Etiket: coğrafya
-

Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine
—————————————-maine ile stephen king birbirinden ayrılamaz ve ikisi birbirinden ayrı düşünülemezbelki de maine’in uçsuz bucaksız ormanlarından çıkan odun ürünlerini saymazsak eyaletin en büyük ihraç kalemlerinden biri stephen king kitaplarıdır. 1 milyon nüfuslu ve ufak ve şirin eyalet stephen king’in doğup büyüdüğü, hemen hemen tüm kitaplarının geçtiği yerdir. stephen king’in çoğu kitabı bu eyaletin küçük kasabalarında geçtiği için bir zamanlar en büyük hayallerimden biri maine eyaletine gidip birkaç hafta takılmak, bir yandan o toprakları gezerken bir yandan da stephen king’in kitaplarını sindire sindire okumaktı. bu gezinin sonucu olarak kaleme aldığım bu yazıda maine ile stephen king’i harmanlayarak anlatmaya çalışacağım.maine 1 milyonluk nüfusuyla abd’nin en küçük eyaletlerinden biri. aslında bu eyalete “oregon’un doğu yakasındaki kuzeni” diyebiliriz zira aynı oregon gibi okyanus kıyısında, neredeyse tamamen ormanlarla kaplı ve huzur dolu olan bu eyaletin (tesadüf bu ya) en büyük şehrinin ismi de aynı oregon’daki gibi portland. bu yüzden bende maine eyaletine karşı daha oraya gitmeden ayrı bir sempati oluşmuştu.portland’da birkaç gün kaldıktan sonra stephen king’in ruhunu yakalamak için eyaletin küçük kasabalarına geçtikkasabalar tam da beklediğim gibiydi. viktorya tarzı ahşap evler, her kasabada 1-2 benzinci olması ve bu benzincilerin de 150 yaşında dedeler tarafından işletilmesi, yol kenarlarındaki bazıları terk edilmiş olan “diner” tarzı metalik restorantlar, yıllara ve soğuk iklime yenik düşerek çürümeye yüz tutmuş 50-60 kapasiteli beyaz ahşap kiliseler, neon ışıklarla vizyondaki filmlerin isimlerinin yazıldığı ve sadece 2-3 salondan oluşan ufak sinemalar, etrafta bahçelerinin çimlerini kesen yaşlı amcalar, her rüzgarda gıcırdayarak kendi dillerinde türkü söyleyen ahşap oteller, trafikte hala görülebilen 1970 ve 1980’li yıllara ait eski model arabalar, bazı evlerin bahçelerinde aylar önceki cadılar bayramından kalma olan ve belli ki üşengeçlikten temizlenememiş dekorlar ve süslemeler, sarı okul otobüsleri ve daha neler.aman tanrım, her an bir yerden carrie çıkıp gözleriyle beni süzecek ve etraftaki binalar yanmaya başlayacak gibi bir his hâkim. ufak bir mezarlığın önünden geçerken aklıma hayvan mezarlığı ve orada yatan yarı rahmetli hayvanlar geldi ve dinlere inanmamama rağmen ruhlarına fatiha okuyasım geldi. bir ara telefonum çaldıysa da cell kitabında olanlar aklıma geldiği için cevap vermeye cesaret edemedim. uzaklarda bir yerde tepenin tekine oturup kasabaya hakim bir noktaya yerleşmiş olan eski ama görkemli bir malikane gözüktü ve aklıma salem’s lot kitabındaki vampir evi geldi.okyanustan gelen esinti ve bunun etkileri yüzünden orada kaldığımız zamanın yarısında ortam şişliydi ve bu da ortamın gizemini arttırdı. ortamdaki hava, o karanlık atmosfer, insana huzur vermesi gerekirken içini kemiren sessizlik ve sakinlik, sanki her an bir yerlerde bir şeyler olacakmış da fırtına öncesi sessizlik yaşanıyormuş gibi bir hava…ilk gece kaldığımız otel 1920’lerde inşa edilmiş ve eyaletteki hemen hemen tüm binalar gibi ahşaptan oluşuyor. burası aynı oregon gibi geçimini odunculukla sağladığı için tüm binalar ahşaptan yapılmış. otelin lobisine girerken “perili otel” esprisi patlayayım dedim ama bu klişe espriyi sırada benden önce bekleyen 40 yaşlarında sakallı bir abi patlatınca susup kalmak zorunda kaldım. meğer her 5 müşteriden 4’u zaten o espriyi yapıyormuş. hatta otel de bunu ticari kara çevirebilmek için üzerinde perili köşklere ait bilgiler olan broşürler bastırmış ve lobide bu broşürler dağıtılmaya başlanmış.ufak kasabalardaki yerel sinemalarda stephen king’in kitaplarından yola çıkarak çekilen filmler gösteriliyor. bir çok yerde stephen king’in kitaplarındaki karakterlerin hediyelik eşyaları, oyuncakları, posterleri satılıyor.yerel restoranlar paso “stephen king de bizde yiyor abi” geyiği çeviriyor. belki de doğrudur. sonuçta adam çok büyük olmayan bir şehirde yaşıyor ve altı üstü 10-15 tane kaliteli restoran var. adam belki her dışarı çıkışında bunlardan birine gidiyordur ve bunlardan birinde yemek yiyen birinin onunla karşılaşma ihtimali yüksektir. garsonlar zaten adamdan bahsederken adeta kankalarıymış gibi konuşuyorlar.her şeyi bir kenara bırakırsak %97’sı orman arazisi olan ve bu alanda abd’deki tüm eyaletleri geride bırakan maine muhteşem güzellikle bir eyalet. her ne kadar eyalet buram buram stephen king koksa da içinizin korkudan çok huzurla dolacağını garanti ederim. maine kesinlikle oregon’dan sonra en sevdiğim eyaletler listesine girmiş durumda. abd’nin doğu yakasını pek sevmesem de burayı ileride mutlaka yeniden ziyaret edeceğim. bir sonraki gelişimde en az 1-2 ay kalmayı planlıyorum.” -

