Etiket: doğurmak

  • Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Yine Şengül Hablemitoğlu’nun çok güzel bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda benim için ana fikir en son cümlede, yani; çocuk doğurmak İSTEMEYEN kadınların rahat bırakılması ve doğurmak isteyenlere duyulan saygı kadar onlara da saygı duyulması gerekliliği.
    Ayrıca anne olmak sadece doğurarak ulaşılan bir sonuç değildir, bunu da artık şu yüzyılda kafalara yerleştirmek gerekiyor. Doğurmadan anne olamayan kadınlar bence doğurunca da doğru düzgün anne olamıyorlar. Herhangi bir hayvana mesela annelik hiç yapmamış biri veya bir başkasının doğurduğu çocuğu evlat edinmiş biri doğursa da doğurmasa da en iyi anneliği yapanlardan oluyor. Çünkü doğurduğu için mecburen sevmek ve bakmak zorunda hissetmiyor, gönüllü olarak sevebilmek ve bakabilmek herkesin harcı değildir. Bu yüzden doğurana kadar hiç anne olamamış, annelik yapmamış kişilerden çok daha samimi annelik özellikleri taşır bu insanlar.

    Hablemitoğlu diyor ki;

    ”İnsanlar efsanelere inanır; kendi yarattığı bu efsaneler arasında sıkışıp kaldığını fark etmeleri de zaman alır; ancak annelik miti de öyle kolay yıkılacağa benzemiyor. Şekilden şekle giriyor, “uzmanların” bilgi desteği ile sürekli yenilenip etkisini devam ettiriyor. Anne olamayan kadınlar acı çekiyor, eziklik hissediyor ve tüp bebek merkezlerinin kapısını aşındırıyor.

    Hamilelik başka macera, doğum başka, çocuğa bakıp büyütmek ise tam bir ömür törpüsü. Anneler bir türlü kendilerinden emin olamadıkları bu süreçte asla tedirginliklerini üstlerinden atamıyorlar. Anneliği annelerden öğrenme dönemi kapandıktan sonra, her kuşakta başka bir anne tipi model olmaya başladı. Bir zamanlar emzirmek elzem değildi; şimdi zorunlu. Kundaklama, hatta bebeğin yatış şekli de büyük değişiklikler geçirdi. Sezaryanla doğum tartışması sürüyor. Bu tartışmalar arasında sosyal bilimciler ve özellikle feminist sosyal bilimciler çocuğun her şeyi maskelediğini, çocuğu doğurduktan sonra bakımını üstlenen ve genellikle tek başına büyüten kadını gerçeklerden, kendinden uzaklaştırıp hayattan kopardığını iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar zaman zaman kadının en önemli, hatta tek sorumluluk alanı çocuk; ilişkileri, evliliği kurtarıyor, övünç kaynağı oluyor. Din adamlarının, sağlık uzmanlarının, tıbbi bilginin, siyasi iktidarların ve diğer annelerin ortak inşa ettiği bu yapıya itiraz etmek neredeyse olanaksız. Hatta anneliğin evrensel ve ortak hiçbir davranışının belirlenemeyeceği, aksine, her kadına, kültürüne, aldığı eğitime, hırslarına, hayallerine, düş kırıklıklarına göre değiştiği ve kulağa ne kadar zalim gelirse gelsin, annelik sevgisinin de yalnızca bir duygudan ibaret olduğu, dolayısıyla koşullardan etkilendiği vurgulanıyor.

    Bu duygu bir kadında mevcut olabilir de, olmayabilir de. Kadınlar çocuk doğursalar da bu duyguyu taşımayabilirler ya da doğurmayan kadınlar bu duyguyu yoğun olarak taşıyabilirler. Anne olmak için bir kadının çocuk doğurması gereken dönemler de sona erdi. Annelik artık bir arzu, bir istek sadece… Bir kadında bu istek güçlü de zayıf da görünebilir, çünkü her zaman toplum tarafından tanımlandığı gibi anneliği sergilemek artık olanaklı değildir. Değişen toplumsal yapı ve değerler de bunu gerekli bulmamaktadır.

