Etiket: kültür sanat

  • Şair Pietro Della Valle ve Galata

    Şair Pietro Della Valle ve Galata

    İtalyan şair ve gezgin Pietro Della Valle, İstanbul’un semtlerinden Galata’ya yolu düşenlerden biri. Yaşadığı aşk acısını unutmak için farklı milletlerden yolcuları taşıyan Grand Delfino isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi. Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı. Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemdeki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor.

    Pietro Della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nani’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır.” Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi.

     

    KAYNAK: Görkem Kızılkayak / GalataPort

  • Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.

    Dokumacılık

    Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.

    Lüle Taşı İşlemeciliği

    Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.

    Bakırcılık

    Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.

    Teknecilik

    Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.

    Bastonculuk

    Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.

    Kalaycılık

    Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.

    Demircilik

    Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.

    Taş Ustalığı

    Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.

    KAYNAK: HalkBank Kültür ve Yaşam

  • Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir?

    Heykel kelimesinin sözlük anlamı taş, tunç, bakır, kil, alçı, ağaç, fildişi vb. gibi maddelerden kalıba dökülerek, yontularak ya da yoğurulup pişirilerek yapılan insan, hayvan, figür, obje vb. biçimlerini yansıtan sanat yapıtıdır. Genellikle bir estetik kaygı taşınarak, heykeltıraşlar tarafından oluşturulur. Heykelcilik başlangıç tarihi bilinmeyecek kadar eski bir sanattır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda mağarada yaşam sürdürülen dönemlerde bile heykel sanatı izlerine rastlanmıştır.

    Heykel sanatının en eski unsuru dini inanışlardır. İnsanoğlu tapınma ve bir şeye dayanma ihtiyacı duyar. Bazı toplumlar ise bu ihtiyaçlarını tanrı tasvirleri yaptıkları heykeller üzerinden gidermişlerdir. Hatta özellikle Arap toplumunda yenilebilir heykeller yapılmıştır. İslamiyetten önce çok yaygın bir heykelcilik kültürü vardır. Yaptıkları heykellere bir süre tapınan Araplar daha sonra bu heykelleri yemişlerdir. Kimi zaman dönemin kral ve kraliçesinin, bilim, tarih, sanat ve spor alanında ün yapmış şahısların heykellerini yapmışlardır. Günümüzde de önemli şahsiyetlerin heykelleri, büstleri yapılmaktadır. Bazen de yaşanan ve büyük etkiler yaratan olayların ölümsüzleşmesi amacıyla heykeller yapılıp meydanlarda sergilenmektedir.

    Çok farklı maddeler kullanılarak heykel ve heykelcilik yapılmaktadır. Ancak insanların sanat eserlerinin uzun yıllar ayakta kalmasını istemesinin de sebebiyle taş yerine mermer ve dayanıklılığı yüksek olan tunç, bronz gibi metallerle heykeller üretilmiştir. Bazı bölgelerde çok fazla sayıda heykel bulunması, bu sanatın maddi kazanç elde etmek amacıyla yapıldığını da gösterir. Yani hem sanata yönelik bir eser bırakma kaygısı; hem de ticari kaygı güdülmesi eski çağlardan beri varolan bir durumdur.

    Heykel Sanatı Tarihsel Süreci

    Heykel sanatının bugünkü haline gelmesinde 3 önemli basamak vardır.

    Mısır Heykelciliği

    Mısır heykelciliğinde bilindiği üzere mumyacılık ve mezar anıtları mevcuttur. Heykeltıraşlar bu anıtların iç ve dış mekanlarını heykeller ve büstlerle donatmışlardır. Antik Mısır çağında heykeltraşlar çok büyük ve ağır taşlarla çalışmaları nedeniyle ince detaylarda yoğunlaşamamışlardır. Heykelleri, hareket eden bir insanın anlık görüntüsü şeklinde değil de ayakta sabit durmuş bir şekilde modellemişlerdir. Ayrıca figürün kasları, kıvrımları gibi detaylarını fazla belli etmeyip figürün yüzüne de bir ifade vermemişlerdir.

    Yunan Heykelciliği

    Yunan heykelciliğinde tanrı figürleri, hükümdarlar ve savaş kahramanlarının heykelleri yapılmıştır. Yunanlı heykeltıraşlar özellikle kadın vücudunda incecik tül parçalarının çekiciliğini farketmiş ve birçok heykelde bu modellemeyi kullanmışlardır. Kadının vücudunu ince detaylarla modelleyip sanki üzerinde rüzgarda hareketlenmiş bir tül varmış gibi gösterilen heykeller çok sayıda mevcuttur.

    Roma Heykelciliği

    Roma heykelciliğinde ise heykeltıraşlar kendi sanat anlayışını ortaya koymamış, Yunan heykelciliğini taklit etmişlerdir. Hatta Roma döneminde ortaya çıkan heykellerin birçoğu Yunanlı heykeltıraşlar tarafından yapılmıştır. Daha sonra yaptırılan bu heykeller kopyalanarak sayıca çoğaltılmıştır. Öte yandan Romalılar portrelemede başarı göstermişlerdir. Çünkü bir gelenek olarak Romalılar ölen insanların yüzlerinin kalıbını bir balmumuna almakta ve bunu o kişinin yaşadığı evde saklamaktaydılar. Roma portrelerinde figüre son derece gerçekçi yüz ifadeleri işlenmiştir. Romalılar elde ettikleri askeri başarıları anıtlaştırmayı da bir gelenek haline getirmişlerdir. Şehir merkezi gibi yerlere yaptıkları anıtlarda ortaya imparatoru, daha sonra önem sırasına göre yakınlarına diğer figürleri yerleştirilmişlerdir.

    Heykeltıraş Kimdir?

    Heykeltıraş heykelin hem çizimini, hem de üç boyutlu halini yapan sanatçılara verilen isimdir. Çok çeşitli maddeler ve materyaller kullanarak bu sanatı icra ederler. Heykeltıraşlar yaptığı iş münasebetiyle hem el becerisine hem de yaratıcılık becerisine sahiptirler. Öncelikle fikir üretirler ve bunun için en uygun materyali ve en uygun yöntemi belirlerler. Duygu ve düşüncelerini yaptıkları sanat ile ortaya koyarlar. Sevgilerini ve kızgınlıklarını adeta yaptıkları heykelin üzerine tane tane işlerler. Adeta bir cerrah titizliğiyle, ortaya koyacakları sanat eserini son derece ince işçilikle ve büyük bir dikkatle yontarlar. Ortaya konulan eserde bazen çekiç gibi büyük aletlerle çalışırken bazen de iğne ucu kadar hassas aletlerle çalışırlar. Öyle ki mermerden yapılan bazı heykellerde adeta yapılan insan figürüne tül giydirilmiş gibi görüntü verilir. Bir heykeltıraşın anatomisi bilgisi de çok ileri seviyede olabilmektedir. İnsan vücudunun kaslarını, damarlarını, kıvrımlarını son derece gerçekçi bir boyutta ortaya koymaktadırlar. Örneğin; insanın sadece serçe parmağını kaldırırken kullandığı incecik bir kası, serçe parmağını kaldırmış bir insan heykeli yapan heykeltıraş o kası daha belirgin şekillendirmektedir. Yani bizim gerçek hayatta bile dikkatimizi çekmeyen detayları çok iyi izleyip eserlerine yansıtırlar. Bu beceri karşısında bu sanata hayran kalmamak mümkün değildir.

    Heykel Sanatı Teknikleri

    Heykeltıraşlar bir heykel yaparken farklı teknikler kullanırlar. Bir heykel çok çeşitli ve zorlu aşamalardan geçerek ortaya çıkar. Bazen aylarca hatta yıllarca bu çalışmalar sürer. Bu yöntemlerden kısaca bahsedelim.

    Eksiltme – Yontma

    Eksiltme yönteminde heykeltıraş yapacağı heykelden daha büyük ve tüm bir maddeyi eksilterek yani oyarak istediği şekle getirir. Yapacağı heykelin taş ya da ahşaptan meydana gelmesini isteyen heykeltıraş bu yöntemi kullanır.

    Manipülasyon – Modelleme / Biçimleme

    Manipülasyon yönteminde yumuşak yapılı elle şekil verilebilen maddeler kullanılır. Bu maddelere balmumu, kil ve alçı örnek verilebilir. Şekillendirme direkt el ile ya da çeşitli aletlerle yapılabilir.

    Birleştirme – Yapılandırma / İnşa

    Birleştirme yönteminde önceden karar verilmiş ya da biçimlendirilmiş farklı maddeler bir araya getirilir ve oluşturmak istenilen heykel tamamlanır. Çok çeşitli maddeler kullanılmakta olup bunlara kumaş, metal, tahta parçaları, sac, cam parçaları, ip gibi materyaller örnek verilebilir. Son zamanlarda heykeltıraşlar özellikle atık maddelerden, hurdalardan oluşan birleştirme heykelleri ortaya koymakta ve bu heykeller insanların büyük beğenisini kazanmaktadır.

    Yerine Geçme – Döküm

    Yerine geçme yönteminde ara maddeler kullanılır. Balmumu, kil gibi ara maddeler heykeltıraş tarafından bronz gibi dayanıklı maddeler üzerine dökülür.

    Bitirme

    Tamamlanmış heykellerin bitirme işleminde heykele son şekli verilir, cilalama yapılır, yaldızlama işlemi uygulanır, ihtiyaç duyulursa boyama işlemi yapılır. Tüm bu uygulama çeşitlerine bitirme işi denir.

