Kategori: Eğitim

  • Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon halkının karakteri dünyada birçok kesimlerce beğenilmektedir. Onların, aşırı büyük trajedileri muazzam bir stoacılıkla karşıladıklarını görürüz. Hiçbir durumda kontrolü ve kolektif bilinci kaybetmezler. Ayrıca, başkalarına gösterdikleri büyük saygı ve iş ahlakı ile bilinirler.
    Sadece Japon yetişkinler değil, çocuklar da Orta Doğu’da gördüğümüz şeylerden çok farklıdır. Çok genç yaştan itibaren, yumuşak huylu ve nazik olmak ile meşhurlardır. Japon çocuklar öfke nöbetlerine girmez ve kontrolü kaybetmezler.
    “Başarısız bir şekilde kendi tepkilerini kontrol etmeye çalışmak, korkunun köleliğine yol açan senaryosudur.”
    – Giorgio Nardone
    Japonlar, kendini kontrol etme, saygı ve dizginleme değerlerinin hakim olduğu bir toplum oluşturmayı nasıl başardı? Çok katı oldukları için mi disiplinli bir topluma kavuştular? Ya da belki, çocuk yetiştirme stratejileri etkili kalıpları mı içeriyor? Bu konuyu daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

    Japonlar aileye çok önem verir

    Japonları özel kılan şey, çeşitli nesiller arasındaki ailesel ilişkilerdir.Yaşlı ile genç arasındaki bağ, dünyanın herhangi bir yerinden daha empatik ve sevecendir. Onlara göre, yaşlılar bilgelikle doludur ve ehemmiyeti hak ederler.
    Buna karşılık, yaşlılar da çocukları ve gençleri eğitimdeki yetişkinler olarak görürlar. Bu nedenle onlara karşı hoşgörülü ve sevecen davranırlar. Yargılayıcı ve sorgulayıcı değil, yönlendirici ve rehber bir rol üstlenirler. Bu nedenle gençler ve yaşlılar arasındaki bağlar uyumlu olmaya meyillidir.
    Japonlar geniş ailelerine çok değer verirler. Fakat aynı zamanda sınırlar sıkı bir şekilde belirlenmiştir. Örneğin, anne ve babanın vakti olmadığı için çocuğun sorumluluğunu almak büyükbaba ve büyükanne için anlaşılamazdır. Bağlar bir iyilik alışverişi üzerine değil, her biri kendi yerinde olan dünya görüşüne dayanır.

    Çocuk yetiştirmek hassaslığa dayalıdır

    Japon ailelerin çoğunluğu çocuk yetiştirmenin sevgi dolu olması gerektiğini anlar. Bağırmak hiç hoş görülmez ve güçlü bir suçlama unsuru olarak görülür. Ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri, başkalarının duyarlılıklarına saygı duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracaklarını öğrenmeleridir.
    Genel olarak, bir çocuk yanlış bir şey yaptığında, anne-baba onu bir bakışla ya da hoşnutsuz bir jestle disipline eder. Onların, eylemlerinin kabul edilemez olduğunu görmelerini sağlayan şey budur. “Onu incittin” veya “kendine zarar verdin” gibi cümleleri kullanmak onlar için yaygındır, çünkü bu şekilde o davranışın zararlı bir şey olduğu için kabul edilemez olduğunu gösterirler.
    Bu formül nesnelere bile uygulanır. Örneğin, bir çocuk bir oyuncağı kırmışsa, ebeveynin “onu incittin” deme ihtimali çok yüksektir. “Kırdın” demezler. Japonlar nesnenin işlevselliğine değil, katma değere vurgu yaparlar. Bu nedenle çocukların her durumda duyarlı olmaları için çok genç yaşta öğrendikleri, onları daha saygılı bir birey yapan şey budur.

    En büyük sır: kaliteli zaman

    Yukarıdaki unsurların hepsi çok önemlidir. Ancak hiçbiri, Japonlar’ın çocuklarıyla kaliteli zaman geçirme kavramı kadar önemli değildir. Çocuk yetiştirmeyi uzaktan yapılan bir şey olarak görmezler, bunun tam tersidir. Çocuklarıyla güçlü bağlar kurmak onlar için çok önemlidir.
    Bir annenin üç yaşından önce çocuğunu kreşe veya anaokuluna göndermesi olağan değildir. Çocuklarını her yere taşıyan anneleri görmek daha yaygın bir şeydir. Daha geleneksel toplumlarda da görülen bu fiziksel temas, daha derin bağlar yaratır. Tenin yakınlığı aynı zamanda ruhun yakınlığı olur. Japon bir anne için, çocuklarıyla konuşmak çok önemlidir.
    Aynı şey, babalar ve dedeler için de geçerlidir. Ailelerin konuşmak için bir araya gelmeleri çok yaygındır. Bir aile olarak yemek yemek ve hikayeler anlatmak en sık yapılan etkinliklerdir. Aile öyküleri tekrar tekrar anlatılır ve bununla birlikte, konuşulan şeylerin önemi ile birlikte bir kimlik ve aidiyet duygusu çocuğa geçirilir.
    Bu yüzden Japon bir çocuğun öfke nöbetine kapılması çok nadir görülür. Onlar için karışıklık yaratmayan bir çevre ile çevrilidirler. Onlar, sevginin eksikliği hissetmezler. Dünyanın bir düzeni olduğunu ve her insanın bir yeri olduğunu algılamaktadırlar. Bu da onlara huzur verir, onları hassaslaştırır ve duygusal patlamaların gereksiz olduğunu anlamalarına yardımcı olur.
    KAYNAK:
  • ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ”Okullarda, etüt merkezlerinde lgs sınavı için sabahtan akşama test çözen çocukları gördükçe, yer altına inen maden işçileri aklıma geliyor” demişti bir arkadaşım. Gün yüzü görmeden çocuklukları geçiyor, üzülüyorum demişti. Anne değildi bunları söyleyen arkadaşım, çocuklar üzerine düşüncelerini söylerken çekingendi. Anneler hemen atlayıverirdi üzerine, “sen anne değilsin, anlayamazsın” diyerekten.

