Kategori: Sosyoloji

  • Özgür İradenin Varlığı Tartışması Ve Laplace Şeytanı

    Özgür İradenin Varlığı Tartışması Ve Laplace Şeytanı

    Kararlarımızı kendi irademiz ile verdiğimizden emin miyiz?

    İnsanın tüm karmaşası içinde bir düzen mi yatıyor? Yoksa bizler düzendeki karmaşa mıyız?

    Pierre-Simon (Marquis de) Laplace (1749-1827 Fransa) bu konuya oldukça önem kazanmış teorisi ile yorumunu katmıştır. Ancak bu noktadan önce, teoriyi daha net anlayabilmek adına determinizmden bahsetmeliyiz.

    Determinizm öğretisi (belirlenircilik) evrende gerçekleşen olayların yasalarla belirlenmiş olduğunu söyler. Özgür irade yanılsamadır. Bize özgü sandığımız hareketler ve kararlar determinizme göre bilimsel yasaların sonucudur.

    Bu öğreti bize, irademizin nedensellik denizinde atılan bir kulaç olduğunu mu söylüyor?

    Bilimsel yasalar ile işleyen evrenin vücut bulduğu bazı alanları düşünelim:

    Ahlak felsefesinde ’’İnsan ahlaki eylemlerinde gerçekten özgür mü?’’ sorusu üzerine düşünülmüştür. Nedensellik ilkesi zeminindeki determinizmce ahlak ve hukuk sınırları eylemlerimizi özgür seçimler olmaktan çıkarır. Başka bir örnekle, duygu durumumuzu biz değil bilinçaltı ve onun emirlerinin belirlediği düşünülür.

    Toplumsal açıdan toplumdaki değişkenlere göre irademiz belirlenir. Descartes bir nebze daha özgür iradeden bahsetmiş olsa da iradeden Tanrı ya da tanrısal özelliklere sahip insan olarak bahsetmiştir. Simon de Laplace ise ‘’makine gibi çalışan evren’’ benzetmesini yapmıştır. Evrenin makine gibi çalışmasını ve Laplace Şeytanı teorisini inceleyerek daha net bir resme ulaşabiliriz.

    Laplace, Olasılıklar Üzerine Denemeler kitabında bu teorisinin temelini atmıştır. Olasılık teorisini ve çan eğrisini ilk kez kullanan bilim insanının teoremine göre olaylar ve mevcut durum, iç içe geçmiş bağlı nedenler ve sonuçlardır. Şöyle söylenebilir: Bulunduğumuz an ya da evrenin mevcut hali geçmişin bir sonucu aynı zamanda geleceğin nedenidir. (Tıpkı Dark dizisindeki gibi.)

    Tarihsel gelişimde 1800’lü yıllarda  rassal değişkenlik fikri geliştirildiği zaman, matematikçilerin nezdinde hakiki rassallığın işlevi yoktu. Daha ziyade şans, analiz ettiğimiz durumun tüm parametreleri hakkında tam bilgi sahibi olamayışımız ve bir deneyin sonucunu tahmin etme konusundaki yeteneksizliğimizin bir sonucu sayılmaktaydı. Laplace bunu şöyle açıklar:

    ‘’Zamanın herhangi bir anında bir akıl, doğaya canlılık veren tüm güçleri ve onu oluşturan varlıkların karşılıklı duruşunu bilmiş olsaydı, kainatın tüm bedenlerinin ve en hafif atomların hareketini tek bir formül ile özetleyebilseydi, böyle bir akıl için hiçbir şey belirsiz olmaz ve gelecek tıpkı geçmiş gibi gözlerinin önünde olurdu.’’

    Yani dünyanın rassallığı, özünde onun hakkındaki yetersiz bilgimizi yansıtmaktadır.

    Laplace için gelecek pratikte bilinemez ana teoride bilmek mümkündür. Buna göre, en basit haliyle 2 geçerli sonuca dayanan ‘bozuk para atma’ deneyinde ‘dışsallıklar’ ele alınarak sonuç bilinebilir. Paranın havaya atıldığı andaki sistemin mekanik durumunu örneklem uzayı olarak açıklayabiliriz. Burada sırasıyla konum, paranın kütlesinin merkezinin ivmesi, yönü, belli ‘’t0’’ (time zero) anındaki açısal momenti düşünülebilir. Yani daha belirgin düşünürsek parayı tutuş şekli, rüzgar, yükseklik, zeminin durumu hatta belki de o an geçen bir arabanın yarattığı fiziksel etki bile olabilir. Bu faktörleri hesaplayamasak bile sonucun şans olduğunu iddia etmek mümkün mü? Olaylar rassal görünseler bile aslında ‘fiziksel’ durumlarla koşullulardır.

    Sonuç olarak Laplace koşullarına, Heisenberg’in ‘Belirsizlik İlkesi’ ile cevap verdiğini ve doğada hiçbir şeyin konumunun tam olarak bilinemeyeceğini söylediğini hatırlatıp, gerçek iradenin varlığının matematikçiler için oldukça tartışmalı bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Hem felsefi hem bilimsel yönden oldukça zıt görüşlerle, kümülatif olarak ilerleyen bu tartışmanın aldığımız kararların ‘özgürlüğü’ konusunda bizi daha fazla sorgulatması olası görülüyor.

    Yazı Matematiksel web sitesinden Ceren Demir’e aittir.

