Etiket: ebeveyn

  • Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Hayat Sende Derneği’nden Abdullah Oskay’ın kaleminden;

     

    • Annesi–babası hayatta mı? Neden bırakmışlar? Arayıp soruyorlar mı? gibi sorular.

    Çocuğun özel hayatına giren sorular biz Koruyucu Aileleri rahatsız eder. Çocuğun geçmiş hayatı ona özeldir, onun mahremidir.

    ———————————

    • Biyolojik kardeşle birlikte girilen ortamlarda, mesela aynı okulda okunması durumunda  soyadı farklılığı nedeniyle “siz kardeş değil miydiniz? “ sorusu.

    Soyadları, fiziksel özellikleri, huyları farklı olsa da biyolojik çocukla koruyucu ailede yetişen çocuk kardeştir.

    ———————————-

    • Size anne-baba mı diyor ?

    Koruyucu aile yanına yerleşen çocuk anne-baba demeye zorlanamaz. Ancak çocuklar anne – baba demeyi severler, ihtiyaç duyarlar ve pek çoğu bu şekilde hitap etmeyi tercih eder.

    ———————————–

    • Çok büyük sevap, cennetliksiniz.

    Koruyucu aile sistemi, gönüllülük esasına dayanır. Gönüllü; içinde bulunduğu toplulukta herhangi bir karşılık ya da çıkar beklemeksizin bir işi yapmayı kendiliğinden üstlenen kişidir. Dolayısıyla burada aslolan çocuğun iyiliği ve toplumsal faydadır.

    ————————————

    • Büyüyünce ya sizi bırakıp giderse.

    Koruyucu ailede esas olan; çocuğun sağlıklı bir ortamda yetiştirilerek topluma kazandırılmasıdır. Çocukla ilgili herhangi bir beklentiye girilmemelidir. Ayrıca sevgi ve güven bağıyla büyüyen çocukların aileyle ilişkilerini sürdürdükleri görülmektedir.

  • Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Eskiden beri vardır fakat son zamanlarda iyice sık rastlanmaya başladı bebeğe iki isim birden koyma durumlarına. Bununla ilgili bir yazı okudum. Yazıda çocuğa 2 isim koymanın ciddi dezavantajları sıralanmış. Sizlerle de paylaşmış olmayı istedim.
    Peki neymiş bu dezavantajlar bakalım;

    • Aile bireyleri bebeğe farklı isimlerle hitap edince bebeğin kafası karışıyor.
    • Resmi kayıtlarda hayatı boyunca sorun yaşama ihtimali söz konusu oluyor.
    • Özellikle kız çocukları için durum daha can sıkıcı oluyor çünkü evlendiğinde kocasının soyadıyla birlikte destansı bir isme sahip oluyor.
    • İki isim koymak çocuğun kişilik gelişiminde de karmaşaya neden oluyor. Kimlik ve kişiliğinin oturması daha güç oluyor.
    • Çocuk büyüdüğünde ailesinin kullandığı ismi değil kendi beğendiği ismi kullanmak istiyor.
    • Okulda farklı, evde farklı isimle sesleniliyor, bir de iki ismini kullanarak seslenenler işin içine giriyor ve bu durumu daha da zorlaştırıyor.

    Kısacası çocuğa tek isim koymak her yönden daha avantajlı 🙂

    Nilay Gündüz

  • Anne Olmasaydın Anlardın

    Anne Olmasaydın Anlardın

    Birkaç yıl önce Elif Key‘e ait bu yazıyı okuduğumda kendimden o kadar çok şey buldum ki. Eleştirdiği şeyler tam olarak benim de eleştirdiklerimdi. Ben yazsam bu kadar olurdu =)
    Anne olmayı abartan insanları itici buluyorum. Başkalarıyla yarışmak, kendilerini başkalarından üstün görmek için sanki ellerine bir neden verilmiş gibi davranan bu insanlardan ciddi anlamda irrite oluyorum. Bazıları Elif Key’in anneleri kıskandığı için bunları yazdığına dair yorumlar yazmışlar, bu çok komik =) Kadın çocuk doğuramıyor değil ki, doğurmuyor. Kendi seçeneğini kullanıyor yani aynı benim gibi. Doğuran kadınların çoğu mecbur oldukları, kocaları doğurmasalar onları istemeyeceği için doğurmuyor mu? Küçücük bir kızkenden beri ellerine oyuncak bebek verilerek çocuk doğurmaya şartlandırıldıkları için doğurmayı mecburi bir görevmiş gibi görmüyorlar mı? Birini eleştirmenin tek sebebi kıskançlık mıdır yani? Bence doğurmayı kendi ruzasıyla reddedemeyenler, kendi özgür seçimiyle doğurmayanları kıskanıyor. Çünkü asıl onların doğurmama gibi bir seçenekleri ne yazık ki yok ama benim ve Elif Key gibi kadınların özgür seçimleri var.
    Şimdi gelelim Elif Key’in yazısına… Aşağıda buyrunuz =)

     

    ”1984 yılında günlüğüme yazmışım:

