Etiket: yeme içme

  • Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Menton’un pastoral manzarasında Arjantin-İtalyan kökenli Şef Mauro Colagreco gastronomiye olan kendi bakış açısının muhteşem bir kanıtını yarattı:

    1950’lere ait ve sıradanlığın çok ötesinde bir binada, Akdeniz’in nefes kesen manzarası eşliğinde, arka bahçesindeki çiftliğinden (150’ye yakın yerel ot ve çiçek) ya da İtalya ve Fransa’nın yerel çiftçi pazarlarından (İtalyan sınırı Mirazur’un ön kapısına sadece otuz metre mesafede) gelen ürünlerle hazırlanan sebze odaklı lezzetli yemekleri servis ediyor

    Colagreco daha önce hiç bulunmadığı ve hiç kimseyi tanımadığı bir yerde bir restoran açmayı tercih etti: ne bir tedarikçi ne de bir üretici. Fakat dünyayı gezmiş bir şef olarak Colagreco’nun Mirazur’daki mutfağı, sınırda bulunması sebebiyle Akdeniz’in etkisini taşırken şefimiz Arjantin köklerini de asla unutmadı.

    Colagreco, yemekleriyle çevresini benzersiz ve her şeyi kapsayacak şekilde kucaklarken aynı zamanda en taze deniz ürünlerinden Piedmont cevizlerine ve Menton’un meşhur turunçgillerine en iyi malzemelerin de arayışında oldu. Colagreco’nun yeteneği, dağlardan denizlere olan etkileri birleştirerek lezzet ve aroma arasındaki hassas dengeyi kurabilmekte yatmaktadır.

    1976’da La Plata’da doğan Colagreco, kariyerine Gato Dumas Otel Okulu’nda başladı. Aynı zamanda şehrin en prestijli restaurantlarında da çalışıyordu. La Plata Ekonomik Bilimler Üniversitesi’ndeki eğitimini, içindeki yemek yapma aşkından dolayı bıraktı. 2000’lerin başlarında Alain Passard’ın L’Arpege’i ve Alain Ducasse’nin Hotel Plaza Athenee’si gibi dünyaca meşhur restaurantlarda çalışabilmek için rotasını Fransa’ya çevirdi ve 2003’teki ölümüne kadar Bernard Loiseau’nun yanında ve bir sene de Le Grand Vefour’da çalıştı.

    2006’da Mirazur’u kurdu ve ilk Michelin Yıldızı’nı da bir sene içinde aldı. Aynı sene içinde Gault Millau dergisinin yeni vermeye başladığı ‘Yılın En İyi Yeni Restaurantı” ödülünü alarak yeteneğini kanıtladı. Colagreco 2012’de ikinci, 2019’da ise 3. Michelin Yıldızı’nı alarak buna hak kazanan ilk Latin Amerikalı şef oldu. 2009’dan bu yana Mirazur dünyanın en iyi 50 restaurantı listesinde yer almakta ve 2018 listesinde 3. sıraya kadar yükseldi.

    Colagreco’nun imza yemekleri, Ventimigla çiftçi pazarından Menton’ın tarlalarına yerel içeriklere odaklanmıştır, tapyokalı istiridye, arpacık kreması ve armut veya pancar kökü ve Oscietra Havyarı, Colagreco’nun sebzelerle çalışma tercihini ortaya koymaktadır. Mirazur’un tüketiminin %25’inimeydana getiren 150 farklı ot, yenilebilir çiçekler ve Menton Limon’unun yetiştiği turunçgiller ağaçlarından oluşan iki bahçesinde Colagreco 5 personel çalıştırmaktadır.

    Colagreco’nun ekmeği bile detaylara gösterdiği önemin bir göstergesidir: büyükannesinden esinlenerek somunlar limonlu zencefilli zeytinyağı ve Pablo Neruda’nın şiiri “Ekmeğe Kaside” eşliğinde servis edilmektedir.