    Okulumuzun anneleri, sabah dokuz akşam beş buçağa kadar okulda kalan, on dakikalık teneffüslere bile çıkmadan test çözen çocuklarına akşam etüdü konulması için ve eve daha çok test ödevi verilsin diye müdürlüğe istekte bulunmuşlardı. Anneydiler çünkü, çocuklarının iyiliğini isteyen annelerdi.
    Geçmiş senelerde, ilkokul öğretmenimizin anne olmaması veliler arasında huzursuzluk, tedirginlik yaratmıştı. Öğretmenimiz veliler ile ters düşerse hep öğretmen suçluydu , anne olmadığı için. Sınıf anneleri kendi aralarında yarışıyorlar, ünlü markaların hediye çeklerini öğretmenler gününde hediye etmek için, organize oluyorlar, bir bizim öğretmen almıyor, hediye çekini, bana öğrencilerimin sarılıp öpmesi yeter diye. Okulun diğer öğretmenleri hediye çeklerini almışlar çünkü onlar anne, bizimki anne değil diyorlar.
    Bir kadın programında Türkiye’nin en iyi üniversitesini birincilikle bitirmiş dünyanın en iyi üniversitelerinde çocuk gelişimi üzerine doktoralar yapmış bilim insanı bilimsel araştırmalarını anlatmaya çalışıyorken sunucu kadın (Derya Baykal) ağız büküyor ve ”anne olmadığınız için anlayamazsınız” diyor. Kendi anneliğini örnek göstererek alçak gönüllü bilim insanına ayar veriyor.

    Çocuk doğurmamış arkadaşım, her anneye nasip olmayan bir şeye; çocukları insan gibi görebilme becerisine sahip.

    Anne olunca bize ne oluyor ki çocuğumuzu “insan”olarak göremiyoruz? Üzerine titreyip, tüm maharetimizle yumruk yumruk şekillendirdiğimiz eserimiz üzerine ömür boyu gölge olmaya neden bu kadar mecburuz?

    Annelik uykusuzluğumuzu, sütümüzü, tedirginliğimizi, gözyaşımızı, iş bırakmışlığımızı, çatlaklarımızı, pörsümüşlüğümüzü, zamansızlığımızı neden kutsuyoruz, kutsanmasını istiyoruz?
    Anne olunca kanatlarımızın çıktığını, yüreğimizin yerinden çıkarılıp nurlu başka bir yürek takıldığını, gözlerimize sadece çocuklarımıza odaklı perde indiğini, tüm koruyucu meleklerin bizi gözetlediğini , dünyanın bizim için döndüğünü neden herkese göstermek istiyoruz?
    En çok da çocuklarımız için tehlike olmuyor mu, bu kutsanmış annelik?
    Bu yazımı çocuk doğurmamış arkadaşım için yazıyorum, çocuğumu insan olarak göremediğim çoğu zamanlarımda gözümü açtığı için.
    AYŞE’NİN KOZASI BLOGUNDAN ALINMIŞTIR.
    YAZAN ARKADAŞI AYAKTA ALKIŞLIYORUM. 💗
  • Eğitimde Örnek Ülke; Norveç

    Eğitimde Örnek Ülke; Norveç

    Norveç’te en çok değer verilen grup çocuklar ve gençlerdir. Eğitim ve öğretimde ise en çok üzerinde durulan şey çocukların sosyalleşmeyi ve doğa ile başa çıkmayı öğrenebilmeleridir.

    Birçok konuda Avrupa ülkelerine özeniriz. Özellikle anne babalar çocuklarını daha iyi okutmak, yetişkin öğrenciler de daha özgür ve modern şartlarda üniversite eğitimi almak için batı ülkelerinde yaşama hayali kurar. Ama bunu gerçekleştirmek için de birçok başka şeyden feragat etmeleri gerekebilir.
    Gerçekten de güvenlik, çevre, üretim ya da sağlık gibi konularda temel sorunlarını halletmiş ileri ülkelerin ekonomilerinden en çok pay ayırdıkları konu, eğitimdir. Zira vatandaşları iyi ve eşit eğitilmiş bir ülkede diğer konular da kendiliğinden düzgün işleyecektir. Ama bunun yanında unutulmamalıdır ki; her ülke kendi coğrafyasına, kültürüne, ekonomik ve sosyal şartlarına uygun düzenlemeler yaptığı zaman olumlu sonuçlar alabilir.
    1970’lerin başında denizlerinde bulduğu petrol rezervlerinin devlet tarafından kontrol altına alınıp, sadece halk yararına kullanılmasını öngören devlet politikasının başarılı bir şekilde uygulanmasıyla dünyanın en refah ve en zengin ülkesi haline gelen Norveç’te fakir olma kriterleri bile birçok ülkeden daha farklıdır. NATO üyesi olmasına rağmen Avrupa Birliği’ne (AB) girmeyi ısrarla reddeden, okuma yazma oranının yüzde 100 ve ortalama yaşam süresinin 79 yıl olduğu Norveç, dünyanın en sakin, huzurlu, hoşgörülü, özgür, müreffeh ve barışçı ülkelerinden biridir.