    Kadınların bedenleri, düşünceleri, hal ve hareketleri nasıl tanımlanıp belirleniyorsa, anneliğin de bundan payını aldığını söylemek mümkün. Medeniyet ürünü yeni annelik sınırsız özelliklere sahip. Günümüzde modern kentli kadın, doğum pratiğini bilmediği için kendini tümüyle uzmanlara bırakıyor. Abartılmış risk algıları ülkeden ülkeye, doktordan doktora değişiyor. Kadınlarda anneliğin içgüdüsel olduğunu söyleyenler, çocuk için neyin, ne zaman yapılması gerektiğine dair listeler hazırlıyor. Böylece işleri hafifletmiyor, aksine çoğaltıyorlar.

    Annelik çok tipik davranış kalıpları olan ve beyindeki özel nöral sistemler tarafından yönetilen ve yürütülen tamamen doğal bir süreçtir. İnsandaki annelik davranışı ve bu davranışı sağlayan nöral sistemler milyonlarca yıllık evrimsel gelişimin bir ürünüdür. Anne beyninin kendi yaşıtları olan doğurmamış kadınların beyninden çok farklı olduğu ve özellikle kendi yavrusu konusunda son derece duyarlı olduğu kanıtlanmakla birlikte, işin içine akıl, eğitim, sosyo-ekonomik koşullar girince, bu biyolojik evrimsel süreç yönetilebilir hale geliyor. Oysa anneliğin biyolojik süreci kadınları tek tip bir davranış kalıbı göstermeye hazırlıyor.

    Biyolojik bilimler; annelik davranışının esas olarak genetik ve hormonal etkenlerce tetiklenip sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır, ancak tabii ki, annenin çocukluğundan itibaren almış olduğu eğitim ve yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar nedeni ile anlamı değişebiliyor.

    Tüm memeliler gibi insanda da annelik davranışının doğal ve otomatik olarak nörobiyolojik sistemler tarafından başlatılması ve sürdürülmesi sayesinde yenidoğan bebeğin korunup kollanması ve böylece neslin devamı garanti altına alınmış oluyor. Anne çocuğunu önce kendi ihtiyacı için emzirir, yani biriken sütün acısını gidermek için. Meme vermesini sağlayan ilk neden sevgi değil, kendi bedeninin dayattığı ihtiyaçtır.

    Ancak emzirmek zaman zaman moda zaman zaman değil, emzirmeyi yükselen değer kılmak için dönem dönem anne sütünün faydaları anlatıla anlatıla bitirilemiyor, hatta kampanyalar düzenleniyor. Bu durumda çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne -sütü azdır, apse yapar, çocuk beğenmez- emzirememenin ezikliğini yıllar sonra bile üzerinden atamıyor, çocuğun üstüne daha çok düşüyor. Oysa emzirmek çocukla sürekli yakın ilişki gerektirir ve bu temas alışkanlığı annelik şefkatini doğurur. Kimi kadın bu duyguya saplanıp kalır, kimi denetleyerek çocukla ilişkisini dengelemeye çalışır, kimi de aldırmaz etkilenmez.

    Çocuğun normal fiziksel ve ruhsal gelişimi için anne bakımına ve sık dokunulmaya ihtiyacı vardır. Anne yokluğu çocukta sosyal, davranışsal ve bilişsel işlevlerin gelişiminde geriliğe, strese cevap sisteminin anormal gelişimine, öğrenme ve bellek bozukluklarına ve ilerde kendisinin de iyi anne olamamasına yol açmaktadır

    İnsan ve hayvanlarda annelik davranışının gelişmesi için genetik (oksitosin, prolaktin, östrojen alfa reseptör genleri gibi), çevresel (bebeklik ve çocuklukta örnek alınan anne davranışları, doğumdan önce ve sonra bebeklerle karşılaşma, bebeğin uyarısı) ve hormonal [doğumdan önce östrojen ve progesteron, doğum sırasında ve sonrasında oksitosin, prolaktin ve kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH)] etkenlerin birlikte geliştirdikleri özel nöral yolaklar gereklidir.