    Annem Banu’larda kalmama izin vermedi. Bence çok ayıp bu yaptığı. Ve bana sebep olarak. “Anne olunca anlarsın, sen istersen çocuğunu sürekli sokağa gönderirsin, gider hiç eve dönmez” dedi. “Anne olunca anlarmışım kadar saçma bir sebep yok!”
    Sonra ben anne olmadım, annem “anne olunca anlarsın”larını önce azalttı, sonra kesti.
    Sonra yaşıtlarım, arkadaşlarım birer birer anne olmaya başladı.
    Ve ben boş boş uzaklara bakıp, yarına yazmam gereken yazıyı düşünürken arkadaşlarımdan bir ses duyuldu: “Anne olunca anlarsın!”
    “Yok canım mümkün değil, yanlış duyuyorumdur.”
    “Anne olunca anlarsın” bayrağını kapmış koşan arkadaşlarıma bakarken çocuğum olmadığından düşünmeye çok vaktim var ya biraz düşündüm.
    Anne olmayanlar, maddi ve manevi ve hatta fiziksel birtakım engeller nedeniyle olamayanlar ve belki de hiç olmayacaklar adına konuşmak haddime düşmez. Lakin cenneti ayaklarımızın altına almadan da anladığımızı, patates sepeti gibi oturmadığımızı anlatmam gerektiğine karar verdim.
    Bir kere biz sizi ve çocuklarınızı ayrı ayrı kabul ediyor ve seviyoruz.
    Yani kalkıp da bize “Bu sene yuvaya başlıyoruz” ya da “Artık kakamızı söylemeye başladık” dediğinizde, ne kadar antipatik olduğunuzu nasıl anlatalım?
    Sizi lazımlıkta otururken ya da yuvada küplerle oynarken hayal etmek zorlayıcı ama insan buna da alışıyor. Ve “İnsan anne olmadan da sabrını kontrol etmeyi böyle öğreniyor” deyip geçiyoruz.
    Bir kere biz sizi başka anneleri hayattaki en büyük rakipleriniz olarak görürken ve çocuğunuzun gittiği yüzme kursunu, yediği ilk balığın türünü, hastalandığında verdiğiniz ve hemen iyi gelen o bitkisel karışımın tarifini veya çocuğunuza aldığınız “İngilizce’ye ilk adımlar” kitabının adını bile başka annelerden saklarken, sizin samimiyetinizi sorguluyoruz. İçimizden “Yahu bu kadın benim en yakınımdı hangi ara böyle hırslandı? Hangi ara bu kadar delirdi?” diye düşünmeye başlıyoruz.
    Çünkü besbelli bize de hayatınızı eksik püksük anlattığınızı, eskisi kadar samimi olamayacağımızı bize siz düşündürtüyorsunuz.
    Samimiyetin bir çocuğu büyütürken ne kadar mühim olduğunu biliyoruz lakin çocuğunuzla kurduğunuz bağın ne kadar plastik olduğunu, anne olmadan da görüyoruz.
    Bir kere biz sizi topluma faydalı bireyler yetiştirme ihtimaliniz olduğu için sevmeye devam etmeye çalışıyoruz.
    Ama baktığımızda sadece gitardan koşturarak çıkıp jimnastiğe giden, oradan Fransızca konuşsun diye eve çağırdığınız üniversite talebesi tarafından su ikram edilen çocuklarınızı görüyoruz.
    Demek ki siz bu yaştan olmayan bir CV’yi doldurmaya çalışıyorsunuz.
    “Yahu boşver, daha çok küçük be, bırak oynasın” dediğimizde “Anne olunca anlarsın” cevabını hızlı EFT’yle gönderdiğinizden susuyoruz.
    Siz ne yazık ki sadece kendinize faydalı çocuklar yetiştiriyorsunuz.
    Aklı başında, sağduyulu, sakin büyütülen çocuklara, ileride sizin gibi “proje anneler” tarafından büyütülen çocukların ağır mobbing uygulayacağını bugünden görüyoruz.
    Çocuklarınız yuvada prezantasyon yapıyor, iPad’i sol koluyla açıp iPhone’da sizden hızlı hareket ediyor diye sabahtan akşama kadar yüzümüzde “Ay maşallah” yapıştırmasıyla otururken gerçekten acı çekiyoruz.
    Çünkü “Sene olmuş 2012, bütün çocuklar seninki gibi, bunlar uçsa biz şaşırmayız” diyemiyoruz.
    Çünkü sizinkiler en akıllı! Sizinkiler yeme problemi de yaşamıyor, sizinkiler kakasını da hemen söyledi, sizinkiler koyuyorsun uyuyor, sizinkiler hiç antibiyotik de içmedi değil mi?
    Ne güzel. Başka annelere attığınız palavraları biz anne olmadan da yemiyoruz.
    Sizin çocuğunuz elimizden ağlayarak telefonumuzu alıp, ilk sinirlendiği anda havada uçan tekmeler atıp, kendini yerlerde yuvarlarken bizden onun şımarık olduğunu düşünmemiz yerine, “Şekerim bizimki indigo, var işte böyle anormallikleri” lafınıza yine “Ayyy maşallah, yerim onun o tekmelerini, kaslı da baksana, bacakları pek kuvvetli, herhalde yediği taze somonlardan” dememizi bekliyorsunuz.
    Siz bize her seferinde büyük harflerle, “Anne olunca anlarsın” uyarısını yapıştırırken, biz kibarlığımızdan ‘Seninki düpedüz şımarık’ diyemiyoruz.
    Siz elinizde akıllı telefonlarınızla oturmuş, çocuğunuzun en tontiş pozunun peşinde koşarken, “Emrehannnn bana bak oğlum, gül şimdi”, “Nazendeeee kızım eteğini savurarak Adele’in şarkısını söylesene” diye video çekerken, sizin çocuğunuzu iPhone’unuzda büyütmenize üzülerek bakıyoruz.
    Sonra da siz üzülmeyin, bize alınmayın, sitem etmeyin diye bütün o videoları, fotoğrafları like’larken kendimizi buluyoruz.
    Ve asıl sıkıntı şurada:
    Siz bu hayatın tüm yükü sizin omuzlarınızdaymış, hayatın sillesini siz yemişsiniz, bizse anne olmadığımız için tatlı bir rüyanın içindeymişiz ve partilerde coşuyormuşuz gibi davranıyorsunuz.
    Bizim yaşadıklarımız hayat değil.
    Bizim yaşadıklarımız aşk da değil. Ha doğru ya siz hayatınızın en doğru evliliğini kafasını iPad’inden kaldırmayan ve sizinle aylardır sevişmeyen adamla yaptınız değil mi?
    Biz aşkı da bilmeyiz, anne olmayı da…
    Ama ne acıdır ki bütün bunları olmadığımız halde, 2 km. öteden sizin ne kadar mutsuz olduğunuzu görebiliyoruz.
    Ve artık ne kadar sıkıcı olduğunuzu anne olmasaydınız anlardınız, bilmiyorum biliyor musunuz?
    Ve biz bedelli annelik çıkarsa yapacağız, yeter ki siz biraz kendinize gelin istiyoruz.
    ELİF KEY
  • Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Beni rahatsız eden bir konu; yetişkinlerin çocuklara hitap şekillerindeki absürdlük! ”Annecim, babacım, aşkım, babaannecim, anneannecim, dedecim, yengecim, dayıcım, amcacım, halacım, cımcım da cımcım!!!” İşin cıvığını çıkardığınızın farkında mısınız? İlk kimden çıktı bu saçma hitap şekli gerçekten merak ediyorum. Ve sonrasında koyun sürüsü gibi, sorgulamadan nasıl bu kadar akılsız ve fikirsizce yayıldı? Annesine ”annecim” diye hitap etmeyenlerin, kendi çocuklarına ”annecim” diye hitap etmeleri kadar saçma şey çok azdır. Anneniz mi o sizin? ”Bakın ben onun anneciğiyim” demek istiyorsunuz aslında sanırım. Annecim! Çocuğunuz size çoğu zaman ”anne” derken ve ”annecim” diye çok az hitap ederken sizin sürekli o çocuğa ”annecim” diye hitap etmeniz kendi egonuzdan kaynaklı büyük ihtimalle. Annem bana ”annecim” diye hitap etse normal karşılamazdım bunu. Ben onun annesi miyim, neden bana annesiymişim gibi hitap etsin? Türkler dışında hiçbir millette bu hitap şekli yok. Yabancılar da garip ve komik buluyor zaten bu davranışınızı. Aslında bir davranış bozukluğu bence. Bu konuda internette en sık rastladığım yazılardan birini Psikolog Nihal Akyıldız yazmış, web sitemde onu ben de paylaşmak istiyorum.
    ”Son dönemde çevremdeki annelerin sıklıkla çocuklarına hitap ederken; annecim, babaların; babacım, hatta teyze ve halaların; teyzecim, halacım şeklinde hitap ettiklerini duyuyorum!
    Ayrıca çocuğunun ismine her an ‘cim’ eki koyup; çocuğuna kızarken bile Egecim, Defnecim şeklinde hitap eden ebeveynler de var.
    Bir de bunun bir üst durumu var ki; o da çocuklarına ‘aşkım‘ ve bu türde hitap eden anne babalar!
    Ne oluyor bu ebeveynlere? Çocuğunuza koyduğunuz isme ne oldu? Oğlum, kızım, yavrum gibi sıfatlar nereye gitti?
    Dünya bu kadar tersine giderken bu durum o kadar da önemli bir konu mu diyebilirsiniz. Ancak çocukların gelişimi için oldukça önemli bir konu; çünkü çocukların gelişim halkasına zarar veriyor ve çocuklara yazık oluyor! Eskiden anne baba otoritesi altında pasifize edilen nesiller yetişirken şimdi de eşitlik, sevgi adına kendi yetişkin konumunu görmezden gelen bir nesil oluştu. Çocuklara nasıl hitap etmeli Çocuklarımıza; annecim, babacım, aşkım… gibi hitap etmekle ne zararlar verdiğimize bakalım mı?
    5 yaşında bir çocuk olduğunuzu ve ebeveynlerinizin size; annecim, babacım diye hitap ettiğini düşünün. Kendinizi güçlü hisseder misiniz? Evet. Güvende hisseder misiniz? Büyük olaslıkla hayır! Anne babanın çocuğuna mutlak vermesi gereken şey; kendini güven içinde hissetme duygusudur. Bir üst konumdaki kişinin varlığını hissederek, çocuk – insanoğlu kendini güvende hisseder. Güven içindeki çocuk sağlıklı gelişir. Bu beslenme ve sevgi ihtiyacı ile birlikte çok önemli bir ihtiyaçtır. Ayrıca yaşları gereği; somut öğrenme döneminde olan çocukların kafaları karışıyor ve kavram kargaşası yaşıyorlar. Ben neden annemin annesiyim, neden babamın babasıyım diye düşünüyor? Bu durum onların size; ‘yavrucum, oğlum, kızım’ demesi gibi bir şey. Ne kadar absürd değil mi? Siz de onlara; olmayan rolleri üzerinden hitap etmemelisiniz. Bir diğer zarar çocuğun model alması konusudur. Çok önemli bir öğrenme şekli olan; model almada / özdeşim kurmada ilk modellerimiz anne babamızdır.
    Kimleri model alırız? Bizden daha güçlü, daha bilen, daha yetkin…. kişileri. Ama biz onlara annecim, babacım derken çocuğun gözünde rol model olamayız ki! Anne babasının daha tecrübeli, daha bilen, koruyucu, güçlü olduğunu kabul eden ve model alan çocuk; okul hayatının başlamasıyla birlikte dış dünyaya açıldığında; ben de onlar gibi olmalıyım diyecek ve kendini kanıtlamak için çaba gösterecek, çalışacak, öğrenecek ve gelişecek. Anne babalardan ve öğretmenlerden sıklıkla şunu duyarız; çok zeki ama çalışmıyor! Okulda dersleri ciddiye almayan, sorumluluk almayan, çaba göstermeyen, otoriteyi tanımayan bu çocuklara evde ilk altı yıl içinde verilen mesaj genellikle şöyledir; dünya hep senin etrafında dönüyor ve dönecek. Bu çocuk neden kendini zorlasın, sorumluluk alsın, neden çabalasın, kendini kanıtlama ihtiyacı duysun, dersine çalışsın ki? Buna bağlı diğer bir zarar da; evde anne babasının gücünü (bu güç aynı zamanda çocuğa korunduğu, güvende olduğunu hissettirir), okulda öğretmenlerinin gücünü hissetmeyen çocuk; nerede duracağını bilemediği için uçlara kayar. Bir uçta; her şeyden kaygı duyan, güvensiz bir çocuk, diğer uçta; her şeyi sonuna kadar deneyip, sınırları görmeye çalışan bir çocuk. Her ikisinde de mutsuz çocuk. Oysa bizim onlar için istediğimiz şey; potansiyeli doğrultusunda sınırlarını zorlasın, kendini gerçekleştirsin ama her konuda da sınırsız olamayacağını, nerede duracağını bilsin ki; zarar görmesin. Gördünüz mü; küçük yaşlarda gelişimsel bir halkanın zarar görmesinin ucu nerelere uzanabiliyor!Ayrıca; annesinin babasının aşkı konumunda olan çocuğun da; sevgilisinden her aşkım sözcüğünü duyduğunda bilinçdışında suçluluk duygusu altında ezileceği büyük olasılıktır. Bu konu ayrı bir yazıya konu olacak kadar da önemlidir.
    Sonuç; bu hitapları bol bol kullanan yeni nesil anne babalar; aslında çocuğunuzu değil kendinizi düşündüğünüz için tebrikler.
    Bilinç dışınızda; senin arkadaşın benim, senin sevgi nesnen benim, biz eşitiz (sorumluluk almayayım) mesajları vererek onları kendinize bağımlı bir insan haline getirmeye çalıştığınız için.
    İnsanın doğasında özerk olmak var. O nedenle; güçlü olan çocuk bu durumdan sıyrılmak için ileride bir şekilde (ruhsal veya gerçek) çok uzağa gidecek ve dönmeyecek.
    Gidecek kadar güçlü olmayan çocuk ise yanıbaşınızda size bağımlı ama öfkeli kalacaktır.
    İyi anne babalık; kendini ona adamak, her dediğini yapmak, çocuğu sevgiye boğmak, (böylece hep beni sevsin) hiç çatışma yaşatmamak, hep size bağımlı kılmak, biz arkadaşız, …… demek değildir.
    Anne babalık; sanki siz hiç yokmuşunuz gibi ayakları üstünde durabilen, kendi kararlarını verip, sonuçlarını yaşayabilen, yaşına uygun sorumlulukları yerine getirebilen, hayata karşı kendi normlarını oluşturabilen, hayatı iyisiyle kötüsüyle bir potata eritebilen çocuklar/nesiller yetiştirmektir.
    Ödülü de; size bağımlı değil, bağlı evlatlar yetiştirmiş olmaktır.”
    Nihal Akyıldız, Psikolog
  • Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin

    Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin

    Son zamanlarda artan çocuk istismarı ile ilgili haberler tüm toplumu derinden sarstı. Yapılan araştırmalara göre çocuğu istismara uğrayan aileler, çocuğunun yaşadığı olayın öğrenilmesini istemiyor ve çocuk istismarına sessiz kalıyor. Birçok ebeveyn, çocuğu ile arasına mahremiyet sınırları koymuyor. Bu durum, istismara uğrayan çocukların bu olayı ‘olağan’ karşılamasına sebep olabiliyor.

    “Çocuğumu ister dudağından, ister yanağından öperim. O benim çocuğum, istediğimi yaparım!” demeyin. Uzman Psikolog Ramazan Şimşek, çocukluk döneminde yapılan bazı yanlışların, çocukların gelecek dönemdeki cinsel gelişimini etkilediği konusunda uyarıyor. Zamanında verilmeyen mahremiyet eğitimi de çocuğun kendini korumasına engel oluyor.
    Bir ebeveynin, çocuğunu dudağından öpmesi neden zararlı?
    Çünkü çocuk hafızası her şeyi ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak kodlar. Bilinçaltında olumlu duygu yaşadığı dokunmaları iyi algılayan çocuk, olumsuz duygu yaşadığı dokunmaları ise kötü olarak algılar. Eğer anne veya baba, çocuğun dudağını sevgiyle, mutlu bir şekilde öperse, çocuk bundan keyif alır. Dolayısı ile bunu “Dudaktan öpülmek iyi ve güzeldir” şeklinde kodlar.  Bu nedenle çocuk, başka kişilerin de dudağından öpmesini yadırgamaz. Dudaklar beyinde en çok nöron sayısına sahip bölgelerden biri olduğu için bu duygunun kalıcı olmasına da neden olur.
    Peki, bu durum çocuğun gelecekteki yaşamını nasıl etkiler?
    • Çocuk, dudaktan öpmeyi ‘iyi’ olarak kodladığı için yetişkin biri onu dudağından öpmek isterse bunu reddetmez. Bu durum çocuğu tacize açık hale getirir.
    • Çocuk yabancı kişileri ayırt edecek yaşa gelse de bu davranış keyif veren bir duyguyla eşleştirildiği için ‘hayır’ diyebilme olasılığı düşer.
    • Dudaklarından öpülen çocuklar cinsel olarak erken uyarılabilir. Bu çocuklarda akranlarını suiistimal etme veya insanlar içinde mastürbasyon yapma gibi olumsuz cinsel davranışlar gözlenir.
    • Aile içinde dudağından öpülen çocuklar, bunu sevgi gösterisi olarak kodladıkları için anaokulunda da sevdiği arkadaşlarının dudaklarından öpme eğiliminde ya da buna izin verme eğiliminde olurlar.
    • Babanın kızını; annenin oğlunu dudaktan öpmesi çocuğun ileride evlilik hayatında cinselliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Babanın oğlunu; annenin kızını dudağından öpmesi çocuğun ileride hemcinsinden hoşlanabilmesine bu da cinsel yöneliminde farklılıklara neden olabilir.
    • Cinsel olarak erken uyarılan çocuklar ergenlik dönemlerinde erken ve sağlıklı olmayan cinsel ilişkilere maruz kalabilir.
    Aileler ne yapmalı?
    Çocuklara sevgilerini ve onların özel bölgelerine dokunarak göstermemeliler. Onlara mahremiyet eğitimi vermeliler ve bu eğitim sırasında, kendilerini korumaları gerektiğini de öğreterek, çocuğun özeline saygılı olmalılar.