    Her ne kadar Mirazur ilk göz bebeği olsa da açılışından bu yana geçen 10 yıldan sonra Colagreco’nun ünü Paris’teki Brasserie GrandCœur ve Courchevel, Nice ve Cannes’daki mekanlarına ek olarak Asya’da (Beijing’de Azur by MC ve Macau’da Grill 58) da artmaya devam etmektedir. En son olarak Amerika’daki ilk restaurantını açtı (Palm Beach Four Seasons Hotel’de Florie’s). Aynı zamanda Arjantin’de de Carne adında bir hamburger zinciri açtı ve şimdi zamanı 4 kıta arasında mekik dokuyarak geçmekte.

    Deniz Gündüz

  • Pesketaryen Diyet Nedir?

    Pesketaryen Diyet Nedir?

    Pesketaryen Diyet Nedir?

    Pesketaryen diyeti balık anlamına gelen İtalyanca “pesce” kelimesinden gelir ve et proteini kaynağı olarak sadece balık ve kabuklu deniz ürünlerini kabul eder. Bu dana, tavuk, domuz ve koyun etinin denklemin tamamen dışına itilerek bunların yerine balık, karides, istiridye ve ıstakozun koyulduğu anlamına geliyor. Pesketaryenler diyetlerine yumurta ve mandıra ürünlerini dahil edip etmeyeceklerini seçebiliyorlar ancak sebze, meyve ve tahıl gibi bitkisel gıdalar öncelikli olarak tercih ediliyor. Yenilecek balık miktarıyla ilgili olarak herhangi bir kısıtlama yok ve sadece bu konuda serbestlik var.

    Yeni nesil “moda diyetler’’ ile kıyaslandığında pesketaryenliğin tarihten gelen bir temeli var. Dinler tarihi boyunca yoksunluğun deneyimlenmesi ve bir saygı göstergesi olarak kutsal günlerde, kırmızı et ve kümes hayvanlarından kaçınılması gereken zamanlarda pesketaryen diyeti takip edilen bir yol olmuştur.

    Günümüzde pesketaryenliği seçmek için sebepler çeşitlidir. Pesketaryenliği seçenler kırmızı et ve kümes hayvanı etlerinin alımından vazgeçmelerinin esas sebebini hayvan ve çevre refahı olarak dile getirirler. Toksik gaz salınımı ve hayvancılık sonucu oluşan kirlilik, gezegenin refahını düşünenler için bir diğer sebep olarak ortaya çıkar. (Aslında balıkçılık endüstrisi de aşırı avlanma ve balık teknelerinin deniz ekosistemine zarar veren benzin emisyonlarıyla problemli bir durum oluşturabiliyor.)

    Aşırı et tüketiminin sağlık üzerindeki olumsuz etkileri de diğer bir geçerli sebebi oluşturur. Genel bir görüşe göre kırmızı et ve kümes hayvanlarının yoğun olarak tüketimi kalp damar rahatsızlıkları ve kanser riskini artırıcı bir etkiye sahip. Balığın bunların yerine geçerek aynı besini alabilmek için sağlıklı bir alternatif oluşturduğu kanıtlanmış bir gerçektir.

    Pesketaryen diyeti kırmızı etin yoğun olarak tüketildiği diyetlere etik bir alternatif olarak aynı protein miktarını ve daha fazlasını size sağlayacaktır. Gastronomik bir bakış açısından bakıldığında pesketaryen diyeti, içeriğindeki balık çeşitleri alternatifleriyle sadece bitki odaklı yaklaşımlara göre size çok daha esnek bir alternatif oluşturur. Bu dışarıda yemek yemeyi sizin için daha kolay bir hale getirir ancak eğer kıyı kesiminden uzak yaşıyorsanız pahalı da olabilir.