     

    KAYNAK: Artopol

  • Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Almanya’nın Bonn şehrinde doğan ve çok küçük yaşlardan itibaren müziğe karşı olan yeteneği, babası ve ilk müzik öğretmeni olan Johann van Beethoven tarafından fark edilen Beethoven daha sonra besteci ve orkestra şefi Christian Gottlob Neefe ile çalışmalarına devam etmiş, 21 yaşında Viyana’ya yerleşmiş ve orada Joseph Haydn ile çalışmış aynı zamanda virtüöz piyanist olarak şöhret kazanmış, ölene dek Viyana’da yaşamını sürdürmüştür. Yirmili yaşlarının sonlarına geldiğinde işitme sorunları yaşamaya başlamış ve hayatının son zamanlarında neredeyse tamamen sağır olmuştur. 1811 yılında 41 yaşında orkestra şefliğini ve halka açık konserler vermeyi bırakmış fakat beste yapmaya devam etmiştir. En çok takdir edilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir.

    Ludwig van Beethoven’ın Eserleri

    Beethoven’ın, piyanodan kemana pek çok eserleri var ancak 5. ve 9. Senfon’isi kendisiyle özdeşleşmiş diyebiliriz.

    5. Senfoni (Op. 67, Do minör Senfoni No.5, 1807-1808), Beethoven’ın ilk büyük başarısı olarak kabul ediliyor. 5. Senfoni aynı zamanda Kader Senfonisi olarak da biliniyor.

    9. Senfoni (Op.125, Re minor Senfoni No.9, 1822-1824), Koral Senfoni ismini taşıyor. Bunun nedeni ise Schiller’in Neşeye Övgü şiirinin bestelenmiş halinin bir koro tarafından seslendirdiği bölümü… Eser, klasik müzik tarihinin en bilinen senfonilerinden biri.

    En Meşhur Sonatı: Moonlight Sonata

    Beethoven yirmili yaşlarının sonunda işitme kaybı yaşamaya başlamış ve besteciliğe yönelmiştir. Ancak en beğenilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir. Moonlight Sonata da işitme sorunu başladıktan sonra, 31 yaşında bestelediği sonatıdır. Beethoven, Ay Işığı Sonatı’nı 1801’de tamamlamış ve ertesi yıl da yayınlamıştır. 31 yaşında işitme sorunu daha da kötüleşen Beethoven galayı kendisi yapmış ve eseri kısa bir süre öğrencisi olan, Kontes Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmiştir. Ünlü piyanistlerin repertuvarında muhakkak yer alan sonatı Fazıl Say da birçok kez yurt dışındaki konserlerinde seslendirmiştir.

    Romantik Döneme Açılan Kapı

    Ama aslında o yepyeni bir dönemin başı. Koskoca klasik dönem kapanıyor ve romantik dönemin tohumları atılıyor. Armoninin gelişimi ve senfoni orkestrasındaki enstrümanların artmasıyla birlikte yeni bir bestecilik anlayışı gelişiyor.

    İlham Verdiği Sanatçılar

    Schubert, Chopin, Tchaikovsky; Beethoven’dan etkilenen sadece birkaç besteci… Özellikle 9. Senfonisi; armoni ve büyük koroyu da orkestrada kullanması bakımından Holst’a kadar etki eder. Evet Holst’un meşhur eseri The Planets’tan bahsediyorum.

    Beethoven Adında Bir Trio

    Beethoven Trio’su iki üyesi Berlin Filarmoni’den ve piyanistleri Fransız olan bir triodur. Geçtiğimiz yıllarda (48.) İstanbul Müzik Festivali’ne de konuk olan genç trio hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü Beethoven Trio’larını yorumlamaya devam etmektedir.

    Andreas Ottensamer – Klarinet

    Knut Weber – Çello

    Julien Quentin – Piyano

    Beethoven Adında Bir de Festival

    Beethoven Müzik Festivali birçok ünlü müzisyenin de katılımıyla senelerdir Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşiyor. İlk kez Beethoven Yarışması ise 2005’te yapıldı. Dünya genelindeki piyanistleri teşvik etmek amacıyla düzenlenen bu yarışma hâlâ her yıl yapılmaya devam ediyor.

    Hakkında Çekilmiş En İyi Film; Beethoven’ı Anlamak

    Beethoven hakkında birçok kitap ve filmin olması şaşırtıcı değil. Ama içlerinden en güzel ve kapsamlı olanı Beethoven’ı Anlamak filmi. Filmin konusu şöyle: “Genç Anna Holtz’un tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig Van Beethoven’ın yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven ise, 9. Senfonisi’nin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer ise bu sırada kanserden ölmek üzeredir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamaya yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.”

    KAYNAK: Günsu Özkarar / Oggusto

  • İspanyol Alfabesi

    İspanyol Alfabesi

    İspanyolca Hint-Avrupa dil ailesinden Roman dilleri kolundandır. İspanyol alfabesini kullanan ve dünyada İspanyolca konuşan 470-500 milyon insan olduğu tahmin edilmektedir. Aynı zamanda İspanyolca dünyada en çok ülkede resmi dil olarak kabul edilen bir dildir. İspanyolca dili dünya üzerinde Amerika’nın güney bölgesi, Brezilya hariç Latin Amerika’nın tamamı, İspanya ve Afrika’da çok küçük bir bölge (Ekvator Ginesi) olma üzere çok dağınık olarak yerleşmiştir. Bundan dolayı bu dili öğrenirken konuşulduğu yere bağlı olarak telaffuzda ve kullanılan bazı kelimelerde farklılıklar vardır. Özellikle bu farklılıklar İspanyolcayı Latin Amerika İspanyolcası ve İspanyol İspanyolcası olarak ikiye bölmüştür. İspanyolcadaki isimlerin hepsi eril ve dişil olmak üzere iki gruba ayrılır. Eril olanları belirtmek için el,dişil olanları belirtmek için la kullanılır. Alfabedeki harflerin hepsi dişildir. Bundan dolayı harfin adını belirtirken la ön ekini kullanıyoruz.

    Harfler ve okunuşları aşağıdaki gibidir.
    A (a)
    B (be)
    C (se)
    CH (çe)
    D (de)
    E (e)
    F (fe)
    G (he)
    H (açe)
    I (i)
    (h)
    K (ke)
    L (le)
    LL (ce)
    M (eme)
    N (ene)
    Ñ (ye)
    P (pe)
    Q (ku)
    R (re)
    S (se)
    T (te)
    U (u)
    V (ube)
    W (ube doble)
    X (ekis)
    Y (ye)
    Z (seta)

    Özel İspanyolca Harfler

    C c 1. i ve e seslilerinden önce peltek “s” olarak okunur.
    licencia [lisensiya]
    2. a,o,u seslilerinden önce “k” olarak okunur.
    Escuela [eskuela]
    La ce
    CH ch ç olarak okunur.
    mucho [muço]
    La che
    G g 1. i ve e seslilerinden önce “h” olarak okunur.
    giro [hiro]
    2. a,o,u seslilerinden önce “g” olarak okunur.
    gato [gato]
    La ge
    J j Kuvvetli “h” olarak okunur.
    juego [huego]
    La jota
    LL ll l ve y karışımı olarak okunur.
    calle [ca:ye] llaves [yaves]
    La ele
    Ñ ñ ny olarak okunur.
    niña[ninya] año [anyo]
    La eñe
    Q q k olarak okunur.
    queso [keso]
    La cu
    V v m ve n harflerinden sonra ve kelime başlarında “b” olarak okunur.
    vaca [baka]
    La uve

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’nı süsleyen birbirinden güzel tarihi yalıların hikayelerini merak etmemek mümkün değil. Boğaz’ın iki yakasını birden süsleyen 600 yalıdan günümüze kadar yalnızca 150 tanesi aslını koruyabildi. Hayatta kalanların ise birbirinden ilginç hikayesi var.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Yayınlarından çıkan, Mahmut Sami Şimşek’in yazdığı “İstanbul’un 100 Yalısı” adlı kitabından derlenen bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndaki bazı yalıların merak uyandıran hikayeleri var.

    Esma Sultan Yalısı

    1788 yılında Esma Sultan’a hediye edilen yalı, Mimar Sarkis Balyan tarafından yapıldı. Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan, Osmanlı tarihinde yönetime kazan kaldıran yeniçeriler tarafından saltanata aday gösterilmiş tek kadın olma özelliğini taşıyordu. Şık giyinmesiyle ünlü olan Esma Sultan, sosyete dünyasının gözdesi, İstanbul modasının bir numaralı ismiydi. 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıktı. 1918’de Rum okulu, 1922’den itibaren ise tütün deposu olarak kullanıldı. 1950’li yıllarda marangozhane ve depo gibi işlevler gören Esma Sultan Yalısı, 1975 yılında büyük bir yangın geçirdi ve harap oldu. Uzun yıllar metruk halde kalan yalının iç mekanı 2001 yılında cam ve çelik kullanılarak yeniden yapılmıştır  Şu anda turistik olarak işletilen yalı, önemli davet, düğün ve kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Yalı Ortaköy Camii’nin yanında yer alıyor.