    KAYNAK:

    Şuraya kendi yorumumu eklemeden geçemeyeceğim.
    Çocuklarınızın öpecek yanağı, alnı filan kalmadı mı dudaklarına yapışıyorsunuz gerçekten? Canınız dudaktan öpmeyi neden çekiyor? Hiç mi sapkınca gelmiyor? Bu çocuğa sevgi filan değil, siz eşinize olması gereken sevgiyi ya karıştırmışsınız ya da eşinizle yeterince öpüşemiyor ve çocuklarınızı kullanıyorsunuz bu ihtiyacınız için. Çok çirkin ve mide bulandırıcı bir görüntü bu. Annenizle babanızla da dudak dudağa öpüşüyor musunuz? Bunu sormak bile midemi bulandırıyor. Dudaktan öpmek kim aksini iddia ederse etsin cinsellik içerir. Kendi çocuğunuza cinsel harekette bulunuyorsunuz ve bu tiksindirici bir davranış. Yani normal psikolojide birini tiksindirir. Sizi tiksindirmiyorsa ve hatta kendi anne babanızla da dudaktan öpüşüyorsanız ahlaki sorunlarınız ve tedavi edilmesi gereken psikolojik sorunlarınız var demektir. Halen bu yaptığınızı savunuyorsanız da ar damarınız çatlamış demektir.
  • Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon halkının karakteri dünyada birçok kesimlerce beğenilmektedir. Onların, aşırı büyük trajedileri muazzam bir stoacılıkla karşıladıklarını görürüz. Hiçbir durumda kontrolü ve kolektif bilinci kaybetmezler. Ayrıca, başkalarına gösterdikleri büyük saygı ve iş ahlakı ile bilinirler.
    Sadece Japon yetişkinler değil, çocuklar da Orta Doğu’da gördüğümüz şeylerden çok farklıdır. Çok genç yaştan itibaren, yumuşak huylu ve nazik olmak ile meşhurlardır. Japon çocuklar öfke nöbetlerine girmez ve kontrolü kaybetmezler.
    “Başarısız bir şekilde kendi tepkilerini kontrol etmeye çalışmak, korkunun köleliğine yol açan senaryosudur.”
    – Giorgio Nardone
    Japonlar, kendini kontrol etme, saygı ve dizginleme değerlerinin hakim olduğu bir toplum oluşturmayı nasıl başardı? Çok katı oldukları için mi disiplinli bir topluma kavuştular? Ya da belki, çocuk yetiştirme stratejileri etkili kalıpları mı içeriyor? Bu konuyu daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

    Japonlar aileye çok önem verir

    Japonları özel kılan şey, çeşitli nesiller arasındaki ailesel ilişkilerdir.Yaşlı ile genç arasındaki bağ, dünyanın herhangi bir yerinden daha empatik ve sevecendir. Onlara göre, yaşlılar bilgelikle doludur ve ehemmiyeti hak ederler.
    Buna karşılık, yaşlılar da çocukları ve gençleri eğitimdeki yetişkinler olarak görürlar. Bu nedenle onlara karşı hoşgörülü ve sevecen davranırlar. Yargılayıcı ve sorgulayıcı değil, yönlendirici ve rehber bir rol üstlenirler. Bu nedenle gençler ve yaşlılar arasındaki bağlar uyumlu olmaya meyillidir.
    Japonlar geniş ailelerine çok değer verirler. Fakat aynı zamanda sınırlar sıkı bir şekilde belirlenmiştir. Örneğin, anne ve babanın vakti olmadığı için çocuğun sorumluluğunu almak büyükbaba ve büyükanne için anlaşılamazdır. Bağlar bir iyilik alışverişi üzerine değil, her biri kendi yerinde olan dünya görüşüne dayanır.

    Çocuk yetiştirmek hassaslığa dayalıdır

    Japon ailelerin çoğunluğu çocuk yetiştirmenin sevgi dolu olması gerektiğini anlar. Bağırmak hiç hoş görülmez ve güçlü bir suçlama unsuru olarak görülür. Ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri, başkalarının duyarlılıklarına saygı duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracaklarını öğrenmeleridir.
    Genel olarak, bir çocuk yanlış bir şey yaptığında, anne-baba onu bir bakışla ya da hoşnutsuz bir jestle disipline eder. Onların, eylemlerinin kabul edilemez olduğunu görmelerini sağlayan şey budur. “Onu incittin” veya “kendine zarar verdin” gibi cümleleri kullanmak onlar için yaygındır, çünkü bu şekilde o davranışın zararlı bir şey olduğu için kabul edilemez olduğunu gösterirler.
    Bu formül nesnelere bile uygulanır. Örneğin, bir çocuk bir oyuncağı kırmışsa, ebeveynin “onu incittin” deme ihtimali çok yüksektir. “Kırdın” demezler. Japonlar nesnenin işlevselliğine değil, katma değere vurgu yaparlar. Bu nedenle çocukların her durumda duyarlı olmaları için çok genç yaşta öğrendikleri, onları daha saygılı bir birey yapan şey budur.

    En büyük sır: kaliteli zaman

    Yukarıdaki unsurların hepsi çok önemlidir. Ancak hiçbiri, Japonlar’ın çocuklarıyla kaliteli zaman geçirme kavramı kadar önemli değildir. Çocuk yetiştirmeyi uzaktan yapılan bir şey olarak görmezler, bunun tam tersidir. Çocuklarıyla güçlü bağlar kurmak onlar için çok önemlidir.
    Bir annenin üç yaşından önce çocuğunu kreşe veya anaokuluna göndermesi olağan değildir. Çocuklarını her yere taşıyan anneleri görmek daha yaygın bir şeydir. Daha geleneksel toplumlarda da görülen bu fiziksel temas, daha derin bağlar yaratır. Tenin yakınlığı aynı zamanda ruhun yakınlığı olur. Japon bir anne için, çocuklarıyla konuşmak çok önemlidir.
    Aynı şey, babalar ve dedeler için de geçerlidir. Ailelerin konuşmak için bir araya gelmeleri çok yaygındır. Bir aile olarak yemek yemek ve hikayeler anlatmak en sık yapılan etkinliklerdir. Aile öyküleri tekrar tekrar anlatılır ve bununla birlikte, konuşulan şeylerin önemi ile birlikte bir kimlik ve aidiyet duygusu çocuğa geçirilir.
    Bu yüzden Japon bir çocuğun öfke nöbetine kapılması çok nadir görülür. Onlar için karışıklık yaratmayan bir çevre ile çevrilidirler. Onlar, sevginin eksikliği hissetmezler. Dünyanın bir düzeni olduğunu ve her insanın bir yeri olduğunu algılamaktadırlar. Bu da onlara huzur verir, onları hassaslaştırır ve duygusal patlamaların gereksiz olduğunu anlamalarına yardımcı olur.
    KAYNAK:
  • ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ”Okullarda, etüt merkezlerinde lgs sınavı için sabahtan akşama test çözen çocukları gördükçe, yer altına inen maden işçileri aklıma geliyor” demişti bir arkadaşım. Gün yüzü görmeden çocuklukları geçiyor, üzülüyorum demişti. Anne değildi bunları söyleyen arkadaşım, çocuklar üzerine düşüncelerini söylerken çekingendi. Anneler hemen atlayıverirdi üzerine, “sen anne değilsin, anlayamazsın” diyerekten.