    Peki pesketaryen diyetini vejetaryen diyetle karşılaştırdığımızda durum nedir? Pesketaryen diyetin vejetaryen diyetinin bir çeşidi olduğu konusunda tartışmalar mevcut olmakla birlikte etik anlamda benzerlikler olduğu muhakkaktır. İlginç olan bir şey daha var ki bilimsel literatür genellikle pesketaryen diyetten, vejetaryen diyete ek olarak deniz ürünlerinin eklendiği bir alt tür; “pesko – vejetaryen” olarak bahseder.

    Aslında pesketaryenler genellikle kendi diyetlerinin vejetaryenlerle çoğu anlamda aynı içeriğe sahip olmasıyla övünürler. Diğer modern kaynaklar ise vejetaryen diyetin her türlü hayvan etini yemeyi yasakladığını söyler ve bu iki görüş tamamen zıt kutupları oluşturur. Bazıları için pesketaryen diyeti tam anlamıyla vejetaryenliğe giden yolda hayvan eti yemenin adım adım kesildiği bir ara yoldur.

     

    Pesketaryen Diyetin Faydaları

    İnsanların pesketaryen diyetini seçmelerindeki temel sebep genelde iddia edilen sağlık faydalarıdır. Kırmızı et ve tahıla dayalı beslenme programları pek çok açıdan sorunludur ve insanların pek çoğunun vejetaryen veya pesketaryen diyete geçmelerinin temel sebebi de budur. Endüstriyel yöntemlerle yetiştirilen bitkilerin işlenme aşamasında genellikle bazı kimyasallar kullanılır ve bu kimyasallar son tüketici olan bizlerin tabaklarımıza kadar gelir. Bazı çalışmalar da göstermektedir ki daha az kırmızı et tüketimi kalp krizi, diyabet ve kanser riskini azaltan kan basıcındaki düşüşe yol açan kolesterol, doymuş yağ ve sodyum tüketimimizi azaltmamıza yol açmaktadır. Diğer bir taraftan da demir ve protein eksikliğine yol açar ki bu da yorgunluk ve anemiye sebep olur.  

    Pesketaryen diyet ağırlıklı olarak sebze ve yeşillik tüketimine dayalı diyetlere göre deniz ürünleri tüketiminin beslenme avantajlarını taşır. İhtiyacımız olan tüm besini ve proteini farklı sebzeler vasıtasıyla alabilecek olsak da bunlar deniz ürünlerinde hazır bir şekilde bulunur ve vücut tarafından emilimi çok daha kolaydır. Dengesiz bir vejetaryen diyet B12 vitamini ve aminoasit seviyelerini hızlı bir şekilde düşürebilecek iken deniz ürünleri bu eksikliği giderebilir. Balık aynı zamanda düşük doymuş yağ oranına sahipken yüksek miktarda DHA ve EPA gibi çoklu doymamış omega-3 yağ asitleri içerir. Bu sağlıklı yağlar bilim çevrelerince kronik rahatsızlıklar, anksiyete ve depresyon gibi zihinsel hastalıklar ve eklem ağrılarına karşı antienflamatuvar olarak kabul edilmektedirler. Balık ve kabuklu deniz ürünlerinden daha az protein alırsınız ki bu da genel anlamda kötü bir şey değildir. (Bazı çalışmalar göstermektedir ki çoğu insan diğer yediklerinden vücutlarının ihtiyacı olan proteini almaktadırlar)

