Kategori: Sosyoloji

  • İrlanda Ve Türkler

    İrlanda Ve Türkler

    İrlanda deyince benim aklıma Dublin şehri, şarkıcı Johnny Logan, çocukluğumun efsanevi filmlerinden ”İrlandalı Kız”, kocaman dalgalı sahiller ve şatolar gelir. Haritadaki yerini ve doğasını bilirim..
    Oysa biz Türklerle İrlandalıları birbirimize gönülden bağlayan öyle bir şey varmış ki…

    Belgesel  kuşaklarını  izlemeyi severim; bir çoğunuz gibi.

    Benim favorim, başka diyarlara yolculuklar.  Bu programları ülkemizde veya dünya ülkelerdeki insanların yaşamlarını ne şartlar altında sürdürdüğünü, kendi yaşamımla ne gibi paralellikler veya zıtlıklar gösterdiğini, toplumların olaylar karşısındaki tepkilerini inceleme fırsatı verdiği için seviyorum. İzledikten sonra genellikle içsel bir yolculuk başlar benim için. Öz eleştiriler yaparım.  Kendi adıma, şehrim adına, ülkem adına…

    Bugün, güneşli ama hafif serin bir sabahın kahvaltısı arkasından televizyonda bir yolculuk programına rast geldim. Elimde demli çayım, pufidik kanapem üzerinde yaşayacağım bir sabah keyfi beni beklemekteydi anlaşılan.

    Ekranda  izleyicilere İrlanda tanıtılıyordu.  Şanslıydım, programı henüz başında yakalamıştım.

    Program her gezi programlarında olduğu gibi sokaklar, tarihi ve doğal güzelliklerini peş peşe sunarak keyifli bir şekilde sürüyor.  Gösterilen bir kaç bölgede yerleşim alanları içinden nehirler geçiyor. Bazı nehirlerin çevresi göz alabildiğince yemyeşil, bakımlı çayırlarla çevrili. Çimenlerin üzerinde çocuklar çıplak ayaklarıyla hatta yuvarlanarak oynayıp eğleniyorlar. İnsanlar ellerinde sandviçleri, içecekleri atıştırıyorlar. Sanırım hiç biri ellerindeki çöpleri yemek yedikleri yerde bırakıp gitmiyorlar ki, çayırlar tertemiz. Çocuklar otların arasında özgürce yuvarlanabildiklerine göre, tehlikesiz de. Zira hiç kimse içtikleri soda veya cam şişedeki diğeri içecekleri bitirip, şişesini kırarak yerlere atmamış. Öyle yapsalar bu  çocuklar o yeşilliklerin arasında böylesine özgür ve mutlu oynayabilir mi? Ne güzel diye içimden geçiriyorum… Keşke bizim de çayırlarımız böyle olsa, bizim çocuklarımız da…

    Birden keyifli giden program içimi sıkmaya başlıyor. Şehirlerin içinden geçen nehirlerin kenarlarında çöp yığınları, eski araba lastikleri, hayvan ölüleri, inşaat molozları, evsel atıklar yok.. Daracık kıyı kenar mahalleler bile tertemiz. Her yer insanların hak ettikleri gibi mutlu ve sağlıklı yaşamaları için doğallığı bozmadan tertemiz ve bakımlı.

    Çaydan vazgeçtim. Reklam arasında kendime  sert bir kahve yapıp izlemeye devam ettim. Ülke boydan boya yemyeşil. Galiba orada gördüğü her yeşil alana bina yapma heveslisi müteahhitler ve  belki de cebi biraz para görünce kendine kurtarılmış bölgeler gibi tecrit yaşam alanları oluşturmak isteyen sonradan türedi zenginler yok. Talep olmayınca arz da yok demek ki…

    Sosyal İşler Bakanı ile bir sokak röportajı yapıldı. Kadın bakan soruları cevaplarken çevreden gelen geçen hiç kimse kamera ve bakanla ilgilenmedi. Ekranda  unvanını yazmasalar bakan olduğunu anlamayacaktım. Korumaları falan yoktu.  Sıradan bir vatandaş gibiydi. Galiba onu hiç tanımıyorlar veya pek sevilen bir kabine üyesi değildi. Hiç kimse onunla ilgilenmedi. Kadraja sığmak için hiç kimse itişip kakışmadı.

    Sıra Drogheda’yı tanıtmaya geldi.

    Buradaki geçmiş yıllarda  premier liginde şampiyon olmuş Drogheda United FC  futbol kulübü ziyaretinde formalardaki ay yıldız arması ilgimi çekti. Kulübün renkleri bordo mavi ve arması ay yıldızdan oluşuyor. Trabzonspor’un da kulağını çınlatan sunucu formadaki ay yıldızı sorunca ilginç bir ayrıntı ve  İrlandalılarla Türkler arasındaki özel gönül bağı ortaya çıkmış oldu.

    1847 yılında o dönemde İrlanda’yı kasıp kavuran bir kıtlık olmuş. Bu kıtlıkta ülkede insanlar ve hayvanlar çok ağır kayıplar vermiş . İrlanda halkının büyük bir kısmı adından bugün tabut gemiler diye bahsedilen  gemilerle başka ülkelere;  eğer gemilerde hayatlarını kaybetmemişlerse, göç etmişler. Bu kıtlık sırasında Dublin’deki anne ve babasını açlık yüzünden kaybeden İrlandalı saray doktoru Osmanlı Sultanı’na bundan bahsedince Abdülmecid Han derhal İrlanda halkına yardım edilmesi yönünde karar almış.

    10 000 pound nakdi yardım yapılmasını buyurmuş. Ancak İrlandalılar bu miktarı kabul edememişler. Zira aynı anda Kraliçe Victoria 2000 pound tutarında nakdi bir yardım yapmış bulunmuş. Ve yasalara göre Kraliçe’nin yardım miktarından daha fazla yardım yapılması ve bunun kabul edilmesi mümkün değilmiş. Bunun üzerine açlıkla mücadele eden İrlanda halkına yardım etmeyi mutlak isteyen Osmanlı  Sultanı 1000 poundluk nakdi yardım ve peşinden 3 gemiyle 9000 pound tutarındaki ayni yardımı  yola çıkarmış. Kraliçe’yi kızdırmaktan korkan bazı işgüzarlar bu gıda yardımı dolu gemileri İrlanda’da limanlara yanaştırmamışlar.  Ancak Drogheda limanı bu gemilerin yanaşmasına izin vermiş ve İrlanda halkı bu limandan ülkeye yayılan Osmanlı Sultanı’nın yardımları ile kıtlıktan kurtulmuş.

    İzlediğim programda şunu gördüm ki İrlandalılar bu yardımı  hiç unutmamış. Sunucunun Türk olduğunu öğrenen sokaktaki halk önce konuyu kısaca anlatıyor ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen o günler için bugün bile teşekkür ediyor. Ne vefakar bir halk. İçim acıyor. Biz bugünlerimizi, özgürlüğümüzü, demokrasimizi  borçlu olduğumuz yakın tarihimiz kahramanlarına bile böyle davranmıyoruz.
    Ne çelişki. Ne çabuk unutabiliyoruz?

    Drogheda United FC futbol takımı ise bu yardımın kendi şehirlerinin limanından İrlanda halkına ulaşmasının tatlı gururunun nişanesi olarak amblemlerini ay yıldız olarak seçmişler. Ülkenin önemli bir otelinin duvarına da Türk halkına teşekkürlerini bildiren bir plaket asmışlar.  Yine orijinali Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen  1847 tarihli ülkenin asilzadeleri tarafından kaleme alınmış bir teşekkür ve minnet duygularını yazdıkları mektubu da göndermişler.

    Ülke açlık günlerini unutmamak için bir anıt heykel yaptırmış ve birkaç aç, ıstırap içindeki insan figürüne  kemikleri sayılan bir köpek figürü de eşlik etmiş.

    Türkleri çok sevmeleri ve ülkelerinde vatandaşlarımızın işlettiği  iş yerlerini tercih etmelerinin ardında yatan bu duygusal gerçeğin ardından bir berber dükkanına giden sunucu buranın çok popüler bir yer olduğunu ve sakal tıraşının  ardından sıcak havlu uygulamasının İrlanda’da sadece Türklerin işlettiği dükkanlarda yapıldığını söylüyor. İşletme sahibi ile yapılan söyleşide usta bildiğimiz damat tıraşı uygulamasını burada her tıraşta yaptıklarını ve bu sayede berberlik işinde haklı bir şöhrete sahip olduklarını söyledi.

    Sunucu çekim tarihlerine denk gelen ulusal bir bayram günlerinde yaşanan coşkuyu, bu bayramın hakkıyla kutlanabilmesi için yetkililerin, kurumların ve halkın el ele vererek nasıl çabaladığını anlatınca içim cız etti. Hep bir arada eğlenen halkın coşkusuna nedense katılamadım. Başka duygular o anda beni engellediği için ekrandan taşan eğlence havasına ortak olamadım.

    Program bitti. En azından  artık bir İrlandalı ile karşılaştığım zaman Türk olduğum için  bana neden sempatiyle bakacağını biliyorum.

    Kaynak: OYA ENGİN gazete.tiyatroterapi.com

  • Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Trilemma (veya Münchhausen Üçlemi), epistemolojide herhangi bir iddianın doğruluğunu ispatlamanın imkânsız olduğunu ileri süren bir düşünce deneyidir. Buradaki “ispat” dar bir anlamda (“bilimsel bulgu”) kullanılmamaktadır; tam tersine, en kapsayıcı anlamıyla kullanılmaktadır ve matematik ve mantıktaki ispatları da kapsamaktadır. Buna göre, belli bir argüman zinciri inşa edecekseniz, belli varsayımlar ile yola çıkmak zorundasınızdır.