    Okulumuzun anneleri, sabah dokuz akşam beş buçağa kadar okulda kalan, on dakikalık teneffüslere bile çıkmadan test çözen çocuklarına akşam etüdü konulması için ve eve daha çok test ödevi verilsin diye müdürlüğe istekte bulunmuşlardı. Anneydiler çünkü, çocuklarının iyiliğini isteyen annelerdi.
    Geçmiş senelerde, ilkokul öğretmenimizin anne olmaması veliler arasında huzursuzluk, tedirginlik yaratmıştı. Öğretmenimiz veliler ile ters düşerse hep öğretmen suçluydu , anne olmadığı için. Sınıf anneleri kendi aralarında yarışıyorlar, ünlü markaların hediye çeklerini öğretmenler gününde hediye etmek için, organize oluyorlar, bir bizim öğretmen almıyor, hediye çekini, bana öğrencilerimin sarılıp öpmesi yeter diye. Okulun diğer öğretmenleri hediye çeklerini almışlar çünkü onlar anne, bizimki anne değil diyorlar.
    Bir kadın programında Türkiye’nin en iyi üniversitesini birincilikle bitirmiş dünyanın en iyi üniversitelerinde çocuk gelişimi üzerine doktoralar yapmış bilim insanı bilimsel araştırmalarını anlatmaya çalışıyorken sunucu kadın (Derya Baykal) ağız büküyor ve ”anne olmadığınız için anlayamazsınız” diyor. Kendi anneliğini örnek göstererek alçak gönüllü bilim insanına ayar veriyor.

    Çocuk doğurmamış arkadaşım, her anneye nasip olmayan bir şeye; çocukları insan gibi görebilme becerisine sahip.

    Anne olunca bize ne oluyor ki çocuğumuzu “insan”olarak göremiyoruz? Üzerine titreyip, tüm maharetimizle yumruk yumruk şekillendirdiğimiz eserimiz üzerine ömür boyu gölge olmaya neden bu kadar mecburuz?

    Annelik uykusuzluğumuzu, sütümüzü, tedirginliğimizi, gözyaşımızı, iş bırakmışlığımızı, çatlaklarımızı, pörsümüşlüğümüzü, zamansızlığımızı neden kutsuyoruz, kutsanmasını istiyoruz?
    Anne olunca kanatlarımızın çıktığını, yüreğimizin yerinden çıkarılıp nurlu başka bir yürek takıldığını, gözlerimize sadece çocuklarımıza odaklı perde indiğini, tüm koruyucu meleklerin bizi gözetlediğini , dünyanın bizim için döndüğünü neden herkese göstermek istiyoruz?
    En çok da çocuklarımız için tehlike olmuyor mu, bu kutsanmış annelik?
    Bu yazımı çocuk doğurmamış arkadaşım için yazıyorum, çocuğumu insan olarak göremediğim çoğu zamanlarımda gözümü açtığı için.
    AYŞE’NİN KOZASI BLOGUNDAN ALINMIŞTIR.
    YAZAN ARKADAŞI AYAKTA ALKIŞLIYORUM. 💗
  • Eğitim Zevk Vermiyorsa Suçtur

