Etiket: tarih

  • İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’nı süsleyen birbirinden güzel tarihi yalıların hikayelerini merak etmemek mümkün değil. Boğaz’ın iki yakasını birden süsleyen 600 yalıdan günümüze kadar yalnızca 150 tanesi aslını koruyabildi. Hayatta kalanların ise birbirinden ilginç hikayesi var.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Yayınlarından çıkan, Mahmut Sami Şimşek’in yazdığı “İstanbul’un 100 Yalısı” adlı kitabından derlenen bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndaki bazı yalıların merak uyandıran hikayeleri var.

    Esma Sultan Yalısı

    1788 yılında Esma Sultan’a hediye edilen yalı, Mimar Sarkis Balyan tarafından yapıldı. Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan, Osmanlı tarihinde yönetime kazan kaldıran yeniçeriler tarafından saltanata aday gösterilmiş tek kadın olma özelliğini taşıyordu. Şık giyinmesiyle ünlü olan Esma Sultan, sosyete dünyasının gözdesi, İstanbul modasının bir numaralı ismiydi. 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıktı. 1918’de Rum okulu, 1922’den itibaren ise tütün deposu olarak kullanıldı. 1950’li yıllarda marangozhane ve depo gibi işlevler gören Esma Sultan Yalısı, 1975 yılında büyük bir yangın geçirdi ve harap oldu. Uzun yıllar metruk halde kalan yalının iç mekanı 2001 yılında cam ve çelik kullanılarak yeniden yapılmıştır  Şu anda turistik olarak işletilen yalı, önemli davet, düğün ve kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Yalı Ortaköy Camii’nin yanında yer alıyor.

    Hatice Sultan Yalısı

    Ortaköy sahilindeki yalı, Ali Saib Paşa’ya aitti. Paşanın vefatından sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınan yalı, V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verildi. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhane ve ilkokul binası olarak kullanılan yalı, 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne ait. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temelleri büyük zarar gördü ve yalı, denize doğru kaymaya başladı. Yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. Şu anda 25 yıllığına otel olmak üzere kiraya verilen yalı, restore edilmeyi bekliyor. Hatice Sultan Yalısı, günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanımsultan yalısı olma özelliğini taşıyor.

    Muhsinzade Mehmed Paşa Yalısı

    Sultan III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde sadrazam olan Muhsinzade Mehmed Paşa tarafından yaptırılan yalı, İstanbul Boğazı’nın en büyük yalılarından birisiydi. Yalı bir süre kömür deposu, bir vakit de kum deposu olarak kullanıldı. Tam karşısında yer alan, bir zamanlar kömür deposu olan Kuru Çeşme Adası gibi yalı da bugün turistik tesis olarak kullanılıyor. Muhsinzade’nin Kuruçeşme’deki yaklaşık dört asırlık yalısı, 1940 yılına kadar ayakta kalabildi. 1980 yılında 22 varis, yalının arsasını sattı. 2006 yılında otel olan yalı, en küçüğü 80 metrekarelik 12 suit oda, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kulüplerden oluşuyor.

    Emine Valide Paşa Yalısı

    Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri olan Emine Valide Paşa Yalısı, bir sahil sarayı olma özelliği taşıyor. Şu anda Mısır Konsolososluğu olarak kullanılan sahil sarayın yerinde önceleri Sultan 1. Abdülhamid devri şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu. 1781’de inşa edilen yalı, ikinci defa Sultan II. Mahmud’un sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yaptırıldı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Ali Paşa tarafından da yenilendi. Ali Paşa’nın ölümüyle Sultan II. Abdülhamid Han yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye etti. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da “Valide Paşa” olarak bilinirdi ve paşa unvanını alan tek kadındı. Bu unvanı kendisine veren Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Yalı üçüncü defa Emine Valide Paşa tarafından mimar Raimondo D’Aronco’ya yaptırıldı. 48 odalı yalının rıhtımı 76 metre uzunluğunda.

    Yılanlı Yalı

    Sultan 3. Selim zamanında inşa edilen yalının ilk sahibi Tavukçu Reis lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’ydi. Bir boğaz gezisi sırasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan 2. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sorar, yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış, bu yüzden sürekli yılan çıkmakta.” diye söyleyip padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının adı Yılanlı Yalı olarak kalır. 1964 yılı mayıs ayında çıkan yangında harem bölümü yanan yalının şu anda sadece selamlık kısmı ayakta. Yapının selamlık kısmının en üst katında bir de sakal-ı şerif odası bulunuyor. Yalı, 2001 yılında bir holding tarafından satın alındı.

    Mısırlı Yusuf Ziya Paşa Yalısı

    “Perili köşk” olarak da bilinen yalının sahibi, gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan, dönemin önemli tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa’ydı. Paşa yalıyı Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarındaki rekabete yorulabilecek bir nedenle Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için 7 katlı kulesiyle birlikte 10 katlı yaptırmıştı. Rumeli Hisarı’ndaki köşkün inşasına 1910 yılında başlandı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca Paşa maddi sıkıntıya düştü, hatta iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina, çevrede “perili köşk” diye anılmaya başlandı. Hakkında öyle hikayeler uyduruldu ki tadilat ve tamirat esnasında dahi işçiler çok defa Paşa’nın karısının hayaletini gördüklerini iddia ettiler. 1926 yılında Mısır’da vefat eden Yusuf Ziya Paşa’nın vasiyeti gereği köşkün kulesindeki en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürüldü ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapıldı. Paşa’nın vefatından sonra ailesi 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Ancak köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yeniden yapıldı. 2002 yılında bir holding tarafından 25 yıllığına kiralanan köşkün dış görünüşü aynen muhafaza edildi, ancak içi tamamen değiştirilip modern bir şekilde dekore edildi.

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, üç kahverengi binadan oluşan çok hoş bir yalı. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargahı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak bilinirdi. Yalıyı Şişe Cam Fabrikası’nın ustabaşılarından Pigeon’un yaptığı, Recaizade’nin de yalıyı Pigeon’dan satın aldığı belirtiliyor. Devrin en meşhur ve kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlardı.

    Afif Paşa Yalısı

    Yeniköy sahiline Boğaz’dan bakıldığında soldan 6. sırada bulunan Afif Paşa Yalısı, İstanbul Boğazı’nın en pahalı ikinci yalısı olma özelliğini taşıyor. Ahmed Afif Paşa Yalısı, Muhayyeş Yalısı ya da Kemal Uzan Yalısı, Boğaziçi’nin Avrupa Yakasında İstinye-Yeniköy arasında bulunan ve tahminen 1900-1910 yılları arasında inşa edilmiş yalıdır. Klasik boğaz yalıları tipinden farklı, eklektik beyaz, 4 katlı ve simetrik bir yapıdır. Her katının farklı stili, dört kulesi olan yalı ismini, ikinci sahibi Ahmet Afif Paşa’dan alır. Mimarı, Alexandre Vallaury’dir. Yalının arkasında korusu ve koru içinde yalının bir parçası olarak inşa edilmiş olan Afif Paşa Mehtabiye Köşkü adlı yalı köşkü bulunur. Başrolünde Müjde Ar’ın oynadığı, TRT yapımı Aşk-ı Memnu dizisi Afif Ahmed Paşa Yalısı’nda çekildi. Yalı, Bin Bir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı. Yalının şimdiki sahibi Suzan Sabancı Dinçer.

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı, yalıdan ziyade daha mütevazi köşk modellerine benziyor. Çaycı İstapan Yalısı olarak da bilinen yalı, Behçet hastalığını bulan Doktor Hulusi Behçet’e aitti. Hulusi Behçet’in 1948’de vefatının ardından yalı 1991 yılında sanayici Necati Aslan’a satıldı.

    Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı

    Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye ait olan yalı, dünyanın dördüncü, İstanbul Boğazı’nın ise en pahalı yalısı olma özelliğini taşıyor. Yalı, Kıbrıslı Yalısı’ndan sonra 60 metre ile Boğaz’ın en uzun rıhtıma sahip ikinci yalısı. 2015 yılında Katar Emiri Şeyh Temim tarafından satın alınan yalı, ikinci eşi Kraliçe Anoud’a hediye edildi. Yalının rıhtımı, 29 Mayıs 2009’da 10 bin grostonluk kereste yüklü geminin çarpmasıyla hasar gördü.

    Said Halim Paşa Yalısı

    Said Halim Paşa Yalısı, bahçesindeki iki aslan heykeli sebebiyle “Aslanlı Yalı” olarak da biliniyor. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın da kiracı olarak kaldığı yalı, bir dönem sadece yabancıların girebildiği bir kumarhane olarak da kullanıldı. Tarihi yapı daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak tadilattan geçirildi. Ancak tadilat sırasında çıkan bir yangın, tarihi yapıya zarar verdi. Yalı, 1998 yılında tamamen yenilendi. Bir dönem Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılan yalının şu anda bahçesi, restoran ve odalarının bir bölümü müze olarak kullanılıyor.

    Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ayaklarının dibinde, Otağtepe’nin eteklerindeki kırmızı yalı, Boğaziçi’nin en gözde yalılarından birisiydi. Osmanlı’nın son hekimbaşısı Salih Efendi’nin ilk sahibi olduğu yalı, Boğaz’da ilk sahibinden beri aynı ailenin elinde kalan az sayıda yalıdan birisiydi. İçindeki eşyaların da Salih Efendi’den kaldığı yalı, 7 Nisan 2018’de Malta bayraklı “Vitaspirit” isimli yük gemisinin çarpması sonucu ağır hasar gördü.

     

    Kaynak: Anadolu Ajansı

  • Tamamen Ücretsiz Online Kütüphane, Arşiv ve Sertifikalı Eğitimler

    Tamamen Ücretsiz Online Kütüphane, Arşiv ve Sertifikalı Eğitimler

    1-) Harvard Üniversitesi’nden sertifika alabileceğiniz 55 alanda ücretsiz online kurslar:

    https://pll.harvard.edu

     

    2-) Türkiye’de yayınlanan ve yayınlanmış olan gazetelerin geçmişten günümüze tüm sayılarına ulaşabileceğiniz bir platform:

    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE

     

    3-) Tübitak’ın tüm yayın ve dergilerinin arşivi:

    https://services.tubitak.gov.tr/edergi/edergi.htm

     

    4-) Milli kütüphane arşivindeki tüm taş plaklara ses dosyası olarak ulaşabileceğiniz bir platform:

    http://www.millikutuphane.gov.tr

     

    5-) Nasa’nın uzay ile ilgili keşiflerini ve fotoğraflarını bulabileceğiniz online arşivi:

    https://images.nasa.gov

     

    6-) Abd Meclis Kütüphanesi, 1800-2020 yılları arasında dünya üzerinde çekilmiş milyonlarca fotoğrafa ulaşabilirsiniz:

    https://loc.gov

     

    7-) Yüz binlerce resim, çizim, karikatür ve görseli konularına göre arayabileceğiniz büyük bir arşiv:

    https://www.europeana.eu/en

     

    8- ) TBMM kütüphanesi:

    https://www5.tbmm.gov.tr/kutuphane/index.htm

     

    9-) İbb’ye ait Taksim kütüphanesindeki binlerce esere ücretsiz olarak ulaşıp, okuyabilirsiniz:

    http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/ataturkkitapligi/index.php

     

    10-) Geçmişten bugüne çizilmiş tüm haritalara ulaşabileceğiniz bir arşiv:

    https://www.davidrumsey.com

     

    11-) Balkanlar’daki Osmanlı eserlerinin olduğu fotoğraf arşivi:

    http://www.nit-istanbul.org/kielarchive/index.php

     

    Derleyen: Nilay Gündüz

     

  • Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Trilemma (veya Münchhausen Üçlemi), epistemolojide herhangi bir iddianın doğruluğunu ispatlamanın imkânsız olduğunu ileri süren bir düşünce deneyidir. Buradaki “ispat” dar bir anlamda (“bilimsel bulgu”) kullanılmamaktadır; tam tersine, en kapsayıcı anlamıyla kullanılmaktadır ve matematik ve mantıktaki ispatları da kapsamaktadır. Buna göre, belli bir argüman zinciri inşa edecekseniz, belli varsayımlar ile yola çıkmak zorundasınızdır.