    Norveç’te çocuğa, devlet tarafından tüm ihtiyaçlar sağlanır

    Norveç özellikle anne babaların ve çocukların en huzurlu ve mutlu olduğu ülke olarak bilinir. Çünkü bu ülkede çocuk her şeyden daha değerlidir. Devlet maddi manevi çocukları oldukça şımartır. Okullar, ders kitapları, ilkokul çantası, defterler, kütüphaneler, sağlık hizmetleri devlet tarafından karşılanır. Bunlar dışındaki ihtiyaçlarını diğer çocuklarla aynı oranda karşılayamayan çocukların ailelerine devlet ayrıca maddi yardım yapar. Mesela her çocuğun yaşına uygun bir bisikleti olmalıdır. Bu durum aslında çocuk yaşta fazla olumsuz sonuçlar göstermese de çocuğu ve aileyi şımartıp rehavete iteceğinden ileri yaşlarda yaşamı olumsuz etkileyebilir. Norveç’in kış sporları dışında dünya çapında büyük başarılar elde edememesinin sebebini de bu duruma bağlayabiliriz.

    Norveç’te çocuk dövmek büyük suçtur

    Sağlık ocakları ve okuldaki görevliler çocuğun ev içinde huzurlu ve mutlu olup olmadığını da gözlemlemek ve gereğinde yetkililere bildirmekle yükümlüdürler. Çocuğa, fiziksel olmasa bile, herhangi başka bir kötü muamele yapıldığı keşfedildiğinde çocuk kendi ailesinden alınıp koruyucu aileye verilir. Özellikle yabancı ailelerin başına çok gelen bir durumdur çocuklarının ellerinden alınması. Zira birçok kültür, çocuğun döverek eğitilmesi gerektiğini kanıksamıştır. Ne var ki çocuğa fiske bile atmak Norveç’te yasaktır.

    Çocuk yuvalarının en çok olduğu ülke

    Norveç’te “ev hanımı” tabiri çoktan unutulmaya yüz tutmuştur. Tam zamanlı çalışmasa da her Norveçli kadının evinin dışında da sosyal hayatını yaşayacağı bir iş yeri vardır. Kadın ya da erkek, çalışmayan her Norveç vatandaşı aktif bir şekilde iş aramaktadır. Dolayısıyla çocuk yuvaları oldukça fazladır Norveç’te. İlkokulun ilk dört yılında da  okul sonrası çocuklara ücretli bakım ve etüt imkanı verilir. Bütün bu şartlar hem annenin hem de babanın başka bir kimseye ihtiyaç duymadan yüzde 100 çalışabilmesini mümkün kılar.
    Çoğunluğu en geç bir buçuk – iki yaşında yuvaya gitmeye başlayan Norveçli çocuklar, düşe kalka yuvanın bahçesinde büyür ve bu çocuklar üç yaşına gelmeden kayak ve paten, beş yaşına gelmeden yüzme ve iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrenmiş olur.
    Yuvaların çoğunluğu devlete aittir. Devlet yuva parasının bir kısmını karşılar, çocuk henüz yuvaya başlamamışsa  bu para doğrudan aileye verilir. Özel olan yuvalardaki eğitim, devletinkinden farklı değildir, fiyatları da devlet ile aynı düzeydedir.
    Tek ya da iki katlı müstakil bir evde faliyet gösteren çocuk yuvalarının oldukça büyük bahçe ve oyun alanları olması gereklidir. Norveç’te birçok çocuk yuvası, daha önce çiftlik ya da büyükbaş hayvanların barınağı olarak kullanılan yapılardan dönüştürülmüştür. Ayrıca yuva dışı faaliyetlerinin kolay yapılabilmesi için yuvanın deniz kenarına, ormana, yaşama alanlarına ve otobüs durağına yakın olması planlanır.
    Zorlu ve soğuk hava koşullarında yaşamayı her alanda becerebilen Norveçliler, aslında bunu taa bebekken öğrenirler. Yuvada ya da evde, yaz ya da kış, Norveç’te bebek ve çocukların öğle uykularını çocuk arabalarının içinde ve bina dışında uyumaları gayet normaldir. Norveç yuvalarında uyku odası yoktur.

    Sınav ve karne yok, oyun sınırsız!

    Norveç eğitim sistemi ‘eşitlik ve kapsayıcılık’prensiplere dayalıdır. Rekabet öğretilmez. 8’inci sınıfa kadar karne almayan, sınava tabii tutulmayan ve tüm müsabakalarda sadece katıldığı için ödül alan Norveçli çocukların öğretmenleri sınıfa ya da veliye kimin en iyi olduğunu açıklamaz. Çocuk en fazla en iyilerden biridir. Spor müsabakaları sonucunda tüm çocuklara birincilik madalyası verilir.
    Okullarda ya da aile içinde disiplin konusu üzerinde fazla durulmaz. Zaten çocuklar çok erken yaşta sorumluluk almaya ve kendi kararlarını vermeye başlarlar. 18 yaşına geldiğinde hâlâ ailesiyle yaşayan çok az çocuk vardır. 9-10 yaşlarında ailenin maddi durumu ne olursa olsun çocuklar; gazete/broşür dağıtarak, hasta, çocuk ya da özürlü bakıcılığı yaparak ya da mahalle futbol turnuvalarında sosis ve kek satarak para kazanmaya başlarlar. Norveçli çocuklar, manevi olarak pek olmasa da maddi olarak aşırı şımartılırlar. Kendilerine ait her türlü elektronik alet veya eşyaya fazlasıyla sahiptirler.

