Etiket: istanbul

  • Şair Pietro Della Valle ve Galata

    Şair Pietro Della Valle ve Galata

    İtalyan şair ve gezgin Pietro Della Valle, İstanbul’un semtlerinden Galata’ya yolu düşenlerden biri. Yaşadığı aşk acısını unutmak için farklı milletlerden yolcuları taşıyan Grand Delfino isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi. Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı. Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemdeki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor.

    Pietro Della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nani’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır.” Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi.

     

    KAYNAK: Görkem Kızılkayak / GalataPort

  • İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’nı süsleyen birbirinden güzel tarihi yalıların hikayelerini merak etmemek mümkün değil. Boğaz’ın iki yakasını birden süsleyen 600 yalıdan günümüze kadar yalnızca 150 tanesi aslını koruyabildi. Hayatta kalanların ise birbirinden ilginç hikayesi var.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Yayınlarından çıkan, Mahmut Sami Şimşek’in yazdığı “İstanbul’un 100 Yalısı” adlı kitabından derlenen bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndaki bazı yalıların merak uyandıran hikayeleri var.

    Esma Sultan Yalısı

    1788 yılında Esma Sultan’a hediye edilen yalı, Mimar Sarkis Balyan tarafından yapıldı. Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan, Osmanlı tarihinde yönetime kazan kaldıran yeniçeriler tarafından saltanata aday gösterilmiş tek kadın olma özelliğini taşıyordu. Şık giyinmesiyle ünlü olan Esma Sultan, sosyete dünyasının gözdesi, İstanbul modasının bir numaralı ismiydi. 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıktı. 1918’de Rum okulu, 1922’den itibaren ise tütün deposu olarak kullanıldı. 1950’li yıllarda marangozhane ve depo gibi işlevler gören Esma Sultan Yalısı, 1975 yılında büyük bir yangın geçirdi ve harap oldu. Uzun yıllar metruk halde kalan yalının iç mekanı 2001 yılında cam ve çelik kullanılarak yeniden yapılmıştır  Şu anda turistik olarak işletilen yalı, önemli davet, düğün ve kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Yalı Ortaköy Camii’nin yanında yer alıyor.

    Hatice Sultan Yalısı

    Ortaköy sahilindeki yalı, Ali Saib Paşa’ya aitti. Paşanın vefatından sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınan yalı, V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verildi. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhane ve ilkokul binası olarak kullanılan yalı, 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne ait. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temelleri büyük zarar gördü ve yalı, denize doğru kaymaya başladı. Yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. Şu anda 25 yıllığına otel olmak üzere kiraya verilen yalı, restore edilmeyi bekliyor. Hatice Sultan Yalısı, günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanımsultan yalısı olma özelliğini taşıyor.

    Muhsinzade Mehmed Paşa Yalısı

    Sultan III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde sadrazam olan Muhsinzade Mehmed Paşa tarafından yaptırılan yalı, İstanbul Boğazı’nın en büyük yalılarından birisiydi. Yalı bir süre kömür deposu, bir vakit de kum deposu olarak kullanıldı. Tam karşısında yer alan, bir zamanlar kömür deposu olan Kuru Çeşme Adası gibi yalı da bugün turistik tesis olarak kullanılıyor. Muhsinzade’nin Kuruçeşme’deki yaklaşık dört asırlık yalısı, 1940 yılına kadar ayakta kalabildi. 1980 yılında 22 varis, yalının arsasını sattı. 2006 yılında otel olan yalı, en küçüğü 80 metrekarelik 12 suit oda, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kulüplerden oluşuyor.