    Şöyle düşünün: Diyelim ki gökyüzünün maviliğinin kırılan ve saçılan ışık ışınlarının dalga boylarından kaynaklandığı yönünde bir argüman ileri sürüldü. Buna kanıt olarak ışık tayfının nasıl oluştuğu gösterildi ve havadaki moleküllerin de aynı etkiye sebep olduğu ispatlandı. Ancak biri, kolaylıkla bu kanıtın kendisinin de kanıtını sorabilir. Yeni kanıtlar bulsanız da o kanıtların da kanıtları sorulabilir ve bu böyle devam eder. Bu durumda herhangi bir iddiayı veya argümanı nasıl kanıtlayabiliriz?

    Bir Argümanı “Kanıtlamanın” 3 Zor Yolu

    Münchhausen Üçlemi bir “trilemma” veya “üçlem” olarak anılır, çünkü bir argüman üreten veya bir argümanı savunan herkesin ve her düşünce sisteminin şu 3 zor tercihten birini seçmek zorunda olduğunu söyler:

    Döngüsel Argüman

    Döngüsel argümanlar (İng: “circular argument”, Lat: “circulus in probando“), ispatlamak istediği sonucu bir başlangıç noktası olarak alan argümanlara verilen bir isimdir – ve bir mantık safsatasıdır. Eğer bir argümanın döngüsel olduğunu fark etmezseniz, oldukça inandırıcı gelecektir, çünkü bu tür argümanların öncülleri doğruysa sonuçları da doğru olacaktır ve “sonuç”, zaten “öncül” olarak alındığı (ve dolayısıyla “doğru” kabul edildiği) için, sanki varılan sonuç bağımsız olarak doğruymuş gibi bir izlenim verir. Bir örnek şudur:

    • Ahmet: Başarının anahtarı nedir?
    • Berna: Doğru elemanları işe almak.
    • Ahmet: Doğru elemanları işe aldığını nereden bileceksin?
    • Berna: Başarılıysan, doğru elemanları işe almışsın demektir.

    Görülebileceği gibi, bu argüman zincirinde Berna, doğru elemanları işe almayı başarının sırrı olarak görmekte, başarıyı ise doğru elemanları almanın sırrı olarak görmektedir. Bu, döngüsel bir mantık hatasıdır.

    Aslında döngüsel argümanlar formel bir mantık hatası değildirler; sadece pragmatik nedenlerle sorunludurlar: Eğer öncül olarak alınan sonuç gerçekten doğruysa, elbette argüman da doğru olacaktır. Fakat o öncül henüz ispatlanmadığı için, ister istemez sonuç da ispatlanmamış hâldedir ancak o argümanı dinleyen birine sonuç, aslında ispatlanmış gibi gelecek ve ikna edici olacaktır. Bu da hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olacaktır.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma bağdaşırcılık veya koherentizm (İng: “coherentism”) denmektedir. Buna göre “gerçek”, bir dizi cümle, önerme ve inanç kümesi çerçevesinde tutarlılıktan doğar. Ayrıca epistemik temellendirme teorisine göre de bir kişinin bir inanca sahip olmak için iyi bir nedeni varsa, o inancın gerçeklik değeri daha yüksek olacaktır. Burada önemli bir kriter, inancın rasyonel olmasıdır. Yukarıdaki Ahmet ve Berna arasındaki diyalog, esprili bir şekilde, şöyle devam ettirilebilir:

    • Ahmet: Bu durumda döngüsel mantık başarısının anahtarı mı?
    • Berna: Evet! Çünkü başarının anahtarı döngüsel mantık.

    Sonsuz Argüman

    Sonsuz argümanlarda her bir dayanak noktası, kendinden önce gelen dayanak noktalarına dayanır ve bunlar sonsuza kadar devam eder. Örneğin herhangi bir bilimsel konuda sürekli “Neden?” sorusunu sorarak, herhangi bir olgudan yola çıkıp Evren’in başlangıcına kadar gidebilirsiniz; çünkü her şeyin nedenleri birbirine bağlıdır ve o nedenler silsilesi, Evren’in başlamasıyla başlamıştır. Sarah ile kimya profesörü olan babası arasında geçen diyaloğun ufak bir kısmını buraya taşıyalım:

    • Sarah: Babacığım, duşta mıydın?
    • Babası: Evet, duştaydım kızım.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü kirliydim. Duş beni temizliyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü bir sabunla birlikte kullandığımda su benim kirimi yıkayıp götürüyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun kiri tutuyor ve suyun onu yıkamasına izin veriyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun yüzey-aktif (sürfaktan) bir maddedir.
    • S: Neden?
    • B: Bu HARİKA bir soru. Sabun sürfaktandır, çünkü normalde çözünmeyen kir ve yağ parçacıklarını hapseden, suda çözünebilir iyon kümelerini (misel yapılarını) oluşturur.

    (…)

    • B: Sabun moleküllerinin neden hidrofilik bir kafası ve hidrofobik bir kuyruğu mu var?
    • S: Evet.
    • B: Çünkü kafada bulunan Karbon-Oksijen bağları yüksek düzeyde kutuplu, Karbon-Hidrojen bağları ise ciddi miktarda kutupsuz.
    • S: Neden?
    • B: Çünkü karbon ve hidrojen neredeyse aynı elektronegativiteye sahip, oksijen ise çok daha fazla elektronegatif. Bu yüzden karbon-oksijen bağları kutuplu oluyor.
    • S: Neden?
    • B: Bu biraz karışık. Elektronegativiteyi ölçen Pauling ölçeği veya Mulliken ölçeği kullanmana bağlı olarak farklı cevapları var. Pauling skalası homonükleer ve heteronükleer bağ kuvveti farklarına göre düzenlenmiştir. Mulliken ölçeği ise elektron isteği ve iyonizasyon enerjisi özelliklerine göre… Fakat her biri, eninde sonunda etkili çekirdek yüküne geliyor. Bir oksijen atomundaki son yörüngedeki elektronların enerjisi karbondakilerden düşük ve bağ sırasında bu elektronlar paylaşılırken oksijene daha sıkı tutunuyorlar. Çünkü bir oksijen atomundaki elektronlar daha güçlü bir çekirdek yükünü deneyimliyorlar ve bu yüzden atomik çekirdeğe daha yakın oluyorlar. Havalı, değil mi?
    • (sessizlik olur)
    • S: Hiçbir şey anlamadım.
    • B: Hiç önemli değil. Öğrencilerimin de neredeyse hiçbiri anlamıyor.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma sonsuzculuk (İng: “infinitism”) denmektedir. Sonsuzculara göre bir argümanın sonsuz nedenler silsilesine dayanması, onu “bilgi” veya “gerçek” olmaktan alıkoymamaktadır.

    Dogmatik Argüman (Aksiyomatik Argüman)

    Dogmatik bir argüman, ispatlanmaya ihtiyaç duymayan bir argümandır. Sadece doğru olduğu kabul edilir ve savunmaya ihtiyaç duyulmaz. Örneğin “bilim” dediğimiz devasa sistemin de güvenilir ve başarılı olduğunu bildiğimiz ve bu şekilde devam edeceğini umduğumuz birtakım varsayımları vardır.

    Ancak buradaki “dogmatik” sözcüğü doğru anlaşılmalıdır: Bilimde varsayımlar değiştirilemez veya yanlış olamaz değildir; sadece pragmatik yollarla belirlenmişlerdir ve çalışmadıklarının gösterilmesi hâlinde, tıpkı onlar sayesinde inşa edilen sayısız hipotezin yanlışlanmış ve yanlışlanabilir olması gibi, bu varsayımlar da değiştirilebilir veya terk edilebilirler. Yani bir düşünce sisteminin dogmatik olması ile bir sistemin yola çıkış noktasının dogmatik olması farklı şeylerdir. Bu ayrıma işaret etmek için, dogmatik argümana aksiyomatik argüman da denmektedir.

     

    Örneğin genel kültürün büyük bir kısmı, aksiyomatik argümanlar içerir. “1. Dünya Savaşı, itilaf ve ittifak devletleri arasında yaşanmıştır.” dediğinizde, “itilaf devletleri” ile “ittifak devletleri”nin kimler olduğunun bilindiğini ve bunun için ek bir kanıt sunmaya ihtiyacınız olmadığını imâ edersiniz. Eğer her söylediğinizin her dayanağını kanıtlamaya kalkacak olursanız, iletişim kurmanızın imkânsız olacağına dikkatinizi çekeriz.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma temelcilik (İng: “foundationalism”) denmektedir. Temelciler, bilginin gerekçelendirilmiş inançlara veya sağlam temellerden yola çıkarak inşa edilmiş sonuçlara dayandığını söylerler. Temelciler arasında Aristoteles, Descartes ve John Locke gibi filozoflar vardır. Elbette bu “temel”in tam olarak ne olması gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tartışılmaya devam etmektedir.

    Münchhausen Üçlemi Nereden Geliyor?

    Bu üçlemi ileri süren Karl Friedrich Freiherr Von Münchhausen, 1720 yılında Almanya’da doğmuş bir barondur. Askeri başarılarının yanında Münchhausen’in, aynı zamanda gezileri boyunca topladığı hikayeleri mübalağa ederek anlatmak konusunda da bir ilgisi ve yeteneği vardı. Birçokları, anlattığı hikayelerin abartılı ve yalan olduğunu düşünmüşlerdir.

    Ancak bu ilginç hikayelerden biri, bir gün at binerken bir bataklığa saplandığına yönelik bir hikayedir. Hikayede Münchhausen, bataklıktan kurtulmak için kendi saçını yukarı doğru çektiğini ve yeterince zorladığında bataklıktan çıkmayı başardığını anlatır. Yani kendi vücudunu yukarı doğru çekerek, kendi kendini kaldırabileceğini iddia etmiştir. Ki bu, modern fizik yasaları çerçevesinde imkânsızdır.