    Ancak pesketaryen diyete de şüpheyle bakanlar mevcut. Balık ağırlıklı bir diyete yapılan öncelikli eleştiri yüksek miktarda civanın vücuda alınmasıdır. Civa özellikle ton balığı ve kılıç balığı gibi deniz canlılarında biriken ve çevresel şartlara bağlı oluşan bir zehirdir. Her ne kadar selenyum minerali ve doğal yöntemlerle yakalanmış balıklar civanın etkisini dengeleyebilecek olsa da okyanuslardaki yüksek zehir oranları civa zehirlemesini gerçek bir problem haline getirmektedir. Balık boyutu büyüdükçe zamanla içlerinde biriken civa miktarı artmaktadır. Bu hamilelik döneminde sağlıklı fetüs gelişimi için yoğun civa içeren balıklar yerine daha kaliteli balıkların tüketiminin önerilmesinin temel sebebidir. Bazı kaynaklar doğal yöntemlerle yakalanmış balıkların çiftlik balıklarına göre daha az toksin ve kimyasal içerdiğini iddia ederken diğerleri çiftlikten ya da doğal yöntemler fark etmeksizin sürdürülebilir kaynaklara yönelmek gerektiğini söylerler.

    En nihayetinde pesketaryen diyetin ne kadar sağlıklı olup olmadığı, yediğiniz tüm gıdaların beslenmeniz noktasında ne kadar dengeli olup olmadığıyla alakalıdır. Direkt pesketaryen diyet uyguladığınızda vücudunuza yeterince demir almanız mümkün olamayacağı gibi eğer şarküteri ürünlerini ve yumurtayı da keserseniz kalsiyum ve kolin eksikliği de yaşayabilirsiniz. Fazla tüketim de beraberinde başka riskler getirir. Fazla balık ve deniz ürünü tüketimi civa seviyesinin de artmasıyla aynı fazla kırmızı et tüketimine bağlı olarak oluştuğu gibi kolesterol ve hormon seviyelerinin artmasına neden olabilir. Tekdüzelik de sizi sınırlandıran başka bir etken gibi görünebilir ancak zaman içinde yemek reçetelerinizi birazcık da yaratıcılığınızın etkisiyle değiştirerek bu sorunun da üstesinden kolayca gelebilirsiniz. Genel kabul edilen görüş deniz ürünlerinin haftada iki ya da üç kez tüketilmesi yönündedir. Aynı vejetaryen diyetlerinde olduğu gibi pesketaryen diyet de çeşitlendirilebilir. Burada akılda tutulması gereken şey tüm ürünleri besin anlamında yoğun bir şekilde içeren iyi dengelenmiş bir diyeti takip etmektir.

     

    Pesketaryen Tarifler

    Balık pişirmek ürkütücü gibi görünebilir ve bunu doğru bir şekilde yapmanın zor olduğu gibi yanlış bir görüş hakimdir. Az pişirme korkusu genelde balığın fazla pişirilerek kurutulmasına sebep olurken güçlü balıksı tat pek çok kişi için balıktan uzak durma sebebidir.

    O zaman balık ve deniz ürünlerini pişirmenin düşündüğünüzden kolay olduğunu ve daha az zaman aldığını bilmek pek çoklarımız için güzel bir haber olacaktır. Eğer bir balıktan fileto çıkarmak size zor geliyorsa, pişirme metodunuza uygun olarak balıkçınızdan tüketmek istediğiniz balığı istediğiniz şekilde hazırlamasını isteyebilirsiniz.

    Orkinos ve somon gibi omega-3 seviyeleri yüksek olan daha büyük balıklar daha yağlı olurlar ve damakta bıraktıkları tat daha güçlüdür. Bu sebeple balık seçiminizi yaparken damak tadınızı ve mevsimsel tercihleri de göz önünde bulundurmayı unutmayın.

    Deniz Gündüz

  • İlahi Dinler ve Kahve

    İlahi Dinler ve Kahve

    Baba Oğul ve Kutsal Çekirdek..

    Şeytan kadar siyah, cehennem kadar sıcak, bir melek kadar saf, aşk kadar tatlı.
    -Charles Maurice de Talleyrand, Fransız Diplomat

    Siz hiç en sevdiğiniz kahveden bir yudum alıp başınızı göğe doğru kaldırıp gözlerinizi kapatıp “Tanrım, bu gerçekten çok iyi bir kahve!” diye mırıldandınız mı?