    Şöyle düşünün: Diyelim ki gökyüzünün maviliğinin kırılan ve saçılan ışık ışınlarının dalga boylarından kaynaklandığı yönünde bir argüman ileri sürüldü. Buna kanıt olarak ışık tayfının nasıl oluştuğu gösterildi ve havadaki moleküllerin de aynı etkiye sebep olduğu ispatlandı. Ancak biri, kolaylıkla bu kanıtın kendisinin de kanıtını sorabilir. Yeni kanıtlar bulsanız da o kanıtların da kanıtları sorulabilir ve bu böyle devam eder. Bu durumda herhangi bir iddiayı veya argümanı nasıl kanıtlayabiliriz?

    Bir Argümanı “Kanıtlamanın” 3 Zor Yolu

    Münchhausen Üçlemi bir “trilemma” veya “üçlem” olarak anılır, çünkü bir argüman üreten veya bir argümanı savunan herkesin ve her düşünce sisteminin şu 3 zor tercihten birini seçmek zorunda olduğunu söyler:

    Döngüsel Argüman

    Döngüsel argümanlar (İng: “circular argument”, Lat: “circulus in probando“), ispatlamak istediği sonucu bir başlangıç noktası olarak alan argümanlara verilen bir isimdir – ve bir mantık safsatasıdır. Eğer bir argümanın döngüsel olduğunu fark etmezseniz, oldukça inandırıcı gelecektir, çünkü bu tür argümanların öncülleri doğruysa sonuçları da doğru olacaktır ve “sonuç”, zaten “öncül” olarak alındığı (ve dolayısıyla “doğru” kabul edildiği) için, sanki varılan sonuç bağımsız olarak doğruymuş gibi bir izlenim verir. Bir örnek şudur:

    • Ahmet: Başarının anahtarı nedir?
    • Berna: Doğru elemanları işe almak.
    • Ahmet: Doğru elemanları işe aldığını nereden bileceksin?
    • Berna: Başarılıysan, doğru elemanları işe almışsın demektir.

    Görülebileceği gibi, bu argüman zincirinde Berna, doğru elemanları işe almayı başarının sırrı olarak görmekte, başarıyı ise doğru elemanları almanın sırrı olarak görmektedir. Bu, döngüsel bir mantık hatasıdır.

    Aslında döngüsel argümanlar formel bir mantık hatası değildirler; sadece pragmatik nedenlerle sorunludurlar: Eğer öncül olarak alınan sonuç gerçekten doğruysa, elbette argüman da doğru olacaktır. Fakat o öncül henüz ispatlanmadığı için, ister istemez sonuç da ispatlanmamış hâldedir ancak o argümanı dinleyen birine sonuç, aslında ispatlanmış gibi gelecek ve ikna edici olacaktır. Bu da hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olacaktır.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma bağdaşırcılık veya koherentizm (İng: “coherentism”) denmektedir. Buna göre “gerçek”, bir dizi cümle, önerme ve inanç kümesi çerçevesinde tutarlılıktan doğar. Ayrıca epistemik temellendirme teorisine göre de bir kişinin bir inanca sahip olmak için iyi bir nedeni varsa, o inancın gerçeklik değeri daha yüksek olacaktır. Burada önemli bir kriter, inancın rasyonel olmasıdır. Yukarıdaki Ahmet ve Berna arasındaki diyalog, esprili bir şekilde, şöyle devam ettirilebilir:

    • Ahmet: Bu durumda döngüsel mantık başarısının anahtarı mı?
    • Berna: Evet! Çünkü başarının anahtarı döngüsel mantık.

    Sonsuz Argüman

    Sonsuz argümanlarda her bir dayanak noktası, kendinden önce gelen dayanak noktalarına dayanır ve bunlar sonsuza kadar devam eder. Örneğin herhangi bir bilimsel konuda sürekli “Neden?” sorusunu sorarak, herhangi bir olgudan yola çıkıp Evren’in başlangıcına kadar gidebilirsiniz; çünkü her şeyin nedenleri birbirine bağlıdır ve o nedenler silsilesi, Evren’in başlamasıyla başlamıştır. Sarah ile kimya profesörü olan babası arasında geçen diyaloğun ufak bir kısmını buraya taşıyalım:

    • Sarah: Babacığım, duşta mıydın?
    • Babası: Evet, duştaydım kızım.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü kirliydim. Duş beni temizliyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü bir sabunla birlikte kullandığımda su benim kirimi yıkayıp götürüyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun kiri tutuyor ve suyun onu yıkamasına izin veriyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun yüzey-aktif (sürfaktan) bir maddedir.
    • S: Neden?
    • B: Bu HARİKA bir soru. Sabun sürfaktandır, çünkü normalde çözünmeyen kir ve yağ parçacıklarını hapseden, suda çözünebilir iyon kümelerini (misel yapılarını) oluşturur.

    (…)

    • B: Sabun moleküllerinin neden hidrofilik bir kafası ve hidrofobik bir kuyruğu mu var?
    • S: Evet.
    • B: Çünkü kafada bulunan Karbon-Oksijen bağları yüksek düzeyde kutuplu, Karbon-Hidrojen bağları ise ciddi miktarda kutupsuz.
    • S: Neden?
    • B: Çünkü karbon ve hidrojen neredeyse aynı elektronegativiteye sahip, oksijen ise çok daha fazla elektronegatif. Bu yüzden karbon-oksijen bağları kutuplu oluyor.
    • S: Neden?
    • B: Bu biraz karışık. Elektronegativiteyi ölçen Pauling ölçeği veya Mulliken ölçeği kullanmana bağlı olarak farklı cevapları var. Pauling skalası homonükleer ve heteronükleer bağ kuvveti farklarına göre düzenlenmiştir. Mulliken ölçeği ise elektron isteği ve iyonizasyon enerjisi özelliklerine göre… Fakat her biri, eninde sonunda etkili çekirdek yüküne geliyor. Bir oksijen atomundaki son yörüngedeki elektronların enerjisi karbondakilerden düşük ve bağ sırasında bu elektronlar paylaşılırken oksijene daha sıkı tutunuyorlar. Çünkü bir oksijen atomundaki elektronlar daha güçlü bir çekirdek yükünü deneyimliyorlar ve bu yüzden atomik çekirdeğe daha yakın oluyorlar. Havalı, değil mi?
    • (sessizlik olur)
    • S: Hiçbir şey anlamadım.
    • B: Hiç önemli değil. Öğrencilerimin de neredeyse hiçbiri anlamıyor.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma sonsuzculuk (İng: “infinitism”) denmektedir. Sonsuzculara göre bir argümanın sonsuz nedenler silsilesine dayanması, onu “bilgi” veya “gerçek” olmaktan alıkoymamaktadır.

    Dogmatik Argüman (Aksiyomatik Argüman)

    Dogmatik bir argüman, ispatlanmaya ihtiyaç duymayan bir argümandır. Sadece doğru olduğu kabul edilir ve savunmaya ihtiyaç duyulmaz. Örneğin “bilim” dediğimiz devasa sistemin de güvenilir ve başarılı olduğunu bildiğimiz ve bu şekilde devam edeceğini umduğumuz birtakım varsayımları vardır.

    Ancak buradaki “dogmatik” sözcüğü doğru anlaşılmalıdır: Bilimde varsayımlar değiştirilemez veya yanlış olamaz değildir; sadece pragmatik yollarla belirlenmişlerdir ve çalışmadıklarının gösterilmesi hâlinde, tıpkı onlar sayesinde inşa edilen sayısız hipotezin yanlışlanmış ve yanlışlanabilir olması gibi, bu varsayımlar da değiştirilebilir veya terk edilebilirler. Yani bir düşünce sisteminin dogmatik olması ile bir sistemin yola çıkış noktasının dogmatik olması farklı şeylerdir. Bu ayrıma işaret etmek için, dogmatik argümana aksiyomatik argüman da denmektedir.

     

    Örneğin genel kültürün büyük bir kısmı, aksiyomatik argümanlar içerir. “1. Dünya Savaşı, itilaf ve ittifak devletleri arasında yaşanmıştır.” dediğinizde, “itilaf devletleri” ile “ittifak devletleri”nin kimler olduğunun bilindiğini ve bunun için ek bir kanıt sunmaya ihtiyacınız olmadığını imâ edersiniz. Eğer her söylediğinizin her dayanağını kanıtlamaya kalkacak olursanız, iletişim kurmanızın imkânsız olacağına dikkatinizi çekeriz.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma temelcilik (İng: “foundationalism”) denmektedir. Temelciler, bilginin gerekçelendirilmiş inançlara veya sağlam temellerden yola çıkarak inşa edilmiş sonuçlara dayandığını söylerler. Temelciler arasında Aristoteles, Descartes ve John Locke gibi filozoflar vardır. Elbette bu “temel”in tam olarak ne olması gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tartışılmaya devam etmektedir.

    Münchhausen Üçlemi Nereden Geliyor?

    Bu üçlemi ileri süren Karl Friedrich Freiherr Von Münchhausen, 1720 yılında Almanya’da doğmuş bir barondur. Askeri başarılarının yanında Münchhausen’in, aynı zamanda gezileri boyunca topladığı hikayeleri mübalağa ederek anlatmak konusunda da bir ilgisi ve yeteneği vardı. Birçokları, anlattığı hikayelerin abartılı ve yalan olduğunu düşünmüşlerdir.

    Ancak bu ilginç hikayelerden biri, bir gün at binerken bir bataklığa saplandığına yönelik bir hikayedir. Hikayede Münchhausen, bataklıktan kurtulmak için kendi saçını yukarı doğru çektiğini ve yeterince zorladığında bataklıktan çıkmayı başardığını anlatır. Yani kendi vücudunu yukarı doğru çekerek, kendi kendini kaldırabileceğini iddia etmiştir. Ki bu, modern fizik yasaları çerçevesinde imkânsızdır.