    Hatice Sultan Yalısı

    Ortaköy sahilindeki yalı, Ali Saib Paşa’ya aitti. Paşanın vefatından sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınan yalı, V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verildi. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhane ve ilkokul binası olarak kullanılan yalı, 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne ait. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temelleri büyük zarar gördü ve yalı, denize doğru kaymaya başladı. Yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. Şu anda 25 yıllığına otel olmak üzere kiraya verilen yalı, restore edilmeyi bekliyor. Hatice Sultan Yalısı, günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanımsultan yalısı olma özelliğini taşıyor.

    Muhsinzade Mehmed Paşa Yalısı

    Sultan III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde sadrazam olan Muhsinzade Mehmed Paşa tarafından yaptırılan yalı, İstanbul Boğazı’nın en büyük yalılarından birisiydi. Yalı bir süre kömür deposu, bir vakit de kum deposu olarak kullanıldı. Tam karşısında yer alan, bir zamanlar kömür deposu olan Kuru Çeşme Adası gibi yalı da bugün turistik tesis olarak kullanılıyor. Muhsinzade’nin Kuruçeşme’deki yaklaşık dört asırlık yalısı, 1940 yılına kadar ayakta kalabildi. 1980 yılında 22 varis, yalının arsasını sattı. 2006 yılında otel olan yalı, en küçüğü 80 metrekarelik 12 suit oda, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kulüplerden oluşuyor.

    Emine Valide Paşa Yalısı

    Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri olan Emine Valide Paşa Yalısı, bir sahil sarayı olma özelliği taşıyor. Şu anda Mısır Konsolososluğu olarak kullanılan sahil sarayın yerinde önceleri Sultan 1. Abdülhamid devri şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu. 1781’de inşa edilen yalı, ikinci defa Sultan II. Mahmud’un sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yaptırıldı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Ali Paşa tarafından da yenilendi. Ali Paşa’nın ölümüyle Sultan II. Abdülhamid Han yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye etti. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da “Valide Paşa” olarak bilinirdi ve paşa unvanını alan tek kadındı. Bu unvanı kendisine veren Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Yalı üçüncü defa Emine Valide Paşa tarafından mimar Raimondo D’Aronco’ya yaptırıldı. 48 odalı yalının rıhtımı 76 metre uzunluğunda.

    Yılanlı Yalı

    Sultan 3. Selim zamanında inşa edilen yalının ilk sahibi Tavukçu Reis lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’ydi. Bir boğaz gezisi sırasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan 2. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sorar, yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış, bu yüzden sürekli yılan çıkmakta.” diye söyleyip padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının adı Yılanlı Yalı olarak kalır. 1964 yılı mayıs ayında çıkan yangında harem bölümü yanan yalının şu anda sadece selamlık kısmı ayakta. Yapının selamlık kısmının en üst katında bir de sakal-ı şerif odası bulunuyor. Yalı, 2001 yılında bir holding tarafından satın alındı.

    Mısırlı Yusuf Ziya Paşa Yalısı

    “Perili köşk” olarak da bilinen yalının sahibi, gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan, dönemin önemli tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa’ydı. Paşa yalıyı Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarındaki rekabete yorulabilecek bir nedenle Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için 7 katlı kulesiyle birlikte 10 katlı yaptırmıştı. Rumeli Hisarı’ndaki köşkün inşasına 1910 yılında başlandı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca Paşa maddi sıkıntıya düştü, hatta iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina, çevrede “perili köşk” diye anılmaya başlandı. Hakkında öyle hikayeler uyduruldu ki tadilat ve tamirat esnasında dahi işçiler çok defa Paşa’nın karısının hayaletini gördüklerini iddia ettiler. 1926 yılında Mısır’da vefat eden Yusuf Ziya Paşa’nın vasiyeti gereği köşkün kulesindeki en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürüldü ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapıldı. Paşa’nın vefatından sonra ailesi 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Ancak köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yeniden yapıldı. 2002 yılında bir holding tarafından 25 yıllığına kiralanan köşkün dış görünüşü aynen muhafaza edildi, ancak içi tamamen değiştirilip modern bir şekilde dekore edildi.

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, üç kahverengi binadan oluşan çok hoş bir yalı. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargahı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak bilinirdi. Yalıyı Şişe Cam Fabrikası’nın ustabaşılarından Pigeon’un yaptığı, Recaizade’nin de yalıyı Pigeon’dan satın aldığı belirtiliyor. Devrin en meşhur ve kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlardı.

    Afif Paşa Yalısı

    Yeniköy sahiline Boğaz’dan bakıldığında soldan 6. sırada bulunan Afif Paşa Yalısı, İstanbul Boğazı’nın en pahalı ikinci yalısı olma özelliğini taşıyor. Ahmed Afif Paşa Yalısı, Muhayyeş Yalısı ya da Kemal Uzan Yalısı, Boğaziçi’nin Avrupa Yakasında İstinye-Yeniköy arasında bulunan ve tahminen 1900-1910 yılları arasında inşa edilmiş yalıdır. Klasik boğaz yalıları tipinden farklı, eklektik beyaz, 4 katlı ve simetrik bir yapıdır. Her katının farklı stili, dört kulesi olan yalı ismini, ikinci sahibi Ahmet Afif Paşa’dan alır. Mimarı, Alexandre Vallaury’dir. Yalının arkasında korusu ve koru içinde yalının bir parçası olarak inşa edilmiş olan Afif Paşa Mehtabiye Köşkü adlı yalı köşkü bulunur. Başrolünde Müjde Ar’ın oynadığı, TRT yapımı Aşk-ı Memnu dizisi Afif Ahmed Paşa Yalısı’nda çekildi. Yalı, Bin Bir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı. Yalının şimdiki sahibi Suzan Sabancı Dinçer.

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı, yalıdan ziyade daha mütevazi köşk modellerine benziyor. Çaycı İstapan Yalısı olarak da bilinen yalı, Behçet hastalığını bulan Doktor Hulusi Behçet’e aitti. Hulusi Behçet’in 1948’de vefatının ardından yalı 1991 yılında sanayici Necati Aslan’a satıldı.

    Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı

    Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye ait olan yalı, dünyanın dördüncü, İstanbul Boğazı’nın ise en pahalı yalısı olma özelliğini taşıyor. Yalı, Kıbrıslı Yalısı’ndan sonra 60 metre ile Boğaz’ın en uzun rıhtıma sahip ikinci yalısı. 2015 yılında Katar Emiri Şeyh Temim tarafından satın alınan yalı, ikinci eşi Kraliçe Anoud’a hediye edildi. Yalının rıhtımı, 29 Mayıs 2009’da 10 bin grostonluk kereste yüklü geminin çarpmasıyla hasar gördü.

    Said Halim Paşa Yalısı

    Said Halim Paşa Yalısı, bahçesindeki iki aslan heykeli sebebiyle “Aslanlı Yalı” olarak da biliniyor. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın da kiracı olarak kaldığı yalı, bir dönem sadece yabancıların girebildiği bir kumarhane olarak da kullanıldı. Tarihi yapı daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak tadilattan geçirildi. Ancak tadilat sırasında çıkan bir yangın, tarihi yapıya zarar verdi. Yalı, 1998 yılında tamamen yenilendi. Bir dönem Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılan yalının şu anda bahçesi, restoran ve odalarının bir bölümü müze olarak kullanılıyor.

    Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ayaklarının dibinde, Otağtepe’nin eteklerindeki kırmızı yalı, Boğaziçi’nin en gözde yalılarından birisiydi. Osmanlı’nın son hekimbaşısı Salih Efendi’nin ilk sahibi olduğu yalı, Boğaz’da ilk sahibinden beri aynı ailenin elinde kalan az sayıda yalıdan birisiydi. İçindeki eşyaların da Salih Efendi’den kaldığı yalı, 7 Nisan 2018’de Malta bayraklı “Vitaspirit” isimli yük gemisinin çarpması sonucu ağır hasar gördü.

     

    Kaynak: Anadolu Ajansı

  • Tamamen Ücretsiz Online Kütüphane, Arşiv ve Sertifikalı Eğitimler

    Tamamen Ücretsiz Online Kütüphane, Arşiv ve Sertifikalı Eğitimler

    1-) Harvard Üniversitesi’nden sertifika alabileceğiniz 55 alanda ücretsiz online kurslar:

    https://pll.harvard.edu

     

    2-) Türkiye’de yayınlanan ve yayınlanmış olan gazetelerin geçmişten günümüze tüm sayılarına ulaşabileceğiniz bir platform:

    http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE

     

    3-) Tübitak’ın tüm yayın ve dergilerinin arşivi:

    https://services.tubitak.gov.tr/edergi/edergi.htm

     

    4-) Milli kütüphane arşivindeki tüm taş plaklara ses dosyası olarak ulaşabileceğiniz bir platform:

    http://www.millikutuphane.gov.tr

     

    5-) Nasa’nın uzay ile ilgili keşiflerini ve fotoğraflarını bulabileceğiniz online arşivi:

    https://images.nasa.gov

     

    6-) Abd Meclis Kütüphanesi, 1800-2020 yılları arasında dünya üzerinde çekilmiş milyonlarca fotoğrafa ulaşabilirsiniz:

    https://loc.gov

     

    7-) Yüz binlerce resim, çizim, karikatür ve görseli konularına göre arayabileceğiniz büyük bir arşiv:

    https://www.europeana.eu/en

     

    8- ) TBMM kütüphanesi:

    https://www5.tbmm.gov.tr/kutuphane/index.htm

     

    9-) İbb’ye ait Taksim kütüphanesindeki binlerce esere ücretsiz olarak ulaşıp, okuyabilirsiniz:

    http://ataturkkitapligi.ibb.gov.tr/ataturkkitapligi/index.php

     

    10-) Geçmişten bugüne çizilmiş tüm haritalara ulaşabileceğiniz bir arşiv:

    https://www.davidrumsey.com

     

    11-) Balkanlar’daki Osmanlı eserlerinin olduğu fotoğraf arşivi:

    http://www.nit-istanbul.org/kielarchive/index.php

     

    Derleyen: Nilay Gündüz

     

  • Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali, resimleri, hayatı ve fikirleriyle sanat tarihinin eşsiz adamı. Yaşamının ilginçliği yansımıştır resimlerine, belki de resimleri yansımıştır yaşamına başından beri. Bugün Dali’nin (Salvador Domingo Felipe Jacinto Dali y Domenech kısaca Salvador Dali daha da kısası Dali) hayatını ve eserlerini sunuyoruz sizlere.