    Eğitim Zevk Vermiyorsa Suçtur

    Okuldan paydosta çıkan öğrenciyle, cezaevinden çıkan mahkûm kadar birbirine benzeyen başka iki şey yoktur. Teneffüste bahçeye çıkan çocuklar neden çıldırmış gibi bağırır? Teneffüs, okulda boğulmamak içindir.
    Özgürlük en güzel teneffüstür. Ama hep okul kapılarında bırakılır. Bazıları özgürlüğü avuçlayarak cebine doldurur, okula sokmak ister. “Çıkar ellerini cebinden!” sözü söylenir onlar için.
    Okul adaletsizliğin, haksızlığın, üçkâğıtçılığın, uyma ve uymamanın getirdiği sonuçların, egemen bir güce boyun sunmanın, kendinden olanla dayanışma yerine rekabetin, kendinden üstte olana boyun sunma ve altta olanı küçümsemenin, ezme ve ezilmenin, mitlerin ve bu mitlere kendini adamanın, siyasal bağnazlıkların ve ekonomik cehaletin, başkaldırmanın ve bunun nelere gebe olduğunun öğretildiği ve benimsetildiği yerdir.
    Devlet dersini yapan öğretmendir. Çocuklara ortak ve yanlış soruları soran da odur. Çocukları oyuncakları olduklarına inandıran da.
    Öğretmenler öğretmenlik mesleğinin küçük insanlar karşısında yarattığı gücün sağladığı baş döndürücü kişilik gerçekleştirme olanaklarına sahiptirler. Öğretmen dört duvar içinde kıstırılmış küçük insanları düzenin istediği insanlar hâline getirir. Öğretmen çocuğun özgürlüğünü, yaratıcılığını, benliğini yok etmek için seçilmiş ve bunu yapması için eğitilmiş kişidir. Öğrenci okula gelmeye zorunludur. Okula geç kalır; yetişkin yaşamında işine geç kalmamayı öğrenir. Öğretmen öğrencinin okuldaki, sınıftaki davranışlarını sürekli kontrol eder, öğrenciye ne yapması gerektiğini söyler; onu azarlar, tek tip giyim konusunda zorlar, saçı, üstü başı, yüzü, bakışı, yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve dil kullanımlarına istenilen biçimi verir.
    Bu süreç insanı doğal yapısından koparma ezenin gerçekliğini kabul ettirme, içselleştirme sürecidir. Eğitim insan avıdır. Okul ve okulun bütün araçları bu av için kurulmuş bir tuzaktır. Uyumlu, düşünmeyen, farklı olmayan, sürüleşmiş, ezenin nesnesi olmaktan mutlu insanlar üretilir bu süreçte. İnsanın doğallığından kopartıldığı bu süreçte istenilen insan tipi yaratmak için bir alıştırma dönemidir.
    Çocuk eğitim süresince başkası için varlık olma alıştırmaları yapar ve bunu içselleştirir. Bağırma, azarlama, aşağılama gibi eylem karşısında boyun eğmeyi bu süreçte öğrenir. Hiçbir şey olmadığını, hiçbir şey bilmediğini, birileri yap dediğinde yapmayı; yapma dediğinde yapmamayı, itaat etmeyi, otoriteye boyun eğmeyi, bencil olmayı, paylaşmamayı, dayanışmamayı, işbirliği içinde olmamayı, hırslı olmayı, yaşamda tutunabilmek için her yolun mübah olduğunu, beş parmağın beşinin bir olmadığını, kadere karşı gelinmeyeceğini, böyle gelip böyle gideceğini, insanın güçsüz olduğunu, adaletin herkese eşit uygulanamayacağını vb. bu süreçte öğrenir ve güdülmek için hazır hale gelir.
    Öğretmenler çocukları birbirleriyle yarıştırırlar. Onları korkuturlar. Kötü bir gelecek tablosu çizerler. Eğitimi kazananların ve kaybedenlerin olduğu bir yapı olarak gösterirler. Gerçekte kazananlar uyumlu, her denileni yapan, “çalışkan” dedikleri çocuklardan çıkar. Bunlar için kazanmak, egemenlerin istediği toplumsal düzende, eğitimle oluşturulan bu kişilik yapılarıyla toplumsal sınıflamada üst sıralarda yer almaktır. Kaybedenlerse onları yalnız kendileri bilir, kimse tanımaz onları.
    Öğretmenler, öğrencilerin öğrendiklerinin yaşamla bağını kurmazlar; öğrenmenin yararına ilişkin değerlendirme yapmazlar. Öğrenciye öğrenme süreciyle yani neyi, niçin, nasıl öğreneceklerine ve öğreneceklerinin ne işe yarayacağına ilişkin bilgi vermezler; çünkü öğrencilerin çevresini görmesini istemezler.
    Ülkemizdeki eğitimde, okulun yapısında, okul yönetiminde, idareci, öğretmen, öğrenci, veli ilişkilerinde, öğrenme ortamlarında ve bu ortamların kullanımında despotik davranış vardır. Okul despotik davranışla yükselir. Öğretmenler kendilerini her şeyi gören, bilen mutlak varlık olarak görürler. Öğrencinin karşısına her zaman Tanrı gibi çıkarlar. Her şeyi bilendir onlar. Takdir eden, cezalandıran, affeden ve öğretendir onlar. Onlar tek kitaplı (ders kitabı) insanlardır.
    Öğretmenler, düzeni, yanlışı sürekli kılan insanlardır. Ama çoğu bunun farkında bile değildir. Ama daha özgür bir eğitim ve toplum için onlardan başka kim mücadele edebilir?
    KAYNAK: İrfan Erdoğan, İletişim Egemenlik Mücadeleye Giriş
  • Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Silikon Vadisi’nin resmi olmayan bir sloganı vardır: “Başarısız ol.” Örneğin Facebook’un ofisinde üzerinde “Çabuk Başarısız Ol” yazan posterler bulunur. Çalışanlar daha “sık” başarısız olmaları için adeta teşvik edilir. Hatta “FailCon” isminde dünya çapında düzenlenen bir konferans bile vardır.
    Peki ama neden?
    Onca parlak fikrin ve zekanın bir arada bulunduğu bir ortamda başarısızlık, başarıya giden yolda bir adım olarak görülür. Bizler de özel ve çalışma hayatımızda bu nedenle başarısız olarak anılmaktan rahatsızlık duyarız.
    Üstelik kendimizin başarısız olmaya tahammülümüz olmadığı gibi, başarısız olma korkusunu bizden sonra gelen nesillere de itina ile aktarmaktayız.
    Oysa ki bu başarısızlıktan kaçınma tutumu çocuklarımızın kendileri hakkında bir içgörüye sahip olmalarını engelliyor. Öte yandan başkalarına karşı empati geliştirmelerini de önleyebiliyor.
    Çocukları koruma içgüdüsü ile başarısız olmalarını engellemeye çalışmak kabul edilebilir bir fikir gibi gelebilir. Ancak helikopter aile olarak tanımlanan yani çocuklarının etrafında pervane olan ailelerin bu koruma görevinde çok ileriye gittiği de kabul edilmelidir.
    Bu iyi niyetli anne-babalar ayakkabı bağcığı bağlamaktan, ev ödevi yapmaya kadar uzanan zor ya da sinir bozucu olabilecek işleri genellikle çocuklarının yerine üstlenmektedir.
    Günümüzde pek çok takım sporunda rekabet olabildiğince arka planda bırakılmakta ve bunun yerine sporculara yarıştıkları için değil katıldıkları için madalyalar verilmektedir.
    Oysa biz öylesine yapay ölçümler oluşturuyoruz ki çocuklar evde oynadıkları basit oyunlarda bile kaybetmekten korkuyor. Bir bakıma onları duygusal olarak pamuklara sarıyoruz.
    Ve sonuç olarak, çocuklar kişisel gelişimleri için gerekli olan fırsatları kaçırıyorlar.
    Çocukların ne düşündüklerini açıkça söyleyebilmeleri, sağlıklı riskler almaları ve hedeflerinin peşinde koşmaları gibi önemli hayat dersleri, başarısızlıktan kaçınma eğilimi ile yok olmaktadır.
    Çocuklar aynı zamanda kendilerini affedebilme yetisini kaybetmekte ve diğerlerine karşı bağışlayıcılıklarını, duyarlılıklarını ve sempatilerini göstermekte zorlanmaktadır.
    Örneğin, ödevlerini kendisinin yerine yapan ebeveynlere sahip bir çocuk ödevini yapamayan bir sınıf arkadaşını rahatlıkla yargılayabilmektedir.
    Pamuklara sarmalanan çocuklar şüphesiz ki büyüdükçe evsiz, işsiz ve ruh sağlığı yerinde olmayan insanlarla karşılaşacaklardır. Yanıltıcı bir varsayım olarak herkesin etrafında kendilerinde olduğu gibi kurtarıcı bir takımın olduğu düşüncesi ile gelişen beyinler için, başarısız olarak tabir edilen kişileri ve bunun altındaki nedenleri anlamak kolay olmayacaktır.
    Irk ve cinsiyet ayrımcılığı yapmak toplumda genelde hoş görülmese de, şartlar gereği başarısız olmuş birini suçlamak kültürel olarak hala uygun görülmektedir günümüzde.
    Çocuklarımızın –onlar hala beta evresindeyken, zorlukların üstesinden gelmek için gereken güce sahiplerken– başarısız olmalarına izin verelim. Bir matematik problemi ile uğraşmalarına ve çözememelerine izin verelim.
    Yardımcı oyuncu olmalarının daha olası olduğunu bilsek bile başrol için seçmelere girmelerine izin verelim. Öz-bakım güçlerini ve empatilerini artıracak hatalar yapmalarına izin verelim.
    Belki de daha çok başarısız çocuk yetiştirirsek, daha merhametli bir toplum oluşturabiliriz.

    Matematiksel  /  Sibel Çağlar

  • “Çocuk Doğurdum” Şımarıklığı

    “Çocuk Doğurdum” Şımarıklığı

    İstisnasız herkesin denk geldiği bu şımarıklık hakkında Ekşi Sözlük yazarlarının çok isabetli tespitleri var. Aşağıda aynen alıntılıyorum:

    ————————————————

    burada bahsedilen durum ele güne karşı “ben ne kadar mükemmelim”i gösterme çabasıdır aslında. bu iş çocuk doğurmadan çook çok önce başlar, çocuk bunun nirvanasıdır artık.