    Anneliğin anneye faydası var mı?
    Polonya’da yapılan bir çalışmada her çocuğun annenin yaşam süresini ortalama 95 hafta kısalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada çocukların babanın ömrünü kısaltmadıkları, her kız çocuğun babanın ömrünü 74 hafta uzattığı, erkek çocuğun ise babanın yaşam süresine bir etkisinin olmadığı bulunmuştur. Bu farklılığın, annelerin üremenin, hamileliğin ve doğum sonrasındaki ağır iş yükünün sonucu olarak yaşadıkları enerji kaybı ve hastalıklara daha açık olmaları, babaların ise böyle bir bedel ödemeden kızlarından daha iyi bakım ve destek almaları, böylece daha sağlıklı bir ortamda yaşamalarının sağlanmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

    İyi anne-çocuk ilişkisinin gelişiminin sağlanması
    Annelik bakımı çocuğun yaşaması, dolayısıyla türün devamı için son derece önemli olduğundan, doğa iyi bir anne-çocuk ilişkisinin gelişimini, neredeyse garantilemiş gibi görünmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için doğa tarafından kadını anneliğe hazırlayan ve anneliğe daha kolay tahammül etmesini sağlayan bazı hazırlıklar yapılmakta ve gerekli donanımlar anneye verilmektedir;
    1. Kadının çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanması
    2. Kadının gebelik sırasında anneliğe hazırlanması
    3. Doğumla birlikte anneliği başlatan hormonların salınması
    4.Annenin annelik görevini ‘’severek’’ yapabilmesi için anneliğin ödüllendirici etkisi
    5. Annenin belleğinin güçlendirilmesi
    6. Annenin yabancılara karşı saldırganlığının artması
    7. Bebeğin anneye sevimli görünmesi
    8. Bebeğin çığlığına annenin koşması
    9. Çocuğun anneye bağlanması
    10. Çocuğun duygularının anne tarafından anlaşılabilmesi
    11. Annenin düşüncelerinin çocuğa odaklanması ve çocuğun korunması ve bakımı konusunda titiz olması

    Anneliğin türün devamlılığı açısından son derece önemli olması nedeniyle kadınların anneliğe hazırlanmaları işlemi doğa tarafından bebekliklerinden itibaren özenle ele alınmaktadır. İnsan ve diğer primatlarda bebek yaşlarından itibaren dişilerin bebeklere ilgisi, dokunma sayıları erkek çocuklarınkinden fazladır. Bu cinsiyet farkının ergenlik döneminde iyice belirginleştiği ve perinatal dönemde beynin maruz kaldığı hormonlarla ilişkisinin olabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle östrojenin bu konuda önemli olduğu düşünülmektedir.

    Kadınlar çocukluktan itibaren sosyal ilişki kurmakta daha başarılıdır. İnsanlarda hem kadın, hem de erkeklerde sosyal ilişki kurabilme yeteneği ile fetal testosteron düzeyi ters orantılı bulunmaktadır. İşte kadın ve erkeğin sosyal davranışlarının farklı oluşunun altında farklı üreme stratejilerinin olması gerçeğinin yattığı ileri sürülmektedir. Kadınlarda çocuğun sayısından çok kaliteli yetiştirilmesi esas olduğu için, onların hem çocukları ile hem de etraftaki diğer dişilerle (özellikle akraba dişilerle) iyi sosyal bağlar geliştirmeleri gereklidir.

    Kadınların daha sosyal varlıklar olmasının ardında da, bu evrimsel gereklilik bulunuyor olabilir. Özellikle primatlarda anne dışındaki dişilerin de annelik davranışı gösterebilmeleri sayesinde, çocuğun başkaları tarafından da bakılıp büyütülebilmesi mümkün olmuştur.

    Dişinin gebelik sırasında anneliğe hazırlanması; genellikle gebelikte düzeyleri artan hormonlar tarafından yapılmaktadır. Burada özellikle östrojen ve progesteronun rolleri önemlidir. Annenin gebeliği sırasındaki östradiol düzeyleri ile doğumdan sonraki çocuğuna bağlılığı arasında pozitif ilişki olduğu bildirilmektedir. Gebelik boyunca yüksek olan progesteron ve östrojenin annelik davranışında önemli olan beyin bölgelerinde oksitosin ve prolaktin reseptörlerinde artış oluşturarak anneliği başlattığı belirtilmektedir. Doğumdan hemen sonra östrojen ve progesteron düzeyleri düşmekte, ancak annelik davranışı bir kere tetiklendikten sonra bu düşüşün anneliğe olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Gebelikte annede yaşanan bir diğer değişiklik annenin bebeğin kötü kokularına karşı duyarlılığının azaltılmasıdır. Gebelik sırasında oluşan hormonal değişikliklerin etkisi sonucunda kadının bebekle ilişkili kötü kokuları daha tarafsız, hatta bazen ödüllendirici bir koku olarak algılanmasının sağlandığı ileri sürülmektedir.