    İşte bu hikayeden yola çıkan Alman filozof Hans Albert, 1968 yılında Münchhausen Üçlemi terimini ileri sürmüştür. Sonradan Karl Popper, “dogmatizm sonsuz gerilemeye, sonsuz gerileme de psikolojizme karşı” diyerek bu üç ayağı tanımlamıştır. Sözünü ettiği psikolojizm, bir yasa veya gerçeğin temellendirilmesinde insan psikolojisinin rolü olduğunu söyleyen felsefi bir pozisyondur. Tıpkı sağlam bir zeminde olmadığı için bataklıktan çıkamayan Münchhausen gibi, tüm bilgilerin temellendirmesi dayanaksızdır, çünkü hiçbir bilginin olmadığı bir noktadan başlamalıdır ama bu durumda herhangi bir ilerleme kaydedilemez. Bu nedenle hiçbir gerçek, hiçbir bilginin olmadığı bir dayanak noktasına dayandırılamaz. Bu durumda her gerçek ya dogmatizme ya sonsuz gerilemeye ya da döngüsel bir argümana dayanmak zorundadır. Tıpkı Münchhausen’in kendi kendini çekerek bataklıktan çıkması gibi, hikaye uydurma olsa bile…

    Aslında bu üçlemin kökenlerini, 160-210 yılları arasında yaşamış Yunan filozof ve hekim Sextus Empiricus’un yazılarına kadar takip edebiliriz. 3. yüzyılda yaşamış ve Yunan filozofların biyografileri üzerine çalışmış Diogenes Laërtius tarafından yazılanlara göre Sextus Empiricus, bu tür bir argümanı 1. yüzyılda yaşamış Skeptik Agrippa’ya dayandırmaktadır – ki bu nedenle Münchhausen Üçlemi kimi zaman Agrippa Üçlemi olarak da bilinir. Yani erken dönem filozoflar da bir şeyi gerçek anlamıyla ve mutlak olarak ispatlamanın imkânsızlığını fark etmişlerdir.

    Agrippa’nın 5 Modu

    Felsefi bir skeptisizm akımı olan Pironhizm (İng: “Pyrrhonism”) savunucusu olan Agrippa’nın 5 modu şöyle söyler (ki okuduğunuzda, Münchhausen Üçlemi ile benzerliği fark edeceksiniz):

    Anlaşmazlık

    Filozoflar ve halkın geneli arasında görülen görüşler arasında anlaşmazlık vardır. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Tartışmadan türeyen tarza göre, önerilen konu hakkında hem sıradan yaşamda hem de filozoflar arasında karar verilemez ihtilafların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu nedenle, hiçbir şeyi seçemiyoruz veya ekarte edemiyoruz ve sonunda tartışma, kararın askıya alınmasıyla sonuçlanıyor.

    Sonsuz Gerileme

    Tüm kanıtlar, kendileri kanıtlanmak zorunda olan diğer kanıtlara dayanırlar ve bu sonsuza dek devam eder. Modern zamanlarda buna “sonsuz argüman” da diyoruz. Agrippa şöyle yazıyor:

    Sonsuz gerilemeden türetilen modda, öne sürülen konu için bir kanaat kaynağı olarak öne sürülen şeyin, kendisinin başka bir kaynağa ihtiyacı olduğunu, kendisinin de başka bir kaynağa ihtiyaç duyduğunu ve böylece sonsuzluğa, böylece başlayacağımız bir noktanın kalmadığını söylüyoruz ve dolayısıyla herhangi bir şeyi temellendirmek mümkün olmuyor ve yargıya varma askıya alınıyor.

    İlişki (Görelilik)

    Her şey, onlarla ilişkili olan şeyler değiştikçe veya biz ona farklı açılardan baktıkça değişir. Agrippa şöyle anlatıyor:

    Görelilikten türeyen modda, yukarıda söylediğimiz gibi, var olan nesne, yargılayan özneye ve onunla birlikte gözlemlenen şeylere göre şöyle şöyle görünür, ama onun doğası gereği nasıl olduğuna dair yargıyı askıya alırız.

    Varsayım

    Gerçeği yalnızca desteksiz varsayımlara dayanarak ileri sürebiliriz. Buna bugün “dogmatik argüman” diyoruz – ki bu şekilde izah edildiğinde, halk arasındaki “dogmatik” sözcüğünün anlamından farkı görülebilir.

    Sonsuza kadar geriye atılan Dogmatistler, kurmadıkları, ancak bir taviz sayesinde basit ve kanıtsız olarak varsaydıklarını iddia ettikleri bir şeyden yola çıktıklarında, varsayım modu ortaya çıkar.

    Döngüsellik

    Gerçeği savunma biçimimiz, kanıtların döngüselliğine dayanır. Buna bugün “döngüsel argüman” diyoruz. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Karşılıklı mod, araştırılan nesnenin doğrulanması gereken şeyin, araştırılan nesne tarafından ikna edici hale getirilmesi gerektiğinde ortaya çıkar; sonra, diğerini kurmak için ikisini de temellendiremediğimiz için, her ikisi hakkında da yargıyı askıya alırız.

    Üçlemin Çözümü Var mı?

    Maalesef hayır. Eğer bir üçlemin mutlak bir çözümü olsaydı, o zaman “üçlem” olmazdı. Elbette, ortada üçlem olmadığı veya üçlemin ayaklarından bir kısmının sanıldığı kadar problemli olmadığını söyleyen çok sayıda filozof ve eleştirmen var. Bunların geliştirdikleri tartışmalar, kademeli bir şekilde dallanıp budaklanan derin bir felsefi argümanlar ağacını oluşturuyor – ki bu biraz ironik; çünkü “Herhangi bir argümanı kanıtlayabilir miyiz?” sorusu bile sayısız felsefenin doğuşu veya etkilenmesi ile sonuçlanıyor. Bu da felsefenin çoğu zaman haksız yere karikatürize edilen, “cevaplara ulaşmadan tartışmayı sürdüren” doğasına işaret ediyor. Kimi zaman nihai cevaplara ulaşamasak bile, yolda birçok şey öğrenebiliriz. Bilim ve felsefe, bu nedenle değerlidir.

    Bilim açısından incelendiğinde, daha önce natüralizmle ilgili yazımızda da tartıştığımız üzere, bilimin gerçeğe dönük arayışındaki en büyük itici faktörlerden biri evrensel anlaşılabilirlik (ki bu, Agrippa’nın vurgu yaptığı anlaşmazlığı minimize etmeyi hedefler) ve sürekli sonuç üretebilme becerisidir (bu da pragmatik bir amaca hizmet eder). Eğer bilimde ortak bir dil tutturamazsak ve herhangi bir yeni keşifte bulunamazsak, bilimle ilgili temel varsayımlarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Ancak bugüne kadar böyle bir ihtiyaç doğmamıştır ve gelecekte de doğacağı meçhuldür.

    Bir diğer önemli nokta, Münchhausen Üçlemi bizi birbirinden beter 3 seçenekten birine zorluyor olsa da bu seçenekleri yumuşatmak ve zayıflatmak mümkün olabilir. Örneğin bazı temel varsayımlarda bulunuyor olsak bile bu varsayımları kolayca terk edebilecek bir sistem inşa etmek, gerçeğe ulaşma konusunda insanın bilişsel zaafları varsa bu zaafları görmezden gelmek yerine onları eleyecek yöntemler tespit etmek, kusursuz bir sisteme sahip olmaktan ziyade işimizi gören ve daha fazla keşfin önünü açan yöntemler geliştirmek, Evren’e ve insan bilişine yönelik değiştiremeyeceğimiz bu gerçeklere rağmen ilerlememizi sağlayabilir. Bunlar ve çok daha fazlası, bilimin karakteristik özellikleridir. Bilim, sadece ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden de güvenilirlik, anlaşılabilirlik ve evrensellik sağlamış bir düşünce sistemidir.

    Burada önemli olan, epistemoloji felsefesi çerçevesinde bu tür tartışmaların olduğu ve bunların tüm düşünce sistemlerine öyle veya böyle sirayet ettiğidir. Bu tartışmaların sonuçları, elbette bu düşünce sistemlerinde değişimler yaratabilir veya onlar üzerinde pek bir etkisi olmayabilir. Ama felsefenin çıktıları, illâ dünyayı değiştirici olmak zorunda değildir. Örneğin belirsizlik zamanlarında yükselişe geçen sahtebilim ile mücadelede epistemoloji önemli bir araçtır. Bir şeye inanmayı neden seçtiğimizi nasıl temellendirdiğimizi sorgulamak, belki sizi %100 gerçeğe ulaştıramaz, ancak olasılıklar arasından en güvenilir ve olası olanlarını belirlemenizi sağlayabilir.

    Bilimin özünde yapmaya çalıştığı da tam olarak budur: Bu yazıda bir örneğini verdiğimiz felsefi problemler veya insanın bilişsel engelleri gibi çeşitli nedenlerle %100 gerçeğe ulaşamasak bile, evrensel olarak hemfikir olabileceğimiz biçimde, ona en fazla miktarda yaklaşabilmek… Her adımda kendimizi ve varsaydıklarımızı sorgulayarak, daha iyi alternatifler varsa onları ortaya çıkarabilmek ve bu sayede gerçeğe olan zorlu, dolambaçlı ama stabil ilerleyişimizi sürdürebilmek…

     

    Kaynak: Evrim Ağacı / Çağrı Mert Bakırcı

  • Dokuz İnsan Türünü Yok Edecek Kadar Vahşi Miyiz?

    Dokuz İnsan Türünü Yok Edecek Kadar Vahşi Miyiz?

    Sadece 300.000 yıl önce dünyada en az dokuz insan türü yaşıyordu. Şimdi ise sadece bir tane var. Peki neden?

     

    Neandertaller, Avrupa’nın soğuk bozkırlarına adapte olmuş tıknaz avcılardı. Denisovalılar Asya’da, daha ilkel Homo erectus Endonezya’da, Homo rhodesiensis ise Orta Afrika’da yaşıyordu.

    Bunların yanında kısa, küçük beyinli birkaç tür daha hayattaydı: Güney Afrika’da Homo naledi, Filipinler’de Homo luzonensis, Endonezya’da Homo floresiensis (hobbitler) ve Çin’deki gizemli Kızıl Geyik Mağarası insanları. Yeni türleri ne kadar çok keşfettiğimiz göz önüne alındığında, daha fazlasının bulunması da bekleniyor.

    10.000 yıl önce bu türlerin hepsi gitmişti. Bu diğer türlerin yok olması kitlesel bir yok oluşu andırıyor. Ancak, buna neden olabilecek bariz bir çevresel felaket (volkanik patlamalar, iklim değişikliği, asteroit etkisi) yok. Bunun yerine, yok oluşların zamanlaması, Güney Afrika’da 260.000 ila 350.000 yıl önce evrimleşen Homo Sapiens adlı yeni bir türün yayılmasından kaynaklandığını gösteriyor.

    Nick Longrich’e göre, modern insanların Afrika dışına yayılması, Buzul Çağı memelilerinin ortadan kaybolmasından medeniyetlerin yağmur ormanlarını yok etmesine kadar uzanan 40.000 yıllık bir olay olan 6. kitlesel yokoluşa neden oldu. Fakat diğer insan türleri ilk zayiatlar mıydı?

    Longrich, “Biz benzersiz olarak tehlikeli bir türüz. Yünlü mamutları, dev tembel hayvanları ve moa kuşlarını avladık. Tarım yapmak için gezegenin arazisinin yarısından çoğunu değiştirdik ve ormanları tahrip ettik. Gezegenin iklimini değiştirdik. Ama biz diğer insan toplulukları içinde en tehlikeli olanız, çünkü kaynaklar ve toprak için rekabet ediyoruz.” diyor.