    İşte bu hikayeden yola çıkan Alman filozof Hans Albert, 1968 yılında Münchhausen Üçlemi terimini ileri sürmüştür. Sonradan Karl Popper, “dogmatizm sonsuz gerilemeye, sonsuz gerileme de psikolojizme karşı” diyerek bu üç ayağı tanımlamıştır. Sözünü ettiği psikolojizm, bir yasa veya gerçeğin temellendirilmesinde insan psikolojisinin rolü olduğunu söyleyen felsefi bir pozisyondur. Tıpkı sağlam bir zeminde olmadığı için bataklıktan çıkamayan Münchhausen gibi, tüm bilgilerin temellendirmesi dayanaksızdır, çünkü hiçbir bilginin olmadığı bir noktadan başlamalıdır ama bu durumda herhangi bir ilerleme kaydedilemez. Bu nedenle hiçbir gerçek, hiçbir bilginin olmadığı bir dayanak noktasına dayandırılamaz. Bu durumda her gerçek ya dogmatizme ya sonsuz gerilemeye ya da döngüsel bir argümana dayanmak zorundadır. Tıpkı Münchhausen’in kendi kendini çekerek bataklıktan çıkması gibi, hikaye uydurma olsa bile…

    Aslında bu üçlemin kökenlerini, 160-210 yılları arasında yaşamış Yunan filozof ve hekim Sextus Empiricus’un yazılarına kadar takip edebiliriz. 3. yüzyılda yaşamış ve Yunan filozofların biyografileri üzerine çalışmış Diogenes Laërtius tarafından yazılanlara göre Sextus Empiricus, bu tür bir argümanı 1. yüzyılda yaşamış Skeptik Agrippa’ya dayandırmaktadır – ki bu nedenle Münchhausen Üçlemi kimi zaman Agrippa Üçlemi olarak da bilinir. Yani erken dönem filozoflar da bir şeyi gerçek anlamıyla ve mutlak olarak ispatlamanın imkânsızlığını fark etmişlerdir.

    Agrippa’nın 5 Modu

    Felsefi bir skeptisizm akımı olan Pironhizm (İng: “Pyrrhonism”) savunucusu olan Agrippa’nın 5 modu şöyle söyler (ki okuduğunuzda, Münchhausen Üçlemi ile benzerliği fark edeceksiniz):

    Anlaşmazlık

    Filozoflar ve halkın geneli arasında görülen görüşler arasında anlaşmazlık vardır. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Tartışmadan türeyen tarza göre, önerilen konu hakkında hem sıradan yaşamda hem de filozoflar arasında karar verilemez ihtilafların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu nedenle, hiçbir şeyi seçemiyoruz veya ekarte edemiyoruz ve sonunda tartışma, kararın askıya alınmasıyla sonuçlanıyor.

    Sonsuz Gerileme

    Tüm kanıtlar, kendileri kanıtlanmak zorunda olan diğer kanıtlara dayanırlar ve bu sonsuza dek devam eder. Modern zamanlarda buna “sonsuz argüman” da diyoruz. Agrippa şöyle yazıyor:

    Sonsuz gerilemeden türetilen modda, öne sürülen konu için bir kanaat kaynağı olarak öne sürülen şeyin, kendisinin başka bir kaynağa ihtiyacı olduğunu, kendisinin de başka bir kaynağa ihtiyaç duyduğunu ve böylece sonsuzluğa, böylece başlayacağımız bir noktanın kalmadığını söylüyoruz ve dolayısıyla herhangi bir şeyi temellendirmek mümkün olmuyor ve yargıya varma askıya alınıyor.

    İlişki (Görelilik)

    Her şey, onlarla ilişkili olan şeyler değiştikçe veya biz ona farklı açılardan baktıkça değişir. Agrippa şöyle anlatıyor:

    Görelilikten türeyen modda, yukarıda söylediğimiz gibi, var olan nesne, yargılayan özneye ve onunla birlikte gözlemlenen şeylere göre şöyle şöyle görünür, ama onun doğası gereği nasıl olduğuna dair yargıyı askıya alırız.

    Varsayım

    Gerçeği yalnızca desteksiz varsayımlara dayanarak ileri sürebiliriz. Buna bugün “dogmatik argüman” diyoruz – ki bu şekilde izah edildiğinde, halk arasındaki “dogmatik” sözcüğünün anlamından farkı görülebilir.

    Sonsuza kadar geriye atılan Dogmatistler, kurmadıkları, ancak bir taviz sayesinde basit ve kanıtsız olarak varsaydıklarını iddia ettikleri bir şeyden yola çıktıklarında, varsayım modu ortaya çıkar.

    Döngüsellik

    Gerçeği savunma biçimimiz, kanıtların döngüselliğine dayanır. Buna bugün “döngüsel argüman” diyoruz. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Karşılıklı mod, araştırılan nesnenin doğrulanması gereken şeyin, araştırılan nesne tarafından ikna edici hale getirilmesi gerektiğinde ortaya çıkar; sonra, diğerini kurmak için ikisini de temellendiremediğimiz için, her ikisi hakkında da yargıyı askıya alırız.

    Üçlemin Çözümü Var mı?

    Maalesef hayır. Eğer bir üçlemin mutlak bir çözümü olsaydı, o zaman “üçlem” olmazdı. Elbette, ortada üçlem olmadığı veya üçlemin ayaklarından bir kısmının sanıldığı kadar problemli olmadığını söyleyen çok sayıda filozof ve eleştirmen var. Bunların geliştirdikleri tartışmalar, kademeli bir şekilde dallanıp budaklanan derin bir felsefi argümanlar ağacını oluşturuyor – ki bu biraz ironik; çünkü “Herhangi bir argümanı kanıtlayabilir miyiz?” sorusu bile sayısız felsefenin doğuşu veya etkilenmesi ile sonuçlanıyor. Bu da felsefenin çoğu zaman haksız yere karikatürize edilen, “cevaplara ulaşmadan tartışmayı sürdüren” doğasına işaret ediyor. Kimi zaman nihai cevaplara ulaşamasak bile, yolda birçok şey öğrenebiliriz. Bilim ve felsefe, bu nedenle değerlidir.

    Bilim açısından incelendiğinde, daha önce natüralizmle ilgili yazımızda da tartıştığımız üzere, bilimin gerçeğe dönük arayışındaki en büyük itici faktörlerden biri evrensel anlaşılabilirlik (ki bu, Agrippa’nın vurgu yaptığı anlaşmazlığı minimize etmeyi hedefler) ve sürekli sonuç üretebilme becerisidir (bu da pragmatik bir amaca hizmet eder). Eğer bilimde ortak bir dil tutturamazsak ve herhangi bir yeni keşifte bulunamazsak, bilimle ilgili temel varsayımlarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Ancak bugüne kadar böyle bir ihtiyaç doğmamıştır ve gelecekte de doğacağı meçhuldür.

    Bir diğer önemli nokta, Münchhausen Üçlemi bizi birbirinden beter 3 seçenekten birine zorluyor olsa da bu seçenekleri yumuşatmak ve zayıflatmak mümkün olabilir. Örneğin bazı temel varsayımlarda bulunuyor olsak bile bu varsayımları kolayca terk edebilecek bir sistem inşa etmek, gerçeğe ulaşma konusunda insanın bilişsel zaafları varsa bu zaafları görmezden gelmek yerine onları eleyecek yöntemler tespit etmek, kusursuz bir sisteme sahip olmaktan ziyade işimizi gören ve daha fazla keşfin önünü açan yöntemler geliştirmek, Evren’e ve insan bilişine yönelik değiştiremeyeceğimiz bu gerçeklere rağmen ilerlememizi sağlayabilir. Bunlar ve çok daha fazlası, bilimin karakteristik özellikleridir. Bilim, sadece ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden de güvenilirlik, anlaşılabilirlik ve evrensellik sağlamış bir düşünce sistemidir.

    Burada önemli olan, epistemoloji felsefesi çerçevesinde bu tür tartışmaların olduğu ve bunların tüm düşünce sistemlerine öyle veya böyle sirayet ettiğidir. Bu tartışmaların sonuçları, elbette bu düşünce sistemlerinde değişimler yaratabilir veya onlar üzerinde pek bir etkisi olmayabilir. Ama felsefenin çıktıları, illâ dünyayı değiştirici olmak zorunda değildir. Örneğin belirsizlik zamanlarında yükselişe geçen sahtebilim ile mücadelede epistemoloji önemli bir araçtır. Bir şeye inanmayı neden seçtiğimizi nasıl temellendirdiğimizi sorgulamak, belki sizi %100 gerçeğe ulaştıramaz, ancak olasılıklar arasından en güvenilir ve olası olanlarını belirlemenizi sağlayabilir.

    Bilimin özünde yapmaya çalıştığı da tam olarak budur: Bu yazıda bir örneğini verdiğimiz felsefi problemler veya insanın bilişsel engelleri gibi çeşitli nedenlerle %100 gerçeğe ulaşamasak bile, evrensel olarak hemfikir olabileceğimiz biçimde, ona en fazla miktarda yaklaşabilmek… Her adımda kendimizi ve varsaydıklarımızı sorgulayarak, daha iyi alternatifler varsa onları ortaya çıkarabilmek ve bu sayede gerçeğe olan zorlu, dolambaçlı ama stabil ilerleyişimizi sürdürebilmek…

     

    Kaynak: Evrim Ağacı / Çağrı Mert Bakırcı

  • Dokuz İnsan Türünü Yok Edecek Kadar Vahşi Miyiz?

    Dokuz İnsan Türünü Yok Edecek Kadar Vahşi Miyiz?

    Sadece 300.000 yıl önce dünyada en az dokuz insan türü yaşıyordu. Şimdi ise sadece bir tane var. Peki neden?

     

    Neandertaller, Avrupa’nın soğuk bozkırlarına adapte olmuş tıknaz avcılardı. Denisovalılar Asya’da, daha ilkel Homo erectus Endonezya’da, Homo rhodesiensis ise Orta Afrika’da yaşıyordu.

    Bunların yanında kısa, küçük beyinli birkaç tür daha hayattaydı: Güney Afrika’da Homo naledi, Filipinler’de Homo luzonensis, Endonezya’da Homo floresiensis (hobbitler) ve Çin’deki gizemli Kızıl Geyik Mağarası insanları. Yeni türleri ne kadar çok keşfettiğimiz göz önüne alındığında, daha fazlasının bulunması da bekleniyor.