     

     

  • Sosyal Medyanın İnsan Hayatı Üzerindeki 11 Etkisi

    Sosyal Medyanın İnsan Hayatı Üzerindeki 11 Etkisi


    Facebook, Twitter, Instagram’ın ruh sağlığına etkileri…

    Sosyal medyanın ruh sağlığı üzerindeki etkileri konusunda bilimsel araştırmalar ne gösteriyor?

    Dünyada üç milyar insan, yani toplam nüfusun yüzde 40’ı sosyal medya kullanıyor. Araştırmalar günde ortalama iki saatimizi sosyal medyada geçirdiğimizi gösteriyor. Bu, her dakika yarım milyon tweet ve Snapchat fotoğrafı paylaşılması anlamına geliyor. Sosyal medyanın yaşamımızda önemli bir yeri var. Ama sosyal medyada acaba sadece zamanımızı değil ruhsal sağlığımızı da mı feda ediyoruz? Sosyal medya yeni bir olgu olduğu için bu konudaki araştırmalar sınırlı. Bu konudaki mevcut araştırmaların vardığı sonuçları derledik.

    Stres

    İnsanlar gündelik stres ve sıkıntılarından uzaklaşmak için sosyal medyaya başvuruyor. Ancak yapılan araştırmalar sosyal medyanın stresi gidermek yerine daha fazla strese yol açtığını gösteriyor.

    1800 kişi üzerinde yapılan araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla strese girdiğini gösteriyor. Başkalarının kendi stresini paylaştığı Twitter ise sosyal medya içinde en büyük stres kaynağı. Fakat kadınlar Twitter’ı kullandıkça daha az strese giriyorlar.

    Erkeklerin sosyal medya ile ilişkisi daha mesafeli olduğundan aynı etkiyi göstermiyor. Araştırmacılar genel olarak sosyal medya kullanımının stresi bir miktar azalttığı sonucuna vardı.

    Ruh hali

    2014’te Avusturyalı araştırmacılar 20 dakikalık Facebook kullanımı ardından kişilerin ruhsal durumunun inişe geçtiğini gözledi. İnsanlar bunun nedenini Facebook’u zaman kaybı olarak görmelerine bağlıyor.

    Başka bir araştırma ise iyi veya kötü ruh halinin kişiler arasında sosyal medya üzerinden yayılabileceğini gösteriyor. Kötü hava koşulları olumsuz paylaşımları yüzde 1 kadar artırıyor. Olumlu paylaşımların yayılma etkisi daha fazla oluyor. Ama bunun gerçekten moral artırıcı bir etkisinin olup olmadığı henüz bilinmiyor.

    Endişe (Anksiyete)

    Araştırmacılar sosyal medyanın tetiklediği endişe, huzursuzluk, uyuma ve konsantre güçlüğü gibi belirtileri inceledi. Yedi ve daha fazla sayıda sosyal medya platformu kullananların, 0-2 sayıda platform kullananlara kıyasla üç kat daha fazla genel endişe semptomları taşıdıkları görüldü.

    Ancak sosyal medyanın endişeye ne şekilde neden olduğu bilinmiyor. Bu konuda daha fazla araştırma ihtiyacı vurgulanıyor.

    Depresyon

    Bazı araştırmalar depresyon ile sosyal medya kullanımı arasında bağlantı kursa da sosyal medyanın iyi sonuç alacak şekilde kullanılmasının da mümkün olduğunu gösteren çalışmalar var.

    700 öğrenci üzerinde yapılan iki araştırmada, moral bozukluğu, değersizlik hissi, umutsuzluk gibi depresyon belirtilerinin sosyal medya üzerinden yapılan etkileşimlerin kalitesiyle ilgili olduğu görüldü. Negatif etkileşimde bulunanlar daha fazla depresyon belirtisi gösteriyordu.

    Benzer bir çalışma 2016’da 1700 kişi üzerinde yapıldığında, en fazla sayıda sosyal medya platformu kullananlar arasında depresyon ve endişe riskinin üç kat arttığı görüldü. Bunun nedenleri arasında sosyal medya üzerinden yapılan zorbalık, başkalarının yaşantısı konusunda çarpık fikirler, sosyal medyada geçirilen zamanın boşa olması hissi gibi etkenler var.

    Fakat araştırmacılar, sosyal medyanın depresyonun erken teşhisinde nasıl kullanılacağı konusunda da çalışma yapıyor. 476 kişinin Twitter paylaşımları incelenip hazırlanan kategorilere göre, henüz depresyon belirtileri ortaya çıkmadan, vakaların yüzde 70’inde depresyon öngörüsü doğru bir şekilde yapılabilmişti.

    Benzer şekilde 166 kişinin Instagram fotoğrafları incelenerek benzer bir sistem kurulmuş ve aynı ölçüde başarılı sonuçlar alınmıştı.

    Uyku

    İnsanlar evrimsel olarak geceleri karanlıkta geçirmeye alışkın. Oysa artık gece gündüz sürekli yapay ışıkla aydınlatılıyoruz. Araştırmalar bunun vücutta uykuyu düzenleyen melatonin hormonunu engellediğini, özellikle akıllı telefon ve diz üstü bilgisayarların yaydığı mavi ışığın en fazla zarar verdiğini gösteriyor.

    Yani uyumadan önce yatakta Facebook veya Twitter’a girmek uyku düzeninizi bozabilir.

    Geçen yıl 18-30 yaş arası 1700 kişi üzerinde yapılan araştırmada, uyku bozuklukları ile ekrandan yayılan mavi ışık arasında ilişki olduğu, sosyal medya sitelerinde harcanan zamandan ziyade, bu sitelere takıntı halinde sık sık bakılmasının daha olumsuz etkide bulunduğu görüldü.