    Eğer dediyseniz tüm dinlerden ve her inanç sisteminden olup da Tanrı’ya sadece kahve için inanan milyonlarca kişiden birisi olabilirsiniz. Kahve çekirdeği mucizesini çekip aldığınızda bu insanların önemli bir kısmı ya Agnostik ya da Ateist olacaktır. Ve hemen hepsi de uykulu… 😊

    Her şeyden öte pek çok insan için kahve din ile eşdeğer. Pek çok farklı şekilde ibadet edilmiş, gelenek ve ritüellerin parçası haline gelmiştir; çekirdeğin öğütülmesi, kahvenin fincana dökülmesi, sessizlik yemini (en azından ilk üç yudumu alıncaya kadar)…

    Aslında kahve hakkında pek çok şey biliyor olsak da ilahi dinlerin kahveye bakış açısı hakkında yeterince bilgimiz yok. Papazlar, rahipler, hahamlar, İslam alimleri ve gurular bu güzel iksir hakkında ne düşünüyorlar? Peki onlar içiyorlar mı?

    Bu yazıda bu soruların bir kısmına cevap bulmaya çalışacağız.

    İslam

    Seyahat yasakları ve İŞİD ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de kahveye Arap dünyasında büyük bir talep vardı. Her şey 13. yüzyılda Güney Arabistan’da gezgin Arap Sufilerin kahve çekirdeklerini işlemesiyle başladı.  Şeyh Abu’l Hasan Ali ibn Umar Etiyopya’da tanıştığı kahve kültürünü Yemen’e getirmeye karar verdi. Gece geç saatlerde yapılan ibadetlerde kahve uyanık kalmayı sağladığı için kahve bir anda çok popüler oldu. “Allahü Ekber!” Kahveyi seviyoruz!

    Sosyal medyanın olmadığı o dönemde dahi “Qahwa” kelimesi İslam aleminde büyük bir hızla yayıldı ve her yerde tüketilmeye başlandı, Mekke’nin en kutsal kabul edilen mekanlarında bile.

    Güney Arabistan’ın iklimi kahve yetiştirmek için çok uygundu ve Yemen’in limanları kahve ihracatçılarının dünyadaki merkezi oldu. Çoğu servet kahve ihracatı sayesinde kazanıldı ve hatta bu servet Starbucks’ın patronu olan Howard Schultz’un servetiyle yarışabilecek düzeydeydi… (Bir söylentiye göre de Starbucks’ın yıldızı İslam yıldızına bir göndermeydi.)

    Mistik teolojist ve kahve tiryakisi Şeyh ibn Isma’il Ba Alawi of Al-Shihr, veya arkadaşlarının onu tanıdığı ismiyle “Shorty”, ibadetten önce içilecek kahvenin ibadetten alınacak dünyevi hazzı artıran bir etkisi olduğu kabul etmiştir.

    Ticaretle uğraşanlar, seyyahlar, öğrenciler ve bölgede seyahat edenler kahve içmenin erdemlerinden bahsediyorlar ve kahve dükkanları tüm İslam dünyasını özellikle de metropolleri tamamen sarmış durumda. Ancak geleneksel olanlarda genellikle bedava WiFi yok!

    Ancak sonraki yüzyıllarda Arap Dünyasında bu çekirdeğin suyuna sıcak bakmayanlar da oldu. Kahve yasaklanmak istendi. Bu çabalar genellikle başarısız oldu zira dini kanaat önderleri de kahveyi seviyorlardı. Kahve galip geldi! Allaha şükürler olsun..

    Yahudilik

    Yahudilik’teki kahve ve din ilişkisi oldukça geçmişe dayanır ve neredeyse Arap Dünyasında yaşananlarla paralel seyreder. Dini bağlılık temel motivasyonu belirler; ne kadar uyanık kalırsan Allah’a o kadar daha fazla ibadet edebilirsin.