    10.000 yıl önce bu türlerin hepsi gitmişti. Bu diğer türlerin yok olması kitlesel bir yok oluşu andırıyor. Ancak, buna neden olabilecek bariz bir çevresel felaket (volkanik patlamalar, iklim değişikliği, asteroit etkisi) yok. Bunun yerine, yok oluşların zamanlaması, Güney Afrika’da 260.000 ila 350.000 yıl önce evrimleşen Homo Sapiens adlı yeni bir türün yayılmasından kaynaklandığını gösteriyor.

    Nick Longrich’e göre, modern insanların Afrika dışına yayılması, Buzul Çağı memelilerinin ortadan kaybolmasından medeniyetlerin yağmur ormanlarını yok etmesine kadar uzanan 40.000 yıllık bir olay olan 6. kitlesel yokoluşa neden oldu. Fakat diğer insan türleri ilk zayiatlar mıydı?

    Longrich, “Biz benzersiz olarak tehlikeli bir türüz. Yünlü mamutları, dev tembel hayvanları ve moa kuşlarını avladık. Tarım yapmak için gezegenin arazisinin yarısından çoğunu değiştirdik ve ormanları tahrip ettik. Gezegenin iklimini değiştirdik. Ama biz diğer insan toplulukları içinde en tehlikeli olanız, çünkü kaynaklar ve toprak için rekabet ediyoruz.” diyor.

    Tarih, Roma’nın Kartaca’yı yıkmasından Batı’nın Amerika’yı işgal etmesine ve Avustralya’daki İngiliz sömürgeciliğine kadar bölgedeki diğer gruplarla savaşan, yerinden eden ve yok eden örneklerle dolu. Bosna, Ruanda, Irak, Darfur ve Myanmar’da yakın zamanda soykırım ve etnik temizlik yapıldı. Erken Homo Sapiens’in de daha az bölgeci, daha az şiddet sever, daha az hoşgörüsüz ya da daha az insan olduğunu düşünmek için çok az neden var.

    İyimserler erken avcı-toplayıcıları barışçıl, soylu vahşiler olarak tanımlıyor ve doğamızın değil, kültürümüzün şiddet yarattığını savunuyor. Ancak saha çalışmaları, tarihsel kayıtlar ve arkeoloji, ilkel kültürlerdeki savaşın yoğun, yaygın ve ölümcül olduğunu gösteriyor. Saldırı ve pusu gibi gerilla taktikleriyle birlikte sopalar, mızraklar, baltalar ve yaylar gibi Neolitik silahlar yıkıcı derecede etkiliydi. Şiddet, bu toplumlarda erkekler arasında önde gelen ölüm sebebiydi ve savaşlar kişi başına oranlandığında I. ve II. Dünya Savaşları’ndan daha yüksek zayiat yaratmıştı.

    Kemikler ve eserler bu şiddetin oldukça eski olduğunu gösteriyor. Kuzey Amerika’da bulunan 9.000 yaşındaki Kennewick Adamı’nın pelvisine gömülü bir mızrak ucu var. Kenya’daki 10.000 yıllık Nataruk bölgesi, en az 27 erkek, kadın ve çocuğun acımasız katliamını belgeliyor.

    Diğer insan türlerinin çok daha barışçıl olması pek muhtemel değildi. Erkek şempanzelerde kooperatif şiddetin varlığı, savaşın insanların evrimini yendiğini gösteriyor. Neandertal iskeletleri savaşla tutarlı travma izleri taşıyor. Ancak karmaşık silahlar muhtemelen Homo sapiens’e askeri bir avantaj sağlamıştı. İlk Homo sapiens cephaneliklerinde büyük olasılıkla cirit ve mızrak atıcı gibi fırlatıcı silahlar vardı.

    Karmaşık aletler ve kültür, daha geniş yelpazedeki hayvanları ve bitkileri verimli bir şekilde hasat etmemize, daha büyük kabileleri beslememize ve türlerimize sayı açısından stratejik bir avantaj sağlamasına yardımcı olacaktı.

    Nihai silah

    Ancak mağara resimleri, oymalar ve müzik aletleri çok daha tehlikeli bir şeye işaret ediyor: soyut düşünce ve iletişim için sofistike bir kapasite. İşbirliği yapma, planlama, strateji kurma, manipüle etme ve aldatma yeteneği bizim nihai silahımız olabilir.

    Fosil kayıtlarının eksik olması, bu fikirleri test etmeyi zorlaştırıyor. Ancak nispeten eksiksiz arkeolojik kayıtlara sahip Avrupa’daki fosiller, gelişimizden birkaç bin yıl sonra Neandertallerin kaybolduğunu gösteriyor. Avrasya halklarındaki Neandertal DNA’sının izleri, soyları tükendikten sonra onların yerine geçmediğimizi kanıtladı. Onlarla tanıştık ve çiftleştik.

    Başka yerlerde görülen DNA’lar, arkaik insanlarla başka karşılaşmalar olduğunu gösteriyor. Doğu Asya, Polinezya ve Avustralya gruplarının Denisovalılardan gelen DNA’sı var. Muhtemelen Homo erectus DNA’sı, birçok Asya insanında bulunuyor. Afrika genomları, başka bir arkaik türden DNA izleri taşıyor. Bu durum, diğer türlerle çiftleşmiş olmamız, onların bizimle karşılaştıktan sonra ortadan kaybolduğunu kanıtlıyor.

    Fakat atalarımız neden akrabalarını yok ederek kitlesel bir yok oluşa ya da daha doğru ifadeyle kitlesel bir soykırıma yok açtı?

    Cevap nüfus artışında yatıyor. İnsanlar, bütün türler gibi katlanarak ürüyor. Kontrolsüz olarak, her 25 yılda bir sayılarımızı tarihsel olarak ikiye katladık. Ve insanlar işbirlikçi avcılar olduktan sonra, besin zincirinde üzerimizde bir canlı yoktu. Nüfusumuzu kontrol eden bir avcı olmadan ve çok az aile planlaması ile, popülasyonlar mevcut kaynakları kullanmak için büyümeye başladı.

    Kuraklık, sert kışlar veya kaynakların aşırı hasat edilmesinin neden olduğu daha fazla büyüme veya yiyecek kıtlığı, kaçınılmaz olarak kabileleri yiyecek alanlarıyla ilgili çatışmalara itti. Savaş, belki de en önemlisi olan nüfus artışının kontrolü oldu.

    Diğer türlerin ortadan kaldırılması muhtemelen medeniyetler tarafından uygulanan türden planlı, koordineli bir çaba değil, bir yıpratma savaşıydı. Ancak nihai sonuç yine de aynı oldu. Baskından baskın, pusudan pusuya, vadiden vadiye, modern insanlar düşmanlarını yıpratıp topraklarını aldı.

    Yine de, Neandertallerin neslinin tükenmesi, en azından, binlerce yıl sürdü. Bunun nedeni, erken Homo Sapiens’in daha sonraki fethetme avantajlarından mahrum olmasıydı: Örneğin çiftçilikle desteklenen çok sayılı nüfuslar, rakiplerini mahveden çiçek hastalığı, grip ve kızamık gibi salgın hastalıklar.

    Fakat Neandertaller savaşı kaybederken, uzun süre dayanabilmeleri için bize karşı savaşmış ve birçok savaş kazanmış olmalılar.

    Bugün yıldızlara bakıyoruz ve evrende yalnız mıyız diye merak ediyoruz. Fantezi ve bilim kurguda, bizim gibi olan ama biz olmayan diğer akıllı türlerle tanışmanın nasıl olacağını merak ediyoruz. Bir zamanlar yaptığımızı düşünmek çok üzücü ve şimdi bunlar yüzünden o insanlar yok.

     

    Kaynak: The Conversation. Nick Longrich. 22 Kasım 2019.

    Akreofili / Erman Ertuğrul

  • Savaşçı Tutum ve Doğan Cüceloğlu

    Savaşçı Tutum ve Doğan Cüceloğlu

    Savaşçı Tutum

    Sıradan insan, başına gelen olaylara ya şükreder ya da küfreder.

    Avcı, sıradan insandan savaşçı olmaya bir geçiş devresidir.

    Savaşçı, yaşamın amacının öğrenmek olduğunu bilir. Savaşçı, gerçekleştirmek istediği amaca ulaşmak için başarıya ve yenilgiye değil, o süreç içinde en akıllı, en etkili, en bilge olanı tüm iradesiyle kullanıp kullanmadığına önem verir.

    Gerçek yaşamda savaşçının silahı bilinci, cephanesi de irade gücüdür. Savaşçı öyle bilgiler öğrenmek ister ki edindiği bilgiler onu yaşamda daha bilge, daha güçlü, daha özgür yapsın.

    Çevremde ‘mendebur’ gördüğüm insanlar olsa bile, kendi iç mutluluğumu koruyabilmeyi öğrenmeyi isterdim.

    Çevrede iyi, anlayışlı, olgun insanların bulunduğu ortamda mutlu olmak çok kolay. Böyle bir ortamda mutlu olabilmek için savaşçı olmaya gerek yok; sıradan insanlar da mutlu olurlar.

    Bilge kişi olabilmek için, çevrenin bu olumsuz etkisinden bağımsız olabilmek gerekir. Savaşçı öyle bir iç huzuru geliştirmek ister ki bu iç huzuru çevre koşullarından bağımsız olsun.

    Düşünebiliyor musunuz? Hangi çevrede olursan ol, için barış ve mutlulukla dolu.

    Ama bunu nasıl gerçekleştirebilirim? Bilincinizi geliştirerek!

    Bilincimi nasıl geliştiririm? İradenizi kullanarak. Sizi mutsuz eden olaylardan kaçmadan, onların sizi nasıl etkilediğini tümüyle anlayarak.