    Sosyallik ve doğal yaşam

    Sosyalleşme ve doğal hayatı öğrenmek, bilgi eğitiminden daha önemlidir. Norveçli öğrenciler hava koşullarının elverişli olma durumuna göre bazen bütün günü okul binası dışında geçirirler. Hava sıcaklığı ne olursa olsun günde en az bir saat bahçede tenefüs yapmaları şarttır. Hava sıcaklığının eksi 20 derece olması bile buna engel değildir. Sadece görüş mesafesini düşüren ya da hareket etmeyi zorlaştıran tipi ve ya sağanak yağış olursa dışarı çıkılmaz.
    Okul ve çocuk yuvalarında sıklıkla kısa ya da uzun mesafelere geziler ve ailelerin katılabileceği organizasyonlar düzenlenir. Okul gezilerinde temel amaç; fabrika, huzurevi, karargah gibi çocukların yaşadığı kasaba ve şehrin önemli birimlerini tanımaktır.
    Norveç’te ilkokul binalarında aynı seviyede olan sınıflar arasında duvar bulunmaması da normaldir. Her öğretmenin kendi sınıfıyla konuşabileceği bir köşesi vardır. Bunun dışında aynı sınıftaki tüm öğrenciler büyük bir salonda karşılıklı otur, öğretmenleri yanlarına gelerek teker teker ilgilenir. Öğrenciler öğretmenlerine ön isimleriyle ve “sen” diye hitap ederler. Zaten Norveç kültüründe kimseye “siz” diye hitap edilmez.
    Eğer en yakın okul çocuğun evine 2 kilometreden uzak ise, ya da arada anayol gibi yalnız başına yürümesine tehlike yaratacak bir durum var ise devlet o çocuğun yol parasını (taksi ya da otobüs) karşılar. Aynı şekilde evi okula çok yakın bile olsa, ayağı sakatlandığı için okula yürüyemeyecek öğrenci için de ayağı iyileşene kadar devlet tarafından özel taksi tutulur.
    Başka tipik bir Norveç kültürü özelliği de “beslenme çantası” geleneğidir. İlkokullarda isteğe bağlı ve para karşılığı çocuklara basit kahvaltılık yiyecek, yoğurt ve meyve verilir, fakat çocuk ya da yetişkin herkes evden çıkarken yanına illa ki beslenme çantası alır.

    Norveç’te okul müfredatı

    Norveç’te zorunlu eğitim 10 yıldır. Zorunlu olmadığı halde en az üç yıl anaokul eğitimi alan Norveçli çocuklar 6 yaşlarını dolduracakları yıl ilkokula başlar. 7 yıl sürecek ilkokul müfredatı diğer ülkelerde 4 ya da 5 yılda okutulanla eşdeğerdir. 12-15 yaş arasında da sınav ve karne ile tanıştıkları mecburi ortaokul eğitimini alırlar.
    Özel okul gerekliliği yabancı öğrenciler ve kapsamlı dini eğitimi önemseyen ailelerden dolayı doğmuştur. Büyük illerde İngilizce eğitim yapan birkaç okul vardır. Gene az sayıdaki Hristiyan okulları ise eğitim konusunda diğerlerinden biraz daha katıdır ve daha fazla din dersi içerir. Ne var ki bu okullar Türkiye’deki İmam Hatip okullarıyla aynı kategoriye alınamaz.
    Norveç okullarında din dersi zorunludur ama dersin tam adı eskiden Türkiye’de de olduğu gibi.”Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi”dir. Bu derslerde sadece Hristiyanlık mezhepleri değil, diğer bütün dinler öğretilir. Paskalya ya da Noel zamanı yapılan kilise ziyaretlerine gidebilmesi için öğrencinin ailesinden yazılı izin alınır.
    Bunun dışında özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar diğer öğrencilerle beraber okur, sadece kendilerine tahsis edilmiş özel öğretmenleriyle birkaç ayrı ders yaparlar. Norveç’te prensip olarak fiziksel ya da psikolojik rahatsızlığı olan çocuklar özürsüz çocuklarla aynı sınıfta ders görür.

    Norveç’te yüksek öğrenim

    5 milyon nüfuslu Norveç’teki yüksek öğrenim sektörü yedi üniversite, dokuz uzmanlaşmış üniversite kurumu, 23 devlet yüksek okulu, iki ulusal sanat akademisi ve 16 özel okuldan oluşmaktadır. Eğitimleri süresinde her öğrenci devletten kredi alır. Sınavları geçtiğinde kredinin bir kısmı bursa dönüşür. Kalan borç ise iş hayatına atıldığında 20 yıla kadar olan vadelerle ödenir.
    Norveç üneversitelerinin hiçbiri dünyanın en iyi üniversitelerinden sayılmasa da Oslo ve Trondheim üniversiteleri ilk yüzün içindedir. Üniversite harcı en fazla 500 kron, yani yaklaşık 160 lira civarındadır. Okul bitirme ya da üniversiteye giriş sınavı yoktur. Başvurulan fakültenin kapasitesi başvuru talebinden az ise öğrenci daha önceki okullarda aldığı notlara göre değerlendirilir.

    Mutlu ve huzurlu çocuk ve ebeveyler

    Bir çiftin çocuk yapmadan önce bir çok konuyu düşünmesi gerekir. Çocuğun eğitim masraflarını karşılayabilmek, iyi bir bakıcı bulabilmek, güvenli ve sağlıklı bir ortam, çevre ve doğal koşullar sağlayabilmek, çocuğu hastalandığında işten izin alabilmek gibi birçok kaygıları vardır anne babaların.
    Bu veya buna benzer sorular Norveçli ailelerin aklına bile gelmez. Nüfusu az olduğu ve bu yüzden de çocuk yapılmasını teşvik eden Norveç Hükümeti, güvenli ve sağlıklı çocuk yetiştirmenin şartlarını zaten hazırlamıştır. Bu yüzden de Norveç’te kardeşi olmayan çocuk çok azdır. Hem çocuklar hem de ebeveynler diğer birçok ülkeye göre çok daha huzurlu ve mutludur Norveç’te.
    KAYNAK: İndigo Dergisi / Deniz Alan Held
  • Eğitim Zevk Vermiyorsa Suçtur