    “Koşer” olduğu varsayıldığı için (içinde domuz parçaları yüzmediği sürece öyle olmalı) kahve Şam, Kahire ve İstanbul gibi Yahudilerin yoğun yaşadığı yerlerde çok popüler oldu. Ve ilk kahveci, kahveyi kendi zevklerine göre demledikleri İstanbul da açıldı.

    1632’de Avrupa’da ilk kahve dükkanı bir Yahudi tarafından Livorno, İtalya’da açıldı. 18 yıl sonra bir Seferad Yahudisi olan “Yahudi Yakup” Oxford İngiltere’deki  ilk kahve evini açtı. Bu dönem boyunca pek çok Seferad Yahudisi kahve ticareti yaptılar ve Fransa ile Hollanda’ya kahve evi fikrini getirenler de onlar oldu.

    Tabii ki Yahudilerin gelişim gösterdiği her yerde olduğu gibi antisemitizm kendini hemen gösterdi. Almanya’da (sürpriz!!) Yahudilerin kahve ticaretini engellemeye yönelik girişimler oldu çünkü kahve geleneksel bira endüstrilerini tehdit ediyordu. Fakat kahve, her zaman olduğu gibi, kutsanmıştı.

    1800’lere gelindiğinde Berlin, Viyana, Budapeşte ve Prag’da kahve evleri sosyal değişimin öncü dinamiklerinden olmuştu. Yahudi akademisyenler, yazarlar ve sanatçıların kahvelerini söyleyip oturarak saatlerce politika, kültürel hayat ve yüzlerce farklı konu hakkında konuştukları bir atmosferde Viyana’nın kahve kültürünün yıldızı parladı. Kahve evleri, içerisinde görülmeniz ve orda olduğunuzun bilinmesi gerektiği yerler haline geldi.

    19. yüzyılın Amerika’sında Yahudi tacirler işlerini San Fransisco, New Orleans ve New York gibi liman şehirlerinden yürütmeye başladılar. New York pazarı özellikle rekabetçi bir piyasaydı ve büyük servetler Waldorf Astoria’da servis edilen yüksek kalite Savarin markasının yaratıcısı Samuel Schonbrunn ve fındık dükkanlarını Chock Full o’Nuts Kahve Dükkanları’na dönüştüren William Black gibi adamlar tarafından kazanıldı.

    Günümüzde daha önce bahsetmiş olduğumuz Howard Schultz büyük kahve evi geleneğini 63 ülkedeki 20737 dükkanıyla devam ettirmektedir.

    Hıristiyanlık

    Kahve ve Hıristiyanlık; cennetten gelen bir eşleşme! “İsa Aşkına, bu kahve süper olmuş!” diye söylendiğini dünyanın her yerinde her Allah’ın günü duyabilirsiniz.

    İncil’i inceleyen alimler Hazreti İsa’nın kendisinin asla bir fincan bile kahve içmediğini bilirler ancak bir söylentiye göre öngörüsüyle dağdaki vaazı sırasında kahvenin gücüne atıfta bulunarak “Kutsanmış olan onlardır ki onlar uykusuzdur çünkü Yusuf’un kadehinden içmişlerdir” diye buyurmuştur. Burada bahsettiği “Yusuf’un kadehi” ile kahveyi kastediyor olabilir mi?

    Kiliseye ya da kilise toplantılarına gidenler bilirler ki kahve tezgahları vazgeçilmez bir aksesuardır. Vaazlardan sonra gruplar ya da ibadete katılanlar kilisenin bu tarz toplantılar için toplanılan bir bölümünde bir araya gelerek bir şeyler içerler. Evanjelistler için bu içecek likör iken Baptistler, Metodistler ve lex Luteranlar kahvenin gerçek bir nimet olduğu konusunda hemfikirdirler.