    üniversiteye gider, ışık hızıyla giyimi kuşamı, saçı başı makyajı, yürüşüyü hali tavrı değişir, çünkü bunu bekliyordur uzun zamandır dört gözle. sonra okul kantininde, kampüs çimlerinde zilyon tane fotoğraf çektirmeyle başlar, birinde sağdan bakar birinde soldan bakar, birinde sağ elini beline koyar birinde sol elini, sonra bir bakmışsın badegül “kampüste keyif” albümüne 107 fotoğraf eklemiş.

    bir sevgili bulur, soran sormayan herkese onu anlatmaya başlar, dünyanın en yakışıklı en romantik en düşünceli erkeğidir o, her türlü kaprisine katlanır hiç ses etmez, çocuk onu öyle böle sevmiyordur, her gün elinde çiçekle gelir, mütemadiyen hediye alır, sonra bir bakmışsın pelinsu “romantik aşkitoşumun süprizi :)))” albümüne 87 fotoğraf eklemiş.

    sonra evlenmeye karar verirler, bunun tanışması var, istemesi var, sözü var nişanı var, kınası var düğünü var, fotoğraflar, check-in’ler kuaför salonundan başlar, french manikürlü tırnağa yaptırılan nazar boncuğunun fotoğrafı “aman nazar değmesin” yorumuyla hemen paylaşılır, kuaföre düzülen methiyelerle saç makyaj merasimi son bulup düğüne geçilirken bir bakmışsın kezbancan “evlendik :)))” albümüne 750 fotoğraf eklemiş.

    ve işte beklenen an. kızımız hamiledir ve “evli mutlu ve yakında çocuklu :))” diyerek müjdeli haberi eşe dosta yayar. tüm tanıdıklarının midesinin kadar bulandığından, o gün neye aşerdiğinden, ne yediğinden de haberi vardır artık. çocuğun cinsiyeti de belli oldu mu alışveriş temalı paylaşımlara gelinir, her güne bir bebek eşyası olmak üzere paylaşımlar itinayla sürdürülür, doğum öncesi hastanede en az yüz tane fotoğraf çektirmek tabi ki unutulmaz ve o mucizevi an yaşandıktan sonra bir bakmışsın şehriyesu “minik prensesim” albümüne 1026 fotoğraf eklemiş.

    tabi bebeğin kırkı çıkana kadar asla yüzü paylaşılmaz çünkü hanım kızımız nazara çok inanmaktadır, bugüne kadar paylaştığı beşbin fotoğraftan bişey olmaz ama mazallah bebeğin bir fotoğrafıyla her şey yerle yeksan olabilir. bunu telafi etmek için bol bol el ayak resmi paylaşır ilk dönem, sonra yasaklar kalkınca…

    bebeğin bir sağdan baktığı, bir soldan baktığı, bir sağ elini bir sol elini havaya kaldırdığı, sıçtığı, kustuğu,üstüne yemek döktüğü, ağladığı, güldüğü milyon tane fotoğraf paylaşmaya devam edecek ve aralarda “anne olmak çok zor iş”, “gene uykusuz kaldım”, “çocuk da yaparım kariyer de”, bittim tükendim tandanslı yorumlarda bulunmayı asla ihmal etmez.

    bu bir süreçtir, çocuk doğurmakla başlamaz, ve maalesef doğurmakla da bitmez, bu canhıraş çaba ister istemez çocuğa da bulaşacaktır ve nesilden nesile aktarılacak, kafa sikmeye devam edeceklerdir.

    ——————————————————

    ‘genç evlilerdeki olağanüstü kıroluk’un bir sonraki level’ıdır

    “hadi çocuk yaptım beni takdir et” diye beklerler sanki bana yapmışlar gibi! sorun çocuk doğurmaları değil, sorun bunu köpürtmeleri. çocuk doğurdun diye ilk yaptığın geceden son dakikasına kadar log tutman, ifşa etmen ve başkalarının kafasını şişirmen gerekmiyor.

    —————————————————–

    yeni nesil bir anne olarak tamamen katıldığım önerme

    küçük yaşımdan beri çocuklara bayılan bir insanım. ilkokuldayken bile eve gelir önlüğümü çıkarır karşı komşumuzun bebeğine bakmaya onunla oynamaya giderdim. sonra yurtdışında da bu alışkanlığımı au pair olarak sürdürdüm ve yabancı annelerin ”cool” duruşuna orada iyice şahit oldum. çocuğu kafayı gözü patlatıp yere düşse bile sakinliğini koruyan ”ağlayacak bir şey yok bunda haydi” diyerek sakince teselli eden, bizde olsa morarana kadar ağlayacak çocukları 1 dakikada susturup yüzündeki morluklara şişliklere gülerek pansuman yapan annelerdi. buradaki o ‘çocuğumun yüzüne sinek konsa dünyayı yakarım’ andavallarına karşı, çocuğunu o sinekle başbaşa bırakıp onla başetmesini öğreten annelerdi. yıllarca gözlemlediğim en önemli şey türk annelerinin çocuklarını çok ana kuzusu ve donanımsız yetiştirdiğini görmekti.

    geçen gün yine hamile bir arkadaş ile benzer şey geldi başıma

    sürekli dünyada sadece kendisi doğuracakmış gibi davranan, doğurganlığı kendisine özgü sanan bu arkadaş ile pazara gittik. bu konuda zaten sürekli ufak sürtüşmelerimiz vardır. en sonunda anne olmanın yetiştirmeyle alakalı olduğu bölümde hemfikir olmuşken ”evet yoksa kediler, köpeklerde anne oluyor bizim farkımız var yaneeeee” deyip yine bütün asfalyalarımı attırmıştı. cayır cayır yanan binadan yavrularını kurtaran köpekler, annesi ölen kedileri sahiplenip kendi yavrularından ayırt etmeden bakan kediler… çoğu insandan daha iyi annelik yapan hayvanlar keşke kendisine anaçlık konusunda biraz ilham verebilseydi. neyse gittiğimiz bu pazarda yürürken yanımızdan tatlı mı tatlı bir köpekçik geçti ve o anda bin kişilik o pazarda başımdan aşağı kaynar sular döken sahneler yaşanmaya başladı “ayyyyyyy köpeeekkk, git burdan ne işin var senin pazarda, hamileyim ben hamileeeeeeeee” gibi anlam dahi veremediğim cümleleri içerek çığlıklar atmaya başladı. sadece ondan böyle bir tepki gelirken, herkes şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. köpek sadece yanından geçmişti halbuki… hemen adımlarımı hızlandırıp pazarın çıkışına ilerledim. kimsenin o kişinin arkadaşı olduğumu bilmesini istemedim, gerçekten o an biri sorsa ”tanımıyorum” diyecektim.velhasıl evet dostlar, özellikle yeni nesilin bu çocuk doğurmanın bokunu çıkarması sebebiyle ağızlarına ıslak odunlarla vurulması gerek. avrupada köpeğiyle uyuyan, düşen kalkan, yere düşen emziği alıp ağzına atan hanslar, stevenlar, sarahlar varken bizim burda anneleri tarafından tekmişcesine yetiştirilen muhittinler, cerensular, berketaylar…

    işin komiği bizim süper, über koruyucu annelerimizin yetiştirdikleri memur olsa büyük başarı sayılırken, orada sözde ilgisiz ecnebi analarının evlatları cern’i kuruyor.

    sözüm size genç anneler, tek doğurabilen varlıklar sizler değilsiniz. bu yazıyı okurken yüzbinlerce kadın hamile kalıyor, bir o kadarı doğum yapıyor. hepimiz aynıyız; insanız. farkımız doğuştan gelmiyor, sonradan oluyor. merhametli, sevgi dolu, mütevazi, bilinçi nesiller yetiştirin. bırakın artık şu çocuğum için dünyayı yakarım masallarını. çocuğunuzu düzgün yetiştirin yeter!