    Eğitim Zevk Vermiyorsa Suçtur

    Okuldan paydosta çıkan öğrenciyle, cezaevinden çıkan mahkûm kadar birbirine benzeyen başka iki şey yoktur. Teneffüste bahçeye çıkan çocuklar neden çıldırmış gibi bağırır? Teneffüs, okulda boğulmamak içindir.
    Özgürlük en güzel teneffüstür. Ama hep okul kapılarında bırakılır. Bazıları özgürlüğü avuçlayarak cebine doldurur, okula sokmak ister. “Çıkar ellerini cebinden!” sözü söylenir onlar için.
    Okul adaletsizliğin, haksızlığın, üçkâğıtçılığın, uyma ve uymamanın getirdiği sonuçların, egemen bir güce boyun sunmanın, kendinden olanla dayanışma yerine rekabetin, kendinden üstte olana boyun sunma ve altta olanı küçümsemenin, ezme ve ezilmenin, mitlerin ve bu mitlere kendini adamanın, siyasal bağnazlıkların ve ekonomik cehaletin, başkaldırmanın ve bunun nelere gebe olduğunun öğretildiği ve benimsetildiği yerdir.
    Devlet dersini yapan öğretmendir. Çocuklara ortak ve yanlış soruları soran da odur. Çocukları oyuncakları olduklarına inandıran da.
    Öğretmenler öğretmenlik mesleğinin küçük insanlar karşısında yarattığı gücün sağladığı baş döndürücü kişilik gerçekleştirme olanaklarına sahiptirler. Öğretmen dört duvar içinde kıstırılmış küçük insanları düzenin istediği insanlar hâline getirir. Öğretmen çocuğun özgürlüğünü, yaratıcılığını, benliğini yok etmek için seçilmiş ve bunu yapması için eğitilmiş kişidir. Öğrenci okula gelmeye zorunludur. Okula geç kalır; yetişkin yaşamında işine geç kalmamayı öğrenir. Öğretmen öğrencinin okuldaki, sınıftaki davranışlarını sürekli kontrol eder, öğrenciye ne yapması gerektiğini söyler; onu azarlar, tek tip giyim konusunda zorlar, saçı, üstü başı, yüzü, bakışı, yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve dil kullanımlarına istenilen biçimi verir.
    Bu süreç insanı doğal yapısından koparma ezenin gerçekliğini kabul ettirme, içselleştirme sürecidir. Eğitim insan avıdır. Okul ve okulun bütün araçları bu av için kurulmuş bir tuzaktır. Uyumlu, düşünmeyen, farklı olmayan, sürüleşmiş, ezenin nesnesi olmaktan mutlu insanlar üretilir bu süreçte. İnsanın doğallığından kopartıldığı bu süreçte istenilen insan tipi yaratmak için bir alıştırma dönemidir.
    Çocuk eğitim süresince başkası için varlık olma alıştırmaları yapar ve bunu içselleştirir. Bağırma, azarlama, aşağılama gibi eylem karşısında boyun eğmeyi bu süreçte öğrenir. Hiçbir şey olmadığını, hiçbir şey bilmediğini, birileri yap dediğinde yapmayı; yapma dediğinde yapmamayı, itaat etmeyi, otoriteye boyun eğmeyi, bencil olmayı, paylaşmamayı, dayanışmamayı, işbirliği içinde olmamayı, hırslı olmayı, yaşamda tutunabilmek için her yolun mübah olduğunu, beş parmağın beşinin bir olmadığını, kadere karşı gelinmeyeceğini, böyle gelip böyle gideceğini, insanın güçsüz olduğunu, adaletin herkese eşit uygulanamayacağını vb. bu süreçte öğrenir ve güdülmek için hazır hale gelir.
    Öğretmenler çocukları birbirleriyle yarıştırırlar. Onları korkuturlar. Kötü bir gelecek tablosu çizerler. Eğitimi kazananların ve kaybedenlerin olduğu bir yapı olarak gösterirler. Gerçekte kazananlar uyumlu, her denileni yapan, “çalışkan” dedikleri çocuklardan çıkar. Bunlar için kazanmak, egemenlerin istediği toplumsal düzende, eğitimle oluşturulan bu kişilik yapılarıyla toplumsal sınıflamada üst sıralarda yer almaktır. Kaybedenlerse onları yalnız kendileri bilir, kimse tanımaz onları.
    Öğretmenler, öğrencilerin öğrendiklerinin yaşamla bağını kurmazlar; öğrenmenin yararına ilişkin değerlendirme yapmazlar. Öğrenciye öğrenme süreciyle yani neyi, niçin, nasıl öğreneceklerine ve öğreneceklerinin ne işe yarayacağına ilişkin bilgi vermezler; çünkü öğrencilerin çevresini görmesini istemezler.
    Ülkemizdeki eğitimde, okulun yapısında, okul yönetiminde, idareci, öğretmen, öğrenci, veli ilişkilerinde, öğrenme ortamlarında ve bu ortamların kullanımında despotik davranış vardır. Okul despotik davranışla yükselir. Öğretmenler kendilerini her şeyi gören, bilen mutlak varlık olarak görürler. Öğrencinin karşısına her zaman Tanrı gibi çıkarlar. Her şeyi bilendir onlar. Takdir eden, cezalandıran, affeden ve öğretendir onlar. Onlar tek kitaplı (ders kitabı) insanlardır.
    Öğretmenler, düzeni, yanlışı sürekli kılan insanlardır. Ama çoğu bunun farkında bile değildir. Ama daha özgür bir eğitim ve toplum için onlardan başka kim mücadele edebilir?
    KAYNAK: İrfan Erdoğan, İletişim Egemenlik Mücadeleye Giriş
  • Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Silikon Vadisi’nin resmi olmayan bir sloganı vardır: “Başarısız ol.” Örneğin Facebook’un ofisinde üzerinde “Çabuk Başarısız Ol” yazan posterler bulunur. Çalışanlar daha “sık” başarısız olmaları için adeta teşvik edilir. Hatta “FailCon” isminde dünya çapında düzenlenen bir konferans bile vardır.
    Peki ama neden?
    Onca parlak fikrin ve zekanın bir arada bulunduğu bir ortamda başarısızlık, başarıya giden yolda bir adım olarak görülür. Bizler de özel ve çalışma hayatımızda bu nedenle başarısız olarak anılmaktan rahatsızlık duyarız.
    Üstelik kendimizin başarısız olmaya tahammülümüz olmadığı gibi, başarısız olma korkusunu bizden sonra gelen nesillere de itina ile aktarmaktayız.
    Oysa ki bu başarısızlıktan kaçınma tutumu çocuklarımızın kendileri hakkında bir içgörüye sahip olmalarını engelliyor. Öte yandan başkalarına karşı empati geliştirmelerini de önleyebiliyor.
    Çocukları koruma içgüdüsü ile başarısız olmalarını engellemeye çalışmak kabul edilebilir bir fikir gibi gelebilir. Ancak helikopter aile olarak tanımlanan yani çocuklarının etrafında pervane olan ailelerin bu koruma görevinde çok ileriye gittiği de kabul edilmelidir.
    Bu iyi niyetli anne-babalar ayakkabı bağcığı bağlamaktan, ev ödevi yapmaya kadar uzanan zor ya da sinir bozucu olabilecek işleri genellikle çocuklarının yerine üstlenmektedir.
    Günümüzde pek çok takım sporunda rekabet olabildiğince arka planda bırakılmakta ve bunun yerine sporculara yarıştıkları için değil katıldıkları için madalyalar verilmektedir.
    Oysa biz öylesine yapay ölçümler oluşturuyoruz ki çocuklar evde oynadıkları basit oyunlarda bile kaybetmekten korkuyor. Bir bakıma onları duygusal olarak pamuklara sarıyoruz.
    Ve sonuç olarak, çocuklar kişisel gelişimleri için gerekli olan fırsatları kaçırıyorlar.
    Çocukların ne düşündüklerini açıkça söyleyebilmeleri, sağlıklı riskler almaları ve hedeflerinin peşinde koşmaları gibi önemli hayat dersleri, başarısızlıktan kaçınma eğilimi ile yok olmaktadır.
    Çocuklar aynı zamanda kendilerini affedebilme yetisini kaybetmekte ve diğerlerine karşı bağışlayıcılıklarını, duyarlılıklarını ve sempatilerini göstermekte zorlanmaktadır.
    Örneğin, ödevlerini kendisinin yerine yapan ebeveynlere sahip bir çocuk ödevini yapamayan bir sınıf arkadaşını rahatlıkla yargılayabilmektedir.
    Pamuklara sarmalanan çocuklar şüphesiz ki büyüdükçe evsiz, işsiz ve ruh sağlığı yerinde olmayan insanlarla karşılaşacaklardır. Yanıltıcı bir varsayım olarak herkesin etrafında kendilerinde olduğu gibi kurtarıcı bir takımın olduğu düşüncesi ile gelişen beyinler için, başarısız olarak tabir edilen kişileri ve bunun altındaki nedenleri anlamak kolay olmayacaktır.
    Irk ve cinsiyet ayrımcılığı yapmak toplumda genelde hoş görülmese de, şartlar gereği başarısız olmuş birini suçlamak kültürel olarak hala uygun görülmektedir günümüzde.
    Çocuklarımızın –onlar hala beta evresindeyken, zorlukların üstesinden gelmek için gereken güce sahiplerken– başarısız olmalarına izin verelim. Bir matematik problemi ile uğraşmalarına ve çözememelerine izin verelim.
    Yardımcı oyuncu olmalarının daha olası olduğunu bilsek bile başrol için seçmelere girmelerine izin verelim. Öz-bakım güçlerini ve empatilerini artıracak hatalar yapmalarına izin verelim.
    Belki de daha çok başarısız çocuk yetiştirirsek, daha merhametli bir toplum oluşturabiliriz.