    Savaşçı, kendini hakikati öğrenme yolunda savaşçı olarak görür ve bu savaşı kazanmada en büyük engelin, kendi paradigmasına saplanıp kalmak olduğunu bilir.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Bilgi Çağı Ve Toplumsal Hastalığımız: Zihinsel Atalet

    Bilgi Çağı Ve Toplumsal Hastalığımız: Zihinsel Atalet

    Toplum olarak uzun yıllardır bir zihinsel atalet yaşamaktayız. Doğruyu yanlıştan ayırt etmek için hiçbir mücadele ve çaba göstermeden, nereden ve nasıl dizayn edildiği belli olmayan algılarımız ve ön yargılarımızla ani kararlar verip ya tastamam reddediyor ya da sorgusuz benimsiyoruz gelen bilgileri.

    Zihinsel Atalet Belirleyicileri

    Bu analizimizi birden çok örnekle destekleyebiliriz. Ama öncelikle zihinsel atalet belirleyecilerinden söz edelim.

    Zihinsel ataleti ortaya çıkaran ana faktör bilgiye yeterince kıymet vermemektir ön bilgilerimize göre. Yine yanıldık! Kesinlikle böyle değildir.

    Aslında bilgiye kıymet veren kadim bir mirasa sahibiz. Henüz birkaç asır önce, dünya üzerinde doğan güneş bizdik. Tıpkı Alman Profesör Sigrid Hunke’nin meşhur kitabının ismi gibi: Batıyı Aydınlatan Doğu Güneşi. Ya da Cemil Meriç’in çokça basılan kitabı “Işık Doğudan Gelir” gibi.

    Buna dair verilebilecek sayılamayacak kadar örnek var. Çünkü Dünyayı aydınlatan güneş, bizzat bizim mekteplerimizden doğuyor ve ilham kaynağı oluyordu. Atalarımızın bıraktığı eserler göz kamaştırıyor ve bugün hala özlem ile yad ediliyor.

    Peki, o halde bizi bu hale getiren ne oldu?

    Zorlu süreçlerden geçtik toplum olarak. Düşünsel, kültürel ve siyasi birçok inkılap atlattık. Bundan dolayı haklı bir yorgunluk olabilir üzerimizde. Fakat yorgunlukla açıklanamayacak bir yılgınlık ile karşı karşıyayız. İşte bu yılgınlığa ben zihinsel atalet diyorum.

    Evet, atalet bir yılgınlıktır. Mümkün olanı imkânsız kılma ve imkânsızlıklara teslim olmaktır. Atalet, mücadele azmi ve mücahade şevkini kaybedip somurtmaktır dünyaya. Dünya yıkılsa umurunda olmamaktır atalet.

    Kişi nasıl kaybeder mücadele azmini? Bunun cevabını uzun uzadıya ele alıyorum şu günlerde yakında basılacak olan kitabımda. İçimde esen bütün fırtınaları işliyorum satır satır. Fakat burada küçük bir örnekle özetleyeceğim. Talip olana pek güzel ve önemli bir deney ile…

    Aç bir köpek balığı büyükçe bir akvaryuma konur, birkaç meraklı bilim insanlarınca. Pek malumdur ki açlık bir ihtiyaçtır ve doyurulmak için harekete geçirir her canlıyı. Öyle de oldu ve köpekbalığı canhıraş bir şekilde yiyecek aramaya koyuldu akvaryumda. O da ne! İşte tam da gözlerinin önünde minik ve şirin bir balık duruyordu. “Tam da ağzıma layık!” diye düşünmüş olmalı ki, hızla yüzdürdü üzerine. Hop!

    Ne mi oldu? Derin bir ağrı hissetti kafasında. Çünkü bu bir deneydi yani bir keyif manzarası değil. Saydam bir cam konmuştu o minik balık ile köpekbalığı arasına. İşte araştırmacıların merak ettikleri tam olarak buydu. Acaba kafası cama çarpan köpekbalığı ne hissedecekti.

    Martin Seligman tarafından yapılan deney ile kavramsallaştırılan “Öğrenilmiş Çaresizlik” olgusunu desteklemek istiyorlardı ama olmadı galiba. Çünkü köpekbalığı çaresiz olduğunu düşünmüyor ve şiddetle gerilip defaatle atılıyordu minik balığın üzerinde. Fakat sonuç yine aynı. Her seferinde aynı hayal kırıklığı ve ağrı ile karşılaşıyordu.

    Şimdi ne olacaktı? Durdu köpekbalığı ve yüzmeye başladı sessizce…

    İşte araştırmacıları heyecanlandıran bir durumdu bu ve çektiler camı aradan. Açlık başına vurmuştu köpekbalığının, cam aradan çekildiği gibi atılacaktı üzerine. Cam çekildi fakat atılmadı. Neden?

    Çünkü zihinsel olarak yiyeceğe ulaşamayacağını düşünüyordu. Üstelik ona doğru atılırsa başına darbe de yiyecekti. Bundan dolayı aç bir halde yüzmekle yetindi akvaryumda. Üstelik küçük balık ile birbirlerine değecek kadar yakın yüzüyorlardı.

    Bu örneği destekleyen ve alanını genişleten birçok deney var literatürümüzde. Fakat talip olan için bir de aynı bin de…

    Hedefler, gayeler, umutlar ve daha birçok durum için pek kıymetli dersler alınır bu deneyden. Ama ben zihinsel atalete dikkat çekmek istiyorum şimdilik.

    Yukarıda bahsettiğim zorlu süreçler; düşünsel, kültürel ve siyasi inkılaplar dört asrı aşkın bir süre boyunca devam etti. Bu süreçte bilgi üretme ve bilgiye ulaşma anlamında yaptığımız bütün çabalar neredeyse hezimetle sonuçlandı. Böylelikle henüz ilk asırda kıraathaneler eklendi kültürümüze ve yavaş yavaş terk edilmeye başlandı mektepler. Avrupa’da gelişen bilimsel faaliyetlere hayranlıkla bakıyor ve büyük bir şevkle arzuluyorduk. Fakat her çabamızda başımızda bir ağrı ve kalbimizde bir burukluk hissediyorduk. Ta ki toplum olarak zihinsel atalete varıncaya değin devam etti bu yolculuk. İşte şimdi ‘zihinsel atalet’ diyarındayız. Yılgın, bitkin ve cahiliz.

    Üstelik…

    Bilgi çağındayız ve sosyal medya organları ve internet aracılığıyla istediğimiz bilgilere anında ve kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Şöyle bir Google’da gezinen bir kimse onlarca bilgi ile karşılaşır. Aslında ilk bakışta bu durum gayet iyi bir durum. Çünkü araştırmalar yapmak için kütüphane kütüphane gezip koca koca ansiklopediler incelemeye gerek bırakmıyor. Ne yazsak şipşak çıkıyor karşımıza.

    İlk bakışta öyle ama maalesef küçümsenemeyecek olumsuz sonuçlar da doğmakta ve doğacak da… Üstelik zihinsel olarak yılgın olan toplumlar için çok daha feci sonuçlara sebep olmakta.

    Hepimiz tecrübe etmişizdir, kolaylıkla elde ettiğimiz şeylere çok fazla kıymet vermeyiz ama zorluklarla sahip olduğumuz varlıklarımıza gözümüz gibi bakarız. Bu duruma sosyal psikoloji literatüründe yer verilmiş ve bilişsel olarak kişinin kendini tatmin etmesinden kaynaklanan bir olgu olarak tarif edilmiştir.

    Yani çeşitli engelleri aşarak ulaştığımız şeyler basit ve değersiz de olsalar bilişsel olarak bu çabamızı haklı çıkarmak isteriz bu olguya göre. Dolayısıyla değersiz de olsa kıymet verir, sahipleniriz. Oysa ulaşmak için çok çaba göstermediğimiz şeyleri çok fazla sahiplenmez ve değer vermeyiz.

    Düşünün bakalım, bilginin bu kadar kolay ulaşıldığı bir çağda neden bilgiye kıymet verilsin ki? Üstelik zihinsel olarak da yılgın ve yorgunuz. Neden işittiğimiz bilgilerin doğruluğunu sınayalım ki? Bunun için çaba etmeye bile değmez.

    Şimdi anlatabildim mi neden bu haldeyiz?

    Böyle bir durumda olan bir toplum karanlıktadır ve karanlıkta kalan her kişi işiteceği bir sese muhtaçtır. Bir hayal edin bakalım, karanlıktasınız ve nerede olduğunuzu bilmiyorsunuz, işittiğiniz her sese yönelmeniz pek muhtemel değil midir? İşte durumumuz tam olarak bu. İşittiğimiz her sese inanıyor ve bu sesin güvenirliğini tespit etmek için çaba göstermiyoruz.

    Şimdi gelelim örneklere:

    Eğitim sürecini bir kenara koyalım ve öncelikle en çok vakit geçirilen alan olan sosyal medya organlarından ulaştığımız bilgileri bir düşünelim. Takip edilen bir paylaşıma denk geldik mi hemen inanasımız ve paylaşasımız geliyor. Ama o haberin doğruluğunu tespit etmek gibi bir ihtiyaç hissetmiyoruz. Çünkü yılgınlık verir!

    Dünyanın bir ucundan gelen bir felaket haberine anında üzülüyor, histerik tepkiler verebiliyoruz. Fakat sonra gelen haberin doğru olmadığını anlayınca hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz.

    Bu durum akbabalar gibi dünyamızın üzerine üşüşmüş kimseler için kaçırılmayacak bir fırsat. Çünkü toplumlar gelen her habere anında inanıp istenilen tepkiyi gösterebiliyor. Hem halkın gücünü bu şekilde kontrol etmek muhteşem bir güce ulaştırır insanı, tabi zenginliğe de.

    Mesela birisi çıkıp der ki, Dünyamız büyük bir tehditle karşı karşıya. Bundan dolayı çocuk yapmamalı, az tüketmeli hatta neredeyse bazı ihtiyaçlardan vazgeçmelisiniz. Aksi halde gelecek olan felaket torunlarınıza yaşama fırsatı vermez.

    Oysa bu haberi ve önemli açıklamaları yapan kimseler, keyiflerince tüketiyor ve zevkten dört köşe olabiliyorlar. Üstelik hiç oralı olmadan. Buna rağmen haberi alan halklar paniğe kapılıyor ve ellerinden geleni yapıyorlar.