    La Figueras… Kuzey İspanya’da Pirene eteklerinde bir kasaba.
    Noter Sinyor Cusi menenjitten ölen oğlu Salvador’u bir türlü unutamaz. Hanımın tekrar hamile kaldığını duyunca neredeyse zil takıp oynayacağı tutar. Eğer şu doğan çocuk da erkek olursa…

    Olur da. Sinyor ve Sinyora Dali’nin bu afacanı bir sırtlarında taşımadıkları kalır, “yapmayın etmeyin” ikazlarını ciddiye almaz, alabildiğine şımartırlar. Dali 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti.

    1973’te şöyle yazacaktı: ‘Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları, yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu.’

    Biliyor musunuz? Katalanlar İspanyollardan çok farklıdırlar, daha zengin, daha aykırı ve sanata daha meraklıdırlar. Barcelona’da yaşarlar ama kalpleri Paris’te atar. Dali’lerin yazları takıldıkları Cadaques antik bağ taraçaları ve yıldız yelinin kemirdiği kayalarıyla farklı bir coğrafyadır. İşte bu jeolojik taşkınlıklar çocuğun hayal dünyasını cilalar.
    Gün gelir minik Salvador çift tarafı kesen ustura olur, ev halkı “aman heyheylenmesin” diye sevimli kardeşi Anna Maria’yı kucağa almaktan korkar, garibi beşiğinde bırakırlar.

    Salvador Felipe Jacinto Dali 7 yaşındayken imparator olmaya niyetlenir. Napolyonvari tavırlar takınır ve emirleri yerine getirilmezse tafra yapar. Keratanın kabahatleri bile “hikmet” sayıldığı için hepten şarlar, kapıları duvarları karalamaya başlar. “Aaa bak teyzesi ne güzel di mi” dendikçe gemi azıya alır, bıkıp usanacak yerde üç vardiya mesai yapar.

    Babası bu küçük despota irili ufaklı fırçalar, renk renk boyalar alır ve ressam Juan Nunez’in peşine takar. Juan Usta küçük canavarın hiç de boş olmadığını fark eder ve derse kara kalem çalışmalarından başlarlar. Salvador resme oturunca kendini unutur, adeta başka âlemlere yelken açar. Hem çizgileri sağlamdır hem de hayal gücü sınır tanımaz.
    Salvador, gençlik yıllarında hem Madrid San Fernando Akademisi’ne devam eder hem de sanat dergisi Studium’da çalışır. Ancak anarşist tavırları yüzünden okuldan atılır, hatta bir süre Girona’da tutuklu kalır (1923). O da çarığını çorabını toplar, Paris’e kaçar. Burada Picasso’yla tanışır ve “kübizm” takılmaya başlar.

    Bu kübizm denen akım o yıllarda pek modadır, bunlar zamana ve mekana bağlı kalmaz, nesnelerin tabiî düzenini bozarlar. Mevzuya başka açılardan bakar, hayalleri, arzuları karalamaktan kaçınmazlar.

    Kübistlerin anlaşılmak gibi bir dertleri yoktur, katar, karıştırır, marifeti meçhulde ararlar.

    O günlerde Avrupa’da Freudçular çok konuşulur, nitekim Salvador’u da tesirleri altına alırlar. Bir tarafta ahlaki kuralları “pranga gibi” gören sanat camiası, öbür yanda “psikanalizasyon” takılan doktorlar. Bunlar çarpık ilişki adına akla gelecek her haltı onaylar, gırtlaklarına kadar pisliğe batarlar. Göz ne görürse, gönül ona konar derler ya Dali de “abuk saçık” resimler yapar. Kaldı ki yakın arkadaşları da sağlam pabuç sayılmazlar, nitekim o da çizgi dışı bir adam olur çıkar. Saçlarını uzatır, dudaklarını boyar, Don Kişot gibi bıyık bırakır, gözlerini pörtlete pörtlete bakar ve aklını poşetlik resimlerle bozar.
    Dali, deli midir değil midir bilmiyoruz ama kendine “paranoyak” dedirtebilmek için takla atar, öyle ki konuşma yapmak için çağrıldığı kürsüye dalgıç elbiseleriyle çıkacak kadar. Üstelik tasmalarından tuttuğu iki azgın tazıyı zaptetmeye çabalar. Ona göre reklam reklamdır, iyisi kötüsü olmaz, uyanık olan şöhreti skandallarla yakalar.

    Salvador her ne kadar kapitalistlere sövse de onlar gibi yaşar, adıyla çıkan kozmetiklerden isim hakkı alır, su gibi dolar harcar.

    Dali şıpsevdidir, tez bıkar. Soyut resim, gerçek üstücülük, izlenimcilik, noktacılık ve kübizmde sebat etmez, her akıma girer çıkar. Kâh Troçki resimleri çizer, kah Nazi damarı tutar. Ama etkilendiği insanlara hakkını verir, kimsenin tarzını, fikrini çalmaz, atıf yapmaktan kaçınmaz.

    Bir ara sinemaya merak salar, ancak bir sürrealist klasiği olan “Un Chien Andalou” (Bir Endülüs Köpeği) ile çok tepki toplar. Filmcilikten çabuk soğur ama tiyatro, opera, bale, mimari, peyzaj ve edebiyat sahalarında at oynatmaktan hoşlanır hem boyar, hem yazar.

    Dali bir ara şair Paul Eduard’ın Rus asıllı eşi Helena Diakonova (Gala) ile tanışır. Kadını ayartmak için boynuna inci kolyeler, kulağına sardunyalar takar. Vücudunu tıraş kesiği gibi kanla boyar. Bunu balık kılçığı, keçi gübresi ve yağla karıştırıp şekil yapar. Hasılı kırk kılığa girer ve Gala’yı arkadaşının elinden kapar.
    “Hem monarşistim hem anarşist” sözüyle ünlenen Dali, İspanya İç Savaşı’nda yurdundan kaçar. Irkçı olmadığı gibi Marksizm’le de işi olmaz, esasen politikayı kansere benzetir ve burjuva gibi yaşar.

    Sürrealist’lerin (gerçeküstücülerin) önde gelen isimlerinden biri olan Dali’nin bazı tabloları mizah kokar. Mesela şahane bir sahil yapar, dağlar, kumsallar, dalgalar filan… Köpeğini arayan bir çocuk denizi halı gibi kaldırıp altına bakar. Sonra o akan saatler, kokmuş eşekler, kuyruklu pionalar…

    Hareketli olan ve zamanlama gerektiren öğelerse kediler, su ve Dali’nin kendisidir. Halsman sayar, 3’de asistanlar kedileri ve suyu fırlatır, Dali sıçrar ve Halsman deklanşöre basar. Mükemmel kareyi yakalamak için zamanlama çok önemlidir ancak biraz şansa da ihtiyaç olduğu açıktır. Asistanlar stüdyoyu temizleyip, kedileri kontrol altına almaya çalışırken Halsman karanlık odada sonucu kontrol eder ve yeniden denemek için döner. Doğru zamanlama ve kusursuz fotoğraf için defalarca aynı şeyler tekrarlanır. Halsman kitabında Dali Atomicus’u çekebilmek için 6 saat boyunca çalıştıklarını, 28 fırlatış gerçekleştirdiklerini anlatır ve kedilerin zarar görmediğini de ekler.

    Life dergisi bu muhteşem fotoğrafa derhal iki sayfa yer ayırır. Ve tüm zamanların en ünlü, en çok basılan, en çok kopyalanan, hakkında en çok yazılan fotoğrafı haline gelir. Fotoğraf kendi başına fotografik değerler açısından başarılı ve dikkat çekici olduğu kadar, aykırı bir sanatçının aykırı bir sanatsal ifadesi olarak da değer taşımaktadır. Dali’nin kendisi ve çalışmalarının bu fotoğrafa konu olması fotoğrafa bir kat daha anlam ve başarı katar.

    Dali bir şeyden korkmaz ölümden korktuğu kadar. Unutulmaktansa ıstırap çekmeye razıdır, mezara koymasınlar da isterse etlerini doğrasınlar. Son olarak Salvador Dali, 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden ölür ve Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömülür.

    21 Nisan’da bazı gazetelerde (çok değil sadece Hürriyet ve Milliyet’te) İspanyol gerçeküstücü ressam Salvador Dali’nin de aralarında olduğu sanatçılara (Picasso gibi) ait 496 parçalık bir koleksiyonun Fransa’da, Paris’teki Sotheby’s Müzayede Evi’nde açık artırmayla satılacağı haberleri çıktı.