    Bağımlılık

    Bazı araştırmacılar tweet atmayı engellemenin sigara ve alkolden daha zor olduğunu söylese de mevcut ruh sağlığı bozuklukları arasında sosyal medya bağımlılığına yer verilmiyor.

    Fakat sosyal medyada bağımlılık bu konuda yapılan araştırmalardan çok daha hızlı ilerliyor. Bu nedenle araştırmacılar muhtemel bağımlılık sorunlarını teşhis etmek için kendi özel ölçüm yöntemlerini belirliyor.

    Sosyal medya bağımlılığı diye bir şey varsa bu internet bağımlılığı kategorisine girer ki bu resmen kabul edilmiş bir sorundur.

    2011’de Nottingham Trent Üniversitesi, daha önce yapılmış 43 araştırmayı inceleyerek sosyal medya bağımlılığının bir ruhsal sağlık sorunu olduğu ve tedavi gerektirebileceği sonucuna vardı.

    Aşırı sosyal medya kullanımının ilişki sorunları, eğitimde başarısızlık, internet dışı topluluklara katılmama ile bağlantılı olduğu ve alkol bağımlıları ile fazla dışa dönük insanların ve gerçek yaşamda daha az ilişkisi olanların bu bağımlılığa daha yatkın olduğu görüldü.

    Özsaygı

    Kadın ve moda dergilerinin rötuşlu zayıf modeller kullanmasının birçok genç kadının özsaygısını sarstığı uzun zamandır biliniyordu. Şimdi onun yerini sosyal medya alıyor.

    1500 kişiyle yapılan bir araştırmada, katılımcıların yarıdan çoğu sosyal medya sitelerinin kendilerini yetersiz hissettirdiğini söylüyor, 18-34 yaş grubundakilerin yarısı ise kendilerini çekici görmediklerini belirtiyordu.

    2016’da yapılan bir araştırma, başkalarının selfilerine bakmanın kişinin özsaygısını azalttığını ortaya koydu. Zira kişi, başkalarının en mutlu olduğu anları gösteren paylaşımlarıyla kendisinin o anki halini kıyaslıyordu.

    İsveç’te Facebook kullanıcıları arasında yapılan başka bir araştırma da Facebook’ta fazla zaman harcayan kadınların kendilerini daha az mutlu ve daha az özgüvenli hissettiğini gösteriyordu. Başkalarının kariyerleri ve mutlu ilişkileri ile kendi durumlarını kıyaslıyorlardı.

    Fakat küçük bir araştırmada, kişilerin kendi Facebook profillerine bakmalarının özsaygılarını bir ölçüde artırdığı görüldü. Zira profillerimizde kendimizi dış dünyaya ne şekilde sunacağımıza kendimiz karar veriyoruz.

    Esenlik

    2013’te 79 kişiyle yapılan bir araştırmada, Facebook’ta uzun zaman harcayanların sonradan kendilerini kötü hissettikleri ve zamanla yaşam tatminlerinin azaldığı görüldü.

    Fakat başka araştırmalar da sosyal medyanın bazıları için esenlik artırıcı işlev gördüğünü gösteriyor. Duygusal dengesizlik sorunu olan insanlar paylaşımlarıyla duygularını dışa vurma yoluyla yardım alma olanaklarını artırabiliyor.

    Sosyal medyanın esenlik üzerindeki etkileri belirsiz olmakla birlikte, sosyal bakımdan izole olmuş insanların esenliğini olumsuz etkilediği düşünülüyor.

    İlişkiler

    İnsanların yüz yüze görüşmelerinde sosyal medya ilişkide dikkat dağıtıcı bir etken olabilir.

    Romantik ilişkiler de sosyal medyadan etkileniyor. Araştırmalar, eşlerin karşı cinsten birini Facebook’a arkadaş olarak eklediklerinde kıskançlık sorununun gündeme geldiğini gösteriyor. Özellikle kadınlar Facebook’ta daha fazla zaman harcadığından bu duyguları da daha fazla yaşıyor.

    İmrenme

    600 yetişkinle yapılan bir araştırmada, yaklaşık 200 kişi sosyal medyanın kendilerinde başta öfke olmak üzere olumsuz duygular yarattığını ve bunun imrenme duygusuna dayandığını söylüyordu.

    Fakat imrenmenin yıkıcı bir duygu olması gerekmediğine ve insanları daha fazla çaba göstermeye sevk ettiğine inananlar da var.

    Yalnızlık

    19-32 yaş grubundan 7 bin kişi ile yapılan bir araştırmada, sosyal medyada fazla zaman geçirenlerin sosyal izolasyon yaşama ihtimalinin iki kat fazla olduğu görüldü.

    Sosyal medyada geçirilen zaman yüz yüze iletişimin yerini alabiliyor ve insanların kendilerini dışlanmış hissetmesine neden olabiliyor.

    Arkadaşlarının çok daha ideal ve mutlu bir yaşam sürdüğü duygusuna kapılan kişi, onlara imrenecek ve kendisinin içindeki sosyal izolasyonu olduğundan fazla görmesine neden olabilecektir.

    Sonuç

    Birçok alanda kesin sonuçlara varmak için henüz yeterli bilgi yok. Ama veriler, kişilik özelliklerine ve önceki koşullarına bağlı olarak sosyal medyanın kişileri farklı etkilediğini gösteriyor.