    Oksitosin doğumdan hemen sonra anneliğin başlaması için gereklidir, ne var ki, sürdürülmesinde o kadar önemli değildir. Doğumdaki vajinoservikal uyarı oksitosin salınışını uyarmakta ve bu artan oksitosin doğum ve annelikle ilişkili birçok olayı birlikte başlatmaktadır. Oksitosin doğuma yardımcı olmasının yanı sıra, süt salınışına yardımcı olmakta, annelik davranışını başlatmakta, annenin çocuğunun kokusunu kavraması ve onu bu yolla tanımasını sağlamakta ve bir yandan da bazal hipotalamustaki reseptörler aracılığıyla cinsel isteği baskılamaktadır.

    Emzirme sırasında salgılanan oksitosinin aynı zamanda annenin anksiyetesini ve stres düzeyini azalttığı kanıtlanmıştır. Son yıllarda süt kafası diye sohbetlere konu olan davranışların nedeni de bu hormonal mekanizmadır aslında. Oksitosinin özellikle ilk doğumda annelik davranışının başlatılması için gerekli olduğu, sonraki doğumlarda ise, artık oksitosin gerekmeksizin annelik davranışının sürdüğü bildirilmektedir. Annenin ilk doğumu değilse oksitosinin bloke edilmesi annelik davranışını engellememektedir. Kısaca burada ‘’bir kez anne olmuşsan artık ölünceye kadar annesin’’demekten başka açıklama yoktur.

    Gerçekte bu biyolojik etkileşimler olsun ya da olmasın annelikten temelde beklenenler;

    -Çocuğunun kendi ihtiyaçlarını ve doğasını fark edebilmesi,
    -Çocuğun gelişimine uygun destek verebilmesi,
    -Şartsız kabul ve sevgi göstermesi,
    -Çocuğunu bir birey olarak kabul etmesi,
    -Çocuğuna her ne olursa olsun, gözlerinde bir ışıltıyla bakabilmesidir.

    Ama aslında hepimizin anlaması gereken; annelik yeteneği olmayan ya da annelikle ömür tüketmek istemeyen kadınların da rahat bırakılması ve bu tercihe en az anne olmayı tercih etmeye duyulan saygı kadar saygı duyulmasıdır.”

     

    Teşekkürler sayın Hablemitoğlu.

    LinkedIn profilinde yayınlanmıştır.

  • Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Yakın zamana kadar, çoğu insan genellikle herkesin evlenmek ve çocuk sahibi olmak istediğini, ancak bu durumun kökten değiştiğini varsaydı. Batı dünyasında çocuk sahibi olmayı seçmeyenlerin sayısı artıyor. Çocuk sahibi olmayı istemeyen ya da tercih etmeyen birçok kadın ve erkek var.
    Bunun sebebi, kişisel arzulardan dünyaya yeni bir yaşam getirme fikrinin, dünya toplumlarını ve ekosistemlerini dengeden çıkaracağı düşüncesi. Sebep ne olursa olsun, bu fikir tabu olmaktan çıkıyor. Dünyanın her yerinde toplumlar bu fikri pratiğe dökmeye başladı bile.
    “Zaman kötü. Çocuklar artık ebeveynlerine itaat etmiyor ve herkes kitap yazıyor.”
    – Çiçero
    Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerin çoğunda demografik özellikler yaşlı insanların gençlere oranla fazla olduğunu gösteriyor.
    Bazı ülkelerde ise doğum oranı 20 yıl öncesinden daha düşük. Bu yaşam beklentilerinin artmasıyla birlikte yaşlı bir popülasyona neden oluyor.