    26-27 Nisan’da düzenlenen müzayede kapsamında Salvador Dali’nin özel çizimlerinin olduğu bir not defteri de bulunuyor. Defterin sanat tarihinde kendisine özel bir yeri olan ressama ait olması önemli ama daha ilginç olan yanı Dali’nin arkadaşı şair Paul Eluard’ın eşi olan Gala’ya âşık olduğu ve onu işe yarayacağını düşündüğü tuhaflıklarıyla (elbiselerini yırtmak, kulağına sardunya çiçeği takmak gibi) baştan çıkarmaya çalıştığı, sonra birlikte yaşadığı döneme (1920’lerin sonu-1930ların başı) ait olması.

    O dönem ressamın aynı zamanda en bilinen eserlerinden biri olan Belleğin Azmi isimli tablosunu yaptığı yıllar (1931).

    Yaptığı resimlerin bazılarına göz atarsak:

    Salvador Dali; ‘’Düşmanlarımın, arkadaşlarımın ve halkın resimlerime aktardığım imgelerin anlamını çözemediklerini söylemeleri bence son derece anlaşılır bir durum. Onları yapan kişi olarak ben bile anlayamazken, başkaları nasıl olur da bu imgeleri anlamayı umabilir.” demiş. Yine de biz şansımızı deneyebiliriz.

    -Belleğin Azmi

    Salvador Dali’nin en ünlü tablolarından biri Belleğin Azmi isimli bu tablosudur. Eriyen Saatler olarak da biliniyor. Bu tablo için bir çok varsayım var. Aynı zamanda bu tabloyu herkes farklı yorumlayabilir. Bu varsayımlardan biri; genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanıyor. Salvador Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak ağustos güneşi altında erimekte olan bir Fransız peynirinden aldığını söylemiştir. Tablonun ortasında canavar biçiminde bir insan figürü var. Salvador Dali’nin bir çok yapıtında da var bu nesne ve sanatçının kendisini betimlemesi olarak algılanıyor. Gözü kapalı ve uyku halinde olan bu figür rüya olayına işaret ediyor olabilir. Resimdeki saatlerinde rüya görülürken geçen zamanı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani bilincimiz yerinde değilken zaman bizim için bir şey ifade etmez sadece akıp gider. Sol alt köşedeki turuncu saat karıncalarla kaplıdır. Salvador Dali karıncaları, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla kullanmıştır. Son olarak, Mona Lisa tablosu gibi tamamlandıktan kısa bir süre tablonun kırmızı şarapla ıslatıldığı söyleniyor.

    ‘’Efendim iyi ressam olmak çok kolaydır. Sadece iki şartı vardır. Birincisi İspanyol olmanız gerekir. İkincisi adınızın Salvador Dali olması gerekir.”

    -Haşlanmış Fasülyeli Yumuşak Yapı (İç Savaş Sezgisi)

    1936’da başlayan İspanya İç Savaşı’ndan altı ay önce tamamlamış bu resmi Salvador Dali, haşlanmış fasulyeyi kolları bacakları ayrışmış ve kendisiyle dalaşan, sanki kendi kendini boğmaya çalışan kocaman bir figür gibi betimlemiştir. Savaştan altı ay önce koyduğu İç Savaş Sezgisi adı ise Salvador Dali kehanetlerinin gerçek olduğunun bir kanıtıdır.

    ‘’Delilerle benim aramdaki fark, onların deli, benimse deli olmamamdır.”

    -Yanan Zürafa

    Yanan Zürafa, Salvador Dali’nin anlatımıyla ”erkeksi kozmik kıyamet canavarıdır.” Zürafa, Dali’ye göre savaşın önsezisidir. Öndeki ve arkadaki kadın figürünün sırtını iskelet benzeri bir yapıyla destekleyerek toplumun hatalarını ve zayıflıklarını anlatmak istemiştir. Salvador Dali insan vücudunu psikanaliz ile açılabilen tamamen gizli çekmeceler olarak görüyor. Bazı yorumlarda ise bu figürlerin uzun boylu mankenler olduğu ve savaşın yaklaştığını duyuran ölüm melekleri olduğu söyleniyor.

    ‘’Ben sürrealizmin ta kendisiyim.”

    -Yeni İnsanın Doğuşunu İzleyen Jeopolitik Çocuk

    Yumurta şekli verilmiş bir dünya var. Kuzey Amerika üzerinden çıkmaya çalışan bir adam resmedilmiştir. Anlatılmak istenen, II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın kuruluşu ve yeni süper güç haline gelişidir. Sağ tarafta adamın elinin altında ezdiği Avrupa ve diğer üçüncü dünya ülkeleri de değişen güç dengesini simgeliyor. Salvador Dali bu tabloyu Amerika’da kaldığı sürede çizmiştir.

    Salvador Dali 16 yaşındayken günlüğüne şunları yazmış:

    ‘’Bir dahi olacağım, dünya bana hayran kalacak. Muhtemelen hor görüleceğim ve anlaşılmayacağım ama bir dahi, büyük bir dahi olacağım.

    -Uzay Fili

    Fil sembolü Salvador Dali’ye göre geleceği ve aynı zamanda gücü ve hakimiyeti temsil etmektedir. Dali, filleri çok uzun ve neredeyse görünmeyecek kadar ince bacaklar ile tasvir ederken aslında sırtlarında yer alan ağırlığın önemine vurgu yapmak istemiştir.

    KAYNAK: presshaber.com/salvador-dali-ve-delilikleri-27233.html

    Nilay Gündüz

  • Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Bütün zamanlarda rastlayabileceğimiz, zamanını aşmış, hatta zaman hakkında öngörüde bulunmuş ve bu öngörüleri gerçekleşmiş insanlar vardır. Bugün sizler için Aldous Huxley’nin hayatından sahneleri paylaşmak istedim.

    “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur…”

    -Aldous Huxley

    İnsanlığın yok oluşuna dair senaryolar ve teoriler üretmek sanatın hemen her alanına yayılmıştır. Sinema perdeleri, kitap sayfaları; anti ütopyalara ve bizlerin karanlık sonuna dair çarpıcı saptamalarla doludur. Yaşadığı dönemin sosyolojik yapısını son derece başarılı bir şekilde gözlemleyen bazı yazarların geleceğe dair neredeyse doğaüstü denilebilecek varsayımlarda bulunması “anti-ütopya kahramanları” efsanesini yarattı. Bunların bir kısmı çoktan gerçekleşti ve tıpkı onların tahmin ettiği gibi bu gerçekleşen kötü kehanetleri kimse anlayamadı çoğu zaman; anlamak istemedi.

    Distopya genellikle ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini anlatmak için kullanılır. Distopik toplum, otoriter –totaliter bir devlet modeli veya daha farklı bir baskıcı sistem altında karakterize edilir. Distopik kitaplar ve yazarlar çoğunlukla bilim kurgu türünün alt dalı olarak görülür. William Gibson gibi modern yazarlar ise distopyayı bilimkurguyla harmanlayıp siber-punk kültürünü yarattılar. ‘’Neuromancer” her şeyi başlatan ilk kitaptı. “Matrix” filminin ve getirdiği felsefenin en önemli ilham kaynaklarından biri olan bu kitap bir bilgisayar korsanının hikâyesini anlatıyor. Son yıllarda öyle veya böyle hepimizin bir şekilde kulağına çalınan siber alem korsanları, sanal dünyanın düzen bozucu garip ve tehlikeli karakterleri olarak tanıtıldı. Kitabın ana karakteri, şimdiye kadar yapılmış en büyük bilgisayar korsanlığını başarmak için tutulur. Modern dünyanın yapay zekâya yenilişini ve insanın robota dönüşünü çarpıcı bir gerçeklikle aktaran roman, sanki uçurumun tam kıyısında sallandığınız hissini veriyor. Hikayenin en önemli olgularından biri gittikçe devleşen küresel holdingler ve şirketler… Dünyayı ilgilendiren hayati kararların birkaç insanın parmağının ucunda oluşunun ne anlama geldiğini ve bize nelere mal olacağını sade ve akıcı bir dille anlatan roman bilimkurgu türünün bir şaheseri olarak kabul ediliyor, ama hala yeterince ciddiye alınmıyor. Oysa yazar bize daha önce hiç bakmadığımız bir yönü gösteriyor. “Herkesi değişmekle suçluyorsunuz. Peki, siz ne kadar değiştiniz?” diyor.

    Geçmişin sayfalarından bize seslenen bu karanlık kâhinlere ve bazı sözlerine kulak verin. Onların hayatları ve hikayeleri, puslu yarınlarımızı aydınlatabilir.

    “Belki bu dünya da başka bir dünyanın cehennemidir.”

