Kategori: Sosyoloji

  • Türk Düğünlerindeki İnanılmaz Mantıksızlıklar

    Türk Düğünlerindeki İnanılmaz Mantıksızlıklar

    Düğünlerden de, geleneklerden de nefret ederim. Eşimle düğün yapmadık, takı dilenciliği yapmadık, evlilik imza formalitesinden ibaret çünkü bizim için. Seven insanlar kına, nişan, düğün gibi saçmalıkları hayatına sokmadan evlenir zaten. Eşimle mecbur olmadığımız hiçbir düğüne gitmeyiz, mecburen gitmişsek de biraz görünür çıkarız. Ekşi Sözlük yazarlarından bizimle aynı fikirde olanlardan bir derleme paylaşmak istedim web sitemde. Araya kendi ekleyeceklerim de olacak elbet 😉

    ___________________________

    düğün yapmak başlı başına büyük bir mantık hatası bence.

    birbirinin aynı olan gelinlik modellerinden bir tanesini seçmek için bir hafta mağaza mağaza gezmek,

    ne kadar kabarık gelinlik seçersem o kadar masal piyemses olurum mantıksızlığındaki gelin kızımız. şöyle asil, kabarmayan, sade bi kıyafet giysen evlenemiyo musun? kabartacaksın yani illa ki? abartacaksın yani?

    yatak odası konusundaki lojistik desteğin kız tarafınca verilmesi şeklindeki sapıkça adet,
    davetiye dağıtımında mutlaka çok önemli birilerini unutmak, unutulanın anlayış göstermek yerine küsmesi,

    düğüne gelmeyen akrabalara küsülmesi,

    gelinliğin içine eden “dış çekim” aptallığı,

    düğünde zorla oynatılıp bir de üstüne dalga geçilmek,

    takı merasiminde “damadın amcasından çeyrek altın” şeklinde anons yapan gevşek,
    taktığı 20 liranın bütün salona duyurulmasından haz alan manyak,

    gelinin beline dolanan ve amacı aslında gelini aşağılamak olan kırmızı kuşak,

    düğün esnasında her bokta (salona giriş-çıkış, pasta kesimi vb.) bahşiş koparmaya çalışan maaşlı çalışanlar,

    düğünde oturma düzenini beğenmeyip, gelin ve damada trip atan akraba,

    her düğünde kız-erkek tarafları arasında küçük veya büyük mutlaka bir sürtüşme yaşanması,

    daha sonra kesinlikle eline geçmeyecek fotoğrafları gelin ve damat ile çekinmek için birbirlerini ezen davetliler

    şu ülkede gelenek göreneğe karşı son derece mesafeliyim. ama bu düğün illeti insanı ciddi manada tehdit ediyor.

    eğer tüm hayatımı bekar olarak geçirirsem bunun asıl ve yegane sebebi düğün istemeyen hatun bulamamak olur (DEMİŞ EKŞİ SÖZLÜKTEN BİR BEY. VAR KARDEŞİM VAR MERAK ETME 😉)

    yazık. gencecik insanlar aile kurmaya çalışırken 3-4 yıllık birikimlerini adam düdüklemeyi marifet sanan insanlara kaptırıyorlar.

    bir arkadaşımın düğünü vardı, damat ben ve bir arkadaşımız daha, yani 3 kişi traş olduk. berber 500 tl dedi. düğüne kalmış bir saat. adamla kavga da edemiyorsun, polis de çağıramıyorsun o an, anladın mı? (SİZ BEYLERDE SUÇ, KABUL ETMEYİN, TIRAŞINIZI KENDİNİZ OLUN YA DA BERBERE DÜĞÜN TIRAŞINDAN BAHSETMEYİN NE VAR Kİ SANKİ? AYRICA SAKALLI EVLENİLEMİYO MU???)

    işte böyle bir memlekette bırak düğünü cenazeler bile fırsata çevriliyor. bana kalsa cenaze de istemiyorum zaten. neyse.

    mantıklı tek bir iş yok ki memlekette düğünler mantıklı olsun.

    gelin ve damat dışındaki insanların aşırı mutlu olmaları buna karşın gelin ve damatın aşırı gergin olması.
    belli ki düğün gelin ile damat için değil. onlar dışındaki herkes için.

    sırf gösteriş olacak diye bir düğün organizasyonuna bilmemkaç bin lira gömüp önümüzdeki 5 sene, borç ödemek için açlıktan nefesinin kokmasından daha büyük bir mantık hatası olamaz.

    kocaman maket pastayı size verilen kılıçla kesmek. bildiğin kılıç yahu. arya stark’ın iğnesi gibi. sonra alttan normal pastayı birbirine yedirmek veya çoğunlukla yedirmeyi becerememek.

    batılı gece kıyafeti giyip, halay çekmektir.

    medeniyetler sentezi falan değil o tuvaletli hanımların halay çekmesi, resmen kimlik kargaşası.

    dugun yapmak zaten millete hava aticam diye gösteris yapmanin en belirgin mantik hatasi. digerlerinden bahsetmiyorum bile.

    iki kişi sevişecek diye anne baba dahil onlarca kişinin halay çekmesidir

    yahu şu düğünde oynamak şart mı? mesela bilardo turnuvası yapsak yada bowling turnuvası yapsak takımlara ayrılıp? sonra kazananlara derecelerine göre hediyeler versek falan? (NEFRET EDERİM OYNAMAKTAN)

    akşam güreş turnuvası yapacak olan gelinle damadın, öpülmekten, tebriklerden perişan olmaları. saatlerce para asma ve fotoğraf çekiminde ayakta kalmaları. yazık lan.o gençlerden gece ne hayır gelecek şimdi?

    kafa s.ken desibelde iğrenç müzikler.balonla koşuşturan veletler, bazen birbirlerine çarpıp zırlamaları. 10 cm mesafedeki elemanla bağıra bağıra konuşmak zorunda olmak.

    düğün pastası adı altında 3 yaşındaki bebenin kursağını doldurmayacak pasta ve tatsız kurabiyelere maruz kalmak.

    kim ne astı diye şerlok holmsçuluk oynayan teyzeler. bekar 25 yaş üstü gençleri dakika başı öğüt bombardımanına tutan insanlar.

    düğün formülü yaklaşık olarak şöyle: düğün =(işkence+çile)^mallık .

    asıl mantıksızlık, bir gün önce sevişseniz kızın babası çekip vuracak kişilikte ama evlendikten sonra sevişeceksiniz diye halay çekiyor.

    süper mini etekleri ile arz-ı endam eden tombul kızlarımız,

    bir sürü insan toplayıp deli gibi oynatıp üstüne bir de türkiye şartlarında en az 5 senelik işçi maaşı kadar para ödemek.

    git nikahta taksınlar takıları o parayı koy kenara ya git tatike stres at ya da geçimine katkısı olsun. ne anlıyorsun kanguru gibi tepinip para ödemekten?

    hayatında toplasan 10 cümle konuşmadığın insanların senin evleniyor oluşunu göbek atarak kutlaması.

    dugun filan neyse yapiliyor da gelin kaprisi diye bir sey var iste o herhangi bir mantikla aciklanamaz. evlenen kuzenlerimin karilari bile gelin odasi denilen yerde yanlarinda beni istedi. gelin giydirmekten, aglayan gelini susturmaktan, makyaji akan gelini toparlamaktan sulalede dugun olmasin diye dua eder oldum. hayir sanki bana evleniyorlar neyin kaprisi bu. gelinmis her istedigi olurmus, yok canim, sen evleniyorsun diye ben niye iskence cekiyorum. bak yine sinirlendim.

    şimdi efendim düğün dediğimiz organizasyon, aslında birden fazla sebebi olsa da temelde yeni evli çiftlere destek olmak için bir araç olarak görünür. evet, o çil çil altınlardan bahsediyorum. aynı zamanda ailelerin bir böbürlenme, birleşme kutlamasıdır. günümüzde geldiği şeklinde ise tamamen paramla (hatta çoğu zaman bankanın parasıyla) neler yapsam da çift olarak bu mutlu günümüzde bin bir türlü stres ve saçmalıkla ağzımıza sıçmaları için ödeme yapsam kıvamına gelmiştir. öyle temiz, saf bir durumu yoktur. o masraf kalemlerine ve onların aileler üzerinde yarattığı kan davası potansiyelli kin ve kavgalara hiç girmiyorum. elbette çok kaliteli ve gelenekçi insanlar için anlamlı olabilecek düğünler de olmuyor değil. ancak gözlemlediklerimin %99’u bir rezalet ve mantık hatası geçidi. hatta hata sayılması için en başında gereken mantığın söz konusu olmadığını iddia etsem eminim katılacaksınız. düğüne ilişikli kimse eğlenmediği gibi tamamen bir zarar tablosu. siz gelin vazgeçin bu işlerden. çok paranız varsa bir şey diyemem ama ülkenin durumunda artık çoğunlukla çifte yığılan borçlar şeklinde geri dönüyor o bilezik seslerini duymak için verdiğiniz çaba. aklınız altınlarda biliyorum. düğün yapmazsak kimse takı takmaz endişesini gidermek için elinizdeki denkleme bakmanız yeter. düğünde gelecek takıların büyük bir kısmının masraflara gideceğini biliyorsunuz. atıyorum ümraniye’nin kimsenin gitmediği bir sokağındaki en boktan düğün salonuna bir geceliğine vereceğin para en az 10 bin. on bin. 10.000. ki bu zaten havasız kalıp sonunda ölmezseniz şanslı sayılacağınız bir salonun gündüz fiyatı falan aslında. deli mi Mİkti lan sizi? git gönlüne göre balayı yap o parayla, bilmem kimin dayısının dünürünün koca götlü yürüyen hamurişi teyzesi halay çeksin diye verilir mi lan o para? ki sadece salon. şimdi bazıları diyecek ki “amaaan zaten babası ödeyecek.” aklına saygı duyduğum bir arkadaşım, kendi cebinden tek kuruş çıkmayacak ve tüm masrafları babası karşılayacak olmasına rağmen, ne yaptı etti adamı ikna etti. bu parayı bize ver biz 1 ay seyahat edelim dedi. canını yediğimin.  bunun yerine, nikaha davet edin gelen gelsin “mutlu gününüzde” yanınızda olsun. masrafsız olsun. biraz takı da gelir. diğer kalabalıkten gelecek takı zaten harcanıyor masraflarda. huzurunuzu bozmayın ne gerek var? şimdi yine bazıları diyecek ki, olmaz kardeşim, ele güne düğünü bile yapılmadı dedirtmem, benim neyim eksik? sen beter ol kuzum sana haktır.

    elit bir mekanda düğün yapıp “a be kaynana naptın bize” çalmak. hayır mantık da yok. napmış kaynana evleniyorsunuz işte. bir de bunun ” al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara” versiyonu var. bunda oynayan insanları gördükçe ağlayasım geliyor.

    gelinle damadın salona teşrifi ve açılış dansı yapmaları şebekliği.

    düğünün kendisi mantık hatasıdır. 21.yy da kimseye bu insanlar evlendiklerini ,birlikte yaşadıklarını ispatlamak zorunda değildirler. iki insan evlenecek gerdeğe girecek diye dünyanın masrafı yapılır, borca girilir, hediyeler yapılır… hele ben bi kız babasının buna nası razı olduğunu hiç anlayamamışımdır. bi baba tabi ki kızının turşusunu kurmamalı da bi adam kızını becersin diye de göbek atmasın bi zahmet.

    sevenleri sevdiğine vermediler diye şarkı çalarken hoplaya zıplaya oynanmasıdır

    arkası gelmez dertlerimin bıktım illallah diyerek göbek atılması.

    evlenme umudu tükenmiş her hafta pazartesi o siyah elbiseye girmek için diyete başlamış ve kemalpaşa tatlısıyla kendini şımartmış, netice olarak son atımlık kurşunuyla o düğüne gelmiş eltinin kız kardeşi aynur göbek atsın diye, küçük bi serveti bi salon dolusu tekrar görmeyeceğin insan için gömmek.. hem de 2-3 saat için..