İrlanda Ve Türkler
İrlanda deyince benim aklıma Dublin şehri, şarkıcı Johnny Logan, çocukluğumun efsanevi filmlerinden ”İrlandalı Kız”, kocaman dalgalı sahiller ve şatolar gelir. Haritadaki yerini ve doğasını bilirim..
Oysa biz Türklerle İrlandalıları birbirimize gönülden bağlayan öyle bir şey varmış ki…Belgesel kuşaklarını izlemeyi severim; bir çoğunuz gibi.
Benim favorim, başka diyarlara yolculuklar. Bu programları ülkemizde veya dünya ülkelerdeki insanların yaşamlarını ne şartlar altında sürdürdüğünü, kendi yaşamımla ne gibi paralellikler veya zıtlıklar gösterdiğini, toplumların olaylar karşısındaki tepkilerini inceleme fırsatı verdiği için seviyorum. İzledikten sonra genellikle içsel bir yolculuk başlar benim için. Öz eleştiriler yaparım. Kendi adıma, şehrim adına, ülkem adına…
Bugün, güneşli ama hafif serin bir sabahın kahvaltısı arkasından televizyonda bir yolculuk programına rast geldim. Elimde demli çayım, pufidik kanapem üzerinde yaşayacağım bir sabah keyfi beni beklemekteydi anlaşılan.
Ekranda izleyicilere İrlanda tanıtılıyordu. Şanslıydım, programı henüz başında yakalamıştım.
Program her gezi programlarında olduğu gibi sokaklar, tarihi ve doğal güzelliklerini peş peşe sunarak keyifli bir şekilde sürüyor. Gösterilen bir kaç bölgede yerleşim alanları içinden nehirler geçiyor. Bazı nehirlerin çevresi göz alabildiğince yemyeşil, bakımlı çayırlarla çevrili. Çimenlerin üzerinde çocuklar çıplak ayaklarıyla hatta yuvarlanarak oynayıp eğleniyorlar. İnsanlar ellerinde sandviçleri, içecekleri atıştırıyorlar. Sanırım hiç biri ellerindeki çöpleri yemek yedikleri yerde bırakıp gitmiyorlar ki, çayırlar tertemiz. Çocuklar otların arasında özgürce yuvarlanabildiklerine göre, tehlikesiz de. Zira hiç kimse içtikleri soda veya cam şişedeki diğeri içecekleri bitirip, şişesini kırarak yerlere atmamış. Öyle yapsalar bu çocuklar o yeşilliklerin arasında böylesine özgür ve mutlu oynayabilir mi? Ne güzel diye içimden geçiriyorum… Keşke bizim de çayırlarımız böyle olsa, bizim çocuklarımız da…
Birden keyifli giden program içimi sıkmaya başlıyor. Şehirlerin içinden geçen nehirlerin kenarlarında çöp yığınları, eski araba lastikleri, hayvan ölüleri, inşaat molozları, evsel atıklar yok.. Daracık kıyı kenar mahalleler bile tertemiz. Her yer insanların hak ettikleri gibi mutlu ve sağlıklı yaşamaları için doğallığı bozmadan tertemiz ve bakımlı.
Çaydan vazgeçtim. Reklam arasında kendime sert bir kahve yapıp izlemeye devam ettim. Ülke boydan boya yemyeşil. Galiba orada gördüğü her yeşil alana bina yapma heveslisi müteahhitler ve belki de cebi biraz para görünce kendine kurtarılmış bölgeler gibi tecrit yaşam alanları oluşturmak isteyen sonradan türedi zenginler yok. Talep olmayınca arz da yok demek ki…
Sosyal İşler Bakanı ile bir sokak röportajı yapıldı. Kadın bakan soruları cevaplarken çevreden gelen geçen hiç kimse kamera ve bakanla ilgilenmedi. Ekranda unvanını yazmasalar bakan olduğunu anlamayacaktım. Korumaları falan yoktu. Sıradan bir vatandaş gibiydi. Galiba onu hiç tanımıyorlar veya pek sevilen bir kabine üyesi değildi. Hiç kimse onunla ilgilenmedi. Kadraja sığmak için hiç kimse itişip kakışmadı.
Sıra Drogheda’yı tanıtmaya geldi.
Buradaki geçmiş yıllarda premier liginde şampiyon olmuş Drogheda United FC futbol kulübü ziyaretinde formalardaki ay yıldız arması ilgimi çekti. Kulübün renkleri bordo mavi ve arması ay yıldızdan oluşuyor. Trabzonspor’un da kulağını çınlatan sunucu formadaki ay yıldızı sorunca ilginç bir ayrıntı ve İrlandalılarla Türkler arasındaki özel gönül bağı ortaya çıkmış oldu.