    Matematiksel  /  Sibel Çağlar

  • Yenidoağana Kitap Okumak

    Yenidoağana Kitap Okumak

    New York Üniversitesi’nde profesörlük yapan Selçuk Şirin pek çok değişik konuda yazılarını dikkatle takip ettiğim akademisyenlerden biri. Ülkemizde kitap okuma konusunda insanların ne kadar geride oldukları apaçık ortada. Selçuk Şirin’in bu yazısı da bu konuyla ilgili. Evet okumak beşikten başlar, başlamalıdır.

    Selçuk Şirin’in yazısı;

    ”Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim. Evet! Yeni doğan çocuğa doğduğu andan itibaren kitap okuyun! Daha da ötesini söyleyeyim: Bu, çocuğunuzun geleceğine yapacağınız en kıymetli yatırımdır. İddialıyım, evet.

    TÜYAP kitap fuarında çocuk gelişimini ve eğitimi dert eden biri olarak çok acı bir tablo ile karşılaştım. Bir okulöncesi eğitimci ile fuarda basit bir soruya yanıt aradık: Yeni doğan çocuğa okumak için kitap var mı? Çoğu yayıncı bırakın kitap önermeyi soruyu bile anlamadı. Yeni doğan çocuğa kitap okunmaz diyen bile çıktı. Bulduğumuz birkaç kitap ya o yaş çocuğa uygun değildi ya da kötü birer çeviriydi. Çocukların geleceğine, ülkenin geleceğine dair bundan daha korkunç bir şey duymadım. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız lütfen okumaya devam edin.

    BEYİN GELİŞİMİNİN YÜZDE 90’I İLK 36 AYDA BİTİYOR!
    İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

    30 MİLYON KELİME FARKI NEDİR?
    İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

    İlk 3 yılda çocukları aileleriyle gözleyen klasik bir çalışmayı anlatmadan yukarıdaki soruya yanıt vermek mümkün değil.