    Emine Valide Paşa Yalısı

    Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri olan Emine Valide Paşa Yalısı, bir sahil sarayı olma özelliği taşıyor. Şu anda Mısır Konsolososluğu olarak kullanılan sahil sarayın yerinde önceleri Sultan 1. Abdülhamid devri şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu. 1781’de inşa edilen yalı, ikinci defa Sultan II. Mahmud’un sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yaptırıldı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Ali Paşa tarafından da yenilendi. Ali Paşa’nın ölümüyle Sultan II. Abdülhamid Han yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye etti. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da “Valide Paşa” olarak bilinirdi ve paşa unvanını alan tek kadındı. Bu unvanı kendisine veren Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Yalı üçüncü defa Emine Valide Paşa tarafından mimar Raimondo D’Aronco’ya yaptırıldı. 48 odalı yalının rıhtımı 76 metre uzunluğunda.

    Yılanlı Yalı

    Sultan 3. Selim zamanında inşa edilen yalının ilk sahibi Tavukçu Reis lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’ydi. Bir boğaz gezisi sırasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan 2. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sorar, yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış, bu yüzden sürekli yılan çıkmakta.” diye söyleyip padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının adı Yılanlı Yalı olarak kalır. 1964 yılı mayıs ayında çıkan yangında harem bölümü yanan yalının şu anda sadece selamlık kısmı ayakta. Yapının selamlık kısmının en üst katında bir de sakal-ı şerif odası bulunuyor. Yalı, 2001 yılında bir holding tarafından satın alındı.

    Mısırlı Yusuf Ziya Paşa Yalısı

    “Perili köşk” olarak da bilinen yalının sahibi, gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan, dönemin önemli tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa’ydı. Paşa yalıyı Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarındaki rekabete yorulabilecek bir nedenle Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için 7 katlı kulesiyle birlikte 10 katlı yaptırmıştı. Rumeli Hisarı’ndaki köşkün inşasına 1910 yılında başlandı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca Paşa maddi sıkıntıya düştü, hatta iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina, çevrede “perili köşk” diye anılmaya başlandı. Hakkında öyle hikayeler uyduruldu ki tadilat ve tamirat esnasında dahi işçiler çok defa Paşa’nın karısının hayaletini gördüklerini iddia ettiler. 1926 yılında Mısır’da vefat eden Yusuf Ziya Paşa’nın vasiyeti gereği köşkün kulesindeki en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürüldü ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapıldı. Paşa’nın vefatından sonra ailesi 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Ancak köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yeniden yapıldı. 2002 yılında bir holding tarafından 25 yıllığına kiralanan köşkün dış görünüşü aynen muhafaza edildi, ancak içi tamamen değiştirilip modern bir şekilde dekore edildi.

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, üç kahverengi binadan oluşan çok hoş bir yalı. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargahı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak bilinirdi. Yalıyı Şişe Cam Fabrikası’nın ustabaşılarından Pigeon’un yaptığı, Recaizade’nin de yalıyı Pigeon’dan satın aldığı belirtiliyor. Devrin en meşhur ve kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlardı.

    Afif Paşa Yalısı

    Yeniköy sahiline Boğaz’dan bakıldığında soldan 6. sırada bulunan Afif Paşa Yalısı, İstanbul Boğazı’nın en pahalı ikinci yalısı olma özelliğini taşıyor. Ahmed Afif Paşa Yalısı, Muhayyeş Yalısı ya da Kemal Uzan Yalısı, Boğaziçi’nin Avrupa Yakasında İstinye-Yeniköy arasında bulunan ve tahminen 1900-1910 yılları arasında inşa edilmiş yalıdır. Klasik boğaz yalıları tipinden farklı, eklektik beyaz, 4 katlı ve simetrik bir yapıdır. Her katının farklı stili, dört kulesi olan yalı ismini, ikinci sahibi Ahmet Afif Paşa’dan alır. Mimarı, Alexandre Vallaury’dir. Yalının arkasında korusu ve koru içinde yalının bir parçası olarak inşa edilmiş olan Afif Paşa Mehtabiye Köşkü adlı yalı köşkü bulunur. Başrolünde Müjde Ar’ın oynadığı, TRT yapımı Aşk-ı Memnu dizisi Afif Ahmed Paşa Yalısı’nda çekildi. Yalı, Bin Bir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı. Yalının şimdiki sahibi Suzan Sabancı Dinçer.