    -A. Huxley

    Aldous Leonard Huxley 26 Temmuz 1894 yılında İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim   adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Oxford’daki Eton College’da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Balliol Koleji’ni bitirdi. Yaşadığı hayat ve savunduğu fikirler çoğu zaman çağdaşlarının saldırılarına hedef oldu fakat o eşi benzeri bulunmaz bir hatipti. Aldous Huxley hiçbir zaman ucuz söz cambazlıklarıyla vakit kaybetmemiştir. O tam ortadan ikiye bölünmüş bir ruh taşıyordu. Bir parçası her zaman gizemi ve bilinmeyeni düşünür, ruhun yapacağı mistik yolculuklara kafa yorarken; diğer parçasıysa son derece keskin ve rasyonel zekâya sahip bir bilim adamıdır. Diğer yandan Huxley gelmiş geçmiş en büyük entelektüellerdendir. Öldüğünde pek çok akademik çevre tarafından modern düşüncenin ve en yüksek entelektüel bilginin sembolü olarak kabul edilmiştir. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte bir öğrenme arzusuyla insanın hayatı boyunca okuyup anlayabileceğinden daha fazla kitap okumuştur. Mistik düşünürlere göre özellikle günümüz dünyasında zeki görünmek birkaç sayfayı ezberlemekten geçiyor. İnsanlar kendi benliklerine o kadar yabancı yaşıyorlar ki, başka birinin okuduğu kalın ve çoğu zaman gereksiz kitaplar yığınına bakıp o kitapları okuyanların zeki olduğunu düşünüyorlar. Oysa ayaklı bir kütüphane olmak zeki olmak demek değildir. İşte burada Aldous Huxley’i diğerlerinden ayıran noktayı açıkça görebiliyoruz. Öğrendiği her yeni şeyle kendisine yeni kapılar ve dünyalar yaratan yazar; yaşamının büyük bir kısmında neredeyse tamamen kördü. Buna rağmen araştırmaktan ve hayatın en uç deneyimlerini yaşamaktan çekinmedi.

    En büyük kitaplarından biri olan Cesur Yeni Dünya’ya bir alternatif olarak yazdığı Ada adlı kitabı için girdiği derin araştırmaların inanılması güç boyutunu kendi ağzından yazdığı notlardan anlayabiliriz:

    “Antik Yunan mitolojisi, Polinezya Antropolojisi, Sanskritçe, Çince veya Budist metinlerin çevirisi, bitki ve ilaç üzerine yüzlerce bilimsel araştırma makalesi ve sayısız deney raporu, nörofizyoloji, psikoloji ve eğitim alanında yazılmış sayısız deneme ve araştırma yazısı… Bunun yanında aklınıza gelebilecek her türden absürt yeni ve eski kitaplar, şiir, eleştiri yazıları, seyahat kitapları, politik yorumlar ve her türden insanla yapılmış binlerce röportaj. Filozoflardan aktrislere, akıl hastalarından Rolls Royce firmasının yöneticilerine kadar… Şimdiye kadar araştırdığım bu notlardan yola çıkarak sanırım artık Ada’yı yaratabilirim”

    Kendi yazdığı kitabın anti-tezini yazmaya cesaret edebilecek az sayıda insan vardır. Yazdığı şahesere verilebilecek en güçlü cevabı da yine kendisi vermişti… “Yaşadım ve değiştim.’’ diyor .”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

    ‘Bir gün gerçeği öğreneceksiniz, o zaman GERÇEK hepinizi delirtecek.’

    Aldous Huxley

    Gözündeki problem yüzünden pek çok arkadaşının gittiği 1. Dünya Savaşı’na katılamayan Aldous Huxley bunun yerine kendi iç dünyasında garip bir seyahate çıkmıştır. Mistisizmle ve spritüel dünyayla ilgilendiği kadar tıp ve bilimle de her zaman yakından ilgiliydi. Fakat gözündeki sıkıntılar onu hayatta en sevdiği şeyden, okumaktan alıkoyuyordu. Çevresindeki dünya ise savaş ve açlıkla her gün biraz daha sefalete sürükleniyordu.

    İnsanlığın gidişatından oldukça rahatsız olan Huxley başyapıtı Cesur Yeni Dünya’yı tamamladığında “beat” kuşağının gurularından biri olarak kabul edileceğini ve ölümünden yıllar sonra bile kitabının gençlerin başucunu süsleyeceğini tahmin edemezdi. Ama kitap bir tokat gibi okuyan her yaştan insanı sarsıyordu.

    Cesur Yeni Dünya’yı tarif etmek oldukça zor, çünkü Orwell’in totaliter ve baskıcı rejimindeki gibi şiddet ve alttan alta kaynayan kaos yok burada. Orwell yaşadığı zaman çektiği sıkıntılar dolayısıyla faşizme, kominizme ve totaliter her türlü düşünceye karşıydı. Dolayısıyla kitapta bu baskıcı rejimlere tamamen karşı bir tutumla onları en karanlık şekilde tasvir etmeyi uygun görmüş, oysa Huxley’in dünyası adeta bir liberal ütopyası… İlk bakışta bir anti-ütopya olduğunu anlamak bile zor. Hastalık yok, açlık yok, savaş yok. İşçiler isyan etmiyorlar. Her gün mutlulukla hizmet edip gülümseyerek evlerine dönüyorlar. Golf oynayabilirler veya mucizevî Soma’yla hayattan sınırsız zaman çalabilirler. Kitabın mucize uyuşturucusu Soma geleceğin laboratuarlarında üretilecek olan bir mucize ilaç. Onu aldığınızda hayalinizdeki herhangi bir şeyi tüm gerçekliğiyle yaşıyorsunuz. Örneğin işyerinizdeki 1 saatlik molanızda bir Soma yutabilir ve 1 haftalık Hawai tatiline çıkabilirsiniz. 1 saatlik yoğun deneyim ve sinirsel uyarının ardından yenilenmiş ve huzurlu olarak işinize geri dönebilirsiniz. “Böyle mükemmel bir ilaç olsa kimse evinden çıkmaz, herkes kendi kurduğu hayal dünyasında yaşardı” diyebilirsiniz. Ama bu sistemde kimse sorumluluklarını ihmal etmiyor ve herkes sabah olduğunda görevinin başına geçiyor. Görünüşte mükemmel. Sokakta aç gezen sahipsiz hayvanlar yok. Hiçbir çocuk ailesi tarafından terk edilmiyor. Çünkü tüm sistem aslında dev bir yetimhane… Büyüdüğünüzde bile içinden çıkamadığınız, daha da kötüsü çıkmak istemediğiniz bir düzenek. Cesur Yeni Dünya’da insanlar yapay yollarla ve bir kast sistemiyle oluşturuluyorlar. Her sınıf kendi özel genetik koduyla yaratılıyor ve hepsine farklı isimler veriliyor alpha, beta, epsilon gibi. Her türün kendine has bir görevi var. Tüplerde beslenen bebekler doğar doğmaz şartlandırmayla eğitiliyorlar. Yani yaratılıştan itibaren bir memur ya da bir işçi veya bir yönetici olarak yetiştiriliyorsunuz. Zamanı gelince görevi başına geçen kimsenin aklına karşı çıkmak dahi gelmiyor. Bir bilet satıcısı olabilirsiniz… Bir bilet satıcısı olmak için dünyaya geldiniz. Yaşamınız böyle bir kölelik illüzyonuyla geçip gidiyor. Her distopik romanda olduğu gibi burada da durumdan hiç memnun olmayan bir ana kahraman sistemi kökünden sarsıyor. Soma ise hayatın bu monoton ritminden sıkılıp bunalanlar için ellerinin altında hazır. Çünkü artık seks yapmak bile bir görevdir. İnsanoğlunun seri üretimi veya her şeyi çözecek olan mucize ilaç gibi fikirler bazı insanlara hala oldukça bilim kurgu olarak gözükebilir. Fakat her ne kadar tamamen fantastik bir düşüncenin ürünü olsa da başınızı kaldırıp çevrenize gerçekten baktığınızda bazı garip benzerlikleri görebiliyorsunuz. Örneğin bilgisayar oyunları… Tamamen yapay bir dünyada, yapay zekânın size izin verdiği oranda bir özgürlükte yaşanan hayatları ele alalım. Şu anda siz bunları okurken milyonlarca insan internetin başında sanal dünyada yaratılmış alternatif bir gezegende savaşıyor, ordularını kuruyor ve gruplar oluşturuyor. İnsanlar Facebook üzerinde boşanıp tekrar barışabiliyorlar. Dünyayı etkisi altına alan “Oyun Bağımlılığı” aslında ölümcül bir illet olabilir. Yıllar önce oynadığım bilgisayar oyunlarından birinde unutamadığım bir uyarı vardı. “Oyunun çok güzel ve eğlenceli olduğunu bizde biliyoruz ama oyuncular lütfen yemek ve uyku gibi hayati ihtiyaçlarınızı 6 saatten fazla ertelemeyin.” Bu cümle son yıllara kadar gerçek dışı bir cümle olarak kabul edilebilirdi. Ta ki Japonya ve Amerika’da bilgisayar oyuncusu pek çok kişi hayatını kaybedene kadar… Uyumayı ve yemek yemeyi bile unutup kendisi için yaratılmış yapay bir dünyada ölene kadar kalmayı tercih eden bu yeni nesli ve özellikle son yıllarda gittikçe ateşlenen genetik bilimi ve kopyalama tartışmalarının ışığında bu günlerde “Cesur Yeni Dünya” yeniden okunmalıdır. Seçim yapamadığınız, sizin yerinize her şeyi seçen insanların bulunduğu, ama yine de hep mutlu olduğunuz bir yer, herkesin herkesi elde edebileceği, rekabetin sıfır olduğu bir çevre. Kitabın yazıldığı dönemde henüz klonlama denen kavramın bile var olmadığı düşünülünce, Huxley’nin genetik biliminin geleceğine dair düşünceleri önünde saygıyla eğilmemek imkansız. Romanda bireyler, mutlu olduklarına o kadar inandırılmışlardır ki, asla bir epsilon, alfa olmak istemez, bir hademe bir müdür olmak istemez, bir sosyal hizmetli bir doktor olmak istemez. Herkes olduğu durumu benimsemiştir. Ona yüzde yüz adapte olmak ve sisteme itaat etmek için yaratılmıştır. Toplumun yöneticileri her tür insanı duygulardan, isteklerden, tutkudan, korkudan, hatta kendi tarihinden bile uzak bireyler tasarlamış, bu sayede istikrarı sağlamıştır. Kişi olmak, hatta insan olmak yok edilmiştir, birey sadece toplumun devamlılığını sağlayan bir “parça”dır…