    Evet, Hart ve Risley tarafından gerçekleştirilen meşhur ‘20 Milyon Kelime Farkı’ araştırmasından söz ediyorum. Araştırmacılar insan beyninin en hızlı geliştiği dönemde ebeveynlerin ne yaptıklarını anlamaya çalışyor bu çalışmada. Bu amaçla üç değişik sosyoekonomik seviyeden onlarca aile seçiyor ve sıkı bir takip başlıyor. Araştırma boyunca çocuklar üç yaşına kadar her ay bir saat aile içinde gözleniyor. Araştırma tamamlandığında görülüyor ki gelir seviyesi ne olursa olsun çocuklar birbirine çok benziyor ama bir istisna hariç. Farklı gelir gruplarından gelen çocuklar arasındaki en büyük fark çok net bir şekilde açığa çıkıyor. O da çocukların duyduğu kelime sayısı. Aşağıdaki sonuç grafiğinde de göreceğiniz gibi varlıklı ve eğitimli aileler üç yıl boyunca toplam 45 milyon kelime kullanıyor. Orta eğitim ve gelir seviyesine sahip ailelerde bu rakam 30 milyona düşüyor. Ancak eğitim seviyesi düşük ailelerde bu rakam 15 milyonu ancak buluyor. Yani alt ve üst grup arasındaki fark “30 milyon kelime”. Bu araştırmanın çocuk gelişiminde yarattığı devrimi anlatan aynı adlı kitap yakında Türkçede de basılıyor.

    OKULÖNCESİNDE ZEKÂ DEMEK KELİME HAZİNESİ DEMEKTİR!
    Acı olan ilk 36 ayda ortaya çıkan 30 milyon kelime farkının sonraki yıllara etkisi. Çünkü pek çok çocuk için bu fark hiç kapanmıyor! Çocuklar okul çağına geldiklerinde görüyoruz bu farkın ilk etkisini. Çünkü okulöncesi dönemde zekâ dediğimiz şey aslında kelime hazinesinden ibarettir. Daha çok kelimeye aşina çocuklar işte bu yüzden okula başladıklarında öğrenmeye hazır oluyor. Kelime hazinesi geniş olan çocuk, arkadaşlarından birkaç adım önde başlıyor. Çünkü o çocuk öğretmenin ne dediğini daha çabuk anlıyor. Ve maalesef okullar bu farkı kapatmakta çok başarılı olmuyor. O nedenle alt gelir gruplarından gelen çocuklar zorlanırken üst gruptan gelen çocuklar rahatlıkla üniversiteye ulaşıyor.

    ÇOCUKLA BİRLİKTE OKUMALIYIZ
    BU dönemdeki en önemli uğraş çocuklarla bir kitap aracılığıyla diyalog kurmak. İngilizcede ‘dialogic reading’ denen bu teknik bildiğimiz manada bir kitap okuma değil. Yeni doğan çocuk kelimeleri bilmiyor o nedenle yapılması gereken bir kitap aracılığıyla çocukla diyalog kurmak. Yani çocuğa kitap okumak değil, çocukla kitap okumak. Tıpkı eskiden nenelerimiz dedelerimizin yaptığı gibi ninnilerle okumak. Ya da annelerimizin yaptığı gibi çiçekle konuşur gibi çocukla bir kitap üzerinden konuşmak. Her beceri gibi bu da öğrenilebilir bir beceri. Merak ediyorsanız girin YouTube’da pek çok iyi örnek var.

    KİTAPSIZ EVDE ÇOCUK YETİŞMEZ!
    Çocukların zihinsel gelişimini desteklemek, onları okula daha iyi hazırlamak için yapmamız gereken en temel uğraş onlarla kitap okumak. Peki biz bunu ne kadar yapıyoruz? AÇEV’in ebeveynlerle yaptığı araştırmayı daha evvel bu köşede paylaşmıştım. O çalışmada okulöncesi yaşta çocuğu olan ebeveynlere tam olarak neler yaptığı sorulduğunda ilk sırada televizyon izlemek çıkmıştı. Evlerinde çocuklarına kitap okuyanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Yani her 5 ebeveynden sadece biri çocuğuna kitap okuyor! Bunun bir nedeni zihinsel gelişim için kitap okumanın önemi konusunda bilgi eksikliği. Bir diğeri nedeni ise evlerdeki kitap eksikliği. Malum biz çok okuyan bir ülke değiliz. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre evinde okul çağında çocuk olan ailelerin bile yarısından çoğunda toplam kitap sayısı 25’i bulmuyor.

    Türkiye eğer eğitimde içinde bulunduğu çıkmazı aşmak istiyorsa işe doğumdan başlamalı. Çocukların beyninin en hızlı değiştiği okulöncesi döneme özel olarak yatırım yapmalı. Eğer bu erken yaşta çocuklarımız için gerekli yatırımı yapmazsak ondan sonra hangi sınavın nerede kullandığının hiçbir anlamı yok.”