    Ancak kafeinli kutsanmaya giden yol her zaman dümdüz değildi. 16.  yüzyıla geri döndüğümüzde Yahudi düşmanı papazlardan oluşan bir grup Papa VIII. Clement’e giderek “Şeytanın İçeceği’’ dedikleri kahveyi yasaklamasını istediler. Papa “Hemen değil” diyerek kendisine bir fincan kahve getirilmesini istedi. Yedinci fincanından sonra ve Danimarkalı yaşlı ve ılıman Papa sandalyesinden kalkarak “Şeytanın bu içeceği o kadar lezzetli ki sadece kafirlerin kullanmasına izin vermemiz çok yazık olur. Neden onu vaftiz ederek şeytanı aldatmıyoruz!” deyiverdi.. (Gerçek bir hikayedir)

    Ve sevgili kahve severler, daha da iyisi var. İşte sizin için bir gerçek anekdot daha:

    1683’te Osmanlı’nın Viyana Kuşatması’nı müteakip Marciano d’Aviano adındaki bir Fransiskan rahibin Osmanlının geride bıraktığı kahve çekirdeklerini çok acı bulduğu için yapımında içine süt ve şeker ekleyerek Cappuccino’yu bulduğu rivayet edilir. Ek olarak “Frappuccino” kelimesinin de Cappuccino Rahiplerinden geldiği söylenmektedir.

    Din ve Kahve

    Görebileceğimiz gibi din ve kahve ilişkisi pilavla az kuru fasulye ilişkisi gibidir. Tek istisnası burada kahveden bahsediyor olmamız. O sebeple favori içeceğinize eşlik eden bir dinsel deneyim yaşadığınızda ona eşlik eden tarihsel gelişimi de bir düşünün. Eğer bazı maceracı sufiler 13. yüzyılda yaptıklarını yapmamış olsalardı, siz şu anda oturup bir bardak sıcak ….. çayınızı içiyor olacaktınız. Allah korusun! 😊

    Deniz Gündüz

  • Cehennemden Gelen Şef; Gordon Ramsay

    Cehennemden Gelen Şef; Gordon Ramsay

    İnsanlar onu seviyor, ondan nefret ediyor fakat ona bir şef ve bir restaurant sahibi olarak kabiliyetinden, gözü kara mükemmeliyetçiliğinden, tartışılmaz kararlılığından ve ününün meteorik artışından dolayı saygı duymamak mümkün değil.

    Gordon Ramsay dünyanın en tavizsiz celebrity şefi olarak gözü kara yüksek standartlarını belirlemek için iğneleyici öfkesini kullanıyor. 8 Kasım 1966’da İskoçya’da Glasgow yakınlarında doğan Ramsay 5 yaşındayken ailesiyle birlikte Shakespear’in doğum yeri olan Stratford Upon Avon İngiltere’ye taşındı. Dezavantajlı bir çocukluk ve gençlik döneminden kemerinin altında 3 Michelin Yıldızı ile dünyanın en çok kabul gören ve saygı duyulan şeflerinden biri olarak Ramsay efsanevi bir başarı öyküsü olmuştur. Hevesli şefleri ve mücadeleci restaurant sahiplerini cehennemin dibine gönderdiği, küfürbaz ve diktatörce tarzıyla Ramsay’’s Boiling Point programıyla ilk kez 1999’da İngiliz TV ekranlarına bir bomba gibi düştü.

    Şef Ramsay alkolik bir baba, eroinman bir erkek kardeş ve 17 farklı okulda devam etmek zorunda kaldığı okul hayatıyla başarıya giden yolda talihsiz bir başlangıç yapmıştır. Sınırsız hırsı daha iyi bir hayata giden yolda bileti olacaktı ve bu hırsın ilk hedefi futbol oynadığı atletik bir kariyer oldu. 15 yaşındayken profesyonel futbol kulübü Glasgow Rangers’da oynamaya başladı ancak geçirdiği ciddi bir diz sakatlığının ardından profesyonel atletik yaşamı kısa bir zaman içinde sona erdi. Yeni bir kariyer yolu çizmek zorunda kalan ve bu süreci “tamamen kaza” olarak adlandıran Ramsay okula geri dönerek otel ve yiyecek içecek işletmeciliği üzerine eğitimine devam etti.