    Tıpkı yemek, kumar ve modern çağın diğer cazibeleri gibi bazı kişilere sosyal medyayı aşırı kullanmamalarını önermek gerekir. Ama sosyal medyanın bir bütün olarak kötü bir şey olduğunu söylemek de yanlış olur; zira hayatımıza kattığı olumluluklar da var.

    KAYNAK: BBC Future

     

  • Benjamin Franklin Etkisi; İyilik Yapma Dürtüsü

    Benjamin Franklin Etkisi; İyilik Yapma Dürtüsü

    İyilik Yaptığımız İnsanları Mı Severiz, Sevdiğimiz İnsanlara Mı İyilik Yaparız?

    İyilik yaptığımız kişilere daha çok bağlanıyoruz. Buna, bu fenomeni keşfeden ilk kişi Benjamin Franklin olduğu için Benjamin Franklin Etkisi deniyor.

    On sekizinci yüzyılda, Amerikalı bilim insanı ve siyasetçi Benjamin Franklin, Pennsylvania eyalet meclisinin ikna edilmesi güç ve inatçı bir üyesinin işbirliğini kazanmak istedi. Adama yalvarmak yerine, Franklin tamamen farklı bir yol izlemeye karar verdi.

    Adamın kütüphanesinde nadir bulunan ilginç bir kitabın nüshası olduğunu biliyordu ve adama kitabı birkaç günlüğüne ödünç alıp alamayacağını sordu.

    Adam bunu kabul etti ve Franklin’in ifadesiyle “Bir sonraki görüşmemizde benimle konuştu (ki daha önce bunu hiç yapmamıştı), üstelik büyük bir kibarlıkla ve takip eden dönemde her konuda beni desteklemekten kaçınmadı.” dedi.

    Franklin, kitap ödünç alma tekniğinin başarısını basit bir kurala dayandırmaktaydı:

    “Size bir kez iyilik yapan, onu bir daha hiç zorlamanıza gerek kalmadan bir kez daha yapmaya hazır olacaktır.”

    Başka bir deyişle, bir kişinin sizi sevme olasılığını artırmak için size bir iyilik yapmasını sağlayın.

    Yüz yıl sonra, Rus roman yazarı Leo Tolstoy da aynı fikri şu cümlelerle dile getirdi:

    “İnsanları bize yaptıkları iyiliklerden dolayı değil, biz onlara iyilik yaptığımızda daha çok severiz.”

    1960’lı yıllarda, psikologlar Jon Jecker ve David Landy, bu 200 yıllık tekniğin yirminci yüzyılda hâlâ işe yarayıp yaramadığını keşfetmeye karar vermişlerdir.

    Bir deneyde, katılımcılara bir miktar para kazandırılmıştır. Laboratuvardan ayrılmalarının ardından, bir araştırmacı bazı katılımcıları yakalamış ve para sıkıntısı çektiğini söyleyerek onlara parayı geri verip veremeyeceklerini sormuştur.

    Bölüm sekreterliği yapan ikinci bir araştırmacı ise diğer katılımcılara giderek aynı talepte bulunmuş ama bu sefer psikoloji bölümünün deneyin masraflarını karşıladığını ve bölümün para sıkıntısı çektiğini söylemiştir.

    Daha sonra, katılımcıların hepsinden her bir araştırmacıyı ne kadar sevdiklerini değerlendirmeleri istenmiştir.

    Franklin ve Tolstoy’un onca yıl önce öngörmüş olduğu gibi, katılımcılar kişisel olarak yardım ettiklerini düşündükleri araştırmacıyı daha çok sevmişlerdir.

    Kulağa tuhaf gelse de “Franklin Etkisi” denen bu ilginç olgu teorik açıdan doğrudur. Çoğu zaman, insanların davranışları duygu ve düşüncelerinden kaynaklanır.

    Özetle, insanları sizi sevmeye teşvik etmek için onlardan yardım isteyin.

    Şu durumda, Balzac’ın: “İnsanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayın.” sözü de, yerine oturuyor sanırım.

    İyilik dürtünüzü, kendi çıkarları için kullanmak isteyen insanlara karşı bilinçli olmanız dileğiyle…

    KAYNAKÇA:

    Yazı, Prof. Richard Wiseman’ın “59 Saniye” adlı kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır. (İyilikler, Gülünç Durumlar ve Dedikodu / sayfa 60-61)

    Matematiksel

    Gamze Dönmez

     

  • Tartışmaya Girmek Ya Da Girmemek

    Tartışmaya Girmek Ya Da Girmemek

    İngiliz Faşistler Birliği başkanı Sir Oswald Mosley 1962 yılında faşizm hakkındaki fikrini değiştirmeyi umarak o tarihte 89 yaşında olan büyük usta Bertrand Russel’ı tartışmaya çağıran bir mektup yazmış. Russel ise bu mektuba şöyle bir cevap yollamış;

     

    Sevgili Sir Oswald,

    Bana gönderdiğiniz mektuplar ve ekindeki evraklar için teşekkür ederim. Son yazışmamız hakkında epey düşündüm. İnsanın, kendi değer yargılarına son derece yabancı, hatta tiksindirici değer yargılarına sahip birine nasıl cevap vereceğine karar vermesi her zaman zor oluyor. Konu sadece sizin öne sürdüğünüz fikirlere karşı olmamdan ibaret değil, ben tüm yaşam enerjimi faşizmin felsefe ve pratiğinde kendini gösteren zalim ayrımcılık, takıntılı şiddet ve sadistik kötücüllük ile mücadele etmek için adamış bir insanım.