1847 yılında o dönemde İrlanda’yı kasıp kavuran bir kıtlık olmuş. Bu kıtlıkta ülkede insanlar ve hayvanlar çok ağır kayıplar vermiş . İrlanda halkının büyük bir kısmı adından bugün tabut gemiler diye bahsedilen gemilerle başka ülkelere; eğer gemilerde hayatlarını kaybetmemişlerse, göç etmişler. Bu kıtlık sırasında Dublin’deki anne ve babasını açlık yüzünden kaybeden İrlandalı saray doktoru Osmanlı Sultanı’na bundan bahsedince Abdülmecid Han derhal İrlanda halkına yardım edilmesi yönünde karar almış.
10 000 pound nakdi yardım yapılmasını buyurmuş. Ancak İrlandalılar bu miktarı kabul edememişler. Zira aynı anda Kraliçe Victoria 2000 pound tutarında nakdi bir yardım yapmış bulunmuş. Ve yasalara göre Kraliçe’nin yardım miktarından daha fazla yardım yapılması ve bunun kabul edilmesi mümkün değilmiş. Bunun üzerine açlıkla mücadele eden İrlanda halkına yardım etmeyi mutlak isteyen Osmanlı Sultanı 1000 poundluk nakdi yardım ve peşinden 3 gemiyle 9000 pound tutarındaki ayni yardımı yola çıkarmış. Kraliçe’yi kızdırmaktan korkan bazı işgüzarlar bu gıda yardımı dolu gemileri İrlanda’da limanlara yanaştırmamışlar. Ancak Drogheda limanı bu gemilerin yanaşmasına izin vermiş ve İrlanda halkı bu limandan ülkeye yayılan Osmanlı Sultanı’nın yardımları ile kıtlıktan kurtulmuş.
İzlediğim programda şunu gördüm ki İrlandalılar bu yardımı hiç unutmamış. Sunucunun Türk olduğunu öğrenen sokaktaki halk önce konuyu kısaca anlatıyor ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen o günler için bugün bile teşekkür ediyor. Ne vefakar bir halk. İçim acıyor. Biz bugünlerimizi, özgürlüğümüzü, demokrasimizi borçlu olduğumuz yakın tarihimiz kahramanlarına bile böyle davranmıyoruz.
Ne çelişki. Ne çabuk unutabiliyoruz?Drogheda United FC futbol takımı ise bu yardımın kendi şehirlerinin limanından İrlanda halkına ulaşmasının tatlı gururunun nişanesi olarak amblemlerini ay yıldız olarak seçmişler. Ülkenin önemli bir otelinin duvarına da Türk halkına teşekkürlerini bildiren bir plaket asmışlar. Yine orijinali Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen 1847 tarihli ülkenin asilzadeleri tarafından kaleme alınmış bir teşekkür ve minnet duygularını yazdıkları mektubu da göndermişler.
Ülke açlık günlerini unutmamak için bir anıt heykel yaptırmış ve birkaç aç, ıstırap içindeki insan figürüne kemikleri sayılan bir köpek figürü de eşlik etmiş.
Türkleri çok sevmeleri ve ülkelerinde vatandaşlarımızın işlettiği iş yerlerini tercih etmelerinin ardında yatan bu duygusal gerçeğin ardından bir berber dükkanına giden sunucu buranın çok popüler bir yer olduğunu ve sakal tıraşının ardından sıcak havlu uygulamasının İrlanda’da sadece Türklerin işlettiği dükkanlarda yapıldığını söylüyor. İşletme sahibi ile yapılan söyleşide usta bildiğimiz damat tıraşı uygulamasını burada her tıraşta yaptıklarını ve bu sayede berberlik işinde haklı bir şöhrete sahip olduklarını söyledi.
Sunucu çekim tarihlerine denk gelen ulusal bir bayram günlerinde yaşanan coşkuyu, bu bayramın hakkıyla kutlanabilmesi için yetkililerin, kurumların ve halkın el ele vererek nasıl çabaladığını anlatınca içim cız etti. Hep bir arada eğlenen halkın coşkusuna nedense katılamadım. Başka duygular o anda beni engellediği için ekrandan taşan eğlence havasına ortak olamadım.
Program bitti. En azından artık bir İrlandalı ile karşılaştığım zaman Türk olduğum için bana neden sempatiyle bakacağını biliyorum.
Kaynak: OYA ENGİN gazete.tiyatroterapi.com
-

Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer
Herkesin hayalidir günün birinde işi gücü bırakıp dünya turuna çıkmak. En çok da masa başı çalışanlar uzun uzun görülmesi gereken yerlerin listesine bakıp iç geçirir. En sonunda, ben buraları görmeden bu dünyadan gitmeyeceğim diyenler, her şeylerini toplar, başlarlar dünyayı keşfetmeye. Kimileri tarih merakıyla yanıp tutuşur, kimileri doğanın bize sunduğu göz kamaştıran güzellikleri görmek adına, dağları bayırları arşınlar. Bu merak duygusuna bir de fotoğraf tutkusu eklenince, işte o zaman hayran olunası muhteşem kareler ortaya çıkar.
Eğer siz de bir fotoğraf tutkunuysanız ve seyahate çıkmanın size çok şey kattığına inanıyorsanız, yepyeni yerler keşfetme olanağı bulacağınız bu yazıya mutlaka bir göz atın.1 – Jasper Milli Parkı / Kanada

10.878 kilometrekarelik yüz ölçümüyle Kanada’nın en büyük eko parkı niteliğinde olan Jasper Milli Parkı, Alberta eyaletinde yer alıyor. İçerisinde ren geyiği, boz ayısı, kunduz, puma gibi vahşi hayvanların yaşadığı park, cesareti olanlara kamp alanı sunuyor. Parkın, muhteşem güzellikte karlı dağları, bu dağlarda eriyen karların oluşturduğu buz gibi akarsuları ve insanı hayran bırakan gölleri görülmeye değer nitelikte. Trekking yapanlar için yol boyunca takip edebilecekleri bir harita sunan Jasper Milli Parkı, piknik alanı ve su sporları ile de ziyaretçilerin oldukça dikkatini çeken yerlerden biri.
2 – Whitsunday Adası / Avustralya

Queensland eyaletine bağlı takım adaların en büyüğü olma özelliğini taşıyan Whitsunday Adası’nın, en ünlü kumsalı Whitehaven Kumsalı’dır. Gezginler, merak uyandıran güzellikteki adaya eyalette bulunan Airlie Beach’ten tekne turlarıyla ulaşma imkanı buluyor. Whitsunday Adası, daha görür görmez bembeyaz kumlarına saatlerce uzanma isteği uyandıran sahiliyle cennet niteliğinde. Günün birinde bu muhteşem kumsalın uzun uzun fotoğrafını çekmek ve harika plajında vakit geçirmek isteyenler için küçük bir not düşmek gerekirse, ada Avustralya’da yer alıyor.
3 – Kızıl Sahil / Çin