    Tarih, Roma’nın Kartaca’yı yıkmasından Batı’nın Amerika’yı işgal etmesine ve Avustralya’daki İngiliz sömürgeciliğine kadar bölgedeki diğer gruplarla savaşan, yerinden eden ve yok eden örneklerle dolu. Bosna, Ruanda, Irak, Darfur ve Myanmar’da yakın zamanda soykırım ve etnik temizlik yapıldı. Erken Homo Sapiens’in de daha az bölgeci, daha az şiddet sever, daha az hoşgörüsüz ya da daha az insan olduğunu düşünmek için çok az neden var.

    İyimserler erken avcı-toplayıcıları barışçıl, soylu vahşiler olarak tanımlıyor ve doğamızın değil, kültürümüzün şiddet yarattığını savunuyor. Ancak saha çalışmaları, tarihsel kayıtlar ve arkeoloji, ilkel kültürlerdeki savaşın yoğun, yaygın ve ölümcül olduğunu gösteriyor. Saldırı ve pusu gibi gerilla taktikleriyle birlikte sopalar, mızraklar, baltalar ve yaylar gibi Neolitik silahlar yıkıcı derecede etkiliydi. Şiddet, bu toplumlarda erkekler arasında önde gelen ölüm sebebiydi ve savaşlar kişi başına oranlandığında I. ve II. Dünya Savaşları’ndan daha yüksek zayiat yaratmıştı.

    Kemikler ve eserler bu şiddetin oldukça eski olduğunu gösteriyor. Kuzey Amerika’da bulunan 9.000 yaşındaki Kennewick Adamı’nın pelvisine gömülü bir mızrak ucu var. Kenya’daki 10.000 yıllık Nataruk bölgesi, en az 27 erkek, kadın ve çocuğun acımasız katliamını belgeliyor.

    Diğer insan türlerinin çok daha barışçıl olması pek muhtemel değildi. Erkek şempanzelerde kooperatif şiddetin varlığı, savaşın insanların evrimini yendiğini gösteriyor. Neandertal iskeletleri savaşla tutarlı travma izleri taşıyor. Ancak karmaşık silahlar muhtemelen Homo sapiens’e askeri bir avantaj sağlamıştı. İlk Homo sapiens cephaneliklerinde büyük olasılıkla cirit ve mızrak atıcı gibi fırlatıcı silahlar vardı.

    Karmaşık aletler ve kültür, daha geniş yelpazedeki hayvanları ve bitkileri verimli bir şekilde hasat etmemize, daha büyük kabileleri beslememize ve türlerimize sayı açısından stratejik bir avantaj sağlamasına yardımcı olacaktı.

    Nihai silah

    Ancak mağara resimleri, oymalar ve müzik aletleri çok daha tehlikeli bir şeye işaret ediyor: soyut düşünce ve iletişim için sofistike bir kapasite. İşbirliği yapma, planlama, strateji kurma, manipüle etme ve aldatma yeteneği bizim nihai silahımız olabilir.

    Fosil kayıtlarının eksik olması, bu fikirleri test etmeyi zorlaştırıyor. Ancak nispeten eksiksiz arkeolojik kayıtlara sahip Avrupa’daki fosiller, gelişimizden birkaç bin yıl sonra Neandertallerin kaybolduğunu gösteriyor. Avrasya halklarındaki Neandertal DNA’sının izleri, soyları tükendikten sonra onların yerine geçmediğimizi kanıtladı. Onlarla tanıştık ve çiftleştik.

    Başka yerlerde görülen DNA’lar, arkaik insanlarla başka karşılaşmalar olduğunu gösteriyor. Doğu Asya, Polinezya ve Avustralya gruplarının Denisovalılardan gelen DNA’sı var. Muhtemelen Homo erectus DNA’sı, birçok Asya insanında bulunuyor. Afrika genomları, başka bir arkaik türden DNA izleri taşıyor. Bu durum, diğer türlerle çiftleşmiş olmamız, onların bizimle karşılaştıktan sonra ortadan kaybolduğunu kanıtlıyor.

    Fakat atalarımız neden akrabalarını yok ederek kitlesel bir yok oluşa ya da daha doğru ifadeyle kitlesel bir soykırıma yok açtı?

    Cevap nüfus artışında yatıyor. İnsanlar, bütün türler gibi katlanarak ürüyor. Kontrolsüz olarak, her 25 yılda bir sayılarımızı tarihsel olarak ikiye katladık. Ve insanlar işbirlikçi avcılar olduktan sonra, besin zincirinde üzerimizde bir canlı yoktu. Nüfusumuzu kontrol eden bir avcı olmadan ve çok az aile planlaması ile, popülasyonlar mevcut kaynakları kullanmak için büyümeye başladı.

    Kuraklık, sert kışlar veya kaynakların aşırı hasat edilmesinin neden olduğu daha fazla büyüme veya yiyecek kıtlığı, kaçınılmaz olarak kabileleri yiyecek alanlarıyla ilgili çatışmalara itti. Savaş, belki de en önemlisi olan nüfus artışının kontrolü oldu.

    Diğer türlerin ortadan kaldırılması muhtemelen medeniyetler tarafından uygulanan türden planlı, koordineli bir çaba değil, bir yıpratma savaşıydı. Ancak nihai sonuç yine de aynı oldu. Baskından baskın, pusudan pusuya, vadiden vadiye, modern insanlar düşmanlarını yıpratıp topraklarını aldı.

    Yine de, Neandertallerin neslinin tükenmesi, en azından, binlerce yıl sürdü. Bunun nedeni, erken Homo Sapiens’in daha sonraki fethetme avantajlarından mahrum olmasıydı: Örneğin çiftçilikle desteklenen çok sayılı nüfuslar, rakiplerini mahveden çiçek hastalığı, grip ve kızamık gibi salgın hastalıklar.

    Fakat Neandertaller savaşı kaybederken, uzun süre dayanabilmeleri için bize karşı savaşmış ve birçok savaş kazanmış olmalılar.

    Bugün yıldızlara bakıyoruz ve evrende yalnız mıyız diye merak ediyoruz. Fantezi ve bilim kurguda, bizim gibi olan ama biz olmayan diğer akıllı türlerle tanışmanın nasıl olacağını merak ediyoruz. Bir zamanlar yaptığımızı düşünmek çok üzücü ve şimdi bunlar yüzünden o insanlar yok.

     

    Kaynak: The Conversation. Nick Longrich. 22 Kasım 2019.

    Akreofili / Erman Ertuğrul

  • Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Hemşirelik deyince akla ilk gelen isimlerden birisi, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçen, Florence Nightingale’dir. Ancak kendisinin pek de bilinmeyen bir yönü vardır; iyi bir matematikçi ve istatistikçi olması. Diğer birçok kadın gibi başkaldırı ve mücadele dolu geçen hayatına kısaca göz atalım.

    Florence Nightingale, 12 Mayıs 1820’de Floransa, İtalya’da entelektüel ve varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailesinin geniş olan sosyal çevresi onun küçük yaşlardan itibaren yazarlar, şairler, politikacılarla dolu bir çevrede büyümesini sağladı. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, La­tince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik konusunda bilgili, aydın bir kadın olarak yetişti.

    Tüm olumlu şartlara rağmen mutsuz bir çocuk ve genç kadındı. Zenginlik, gösteriş onun için bir şey ifade etmiyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir değişim arzusu vardı, bir kadın olarak kendisine bahşedilen rolleri üstlenmek ve sürdürmek fikri onu giderek daha da sinirli ve asi bir ruha büründürüyordu. Uykusuz geçen geceler boyunca, kendisinin neden diğer kadınlar gibi düşünmediğini sorguladı ve sonunda kendince bir cevap buldu, bu Tanrının bir isteği idi. O, Tanrı adına hizmet etmek için yaratılmıştı.

    Yirmi yaşına basmadan öğrenimini matematik alanına kaydırmak istedi ancak bu isteği ailesi özellikle annesi tarafından hoş karşılanmadı. Annesine göre matematik bir kadının pek bir işine yaramazdı. Kararlı olan Florence sonunda mücadeleyi kazandı. Zamanın ünlü matematikçilerinden aritmetik, geometri ve cebir dersleri aldı, öğrendiği bilgileri çevresindeki çocukları eğitmek için kullandı. Bugün British Museum’da, kendi el yazısı ile hazırladığı aritmetik ve geometri ders planları bulunmaktadır. Planlarına göz atan biri onun ezberci değil, sorgulayıcı bir yöntem izlediğini gözlemleyebilir.

    Geniş bir ilgi yelpazesine sahipti aslında. Yirmi beş yaşında sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Hemşirelik ilgisini çekti. Aynı matematikte olduğu gibi, ailesi hemşireliğin de Nightingale’e göre olmadığını düşündü. Bu meslek onları küçük düşürecekti çünkü 1800’lü yılların ortasında, İngiltere’de hemşirelik cahil kadınların bir uğraşı olarak görülüyordu. Özellikle annesinin ve kız kardeşinin itirazlarına rağmen Florence 32 yaşında özgürlüğünü kazandı.

    Ailesi ile Avrupa ve Mısır’ı dolaşırken çeşitli hastane sistemlerini öğrenme fırsatı bulmuştu zaten. Almanya ve Fransa’da eğitimine devam etti. Londra’da kadın hastaların bakıldığı bir hastanenin yöneticisi oldu. Hastanelerin te­mizliği ve düzeni konusundaki bilgisi ve yete­neği kısa sürede anlaşıldı ve aradığı fırsat 1854′te karşısına çıktı.

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya açtığı Kırım Savaş’ında İngiliz sağlık teşkilatı çok hazırlıksızdı. Kırım Savaşı’ndaki yaralı askerler İstanbul’a getiriliyor, bunlardan Fransızlar Taşkışla, İngilizler ise Selimiye Kışlası’nda tedavi ediliyorlardı. Ekim ayında yaralı İngiliz askerlerinin çok kötü ko­şullarda olduğu haberi İngiltere’ye ulaştı. Florence’ın hayatını değiştirecek kişi dostu Savaş Bakanı Sidney Her­bert oldu.

    Sidney onu Türkiye’deki İngiliz Hastaneleri Kadın Hemşirelik Teşkilatı’nın başına getirdi. Florence ve 38 hemşire arkadaşı İstanbul’a gönderildi. Geldiklerinde hastanenin bakımsız olduğuna ve insanların savaşta aldıkları yaralardan çok sıtma ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğüne ta­nık oldular. O dönemde daha bakteri nedir bilinmiyordu hastane gereğinden çok kalabalık, beslenme yetersiz, hijyen ise yok denecek kadar azdı. Florence için kötü bir diğer sürpriz ise hastane çalışanlarının tutumları oldu, sonuçta o zamana kadar barikatlarda yaralı olanların eşleri hariç hastabakıcı olarak kadınlar çalışmamıştı. Nightingale inatçı, sabırlı ve yoğun bir çalışmayla yiyecek, giyecek, çarşaf, sargı bezi ve araç gereç gibi eksikleri gidererek, hasta­nede bakımın düzenli ve sağlığa uygun olarak yapılmasını sağladı. Onun başarısı aslında hemşirelikten çok organizasyon becerisi oldu.

    Florence Türkiye’de yaklaşık 2 yıl kaldı, döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, elbette bunda biraz ülkesine düzenli olarak kendi yazdığı, biraz da hastanede tedavi gören askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplarında payı vardı.