    Şunu belirtmeliyim, benim ve sizin kendimize yer bulduğumuz duygusal evrenler birbirinden o kadar ayrı ve birbirine o denli zıt ki, aramızdaki olası bir iletişimden herhangi bir samimi ya da verimli sonuç ortaya çıkmasına imkan yok.

    Sizden, bu konudaki fikrimin kesinliğini anlamanızı rica ediyorum. Bunu bu şekilde ifade etmemin nedeni size kabalık etmek amacını taşımaktan ziyade insanlık deneyimine ve insanlığın başarılarına verdiğim değerden kaynaklanıyor.

    Saygılarımla,

    Bertrand Russell

     

    Kimi zaman fikir ayrılığı yaşadığınız kişilerle dozunda tartışmak ve fikir cimnastiği yapmak, kendi bakış açını daha derinden irdelerken farklı bakış açılarını da görmek konusunda faydalı olabilir. Fakat karşımızdaki kişinin bu tür bir tartışmaya girilmeyecek seviyede olması böyle bir tartışmayı anlamsız da kılabilir. Böyle durumlarda verilebilecek en net ve aynı zamanda da en nezaketli yanıtı Bertrand Russel’ın kaleminden okumuş olmak benim için çok aydınlatıcı oldu. Bunu sizlerle de paylaşmak istedim.

     

    Nilay Gündüz

     

  • İslami Örgütlerde Kadınlar ve Üstlendikleri Roller

    İslami Örgütlerde Kadınlar ve Üstlendikleri Roller

    İslami Örgütlere Kadınların Katılma Sebepleri ve Üstlendikleri Roller

    By Audrey Cleaver-Bartholomew

    2016, VOL. 8 NO. 05 | PG. 1/1

    İslami gruplarla ilgili en yaygın yanlış görüşlerden biri de bunların sadece erkeklere ait gruplar olduğudur. Hatta bazıları “Müslüman Kardeşler” (Muslim Brotherhood) gibi spesifik olarak cinsiyet isimlerine sahiptirler ya da “erkek kardeşliği” veya “erkekler” gibi referanslara sahiptirler. Özel bir dilin ötesinde İslami organizasyonlar sıklıkla tamamen erkek liderliğinde çoğunlukla genç erkeklerden oluşur ve cinsiyete göre ayrılmış alanlar içerir. Batıda İslamcılar ağırlıklı olarak kadın düşmanı kabul edilirler ve “Müslüman Kardeşler” gibi ana akım organizasyonlarla “Taliban” gibi şiddetle baskıcı gruplar arasında çok az bir ayırım yapılır.

    Diğer yandan İslamcı kadınlar da batı dünyası için görünmez olsalar da İslami organizasyonlar içinde kuruluşlarından bu yana var olmuşlardır. Örneğin Zaynab al-Ghazzali 1933’te Müslüman Kadınlar Birliği’ni kurmuş ve 1949’daki ölümüne kadar Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hassan al-Banna’yla birlikte çalışmıştır. Bugün İslam organizasyonlarındaki kadınlar sadece bu organizasyonlardaki adamların eşleri ve kızları değil kendi parlamentolarının İslamcı partilerinde temsili olan, organizasyonlarda liderlik pozisyonlarında olan ve toplumun marjinal gruplarına sosyal hizmetler sağlayan orta sınıf eğitimli kadınlardır.

    Araştırmamda İslami gruplardaki kadınların temel motivasyon kaynağının her zaman önemli olan İslami referans çerçevesinde bir kolektif haklar anlayışı (marjaiyya islamiyya) olduğunu ve bir kadın ve birey olarak statülerinin İslam tarafından korunduğunu kabul ettiklerini fark ettim. Batının feminizm anlayışını reddederler ve gerçekleştirmek istedikleri haliyle kadın haklarının İslam düzeninin (Nizam İslami) bir parçası olarak ele alınmasını savunurlar.

    Bunu toplumda gerçekleştirmek için birtakım roller üstlenirler ve genellikle organizasyon bu konuyla ilgili olarak resmi bir konum almadan önce bu rolleri gerçekleştirirler. Bu özel yöntem ile bir yandan kendilerine politik olarak bir alan açarlar ve İslami organizasyonun sınırlarını pragmatizm prensibi doğrultusunda zorlarlar diğer yandan da marjaiyya islamiyya çerçevesinde rollerini haklı çıkarırlar.

     

    Kadınların İslami Organizasyonlara Katılmak İstemelerinin Temel Sebepleri

    Kadınların İslami örgütlere katılmak istemelerinin temel sebepleri şaşırtıcı bir biçimde erkeklerinkiyle aynıdır. Pek çok durumda ana akım İslami örgütler baskıcı hükümetlere karşı yapılacak en iyi muhalefet alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Orta sınıf eğitimli bir kadın için, Hamas örneğinde olduğu gibi İslami bir örgüte üye olmak İsrail işgalindeki bölgede rejimi protesto etme anlamı taşır. İslami örgütlere katılan kadınlar kendi haklarını bireysel ya da uluslarının kültürel ve politik bütünlüğünden farklı olarak değil bir bütünün (nizam islami’nin yaratılması) parçası olarak görürler.