    üç kuruş maaşla çalışan adamların sırf adet yerini bulsun diye dünya kadar borca girip düğün yapmaları…

    küçücük kız çocuklarına gelinlik giydirip, makyaj yapan ve memleketin yüzde sekseni sapık olan insanların arasına atabilecek kadar düşük seviyede ebeveynler.

    gelin’in kardeşinin, durmadan pistin ortasında kırmızı tuborg gibi dolaşması.

    a’dan z’ye herkesin damat ve gelini yolma şenlikleridir.  “hamama giren terler” kafasıyla herkes her fırsatta para ister. kuaför iki fön çeker hemen on katı para. kapıyı tutarlar para. arabayı tutarlar para. sokakta davulcu gelir kafana kafana vurur tokmağı para. zurnacı eksik kalır mı ona da para. salona girersin pastacı gelir bıçak kesmez ee para. fotoğrafçı videocu önceden işi bağlamıştır salonda gık demezler ama bahşişe de hayır demezler. servis eksiktir garsonlar gelir gider abi para. otoparkçısı gelir çiçekçisi gelir nerdeyse bütün çalışanlar ufaktan dürterler para para para para. mantık bunun neresinde.

    dugunlerin hala var olabiliyor olmasi mantik hatasidir insanlarin baska insanlara kendi caplarinda gosteris yapmak icin kullandiklari geleneksel bir yontemdir ”hey iste size eglence ama giris en az bir ceyrek altin !”. düğünler tuzaktır orda olmak istemeyen insanlar sirf ayip olmasin ya da annesi bizim dugune gelmisti gibi sacma sapan bahanelerle genelde berbat muziklerin aşırı yuksek sesle calindigi insana var olus nedenini sorgulatan sexi legallestirmek icin uydurulan seremonilerdir. oh oh düğünler genelde tamamen ve yalnizca gelinlere aittir yani yalnizca onlar icin onemliymis gibi hayatimda bir kez evlenecegim (ki kesinlikle emin olmak imkansiz) bahanesiyle her sey gelinlerin istedigi gibi olmak zorundadir ve gelinler cidden sadeligin guzelligini henuz kesfedemediler cidden her sey pırıltılı olmamali abartili makyaj ov ov berbaat cem yilmazin bahsettigi gelinin kiz kardesi de olmamali ya da alkol olmayan bir dugunde masa altindan gizliden gizliye sarhos olup ortaligi dagitan kayinbiraderler de olmamali. ayrica anneler babalar kiziniz ya da oglunuz o gece sevisecek diye o kadar heycanlanmaniza gerek yok buyuk ihtimalle (istisnalar olmaz demiyorum) ilk kez sevismeyecekler ve kizin beline bagladiginiz o kirmizi kusak hani bekareti simgeleyen anlamsiz ve cok cirkin. ah ah kucuk gelinlikler nefret ediyorum asiri sevimsizler dünyanın en sirin cocuguna da giydirilseler gunu mahvedecek kadar cirkinler asla asla cocuklariniza onlardan giydirmeyin aslaaa. sesi asiri kotu olan ama dugunlerde ”muzisyenlik” yapan adamlar ciddiyim berbatlar ve hala para kazanabiliyorlar eskiden olsa asilmalarini isterdim zihinsel özürlü gibi davranarak ve ayrica herkese ne zaman ne yapacaklarini soyleyerek islerine geldigi sekilde davraniyorlar o adamlar senin parani oduyor dostum oylece ”cocuklarinizi pistten alin”dememelisin ya da ”gelinin arkadaslari dans edecekler ” yani ve millet bunlar ne derse yapiyor igrencler sozleri geciyor ve para kazaniyorlar dugunden en kazancli cikan insanlar bunlar inanilmaz bir mantik hatasi daha neyse guzel dugunler de yok degil ama ben genelde bu tur dugunlere zorla suruklendim ve hic eglenmedim asla onlarin mutluluklarini paylasmadim bu baslik sanki yillardir bekliyormusum gibi atladigim bir baslik devamini okuduysaniz tesekkur ederim

    gelin başı diye birşey var mesela. iğrenç ötesi saç ve makyaja çuvalla para ödeniyor.

    bayanların düğün gününü hayatlarının en önemli günü sanması ve bu günü hayal edip yıllarca buna hazırlanmaları

    herkesin damadı yolunacak tavuk olarak görmesi. (bkz: bıçak kesmiyo, kapı açılmıyooo).

    bütçesi düşük ailelerin bile yıllarca yaptıkları birikimleri bir merasim için harcamaları.

    ailenin herkesi memnun etmeye çalısması ama yine de insanların dedikodusuna ve memnuniyetsizliğine maruz kalmaları.

    kimin ne taktığının dedikodusunun en alakasız kişiler tarafından dahi yapılması.

    sabahtan beri oradan oraya koşturan gelin ve damadın akşam düğün zamanı deli gibi oynamak zorunda olması, bunu yaparken hep gülümsemek ve fotoğraflara da poz vermek zorunda olması.

    düğün öncesi gayrimeşru olmasına rağmen, baştan aşağıya bir gariplik silsilesi olan düğün merasiminden sonra kız ve erkeğin sevişmesinin toplumsal olarak meşru kabul edilmesi.

    önce zengin damat bulup sonra damadın bütün parasını düğün dernek için harcatıp, finalde adamı borçlu çıkaran gelin ve gelinin annesi olabilecek en büyük mantık hatasıdır.

    gece düğün bittiğinde kız tarafının kızlarını düğün yerinde yeni ailesiyle bırakıp düğünü misafirlermiş gibi terk etmeleri. ve ağlayarak. epey saçma.

    muhafazakar geçinen ailelerin çocuklarının düğününde, gelin ve damatın gezip tozma görüntülerinin yayınlanması. geçen gün bi düğüne gittim salon dolunca sinevizyonunda şöyle bi geçmişe gittik. öpmeler, sarılmalar, arabayla giderken çekilmiş videolar, aklınıza gelecek her yerde çekmişler. 15 dakika filan bunları izledik. sanırım sadece yiyişmeleri kesmişler. bence bu çok büyük bi mantık hatası. kızın babası iyi ki kalp krizi filan geçirmedi.  hayır biz sizin nerde ne bok yediğinizi çok mu merak ediyoruz geri zekalılar.

    gelinin en güzel olması beklenen günde onca saç, makyaj vesaire masrafına rağmen normalde olduğundan daha çirkin hale gelmesi. ayrıca bizim ülkemizde düğün; gelin&damat bu anlamlı günlerinde mutlu olsun, eğlensin, onlara hoş bir anı kalsın diye değil, el alem, eş, dost akraba görsün ve altın taksın diye yapılır. sonra da o takılan altınlar yine düğün masraflarına gider.

    en büyük mantık hatası gelinliktir hiç şüphesiz. bir daha ömür boyu giyilmeyecek olan bir bez parçasına dünyanın parası veriliyor.

    sırf bu masrafları karşılayamayacak veya karşılamayı kendıne, ınandıgı seylere yedıremıcek olduğundan dolayı evlenmeyen; evlenmeyı gec bu stres yüzünden gunun bırınde karsısındakını kırmaktan ve onun tarafından kırılmaktan korkutugundan duzenlı ılıskı yasamaktan ımtına eden ınsanlar var. kapıtalızmınızın de, aaa adettendırınızın de, gosterısınızın de buzzugunu buzeyım sızın…  not: ben evleniyorum dıye aılem nıye zibilyon lıra masrafa gırsın amk.

    bu mantıksızlık tamamen ailelerin tanışmasından itibaren başlıyor. öncelikle adet adı altında bohça hazırlıyorsun.senelerce annelerin el emeği ördüğü lifler,yazmalar, patikler sergilenecek sanırken birden olay götünüzde patlayıp duş jeli,tırnak makası ve daha nicesini almaya kadar gidiyor.olsun be zaten lazım bir daha bir daha uğraşmayız derken söz,nişan çıkageliyor.iyi diyorsun gönlünüz olsun lanet olasılar.ama yok nişanlık al ama böyle gelinlik cüssesinde olsun.yok ya ben sade bi nişanlık alırım diyosun aa olur mu karşı komşunun *r*spu kızı bilmem nereden almış. tamam deyip bir düğün masrafı da nişana yapıyorsun. amaç tamamen çocuklar mutlu olsun. ömründe belki bir daha görmeyeceğin akrabaların mutluluğuna şahit olsun.daha doğrusu adet adı altında nasıl becerildiğini görüp rahat etsin.zaten en önemlisi bu değil mi senin takını,saçını,nişanlığını görecek gıpta edecek tüm bunlar onlar mutlu olsun diye. ulan hadi yiyoruz bi bok istediğim olsun deme şansın yok.illa en gösterişli en pahalısı olacak sen damatla veya gelinle kavga edeceksin bir günlük bir şey abartma istersen diye ama bunlar kimsenin umurunda olmayacak.
    sonra tam bu kakafoni bitti derken düğün günü gelecek.(bu arada ,nişandan önce tanışma,isteme,söz faslıdan bahsetmiyorum ki daha fazla midemiz bulanmasın.)evet tüm her şey bitti düğünüm bari istediğim gibi olsun şööyle güzel bir kır düğünü en fazla 200 kişilik aile arasında bir eğlence düzenleriz diye aklının köşesinden geçirirken,bir süper kahraman çıkar ve bunca zaman takılan takıların geri alınması için büyük bir organizasyon yapılmalı genede siz bilirsiniz der ve ortadan kaybolur.anne telaş içinde daha da misafir daha da insan davet etmeliyiz diye diretir.tutulmak istenen düğün salonu beğenilmez.uzaksa otobüs kaldırılmalı diyerek sitem edilir.damat veya gelin birbirlerinin başının etini yer.artık bağlar iyice gerilmiştir.ama kimsenin umurunda değildir.önemli olan çiftlerin huzurlu olmaları değil telaşeyi en mükemmel ve gösterişli şekilde atlatabilmeleridir. bu arada ilerleyen her dakika mantık çerçevesi dışındadır.yapılan tek iyi ve işe yarar şey ev düzmektir.onun haricinde 4 saatlik bir organizasyon için kilolarca ağırlıkta bir gelinlik,kocaman bir baş ve yüzlerce tel toka skandalı için tomarla para harcarsın.sadece bu olsa iyi 3 tane bayat kuru pasta,maket yaş pasta ve kıçı kırık bir salon için küçük bir servet bırakırsın.bitti gibi gelir ama bitmez.tel kopar para alırlar,bıçak kesmez para alırlar,gelin çiçeğini kaçırırlar para alırlar alırlar alırlar .en önemlisi o komşunun kızı hiç bir yerde yakanızı bırakmaz onun gittiği balayı oteli en iyisidir sizinde olmalıdır.o pahalı bir davetiye bastırmıştır,kınada 1 değil 5 elbise giymiştir,nikaha giderken araba süsletmiştir,manikürünü 100 liraya yaptırmıştır ama tüm bunlara rağmen damat güler yüzlüdür.o damadında allah belasını versindir bu arada.yani işin özeti düğün aşaması ,öncesi ve sonrası başlı başına mantıksızlıklar silsilesi.amaç,bir çiftin evlendiğini resmi olarak bilmek ama sonuç,kavgalı ve borçlu bir çift.

    sırf, hiç yüzünü dahi görmediğiniz yengenin abisinin hanımı “gelin de çiroz gibiymiş, oğlan neresini beğenmiş?” diyerek kuru pasta, limonata eşliğinde sizi çekiştirmesi için ortaya saçılan mil yar lar!!! ve yapılan tüm masrafın altında “elalem ne der” çekincesinin yatması.

    bize ne ulan! hamiyet abla memnun olsun diye onca kazığın üstüne mi oturacağım?
    ayrıca ekoseli sofra bezinin üzerinde annenin çeyizinden kalma yemek tabaklarında kuru fasulye pilav yiyen insanlarız biz. sırf “düğün” gerekçesiyle saçma sapan düğün salonunda, kuzenler göbek atacak diye onca parayı iç edip adına niye “gelenek” diyoruz?
    ayrıca teyzegilin kayınlarının ne işi var benim mutlu günümde?

    ne kadar kalabalık olunursa o kadar güzel ve şaşaalı düğün olur algısı bu sktiğimin algısı yüzünden salonlar mülteci kampı gibi dolup taşıyor bilmem kaç yüz kişilik pasta servis malzemesi , davetiye ve adın sayamadığım bir dünya gereksiz masraf.

    takıdan gelecek x lira için x lira para ödeyip yorgunluk ve rezillik satın almak.