    Kraliçe Victoria, Nightingale’in çalışmalarını ‘’Nightingale Jewel” olarak bilinen gravür bir broş ile sunarak ödüllendirdi ve ona Britanya hükumetinden 250.000 $ ödül verdi.

    Nightingale bu parayı kendisi için harcamamaya karar verdi. 1860’da St. Thomas Hastanesi’nin içinde Nightingale Hemşireler Eğitim Okulunun kurulmasını finanse etti. Nightingale artık bir kahramandı, o elindeki lambası ile karanlığı aydınlatan bir ışıktı halk için.

    Victorian kadınların bir simgesi olarak ün kazanmasına karşın daha sonraki ve daha az tanınmış eseri, çok daha fazla hayat kurtardı aslında. Bu uygulamalı istatistikti…

    Nightingale savaştan döndüğünde, halk ona hayranlık duysa bile aslında tüm çabalarına karşın hastanede hastalıktan ölen binlerce insanı kurtaramamanın verdiği bir başarısızlık duygusu ile doluydu. Bir reform yapılması gerekiyordu.

    Hastanelerdeki sağlık sorunlarının istatistiksel analizlerini yapmaya başladı. İstatistiksel analizleri savaş sonrası askerlerin sağlık sorunlarını da kapsadı. Ve sonunda Kraliçe Victoria’yı ikna etmek için 830 sayfalık bir rapor hazırladı. Ancak sadece sözcükler yeterli değildi, raporunda kaç kişinin, nerede ve neden öldüğü hakkında geniş istatistik tablolarını derledi dikkat çekici tablolar ekledi bu rapora.

    Bu araştırması sırasında çalıştığı hastanedeki ölümlerin temel nedenini de anladı bir anda. Ölüm oranlarının düşmemesinin nedeni hastanedeki yetersiz beslenme, bakım ya da hijyen eksikliği değildi temelde. Esas sorun hastanenin altyapısı idi. Mart 1855’te Türkiye’ye bir ekip gönderildi ve hastanenin kanalizasyon sistemi yenilendi, havalandırma sistemi düzenlendi. Sonuçta ölümler yüzde 52’den yüzde 20’ye düştü.

    Hazırladığı diyagramlar, çizelgeler o kadar başarılı idi ki sonunda Kraliçe Victoria ikna oldu ve sağlık üzerine İngiltere’de Kraliyet Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi.

    İstatistik tekniklerinin kullanılmasında gösterdiği ustalık Florence Nightingale’in 1858 yılında Royal Statistical Society’nin ilk kadın üyesi olarak seçilmesine neden oldu.

    Hiç evlenmedi Nightingale. Hastanede çalıştığı sırada yakalandığı Kırım ateşi olarak bilinen bir hastalık nedeniyle 38 yaşından itibaren neredeyse yatağa bağımlı kaldı, sağlığına tam olarak kavuşamadı. Ancak hasta yatağından kamuoyunu etkilemeye, araştırmalar yapmaya devam etti. 1859 yılında sivil hastanelerin nasıl düzgün bir şekilde çalıştırılacağına odaklanan “Hastane Notlarını” yayınladı.

    1910 yılında ölüm anına kadar hiç boş durmadı, ‘’ölümümden sonra gösterişli bir tören istemiyorum’’ demişti ve nitekim öyle oldu. Basit bir törenle bedeni Hampshire’da bulunan aile mezarlığına, dağıttığı umut da gelecek nesillere nakledildi.

    Bugün Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı olarak bilinen yerde Florance Nightingile anısına 1857 yılında dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın üzerine 1954 yılında çakılan bronz plakada şunlar okunmaktadır: Bir asır önceki bu mezarlık yakınındaki çalışmaları insanlık acılarını azaltmış ve hemşirelik mesleğinin doğuşuna sebep olmuş Florance Nightingile anısına.

    Kaynaklar:

    agnesscott.edu/lriddle/women/night_educ.htm

    biography.com/people/florence-nightingale-9423539

    sciencenews.org/article/florence-nightingale-passionate-statistician

    Matematiksel / Sibel Çağlar

    Nilay Gündüz

  • Eğlenirken Öğreten YouTube Kanalları

    Eğlenirken Öğreten YouTube Kanalları

    Özellikle pandemi döneminde evde zamanını boşa harcamak yerine bir şeyler öğrenmeyi, kültürel birikim edinmeyi, kendini geliştirmeyi tercih edenler için uzunca bir liste belirledim ve bu listeye belli aralıklarla eklemeler de yapmaya devam edeceğim.

    İnternet sonsuz ve sınırsız bir dünya ve doğru kullanıldığında birçok güzel yer, fikir ve teori parmaklarınızın ucunda. Örneğin YouTube’da milyonlarca kanal var, bunların büyük kısmı oldukça değersiz saçmalıklarla dolu olsa da oldukça yaratıcı, yetenekli ve meraklı kişilerce oluşturulmuş çok değerli kanallar da var.

     

    Bilimle ilgilenenler için:

    Steve Spangler – The Spangler Effect

    Her hafta birkaç farklı kanalda ilginç bilimsel deneyler ve tartışmalar yapılıyor.

    Minute Earth

    Çeşitli hayat bilgisi ve ekoloji konuları hakkında eğlenceli videolar yayınlanıyor.

    Minute Physics

    Fizik konularını, elle çizilmiş görsellerle anlaşılır biçimde ders şeklinde açıklıyor.

    Doctor MadScience

    Otizmli 15 yaşındaki Jordan’la eğlenceli ve ilgi çekici bilimsel deneyler yapılıyor

    d’Arte of Science

    d’Arte of Science, eğlenceli bilimsel gösterileri, icat yapma uygulamalarıyla birleştiriyor.

    NatGeo Kids

    Hayat bilgisinden biyolojiye; kimyadan fiziğe ve mühendisliğe kadar birçok konuda eğitici ve ilgi çekici videolar sunuyor.

    Crash Course

    Çeşitli konularda eğitici videolar yayınlıyor. Yalnızca bilime adadığı ayrıca üç kanala sahip:

    Crash Course Physics (ortaokul ve üzeri için fizik)

    Crash Course Chemistry (ortaokul ve üzeri için kimya)

    Crash Course Kids (tüm yaş grupları için)

    HooplaKidz Lab

    Temel bilim konularında çeşitli videolar sunuyor. Evde de yapabileceğiniz deneyleri tüm aşamalarıyla gösteriyor.

     

    Tiyatroya ve sahne sanatlarına ilgi duyanlar için:

    Crash Course Theater and Drama

    Tiyatro ve dramanın tarihini, her konuda uzmanlaşmış Crash Course ekibiyle öğrenin.

    Acting is My Life

    Seçkin ve yetenekli oyunculardan oyunculuğa ve oyuncu seçmelerine dair öneriler alabileceğiniz bir kanal.

    Acting Out Studios

    Çocuklar, ergenler ve yetişkinler için oyunculuk tavsiyeleri paylaşılıyor.

    Royal Shakespeare Company

    Royal Shakespeare Company’de perdelerin arkasına bir yolculuk yapmanıza ve prodüksiyonla iligli videolar izlemenize olanak sağlıyor.

    Broadwaycom

    Broadway’i sever misiniz? Oyuncularla yapılan röportajları, sahne arkası görüntülerini ve gösterilerden sahneleri bu kanaldan izleyebilirsiniz.

    Hamilton

    Hamilton müzikalini seviyorsanız, bu kanal tam size göre.

    Joffrey Ballet School

    Öğrenci profilleri, dersler ve dans teorisi videoları, dünyaca ünlü Joffrey Ballet’den ekranlarınıza taşınıyor.

    Royal Opera House

    Dünyanın en önemli opera binalarından biri olan Royal Opera House performanslarından, dansçılarla röportajlardan ve sahne arkası görüntülerden oluşan videoları izleyebilirsiniz.

    Boston Symphony Orchestra

    Boston Senfoni Orkestrası’nın resmi YouTube hesabı. Performanslar, röportajlar ve çok daha fazlası bu kanalda.

    Hoffman Academy

    Piyano çalmayı ve müzikal tiyatroyu Bay Hoffman ile öğrenebilirsiniz.

     

    Matematikle ilgilenenler için:

    patrickJMT

    patrickJMT, YouTube’da yıllardır matematik videoları üretiyor. Zor kavramların kolayca anlaşılabilecek şekilde anlatıldığı videolar için bu kanal doğru adres.

    StandUpMaths

    Bu kanalda, mizah ve matematik bir arada.

    Nancy Pi

    Matematik uzmanı Nancy Pi, kız çocuklarımız için müthiş bir rol model. Kendisi MIT (Massachusetts Institute of Technology) University mezunu ve zor kavramları açıklıyor.

    Duane Habecker

    Matematik öğretmeni Duane Habecker seviyelere göre değişen eğitici videolar paylaşıyor.

    PBS Infinite Series

    Matematik her yerdedir – sağlam ve kesin bir dile sahiptir – ve her bir videoda, şaşırtıcı ve büyüleyici evrenimizde her şeyin temelinde yatan matematiği keşfetmeye başlayacaksınız.

    MathMammoth

    Hem çocuklar hem de ebeveynler için harika bir matematik kanalı.

    Eddie Woo

    Avusturalyalı matematik öğretmeni Eddie Woo, çeşitli konularda ve başlıklarda matematik videoları paylaşıyor.

    Khan Academy

    Ücretsiz, kapsamlı ve eğitim dünyasına hediye niteliği taşıyan içeriklere sahip bir kanal.

    Mind Research Institute

    Mind Research Institute, dünyadaki sorunları matematik aracılığıyla çözmeyi amaçlayan bir sinirbilim ve eğitim sosyal yardım kuruluşu.

    CodingMath

    Kodlama ve programlamada uzmanlaşmak için ihtiyaç duyacağınız tüm matematik bilgileri bu kanalda.

     

    Görsel sanatlara ilgi duyanlar için:

    Art for Kids Hub

    Sanatla uğraşmayı seven çocuklara yönelik içerikler hazırlayan bir aile kanalı. Temel çizim derslerinden daha zor konulara kadar çeşitli videolar paylaşan kanal, küçük sanatçılar için harika.

    SprayPaint Art Secrets

    Fırça olmadan, sprey boya kullanarak resim yapmayı bu kanalda öğrenebilirsiniz.

    The ArtChik

    Sanatçı Andrea Kirk, tüm seviyelere ve yaşlara hitap eden resim dersleri veriyor.

    Christina Sherrod Art

    Akrilik boya dersleri videoları yayınlanıyor.

    National Gallery of Art

    Ulusal Sanat Galerisi’ni ziyaret etmek istiyor ancak Washington’a gidemiyorsanız, kapsamlı koleksiyonuna göz atmak için bu YouTube kanalını kullanabilirsiniz.

    The Musee du Louvre

    Louvre Müzesi’nin resmi YouTube hesabını ziyaret ederek büyüleyici koleksiyonuna göz atabilir; sanatçılarla ve müze ekibiyle yapılan röportajları izleyebilirsiniz.

    Graffiti Tutorials

    İngiltere’de yaşayan grafiti sanatçısı bir baba, videolarında bu işin nasıl yapıldığını anlatıyor.