    Ana akım İslami örgütlere ve onları destekleyenlere katılan erkekler gibi kadınlar da genellikle orta sınıftandır ve politikaları hakkında “ideolojik” olmaya güçleri yetmektedir. Bu organizasyonlarda temsil edilen kadınlar eğitimlidir ancak bu daha düşük gelir seviyesindeki kadınların İslami örgütlere bağlanamayacağı anlamına gelmemektedir. Onların bu örgütler içinde yer alma şekli cinsiyetle değil daha çok içinde bulundukları ekonomik sınıfla alakalıdır ve örgütlerle direkt bağ kurmaktan ziyade sosyal hizmet alan taraftadırlar.

    Tarek Masoud da Mısır seçimlerinde fakir bölgelerde yaptığı gözlemlerde bu desteğin cinsiyetle değil içinde bulunulan ekonomik sınıfla alakalı olduğunu onaylarken maddi durumu kötü olanların sosyal yardımlardan faydalandıklarını ve ideolojik olarak Müslüman Kardeşler’i desteklediklerini ancak politik desteklerini gösterme ve siyasi hareketlerde bulunma anlamında bir etkileri olmadığını dile getiriyor. Masoud yoksul seçmenler ve zengin adaylar arasındaki himaye bağlarının yaygınlığının yoksul seçmenlerin değerlerini paylaşabilecek İslamcılara oy vermesini engellediğini dile getiriyor.

    Ben bu yazımda İslami örgütlere zor kullanılarak yapılan katılımlardan bahsetmedim, İslami örgütlere katılan ya da bu örgütlerde yer alan kadınlardan bahsettiğimde, kastettiğim şey bunu kendi istekleriyle yapanlardır. Bunun istisnası Filistin’de (kısmen Gazze’de) Hamas’ın 1987’de birinci intifada boyunca İslami prensiplere olan uygunluğun kadınlara empoze edilmesidir.

    ‘’Ahlaklı uluslar ahlaklı kadınlara ihtiyaç duyar” iddiasıyla Hamas, İsrail istihbaratının ahlaksız kadınları kullanarak Filistin’i ve Hamas’ı güçsüzleştirmeye çalıştığını iddia etmiş, İsrail karşısında Filistin direnişini güçlendirme amacına yönelik olarak 1988 – 1993 arasında 107 kadın İslami örgütler tarafından öldürülmüştür.

    İslam düzeninin kurulma anlayışı İslami gruplarda öncelikli olarak kadın ahlakının öne çıkması ve kolektif hakların bireysel hakları baskılama mantığına dayansa da bu uç bir örnektir. Hamas’ta yer alan kadınlardan bahsederken zor kullanılarak katılımı sağlananları değil kendi isteğiyle ve aktif olarak bu grupta yer alanlardan bahsetmeye çalışacağım. İslam örgütlerinde yer alan kadınların birçoğu bir seçim yapmak zorundadır ve katılımlarının bir sonucu olarak baskıcı hükümetlerin yönetimi altında işkence, hapse girme ve öldürülme riskiyle karşı karşıyadırlar. (Bu özellikle Mısır’da Nasser Bölgesinde  şu an Müslüman Kardeşler örgütüne bağlı olan kadınlar için doğrudur)

    Bu incelikli bir konudur ve seçim her zaman dışardan belirlenmez. Örneğin, örtünme seçimi batılılar tarafından baskı sonucu olarak kabul edilir. Hamas’ın silahlı zorlaması sonucunda olduğunda aynı fikirdeyim. Ancak 1979 İslam Devrimi öncesi İranlı kadınlar arasında örtünmenin yaygınlaşması batılılaşmaya karşı bir tepki olarak yaygınlaşamaya başladı ve eğitimli kadınlar tarafından özgürce yapılan bir seçimin sonucuydu. Ben genelde kadınların tercihlerinin mecbur olduklarına göre daha çok olduğuna inanırım fakat bunun aksi durumlar da tabii ki vardır.

     

    Ana Akım İslami Örgütlerde Kadınların Görevleri

    Erkek egemen İslam örgütlerinin yanı sıra kadın örgütleri de uzun zamandır varlar. İslami hareketlerdeki en eski ve yerleşik kadın alanları arasında kadınların katılımı ve hatta kadın gruplarındaki liderlikleri son yıllarda oynadıkları rollerle kıyaslandığında çok daha az aykırıdır. Yemen’deki Islah Partisi ve Ürdün’deki İslami Eylem Cephesi ile daha önce bahsi geçen Müslüman Kadın Birliği en uzun süreli kadın örgütleridir.

    Bu organizasyonların oynadığı roller dinamiktir. Geleneksel olarak izole edildikleri kadınsal konulardan parti doktrini ve politikalarında daha fazla rol oynamak için giderek daha fazla ajite oldular. Daha önce de değinildiği gibi partide liderlik pozisyonları için mücadele eden kadınların varlığı daha öncesinde organizasyonlarda kadınlarla alakalı bölümlerde oynadıkları liderlik rollerinde kazandıkları büyük tecrübe ve popülarite sonucunda ortaya çıktı. Orta doğuda demokratikleşmenin geçici yayılımına eşlik eden İslamcı politik partilerin yükselişi kadınların daha önce hiç olmadıkları şekilde İslami organizasyonların politik kollarında yer almalarına izin verdi. Başka bir deyişle İslami hareketler politik açılımlarına göre daha eskidirler ve bu açılımlar kadınları da ilgilendirecek şekilde belirsiz güç ilişkilerine yol açarlar.