    bi akrabam var. çok hasta, çalışamıyor. hanımı zaten çalışmıyor. evde 3 genç var, 3’ü de çalışıp hem eve bakıyorlar, hem kendi ihtiyaçlarını karşılıyorlar.
    bu 3 çocuktan büyüğü, çok aşık oldu. evlenmek istiyor ama bi büfede çalışıyor ve sırf evlenme olayına yetişmek için bir sürü işe girdi çıktı. kimisi hakkını vermiyor, kimisi aşağılıyor derken şimdi yine bir işte ve kazandığı para ayda 1800 lira.
    aşık olduğu kadın kır düğünü istiyor. koltuk alacak paraları yok ve bu adam gerçekten bunalıma girdi. kadının ailesi “biz yapalım bari bi şeyler” diyor, adamın annesi “kendini mi ezdireceksin, bir daha seni tanımam, yüzüne bakmam” diyor. elde avuçta yok ve kadın kır düğünü istiyor.
    belki hevesli bekarlar okur diye yazıyorum, bunu yapmayın ya. düğün yapanlara sorun, çoğunluğunun cevabı “ne olduğunu hiç hatırlamıyorum, videolara bakıp anlıyorum”. bir uğultu şeklinde geçecek ve hatta geçmeyecek, imkansız bir düğün için, size aşık insanı kırmaya değmez.
    beş parasız, büfede çalışan bir insandan kır düğünü istemek, onu bilerek tüketmek demek. filmlere kapılmak, bugünü ıskalamak demek. iki genç maaşlarıyla bi ufak eve geçip, zamanla bi şeyler almak varken bu aşırı manyakça işlere kalkışmanın manasını hiç anlamıyorum. biz evlendiğimizde de hiç paramız yoktu ve nikahı kıyıp eve döndük, kiralık gelinliği teslim ettik. ne oluyor dolapta o gelinlik durunca ya da yüksek seste bin kişiyi öpünce, mantık ne acaba?
    evleneceğin insan, hayallerini üzerinde gerçekleştireceğin insan değildir, birlikte yeni hayaller kuracağın ve kustuğu zaman üstünü değişip nane limon kaynatacağın insandır. yapmayın bunu ya.
    adama diyemiyorum, keşke “bırak onu, seni sevmiyor” diyebilsem ve rahatlasam ama ne haddime? yavaş yavaş çöküşünü izliyorum. yazık.

    görmemişlikten kaynaklanan mantık hatalarıdır. hayallerini gerçekleştirmek için sponsor arayan hanım kızlarımız ve onların görgüsüz ebeveynleri, üç-beş saatlik bir merasim için onbinlerce liralık bir harcamanın altına girdirirler damadı. sebebi ise basittir, “bizim kızımız en iyilerine layık”. “çünkü prenses o. filmlerde gördüğümüz kadarıyla prensesler böyle bir hayat sürüyor. aile olarak biz veremedik, damat olarak bunları senin yapman gerekiyor. böyle yaparsan mutlu olacak çünkü bizim kızımız ve s.kik arkadaşlarına bu günü anlata anlata bitiremeyecek.” anlatılmak istenen bu tam olarak.

    düğün videosu: herkesin düğün videosu vardır ama hiçbiri izlenmez. saatlerce oyun havası izlemek kimsenin sabrettiği bir şey değil fakat o video çekilir. halbuki maldivlere balayına gitsen feyste bi sürü like alırsın.

    gelinle damadin memleketi farkli diye 2 yerde 2 ayri dugun yapmak

    arkadasimin (erkek) kufur ede ede surdurdugu her gun gelip harap bitap dusmus halini seyrettigim hadisedir dugun ve dugun hazirligi… eleman kiza, kizin ailesine vs sove sove evleniyor… boyle baslayan evlilik boyle gider amk

    nikah şahitlerinin nüfuzlu ve/veya ünlü kişilerden seçilmesi.

    uyuz tanıdıklar ve akrabalar görsün diye dünya kadar borcun altına girmek,

    anlamsız gelin evi tripleri , ben kızıma telli duvaklı düğün yapmadan ölmem,

    anlamsız gelin tripleri, ben başkasının gelinliğini giymem diyip sıfır kilometre gelinlik alıp aylarca borcunu ödemek,

    düğün evi alışverişlerinde kaynanaların iktidar savaşları,

    konvoy yapıp dat-dut kornaya basmak,

    birbiriyle daha düğün konusunda anlaşamayan insanların birbiriyle bir ömür geçirebileceğini sanmasıdır bence. bu eziyete “her gün bedava” mantığıyla katlanan ezik de çok değil 6 ay sonra anca rüyasında görmeye başlar.

    kızının öpüşmesi, sevişmesi, erkek arkadaşlarının olmasını yadırgayan yasaklayan muhafazakar aile yapısının kızı gerdeğe girecek diye hunharca sevinmesi ve göbek atması.

    şahsen türk toplumunun normlarına gitgide aykırılaşan biriyim ve “yok olan gelenek-görenekler” arasında bu düğün, bilmem ne töreni, “x’e gelin gitme” gibi kalıplaşmış kavramlarla anlatılan eylemler, ıvır zıvırlar olsa zerre kadar çükümde olmaz.
    artık toplumumuzda “adet” adı altında, “gelenek – görenek” adı altına yapılan şu saçmalıkların son bulmasını diliyorum.

    farklı düşünen, kendini bilen, mutluluğun düğün merasiminin şaşaası ve gösterişiyle değil de, kişilerin birbirlerini anlamaları ve sevmeleriyle alakalı olduğunun bilincinde olan insanlar yakalıyor asıl mutluluğu.

    KAYNAK: Ekşi Sözlük

  • Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk

    Ekşi Sözlük yazarı ”isolde” hislerime resmen tercüman olmuş. Yazıyı okuyunca çevrenizde bunlardan ne kadar çok olduğunun farkına varacaksınız. Bu tiplere evlilik afyon etkisi yaratmış sanırım ki kafaları bu derece uçmuş durumda. Hele ki o ”sunum” meraklılarına Allah şifa versin diliyorum. Biz de evliyiz ama çok şükür bu saçmalıkların içinde debelenmiyoruz. Her zaman diyorum, kitap okumayan beyinlerden çok fazla beklentiniz olmasın.

    Yine de züccaciye sektörüne sevgili kocişkolarının paracıklarını kazandırdıkları ve piyasaya hareket getirdikleri için bu israf meraklısı gelinlere teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Onlar olmasa hangi aklı başında kişi alır o acayip pembiş-maviş icatları? Kim Barbie kusmuşa döndürür evini?

    Neyse gelelim yazıya =)
    ”var böyle bir şey, hakikaten. varlığını ilk şu sıralar pırtlak gibi türeyen “bebiş ve kociş” temalı bloglarda farkettim. çiftlerin genelinde kadın daha eften püften işlerle meşgulken adamların hepsi dünyanın en harika kocişi ve yeri geldiğinde(mesela evlilik yıldönümü fotoğrafı yayınlanacaksa) süper bir dekor.
    1. devre – evolution
    – çiftler genelde kız tarafının ailesine yakın bir muhitte mutlaka stor perdeleri ve plazma tv’si olan bir dairede oturuyorlar,
    – haftasonları anne ve kayınvalide evlerinden beylikdüzü migros’a oradan da polonezköy’e uzanan ideal gezilere çıkıyorlar(tabi işin anne ve kayınvalide evi kısımları asla anlatılmıyor bloglarda)
    – orta sınıfın biraz zıplamışı tabakanın gidebildiği fix mekanlarda yemek yiyip bunu gözlerinde o kadar büyütüyolar ki fotoğraf çekinmeden edemiyorlar, versailles’a bruncha gitmişler sanki asdfghklşi,
    – markafoni’den, limango’dan çift çift elele alışveriş yaparak aşklarını pekiştiriyorlar,
    – onların dünyasında kayınvalideler hep çok nazik, hepsi bir esma sultan, asla “kayınvaldem ne cadı bir görseniz” diyen yok, hep “sevgili kayınvalideciğimin bana hediye ettiği chanel no.5 karşısında çok duygulandım, nasıl da zevklidir” (şanel no.5 kocakarı kokusu ayol)
    – çiftin erkek olanı bence tam bir godoş, ya da kibar kızla evlenince kendini modifiye etmiş kıro. ilk tür genelde beyaz yakalı ve adı bahadır, tolga, alper filan. ikinci türün adı muharrem ama karısı ve ortak arkadaş çevrelerince “muh” deniyor kısaca, ne şirin. muh
    – kadın tarafı genelde makarna haricinde yemek yapamıyor, hepsi hazır kavanozda ithal makarna soslarına hayran.
    – cici çiftimiz haftasonları kendileri gibi evli 4-5 çift zibidiyi eve çağırıp sinema gecesi yapmaktan çok keyif alıyorlar, lan manyak mısınız niye evlendiniz sürekli onu bunu çağırıp ebleh eğlenceler düzenleyecekseniz, pazar günü yahu, kocana sarıl yat.
    2. devre – transmutation
    – kıroluk kadının hamile kalmasıyla everest zirvesine ulaşıyor, ondan sonra 9 ay “piremsesimizin ilk donu, paşamızın ilk oyuncak arabası” kafa şeetme seansı başlıyor. hayır anlamıyorum ki bu monarşi hayranlığı nedir, prensesler vezirler ibrikçibaşılar havada uçuşuyor.
    – ve artık kıroluk başkalaşım geçirip bambaşka bir boyuta ulaşıyor: “annişi ve bebişi”, “börülsu’nun annesi”. ilerinin cadde çocuklarını üretmek üzere and içen çiftimiz çocuğu 2 yaşında reiki’ye, 2,5 yaşında keman dersine, 4 yaşında tan sağtürk bale okuluna yollayıp geleceğin behlül ve esra-ceyda kardeşlerini yetiştirmenin ilk adımını atmış oluyorlar böylece. o çocuğu nereye gönderirsen gönder çocuktan bi halt olmuyor çünkü anne ve baba özünde burjuva kıro.
    – ve kadın tarafı zaten ne idüğü belirsiz kariyerini bir yana atıp kendini çılgınlar gibi çocuk yetiştirmeye adıyor, bu yetiştirme çocuğun herşeyini “bugün muzoberk ilk fransızca şarkısını söyledi:)) allah her anneye bu gururu yaşatsın” diye bir bloga post etmekten ibaret ama olsun, önemli olan adama ne olduğu.
    – adam bu full domestic kadın bir yandan çocuk yetiştiriyormuş gibi yapıp bir yandan istinye park’ta gezerken tamamen arka planda kalıyor, itibarı sıfırlanıyor. o zaman blog ve hayat şuna dönüşüyor “anne ve bebişi:) ve duvara tırmanan kocişi”
    bir gün birinin şunu yazmasını bekliyorum gerçekten: “kızlaar mustafasu ile yoga seansından döndük bir de ne görelim kocişim ölmüş:((“
    işte size yeni evli post-modern çift barzoluğunun kısa bir özeti, esen kalın.
    edit: işbu entry hiçbir maddi ve manevi küçümseme içermemektedir.
    sadece bu tip çiftler birbirlerine sevgi ve saygıdan çok ev eşyaları, lüks harcamalar, görüşülen insan tipleriyle bağlıymış gibi gelir bana, sanki ikea komodinlerini, gezdikleri mağazaları, yemek yedikleri restaurantları ellerinden alsalar, sessiz sinema oynayabilecekleri diğer çiftler bunlara yüz çevirse ve tamamen birbirlerine kalsalar anında birbirlerinin ömrünü yemeye, kırmaya ve kaçmaya başlayacaklarmış gibi gelir.
    onlara baktıkça bir gün yeterince sevmediğim bir insanla evlenmek gibi bir şuursuzluk edip mutluluğu gelinlik modelinde, koltuk kumaşlarında ararım diye korkarım..”
     
