriklerinden dolayı.

    Nelere dikkat etmeniz gerektiğini, kullandığınız ürünlerde nelerin “olmaması” gerektiğini bilmek istiyorsanız bir dahaki alışverişinizde elinizde verdiğimiz listeyi bulundurmanız hayatınızı kolaylaştıracaktır. İşte size altı tane kesinlikle kozmetik ürünlerinizde bulunmaması gereken madde listesi.

    TALK (talc)
    Talk aynı zamanda hydrous magnezyum silikat diye de bilinir ve asbeste benzer özellikler taşıyan bir zehirdir. Evet talk duyduğunuzda bebek ürünleri aklınıza geliyor, doğru. Talk bebek pudralarında, farlarda, allıklarda ve toz olan çoğu kozmetik ürünlerde kullanılır.

    Topaklaşmayı önleyen ve emici bir madde olmasından dolayı kullanılır. Amerikan Kanser Kuruluşu’nun belirttiği üzere asbest içerikli talk zerrecikleri insan yumurtalıklarında ve ciğerlerde tümöre neden oluyorlar. (Ve siz bunları lafta kıymetli olan bebeklerinizin poposuna ekiyorsunuz.) 1970lerden bu yana asbestsiz talk kullanılmasına rağmen güvenliğine dair kanıtlar kesinlik kazanmış durumda değil ne yazık ki.

    PARABEN (paraben)
    Östrojen özelliklerine benzerliği ile bilinen paraben, cilt bakım ürünlerinde ve kozmetiklerde methyl-, propyl-, butyl- ve ethylparaben olarak farklı şekillerde kullanılan ve raf ömrünü uzatan bir kimyasal. 2004 yılında Journal of Applied Toxicology’de yayınlanmış bir araştırmada 20 farklı meme tümörü biyopsisinde altı çeşit parabenin vücut metabolizması tarafından zarar görmemiş hatta kütle halinde bulunduğu ve bunun da kozmetik kullanımına paralel olduğu görülmüş.

    Ayrıca 2003’te European Journal of Cancer Prevention’da yayınlanan başka bir araştırma sonucunda “erken yaşta koltuk altı temizliği için sık jilet kullanımı ile birlikte deodorant kullanımı erken meme kanseri teşhisi arasında bir bağlantı kurulmuştur”. Ortalama bakım ürünlerinin %90’ında “doğal” olduklarını iddia etseler bile paraben bulunmakta. ‘’Benim kullandığım parabensiz’’ deseniz de sizinkinde bir başka zararlı madde var emin olun.

    PROPİLEN GLİKOL (propylene glycol)
    1, 2-dihidroxpropan, 1,2-propadiyol, metil glikol, trimetil glikol diye de bilinen bu kokusuz ve renksiz sıvı konvansiyonel kişisel bakım ürünlerinin çoğunda tesir güçlendirici olarak kullanılır.

    Masaj yağları ve deodorantların başlıca etken maddesi olan propilen glikol aynı zamanda araba ve teknelerde buzlanmayı önleyen antifrizlerde de bulunur. Cilt üzerinde çok miktarda propilen glikol ciltte tahriş, iltahaplanma, döküntüler ve nefes alma problemlerine yol açar.

    MİNERAL YAĞI (mineral oil)
    Gazolin üretmek amacıyla petrolün distile edilmesiyle oluşan işlenmemiş bir yağdır aslında mineral yağı denilen şey. Renksiz ve kokusuz mineral yağı, bebek losyonlarında, cilt kremlerinde ve merhemlerde bulunur çoğunlukla.

    Çok önemli olmayan sebep verdiği yan etkilerden bazıları arasında gözenekleri kapamak ve akneye sebep olmayı sayabiliriz. 2011 National Toxicology Program raporunda ise az işlenmiş veya işlenmiş mineral yağların kanserojen etkisi olduğu belirtilmiş, nefesle alınması, cilde teması ve öğütülmesi kesinlikle yasaklanmış bir üründür.

    SODYUM LORİL SÜLFAT (sodium lauryl sulfate)
    Kişisel bakım ürünleri arasında en tehlikeli içeriktir. Yer temizleyicileri, motor yağ gidericileri ve oto yıkama sabunlarında da kullanılır.

    Sodyum loril sülfat kullanılan ürünlerin cilde zarar verdiği, gözde kalıcı hasar oluşturduğu ve karaciğer zehirlenmesine yol açabildiği biliniyor. Ayrıca Kanada bu içeriği şüpheli çevreye zarar veren zehir listesine sokmuş bile.

    FİTALAT (phthlates)
    Fitalat, ürünlerin daha uzun süre kalıcı olmasını sağlamak için kullanılan, insanlarda içsalgı bezlerine zarar veren bir kimyasaldır. Bu kimyasal yaygın olarak çocukların plastik oyuncaklarında ve tıbbi malzemelerde yumuşak olmasını sağlamak amaçlı kullanılır.

    Bu kimyasala maruz kalmanın sonucunda kişiler, böbrek ve akciğer hasarları, erken meme gelişimi (ki bu da meme kanseri ihtimalini yükseltir), üreme organlarında sorunlarla karşılaşılabiliyor.

    KAYNAK: Nil Kayarlar Sarrafoğlu / Yeşilist