    Çocuk yapmama kararı

    Birçok insan, çocuk sahibi olmalarının özgürlüğünü alıp hayatlarını zorlaştırdığını düşünüyor. Ebeveynlik, birçok insanın yatırım yapmaya hazır olmadığı bir süreyi gerektirir. Bazıları için çocuk sahibi olmak ve büyütmek boğucudur veya basitçe bu fikir sadece ilgilerini çekmez. Bazı insanlar bir kariyere sahip olduklarına inanır ve sosyal yaşantı hayatlarına anlam katmak için yeterlidir. Ve diğerleri için ise çocuklar sorumlu ebeveynlik gerektiren yatırımlara değmez.
    Avrupa’da Çocuksuzluk (2015) çalışmasına göre, çocuk sahibi olmama nedenlerinin çoğu işle ilişkilidir. Bununla birlikte, ekonomik nedenler, kişinin kendi ebeveynleriyle kötü ilişki geçmişi ve genetik bir hastalık iletme korkusu da dahil olmak üzere pek çok nedeni daha vardır.
    Finlandiya Aile Federasyonu tarafından yapılan bir başka çalışma, son birkaç yıldır ekonomik sıkıntıların çocuk sahibi olmamanın ana nedeni haline geldiğini göstermektedir. İş güvensizliği ve geleceğe dair belirsizlik, bu fenomenin yayılmasına neden oldu.
    Kimin daha mutlu olduğu sorusuyla ilgili olarak Kanada’daki Western Ontario Üniversitesi kesin bir cevabın olmadığı sonucuna vardı. Kişinin yaşına bağlı gibi görünüyor. Daha genç insanlar için, çocuk sahibi olma, daha düşük bir mutluluk derecesi ile ilişkili olma olasılığı daha yüksektir.
    Çeşitli faktörlerden etkilenen bir karar
    Çocuk sahibi olup olmama konusunda kesin bir yanıt yok. Her insan ve özellikle her çift, kendileri için karar vermelidir. Konuyu derinlemesine düşünmek ve alınan karardan emin olmak önemlidir. İnsanlar onları istemeden çocuk sahibi olduklarında, gerçekten yıkıcı etkilere sahip olabilirler. İşin yüzeyinde ebeveyn olma arzunuzu ezmek, sonunda sizin için büyük bir varoluşsal boşluk yaratacaktır.
    İnsanlar neredeyse hiçbir zaman kendilerini çocuk yapmak için yeterli hissetmiyor. Bunun için bir partner, yeterli para, çok boş zaman ve ebeveyn olmak için arzu olmalı ve hepsi aynı anda olmalıdır. Dünyaya yeni birini getirmek için yine de şartlar imkansız değil. Aslında bu ayarlamalar her zaman yapılıyor. Çok kısa zaman öncesine kadar büyük aileler bir şekilde bunu yaparak ayakta kalıyordu.

    Neden çocuk istediğini bilmek

    Çocuk sahibi olma arzusunun nereden geldiğini bilmek önemlidir, çünkü bazen yanlış yerdedir. Bir ilişki sorunu yaşayan ve bir çocuğun ilişkilerini geliştireceği veya tartışmaya bir son vereceğini düşünerek kendilerini aldatan çok sayıda çift vardır. Ayrıca, kendi yaşamlarıyla ilgili hayal kırıklığına uğrayanlar ve yapamadıkları başarıları telafi etmek isteyen çocuklar da var. Her iki durumda da muhtemelen başarısızlık için tarifler.
    Ailelere sahip olmak istediğimiz ve nasıl olmasını istediğimiz hakkında karar vermek için daha fazla özgürlük kazanıyoruz, ki bu büyük bir gelişme. Bununla birlikte, yeni kaygı ve belirsizliklere yol açmaktadır. Önemli olan, kalbinizi dinleme yeteneğinizi geliştirmek ve diğer her şey zaten kendiliğinden olur.
    Çocuk sahibi olmak her zaman zor olacaktır. Dünyaya yeni bir yaşam getirmek basit bir süreç değildir. Çocukların kendilerinin yarattığı birçok sosyal ve biyolojik zorluklarla yüzleşmeyi içerir.

    KAYNAK: https://aklinizikesfedin.com/cocuk-sahibi-olmak-ya-da-olmamak/

  • Niye Doğurayım Ki?

    Niye Doğurayım Ki?