    Yazı için teşekkürler ”isolde” 
    Ekşi Sözlük’ten alıntıladım =)
  • Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar

    1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler.
    2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.
    3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.
    4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.
    5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.
    6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.
    7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.
    8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı Uç Örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.
    9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.
    10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2’yi geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya’ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)
    11- Türk anası çocuğunu lafta çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu sözde çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz
    12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.
    13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.
    14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.
    15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.
    16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:
    – Abisi biz de oynayalım mı?
    – Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
    – Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…
    Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.
    17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur, çocukla çocuk olur.
    18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.
    19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : (önem sırasına göre)
    1- atlet+çorap
    2-patik
    3-yelek
    Atlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.
    Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.
    Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.
    Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!
    20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır. Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.
    Basak Usanovic
    Mart 2015, Viyana
  • Düşünce Özgürlüğüne Karşı Üç Silah: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı

    Düşünce Özgürlüğüne Karşı Üç Silah: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı

    Bertrand Russell’ın 1922 yılında Moncure Conway Konferansında sunup daha sonra Özgür Düşünce ve Resmi Propaganda(1922) adıyla yayımladığı yazısı, düşünce özgürlüğü konusunda yazılmış en açıklayıcı metinlerden birisi. (Yazıyı Nermin Arık çevirisiyle, Say Yayınları tarafından yayımlanan Sorgulayan Denemeler kitabında bulabilirsiniz.)
    Bertrand Russell, düşünce özgürlüğünü tırpanlayan yaklaşımın temelinde irrasyonel yani akla, bilime dayanmayan görüşlerin yattığını açıkladıktan sonra bu tür düşüncelerin nasıl olup da bu kadar yaygınlaşabildiğini sorguluyor. Öyle ya, insanlar hem bilgi çağında yaşayıp hem de bu kadar yalanla, dogmayla nasıl karşılaşıyor? Yıllarca okullarda okuyup da en basit yalanlara nasıl kanabiliyor?
    Russell, özgür düşüncenin yalnızca dinlerin değil tüm yönlendirici dış etkenlerin baskısından kurtulmuş olması gerektiğini vurguluyor. Russell’a göre geniş anlamıyla özgür düşünceyi baskılayarak irrasyonel düşüncenin öne çıkartılması için üç temel öğe kullanılıyor: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı.
    Russell, doğrudan yasalarla cezalandırmak yerine bu üç öğeyi kullanarak özgürlüklerin toplum içinde gönüllü olarak sınırlandırılmasının sağlanabileceğini belirtiyor. İsterseniz biraz da bu öğelere odaklanalım:
    Eğitim, çocuklara bir yandan temel bilimleri öğretirken diğer yandan devletin istediği düşünceleri veya dini öğeleri de öğretir. Rasyonel düşünceyle, irrasyonel olanın harmanından oluşan bir eğitim sisteminden sorgulayan, kuşku duyan insanların çıkmasını beklemek güçtür.
    Bugün herhangi bir yerde söylendiğinde insanların güleceği yalanları gazetelere röportajlar vererek, otobüs duraklarına asarak sürekli yinelerseniz insanlar buna inanır. Russell, propagandanın psikologları bile şaşırtan bu başarısının sonucu olarak zengin ve güçlü olanın, diğerlerine oranla çok büyük bir avantaj sağladığını çünkü zenginlerin propaganda olanaklarının çok daha fazla olduğunu söyler.
    Özgür düşüncenin önündeki üçüncü engel ise ekonomik baskıdır. Bu baskı iki türlü uygulanır: Cezalandırma ve ödüllendirme. Karşı düşüncelere sahip akademisyenlerin üniversitedeki görevlerine son vermek, devlet kuruluşlarındaki muhalif görüş sahiplerini işten atmak işin ceza kısmıyla ilgilidir. Üniversite ve çeşitli kurumların sağladığı araştırma fonlarının kendi görüşlerine yakın kişilere dağıtılmasıysa ödüllendirme yöntemidir.
    Devleti yönetenler genellikle bu üç öğe üzerinden düşüncelerin önüne engel koyarlar. Eğitim düzenini dogmalarla doldurmak, resmi propaganda yoluyla çeşitli yalanları halka kabul ettirmek ve farklı düşünen kişilerin üzerinde ekonomik baskı kurmak, düşünceyi doğrudan yasalarla yasaklamaya göre hem çok daha etkin bir yöntemdir hem de doğrudan yasaklamaya oranla daha az dikkat çeker.
    Elbette bu yöntemler gizlice yürütülür. Eğitimin dogmatik yapısı manevi bir ambalajla örtülür. İşten çıkartmalar farklı gerekçelerle kamuoyuna sunulur. Resmi propaganda kanalları istediği kişiyi, kurumu yüceltecek, istemediğini karalayacak bir makine gibi yedi gün 24 saat çalışır. İnsanlar, kahramanlar ve vatan hainleri olarak ayrışmaya başlar. Namuslu olarak övülen kişiler omuzlarda taşınırken, ırz düşmanı ve terörist olarak imlenenler linç edilir.
    Bu oyun sahnelenirken, pek çok kişi, devletin öne sürdüğü gerekçeleri -belli ölçülerde- kabul eder:
    • “Biz sadece dinsel eğitim yapmıyoruz, bilimsel bir eğitim de veriyoruz.” (Eğitim)
    • “Öğrencilerin matematik, fen, biyoloji, felsefe öğrenirken bir yandan dinlerini de öğrenmelerinin ne zararı olabilir?” (Eğitim)
    • “İsteyen görüşünü açıklayabilir. Yurttaşlar hepsini dinleyip neye inanacağına kendisi karar verecektir. Ancak, elbette devlete zararlı görüşlerin yayılması için de kaynak sağlayacak değiliz.” (Resmi Propaganda)
    • “Biz devlet olarak herkese iş vermek zorunda değiliz, başka yerlerde çalışabilirler.” (Ekonomik Baskı)
    • “Rektörün/Genel Müdürün/Başkanın kişisel kararıdır. İşten çıkarmanın arkasında siyasi değil bilimsel/ekonomik/mesleki yetersizlikler var.” (Ekonomik Baskı/Resmi Propaganda)
    Eğer bir ülkede düşünce özgürlüğü değil de düşünce özgürlüğünün sınırları tartışılıyorsa orada özgür düşüncenin olmadığından kuşku duymak gerekir.
    Düşünce özgürlüğü bilimin, sanatın olmazsa olmazıdır. İnsanlık tarihindeki her olumlu gelişmenin altını yeterince derinlikte kazdığınızda karşınıza özgür düşünce çıkar.  Ülkemizi de düşünce özgürlüğü açısından sınarken Bertrand Russell’ın ünlü yazısındaki bu üç öğenin eleğinden geçirmek gerekiyor.
    Ne dersiniz, düşüncelerimizi açıklarken gerçekten de özgür müyüz?

    KAYNAK:

  • Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Yakın zamana kadar, çoğu insan genellikle herkesin evlenmek ve çocuk sahibi olmak istediğini, ancak bu durumun kökten değiştiğini varsaydı. Batı dünyasında çocuk sahibi olmayı seçmeyenlerin sayısı artıyor. Çocuk sahibi olmayı istemeyen ya da tercih etmeyen birçok kadın ve erkek var.
    Bunun sebebi, kişisel arzulardan dünyaya yeni bir yaşam getirme fikrinin, dünya toplumlarını ve ekosistemlerini dengeden çıkaracağı düşüncesi. Sebep ne olursa olsun, bu fikir tabu olmaktan çıkıyor. Dünyanın her yerinde toplumlar bu fikri pratiğe dökmeye başladı bile.
    “Zaman kötü. Çocuklar artık ebeveynlerine itaat etmiyor ve herkes kitap yazıyor.”
    – Çiçero
    Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerin çoğunda demografik özellikler yaşlı insanların gençlere oranla fazla olduğunu gösteriyor.
    Bazı ülkelerde ise doğum oranı 20 yıl öncesinden daha düşük. Bu yaşam beklentilerinin artmasıyla birlikte yaşlı bir popülasyona neden oluyor.

    Çocuk yapmama kararı

    Birçok insan, çocuk sahibi olmalarının özgürlüğünü alıp hayatlarını zorlaştırdığını düşünüyor. Ebeveynlik, birçok insanın yatırım yapmaya hazır olmadığı bir süreyi gerektirir. Bazıları için çocuk sahibi olmak ve büyütmek boğucudur veya basitçe bu fikir sadece ilgilerini çekmez. Bazı insanlar bir kariyere sahip olduklarına inanır ve sosyal yaşantı hayatlarına anlam katmak için yeterlidir. Ve diğerleri için ise çocuklar sorumlu ebeveynlik gerektiren yatırımlara değmez.
    Avrupa’da Çocuksuzluk (2015) çalışmasına göre, çocuk sahibi olmama nedenlerinin çoğu işle ilişkilidir. Bununla birlikte, ekonomik nedenler, kişinin kendi ebeveynleriyle kötü ilişki geçmişi ve genetik bir hastalık iletme korkusu da dahil olmak üzere pek çok nedeni daha vardır.
    Finlandiya Aile Federasyonu tarafından yapılan bir başka çalışma, son birkaç yıldır ekonomik sıkıntıların çocuk sahibi olmamanın ana nedeni haline geldiğini göstermektedir. İş güvensizliği ve geleceğe dair belirsizlik, bu fenomenin yayılmasına neden oldu.
    Kimin daha mutlu olduğu sorusuyla ilgili olarak Kanada’daki Western Ontario Üniversitesi kesin bir cevabın olmadığı sonucuna vardı. Kişinin yaşına bağlı gibi görünüyor. Daha genç insanlar için, çocuk sahibi olma, daha düşük bir mutluluk derecesi ile ilişkili olma olasılığı daha yüksektir.
    Çeşitli faktörlerden etkilenen bir karar
    Çocuk sahibi olup olmama konusunda kesin bir yanıt yok. Her insan ve özellikle her çift, kendileri için karar vermelidir. Konuyu derinlemesine düşünmek ve alınan karardan emin olmak önemlidir. İnsanlar onları istemeden çocuk sahibi olduklarında, gerçekten yıkıcı etkilere sahip olabilirler. İşin yüzeyinde ebeveyn olma arzunuzu ezmek, sonunda sizin için büyük bir varoluşsal boşluk yaratacaktır.
    İnsanlar neredeyse hiçbir zaman kendilerini çocuk yapmak için yeterli hissetmiyor. Bunun için bir partner, yeterli para, çok boş zaman ve ebeveyn olmak için arzu olmalı ve hepsi aynı anda olmalıdır. Dünyaya yeni birini getirmek için yine de şartlar imkansız değil. Aslında bu ayarlamalar her zaman yapılıyor. Çok kısa zaman öncesine kadar büyük aileler bir şekilde bunu yaparak ayakta kalıyordu.

    Neden çocuk istediğini bilmek

    Çocuk sahibi olma arzusunun nereden geldiğini bilmek önemlidir, çünkü bazen yanlış yerdedir. Bir ilişki sorunu yaşayan ve bir çocuğun ilişkilerini geliştireceği veya tartışmaya bir son vereceğini düşünerek kendilerini aldatan çok sayıda çift vardır. Ayrıca, kendi yaşamlarıyla ilgili hayal kırıklığına uğrayanlar ve yapamadıkları başarıları telafi etmek isteyen çocuklar da var. Her iki durumda da muhtemelen başarısızlık için tarifler.
    Ailelere sahip olmak istediğimiz ve nasıl olmasını istediğimiz hakkında karar vermek için daha fazla özgürlük kazanıyoruz, ki bu büyük bir gelişme. Bununla birlikte, yeni kaygı ve belirsizliklere yol açmaktadır. Önemli olan, kalbinizi dinleme yeteneğinizi geliştirmek ve diğer her şey zaten kendiliğinden olur.
    Çocuk sahibi olmak her zaman zor olacaktır. Dünyaya yeni bir yaşam getirmek basit bir süreç değildir. Çocukların kendilerinin yarattığı birçok sosyal ve biyolojik zorluklarla yüzleşmeyi içerir.

    KAYNAK: https://aklinizikesfedin.com/cocuk-sahibi-olmak-ya-da-olmamak/

  • Kitlesel Yok Oluşun Yeni Var Olma Mekanı; Sosyal Medya

    Kitlesel Yok Oluşun Yeni Var Olma Mekanı; Sosyal Medya

    Sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir.

    Yavuz Çobanoğlu – Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
    Yaşı 50 ve üzeri civarı olanlar hemen anımsayacaklardır. Çok da uzak olmayan zamanlarda, konuşma dışında kendimizi bir başkasına/başkalarına ifade etmemizin tek yolu, mektup yazmaktı. Arkadaşlarımıza, ailemize, tanımadığımız kişilere, sevdiklerimize (hatta nefret ettiklerimize bile) mektup yazarak ulaşılırdı. Mektup, sevinçlerden hüzünlere, olaylardan başarılara, nefretlerden acılara, havadislerden kişisel yorumlara kadar geniş bir yelpazede uzanan biricik anlatım yoluydu. Sayfalar dolusu yazılır, ne düşünülüyorsa samimiyetle anlatılır ve karşı tarafın (yine bir mektupla gelecek) tepkileri merak ve sabırla beklenirdi. Bir üslubu, seviyesi, nezaketi vardı. Herhangi bir konuya merakı, kolaycılık şubesi Google bitirdi; sabrı da “hız toplumu” aldı götürdü; üslup ve seviyeden ise hiç bahsetmeyelim. Geriye sadece hüzün kaldı. Yani bir postacının getireceği mektubu beklemenin o kendine has güzelliğine dair özlemler…
    Zira o vakitler postacılar da muteber insanlardı, saygı görürlerdi, karşılaşılınca ufacık da olsa ayaküstü sohbet edilirdi. Bugün postacılar da hayalet gibi görünmez oldular. Posta kutusuna birtakım zarflar bırakılıyor ama kimin bıraktığını bilmiyoruz. Kültürün, geleneğin, yerli ve milli olmanın peşindeyiz ama mahallemizdeki postacıyı tanımıyoruz.