    Kaderin bir cilvesi olarak mezun olduktan sonra ilk olarak mutfakta iş buldu. 1988’de bir dergiyi karıştırırken karşısına o zamanlar İngiltere’nin en popüler şeflerinden Marco Pierre White çıktığında gerçek ilham kaynağını bulmuş oldu. O ana kadarki tecrübesi ticari mutfak aşçısı olmaktan ibaretti ancak bir dönüşüm yaşadı ve White için çalışmaya karar verdi. Hiç kuşkusuz Ramsay tecrübe seviyesini abartarak popüler şefi başarılı bir şekilde ikna etti ve bu da ona bir çırak olarak yeni yemek ve tekniklerin kapısını açtı. Bu Ramsay için hem bir akıl hocalığı hem de rekabetti ve yeni ortaya çıkan tutkusu da kazanabileceği kadar Michelin Yıldızı kazanmaktı.

    Ramsay’nin bu hayalini gerçekleştirmek için çok uzun beklemesi gerekmedi. Michelin Yıldızlı restaurant Guy Savoy ve Michelin Yıldızlı şefler White, Albert Roux ve Joël Robuchon’un yanında çalıştığı birkaç senenin ardından, ilk Michelin Yıldızı’nı bir seneden kısa bir zaman içinde alacağı ünlü restaurant Aubergine’in mutfağının başına geçti.  Aubergine 1997’de ikinci yıldızını aldığında Ramsay hayati bir karar vererek 1998’de Restaurant Gordon Ramsay’i açtı. Sadece birkaç yıl Ramsay’e gastronomi dünyasında en yüksek mertebe olan 3 Michelin Yıldızı’nı alması için yetti ve bunu başaran ilk İskoçyalı şef oldu.

    Bunu, açılan yeni restaurantlar, başarılar ve her ikisinin de İngiliz ve Amerikan versiyonu olan İkonik Tv şovları Hell’s Kitchen Ve Gordon Ramsay’s Kitchen Nightmares ile zirve yapan bir TV kariyeri takip etti. Bu şovlar Ramsay’nin karakterinin ve yönetim stilinin aşırı uçlarını da sergiledi: yüksek sesli, küfürlü ve kaba ancak aynı zamanda bazen samimi ve şefkatli.

    Ramsay başarılı ve zirvedeki bir şef olmak için gereken temel özelliği  yarışmacılarına sadece televizyon şefi karakterinden değil, hassasiyet ve mükemmeliyetçilik seviyelerinden gelen “ yüksek odaklı bir kontrol manyaklığı” olarak tanımlıyor. Bu, küstah ve agresif iletişim tarzıyla birleştiğinde çoğu zaman yarışmacıları gözyaşlarına boğsa da seyircilerin her hafta bir sonraki sefer mutfaktan kimi kovacağını görmek için izlediği ve onu uluslararası bir TV yıldızına çeviren bir durumu ortaya çıkardı

    Gordon Ramsay bir şef, bir restaurant işletmecisi, bir televizyon kişiliği ve bir yazardır. Dünyanın en fazla celebrity haline gelmiş Michelin Yıldızlı şeflerinden biridir. Ve farklı kıtalarda Restaurant Gordon Ramsay, Gordon Ramsay at the London, Pétrus, Maze ve Savoy Hill’i de kapsayacak şekilde çok sayıda restaurant açmıştır. Hell’s Kitchen, Kitchen Nightmares, The F Word ve Gordon’s Great Escape’i de kapsayan pek çok uluslararası TV şovunda yer almıştır. Ramsay aynı zamanda Passion for Flovor, Just Desserts ve Gordon Ramsay’s Ultimate Home Cooking adlı kitapların da yazarıdır.

    Deniz Gündüz