    Bugüne dek neden çocuk yapmadığımı soranlara üç aşağı beş yukarı aynı cevabı verdim.
    “Çocuk bakmak, büyütmek zor.”
    “İçimden gelmiyor.”
    “Yapan çok. Ben de yapmayıvereyim.”
    “Ben anne olmak istemiyorum. Böyle iyiyim.”
    Nezaketimi korumaya çalışıyordum bu soruyu cevaplarken. Çocuklu hayatın zorluklarını yaşamak istemediğimi söyleyerek, bu zorluklara kendi  hayatlarından örnekler vererek onları incitmek istemiyordum. Konu üzerine daha fazla konuşmak istemediğimi belli eden kısacık sözlerime “Ama her şeye değer”, “Ama hayattaki en güzel duygu” karşılıklarını aldığımda gülümsemekle yetiniyordum.
    Birini, istemediğini açıkça söylediği bir eyleme özendirmeye çalışmak, sevmediği yemeği kaşıkla ağzına zorla sokuşturmaya benziyor. “Tadına bir bak, çok güzel” diyen, o bir kaşığın, zorla girdiği ağızdan yüzüne püsküreceğini tahmin edemiyor. Saymadım ama en az birkaç kaşık püskürtmüşümdür. Üzgün olduğumu söyleyemem, seçeneğim kalmadığı içindi.
    Fakat şu aralar üzerine düşündüğüm esas konu bu değil.
    Bugüne dek, çocuk yapmamama dair meraklı soruların, bu soruları hayatıma müdahale olarak gördüğüm için beni sinirlendirdiklerini sanıyordum. Yıllar sonra fark ediyorum ki, bunu bedenime müdahale olarak gördüğüm için öfkeleniyordum. Bedenimi doğurmak için kullanmak istemiyordum.
    Bedenimi neden doğurmak için kullanmak istemiyordum acaba? Neden hâlâ istemiyorum? Neden kendimi hamile olarak hayal etmekten hep kaçtım? Niye hâlâ kaçıyorum?
    Bu soruları yazarken doğal olarak gözümün önüne hamile ben geliyor. Beyin böyle bir şey. Ağzından çıkanın robot resmini çıkarıyor hemen. Kendimi hamile görünce bedenim acıyor, rahmim, civarı ve karnım. Bedenimden yükselen acı duygusunu bu kez bastırmadan dinlemeye çalışıyorum. Acı görselleşiyor. Bedenim, rahmime yakın yerlerim yırtılıyor. Kandan, baygınlıktan başka bir şey yok.
    Düşünüyorum. Bu sahneleri ben kendi kendime mi uyduruyorum? Bedenimden yükselen acı duygusunu bir başıma mı yaratıyorum? Hislerimi kovmuyorum bu kez, bekliyorum, bakalım peşinden ne gelecek diye. Korkuyorum. Birazdan başıma ölümcül bir şey gelecekmiş gibi korkuyorum. Tehlikedeyim, var gücümle kaçıp kurtulmak istiyorum.
    İnsan duygularından kaçmamalı, onları yok saymamalı. Hayatta neyi neden yaptığını, neden yapmadığını anlamak için bu duyguların ortaya çıkmasına izin vermeli. Çünkü duyguları sonsuza dek bastırmak mümkün değil.
    On dakikadan fazla oldu son iki paragrafı yazalı. Acı ve korku geçmedi. Normal mi? Kötü bir rüyadan uyanmış gibi (Oh! Kâbusmuş!) hissediyorum, (Oh, hamile değilim!) Yani bir yerim yırtılmayacak, acımayacak, tehlikede değilim.
    Bu korkuları yaratan ben değilim, nereden çıkageldiler peki? Derin bir nefes alıp rahatladıktan sonra filmi geriye sarabiliyorum.
    Kim bilir kaç filmden, kaç doğum sahnesi yansıyor perdeye.
    Hastanede ya da evde, yatakta acılar içinde bağıran bir kadın. Üzerine abanan bir başka kadın. Bebek ağlamaları. Kapının önünde bekleyen adama bir iyi, bir kötü haber.
    Ya çocuklar halının üzerinde oynarlarken, anneler aralarında konuşuyorlar:
    “Normal doğurdum. Sekiz saat çektim o acıyı. Ayyy, çok fenaydı.
    Doktor üzerime abandı, acıdan bayılmışım, gözlerimi açtığımda bebek yeni gelmişti.”
    Kendi kendime yaratmamışım. Gerçek hayattan, filmlerden hafızama kodlanmış:
    Doğururken çok acı çekeceksin.
    Bu acı saatler sürecek.
    Doğururken ölebilirsin.
    Bugün görüyorum ki, sadece çocuk yetiştirmek istemediğimden değil, aynı zamanda acı çekmek ve ölmek istemediğimden doğurmamışım. Niye o kadar acı çekeyim ki? Niye öleyim ki?
    Doğurmamışım, doğurmayacağım. Hâlâ niye konuşuyorum bu konuda? Kadınları doğurmamaya özendirmeye mi çalışıyorum? Normal doğumdan uzaklaştırmaya mı? Yoksa gizli gizli sezaryen propagandası mı yapıyorum?
    Doğum konusunda konuşmak için, doğurmama ya da doğurma ihtimalim olmasına gerek yok, kadın olmam yeterli bir sebep. Gökten inmedim, benim hafızamda bu kodlar varsa, aynı kültürün yetiştirdiği birçok kadında da vardır. Doğurarak anne olmak isteyen ama doğumdan korkan kadınlar ne olacak?
    “İşte kadın da böyle yaratılmış,” “Acı ama meyvesi çok güzel”, “Bebeğini kucağına alınca hepsini unutur” deyip kenara çekilmek doğru mu? Bu konuda yapacak hiçbir şey yok mu?
    Hep sezaryenin kadına ve bebeğe zararları konuşuluyor. Kadınlar normal doğuma teşvik ediliyor. Fakat bunların hiçbiri, kadının doğum korkusunu yatıştırmaya yetmiyor. Ağrıyı, acıyı azaltan farklı doğum yöntemleri var, ancak bütçeleri sebebiyle her kesimden kadını kucaklayamıyor.
    Ancak kadınları psikolojik ve fiziksel olarak doğuma hazırlayan etkin yöntemler var.
    Neden doğuracak kadınları psikolojik olarak rahatlatmanın yolları, yöntemleri daha fazla, daha yüksek sesle konuşulmuyor? Kadınları doğurmaya, doğal doğurmaya teşvik etmek için bu yöntemlere daha fazla başvurulmuyor?
    Tamam, ben doğurmadım, susayım. O zaman doğuma psikolojik ve fiziksel açıdan hazırlanmamın yollarını, yöntemlerini bilen ve bu konuda bilenlerden yardım alarak doğal doğum yapmış kadınlar konuşsunlar. Bu konu kampanyalara, kamu spotlarına konu olsun.
    Güzel olmaz mı?