    Hasbelkader karşılasak bile bizi ilgilendiren bir şey olmadığı düşüncesiyle yüzüne bile bakmıyoruz. Zaten artık fatura, icra ya da mahkeme kâğıdı dışında getirdikleri pek “hayırlı” bir şey de kalmadı. Dahası yüzyıllardan gelen kadim bir alışkanlık olan mektubun itibarı da çok çabuk yıkıldı. Önce internet, sonra da mail, mektubu o ihtişamlı tahtından indirdiler. Kolaylık ve hız tüm alışkanlıkları bir çırpıda değiştirdi. Ve en nihayetinde “sosyal medya” adıyla bir şey icat oldu. Mertlik ise bozulmak bir yana, buralar her saniye yeni bir “mertlik” destanının yazıldığı; güvenli evlerinde oturup “açlık sınırı” altında kazanan milyonların, hiç de böyle bir beklentisi bulunmayan dünyanın geri kalanına, nizam ve adalet getirme sevdasıyla somutlaştıkları mekânlar biçimini aldı.

    ‘Kişilik’ meselesi
    Nitekim bugün içinden geçtiğimiz makûs zamanlarda, bünyeyi yokluktan varlığa taşıyan sosyal medya ismiyle müsemma bir heyula ile karşı karşıyayız. Öyle ki sosyal medya, en çok da onun içerisinde doğup büyüyenler için, bir varlık ifadesine, yani soyuttan somuta geçmek için mecburi bir istikamete dönüştü. Üstelik bu mekânlar, sanal olmasına ve profildeki kişinin gerçekliğine dair derin şüphelerimiz bulunmasına rağmen, ironik biçimde insan varlığının somutlaşmış halinin yegâne göstergesi hâline de geldi. Kişinin bir sosyal medya hesabı yoksa sanki kendisi de kocaman bir hiçlik içerisindeymiş, ne bir geçmişi var ne de varoluşuna değer katacak bir anlama sahip değilmiş gibi zorba bir algı ortaya çıktı. Dolayısıyla buralardaki mevcudiyet, yapılan herhangi bir paylaşım ya da paylaşılanları izleme, teknoloji bağımlısı günümüz insanlarına kendilerinin yaşadığını, var olduğunu anımsatıyor. Herhangi bir paylaşımın altına yazılan ufacık bir yorum, kalpli bir beğeni hayatta olduğunun, orada bulunduğunun hissedilmesi için de yeterli. Hatta tuhaftır, bazen yüz binlerce takipçisi olan sahte hesaplar bile, kim olduğunu bilemediğimiz bu hesap sahiplerine de aynı hazzı verebiliyor. Üstelik artık kişiler birbirlerini sosyal medya hesapları üzerinden tanıyor, değerlendiriyor, eleştirip yargılıyorlar. Yine merak edilen birisiyle ilgili bilgi sahibi olabilmenin en basit yolu, varsa sosyal medya hesabına bakmaktan geçiyor.

    Tabi meselenin çok farklı yönleri de var. Mektup devirlerinde ulaşılmaz görülen (belki çevremizdeki ulaşamadıklarımız da dahil) pek çok ünlü ünsüz siyasetçi, şair, yazar, gazeteci, aydın, şarkıcı, oyuncu vb. artık bir tweet kadar yakınımızda.

    Çünkü vahimdir ki, tam da Yeni Türkiye’ye denk gelen bu dönemde, bu sosyal aniden duvarlar yıkıldı. Sevgiler, övgüler, eleştiriler ama özellikle de öfkelerin arzuyla döküleceği biricik yer de belli oldu. Böylece o duvarların yıkılması, sayısı on milyonları bulan koca bir kitlenin ruhsal problemlerini apaçık görmemizi de sağladı. Zira ülkenin senelerdir içerisinde tuttuğu (belki de için için beslediği) o yıkıntıların ardından çıkan hadsiz bir canavar, ipten kazıktan kurtulup kötücül bir virüs şeklinde aramıza karıştı. Kötülük buralarda normalleşti, “akılcı”, “mantıklı” ve “zorunlu” görüldü, hatta karizmatik bir aura’ya sahip olduğu düşüncesiyle destek buldu ve yaygınlaştı. Kısacası bu sosyal mekânlar, sahte vicdan gösterilerinin, en ucuz demagojilerin, riyakâr bir sembolizmin, her türlü sömürünün, cinsiyetçiliğin, sahtekârlığın, şiddet övücülüğün, gerçekliğine inanılmış akıl almaz paranoyaların, yalanın dolanın yeri haline geldi. Böyle olunca da güzellik, doğruluk, iyilik, insaniyet, bir yandan vitrin dindarlığı üzerinden ucuzlarken (örneğin Facebook hesabında ayet, hadis, Cuma mesajları paylaşan Özgecan Aslan’ın katilini anımsayın), diğer taraftan da iyice pahalı bir lükse dönüştü. Hani bir “iyilik” görüldüğünde buğulu gözler eşliğinde yoğun biçimde beğenilip, paylaşılıyor ya, işte bizlerin asıl trajedisi artık burada yatıyor. Zira kaybetmiş olduğumuzla yüzleşiyor, bir türlü olamadığımıza içten içe ağlıyoruz.

    Öte yandan çoğu kez sosyal medyanın aslında “diyalog mekânları” olduğuna dair romantik iddialar da ileri sürüldü.
    Hâlbuki buraların gerçekte kimsenin kimseyi dinlemediği yerler olduğunu öğrenmemiz de fazla zamanımızı almadı.

    Tersine bu alanların, arsız bir keyif eşliğinde birbirlerinin olası utancını, ayıbını yüzlere sınırsızca vurma yeri vazifesi gördüğü; o “diyalog” denilen durumda aynı siyasal görüşü paylaşıyorsanız pek bir problemin çıkmadığı, oysa karşıt noktalardaysanız birkaç cümle sonra küçümseme, hakaret, küfür ya da tehdidin başladığı; buraların esasen sosyal diyalog mekânlarından çok bir “mahkeme salonu” yerine geçtiği de böylelikle çabucak anlaşıldı. Dahası hak, adalet, ahlâk silikleşince herkes, kimin “suçlu” kimin “masum”, kimlerin “hain/terörist” kimlerin “vatansever” olduğuna, kimlerin aslında “neye hizmet ettiklerine” de, savunma makamının olmadığı bu “mahkemede” ve birkaç cümleyle karar verir oldu. Çünkü ne konuşulursa konuşulsun insanların bir tek kendi anladıklarını esas aldığı bu mekânlarda temel amaç asla “dinlemek” değildi; aksine konuyla ilgili ne hissediliyor ya da düşünülüyorsa bir an önce söyleyip rahatlamaktı. Bu yönüyle sosyal medya, modern insanın içerisindeki şiddet yüklü otoriter bir kişiliğin de gösteri alanı şekline büründü.

    Doğal olarak böylesi bir şiddetin olduğu yerde ne diyalogdan ne de kamusallıktan bahsetmek ihtimali de kalmadı.

    Lâkin sosyal medya kullanıcılarının genelinin bu yönde bir talebinin olduğu da daima şüpheliydi. Keza buralarda akıldan geçen, akla gelen, hissedilen, kulaktan duyulan her düşüncenin büyülü birer bilgi/gerçeklik sanılmaya başlandığına da şahit oluyoruz. Seviyesiz ve alabildiğine ahlâksız bir dilin hâkim olduğu sanal ortamlarda takılan pek çok kişi kendisini, özellikle her konuda birer küçük uzman, birer bilgi deposu, bir kamu iradesi şeklinde görüyor. Bilgiye götüren yol (kendisi esasen bir bilgi çöplüğü olan) Google ile kısalınca, öğrenmek adına gerekli çaba, zahmet ve emek de peşi sıra anlamsızlaştığı için bilme ve öğrenme de değersizleşti. Dolayısıyla her taşın altında gizli bir komplo, sinsi bir plan, her yanımızın hain ya da düşmanlarla çevrildiği ve başkalarının sürekli biçimde “büyük oyun”u göremeyen tarafta olduğuna dair yargılar da tavan yaptı. Yalan yanlış fotoğraflar ve haberlerle feci biçimde ikna edilip, diğerlerini alt etme yarışında geceli gündüzlü birbirine giren milyonların tek derdi, “laf sokma” çabası oldu. Böylelikle bir “Kurtuluş Savaşı” veriliyormuş gibi motive olunan bu cenk mekânları, oraları tüketen koca bir kitlenin içerisindeki öfkeyi, kini, zorbalığı, küfrü, cinsiyetçiliği, faşizmi hadsizce döktüğü bir foseptik çukuruna dönüştü. Son yaşadığımız meselede de görüleceği üzere, kitlenin aklının fallus ile vajinadan öteye geçemediğine de şahitlik ettik. Ağaca, yeşile karşı düşmanca tavırları biliyorduk da, bitmez tükenmez bir “duhûl” merakının eşliğindeki masum bir zeytin dalı, hiç bu kadar kirletilmemişti.

    Diğer taraftan, sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı da söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir. Örneğin profilinden “17 yaşında” notu olan ideolojilerden arınmış Furkan kardeşimiz, boyu kadar kitap yazmış bir profesöre seslenirken rahatlıkla “ne kadar aptalsın, ideolojik bakma olaylara” diyebiliyor. Yine Sevinç Hanım, meşhur bir yazarımızın attığı tweet’in altına “Sen kitap yaz kitap oku, savaşma asker işidir, bilmediğin işlere karışma” uyarısını bırakabiliyor. Önüne gelene “yerli ve millilik” ayarı veren bir hesabın adı Clark Kent… Dahası bazı hesapların isimleri Bourdieu, Foucault, Nietzsche, Spinoza olsa da paylaşılan içerikler Recep İvedik kıvamında. Attığı tweet’te “tekbir getirenler” mi, profilinde silah fotoğrafı olmasına rağmen sevgi mesajları verenler mi arasınız ya da sanal bir boşluk üzerinden lisans okumanın da verdiği kof heyecanla bir akademisyene karşı çıkarken “Bunların kafalarına vura vura öğreteceğiz” hadsizliğini ne yapalım, bilemiyorum. Kısacası bugün, kitlesel akıl sağlığımızın önündeki en büyük engel, sosyal medyaymış gibi duruyor. Dahası bunlar gibi milyonlarca örnek aynı sosyal ortamlardayken, buralarda akıl, tutarlılık, ahlâk ve mantık aramanın da çok az karşılığı bulunuyor. Böylece iki haber okumak, birkaç ilginç makale ya da yorum görmek veya edebî, sanatsal, kültürel vb. paylaşımlar yapmak adına yeni insanlar tanımak için nasıl bir cehennemin içerisine düştüğümüze de asla inanamıyoruz.

    Boğucu atmosfer
    Netice itibarıyla, basitçe bile olsa herhangi bir şeye ikna olunduğu zaman insan güven dolu olur. Güvenin sıcaklığı, inandığınız mevzu hakkında artık hiçbir kuşkuya düşmemenizi sağlar. Böylece kafa karıştırıcı tüm çelişkilerden de uzaklaşılır. Fakat aksine bu durumun toplumsal olarak makbul olduğu söylenemez. Çünkü ölümüne ikna edilmiş kitleler, asla dinlemez. Onlar sadece haykırır. Kitlelerin ülke menfaatine dair tek ve net biçimde bir “doğru”ya inandığı bir yerde yaşamak, eğer düşünceniz ve doğrularınız farklıysa, boğucudur. Bugün Türkiye, tam da böylesine boğucu bir toplumsal atmosferin içerisinde bulunuyor. Üstelik konuşmayı kısıtlayan, diyalogu boğan, kamusal alanda da monologu güçlendiren, çoğu kereler toplumsal linç mekânı olan sosyal medya da bu ölümcül ortamı alabildiğine körüklüyor.
    Sokaktaki en basit tartışmalardan siyasetin en tepesindeki politik kavgalara, eğitim sorunlarından çevresel problemlere kadar sosyal medyaya yansıyan pek çok mevzuda, ülkedeki farklı kesimlerin bir arada yaşama, aynı ortamlarda bulunma vb. kararlılıklarının artık kalmadığını da görüyoruz. İşte sosyal medya bunları da açığa çıkaran, toplumsal yarıkları iyice açan, kanatan, düşmanlıkları coşturan işlevlere de sahip bulunuyor. Kısacası bu alanlara analitik bir pencereden bakınca, milyonlarca insanın, şu an örtük biçimde ama bir süre sonra daha yüksek sesle “bir arada yaşamak istemediklerini” haykıracaklarını söylemek tuhaf olmayacak. Ve o gün net biçimde geldiğinde, sosyal medya yine bunun kuvvetli biçimde dillendirildiği yer olacak.
    Bitirirken, ABD’nin kendi kirli çamaşırlarını yine ABD’yi överek anlatan Homeland isimli bir dizinin, son sezonundaki bir sahneden bahsedelim. Bir biçimde CIA’den ayrılmış ama o çevreden de bir türlü kopamamış eski bir ajan, şüphe üzerine kimliğini gizleyerek bir bilişim şirketine uzman olarak girer. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra da bu şirketin aslında, hükümet adına on binlerce sahte sosyal medya hesabı üzerinden kamuoyu yönlendirmesi yaptığını ve bu sahte hesapların yine itinayla takip edilen binlerce seçilmiş profile taciz için yollandığını fark eder. Politik duruma göre, hedefteki muhalif profilin sosyal medya hesabındaki bir yorumun altına gönderilen “bot hesaplar”, peşine taktığı kitleyi bir kuş sürüsü gibi o yorum altına toplamakta, kamuoyu da birkaç saat içerisinde o kişiyi linç ederek sistemin meşruiyetini sarsacak olası tehditleri yok etmektedir.