    —————————————————

    valla annelerin şımarıklığında değilim. bana ne? ammaaa yetişen çocuklar ağır psikopat olacak, bi 20 seneye ağzımıza fena sıçılacak, hazır olun.

    —————————————————

    kaç tane arkadaşımın bebeğini görsem, sürekli ağlıyorlar, bağırıyorlar ve gerçekten rahat durmuyorlar.

    elbette bebeğin suçu değil bu, ağlayacak ne yapacak, sorununu nasıl anlatacak başka.

    ama ebeveynlerin hepsinden şunu duyuyorum,

    “ya aslında hiç böyle yapmaz. normalde hiç böyle değil.”

    sanırsınız kimse olmadığında, oturup ortadoğu barışını tartışıyorlar kahve eşliğinde.

    bu bile müthiş bir ego tavrı bence.

    biz biliyoruz onun ağladığını, uyumadığını, senin hayatının tek anlamı haline geldiğini, ara ara pişman olduğunu, kimselere anlatamadığını.

    biz biliyoruz da tercih etmiyoruz, anlatma bize.

    —————————————————

    belli bir disiplinle büyümüş, çocuğum olsa onu da bu şekilde büyütecek biri olan tamamen katıldığım önerme

    yav arkadaş hakikaten bu nasıl bir şımarıklıktır aklım almıyor. o sizin biricik evladınız olabilir ama karşınızdaki için sıradan, muhtemelen sevimli bir bebekten başka bir şey değil.

    her muhabbete çocuğunuzu limon gibi sıkmayın, yaptığı bilinçsiz bebek hareketlerine belki anne baba olarak aşırı heyecanlanıyor olabilirsin ama bana anlatıp da bu olaya şok olmamı ya da kahkahalar atmamı bekleme.

    hastanede başlayan ve cidden birçok doktorun dalga geçtiği, sinir olduğu (şahit olmuşluğum var) oda süslemek nedir arkadaşım? insanın gülesi geliyor yemin ediyorum.

    istediğini yedir, istediğini giydir, istediğin marka araç koltuğunu al, güle güle yesin, giysin, kullansın da bana bunların markasını, fiyatını, hangi yurt dışı gezinde paris’in bilmemne mağazasından aldığını kibirli kibirli anlatma gözünü seveyim. senin çocuğun senin için biricik, tek; bunu biliyorum ama emin ol benim sümüklü yeğenimden hiçbir farkı yok, hepsi bebek, hepsi götü boklu velet işte, abartma bu kadar.

    eline tablet, bilgisayar verip de mucizeler yaratıyormuş gibi davrananlar var ya, size ne demeli bi bilsem… ne yaparsanız yapın elbette, beni ilgilendirmez ama şunu unutmayın ey anne-baba; çocuğun zekasını tablet, bilgisayar, telefonu ne kadar iyi kullandığı değil, ne kadar iyi iletişim kurabildiği, kendisinin ne kadar farkında olduğu, gerçek sosyal ortamlarda ne tepkiler verdigi belirler. yoksa sizin ufaklığın bilgisayar ekranını büyütüp küçültmesini mucize gibi anlatmayın zira bu durum çocuğunuzun ne kadar zeki oldugunu göstermiyor maalesef.

    bir de “yemek yemiyor, ayy her şeyi kırıp döküyor, görüyor musun nasıl da büyüklerine cevap veriyor (olumsuz anlamda), elinden bilgisayarı alamıyoruz” gibi çocuğun olumsuz davranışlarını bıyık altından gülerek yalancıktan şikayet etme ve gurur duyulacak bir şey gibi anlatma ablacım, acayip yapmacık oluyorsun. sen daha 2 yaşındaki çocuğuna laf geçiremiyorsan, sözünü dinletemiyorsan benim söyleyeceğim tek şey, o çocuk büyüdüğünde önce sana, sonra öğretmenlerine allah sabır versin.

    herkes çocuğunu elbette istediği gibi yetiştirecek, anneliğinin, babalığının tadını çıkaracak, buna zaten lafı yok kimsenin, ama bıktırma insanları, bunaltma, çocuğundan soğutma.


    —————————————————–

    şahsi fikrime göre arabayla hava atmaktan ya da evi ile övünmekten farkı olmayan durumdur.
    sosyal medyada kişilerin paylaşımlarına dikkat ederseniz kendini konumlamaya çalıştığını görürsünüz. adam nefret ettiği ofisinden bin tane foto paylaşır çünkü kendini beyaz yakalı pozisyonuna konumlandırmak ister. arabasını paylaşan adam kendini zenginliğe, çocuğunu öne çıkaran kadın ise kendini anneliğe konumlandırmaya çalışır.

    toplumumuzun bu hastalığa tutulmasının sebebi ise kendine yatırım yapmayan bir sürü olduğumuz gerçeğidir. bireysellik anlayışının da pek gelişmemesi ile kendi başına bir varlık olmaktan ziyade bir kitlenin parçası olmak için çırpınmamızdır. çocuk doğuran kadın annelere dahildir ve bunu öne çıkararak o kitleye dahil olur. beyaz yakalı adam işten çıkmak için saniye sayan haliyle beyaz yakalı sürüsüne dahil olmak için her ritüeli yerine getirir. pahalı kıyafet, saat, son model telefon hep bu aitlik çabası ile satın alınır.

    gezmekle övünen insan bile böyledir ki gezmek kendine bir yatırımdır ama gezen kişi ayhh ben de çok geziyorum yha diye bağıra bağıra bi hal olmak zorunda hisseder. örneğin ben yurt dışında türklerden başka full makyaj ve düğüne katılsa sırıtmayacak abiyelerle gezen başka bir ırk bilmiyorum. çünkü onlar için gezmek sosyal medyada paylaşmak içindir, kendine yatırım için değil. bir amerikalıya bakarsınız, eski bir tişört, şort ve parmak arası terlikle gezer. sıfır makyajı belirtmiyorum bile.

    herhangi bir şirkette çalışırken yırtık çantayla gezen sade giyimli bir üst düzey çalışana illa denk gelmişsinizdir. bu kişi mesela avrupalıdır, bireyselliği oturmuştur, kendine sürekli yatırım yapar ama bir sınıfa dahil olmak için çabalamak zorunda hissetmez. 10k dolarlık saati olmazsa ölecek hastalığına yakalanmamıştır.

    kendine yatırım yapmak bir kitap okuyup bir fikir edinmektir, bir müziği dinlemek, bir filmi izlemek, eğitim almak, hep öğrenmek, kendini geliştirmek, dünyayı merak etmek, yeni yerler keşfetmektir. vizyon edinmektir. fizyolojik olanaklarla elde ettiklerimiz veya parayla üzerimize iliştirdiğimiz nesneler değil.

    kısacası birey olduğumuzu anladığımızda bu şımarmalar, sosyal medyayı çöplüğe çevirmeler bitecek. o vakit gelene kadar bir kitleye dahil olmak için çırpınmalarımız bitmeyecek. kimseye bir şeyi kanıtlamaya çalışmayacağız. ama o zamanın gelmesine daha çok var.

    ——————————————-
    Bir bonus da benden olsun.

    ———————————————-

    Ekşi Şeyler’den alınmıştır.

    Link: https://eksiseyler.com/sosyal-medya-ile-iyice-cosan-olay-yeni-nesil-annelerdeki-cocuk-dogurdum-simarikligi