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı, yalıdan ziyade daha mütevazi köşk modellerine benziyor. Çaycı İstapan Yalısı olarak da bilinen yalı, Behçet hastalığını bulan Doktor Hulusi Behçet’e aitti. Hulusi Behçet’in 1948’de vefatının ardından yalı 1991 yılında sanayici Necati Aslan’a satıldı.

    Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı

    Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye ait olan yalı, dünyanın dördüncü, İstanbul Boğazı’nın ise en pahalı yalısı olma özelliğini taşıyor. Yalı, Kıbrıslı Yalısı’ndan sonra 60 metre ile Boğaz’ın en uzun rıhtıma sahip ikinci yalısı. 2015 yılında Katar Emiri Şeyh Temim tarafından satın alınan yalı, ikinci eşi Kraliçe Anoud’a hediye edildi. Yalının rıhtımı, 29 Mayıs 2009’da 10 bin grostonluk kereste yüklü geminin çarpmasıyla hasar gördü.

    Said Halim Paşa Yalısı

    Said Halim Paşa Yalısı, bahçesindeki iki aslan heykeli sebebiyle “Aslanlı Yalı” olarak da biliniyor. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın da kiracı olarak kaldığı yalı, bir dönem sadece yabancıların girebildiği bir kumarhane olarak da kullanıldı. Tarihi yapı daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak tadilattan geçirildi. Ancak tadilat sırasında çıkan bir yangın, tarihi yapıya zarar verdi. Yalı, 1998 yılında tamamen yenilendi. Bir dönem Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılan yalının şu anda bahçesi, restoran ve odalarının bir bölümü müze olarak kullanılıyor.

    Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ayaklarının dibinde, Otağtepe’nin eteklerindeki kırmızı yalı, Boğaziçi’nin en gözde yalılarından birisiydi. Osmanlı’nın son hekimbaşısı Salih Efendi’nin ilk sahibi olduğu yalı, Boğaz’da ilk sahibinden beri aynı ailenin elinde kalan az sayıda yalıdan birisiydi. İçindeki eşyaların da Salih Efendi’den kaldığı yalı, 7 Nisan 2018’de Malta bayraklı “Vitaspirit” isimli yük gemisinin çarpması sonucu ağır hasar gördü.

     

    Kaynak: Anadolu Ajansı

  • Vedat Milor, Roca Kardeşleri Değerlendirdi

    Vedat Milor, Roca Kardeşleri Değerlendirdi

    Vedat Milor, Roca Kardeşleri Değerlendirdi

    Dünyanın tartışmasız en iyilerinden ve hatta kimi kaynaklara göre de düyanın en iyisi olan Roca Kardeşler‘in İstanbul deneyimleri üzerine Vedat Milor‘un çok güzel bir değerlendirme yazısını bugün sizlerle paylaşmak istedim:

    ”Roca Kardeşler’in İstanbul Yemeği

    Vedat Milor

    Josep Roca’yı kucaklamak istedim. Ne zaman mı? 3 Eylül’de Karaköy Neolokal’de davetlilere verdikleri yemeğin sonunda bana İstanbul’da onu en etkileyen üç lezzeti sıraladığı zaman: Kokoreç, cağkebap ve köfte!