    İşte bugün sosyal medya, böylesi itibarsızlaştırma oyunlarının; bilincin yerini uyumun aldığı sanal kamuoyu gösterilerinin; “özgürlük alanı” sanılırken muktedirlerin istediği zaman şalteri indirebildiği; herkesin kolaylıkla kendini ele verdiği, karakter, zihniyet ve düşünce imalatının; putperestçe bir aldatının ikna mekânlarıdır. Yine de sıkı bir sosyal medya takipçisiysek ve bir türlü vazgeçemiyorsak, zamanımız, akıl sağlığımız ve insanlığımız adına daha az vakit geçirmemiz, şeklindeki bir reçete tavsiyesi belki yararlı olabilir.

    Yavuz Çobanoğlu – Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
  • Tarihten Ders Almak; Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya

    Tarihten Ders Almak; Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya

    Tarih bazı uluslara ve devletlere korkunç bir son hazırladığı gibi bazı devletlerin ve ulusların, kalkınmasını ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır. Bu misallerin her ikisi de sadece devlet adamları için önem taşımaz; ulusun her bir üyesini de ilgilendiren meselelerdir. İster beyin gücü ile ister kas gücüyle çalışsın; bütün erkekler, kadınlar, yaşlılar, gençler, kentliler, köylüler, hep bu sorunları düşünmelidir.
    Bundan yıllar önce, Moskova Devlet Tiyatrosu’nun duvarlarında büyük çatlaklar meydana gelmiş. Temelden çatıya dek uzanan bu çatlaklar, bütün binanın yıkılıp içindekilere ve etrafa zarar verme tehlikesini meydana getirmiş. Mühendisler, bu çatlakların nasıl oluştuğunu araştırmaya başlamışlar, araştırma sırasında binanın birkaç yerinden temelleri açtıktan sonra, artık çürümeye ve çökmeye yüz tutmuş bu koca taş binanın, vaktiyle ahşap temeller üzerine yapıldığını fark etmişler.
    Çatlakları gören mühendisler, tehlikeyi önlemek için neler yapmak gerektiği konusunda düşünmeye başlamışlar. Binayı yıkmak yerine, öncelikle köşelerden bağlayarak temele inerek çürüyen tahta kazıkların yerine sağlam granit taşlar yerleştirmişler. Böylece bütün temeli baştan sona yenilemişler. Bundan sonra Devlet Tiyatrosunun eski binası yeniden sağlam temellerine kavuşmuş.
    Devletlerin tarihi ve ulusların yaşamı da Moskova’daki Devlet Tiyatrosu gibidir. Devlet düzeninin eski temelleri ve ulusları yönetmenin eski şekilleri, kendi döneminde her ne kadar yeterli görülürse görülsün, bu temeller, bu eski idare biçimleri artık zayıf ve yetersiz kalmaktadır.
    Bilinen bir atasözü vardır; “Yeni toplumlar, beraberinde yeni şarkılar getirir.” Zaman içinde insan nesilleri de değişip yenileniyor. Her nesil, beraberinde yeni kavramlar, yeni arzu ve istekler getiriyor.
    Yeni nesillerin artık eskimiş, zamanı geçmiş idare biçimlerine riayet etmesi beklenemez. Yeni nesillere daha yeni, daha mantıklı, daha adil ve daha sağlam temellere dayalı idare biçimleri uygulanmalıdır.
    Yeni yaklaşımla, ülkelerde sarsıntı ve yıkımlara olanak tanımadan, halkın iradesi için daha çok bilgi ve düşünceye dayalı, daha adil yöntemlere başvuruluyor.
    Bazı ülkelerde ise devlet adamları, halkın iradesi ve eğitimin yavaş yavaş düzeltilmesi gerektiğini anlamıyor veya anlamazlıktan geliyor. Devlet binasının duvarları da zaman içinde yıpranıyor, orasında burasında çatlaklar oluşuyor. Ancak zamanla daha çok derinleşen ve genişleyen bu çatlaklar önemsenmiyor.
    Bu yüzdendir ki, dışarıdan sağlam ve dayanıklı görünen devlet kurumlarının çatlamasına, hatta yıkılmasına kesinlikle şaşırmamak gerekir. Eski İran yıkıldı. Eski Osmanlı, Eski Avusturya İmparatorluğu yıkıldı gitti. Koskoca Rusya bile devrildi. Bismark’ların ve Wilhelm’lerin Almanyası da yıkılıp gitti.
    Kutsal kitaplarda şöyle bir olay anlatılır: Bir zamanlar acımasız bir hükümdarın sarayının duvarlarında ateşle yazılmış sözcükler görülmüş; “Mane tekel fares”
    Bu sözcüklerin anlamını hiç kimse çözememiş. Kimsenin anlayamadığı bu sözleri Bilge Daniyal, şöyle yorumlamış:
    “Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.”
    O günleri anlatan bir söz ise: Kendi içinizde, domuzlara bile namuslu çoban bulamazken, kilisede değerli papaz olmamasına neden şaşırıyorsunuz?
    Tarih bazı uluslara ve devletlere korkunç bir son hazırladığı gibi bazı devletlerin ve ulusların, kalkınmasını ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır.
    KAHRAMANLAR VE HALK
    Devletlerin güçlü yada zayıf olması, ulusların yükselmesi yada gerilemesi yalnız yöneticilerin yeterlilikleri ve iktidarından yahut da iradesizliğinden kaynaklanmaz. Yöneticiler ister iyi yada kötü ister kahraman veya gaddar olsunlar, onlar kendi uluslarının bir aynasıdır.
    Onlar bu halkın içinden gelmiştir. Bir toplum nasılsa idarecileri de onlara benzer işte bu yüzdendir ki; “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.”
    Thomas Carlyle ‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Fakat Sezar, Napoleon, Büyük Petro, Sokrat, Hz. Muhammed gibi bir peygamber, bir büyük adam ve bir kahraman, bir sanatçı çıkıp da bu çamuru eline alırsa ona istediği şekli kazandırabilir. Ulusların hatta bütün insanlığın tarihini yapanlar maneviyatı güçlü zeka ve sağduyu sahibi bireylerdir.
    Bir ulusu harekete geçirecek güç ortaya çıkınca, o ulus da kendiliğinden harekete geçiyor. Ne zaman ki bir bulut kümesi, elektrik yüküne doyarsa şimşek kendiliğinden oluşur.
    FİNLER
    Avrupa’nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don olayları devam eder. Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi de oldukça kıraçtır. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur tarihe baktığımızda.
    Ancak Fin milletinin hayatında başlıca iki şey kayda değerdir: Birincisi, Rus devrimine, yani 1917 yılına kadar kadar Finler’in bağımsız bir hayatlarının olmayışı; ikincisi ise bu ulusun kişilikleri ile öne çıkan büyük adamlar yetiştirememesidir.
    Finlerin sahip olduğu büyük kültür ve medeniyet, sadece ulusun bütün üyelerinin ortak çalışması sonucudur.
    HALK KAHRAMANI SNELMAN
    “Finlandiya, daima Rusya ve İsveç tarafından işgal edilmek riski ile karşı karşıyadır. Güçlü olan komşularına karşı direnebilmesi için, kültürel açıdan onlardan daha ileri olması gerekir.” Johan Vilhelm Snellman bu sözleri zamanla vatandaşların beynine kazımıştır.
    Snelman çıkardığı“Sayma” isimli gazetede vatandaşlarına daima; “Ne zaman bizim küçük ulusumuz büyük komşularından daha yüksek bir medeniyete sahip olursa işte o zaman tehlike ortadan kalkmıştır” derdi.
    Snelman yaz kış demeden bir ucundan diğer ucuna kadar dolaşır, genç yaşlı fark etmez zekâ sahibi insanlar ile karşılaştığında, hemen onlarla sohbete tutuşur, kitaplar verir, adreslerini alarak onlarla mektuplaşırdı. Bazen yazdığı mektuplarda bazılarını ağır bir dille suçlar, bazılarına öğütler verir, onlara yeni görevler vererek işe koşardı.
    “Aydınlar bir ulusun beyni gibidir. Bu halk sizi iyi bir öğrenimin ardından, bir maaşa konasınız ve akşamları kahvelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenesiniz, diye okutmamıştır. Okumuş insanların tümü ulusal zekâyı geliştirmek ulusal vicdanı ayağa kaldırmak ve ulusal iradeyi kuvvetlendirmek yükümlülüğü ile karşı karşıyadır.”
    “Halkı eğiterek tarihi bir geçmişe dayanan milletlerin arasına sokmak sizin vazifenizdir. Unutmayın ki halkın kaba, cahil, sarhoş, hasta ve sefil olması sizin eksikliğiniz ve sizin kabahatinizdir.”
    “Siz de kendi ulusunuzun Robinson’u olmak istemez misiniz? Robinson bomboş bir adada insan eti yiyen bir yerliyi eğitmiş, kendisine arkadaş ve yardımcı haline getirmiştir. Siz ise, büyük şehirlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müze duvarlarının dibinde durarak, ulusumuzun milyonlarca insanı hakkında, “Bunlar cahil, kaba ve ayyaştır!” diye yakınıyorsunuz.”
    “Devlet denilen şey, Üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, oldukça havadar ve aydınlık; aşağı ve bodrum katları ise karanlık, rutubetli, dar ve penceresiz bir şato değildir. Bir ülkenin halkının en kalabalık ve omurgasını oluşturan kesimin kültürden mahrum bırakılması, bir cinayettir. Bu, devletin kendi kendisini yıkması, yağmalaması demektir.”
    “Bütün bir ülkeyi sulamak için bir, iki, üç ırmak kâfi gelmez. En ücra kulübeler bile göl, pınar veya dere gibi su kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Halkın manevi susuzluğu da buna benzer. Ülkemizin her tarafında ulusumuzun kana kana içebileceği gür pınarlar bulunmalıdır.”
    “Bakın! Kenevirden ip urgan örüyorlar. Önce ince kenevir liflerini alarak ip haline getiriyorlar. Sonra bunların birkaçını bir araya getirip büküyorlar ve kalın ip elde ediyorlar. Daha sonra da birkaç kalın ipi birlikte bükerek, büyük gemilerin bağlandığı urgan haline getiriyorlar. Bizim işimiz de tıpkı bunun gibidir. Aydınların dağınık güçlerini bir araya getirerek iki milyonluk ulusumuz için büyük bir güç oluşturabilmeliyiz.”
    Peki, sonra ne oldu? Diye soracaksınız.
    Ne olacak? Fin çocuğunun kurduğu bu plan, çok yükseklerde uçan bir insanın kurabileceği bir plandı.
    Öğretmenlerin çoğu Snelman’ın bu sözleri ile şevke gelerek, bilgisizlik ve cehalete karşı savaşta her zaman onun yanında oldu. Çoğu onun işaret ettiği yolda, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile yürümeye başladı. Bunların her biri bir süre sonra ülkede büyük bir kültür gücü oluşturdu. Böylece çok geçmeden ülkenin her yerinde kendini ulusuna adamış yüzlerce Snelman ortaya çıktı.
    Bu devrimi gerçekleştirebilmek için uyanık uygarlık yolunda çalışmaktan bıkmayan insanlara ihtiyaç vardır. Birçok öğretmen, hâkim, avukat ve doktor her aksam kahvehanelerde oturup iskambil oynamaktan ve bira içmekten vazgeçerek tekrar kitap okumaya başladılar. Halkı aydınlatabilmek için önce kendileri aydınlanma ihtiyacı hissettiler. Usta konuşmacılar ve konferansçılar çıkmaya başladı her yerde.
    Bazı konu başlıkları belirlenerek bu konularda en güzel kitabı yazanlara ödül verilmeye başlandı ve yazarın kitaplarının basılması için yardım edildi. Böylece halkın yararlanması için hazırlanan kitaplar daha ucuza satılır hale geldi.
    Bir iki kuşak sonra yepyeni bir Fin memur sınıfı çıktı ortaya. Fin memurları bilgi, anlayış ve ahlaki bakımdan oldukça ilerleme kaydederek bütün dünyaya örnek teşkil ettiler. Artık Finlandiya halkı, devlet memurlarının varlığı ile gurur duymaktadır.
    Snelman’ın ünü gerçek halk kültürünü ortaya çıkaran halk öğretmeni olmasından ileri geliyordu. Snelman ve arkadaşları halk öğretmeni sanıyla bitmek tükenmez çalışmalar sonucu bataklık ülkesi Finlandiya’yı“Beyaz Zambaklar Ülkesi” ’ne dönüştürmüşlerdir.