    ALTINA İMZAMI ATACAĞIM BU YAZI Özlem Kartal’dan alınmıştır.

    https://hthayat.haberturk.com/niye-dogursunlar-ki-1069648

  • Peki Sen Çocuk Yaptığına Pişman Mısın?

    Peki Sen Çocuk Yaptığına Pişman Mısın?

    HT Yazarlarından Perihan Özcan’ın aşağıdaki yazısı tam olarak benim de hislerimi anlatıyor. Her kadın çocuk yapmak istemez. Bunu kabullenemiyorsanız da kabullenmekten başka çareniz yok. Siz isterseniz 10 tane doğurun ama bizim gibi düşünen ve her geçen gün sayısı artan kadınlara da karışıp durmayın. Evet erkeklerimiz de çocuk istemiyor. Çünkü bizimle nesillerinin devamı için evlenmediler. Bunu da kabullenmek zorundasınız. Her erkek sizdekiler gibi neslini devam ettirmek için evlenmiyor, bazıları o kadın hayatındaki en önemli şey olduğu için evleniyor ve böyle ilişkiler çıkarsız muhteşem ilişkiler emin olun. Ayrıca doğurmadan da anne olunabiliyor. Bir çocuğu ya da bir hayvanı evlat edinebiliyorsun. Kendimizden çıkardığımızı mecburen sevmek zorunda hissetmek yerine gönüllü ve çıkarsız anne baba olmayı da tercih edebiliyoruz. Siz nesil devam ettirmek için bir araya gelmiş olabilirsiniz, sizin evliliklerinize biz karışmıyoruz, siz de lütfen bizleri dürtükleyip durmayın. Çoğu kadın ne yazık ki doğurduktan sonra eşleri tarafından yalnız bırakılıyor ve bebeğin bakımında o eşler pek de rol oynamıyor. Tek başına hamile kalmış gibi tek başına her işin üstesinden gelmeye çalışıp bir de çocuk bakmak için hayatını heba eden insanlardan akıl almaya şahsen benim hiçbir zaman ihtiyacım olmadı.

    Neyse.. Perihan Özcan’ın yazısına gelelim:

    ————————————-

    Ben kırk iki yaşında bir kadınım ve bugüne kadar hiç anne olmak istemedim. Elimi karnıma götürüp içinde bebek büyütme, sonra da doğurduğumu büyütme hayali kurmadım. İçimden gelmedi, bunun nasıl bir his olduğunu bilmiyorum. Eşsiz bir duygu olduğunu söyleyen kadınlara inanıyorum, güveniyorum. Öyle diyorlarsa öyledir. Bu duyguyu tekrar tekrar yaşamak isteyenleri de destekliyorum.
    Fakat anne olmuş kadınların istedikleri her an doğurmaktan söz açıp fütursuzca ilerlemeleri, bazen fena halde can sıkıyor.