    Bir zamanlar Dünyanın en güçlü ailelerinden birinin sözcüsü çıkıp, dünya kaynaklarının var olan nüfusa yetmeyeceğini, dolayısıyla nüfus azaltma politikalarının artırılması gerektiğini söylemişti. Hepimiz inanmış fakat elimizden bir şey gelmemişti. Tam böyle bir durumdayken, bir çözüm önerisi gelmişti aynı şahsın dilinden. Ve maalesef hala aynı çözüm politikasını uygulayıp durmaktayız habersizce.

    Domuz gribi, kuş gribi salgınlarını ve kene vakasını hatırlarsınız; gelen bilgilere göre sunulan çözüm önerisi (aşılama) yapılmazsa bir hayli sıkıntı çekilecekti. Bu bilgilerin doğruluk payını araştırdık mı kaç yıldır? Hayır! Denileni yaptık.

    Bilgi çağındayız ama bilgi kıymetsiz ve biz zihinsel olarak yılgınız. Bu halde iken bilgi çağı bizi nirvanaya değil korku kapanına götürür.

    Peki, bu zihinsel ataletten nasıl kurtuluruz?

    Bu sanıldığı kadar zor değil. Sadece bilişsel bir çaba gerektiriyor.

    Şöyle bir hikâye hatırlıyorum ve inanıyorum ki bu size yeterince yardımcı olacaktır:

    Bir gün baba ve çocukları ormanda gezintiye çıkarlar. Güzel geçen gezinti dönüşünde erkek çocuk çok yorulduğunu ve daha fazla yürüyemeyeceğini söyleyerek babasına mızmızlanır. Daha sonra babası etraftan bir dal bulur ve oğluna döner. Der ki: ”Al bakalım, sana güzel bir at. Bu seni taşır hem daha hızlı götürür.” Çocuk, dal parçasından yapılmış ata sevinçle bindi ve gülerek koşmaya başladı. Küçük oğlunun kuru bir dal parçası sayesinde yorgunluğunu unutarak canlanmasını gören baba hayretler içinde olan biteni izleyen kızına döndü ve dersimizi verdi:

    “İşte, hayat budur” kızım. “bazen kendini çok yorgun hissedebilirsin. Böyle olduğunda, kendine değnekten bir at bul ve yoluna devam et.”

    İşte reçetemiz: Zihinsel ataletten kurtulmanın yolu, zihinsel coşkunluktur.

     

    KAYNAK: Psikolog Kadir Özsöz / Matematiksel

  • Merak Bilmediklerimizden Değil, Bildiklerimizden Beslenir

    Merak Bilmediklerimizden Değil, Bildiklerimizden Beslenir

    Memnun olmak, sıkılmak demektir; sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu ise meraktır.

    19. yüzyıl Alman filozofu Arthur Schopenhauer, hayattaki birincil yükümlülüğün “ne olursa olsun varlığını sürdürmek” olduğuna inanmıştır. Bunun hemen ardından da “tıpkı tüm ihtiyaçlarını gidermiş bir av bulmayı bekleyen alıcı bir kuş gibi, tepemizde dolanıp duran sıkıntıyı savuşturmak” gelmektedir.

    Lakin tek başına sıkıntı, merakı açıklamak için yeterli değildir. Sıkıntı daha çok, uzun süre üstüne oturduğunuz ayağınızın karıncalanması gibi, “beynin, tamamının etkin bir biçimde kullanılmadığına dair gönderdiği bir sinyal” niteliği taşımaktadır.

    Sıkıntı, bize beynimizi çalıştırmamız, meşgul etmemiz gerektiğini hatırlatır, ama bazen canımız sıkılmasa da bir şeyleri merak ederiz. Hatta yalnızca yeni bir şeyler öğrenmek uğruna, isteklerimizden ve zevklerimizden kolayca vazgeçeriz.

    2007’de yapılan bir çalışma, zil sesini duyunca salyası akan Pavlov’un köpeği gibi, beynimizin aşk ya da şeker, çikolata gibi ödülleri algılayan kısmının yeni bir şey bulmayı beklediğimiz zamanlarda da –nihayetinde beklentilerimiz karşılanmasa bile- aktifleştiğini ortaya çıkarmıştır.

    Bu nedenle en kısa zamanda en çok bilgiye ulaşmak isteriz. İnternette o yazıdan bu yazıya dolaşıp dururken, vücudumuz linklere tıklamaktan dolayı dopamin hormonu salgılar. Linkler gibi merak zincirleme olarak büyür, her soru bir başkasını beraberinde getirir…

    Merak bildiklerimizden beslenir.

    Peki neden göçebe Moğol aşiretlerini derinlemesine araştırırız? Neden Laniarius Willardi adı verilen bir kuş türünü ya da teoride ilgi çekici olabilecek, Vikipedi’nin bize sunduğu “rasgele madde”lerden başka birini değil?

    Merak bizi neden şuraya değil de buraya doğru çekiyor?

    1994’te yayımlanan bir çalışmasında Loewenstein, merakın yönünün “bilgiler arası boşluğa”, yani bilmediğinin farkına varma ve en kısa zamanda bu boşluğu doldurma isteğine bağlı olduğu teorisini geliştirdi.

    Bu boşluk, fiziksel dünya (bu garip böceğin adı ne?) ya da iç dünya (aşkın anlamı ne?) ile ilgili bir sorudan kaynaklanabilir.

    Loewenstein’ın teorisi, “Upworthy, Bordepanda ülkemizde Onedio gibi sayfaların kullandıkları başlıkların neden ilgi çekici olduklarını (lanet olsun, henüz farkında olmasam bile Denizayılarına Hayran Olmamın 22 Nedeni’ni bilmek istiyorum) ve bu alanda merakın insanların güçlü bir yönü olduğu kadar zaafı da olabileceğini çok doğru bir biçimde dile getiriyor (denizayılarının meme uçlarının koltukaltlarında olduğunu biliyor muydunuz?)

    Bilgiler arası boşluklardan yararlanılabilmesi için sunulan yeni bilgi, ne çok yeni (örneğin Portekizce bir başlık) ne de çok kısıtlı (örneğin “Denizayıları Florida’da yaşar”) olmalıdır.

    2009 yılında Loewenstein’ın da aralarında bulunduğu bir grup araştırmacı, deneklerini bir fMRI (bir tür beyin görüntüleme yöntemi) makinesine sokarak, onlara çeşitli genel kültür soruları yöneltmişler: “Hangi enstrüman insan sesine benzemek üzere yapılmıştır?”, “Dünya hangi galakside bulunur?” vb.

    Her bir soru için denekler, cevaplarına ne kadar güvendiklerini derecelendirmiş. Araştırmacılar deneklerden cevabı ne kadar merak ettiklerini de derecelendirmelerini istemiş. Bu esnada beyinlerinin –merakın bir başka ölçütü olarak- ödülleri algılayan kısmının nasıl aktifleştiğini gözlemlemiş.

    Beklendiği gibi denekler, bildiklerini düşündükleri soruların cevaplarını çok da merak etmemiş. Fakat bunun yanı sıra cevaba dair hiçbir fikirleri olmayan sorular da ilgilerini çekmemiş. Merakları, cevabın ne olabileceğini tahmin ettikleri ancak emin olamadıkları sorularda doruk noktasına ulaşmış.

    Öğrenmek için önceden gelen, destek alabileceğiniz bir şeylere ihtiyaç duyarsınız. Eğer tutunacağınız bir sonraki yer çok yukarıdaysa da, her zaman için ona asla ulaşamama riskiniz vardır. Dolayısıyla beyniniz, en kısa zamanda en çok bilgiye ulaşmaya çalışırken çok küçük ya da çok büyük “bilgiler arası” uzaklıklardan kaçınır.

    Nelerin merak uyandıracağını tahmin etmek, hatta merakın kontrolünü elimizde tutmak, daha verimli bir biçimde öğretmemizi, akıl hastalıklarını daha iyi anlamamızı, insanları daha uzun süre eğlendirebilmemizi sağlardı. Hayat her daim ilginç olurdu.

    Ancak merak üzerine yapılan çalışmaların bile tek başlarına bu kadar zor olması, merakın sınırsızlığının ve bütünüyle kontrol altına alınmasının imkânsızlığının göstergesidir.

    Şimdilik elimizden gelen ise sadece daha fazla soru sormak.

     

    Yazının kaynağı: Defne Saraç, “‘Merak’ merak konusu olursa… “, Bilim ve Gelecek Dergisi sayı: 147

    Matematiksel

  • Becerikli Kişiliği ve Özellikleri

    Becerikli Kişiliği ve Özellikleri

    ‘’Hayatı yaşamak istedim, başka bir hayatı. Her gün aynı yere gitmek, aynı insanları görmek ve aynı işi yapmak istemedim. İlgi çeken zorluklar istedim.’’

    Harrison Ford

    Becerikliler elleriyle ve gözleriyle keşfetmeyi, etraflarındaki dünyaya havalı bir mantıkçılık ve şevkli bir merakla dokunmayı ve incelemeyi severler. Bu kişilik tipine sahip insanlar doğal yapımcılardır, bir projeden ötekine geçerler, faydalı ve sadece eğlence için fuzuli şeyler inşa ederler ve ilerledikçe kendi çevrelerinden daha fazla şey öğrenirler. Genelde teknisyen ya da mühendis olan becerikli kişilikler için, ellerini kirletmekten, bir şeyleri parçalarına ayırmaktan ve daha sonra onları önceki hallerinden biraz daha iyi bir şekilde bir araya getirmekten daha büyük zevk yoktur.

    Becerikliler fikirleri yaratma, sorun çözme, deneme ve yanılma ile ilk elden deneyim yollarıyla keşfederler. Bu kişilikler başkalarının kendi projelerine ilgi göstermesinden hoşlanırlar ve bazen onları kendi alanlarına almaktan rahatsızlık bile duymazlar. Elbette bu, söz konusu insanlar beceriklilerin prensipleri ve özgürlüklerine müdahale etmediği sürece gerçekleşir ve katılımcılar, beceriklilerin ilgiye kibarca karşılık vermesine de açık olmalıdır.