    En büyük kavram, kafaları değiştirmek ve bunu biz sadece eğitimle başarabiliriz. Bu sebeple Finlerin eğitime ve öğretmenlerine verdiği değer yadsınamaz. En kritik noktalardan birisi insanları bir şeylere zorlamak yerine neden bunun yapılması gerektiğini anlatarak ikna yöntemine gitmek gerekliliğidir.

    GÜNÜMÜZDE FİNLANDİYA
    1. Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışırken Finlandiya da ise zorunlu okula başlama yaşı 7’dir.
    2. Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötede okullarına bile mutlaka servis ile gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisiklet ile gidiyor, özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.
    3. Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörü olarak biliniyor ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutacakları kitapları kendileri seçiyor ve ortalıkta yine de pek ders kitabı gözükmüyor. Kitapların başrol oynadığıülkemizde eğitimden gişe hasılatı beklemek maalesef imkânsızdır.
    4. Türkiye’de 1’inci sınıf öğrencilerinin ailelerinin velileri “bizim çocuk bugün matematikten 90 aldı” diye gurur ile gezebiliyor, ama Finli öğrencilere okulun ilk 6 ayında asla not verilmiyor ve sadece 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.
    5. Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız muhtemelen veliler okulu basıp olay çıkartır. Ama Finlandiya’da okulun tüm işleri öğrenciler tarafından yapılıyor görevli yok ve bu şekilde öğrencilerin sorumluluk duyguları gelişiyor.
    6. Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor, sınıflarda yaparak yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut.Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyorbeni rahatta dinleyin diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa.
    7. Türkiye’de özel okullarda ders saati 8 ama yetmediği için okul çıkışında etütler hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı 12-14 saate kadar çıkıyor. Finlandiya’da ise nitelik ve nicelik kavramları çok önemli ders saatinden çok çocuklara neler verildiği çok önemli.
    8. Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğinin zirvesinde görüyor.Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğünden söz eden yok.Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat kendilerini yenilemek için, hizmet içi eğitime katılmak zorunda.
    9. Türkiye’de hiçbir şey olmasa bari öğretmen olsun mantığı devam ediyor. Finlandiya’da öğretmenlik mesleği toplumun en gözde mesleklerinden biridir. Öğretmenler Master derecesi olanlar arasından seçiliyor. Öğretmenlik olarak müracaat edenlerin anca % 10’u öğretmen olarak kabul ediliyor.
    10. Ülkemizde öğretmen olabilmek için sınavdan geçer not alabilmek yeterli Finlandiya’da ise öğretmen olabilmek için 3 aşamalı bir testten geçmek zorunda bu bölümler arasında mülakat ders anlatma gibi bölümler var. Ülkemizde heykeltıraş olabilmek için başvuranlara özel sınav uygulanırken etten kemikten gerçek insanı yetiştirecek öğretmenlerin çoktan seçmeli bir sınav ile alınması-seçilmesi kabul edilebilecek bir şey değil.
    11. Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça iyi. Bizde olduğu gibi başka bir ek işte çalışmaları gerekmiyor.Türkiye’deki hali biliyorsunuz.
    12. Türkiye’de başarılıöğretmen en çok ödev veren öğretmendir anlayışı hala devam ediyor. Finlandiya’daki öğrencilere ödev verilmiyor öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da aksamları çocuğun proje ödevi için akşamları kartona boncuk dizen veli yok.
    13. Finlandiya’da hiçbir resim dersi matematik dersi olarak işlenmiyor. Diğer dersler kadar sanata daönem veriliyor.
    14. Bizim sınıflarda eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni alkış alıyor ama Finlandiya’da ise durum tam tersi eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni soruşturmaya alınıyor çünkü tam bir öğretmenlik yok beraberce etkinlik yapan sınıflar var.
    FİNLANDİYA ÖĞRETMEN EĞİTİM SİSTEMİ
    Son zamanlarda Finlandiya eğitim sisteminin ne kadar iyi olduğu ne kadar özgür düşünen, başarılı, öğrenciler yetiştirdiği konuşuluyor. Ancak bu noktada Finlandiya’daki öğretmenler pek az ele alınmakta.
    1. Finlandiya’daki eğitim fakültelerinde tıp eğitimine denk bir eğitim veriliyor. Bir öğretmen asgari 5-6 yıl eğitim alıyor. Bu durum “Öğretimin bizim için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi, en az insan hayatı kadar değerli”şeklinde açıklanıyor.
    2. Öğretmenler kendilerini asla yeterli bulmuyor ve sürekli olarak yenilikleri gelişmeleri takip ediyorlar. 2001 değerlendirmesine göre dünyadaki en iyi öğretmenler sıralamasında birinci olsalar da “ biz yeterince iyi değiliz, bu halde bile en iyi bizsek kötüleri düşünmek dahi istemiyoruz” diyecek kadar da tevazu sahibiler.
    3. Finlandiya eğitim fakültelerinin birinci önceliği “özerk öğretmenler” yetiştirmek. Çünkü Finlandiya’da bir müfredat yok öğretmenler kendi sınıflarının durumuna göre çok geniş bir yetki alanına sahip ve istediği müfredatı uygulayabiliyorlar.
    4. Finlandiya’da öğretmenlerin üzerinde müfettiş, denetleme gibi baskı unsurları yok. Finlandiya’daki öğretmenler son derece özgür, devlet verdiği eğitime o kadar güveniyor ki! Öğretmenleri haricen bir de denetlemeye tabi tutmuyor. Kendi kararlarını kendi veren öğretmeler aynı zamanda kendi otokontrol mekanizmasına da sahip oluyorlar.
    5. Devletin kontrol etmemesi öğretmenleri rahatlığa itiyor mu? Kesinlikle hayır öyle üst düzey seçme ve eğitim sürecinden geçiyorlar ki! Öğretmenler bu özgürlüklerini araştırma temelli eğitim için kullanıyorlar.
    6. Öğretmenlere ülkenin her köşesine medeniyet taşıyan kişi gözüyle bakılıyor. 70’lerde ve 80’lerde sıkı bir devlet kontrolü sıkı sıkıya bağlı olunması gereken bir müfredat varken bunun yanlışlığını görüp 90’lardan itibaren Finlandiya tamamen öğretmenlerin son derece yüksek standartlarda eğitilmesi gerektiğine hükmediyor. Devlet kontrolü tamamen kalkıyor, öğrencilerin durumunda eğitimlerinden müfredattan tamamen okulların sorumlu olması gerektiğine karar veriyorlar ve bu başarıyı getiriyor. Merkezi bir yönetimin getirdiği bölgesel sıkıntılar, sorumluluk o bölgenin öğretmenine verilerek aşılıyor. Bu sayede her öğrencinin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak eşit bir eğitim görmesi sağlanıyor.
    7. Finli öğretmenleri bu derece başarılı yapan şey kesinlikle çok akıllı olmaları değildir. Çünkü eğitim fakülteleri öğrencilerini zekâlarına göre seçmiyor. Bizdekine benzer bir sınav sonucunda yüksek puan alanları okula kabul etmiyor. Öğretmen olacak kişiler birçok aşamadan geçtikten sonra fakülteye kabul ediliyor ki, bunların arasında zekadan önce gelen iyi ilişkiler kurabilme, empati yapabilme, çocukların düzeyine inebilme, araştırmacı bir kişiliğe sahip olabilme gibi kriterler daha ön planda. Yani son derece parlak zeki ve yaratıcı bir birey olabilirsiniz ama bunlar Finlandiya’da öğretmen okullarında öğretmen olabilmeniz için yeterli değil. Öğretmen olmak için üniversiteye başvuran her 10 kişiden sadece 1’i bu hakkı elde edebiliyor.
    8. Öğretmenlerin staj aşaması bildiğimizden çok farklı, staj sadece yapılmış olması için yapılan bir şey değil. Yâda sınıfta oturup ders izlemek veya bir defa ders anlatmak değil. Öğretmen adayları sürekli öğrencilerle bir araya geliyor ve onlarla nasıl bir eğitim verilmesi gerektiği üzerine konuşuyorlar. Bu öğrenciler sürekli değişiyor ve öğretmen adayları tüm günlerini okullarda geçiriyor.
    9. Öğretmenlerin hepsi Master derecesine sahip. Eğitimlerinin son yıllarında öğretmenler vakitlerinin yarısını okulda harcarken diğer yarısını da genellikle pedagojik eğitim üzerine Master çalışmaları için harcıyorlar. Her biri en az bir yabancı dil bilen öğretmenler pedagoji üzerine de Master eğitimi alıyorlar.
    10. Öğretmenler uluslararası arenada alınan dereceleri nihai bir amaç olarak değil, aldıkları eğitimin bir yan ürünü olarak görüyor. Haliyle amaçlarına ulaşmış olarak görmüyorlar kendilerini. Onların varmak istediği ulusal hedefleri eğitimli, verimli bir nesil yaratma tutkuları ve amaçları var. Haliyle bu amaç doğrultusunda ilerlemek onları ziyadesiyle başarılı kılıyor.
    Sonuç olarak; Finlandiya öğretmen eğitim istemi, Tamamen bağımsız, sorumluluk sahibi, öğretmeye ve öğrenmeye aç, kendi kontrolünü kendi yapan ve hazırladığı müfredat ile araştırmacı, düşünen bireyler yetiştirmeye yönelik çalışan öğretmenler yetiştirmek için işliyor.
    Bu muhteşem yazı Enver Paşa Özdemir yazısıdır
    Referanslar: Beyaz Zambaklar Ülkesinde: Grigory Petrov
    Matematiksel’den alıntıdır.
  • Her Yanımızı Saran Bir Karabasan; Paçozluk!

    Her Yanımızı Saran Bir Karabasan; Paçozluk!

    ‘Tatil için yaşıyoruz’ düşüncesini doğal sanan beyaz yakalı, İbiza’daki köpük partilerine katıldığını göstermek için yıl boyunca çalışır, bir yılda taksitle öder. Mecliste, sokakta, ilişkilerde paçozluk sinsice pusudadır; her fırsatta yapışkan bir samimiyet ile karşınıza fırlar.

    Yüzeyselliğin hüküm sürdüğü, paçozluğun damgasını vurduğu çağımızda, ‘etrafta konuşacak insan bulamıyorum’ diye dert yanan insanların sayısı sürekli artar. İlişki danışmanı olarak karşımıza Seren Serengil çıkar.

    Alev Alatlı’ya göre ‘paçozluk’ Türkiye’de giderek yerleşen bir durum. (Yazar paçozluk kavramını Dostoyevski’nin ‘Puşlost’una benzetir. Ayrıca Erdoğan’a ‘George Orwell sizi ayakta alkışlardı’ diye seslenerek, bu kavrama yönelik en güçlü örneği yine kendi vermiştir)

    Kapitalizm, dehasını konuşturarak insanlarda ‘sanal ihtiyaçlar’ yaratır. Böylece avmler,satın almaz ise yaşayamayacakmış gibi hissedeninsanlar ile dolar. Sistem, tüketmeden duramayan, tükettikçe yaşadığını sanan ancak bir türlü mutlu olamayan ‘tüketim toplumunu’ yaratır. Bu düzende susayan insanın önüne tuzlu su konulur, içtikçe susar.

    İşte tam da bu noktada paçozlaşma süreci kendini gösterir.

    Tüketim toplumunda, çarkların sürekliliği için bu eblehleşme olmazsa olmaz yaşanması gereken bir süreçtir.

    Paçozlaşan insanları, belki de en belirgin ‘gece hayatında’ görebiliriz. Masa tutup, göstermelik şişe açan, dans etmeden etrafını kesen yeni model ‘delikanlılar’ ya da ‘antropoz bayımlar’ bu paçozluk sürecinin güçlü temsilcileridir.

    Ya da Beyoğlu’nun bilinen bir mekanında, sahnede önde olmak için birbirinin küpelerini çekerek kavga eden ‘catwalk’ kadınları görebilirsiniz. Bodrum’da tek derdi, bir gece kulübüne tekneden inerek girmek olan insanlar vardır.

    Memleketin en seçkin yerlerinde yaşayan, sözüm ona bilgili, kültürlü sosyetimiz, her yaz Çeşme‘nin yolunu tutar, sanat adına tercihleri ise Serdar Ortaç veya en fazla Fatih Ürek‘tir. Rezervasyonlar hızla yapılır, ‘ama çok eğlendiriyor’ dur. Alaçatı‘nın dar ve kalabalık sokağında yürürken, podyumda gibi hissettiren sıcacık bir mutluluktur yaşanan!