    “Çocuk düşünmüyor musun?”
    “Hayır.”
    “Neden?”
    “İstemiyorum.”
    “Neden?”
    “…”
    “Bir gün pişman olabilirsin ama.”
    “Olmam.”
    “Biyolojik saatin geçtiği zaman gerçekten geri dönüşü yok.”
    “…”
    “O da mı istemiyor?”
    “…”
    “İstiyordur…”
    “…”

    İlk, hadi ikinci sorudan sonrası tacize giriyor. “İstemiyorum” diyorsun susmuyor, sırf istemediğin için doğurmadığına bir türlü ikna olmuyor. Sebeplerini anlatsan incinecek. İçin sıkışıyor, kendine gelmesi için bekliyorsun. Bizde böyledir, anne olmuş kadına bütün densizlikleri için anlayış gösterilir.
    Bazen birinin çocuğunu kucağına alman icap ediyor, konuşuyorsun, gülüp oynuyorsun ve bunu yaptığına seni pişman ediyor. O anki bakışlarından “senin de bir tane istediğinden” emin, “Bakışlarını gördüm” diyor. Dönüp diyemiyorsun “Onu doğurana kadar kocanla yaşadıklarınız geldi aklıma.”
    Hiç tanımadıklarının kendini bilmezliğine veriyorsun. Tanıdıkları boş veriyorsun, ama arkadaşın bunu yapınca asabın bozuluyor. Çünkü seni tanıyor, bin kere demişsin “İyi ki kazayla filan doğurmamışım” diye.
    Anne olan kadınların, anne olmak istemeyen kadınları neden anlamadıklarını biraz anlayabiliyorum. Ama neden anlamak istemediklerini, neden bu konuda bütün soruları sormayı kendilerine hak bildiklerini anlamıyorum.
    Ben mesela bugüne kadar anne olmuş bir kadına hiç “Pişman mısın?” diye sormadım. Saçı başı dağılmış, gözünden uyku akan, ödev yapan, cildi gibi bedeni de kendini koyvermiş, kocasıyla sevişecek vakit bulamayan, bulsa da sevişemeyen, çünkü artık arzulanmayan hiçbir kadına “Değdi mi yaptığına?” demedim. “Keşke yapmasaydım dediğin hiç oluyor mu?” diye ısrar etmedim.
    Doğum gibi bir olayla beraber hiç bilmediğin duyguları keşfettin, peki. Ya bunları keşfederken unuttuğun duygular? Onları unutmana değdi mi? Onları hiç özlemiyor musun?
    Çocuk doğuran kadın, doğurmayan kadına acır, kendi sahip olduklarına o sahip olamadığı, kendi tattığı duyguları o tadamadığı için. Fakat hiç düşünmez, kendisinin unuttuğu duyguları çocuksuz kadının tatmaya devam ettiğini ve halinden memnun olduğunu.
    Çok tuhaf gelebilir ama hiç anne olmak istemeyen kadınlar var dünyada. Çünkü hayatta anne olmaktan başka olunabilecek şeyler var. Hiçbir şey olmamak da ayrı bir seçenek.
    Anne olmayan bir kadını “çocuk yapma” konusunda konuşmaya zorlamayın. Zaten hayatta hiçbir şeyi zorlamayın. Hayat su gibi akar gider, yolunu değiştirmeye çalışırsın taşar, kurcalarsın teper.
    Çocuk doğurmak bir meziyet değil. Bu bir meziyet olmadığı için, doğurmayan kadın da eksik değil.
    Gece masal okumak, çocuk doğum günlerine gitmek, okul taksiti denkleştirmek, arzularını hayallerini unutmak zorunda olmadığı için “iyi ki doğurmamışım” diyen çok kadın yaşıyor dünyada.
    Bu kadınlar gerçekler, samimiler ve fazla bir şey değil, bari hemcinsleri tarafından hoyratça sorguya çekilmesinler istiyorlar.

     

    KAYNAK LİNK: https://hthayat.haberturk.com/yazarlar/perihan-ozcan-chocardelle/1037362-peki-sen-cocuk-yaptigina-pisman-misin