    Becerikli kişilik tipine sahip insanlar, özellikle değer verdikleri insanlara yardım etmekten ve deneyimlerini paylaşmaktan keyif alırlar. Çok az bulunmaları talihsizliktir, çünkü nüfusun yaklaşık sadece yüzde beşini oluştururlar. Becerikli kişilik tipindeki kadınlar özellikle nadirdir ve toplumun beklediği tipik cinsiyet rollerini onlardan beklemek uygunsuz bir seçim olur; çoğu zaman genç yaşlarından itibaren erkek Fatma olarak görülürler.

    HELE BİR TERS DÜŞMEYE CÜRET ET

    Çekingen doğaları ve pratik konulara olan eğilimleri bu kişilikleri ilk bakışta basit gösterse de, becerikliler aslında oldukça çözülmesi güç tiplerdir. Arkadaş canlısı ama oldukça kendinden bahsetmekten kaçınan, sakin ama birdenbire spontane olan, aşırı meraklı ama resmi çalışmalar üzerinde odaklı kalamayan becerikli kişilikler, arkadaşları ve sevdikleri için bile öngörülmesi zor tipler olabilir. Becerikliler bir süreliğine çok sadık ve istikrarlı görünebilir, ancak uyarı vermeden patlayabilen dürtüsel bir enerji depolamaya ve ilgilerini cesur şekilde yeni yönlere kaydırmaya meyillidirler.

    Ancak becerikliler, bu sismik kaymaları yaparken bir çeşit görsel maceradan çok, sadece yeni bir ilgi odağının yaşanabilirliğini keşfediyordur.

    Beceriklilerin kararları, pratik bir gerçekçilik hissinden ortaya çıkar ve kalplerinde güçlü bir doğrudan adalet hissi vardır; bu “sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” tavrı, beceriklilerin birçok kafa karıştırıcı özelliğini açıklama konusunda gerçekten yardımcı olur. Gereğinden fazla temkinli olmaktansa, başkalarının ayağına basmaktan kaçarak, kendi ayaklarına basılmasını önleyen becerikli kişilik tipine sahip insanlar, genelde sınırları zorlar, dengi kadar iyi ya da kötü misillemeyi adil oyun olarak kabul ederler.

    Becerikli kişiliklerin yüz yüze kalabilecekleri en büyük mesele, çok fevri hareket edip, kendi hoşgörülü doğalarını kanıksamaları ve herkesin de aynı olduğunu düşünmeleridir. Düşüncesiz bir şaka yapmak konusunda sırayı kimseye kaptırmazlar, bir başkasının projesinde ziyadesiyle fazla biçimde yer alırlar, patırtı ederek etrafta dolanırlar veya daha ilgi çekici bir şey karşılarına çıktığından dolayı planlarını aniden değiştirirler.

    HERKESİN SİZİNLE AYNI FİKİRDE OLMASI KADAR SIKICI BİR ŞEY YOKTUR

    Becerikliler zamanla diğer birçok kişilik tipinin, kurallar ve kabul edilebilir davranışlar üzerine kendilerinden daha katı bir şekilde çizilmiş çizgileri olduğunu öğrenirler; daha hassas kişilikler çoğunlukla düşüncesiz bir şaka duymak istemez ve kesinlikle benzer bir şaka ile misilleme yapmaz ve karşı taraf istekli olsa dahi eşek şakasına dahil olmayı tercih etmez. Eğer bir durum çoktan duygusal olarak güdümlenmiş ise, bu sınırları ihlal etmek devasa bir biçimde geri tepebilir.

    Becerikliler özellikle duyguları tahmin etme konusunda güçlük çekerler, ancak beceriklilerin duygularını ve motivasyonlarını ölçmenin ne kadar zor olduğu düşünülürse bu onların adaletinin sadece doğal bir uzantısıdır. Ancak, empatiden çok hareketleri aracılığıyla ilişkilerini keşfetme eğilimleri, oldukça hayal kırıklığı yaratan bazı durumlara neden olabilir. Becerikli kişilik tipine sahip insanlar sınırlar ve talimatlarla zorluk yaşarlar, eğer yapmaları gerekirse sınırların etrafından dolaşmak ve renklendirmek için özgürlüğü tercih ederler.

    Tarzlarını, yaratıcılıklarıyla birleşmiş tahmin edilemezliklerini, espri anlayışlarını, pratik çözümler ve unsurlar yaratmak için göreve hazır yaklaşımlarını anlayan iyi arkadaşlarının olacağı bir çalışma ortamı bulmak, becerikli kişiliklere faydalı kutular inşa edebilecekleri ve onlara dışarından hayran kalabilecekleri birçok mutlu yıl sağlayacaktır.

    KAYNAK: www.16personalities.com/tr/

  • Kendi Yolunda Olmak, Mutsuz Eden Arayışı Bitirir

    Kendi Yolunda Olmak, Mutsuz Eden Arayışı Bitirir

    Her insan kendi hikayesini yazmaktan ibaret bir dünyadır ve genelde ailesi dışında gerçek anlamda kimse bir başkasının dünyasını önemsemez. Ancak biz ne gariptir ki başkalarının bizi izlediğini düşünerek ölçe biçe yaşarız.

    Çocuk gibi herkesin onu izlediğini düşünen türümüz, toplumsal hayat denilen kendi tuzağını inşa eder. Aklını başkalarının onun hakkında ne düşündüğünden, ayaklarını başkalarının yolundan alamaz, tek yaşamadığı kendi hayatı oluverir.

    Vincent van Gogh, 1890′da ‘Tutuklular Çemberi’ adlı eserinde (Gustave Doré’nin bir gravüründen esinle) toplumsal hayata dair güçlü bir eleştiri kendini gösterir. Moskova’da sergilenen bu resimde hayat sıradanlıklardan oluşan kapalı çembere benzer. İnsanlar birer mahkumdur.

    Van Gogh bu resimde ışığa yer vermemiştir. Ancak çok küçük de olsa yukarı doğru uçuşan iki beyaz kelebek görülür. Böylece masumiyetini kaybetmiş hayatı betimlediği söylenir.

    Yaşamı, içindeki güzellikleri, Vincent van Gogh’un ‘tutuklular çemberine’ dönüştüren kurgu hayat, değerli olanın ‘görüntüler’ olduğunu söyler ve bu yalana inandırır; her şeyin sırası vardır ve sahip olunmalıdır, aksi halde sırası geldikçe ‘hadi artık’ diye bir gürültü kopuverir.

    Toplumsal düşünce insanlardan hayatı bir proje gibi yaşamasını ister; eş seçimi, iş seçimi, dost seçimi vesaire gibi elemeli kelimeler kullandırır… Öz önemli değildir, önemli olan ‘görüntülerdir’. Hayatın hazır menüleri sürekli bir şeylere, görüntülere sahip olmayı düşleyen bireyler yetiştirir. Arabasıyla oynayan çocuğu gören teyze, ‘Mercedes mi o?’ diye sorar…

    Görüntüde göz dolduran işler, kadınlar, adamlar seçilir. İnsanlar özdeki ‘değer’den ziyade, sayılabilir şeylerle meşgul olur. Bir yapboz gibi, görüntüleri tamamladıkça ortaya gösterişli bir resim çıkacağı düşlenir. Oysa en sonunda ‘kim için?’ diye bir ifade belirebilir. Doğal olduğu sanılan bu hayat kurgusuna delilik demek, delilik değildir.

    Hayatın bu çıkmazını gören Picasso, bir sözünde insanların uyanması gerektiğinden bahseder;

    “İnsanları uyandırmak gerek. Şeyleri algılama biçimlerini altüst etmek. İnsanları kızdıracak, kabul edilmez imgeler yaratmak lazım. Pek güvenilir olmayan, tuhaf bir dünyada yaşadıklarını, sandıkları gibi bir dünyada bulunmadıklarını anlamalarını sağlamak…”

    Yaşamdaki ‘olması gerekenler’, aklı ‘sayı ve görüntülerde’ olan yetişkinlerin düşüncesi etrafında tasarlanır. Çocuk etrafını tanıdıkça, büyüdükçe özgürlüğünü kaybeder. Çünkü gerçekte kimse, bireyin ne istediği ile yani ‘özdeki’ zenginliği ile ilgilenmez. ‘Sen ne istiyorsun?’ sorusunun yabancısıdır toplum. Kimse bir diğeri için bu kadar önemli değildir.

    Bu gerçek, efsane kitap Küçük Prens’teki bir düşüncede kendini gösterir;

    “Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: ‘Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?’ diye sormazlar. ‘Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?’ diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: ‘Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar, damında güvercinler vardı’ derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: ‘Yüz bin franklık bir ev gördüm’ demeniz gerek. O zaman: ‘Aman ne güzel’ diye bağırırlar.”

    İnsan, yaşama gelmesi ile ona ayak uydurmaya başlar. Beklentiler ve onun çıkardığı gürültüler, sağından solundan çekiştirmeye başlar. Aitliklere sahip olması istenir. Çok geçmeden kendini sadece aitlikleri ile anlatabilir, kalabalıklarda önce sıradanlaşır sonra kaybolur. Önüne konan tasarım yaşam formunu doğal kabul eder. Diğer tüm hatırlanmayanlar gibi dünyalık hırsların peşine takılır. Herkes en doğrusunu bilir, önerir ancak yakından bakıldığında çoğunun istediği gibi bir hayata sahip olmadığı görülür. Albert Camus, ‘insan kendi olmayı reddeden tek varlıktır’ derken pek de haksız sayılmaz.

    Oysa her sese kulak vermeye çalışan biri, dünyasında kendini duyamaz hale gelir. Hayatın gürültüsünü susturmak ve sessizliğe yer açma ihtiyacını bize depresyonlarla hatırlatan doğamızdır.