    Kaynak: Selçuk Şirin

  • Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Daha çocuğu dünyaya gelmeden glutensiz, doğal, organik, GDO’suz bebek mamalarının neler olduğunu hatmeden, çocuğunun adına sosyal medya hesabı açan, okuyacağı okulu, çalacağı müzik aletini, yapacağı sporu belirleyen, çocuk yetiştirmeyi kitaplarla öğrenen yeni nesil annelerle okulların başı fena halde dertte.
    Sosyal medyada bebek fotoğrafları paylaşmakla başlayan, cafcaflı doğum günü partileriyle coşan, annelik bloglarını takip eden, ‘harika çocuklar yetiştirme’ yolunda saçını süpürge eden, anne-kadın-beslenme-sağlık sitelerinin vazgeçilmez takipçileri olan bu nesil, kendi annelerinden daha bilinçli olsa da daha stresli ve takıntılı. Kuşkusuz tek istekleri çocuklarının mutluluğu. Onların bütün istek ve ihtiyaçlarını hissedip hemen hazır eden, bütün gününü tasarlayan bu model anneler, kolejlerden de çocuklarına kendileri gibi ‘çok özel davranmasını’ istiyor. Öğretmenleri olur olmaz saatlerde arayıp, çocuklarının ne yediğini soruyor, istemediği çocuklarla aynı sınıfta olmalarına karşı çıkıyor, her aşamada okula müdahale etmek istiyorlar.
    Evet, bir çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işlerinden biri. Annelere de bu konuda çok fazla sorumluluk düşüyor. Üstelik çalışan anne sayısı da gittikçe artıyor. ‘Mükemmel anne’ ya da ‘süper anne’ sendromundaki yeni nesil işe, bakıcıya, okula koşturup bütün günü planlarken çocuğunun da en iyi şekilde büyümesini istiyor, geleceğine yönelik kaygılar duyuyor. Ama unutmasınlar ki bunu yaparken hem kendilerine hem de çocuklarına çok fazla yükleniyorlar.
    Çocuklarının en iyi okullarda okumasını, çok iyi yabancı dil bilmesini, çok yönlü gelişmesini bekliyorlar. Bunun için de çok kaynak tarıyor, yanlış yapmaktan korkuyor, kendilerini sorumlu tutuyorlar. Ancak bütün bunlar onları ilmek ilmek kendilerine bağlamakla ve özgüvensiz çocuklar yetiştirmekle sonuçlanabiliyor.
    Oysa çocukların iyi yetişmesi için öncelikle onlara sorumluluk vermek gerekiyor. Bırakın çocuğu bahçede biri itsin ki kalkmayı öğrensin, bırakın çocuğunuz düşsün ki koşmayı öğrensin, bırakın kirlensin ki öz bakım becerisini kazansın, bırakın arkadaşıyla tartışsın ve kendi barışsın ki sonrasında daha depresif hale gelmesin.
    Sizlerle birlikte sürekli koşturup, sizin planladığınız kursa, spora yetişmesin. İhtiyaçlarını kendisi belirlesin, fanustan çıksın. İhtiyacı olduğunda siz yanında olun, size güvensin yeter.
    KENDİLERİNE BAĞLI ÇOCUKLAR
    Ellerinden düşürmedikleri kişisel gelişim kitaplarıyla süper anneliğe soyunan bu model ebeveynler, çocuklarını sürekli gözetleyip kontrol altında tutar. Çocuklarının mükemmel olmasını isterler. Kusursuz, ideal çocuk için planlar çoktan hazırlanmış, bütün kurallar konulmuş, adımlar atılmıştır bile. Sözde özgür ama ipleri kendilerine bağlı çocuklar yetiştirirler. Ne zaman ne yiyeceklerini, kaçta uyuyacaklarını, ödevlerini, kurslarını, her türlü aktivitelerini planlayıp onları da uymaya zorlarlar.
    TİPİK ÖZELLİKLERİ
    Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini 7 gün 24 saat arayarak yönlendirmek isteyen yeni nesil annelerin tipik özelliklerini eğitimciler şöyle sıralıyorlar:
    SORUMLULUK VERMEYENLER: Çocuk adına her şeyi yapar ama onun yapabileceklerini örselerler. Üstelik bunun farkına bile varmazlar. Odalarını toplamasına fırsat vermez, ayakkabısını bile kendileri bağlar, yemeği önlerine koyar, hatta kaşıkla ağızlarına verirler.
    PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ KAZANDIRMAYANLAR: Onların çatışma yaşamalarına izin vermez, olabilecek sorunları kendileri çözer, arkadaşlarına bile müdahale ederler. Ama çocukların ergenlik çağına geldiklerinde en küçük problemi büyükmüş gibi algılayacaklarını, problem çözme yetilerinin gelişmeyeceğini anlamak istemezler.
    MARKA BAĞIMLILARI: Kılık kıyafete çok önem verip, çocuklarını da çoğu zaman marka bağımlısı yaparlar, ama bunda kendi sorumlulukları yokmuş gibi davranırlar.
    TEMİZLİK HASTALARI: Çocuklarının kirlenmesine izin vermezler, sürekli yıkanmasını isterler. Mikrop kapmaları en büyük korkularıdır.
    ORGANİK BESLENMEYE TAKINTILILAR: Çocuklarının okulda ne yaptıklarından çok nasıl beslendiğini, neler yediğini merak ederler.
    YABANCI DİL TUTKUNLARI: Çocukların okulda sadece İngilizce öğrenmeleri, konuşmaları onlar için en önemli şeydir. Yabancı bakıcı seçer, akşamları kendileri de evde İngilizce konuşur, filmleri İngilizce seyrederler.
    ÇOCUKLARINI ÜSTÜN GÖRENLER: Çocuklarının gerçekleriyle karşılaşmaktan hoşlanmazlar. Onların hep yaratıcı, akıllı, üstün zekâlı olduğunu düşünürler. Çocuğun güçlü ve güçlendirilmesi gereken yönlerini görmezden gelirler. Sınavda başarısız olduğunda, bir müzik aleti çalamadığında suçu okulda ya da eğitim sisteminde ararlar.
    AŞIRI KORUYUCU VE EVHAMLILAR: Çocuklarının başına bir şey geleceğini düşünerek onları her türlü tehlikeden koruyacaklarını sanırlar. Onların okulun bahçesinde koşmalarını, hareket etmelerini bile engellemek isterler. Dizlerinin kanaması, düşmesi durumunda okulu birbirine katarlar.
    BAŞKA ÇOCUKLARI ETİKETLEYENLER: Doğum günü partilerinde, sınıf buluşmalarında başka çocukları “yaramaz”, “tembel” “sorunlu” diye etiketleyerek bunu WhatsApp gruplarına taşırlar.
    BAKICI KANALIYLA YA DA ONLİNE ANNELİK YAPANLAR: Tatile ya da her yere çocuklarıyla giden ama onlarla ilgilenmeyenler bu gruba giriyor. Aşırı sosyaller ama çocuğunu sepet gibi taşıyıp, birlikte kaliteli zaman geçirmezler.

    KAYNAK: Hürriyet / Nuran Çakmakçı