    Bu romandan yıllar sonra Aldous Huxley “Cesur Dünyayı Ziyaret” adlı yeni bir kitapla yeni dönemin sosyal ve politik atmosferini son derece başarılı yorumlamayı başardı. Nihayetinde Huxley Doğu mistisizminde aradığı bazı cevapları buldu. Ütopyası “Ada”da, “Cesur Yeni Dünya”nın anti-tezi olan mükemmel bir toplum yarattı. Deliliğin ve cinnetin zincirlerinden kurtulmuş bir toplum…

    “Çoğu insanın genel olarak bir cehennem kavramına ve yaptıkları her kötülüğün ölümsüz bir iskelet tarafından cezalandırılacağına inanıyor olması, onların yine de sanki ölüm henüz hiçbir şekilde kanıtlanmamış bir söylentiymişçesine rahat davranmalarına engel olmamıştır.”

    Aldous Huxley

    Aldous Huxley’in çok bilinen başka bir yönü onu neredeyse meslektaşlarının bile aforoz etmesine neden olmuştur.

    Huxley bir keresinde şöyle demiştir: “Dalın ucuna gitmekten korkmayınız. Meyve oradadır.” Hayatı boyunca bu felsefeyle yaşayan düşünür, özellikle antik kültürlerin bitki bilimi ve botanik bilimiyle yakından ilgileniyordu. Bir gün genç bir psikiyatrist olan arkadaşı ona “meskalin” adlı bir maddeden söz etti. Bu Meksika yerlilerinin “peyote” adını verdiği kutsal bir bitkinin özüdür. Dinsel ayinlerde binlerce yıldır kullanılan bu bitki çok kuvvetli sanrısal bir madde olan meskalin içermektedir. Meskalin algı ve gerçeklik kavramlarını tamamıyla değiştiren güçlü ruh halleri meydana getirir. Psikiyatrist, Huxley’e bu maddeyi ve özelliklerini anlattığında, çok genç yaşta olmamasına rağmen pek çok kişinin cesaret edemediğini hemen yapmaya karar verir. Arkadaşına kendisinin gözetiminde bu çok güçlü uyuşturucuyu denemek istediğini söyler. Burada ilginç olan nokta şudur: Tüm bunlar 1950’li yıllarda geçiyordu. Dünya 68 kuşağının getirdiği özgürlük felsefesiyle henüz tanışmamıştı. Henüz hippiler ya da LSD ortalarda yoktu ve toplum bilmediği her şeyden nefret ettiği gibi eski zamanların bu gizemli iksirlerinden de nefret etmeye hazırdı. Aldous Huxley’in o gün verdiği karar ve sonrasındaki deneyimlerini anlatan kitabı yıllar sonra bir döneme damgasını vurdu.

    6 Mayıs 1953 yılında sabah 11.00 sularında arkadaşı psikiyatrist Humpry Osmond’un gözetimi altında ve bilimsel laboratuar koşullarında 400mg meskalin sülfat içer. Sonrasında olanları anlattığı kitabı “Algının Kapıları” bir kuşağın adeta kutsal kitabı olacaktır. Huxley’e göre beynimiz sürekli olarak bizleri şartlandırır ve görüp hissettiğimiz her şey bu algının kapılarından, yani bir nevi sansürden geçer. Huxley bunu şuna benzetir:

    “Her tarafı kirli balçıkla sıvalı bir pencere düşünün. Dışarıyı hiçbir şekilde görmenize imkan yok. O kirli pencerenin ardından gerçekliği anca varla yok arası bir hayal olarak seçebilirsiniz. İşte bizler bu çamurun ardından seyrediyoruz her şeyi. Kendimizi bile… Meskalin benzeri maddeler o balçık sıvanmış kirli camın ufak bir noktasının bir anlığına temizlenmesine benzetilebilir. O bir anlık temiz noktadan her şeyi olduğu gibi seyredebilirsiniz. İlk defa gerçekten görebilirsiniz. Eğer algının kapıları temizlenebilseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz… Bu diğer dinlerdeki aşkın zikirleri hatırlattı bana. Ses olduğundan farklı anlamlara bürünüyor. Ve insanlar sürekli aynı ritimde bir şeyi mantra gibi tekrar ettiklerinde heyecanlanıyorlar, kalp atışları hızlanıyor. Sonunda beyne giden glikoz bir anlığına azalıyor ve aşkın bir ruh haline geçiyorsunuz. Meskalinde belki bu prensip gibi çalışıyordur. Beyin o kadar gizemli ve büyük ki…”

    Kitap yayımlandığında eleştirmenler ve saygın akademik çevre bir anda tepetaklak oldu. Çünkü Aldous Huxley o dönemin en saygıdeğer isimlerinden birisiydi. Bir laboratuara kapanıp tehlikeli uyuşturucular içecek son kişi gözüyle bakılıyordu. Huxley her şeyi göze alarak ve belki tüm kariyerini tehlikeye atarak bu kitabı yazmayı tercih etti. O yıllarda bu, saygın bir yazarın bir anlık saçmalaması olarak görülüp unutuldu ama kısıtlı ve çok özel bir çevre kitaba hak ettiği değeri verdi. William Burroughs, Allen Ginsberg,Jack Kerouac gibi isimler kitabın mesajını anlamıştı ve “beat” kuşağıyla birlikte sadece edebi bir akımın değil yeni bir yaşam tarzının da fitili ateşlenmiş oldu.

    Bir gün Jim Morrison adında henüz hayattan ne istediğine tam olarak karar verememiş bir genç Aldous Huxley’in “Algının Kapı”ları (Doors of Perception) adlı kitabını okudu. Kitaptan esinlenerek adını “The Doors” koyduğu grubuyla müziğe ve bir kuşağa şairane bir tarzda damgasını vurdu. “Algının Kapıları” Jim Morrison’un başucu kitabıydı.

    Huxley’in kural tanımaz sınırsız tavırları çağdaşı olan akademisyen ve düşünürlerini uykularından etmiştir. 1968 yılında LSD adlı halusinatif uyuşturucunun keşfi duyulduğunda bu ismi duyulmamış maddeyi derhal denemekten çekinmemiştir. Uyuşturucuların tarihi her zaman biraz gariptir. Çünkü bugün lanetlediğimiz pek çok ağır uyuşturucu (örneğin kokain ve morfin) 50’li yıllarda diş çıkaran bebeklerin özel toniklerinde dahi kullanılıyordu.

    Özellikle modern dünyanın pek çok uyuşturucu maddesi hayatımıza eczaneler ve labaratuarlar vasıtasıyla girmiştir. Daha sonra binlerce insanın hayatına mal olacak olan bu tehlikeli zehirlerin çoğu zaman oldukça masum görünüşlü geçmişleri var. Hemen hepsi bir dönem yasaksız olarak eczanelerde satılmıştır. Hepsi günlük hayatlarımıza sessizce girmişler ve zararları anlaşılana kadar toplum onların tamamen zararsız olduğunu farz etmiştir.

    Gelelim Huxley’de bir deprem etkisi yaratan “Lysergic Acid Diethylamide”a yani Lsd’ye… Onun hikayeside en az diğerleri kadar şenliklidir.

    LSD hepimizin çok yakından tanıdığı Sandoz ilaç fabrikasında üretilmiş bir maddedir. Genç kimyager Albert Hoffman mide ağrısına iyi gelebilecek bir ilaç üzerinde çalışıyordu. LSD, Hoffman’ın üzerinde çalıştığı bir buğday küfünden elde ettiği kimyasal bileşene verdiği isimdi. Fakat LSD’nin garip yan etkisi hakkında hiçbir fikri yoktu. Farkında olmadan deri yoluyla madde vücuduna girmişti bile. Şimdiye kadar bir laboratuarda ayrıştırılan en güçlü halüsinatif maddelerden biriyle temas ettiğini fark etmeyen Doktor Hoffman İsviçre’deki laboratuarından çıkıp bisikletiyle patikadan evine giderken aniden bisiklet yolculuğu bambaşka bir yolculuğa dönüştü. Hayaller gören ve rasyonel bir bilim adamı olan Hoffman, her ne kadar kabullenmek istemese de bu deneyimin aynı zamanda son derece ruhani olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalmıştır. Hoffman inanılması güç bir karar verir ve aynı hafta sonu ailesini şehir dışına göndererek evinde tek başına kimseye haber vermeden ilk defa LSD’yi alır. (Huxley ile çok iy anlaşacakları kesin. Birbirlerini yanan bir binaya girmeye ikna etmezlerse tabii.) Dozaj konusunda bir bilgisi olmadığı için aslında bir insanın alabileceği normal dozun dört katı fazlasını aldığını daha sonra fark edecektir. Uyuşturucunun etkisindeyken cansız nesnelerin soluk aldığını gören Hoffman kendi deyimiyle bir nevi aydınlanma yaşamıştır. Evinin bahçesine çıktığında her bir yaprağı ve bitkiyi tek tek ve canlı renklerle olduğundan güçlü bir şekilde tüm duyularıyla hisseden Hoffman,”Bir şekilde tüm evrenin birbirine bağlı olduğunu gördüm. Ve çok farklı bir keşif yaptığımı nihayet anladım.” diyerek, bulduğu bu sıra dışı maddeyi meslektaşlarıyla paylaşmıştır.