    You are An Artist! Chalk Pastels

    Çocukları evde eğitim gören bir anne olan Tricia Hodges, her yaştan çocuğa pastel boyayla nasıl resim yapılacağını öğretiyor.

    Colouricious

    Dokuma sanatına odaklanan ve dünyanın her tarafından sanatçılarla tanışmamızı sağlayan Colouricious; renk uyumu, kumaş boyama, iplik dokuma ve benzeri birçok şey hakkında bilgi veriyor.

    Knitting & Creation

    Dokuma sanatlarıyla ilgili içerikler paylaşan bu kanalda örgü örmeyi, dikiş dikmeyi ve tığ işi yapmayı öğrenebilirsiniz.

     

    Okumayı ve yazmayı sevenler için:

    Kids BookBuzz

    Çocuk kitapları incelemeleri yazan ve iki ayda bir yayınlanan Kids Book Review adlı derginin resmi YouTube kanalı.

    PolandBananasBooks

    Coşkulu bir okuyucu ve vlogger olan Christine Riccio, kitaplara dair her şeyi paylaşıyor: Komedi skeçleri, tartışmalar, röportajlar ve daha fazlası.

    Jesse the Reader

    Jesse the Reader kendisine Kitap Savaşçısı diyor, okumayı çok seviyor ve bu sevgiyi takipçileriyle paylaşmak istiyor. Kitap incelemeleri, tartışmalar, söyleşiler ve kendi yazılarınız için öneriler.

    Padfoot and Prongs 07

    Bu vlogger Harry Potter ile ilgili her şeye bayılıyor. Yazarlar ile soru-cevaplar, kurgu arkadaşlıkları, kitap incelemeleri ve daha fazlası.

    Jellafy

    Kitaplar ve okuma ile ilgili komedi skeçleri.

    KM Weiland

    KM Weiland artık kanalını güncellemiyor ama eski videolarında nasıl daha iyi bir yazar olunacağına dair tonla bilgi bulunuyor.

    Ellen Brock

    En iyi romanı yazmayı (ve yayımlatmayı) Ellen’ın Youtube kanalından öğrenin.

    Penguin Random House Writers Academy

    Piyasanın önde gelen, işinin ehli isimlerinden tavsiyeler alın. Harika yazım teknikleri bedavaya sunuluyor.

    Vivian Reis

    Genç yetişkin yazarı Vivian Reis kanalında yazma üzerine çok değerli bilgiler veriyor.

    Terrible Writing Advice

    Eğlenceli, alaycı ve saygısız JP Beaubien yazarlara berbat tavsiyeler vererek yapmaları gerekenleri söylüyor. Biliyorum, kulağa acayip geliyor ama işe de yarıyor. =)

     

    Doğayı ve hayvanları sevenler için:

    Brave Wilderness

    Coyote Peterson hayvanları çok seviyor ve onların doğal ortamlarındaki hallerini sizlerle paylaşıyor.

    Coyote’s Backyard

    Coyote Peterson’ın kızı ve kızının arkadaşlarıyla başından geçen maceraları paylaştığı, ev ortamındaki kanalı.

    Australia ZooTube

    “Timsah adam” Steve Irwin’i hatırlıyor musunuz? Çocukları Robert ve Bindi onun efsanesini devam ettiriyor.

    BBC Earth

    Dünya ile ilgili bilmek istediğiniz her şey tek bir yerde.

    National Geographic

    Dergi gibi, ama daha iyisi. =)

    Smithsonian Channel

    Gezegenimize ait insan profilleri, yerler ve doğa harikaları.

    Travel Thirsty

    Dünyayı gezen blogger’lar gördükleri muhteşem yerleri ve harika yemeklerini anlatıyor.

    Epic Wildlife

    Garip ve harika şeyleri mi seviyorsunuz? Epic Wildlife tam size göre. Doğal yaşamın egzotik ve sıra dışı yönlerini anlatan haftalık videolar.

    River and Wilder Show

    River, Wilder ve Archer kardeşler size dünyanın değişik yerlerinde harika maceralara çıkartıyor.

    Monterrey Bay Aquarium

    Su altı yaşama yakından bir bakış.

     

    Üretmeyi seven, icatlar yapanlar için:

    April Wilkerson

    April mobilyaları dışarıdan almak yerine kendisi yaparsa daha az para harcayacağını anlayıp bir şeyler üretmeye 2013’te başladı. Marangozluğu kendi kendine öğrenen April, kendi ismini taşıyan kanalında sırlarını paylaşıyor.

    Laura Kampf

    Alman mucit Laura Kampf’tan eğlenceli, yaratıcı icatlar. Ev yapımı oyuncaklar, bisikletler için bardak tutacakları ve fazlası.

    Make Something

    Her yaş ve beceri seviyesine göre yaratıcı ahşap projeleri.

    Rulof Maker

    Bu Avrupalı mucidin İngilizcesi çok iyi değil ama el becerisi inanılmaz.

    How to Make Everything

    Etrafınızdaki her şeyi – gerçekten her şeyi – en baştan yapmanız gerekseydi hayat nasıl olurdu hiç düşündünüz mü? How to Make Everything’den Andy gündelik eşyaları kendi başına üretiyor.

    Mini Gear

    Ufak arabalar, ATM makineleri ve daha fazlası – hepsi kartondan yapılıyor.

    I Like to Make Stuff

    Bob, kanalını eğitime ve gelişim odaklı zihniyete adamış. Gerçekten harika ve yaratıcı bir insan – çocuklar için mükemmel bir öğretmen.

    Colin Furze

    Bu adam jet ile çalışan bir scooter yaptı. Bütün söyleyeceğim bu kadar.

    Make:

    Make dergisinin YouTube sayfası, tüm yaş ve seviye gruplarından yaratıcı ve üretken beyinlere ilham vermeyi hedefliyor.

    The King of Random

    Nate ve Grant her türlü malzemeden her türlü şeyi üretiyor. Arada da oldukça havalı bilim deneyleri yapıyorlar.

     

    Uzay ve astronomiyi sevenler için:

    Vintage Space

    Uzay tarihçisi ve yazar Amy Shira Teitel uzay yolculukları hakkında merak ettiğiniz her türlü konuyu araştırıyor.

    PBS Space Time

    Astrofizikçi Matt O’Dowd uzayın sınırlarını ve içeriğini araştırıyor.

    Amazing Space

    Uzayı seven insanlardan uzay hakkında canlı yayınlar.

    Video from Space

    Kanal, sıfır yerçekimindeki yaşama yakından bakıyor ve yıldızlararası çalışmalar hakkında eğitici videolar yayınlıyor.

    Real Space

    Uzay hakkında internetten derlenmiş belgeseller.

    Space with Sarah

    Dr. Sarah Pearson, galaksi dinamikleri alanında uzmanlaşmış Danimarkalı bir astrofizikçi. Youtube kanalında çok merak edilen soruları yanıtlıyor.

    Space and Astronomy

    Evreni oluşturan yıldızlara yakından bir bakış. Alman ZDF televizyon kanalı tarafından finanse edilen uzun metraj belgeseller.

    NASA

    ABD hukümeti uzay ajansından roket fırlatma videoları, uzay keşfi üzerine belgeseller ve uzaydan canlı yayınlar.

    SpaceX

    Girişimci Elon Musk’tan roket fırlatma videoları ve uzay yolculuğu araştırmaları.

    SpaceRip

    Kara delikler, bipolar nebulalar, kızıl şimşekler ve nicesi.

     

    Kod yazmayı sevenler için:

    The Coding Train

    Kaçırmak istemeyeceğiniz bir sürü yaratıcı kod yazma yöntemleri var.

    FreeCodeCamp

    Eğitim videoları ve konuşmalar paylaşılan, açık kaynaklı bir programcı topluluğu.

    Coding Blonde

    STEM (Fen Bilimleri, Teknoloji, Mühendislik ve Matematik) alanındaki kadınlarla ilgili toplumsal kalıpları yıkmanın yanı sıra, Coding Blonde kod yazma ve teknoloji kavramlarını sade bir dille açıklıyor.

    Learn Coding Tutorials

    Kodlamada hangi konuyu öğrenmek istediğinizi biliyor musunuz? Onu bu sayfada bulabilirsiniz.

    Coding is for Girls

    Django ve Python öğrenmek için harika bir yer.

    Coding Garden with CJ

    CJ çok sempatik birisi. Videoları genellikle kod yazarken çekilen canlı yayınlardan oluşuyor.

    Coding in Flow

    Florian kendisini başlangıç seviyesinde bir kod yazarı olarak tanımlıyor ve öğrendikçe öğretiyor.

    Simplified Coding

    Android cihazlar için uygulama geliştirme.

    Philosophy Behind Coding

    Bu kanal yalnızca kod yazma becerilerini öğretmiyor. Aynı zamanda ismi gibi kod yazmanın felsefesine de odaklanıyor. Algoritmik olarak düşünmeyi ve problem çözme becerilerinizi geliştirmeyi burada öğrenin.

    Dapper Dino

    Eğitici videoları izleyin ve aynı ilgiyi paylaşan diğer insanlar ile becerilerinizi denemek için onlara katılın.

     

    Tarihle ilgilenenler için:

    Simple History

    Animasyon videolar yayınlayan bir araştırma kanalı. Tarihteki büyük askeri çatışmaları ve tuhaf tarihsel olayları derinlemesine inceliyor.

    Extra History

    Oyun tasarımları yapan bir ekip tarafından yönetilen kanal, antik dönem ve modern tarihteki büyük olayları açıklıyor.

    Historia Civilis

    Antik döneme merak duyanlar için mükemmel bir kanal. Antik Yunan ve Roma dönemlerine odaklanıyor.

    Alternate History Hub

    Tarihteki büyük çaplı olayların gerçekleşmemesi durumunda nelerin değişebileceğini irdeleyen History Hub, “Ya böyle olsaydı?” sorularınıza cevap veriyor.

    The School Of Life – Curriculum

    Bu kanal, tarihsel olaylardan ziyade fikirler tarihine odaklanıyor. Davranışlar nasıl gelişti? Peki ya kültürel gelenekler? Bu ve buna benzer içerikler için bu kanala göz atabilirsiniz.

    Crash Course World History

    Crash Course kanalının yapımcılarından, antik dönemden günümüze kadar gelen bir araştırma serisi yayınlanıyor.

    Epic History TV

    Napolyon Savaşları. Süveyş Krizi. Büyük İskender. İlk Haçlı Seferi. Tarihteki belirli bir olayı mı inceliyorsunuz? Bu kanal tam size göre.

    Feature History

    Emu Savaşı gibi tarihte daha az bilinen olayları mı merak ediyorsunuz? Bu kanala göz atın.

    History

    History Channel adlı televizyon kanalının ayrıntılı içeriklerinı yayınlayan YouTube kanalı. Belgesellerden hatırlatıcı kısa videolara ve tarihi olayların önemli noktalarına kadar her şeyi bu kanalda bulabilirsiniz.

     

    Bu arada tüm kanallar İngilizce. Türkçe olan örnekleri yorum kısmına bırakabilirsiniz. =)

    Nilay Gündüz

     

     

  • İnsanlığın Utancı; Nazi Kampları

    İnsanlığın Utancı; Nazi Kampları

    NAZİ KAMPLARI

    1933 ve 1945 yılları arasında Nazi Almanya’sı ve müttefikleri, gettolar da dahil olmak üzere kırk dört binden fazla hapis alanı oluşturdular. Failler bu alanları zorla çalıştırma, insanların devlet düşmanı oldukları için tutulmaları ve toplu katliam gibi bir dizi amaca hizmet etmesi için kullandılar.