    İslami organizasyonlar arasında cinsiyet odaklı ve en uzun soluklu ikinci oluşum ise öğrenci grubu İslam Cemaati’dir. Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşler aktif öğrenci kollarını davalarının bir parçası olarak genç insanların işe alındığı bir alt yapı olarak görürler ve daha hoşgörülü zamanlarda öğrenci birlikleri için adaylar gösterirlerdi. Kadın katılımı konusunda geleneksel olarak en muhalif grup olan Hamas bile mezuniyet sonrası her türlü katılımı yasaklasa da üniversiteli kadınların öğrenci organizasyonlarında yer almalarına izin verirdi.

    “İslam Cemaati” İslamcı “dava” mesajının yayılmasında kilit bir rol oynadı; İslami değerleri, alkollü partileri engelleyerek, kız öğrenciler için mini otobüsler sağlamak yoluyla İslami değerlere uyulmasını mümkün kılarak, Kuran-ı Kerim sınıfları ve özel dersleri açarak ve alkol tüketimi ve evlilik öncesi romantik ilişkiler gibi gayri İslami durumların üniversite bünyesinde gerçekleşmesini protesto ederek desteklediler. İslam Cemaati’ndeki kadınların aktivizmleri daha uzun süreli ve göreceli olarak tartışmaya kapalıydı.

    Kadınların katılımı daha çok iki alanda öne çıkmaktaydı; parlamenter katılım ve parti liderliği. Arap Baharı’ndan sonra ortaya çıkan daha demokratik ortamda Müslümanların ağırlıklı olduğu pek çok ülkede Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi (PJD), Tunus’ta Ennahda, Ürdün’de IAF ve Yemen’de Islah Partisi İslami grupların politik açılımlarında kadınların rolünün ne olması gerektiği sorusuyla uğraşmaları gerekti.

    Kadınların kamusal hayatta İslamcı grupları temsil etmesine karşı sert muhalefet öngörülebilirken, gerçek daha karmaşıktır. Hem Ennahda’nın hem de PJD’nin parlamentoda kadın temsilcileri vardır ancak bu temsilciler kadın erkek eşitliği adına batı dünyasının beklediği anlamda bir “feminist” yaklaşımı benimsemez. Örneğin Ennahda üyesi Souad Abderrahim toplumun beklentileri ve kolektif ahlak adına evlilik dışı doğan çocukların korunmalarının kaldırılması ile alakalı bir yasa önerisinde bulunmuştur.

    Bir bütünün parçası olarak kadın hakları vurgusu, bu bütün İslam düzeni olarak kabul edildiğinde İslamcı parlamenterler arasında cinsiyetten bağımsız olarak yaygındır. İslamcılara göre kadın olgusu kendilerini cinsiyete göre değil İslami kimliğe göre alakadar etmektedir. Ayrıca parlamentodaki kadın temsili İslami organizasyonların kadınların rolleri üzerinde bir uzlaşmaya vardığı anlamına da gelmemektedir. Daha çok organizasyonlarda gelenekselcilerin mi yoksa yenilikçilerin mi daha baskın olduğu anlamına gelmektedir; İslami organizasyonlarda da her türlü grup mevcuttur.

    Son olarak İslami organizasyonlarda kadınların üstlendiği rollerdeki en büyük değişiklik grup liderliği düzeyinde olmuştur. IAF’ye paralel olarak kadın organizasyonlarında başlayan IAF’den Nawal Faouri gibi kadınlar giderek artan bir şekilde grup liderliğinde karar alma mekanizmalarında yer almaya başlamışlardır. Benzer bir olgu kadınların statüsüyle alakalı tarihsel olarak daha muhafazakar olan Filistin’den Hamas ve Yemen’den Islah Partisi’nde de meydana gelmiştir. Kadınların liderlik pozisyonlarına gelmesi ideolojik anlamda hızlı bir kayma anlamına gelmediği gibi genelde derinlemesine dini tartışmaların konusu da olmaz.

    Bunun yerine boşalan liderlik pozisyonları için kadınların mücadelesi ve bunları elde etmeleri sonrası başarı ya da başarısızlık tartışmaları yapılır. Bu nedenle pragmatizm daha sonra doldurulacak olan doktrini öteler. Basit bir şekilde kadınlar bu rollere getiriliş sebeplerinin hakkını vermezler. Hiç anlaşılamayan marjaiyya islamiyya kadınların statüleri üzerine tartışmalarda tüm taraflar tarafından çağrılır. Örneğin Hamas’ta kadınlar Filistinlilerin sayısal anlamda bir dezavantajı yaşadıklarını ve İsrail işgaliyle mücadele edebilmek için olabildiğince çok katılıma ihtiyaç duyduğunu dile getirirler. Söylemleri kadınların ulusun bir kurumu olduğu ve batı destekli bir düşmanla yüzleşecek kadar güçlü bir İslami ulus için İslami kadınların gerekli olduğu yönündedir.

    Liderlik pozisyonlarında dul ve bekar kadınların yaygınlığı argümanları güçlendiriyor çünkü bu kadınların liderleri tarafından ihmal edilebilecek bir aileleri yok. Bununla birlikte, pek dile getirilmeyen argüman bu kadınların önde gelen Hamas liderlerinin eşleri, kız kardeşleri veya kızları olduğudur. Bu da gruplar arasındaki farklılığı ortaya koyar. Müslüman kardeşlerde liderlik pozisyonlarındaki kadınlar genelde organizasyonun önde gelenlerinin eşleri ve dullarıdır.