    Hoffman’la yıllar sonra yapılan bu röportajı seyretmek çok ilginç. Çünkü yukarıdaki cümle tipik kafası güzel insanların saçmalayacağı “Hey dostum barış ve kardeşlik. Hepimiz biriz” felsefesini andırır. İlk başta iyidir ama 17 yıl sonra o kişiyi hala aynı divanda yatıp içerken gördüğünüzde felsefesine olan güveniniz yıpranabilir. Fakat burada size bunları söyleyen bir duman bulutunun ardında mora boyalı rasta saçlarıyla sitar çalan bir parti canavarı değil. Orta yaşın üzerinde, gözlüklü, laboratuar önlüklü, saçları seyrelmiş ciddi bir bilim adamıdır.

    Hoffman her şeyden önce bir bilim adamıydı. Rasyonel ve analitik olmalı, bu buluşunu hemen test etmeye başlamalıydı. Peki sonrasında ne yaptı? Hemen ertesi hafta ciddi ailesini ciddi çocuklarıyla birlikte akrabalarına gönderdi ve ciddi labaratuar önlüklerini çıkarıp Beatles üyelerinin tümünün bir haftada alabileceği dozajdaki LSD’yi tek bir seferde aldı.

    Buraya kadar anlatılan olaylarda hiçbir yasadışı uygulama yoktur. Madde yasadışı değildir. İlk örnekler Amerika’ya gönderildiğinde Harvard’lı psikiyatristler özgürce LSD deneyleri yapmışlardır. Daha önce değişik maddelerle deneyler yapan Harvard Üniversitesinin saygın profesörlerinden Timothy Mc Leary kendisine ilk örnek gönderildiğinde tıpkı Huxley ve Hoffman gibi tereddüt etmeden denemiştir. Sonrasında ise bir tür LSD gurusu olup çıkmış ve Harvard’ı terk edip hippilerle bir yaşamı tercih etmiştir. Koskoca bir profesörlük kariyerini uğruna bir çırpıda sildiği LSD sayesinde tamamen başka bir anlayışı kavradığını belirten Leary insanlara aleni bir şekilde LSD dağıtıyor ve herkesin denemesi gerektiğini savunuyordu. Gençler kilisede papazın önünde diz çöktükleri gibi çöküp Leary’nin elinden LSD alıyorlardı.Yaşananlar Amerikan halkını ve aileleri şok ederken gençleri kontrol etmek her zamankinden daha zorlaşıyordu. Eski kabilelerin kadim zamanlarda kullandıkları çok kuvvetli sanrısal bitkilere benzeyen bu maddenin 1960 Amerika’sının baskıyla sindirilmiş nesline sınırsız bir şekilde dağıtılması, adeta bir saatli bombayı kurmaya benziyordu. Yasalara bir kez karşı çıkan bir daha başkaldırıyor, sonrasında sistemi sorguluyor ve giderek düzenin çarklarına isyan ediyordu. Aldous Huxley’in 68 döneminde başucu kitabı olmasına şaşmamak gerek.

    Ne yazık ki kısa süre sonra Soğuk Savaş tehdidi dünyayı etkisi altına aldı ve parti sona erdi. Hükümetlerin gizli servisleri kısa sürede LSD hakkında bilgi sahibi olmuşlardı. Öncelikle bu maddeyi sorgulamada kullanmayı düşündüler, fakat LSD etkisi altındaki kişinin gerçeklik kavramı bir hayli değiştiğinden sorgulama imkansız hale geliyordu. İngiliz ordusunun bir tabur askeri üzerinde yapılan LSD deneyi bugün internet üzerinden rahatça seyredilebilir. Sonuçta LSD’nin sorgulamada bir işe yaramayacağı anlaşıldı. Ama farklı bir amaca hizmet edebilirdi.

    Madde tatsız ve kokusuz olduğundan kolaylıkla insanların içkilerine katılabilirdi. CIA bunu siyasi arenadaki rakip devlet adamlarını küçük düşürmek için kullanmayı tasarlıyordu. Bu şekilde bu insanların kendilerini siyasi sahnede küçük düşürmelerini ve otoritelerini zayıflatmayı amaçlayan yetkililer oldukça etik dışı olduğu kaydedilen ve yıllar sonra ortaya çıkan raporlarla kesinleşen pek çok beceriksizce planlanmış deneye kalkışmıştır. (Sahiden Boris Yeltsin çoğu zaman içkisine bir veya pek çok şey katılmış gibi toplantı salonlarında uçuyordu. Yeltsin siyasi kariyerinin neredeyse tamamını Jim Morrison gibi uçarak geçirmiş olabilir. LSD deneyleri sık sık başarısızlıkla sonuçlanıp sona erdirilse de deneyler doksanların sonuna kadar devam etmiştir.)

    Yıllar geçtikçe Huxley’nin zayıf gözleri ona iyice ihanet etmeye başlamıştı. Yenilgiyi kabullenmeyen Huxley, “Bates Metod”u adında bir yöntemle görüşünü arttırabileceğine inandı. Bir öğretmen yardımıyla aylarca çalışan Huxley sonunda güneş ışığından yararlanmak için Llano’da çölün ortasında bir kulübeye yerleşti. Azmiyle körlüğü bir kez yenen ve bu sayede Oxford Üniversitesi’nde eğitim alabilen Huxley kısa süreli başarılar elde edebildi. Fakat nihayetinde sonuç değişmiyordu. Kısa süre sonra arkadaşlarına gözlük yardımı olmadan okuyabildiğini ve gayet iyi sonuçlar aldığını söyledi. Bazı iyi günleri olmuyor değildi ama çoğunluk neredeyse koyu bir karanlıkta yaşıyordu.

    Yazarın arkadaşı yayımcı Bennet Cerf 1952 yılında Huxley görme Sanatı adlı kitabın tanıtım gecesinde yaptığı meşhur konuşmasında yanındaydı: “Gözlük takmıyordu ve kürsüdeki kağıtları sakince takip edebiliyordu. Sonra birden duraksadı ve hemen hepimiz tatsız gerçeği kavradık. Kağıttaki notlara bakmıyordu bile. Sayfalarca konuşmayı tamamen ezberlemiş ve adeta hatmetmişti. Hafızasını tazelemek için kağıdı gözlerine iyice yaklaştırdı ve buna rağmen okuyamadı. Sonunda sessizlik dayanılmaz bir hale geldiğinde cebinden bir büyüteç çıkarıp kağıda dikkatle bakmaya devam etti. Benim için bu çok acı bir andı. Öğrenmeye bu kadar hevesli bir çift göz bizlerin önünde karanlığa boğuldu.”

    Huxley kısa süre sonra eserlerinden çok etkilendiği Krişnamurti ile tanışma fırsatı bulur. Çevresini hissederek yaşamayı öğrenen Huxley kısa süre sonra dünyaya yeni gözlerle bakmaya başladı. Yazar yaşamı boyunca gözlük kullanmadı fakat cebinde her zaman bir büyüteç taşıdı.

    Hızlı yaşamına devam eden Huxley Fahrenheit 451 kitabının yazarı unutulmaz Ray Bradbury’i LSD ve meskalinle tanıştırmış ve onun çılgın tarzına önayak olmuştur.

    1955 yılında karısı Maria göğüs kanserinden hayatını kaybetti. Bir yıl sonra Huxley kendisininde kanser olduğunu öğrenecekti. Bir yazar olan Laura Archera ile ikinci evliliğini yaptı ve hastalık hızla ilerlerken ütopyası “Ada”yı tamamladı.

    Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra 22 Kasım 1963 tarihinde Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terketti. İronik bir şekilde ölümü bomba gibi başka iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’nin suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlanda’lı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü. Bu ilginç tesadüf yıllar sonra Peter Kreeft’in “Cennet ve Cehennem arasında: Ölümün ötesinde John Kennedy, C. S. Lewis ve Aldous Huxley ile diyaloglar” adlı kitabında ölümsüzleşti.

    Etkilediği kuşakla, modası, müziği, yaşam tarzıyla bir döneme damgasını vuran “beat” kuşağının ve distopik roman anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan Aldous Huxley yıllar sonra Orwell’in 1984’ünü okuduktan sonra şunu söylemiştir. “Benim hayali gelecekteki dünyamda yarattığım diktatörlük daha sonra Orwell’in mükemmel bir biçimde tasvir edeceği diktadan çok daha yumuşaktır.” Huxley kitabı yazdığında henüz Hitler ve yarattığı kâbus başlamamıştı. Tüm bu korkunç kâbusları bizzat yaşayan başka bir ismin distopyası ise bizi sanki bize anlatır gibi…

     

    KAYNAK: presshaber.com/edebiyatin-karanlik-kahini-aldous-huxley-27220.html