     

    BİLİNMESİ GEREKENLER

    • 1

    Mart 1933’te ilk toplama kampı Dachau, Almanya’da Münih’in hemen dışında kuruldu. Esas olarak kullanım amacı politik mahkumların tutulmasıydı ve Nisan 1945’te özgürleştirilene kadar en uzun süre kullanılan kamp oldu.

    • 2

    Nazi görevlileri Üçüncü Reich boyunca kırk dört binden fazla toplama kampı meydana getirdiler. Bu tahmin faillerin kendi kayıtlarına dayanan ve üzerinde çalışmaların halen devam ettiği dönem kaynakları baz alınarak yapılmıştır.

    • 3

    Oluşturulan tüm yerler toplama kampı niteliklerini taşımasa da genellikle bu şekilde adlandırıldılar. Bu alanlar kullanım amaçlarına ve içlerinde tutulan mahkumların niteliğine göre farklılıklar gösteriyordu.

     

    İLK KAMPLAR (1933 – 1938)

    1933’te iktidara gelmesinden itibaren Nazi Rejimi, gerçek devlet düşmanlarını ve devlet düşmanı olduğunu düşündüklerini hapsetmek ve yollarından çekilmelerini sağlamak için bir dizi toplanma alanı inşa etti. Erken dönem toplama kampındaki çoğu mahkum politik – Alman komünistleri, sosyalistler, sosyal demokratlar – ve çingeneler, Yehova şahitleri, homoseksüeller, asosyal ve sosyal sapkın davranışlara sahip olmakla suçlananlardan oluşuyordu. Bu alanların çoğuna toplama kampı adı verildi. Toplama kampı olarak adlandırılan yerler genellikle insanların anayasal demokrasilerde kabul edilebilir olmayan şekillerde tutuklandıkları ve insani olmayan koşullarda tutuldukları yerleri kastetmek için kullanıldı.

    Almanya’nın 1938’de Avusturya’yı ilhakından sonra Avusturyalı politik mahkumlar da Nazi toplama kamplarına gelmeye başladı. Nasyonel Sosyalist Parti öncülüğünde 9 Kasım 1938’i 10 Kasım’a bağlayan gece yapılan ve “Kristal Gece” olarak adlandırılan şiddet olaylarından sonra Naziler, Yahudilerin ilk defa sadece Yahudi olarak tutuklandıkları ve ülke çapında Yahudi erkeklerinin tutuklandığı bir süreci başlattılar. Otuz binden fazla Alman Yahudisi başlangıçta her biri yasal göçmen olduklarını ispatlayana kadar Dachau, Buchenwald ve Sachsenhausen toplama kamplarında tutsak kaldılar.

     

    KAMPLARIN TÜRLERİ

    Pek çok insan soykırım dönemindeki Nazi toplama alanlarının tamamın toplama kampı olarak adlandırır. Toplama kampı ifadesi en genel haliyle Nazi Rejimi altında tutuklananların konulduğu ve cinayetlerin işlendiği yerleri anlatmak için kullanılır ancak Naziler tarafından oluşturulan tüm alanlar toplama kampı değildir. Naziler tarafından oluşturulan bu alanlar:

    • Toplama Kampları: Gerçekten öyle olan veya öyle olduğu kabul edilen “Reich” düşmanlarının tutulması için oluşturulan yerler.
    • Zorla Çalıştırma Kampları: Nazi rejiminin, mahkumların emeğini vahşice sömürdüğü, bundan ekonomik bir kazanç elde ettiği ve işgücü eksiklerini bu şekilde giderdiği yerlerdir.  Mahkumlar uygun ekipman, giyim ve diğer sosyal haklardan yoksun bırakılırdı.
    • Transit Kamplar: Yahudilerin geçici olarak tutuldukları yerlerdi. Bu kamplar genellikle Yahudilerin bir ölüm kampından önceki son durakları olurdu.
    • Savaş Mahkumlarının Tutulduğu Kamplar: Polonyalı ve Sovyet askerlerinin de bulunduğu yabancı savaş mahkumlarının tutuldukları kamplar.
    • Ölüm Merkezleri: Büyük sayılarda insanların öncelikli olarak ya da münhasıran gelir gelmez üretim hattı tarzında öldürülmesi için kurulmuş yerlerdi. Öncelikli olarak Yahudilerin öldürülmesi için kurulmuş beş adet ölüm merkezi vardı.

    Diğer tür toplama alanları on binlerle ölçülecek sayıdaydı. Bunlardan bazıları engelli hastalara “ötenazi” uygulanan alanlar, Gestapo, SS ya da Alman adalet tutuklama merkezleri, çingene kampları ve Almanlaştırma merkezleridir.

     

    TOPLAMA KAMPLARI

    Toplama kampları genellikle modern toplumlardaki hapishanelerle karıştırılır. Fakat toplama kampları hapishanelerden farklı olarak herhangi bir yargısal değerlendirmeden bağımsızdır. Nazi toplama kampları üç temel amaca hizmet ederlerdi:

    Gerçek devlet düşmanlarını ve öyle olduğu kabul edilen devlet düşmanlarını hapsetmek. Bu insanlar belirsiz zamanlar süresince hapis tutulurlardı.

    Bireyleri ve belirlenmiş küçük grupları kamusal ve yargısal denetimden uzak tutarak katletmek.

    Hapisteki insan sayısından faydalanarak zorunlu bir iş gücü elde etmek. Bu amaç işgücü kıtlığına bağlı olarak sonradan ortaya çıkmıştır.

     

    İLK TOPLAMA KAMPI

    1930’larda kurulan en erken dönem toplama kamplarının ana amacı Nazilerin rejime tehdit olarak gördüğü politik, kültürel ve sosyal hareketlerin liderlerini hapsetmek ve gözdağı vermekti. İlk Nazi toplama kampı Münih’in hemen dışında Dachau’da Mart 1933’te kuruldu.

    Toplama kamplarının pek çoğunda Nazi SS’leri günlük çalışma rutinlerinin bir parçası olarak çok zayıf olan ya da çalışmak için yeterli olmayan mahkumları öldürmek için gaz odalarını kurmuş ya da kurmayı planlıyorlardı.

    Gaz odalarının yaygın olarak kullanımından önce zayıf, hasta ya da çalışamayacak durumda olan mahkumlar kamp doktoru tarafından seçilerek 1941 – 1943 tarihleri arasında 14f13 adındaki gizli bir program çerçevesinde “ötenazi” (T4) tesislerinde öldürülüyorlardı.  Gaz odaları aynı zamanda Nazilerin yok etmek istedikleri küçük grupların öldürülmesi için de kurulmuştu. (Polonyalı direnişçiler, Sovyet direniş grupları.. vb) Mauthausen, Sachsenhausen, Stutthof, Auschwitz, Ravensbrück, Lublin/Majdanek..ve benzeri yerlerdeki gaz odalarının kuruluş amacı buydu.

     

    KAMP YAPISI

    Tüm toplama kampları aynı yapıya sahiptir. 5 bölümden oluşan bir mimari yapısı ve personeli vardır:

    Komutan karargahı. (komutanın kendisi ve kendi personeli için)

    Mahkum kayıtlarını geliş, tahliye, disiplin ve ölüm durumlarına göre tutan ve emirlerini doğrudan Reich Merkezi Güvenlik Birimi’nden alan güvenlik polisi yetkilisinin yönettiği koruyucu gözaltı ofisi.

    Koruyucu gözaltı kamp komutanı.

    Yönetim ve tedarik.

    SS Doktoru.

     

    ZORUNLU İŞGÜCÜ VE SAVAŞ KAMPLARININ MAHKUMLARI

    Polonya’nın 1939’da Almanlar tarafından ilhakını müteakip Naziler binlerce mahkumun açlık, kötü muamele ve tükenmişlik sonucu öldüğü zorunlu işgücü kamplarını kurdular. SS birimleri kamplara gardiyanlık yaptılar. 2. Dünya Savaşı boyunca Nazi kamp sistemi hızla yayıldı. Bazı kamplarda Nazi doktorları mahkumlar üzerinde tıbbi deneyler gerçekleştirdi.

    1941’de Almanların Sovyet istilası sonrası Naziler savaş suçlusu kamplarının ve bunların alt kollarının sayısını artırdı. Bazı yeni kamplar halihazırda var olan (Auschwitz gibi) kamp komplekslerinin içinde, işgal altındaki Polonya’da yapıldı. Daha sonraları Majdanek olarak bilinecek olan ve Lublin’de 1941’de Sovyet savaş mahkumlarının tutulması için inşa edilen kamp, 1943’te bir toplama kampı haline getirildi. Binlerce Sovyet savaş mahkumu orada gaz odalarında veya vurularak öldürüldü.

     

    TRANSİT KAMPLAR

    Nazilerin işgali altındaki topraklarda yaşayan Yahudiler ilk önce Hollanda’daki Westerbork ya da Fransa’daki Drancy Kamplarına gönderiliyor, oradan da Alman işgali altında bulunan Polonya’daki öldürme merkezlerine naklediliyorlardı.

     

    ÖLDÜRME MERKEZLERİ

    Öldürme merkezleri ilk önce T4 operasyonunun, daha çok bilinen adıyla “ötenazi” programının uygulanmasıyla alakalı olarak ortaya çıktı. Bu Alman tesislerindeki engelli hastaların karbonmonoksit kullanılarak gaz odalarında öldürüldüğü, Nazilere ait ilk kitle imha programıydı.

    Nihai çözüme (Yahudilerin kitle imha yöntemleriyle soykırımına) katkıda bulunması için Naziler en büyük Yahudi popülasyonuna sahip Alman işgali altındaki Polonya’da öldürme merkezleri oluşturdu. Öldürme merkezleri kitle imha yöntemlerinin en etkili şekilde uygulanabileceği şekilde dizayn edilmişti. Bunlardan ilki Yahudilerin ve Romanların mobil gaz araçlarında öldürüldüğü Chelmno’da açıldı. 1942’de Naziler (Alman işgali altındaki Polonya’daki) Merkezi Hükümet vatandaşı Yahudilerin sistematik şekilde katledilmesi için Belzec, Sobibor ve Treblinka öldürme merkezlerini açtılar. Buralarda Nazi planlamacılar Yahudileri öldürmek için motor egzozundan gaz çıkarma yöntemiyle ve karbonmonoksit kullanarak “ötenazi” programındaki aynı şekilde cinayetleri gerçekleştirdiler.

    Auschwithz toplama kamp kompleksindeki Birkenau öldürme merkezinde bilinen adıyla “krematoryum” denilen 4 adet gaz odası vardı. Burada gaz odalarında “Prestisit Ziklon B” kullanılıyordu. 1943 – 1944 yıllarında kampa sevkiyat öyle yüksek rakamlara ulaşmıştı ki günde ortalama 6000 Yahudi buradaki gaz odalarında öldürülüyordu. Öldürme merkezlerinde iki milyon yedi yüz yetmiş iki binden fazla (Yahudi kurbanların %46’sının) öldürüldüğü tahmin ediliyor.