    Yine de tutarlı bir şekilde benzer argümanlar öne sürülmektedir: Kadınlar aile görevlerini ihmal etmedikleri veya şeriatı ihlal etmedikleri sürece, bir İslam düzeni gerçekleştirirken Hz. Muhammed’in kendi aile üyelerinin ortaya koydukları örnekleri takip etme hakları vardır. Bir kadının tam olarak ne yaparak şeriatı ihlal ettiği farklı tartışmaların konusudur. “Metin yasaklamaz” ifadesi, kadınların İslamcı grupların daha üst düzey organlarına katılımlarına ilişkin argümanlarının anahtarı haline gelmiştir.

     

     Marjaiyya Islamiyya’da Kadın Hakları

    Marjaiyya islamiyyesi, İslami örgütlerde kadın haklarıyla ilgili her türlü tartışmanın merkezinde yer alır. İslamcı kadınlar, batı tarzı feminizmi tehlikeli derecede bireyselci ve yetersiz odaklanmış olarak tamamen reddediyorlar. Diğer İslamcılar gibi, İslamcı kadınlarda öncelikle kadın, Mısırlı veya Ürdünlü olarak veya belirli bir sınıfın üyeleri olarak değil, her şeyden önce kendini adamış Müslüman kadınlar (moltazemaah) olarak tanımlanır. Haklarının İslam tarafından tanımlandığını ve kutsandığını düşünürler ve bu nedenle İslamcı bir toplumun gerçekleştirilmesinin doğal olarak yaşamlarını ve haklarını iyileştireceğini savunurlar.

    İslamcı kadınları anlamada çok önemli bir faktör, yalnızca İslam’a değil aynı zamanda aileye de odaklanmalarını anlamaktır. İslamcılara göre, herhangi bir ülkenin veya toplumun merkezi birimi birey değil ailedir. Hem erkek hem de kadın İslamcılar, her zaman bir bütün olarak batı toplumunu ve özellikle de batılı kadın hakları nosyonunu fazlasıyla bireyci olarak kınıyorlar. İslamcı Filistinli yazar Nehad al-Sheikh Khalil şöyle ifade eder:

    Feministlerin bireysel haklar kavramına dayalı kadın hakları çağrılarını eleştirirken, “bireysel benlik, kalkınmanın ölçüsü olamaz, çünkü bu kamu yararına aykırı olabilir.’’ Buna örnek olarak bir İsrail yerleşiminde ya da işyerinde çalışan bir Filistinliyi örnek verir.

    Ancak aynı yazar, kadınların sağlık bakımı, aile planlaması, evlenmeyi geciktirme ve aile içinde haysiyet hakkına sahip olduğu konusunda ısrar ediyor. El-Şeyh, kadınların basitçe dava için boyun eğdirilmeleri veya feda edilmeleri gerekmediğini, ancak onların rollerinin Filistin’in kurtuluşundan ayrı bir mesele olarak kabul edilemeyeceğini savunuyor

    Hamas’ınkinden daha az milliyetçi bir bağlamda, argüman benzer kalır. Mısır’da, Wasat Partisi’nden bir İslamcı olan Aboul ‘Ela Madi, toplumun dini ve ahlaki değerleri pahasına mutlak özgürlük fikrini eleştirir ve partisinin, toplumun değerlerini hiç kimse onları aşmayacak veya onlara bir şey eklemeyecek şekilde tanımlamasında ısrar eder. Toplumun kolektif olarak İslamlaşması ile bu öncelik tam da marjaiyya islamiyyedir. Kadın hakları özellikle bir kadın sorunu olarak değil, bütünün bir parçası olarak görüldüğü sürece kabul edilebilir. Bu şekilde, kadın hakları bir tür kamu yararı haline gelir. İslami bir toplumdaki herkes, ahlaklı kadınların kendilerine Kur’an ve Sünnet tarafından emredilen rolleri yerine getirmesinden fayda sağlar, çünkü bu erkekler ve çocuklar için olduğu kadar kadınların da kendileri için daha İslami bir toplum yaratır.

     

    Sonuç

    Kadınların tüm İslam toplumundan ayrılması ve özellikle aileden ayrı özerk etkenler olarak görülmeleri, kadın hakları girişimlerine desteği önemli ölçüde azaltmaktadır. İslamcı kadınlar genellikle seküler feministlerle aynı girişimlerin çoğunu desteklese de – örneğin üreme bakımına daha fazla erişim – girişimlerin motivasyonu çok önemlidir. İslamcı kadınlar sık ​​sık kendileriyle aynı inisiyatifi savunan laik feministlerle bu kişilerin kadın haklarını İslami metin veya gelenek yerine insan hakları hukukundan kaynaklanan bireysel bir yaklaşımla ele alacakları ve bunun onları Müslüman toplumu aşağılama arayışıyla hedef alacağı korkusuyla savaşacaklar. İsimleri her ne olursa olsun, genellikle daha geniş kamusal alan ve kadınların sesi için ajitasyonun ön saflarında yer alacaklar ve kendilerini gelişen İslam toplumunun hayati bir parçası olarak görecekler. Onlar ahlaki bir ulusun temelinin güçlü, ahlaki bir yapıda yattığını savunuyorlar.

    By Audrey Cleaver-Bartholomew

    2016, VOL. 8 NO. 05 | PG. 1/1

    Inquiries Journal sitesinden alınarak çevirilmiş bir Audrey Cleaver-Bartholomew makalesidir.

    Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

    Çeviri: Deniz Gündüz