Güzelliğiyle bizi büyüleyen rotalarda sıradaki durağımız ise Çin’de yer alan Kızıl Sahil. Klasik kumsal anlayışından çok farklı olan Kızıl Sahil’e göz kamaştırıcı rengini veren aslında bölgede yer alan bir çeşit yosun. Yaz aylarında yeşil olan yosunlar, sonbaharda kızıl rengini alıyor. Anlaşılacağı üzere Kızıl Sahil’i keşfetmek amacıyla yola koyulacaksanız, sonbaharı beklemeniz gerekiyor.
4 – Berchtesgaden Milli Parkı / Almanya

Berchtesgaden Milli Parkı, Almanya – Avusturya sınırında yer alıyor. Alpler’in ihtişamlı güzelliğinin yanı başında uzun doğa yürüyüşlerine olanak sağlayan park, benzersiz ormanları ve gölleriyle, tam bir doğa harikası. Fotoğraf meraklılarının günün birinde ziyaret etmelerini tavsiye ettiğimiz parkta gezinirken, dağ keçilerine, tavşanlara ve onlarca farklı çeşitte bitki türüne rastlamak mümkün.
5 – Fingal Mağarası / İskoçya

Ünlü Alman müzisyen Felix Mendelssohn Bartholdy’nin piyanoya benzettiği ve uğruna beste yaptığı mağara, düzgün geometrik yapısı ve ihtişamlı görünümüyle görenleri hayrete düşürüyor. Sıra sıra dizilmiş sütunlardan oluşan Fingal Mağarası, volkanik patlamalardan çıkan lavların soğuması ve kayaların sıkışması sonucu oluşmuş. Sanat eseri niteliğindeki mağara İskoçya’nın Staffa Adası’nda yer alıyor.
6 – Thingvellir Ulusal Parkı / İzlanda

Gökyüzünde muhteşem bir görsel şölen oluşturan Kuzey Işıkları’nı izleme imkanı sunan Thingvellir Ulusal Parkı, günümüzde festivallere ve önemli kutlamalara ev sahipliği yapıyor. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan park, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çeken yerlerden biri. Büyüleyici güzellikteki parkta doğayla iç içe olacağınız uzun yürüyüşler yapma olanağı bulurken, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyeceksiniz.
7 – Morskie Oko Gölü / Polonya

Polonya’nın Tatra Ulusal Park’ı sınırları içerisinde yer alan ve yılın her dönemi kendine has güzelliğiyle ziyaretçilerini büyülemeyi başaran gölün, doğa fotoğrafçıları için hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Gölü çevreleyen Tatra Dağları’nın gölün berrak sularına yansımasıyla ortaya, usta bir ressamın elinden çıkmış tabloyu andıran bir manzara çıkıyor. Ulaşımın kolay olması açısında burayı yaz aylarında ziyaret etmek daha doğru bir zamanlama gibi görünse de, karlar altında bambaşka bir güzelliğe bürüneceğini bilmek belki yoldan dönmenize engel olabilir.
8 – Büyük Kanyon – ABD

Bir diğer durağımız ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Büyük Kanyon. Arizona eyaletinde bulunan kanyon, 466 kilometre uzunluğunda ve 1.6 kilometre derinliğinde. Bugün, yüzlerce kuş ve bitki türünü barındıran Büyük Kanyon, Amerikan yerlileri olan Kızılderililer’e de ev sahipliği yapıyor. ABD’nin en ilgi çekici doğal oluşumlarından biri olması nedeniyle, bu etkileyici manzarayı görmek için her yıl dünyanın dört bir yanından pek çok turist bölgeyi ziyarete geliyor.
Bonus: Ayder Yaylası / Rize

Göz kamaştıran doğa fotoğraflarından bahsederken şifalı suları ve yeşilin her tonunu barındıran muhteşem doğasıyla Ayder Yaylası’nı unutmak olmaz. Yöre halkının kendine yakışır bir şekilde misafirlerini karşıladığı bölgeye adımınızı attığınız an fotoğraf makinenizi hazırlasanız iyi olur çünkü buradaki manzara sizi başka diyarlara götürecek güzellikte. Üstelik rafting ve trekking gibi sporlara ilginiz varsa Ayder Yaylası aradığınız durak olabilir.
Kaynak: NeredeKal / Bengi Alkaya
-

Gördüğünüze İnanamayacaksınız: Dracula’s Castle
Efsane karakterin doğduğu yer! Bran Castle olarak da bilinen Dracula’s Castle hakkında vampir karakter Dracula ile ilgili birçok spekülasyon mevcut. Bazı kaynaklara göre Poenari Kalesi ve Hunyad Kalesi Dracula’nın çıkış yeri olarak gösterilse de, Stoker’ın Dracula için ilham aldığı yerin burası olduğu hakkında kesin bir kanıt yok.