    Sizi önemsemeyen başkalarının düşünceleri, zamanla hatalara açık hale getirir. Önünde budala bir hayat kurgusu olan insanın, en azından zamana ihtiyacı vardır. Hayata dair cümleleri zaman ilerledikçe netleşir; ne istediği, ne beklediği, yanında kimleri görmek istediği, onu nelerin mutlu ettiği gibi önemli farkındalıklara sahip olmaya başlar. Ancak, ‘ayak uydurma’ gayreti ile yer edinme çabasındaki insan, hayatına dair geri dönülmez kararları çoktan vermiş, çemberdeki yerini almıştır. Kendini bilme farkındalığı zamanla yükselse de istediklerine ulaşamayacak kadar sorumluluklar ile baş başa kalmıştır artık.

    Toplumsal düşüncenin beslediği beklentiler ve hayaller, bizi düşük bilinç düzeyinde yakalayan ve henüz keşfedemediğimiz dünyamızdan kopartan gürültülerdir. Pek çok insanın, burnunun ucundaki hasretleri yaşayamadığını görürsünüz. Uzanır ancak dokunamazlar; hayat bir kabulleniş, kadere razı olmak, mutluluk oyunudur.

    Çok az insan, unutamayacağı kadar güzel bir hatırayı yaşarken, yani tam da o anın içindeyken, bunun farkındadır. Böylesine kendini bilme ve fark etme bakımından zaaflara sahip bizler, aslında bize gerçek anlamda değer vermeyen başkalarından gelen uğultunun esiri olarak koca bir hayatı ıskalayabiliriz.

    Yalnızlıktan korkanlar, arayışını sonlandırabilecek tek rehberini göremeyebilir; bir sessizlik içinde, kendini duyabilmeyi armağan eden yalnızlık, insanın önemine, dünyasının zenginliğine, değerine giden yoldur. Bazen huzur veren bir kalabalıktır ve ancak böylece tüm bu saçmalıklar içinde, insanın karşısına ‘benim’ diyebileceği bir yol belirebilir. Bu yolda beklentiler, gelecek korkusu, mutluluk hayalleri yoktur. Kilitli ruh serbest kalır. Kendi yolunda olmak mutsuz eden arayışı bitirir.

    Her insanın yaşadığı bir trajedisi vardır; doğası ve yapabilecekleri bakımından sınırsız olan insanı, tek sınırlayabilecek şey kendi düşünceleridir. Bu çağın bize armağan ettiği mesele, toplumu, insanlarını ve onların düşüncelerini bir kenara bırakmak ve gerçekten bizim için ‘değerli’ olanın peşine düşebilmektir. Rosa Luxemburg’un dediği gibi; ‘hareket etmeyen, zincirlerini fark edemez.’ ve ancak kendini, niçinini bilen ve kendine göre hayatta değerli olduğunu düşündüğü şeyleri yapan biri mutludur.

    Aradığımız bize ait dünya, varoluşumuz ile zaten vardır.

     

    KAYNAK: Fırat Devecioğlu / İndigo Dergisi

  • En Tehlikeli İnsan Tipi Az Anlayan Çok İnanandır

    En Tehlikeli İnsan Tipi Az Anlayan Çok İnanandır

    Kuran-ı Kerim’in  tamamını okumadan Mūslūman, İncil’i okumadan Hristiyan, Marx’ın tek bir kitabını okumadan Marksist, Bakunin’i okumadan anarşist, Nutuk okumadan Kemalist olanlarla dolu bir dūnyada yaşıyoruz.
    İnançlar, dūşūnceleri belirliyor. İnançlar, dūşūnceden daha gūçlū. Dūnyayı bu yūzyılda bile inançlar yönetiyor ve belirliyor; gerçeklik değil. Daha doğrusu neye inandığını bilmeyen insan, en fanatik insan olabiliyor. Çehov’un dediği gibi, ‘en tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır.’
    İnsanların büyük çoğunluğu idealisttir; özgūr dūşūndūğūnū iddia etse bile bu böyledir; çūnkū aslında bilmedikleri, ama öğrenmeye de çalışmadıkları, geliştirmedikleri inançları -dūşūnceleri değil- savunmakta ve aksini iddia etseler de metafizik biçimde düşünmektedirler. 
    Bu idealizm bile bir bilinçten yoksundur; bir dūşūnceyi bilmeden, anlamadan, tartışmadan yapılan inanç idealizmidir. Bunda çevre, bireysel çıkarlar ve başka etkenler de rol oynamaktadır elbette. 
    İnsan neye inanıyorsa inansın, önce inandığı şeyi okumalı, araştırmalı ve kendi özbenliğiyle gerçekten ona inanmalıdır. Gerçekten yūreğiyle ve aklıyla inanmak, bunu bir çıkar ya da bir imaj vermek için yapmamaktır aynı zamanda. 
    ‘Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez.’ derler, sorgulanmayan bir inanç da inanmaya değmez. 
    Nietzsche’nin dediği gibi, “İnançlar hakikat dūşmanı olarak yalanlardan daha tehlikelidir.” 
    Gerçek ve hakikat ise, bakış açısına bağlı olarak manipule edilen, görmezlikten gelinen ve yok sayılan bir simulasyondan öteye gitmiyor böylesi bir dūnyada. Dūnya tarihsel olarak, her gūn yeniden inançlarla kurulup, inançlarla yıkılıyor.
    İktidar kavramını iyi anlayabilmek, çözūmleyebilmek ve yakın geleceğe ilişkin öngörüde bulunabilmek için yapılması gereken ilk şey, tekrar ve tekrar tarih okumaktır. Tarih yalnızca dūnūn değil, bugūnūn ve yarının öykūsūnū de içinde barındırır, görebilene. Bundan sonra neler olacağını kişilere değil, tarihe sorunuz, būtūn yanıtlar orada zamanın tozlarının altında gizlidir. 
    KAYNAK: Erol Anar 22 Temmuz 2016 / Brezilya
    https://erolanar.org/2018/05/08/en-tehlikeli-insan-tipi-az-anlayan-cok-inanandir
  • Cehalet Bilimi; Agnotoloji

    Cehalet Bilimi; Agnotoloji

    Bu yazıyı okuduğunuzda, toplumda yükselen cehaletin sebebini daha iyi anlayacaksınız. Whatsapp’ta dolaşan ”Bunu bilmem kaç kişiye gönder” mesajları, Facebook’ta her gördüğüne inanıp sorgulama gereği duymadan paylaşanlar vesaire hep bu cehalete verilebilecek en basit örnekler.

    Agnotoloji kısaca bilgisizlik bilimi demek. Menfaat gereği cehalet yaymanın arkasındaki sis perdesini aralayan bir bilim dalı. Neoklasik Yunanca’da agnosis ‘bilgisizlik’, ontoloji ise “varlık felsefesi” anlamına geliyor. Agnotoloji de ya bir ürünü satmak ya da çıkar elde etmek için kasıtlı olarak kafa karışıklığı ve yalan bilgi yaymanın incelenmesi oluyor.

    Daha açık söylersek agnotoloji; toplumun bilgi sahibi olmasını istemeyen güçlü kurumlar tarafından yaratılan akıl karışıklığını ve bilgisizliği inceleyen disiplin. Örneğin Cübbeli gibilerin daha faydalı konular yerine Peygamberin sümüğünden bahsetmesi ya da ”Cahil halk ülkeyi ayakta tutacak” açıklamaları,  Agnotoloji denilen bilimin ülkemizde ne kadar geniş bir uygulama alanı bulduğunun acı bir göstergesi.

    Cehalet yayma faaliyeti üst akıl da denilen emperyalizmin en güçlü silahı.  Asıl amaç kitleleri, düşünmeyen, sorgulamayan, itaat eden, umursamayan ve sadece satın alan değersiz köleler haline getirmek.

    Aşağıdaki adımları uygulayarak siz de hemen menfaatleriniz için cehalet yaymaya başlayabilirsiniz.

    İŞTE 6 ADIMDA AGNOTOLOJİ

    1- Karşı tarafın doğru bilgi sahibi olmasını istemeyin. Agnotolojide temel amaç karşı tarafın doğru ve sağlıklı bilgi elde etmesini istememektir. Yani öncelikle toplumun kafa karışıklığı ve yalan bilgi ile donanmasını istemeniz gerekir.

    2- Çıkar elde etme amacı güdün. Şahsi çıkarlarınız için bıkmadan usanmadan cehalet yaymaya devam ederseniz, bir süre sonra hitap ettiğiniz kitlenin çoğunu her dediğinize inanan bir yığın haline getirmeniz mümkün.

    3- Anlaşılamayan bir olgu bulun. İşin en önemli kısmı burasıdır. Cehalet yaymak için öncelikle insanların kafasında yer etmiş, zaman zaman aklına takılan, vesvese kabilinden bir olgu bulmalısınız.

    4- Dengeli tartışma zemini yaratın. Soru ne kadar dengesiz olsa da cevabınız mantıksız bir kurama dayalı ama mutlaka dengeli olsun.

    5- Kendi başınıza uzman olun. Tamamen bilgisiz olsanız bile “en iyi ben bilirim” diyecek bir özgüvene sahip olmalısınız. Psikoloji, biyoloji veya tıp alanında uzman olma gerekliliği gibi bir kısıt sadece gerçek bilgiyle hareket edenleri bağlar. Unutmayın, siz menfaat için cehalet yayan bir asılsız bilgi tüccarısınız.

    6- Büyük resme bakmaya gerek duymayın. Burası en kolay aşama. Asgari ücretle karnı doyan, kredi kartına dokuz taksitle ev ihtiyaçlarını karşılayan, 120 ay vadeli krediyle ev sahibi olan, hafta sonu AVM’de alık gözlerle dolaşan ve çılgın projelerin ütopyasıyla tatmin olan toplum, büyük resme bakmaya gerek duymaz. İşsizliğe, yoksulluğa, cehalete, gelir dağılımındaki dengesizliğe, adalet sistemindeki çarpıklığa, rant için yok edilen doğal alanlara kafa yormaz.

    Unutmayın, bilginin erişilebilir olduğu erişildiği anlamına gelmez. Cehalet, sadece bilginin yokluğu değil, politik ve kültürel mücadelelerin doğal bir ürünüdür.

    KAYNAK: www.millibirlikhaber.com