    Dünkü yazımda belirttiğim gibi İspanya, Girona kentindeki El Celler de Can Roca, dünyanın rezervasyon yapması adeta imkansız lokantalarından. Michelin’in üç yıldız verdiği yedi İspanyol lokantasından biri. Parlak bir fikirle ve San Pellegrino sponsorluğunda çıkan bir İngiliz dergisine göre dünyada bir numara.
    ***
    Josep Roca, lokantanın somölyesi ve belki İspanya’nın en iyisi. Abisi Joan mutfakta, küçük kardeş Jordi ise tatlı şefi. Üç silahşörler ülkemize haziran ayında da gelmiş kısa bir süre bile olsa mutfağımız ve onlara sunulan şaraplarla tanışmışlar. Bu tanışıklıktan doğan ilişki, iyi niyetli ama kimyaları tam tutmamış iki genç arası evlilik gibi. Joan Roca kendi kadrosunu getirmiş ve Türk mutfağından esinlenen ve sadece bizim malzemeleri kullanan tadımlıklar ve minik porsiyonlar hazırlamış.
    Zengin bir mönü hazırlamışlar. 12 minik tadımlık ve altı küçük porsiyon ve son olarak iki tatlı. 100 küsur kişiye aynı anda ve doğru sıcaklıkta yemek çıkarmak kolay değil. Durum böyleyken beni şaşırtan bir nokta, 12 tadımlık arasında frutoz ve kızartmaların ağırlığı. Belki bu yüzden, benim bulunduğum masada tadımlıklar başarılı bulunmadı. Ben iki tanesini çok beğendim. Biri kızartma yerine buharda pişen, içi ançuvezli brioche. Diğeriyse patates kokoreci.

    Kafam karıştı

    Bundan sonraki altı küçük porsiyonun bazıları kafamı karıştırdı ve fazla bir şey ifade etmedi, bazılarınıysa beğendim. Kafamı karıştıranlara bir örnek: Yeşil mantı, keçi peyniri, nar, antep fıstığı, soğan turşusu, kavun ve rakılı kavun… İçinde başka baharatların da bulunduğu bu çorba benzeri tabakta, malzemelerin birbirleriyle kimyası iyi tutmamıştı ve yanlarında sunulan Sultaniye ve Emir kupajı da biraz eğreti kaçmıştı. Keza ben balık ve etlerin birlikte olduğu yemeklere ilgi duymama rağmen, kemiksiz kaburga kebabı ve midyenin bileşimini anlayamadım.
    ***
    Kuzey Ege’de harika kabuklular olmasına rağmen yemekte karşımıza sadece midye çıktı. Bu öğünde bağlayıcı olarak kullanılan greyfurtlu kayısı püresi de hem yemekle uyumsuzdu hem de sunulan öküzgözü şaraba yakışmıyordu. Minekop balığı da yetiştirme idi ve vakumda pişirme yöntemi bu balığı aşırı yumuşatmasına rağmen, yavanlığını önleyememişti.

    En iyi beyaz

    Diğer üç yemeği beğendim, tatlıları çok beğendim, sunulan ikisi tatlı, sekiz şarap arasında da birini epey takdir ettim, diğeriniyse ülkemizde şu ana kadar yapılan en iyi beyaz buldum. Beğendiğim yemeklerin başında İspanyol escabeche’den esinlenen kefal yumurta, kereviz, uskumru infüzyon ve deniz börülceli çiğ uskumru turşusu geliyor. Yanındaki Kapadokya’da bir Alman’ın Hasan Dede sepajından anforada yaptığı hafif oksidatif doğal şarap bardakta durdukça güzelleşen, derinliği olan, tam bir teruar şarabıydı.
    ***
    Bunların dışında, içinde ondan fazla malzemenin bulunduğu kuzu gerdan yahni başarılıydı.
    Tatlılar parfüm acısından zengin, şekerli olmayan, harika tatlılardı. Önce Türk parfümü, şeftali sorbe, tarçın kreması, kimyon kreması, safran ve ballı lokum, antepfıstığı karamel… Arkasından keçi sütünden olduğunu düşündüğüm, incirli, sütlü tatlı…
    Kısacası ilginç ve provoke edici bir yemekti. Eğer üç silahşör ülkemizi tekrar ziyaret ederse İspanya’daki düzeylerine daha da yaklaşacaklarını düşünüyorum.

    DEĞERLENDİRME: 4 YILDIZ
    GASTROMONDİALE ÖLÇEĞİ: 13/20

    İçinde kokoreç suyu hapsedilmiş patates bizim bu enfes halk yemeğini modern tekniklerle çok güzel birleştiriyordu.’’

     

    Deniz Gündüz