Romalı yazar Hans Corneel de Roos’un bu efsane romanı yazdığında kalenin bulunduğu yerin boş bir tepe olduğu iddiaları bulunuyor. Dracula’nın çökmüş kalesinin Bran Castle’a ne kadar benzediği de muallakta. İşin aslı ne olursa olsun var olan bu efsaneler kalenin gizemini arttırmışa benziyor.
Canlı Tarihe Tanıklık Edin

Dracula’s Castle şu anda Kraliçe Maria tarafından toplanan sanat eserleri ve mobilyaları sergilemek üzere bir müzeye dönüştürülmüş durumda. Şimdiden belirtelim bu muhteşem yapıyı turist olarak gezebilir ve mekanın içini tek başınıza ya da rehberler eşliğinde keşfedebilirsiniz. Ayrıca kalenin bulunduğu tepenin altında Romen köylü yapılarını sergileyen küçük bir açık hava müze parkı da bulunmakta.
Kalenin Stratejik ve Askeri Önemi

Kalenin ilk yapılışı 1212’lere kadar dayanıyor. 1242’de ahşap olarak kurgulanmış bu yapı Moğollar tarafından yıkılınca aynı sene taş bloklar kullanılarak kale tekrar inşa edilmiş. Kale bundan iki yüz yıl sonra 1438-1442 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı askeri bir savunma binası olarak kullanılmış. Uzunca bir dönem Macar Krallarının malı sayılan Bran Kalesi, hanedanın kredilerini ödeyememesi sonucu 1533’te Brasov şehrinin himayesine geçmiştir. Kalenin Dracula efsanesinin yanında askeri ve stratejik açıdan da önemine değinmek istedik.
Zaman içerisinde kale tekrar hanedanın himayesine geçti ve 1920’de çek mimar Zdeněk Líman tarafından kapsamlı bir şekilde yenilendi. Artık kale Kraliçe Marie’nin favori evi ve aynı zamanda geri çekiliş kalesi oldu.
Zamanla Büyüyen Bir Efsane

Bir çoğumuzun bildiği efsane roman karakteri Dracula’nın ayrıntılarını da vermeden geçmeyelim istedik. Romanda anlatıldığına göre Duracula adlı vampir, beyaz tenli, kırmızı gözlü, 20 insan gücünde, tırnakları uçlara doğru sivrilen, dudakları kırmızı ve beyaz, sivri köpek dişleri ile korkutucu bir görünüme sahip insanüstü bir yaratıktı. Dracula istediğinde kurt, yarasa ve sıçan kılığına girebilmekte ve bu hayvanlarla hükmetmenin yanında küçücük deliklerden bile içeri sızabilmektedir.
Kalenin efsaneleri destekleyen bir mimari yapısı var. Yaklaşık 20 dönümlük bir arazide kurulan ve içerisinde bulunan 17 yatak odası ile beraber toplamda 57 odası olan bu kalenin özelikle bodruma yakın olanlarında tabutların olduğu iddia edilmekte. Kalenin aslında bir temelinin olmadığı ve bodrumun sağlam bir kaya üzerinde inşa edildiği bilgiler arasında yer almakta. Ayrıca yukarıda bahsettiğimiz odaları gözcü kulelerine bağlayan gizli bir geçidin de varlığından söz ediliyor.
Kaynak: Milliyet
-

Süper Bir İnteraktif Grafik!
Sizlerle süper bir interaktif grafik paylaşmak istiyorum!
Doğum yeri ve doğum tarihinizi yazıyorsunuz, doğduğunuzdan beri orada iklim nasıl değişmiş görebiliyorsunuz.
Hatta gelecekte nasıl olacak onu da tahmin ediyor.
Başka herhangi bir şehri de yazabilirsiniz.
Merakın sınırı yok. 🙂Hadi bakalım tıktık !
https://www.nytimes.com/interactive/2018/08/30/climate/how-much-hotter-is-your-hometown.html
Nilay Gündüz