    Milyonlarca insan Nazi kamplarında mahkum edildi, kötü muamele gördü ve öldürüldü. SS yönetimi altında, Almanlar ve işbirlikçileri sadece ölüm kamplarında üç milyondan fazla Yahudi’yi öldürdüler. Nazi kamplarında tutuklu bulunan bu insanların sadece küçük bir yüzdesi sağ kurtarılabildi.

    Bugün geriye dönüp baktığımızda yaşananlar, tarih kitaplarındaki birkaç sayfa gibi dursa da yaşananların insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri olarak hatırlanacağı ve zihnimize kazındığı muhakkak.

    Deniz Gündüz

  • Hypatia

    Hypatia

     İskenderiyeli Hypatia

    Kadının toplum ve bilimdeki yerinin hala tartışıldığı günümüzde, 1600 sene önce yaşamış İskenderiyeli Hypatia (370–415), felsefe ve bilim alanında önemli katkılarda bulunmuş ancak dönemin gerici zihniyeti tarafından, onun “inanmadan önce sorgulama ve bildiklerinin arkasında durma” olarak belirteceğimiz düşünce tarzı sebebiyle yok edilmiştir. Bu sadece Hypatia’ya değil bilim dünyasına karşı yapılmış olan bir cinayetti ve tarih boyunca da başka örnekleri yaşanacaktı.

    İskenderiyeli Hypatia filozof, matematikçi ve astronomdur. Güzelliği, bilim insanı kimliği ve zarafeti ile ünlüdür. Yaşadığı dönemde, İskenderiye Roma’nın bir eyaletiydi. İskenderiye’yi kendi döneminde ön plana çıkaran en önemli özelliği müze ve kütüphanesinden ileri gelmekteydi. Ünlü matematikçi Öklid (Euclid M.Ö-300) de bu merkezde yaşamıştır. İskenderiye Kütüphanesi’ni ünlü yapan şeyler: felsefe okulu, müzesi ve “eklektik” olarak bilinen geniş bir bakış açısına sahip öğretisiydi.

    Hypatia’nın bilim insanı kimliğinin temelleri, filizof babası Theon ile şekillendi. İlk eğitimlerini aldığı babası, Hypatia’nın dogmatik düşünce yapısına girmesine izin vermedi. Babası ona kendine saygısı olan bir kimsenin hiçbir bilgiyi mutlak gerçek olarak kabul etmemesi gerektiğini, düşünme hakkını hep kullanmasını, yanlış düşünmenin hiç düşünmemekten yeğ olduğunu öğretti. Eserlerinden de anlaşılacağı gibi babası kızıyla hep gurur duymuştur. Hypatia, Atina’da eğitimini tamamlayıp İskenderiye’ye döndü ve okulun başına geçti. Platon’un fikirlerini benimsedi. Hatta Platon, Aristo ve Suda gibi filozoflar hakkında İskenderiye’de halka açık dersler verdi. Bu sınıfta, daha sonra İskenderiye valisi olacak Orestes ve Ptolemais’in piskoposu olacak Synesius da vardı. Sonradan büyük bir filozof olan Synesius ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini içeren pek çok mektup yazdı. Bu mektuplar, felsefe tarihi kitaplarında Hypatia ile ilgili olarak günümüze kadar gelen nadir belgelerden olmuştur.

    İskenderiye eklektik okulunda yeni Plâtoncu geleneği hâkimdi. Bu okul hangi inanca ve felsefi tarza sahip olursa olsun herkese açıktı. Farklılıkları bir çatışma unsuru olarak algılamayı değil, onları çeşitli görünümlerde olan, temellerini aldıkları tek ve aynı kaynağa yönelterek, insanlık tarihinin belleğindeki kadim bilgiyi inisiyelerden filozoflara ve topluma aktarma çabası gösteren bir felsefe okuluydu.

    Hypatia, sahip olduğu bilgileri cesurca ve kaygı duymadan öğrencilerine anlatmaya, dönemin önemli siyaset, bilim, din adamlarıyla görüşmeler yapmaya devam ediyordu. Bu bilgiler görünüşte ayrı olan inançların özündeki ortak bilgiye dayanıyordu.

    Hypatia’nın yaşadığı dönem Roma’nın yavaş yavaş çökmeye başladığı, karmaşık bir dönemdi. Genel eğitim seviyesi çok düşük, bilgiye ulaşmak zahmetli, mesafeleri aşmak çok zordu. Yani tam bir ortaçağın yaşandığı dönemde, Hypatia bilime yaptığı katkılarla o döneme ışık oldu. Doğayı açıklamaya olan yaklaşımı mantık, matematik ve deney temeline dayandırmak oldu. Hypatia, matematik ve astronomi ile ilgili kitaplar da yazdı. Bu eserlerinden birinin adı Astronomik Kanun’dur. Eski olarak adlandırılan bilgiler yeniden açığa çıkarılmış ve yeniden sunulmuştur.

    Hypatia ve Theon, Batlamyus (Ptolomy), Öklid ve diğer Yunanlı matematikçilerin eserlerinin günümüze ulaşmasında en önemli yere sahiptir. Hypatia ve babası, Batlamyus’un astronomi kitaplarını düzenleyerek yorumladılar. Ortaya çıkan bilgileri öğrencilerine aktardılar. Yorumların bir tanesinin girişinde  “Bu baskı filozof olan kızım Hypatia tarafından hazırlanmıştır” yazısını görmemiz Theon’un kızına verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir.

    O yıllarda İskenderiye’deki (Bu şehir Büyük İskender tarafından kurulmuştu) en önemli yapılardan biri Serapis tapınağıydı. Serapis tapınağı, müze ve İskenderiye Kütüphanesi Hıristiyanlık için önemli engellerdi. İmparator Theodisius İskenderiye piskoposundan eski dine ait her şeyin yok edilmesini istedi. Başpiskopos Theodisius, elinde bir haçla ve ona eşlik eden rahiplerle tapınağa gitti ve yıktı. Bu olayda pek çok tapınak görevlisinin ve hekimlerin öldüğü bilinmektedir. Daha sonra aynı yere bir kilise dikilmiştir.

    Bu hareket İskenderiye Okulu üzerinde bir baskı kurmuş ve ayrıca fanatizmi de güçlendirmiştir. İskenderiye piskoposunun yerini almak için başpiskopos Timotheus ile rekabet halinde olan piskopos Cyril’in onun şehirdeki etkisinden ve liderlik özelliğinden hiç hoşlanmadığı da kaynaklarda yer almaktadır. Piskoposun şehirde rakibi sayılabilecek vali Orestes de, Hypatia’nın dinleyicileri arasındaydı. Piskopos Cyril, Hypatia’nın sonunu hazırlarken bir yandan da cemaatini Hypatia’nın değersiz olduğuna inandırması gerekiyordu. İncil’den yaptığı alıntılardan ilham alıyordu “Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratılmıştır”. Cyril, Hypatia’nın ölümünü doğrudan emretti veya halkı bunun için teşvik etti. (Hangi şekilde olduğu hakkında net bilgi bulunmamakta.) Halkı kışkırtmış ve halk arasında Hypatia “dinsiz” ve “şeytan” olarak nitelendirilmiştir.

    Yaklaşık 500 kadar kalabalık bir fanatik grup, bir sabah Hypatia evden çıkarken, onu durdurup arabasından indirdi ve saçlarından sürükleyerek kiliseye götürdü, ardından da vahşice öldürdü. Sonra bu güruh yaptıklarının dehşetine kapılarak onu kilisenin içinde ateşe verdi. Olay şehirde büyük yankı yarattı.

    Hypatia böyle acımasız bir şekilde yok oldu ve Hypatia’nın ölümünden sonra yeni Plâtoncu okul da onunla birlikte tarihe karıştı. Hypatia, ölümünden bu yana unutulmayan bir isim oldu ve bir efsane haline geldi. Bilim ve sanat alanında sembol olan Hypatia hakkında zaman içerisinde şiirler, romanlar, oyunlar yazılmıştır. Feminist sanata da konu olmuştur. Feminist sanatçı Judy Chicago, 1979’da San Francisco modern sanat müzesinde açtığı sergide Hypatia’yı o şiirlerde güzelliği ile değil de tüm görkemiyle ünlü ve yetenekli kadınlarla birlikte göz kamaştıran bir akşam yemeğinde sunar.

    Voltaire’e göre Hypatia, “bağnazlığın masum bir kurbanı; öldürülmesi ise Yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesidir”. Voltaire bir aydınlanma filozofudur ve Hypatia onun muhalifliğinde sembol olarak kullandığı bir isimdir. Diğer yandan kendine karşıt bir grup içerisinde “İskenderiyeli hayâsız bir öğretmen olarak kabul edilmiştir”.

    Hypatia daha sonra Ortaçağ’da ünlü usta Raphael’in en büyük eserlerinden biri olan Atina Okulu’nda görülmektedir. Raphael’in bu eseri Vatikan’da Papa Julius II döneminden Stanza della Segnatura’nın dört duvarından birinde yer almaktadır. Usta eserine başladığında, kendisine sorulan bir soru üzerine Hypatia’nın “Atina Okulu’nun en ünlü öğrencisi” olduğunu söylemiştir. Ona hemen bu kaydı değiştirmesi gerektiği, aksi halde eserin yok edileceği söylenir. Bunun üzerine o da eserdeki kişiyi Papa’nın yeğeni olan “Francesco Maria della Rovere” (1490-1538) olarak değiştirdiğini belirtmiştir.

    Maalesef eserleri günümüze ulaşamamıştır. Çalışmaları:

    • Aritmetik üzerine 13 ciltlik bir yorum
    • Apollonius’un konikleri üzerine bir yorum
    • Batlamyus’un Almagest’i üzerine düzenleme
    • Babası Theon’un yazdığı “Öklid’in Elementleri” adlı eser üzerinde düzenleme
    • “Astronominin Kanunları” adlı kitabı

    Hypatia’nın bilime katkıları gök cisimlerinin sınıflandırılmasında, hidrometre’nin bulunmasında, sıvıların yoğunluk derecesinin belirlenmesinde ve daha birçok konuda etkili olmuştur.

    Hypatia’nın yaşadığı dönemden itibaren 1000 yıldan fazla süre geçmiş, ona rağmen kilise Raphael’in eserine Hypatia’yı katmasını engellemeye çalışmıştır. Bugüne kadar söylenen sözler, eserde belirtilenin Hypatia olduğunu fısıldamaktadır. Zaten eserdeki kişiliklere baktığımızda Hermes, Platon, Aristo, Diyojen, Zenon, Fucino, Alkibiades arasında sıradan birisinin bulunamayacağını anlayabiliriz.

    Hypatia işte böyle bağnaz, sığ düşüncelerden dolayı acımasızca, canice yok edildi. Düşünce özgürlüğü istedi, düşündüğünü söyledi, adaletsizliğe isyan etti, inandığı ve savunduğu bilim ve akıl için öldü.

    Referanslar:

    1. Aktif felsefe dergisi sayı:67 ve sayı:72
    2. Orta Çağ Uygarlıklarında Tarih ve Bilim –Hüseyin Gazi Topdemir
    3. http://www.pdf177.com/pdf/iindekiler-stanbul-barosu-78985.pdf

     

    Deniz Gündüz