    Derinlikten uzaklaşan, var olmayı tüketerek sağlama yanlışı peşindeki toplum, kültür ve sanatı ıskalarken, paçozlaşmaya daha çok prim verir hale gelir. Paçozlaştıkça tüketir, tükettikçe paçozlaşır. TV’lerin gündüz programları paçoz kadın ve adamlarla dolar. Dünya başına yıkılsa o halay çekilmeye devam eder.

    Etraf dalga geçer gibi konuşan başkan, bürokrat, STK temsilcisi, özel sektör yöneticisi ile doludur. Paçozlukları, tuhaf bir samimiyet algısı ile iş yapar. Aklına geldiği gibi konuşan garip bir kitle neredeyse her şeyi yönetir.

    Mecliste, sokakta, ilişkilerde paçozluk sinsice pusudadır, her fırsatta yapışkan bir samimiyet ile karşınıza fırlar.

    Paçozluk her yerde, farklı bir ambalajla da olsa yerini alır.

    Mesela bugün iş hayatında, genel bir iş kalitesinde düşüş yaşandığı hissedilir bir şeydir.

    Ortaya çıkan iş kalitesi probleminin temel nedeni, paçoz davranışların prim yapması ile üretim verebilme kabiliyetinin kaybedilmesidir. Ya da yabancıların da ilgisini çeken ‘İstanbul salaşlığı’nın kültürel ilerleme ile daha ‘rafine’ olması gerekirken, ‘İstanbul paçozluğu’na dönüşmesi de bu sürecin bir parçasıdır.

    Tatminsiz paçozlar üreten, ürettiği paçozlara, tüketerek mutlu olacağını düşündüren bu sisteminde, su akar, kova bir türlü dolmaz. Çünkü kova deliktir. Paçozluk, her yanımızı sarmış bir karabasandır.

    Fırat Devecioğlu / İndigo Dergisi

  • Türkler Neden Hiçbir Konuda Başarılı Değiller Ve De Bu Gidişle Olamayacaklar

    Türkler Neden Hiçbir Konuda Başarılı Değiller Ve De Bu Gidişle Olamayacaklar

    Egonomik sitesinin yazarlarından Caner’e ait çok beğendiğim bir yazıyı bloguma alarak sizlerle paylaşmak istedim. Zira çoğu yerine katıldığım ve çok beğendiğim bir yazı.

    ”Çok uzun zamandır buna benzer başlıklara sahip yazılar hazırlıyorum, satırlarca, paragraflarca yazıyorum, sonra maksatlarını aşabilecekleri veya yapıcı olma amacı taşımalarına rağmen durduk yere insanları incitebilecekleri düşüncesiyle yayınlamaktan vazgeçiyorum.

    Emin Çapa isimli bu gazeteci abimizin yukarıdaki TED konuşmasına denk gelince, benimle aynı soruları soran ve hemen hemen aynı frekansta cevaplar veren insanların var olduğunu görüp sevindim. Abimiz konuyu klasik olarak eğitimsizliğe, sistemin çarpıklığına bağlamış fakat benim bu konuda Türklerin iyi kötü verilen eğitimi dahi almak istemiyor olmalarıyla ilgili hafif radikal bir teorim var. Müsadenizle yıllardır içimde birikenlerin ufak bir özetiyle birlikte paylaşayım.

    Evet eğitim sisteminin bozuk, yetersiz olduğunu hepimiz biliyoruz ve ben kendi adıma en az 30 yıldır çevremdeki hemen herkesten artık düzeltilmesi gerektiğiyle ilgili yakınmalar duyuyorum. Peki bu bozuk, çarpık sistemi kuranlar, varlığını devam ettirmesini sağlayanlar ve onu bulduğu her fırsatta eleştirenler kimler? Yine bizler, Türkler değil mi?
    Uzaydan gelen yaratıklar veya dış mihraklar kurmadılarsa –ki kurdularsa bile– bu sistemin yönetimi bizim elimizde, varlığının mevcut biçimde devam etmesini de yine biz sağlıyoruz. Dolayısıyla “Artık düzelsin” diye yakınmak yerine düzeltmek için ciddi, somut adımlar atmıyorsak bu yine tamamen bizim eşekliğimizdir ve cezasını bizler gibi çocuklarımız da, torunlarımız da çekecektir.
    Bir çokları eğitimin okul ve öğretmenlerle alakalı bir kavram olduğunu düşünür oysa eğitim okul, aile ve sosyal çevrenin katkılarıyla, insanın yaşamının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Çarpık olduğundan yakındığımız sistem ise bu bütünün sadece bir parçasını oluşturur, dolayısıyla tüm suçu ona yüklemek işin kolayına kaçmak olur.
    Her üç Türkten birinin gittiği Almanya’ya benim de bir şirket gezisi vesilesiyle gitme imkanım oldu. Öncesinde bu gezinin ciddi ciddi bana bir şeyler katabileceğine ihtimal vermiyordum zira adamların yaşam standartlarının bize göre yüksek olduğunu, şehirleşme, sanayi ve teknoloji gibi konularda açık ara ileride olduklarını zaten herkes gibi ben de biliyordum. “Çok gezen mi çok okuyan mı?” sorusuna “Çok okuyan” cevabı vermeyi ise bu geziden sonra bıraktım.
    Almanya’da hem kasabaları hem büyük şehirleri detaylı olarak gözlemleme imkanı buldum. Her şeyden önce bizdeki otomobil markalarının bu kadar çeşitli olmasına üzüldüğümü hissettim. Nasıl bir pazar konumundaysak Japon’undan Fransız’ına kadar herkes bize otomobil satarken, Fransa’nın hemen dibindeki Almanya sadece ve sadece kendi ürettiği koyu renkli otomobilleri kullanıyordu. Sokaklarda Peugeot’a, Renault’a rastlamak neredeyse mümkün değildi. Bu arada bizde “Avrupa’nın en iyi ticari aracı” diye reklamlar görürüz ya, heh işte o sözü edilen Avrupa bizim İstanbul’un Avrupa yakasıymış bir de onu öğrendim. Has Avrupa’da o araçların esamesi bile okunmuyor.
    Otomobillerin varlıklarından sonra kullanılma biçimleri dikkatimi çekti. Dedim ya kasabalara da gittim büyük şehirlere de diye, eğer kaldırımda yürüyen bir yaya iseniz, yakınlarınızda bir trafik ışığı veya yaya geçidi olmasa dahi ayağınızı yola attığınız anda sizi fark eden bütün araçlar durup size yol veriyorlar. Bunu ilk kez yanlışlıkla yapınca fark ettim, daha sonra “Bu yöreye özel bir durum mu acep” diye farklı şehirlerde de denedim sonuç değişmedi, herkes istisnasız biçimde yayalara öncelik tanıyordu.
    O kadar gezdim geldim, inanır mısınız seyahatim boyunca tek ama tek korna sesini memlekete dönüp Sabiha Gökçen Havalimanı’nın dış hatlar kapısının hemen önündeki yaya geçidine adımımı atınca duydum. O sırada yanımda iş arkadaşım Mesut vardı, birbirimize baktık. Böyle küçük bir detaya o kadar içten üzüleceğimizi tahmin etmezdim.
    Tüm bunların konumuzla alakasına gelecek olursak; Almanların sürücülere eğitim veren kurumlarında olduğu gibi bizim kurumlarımızda da iyi kötü “Şu şu durumlarda öncelik yayanındır, yol vermek gerekir” diye öğretiliyor değil mi? O adamlar buna kulak asmayı tercih ederken bizim neden zerre iplemediğimiz sorusuna cevap bulabilirsek sorunu kökten çözdük demektir. Eğitimse en salt haliyle eğitim bu işte, fakat biz onu almıyoruz, elin oğlu alıyor biz reddediyoruz. Sürücü kurslarında “haybeden” anlatılan şeyleri ehliyeti cebimize koyuncaya kadar hafızada tutup hemen unutuyoruz, esas eğitimi ise “Çıkar burnunu, kes şu pezevengin önünü… Ohoo böyle enayi gibi beklersen kimse sana yol vermez aslanım” diye akıl veren kimselerden alıyoruz.
    İşte biz en kaba haliyle bu şekilde eğitilen bir toplumuz.
    Bir ülke düşünün ki gazeteleri “16 Mayıs son gün! Ehliyet almak zorlaşacak şimdiden koşun alın!” diye manşet atıyor olsun ve o manşetleri okuyan vatandaşlar ilk tepki olarak ehliyet sahibi olmayan arkadaşlarını arayıp “Koş lan git sen de al” diye haber versinler…
    Memlekette herhangi bir alanda verilen eğitimin az buçuk iyileştirilmesi topluma yön verenler tarafından bile “zorlaştırma” olarak algılanıyor aziz dostum. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ne güzel trafik kazaları da magandaları da azalacak. Herkes artık daha dikkatli olacak, canlar kaybolmayacak” diye sevinmiyor. Bu bile tek başına neyin ne kadar yanlış olduğunu, algının nasıl işlediğini anlatmıyor mu?
    Mektep cehaleti alır merkeplik baki kalır.
    Eğitim sistemini düzeltmek elbette çok şeyi değiştirir ancak –konuyu derinlemesine düşünmeden sadece duyduğunu tekrar edenler tarafından– sanıldığı gibi mucize yaratmaz. “Öğretmenim elektrikler kesikti ödevimi yapamadım” bahanesini ortadan kaldırmaz mesela. Böyle böyle bahane üretme konusunda uzmanlaşan bireyi kalan ömründe “Bizim 1. Dünya Savaşında okumuş neslimiz katledildiği için…” veya “Biz aslında yapacaktık ama dış mihraklar var ya…” ile başlayan cümleler kurmaktan, kendi başarısızlığını, kendi tembelliğini bu tür hikayeler arkasına gizlemekten alıkoymaz. Dünyanın en iyi sistemine sahip olsa dahi devlet okullarından insana insan olmayı öğretmesini bekleyemezsiniz. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu farklı bileşenlerin birlikte hareket ederek ortaya koyduğu bir süreç neticesinde meydana gelir.
    Gerçekten ilginçtir, onca olumsuzluğa rağmen nüfusumuzun büyük çoğunluğu ülkemizin çok yüksek bir potansiyele sahip olduğuna ve fakat yükselmesine mani olmak isteyen dış güçlerin ayaklarına prangalar vurduğu için pasif kaldığına inanır. Hani o prangalardan bir kurtulsa roket gibi fezaya yükselecektir zaar.
    Şaka gibi…
    Yahu bizler Behçet’ten başka hangi hastalığa çare bulmuşuz? (Çare bulmamışız, teşhis etmişiz. Düzeltme için Nurten Alan’a teşekkürler) Hangi alandaki araştırmalarımız bilim zirvelerine konu edilmiş veya hangi konudaki hangi çalışmamız, ürünümüz dünya kamuoyu tarafından “İşte bunu da Türkler yaptı” diye parmakla gösterilmiş? Biz paramızın arkasına resmini basacak bilim insanı bulamıyorken bu kafaya nasıl ulaştık anlamak mümkün değil. 80 milyonda bir çıkan deli yürekleri saymazsak profesör dediğimiz adamlar ancak açık oturum programlarında laf ebeliği yapmayı, hiçbir şey için fikir üretmeyi, havanda su dövmeyi biliyorlar. Yurtdışında araştırılıp yazılmış makalelerden kopya çekip ve hatta birebir çevirip “Bilime katkı sağladım ben” diyorlar, memur gibi maaşlı öğretmenlik yapıyorlar. Onları da tamamen suçlayamıyorum zira bir kıymetleri yok, sözleri başka platformlarda değer görmüyor veya kimse onlara filmlerdeki gibi beyaz laboratuvar önlüğü giymeleri, kendi araştırmalarını yürütmeleri için imkan sağlamıyor.
    Tüm bunları işkembeden sallamıyorum. İstatistiki veriler bize, ülke tarihimiz boyunca modern çağa, bilime sağladığımız katkıların hepsinin toplamının gelişmiş herhangi bir ülkenin 1 yıllık çalışmaları kadar olmadığını gösteriyor. Aynı şekilde cumhuriyet tarihi boyunca bütün insanlarımızın, kurumlarımızın aldığı patentlerin toplamı Koreli tek bir firmanın bir kaç yılda aldığı patent sayısından fazla değil.
    Sezen Aksu’ların, Ajda Pekkan’ların, Erkin Koray’ların ve diğer pek çok ünlü müzisyenimizin aşklarımızın simgesi haline gelen şarkıları araklama, “Memleketim” şarkımız, onu geçtim 10. Yıl Marşımız bile esasen yabancılardan aşırılmış. Telefonu, bilgisayarı Çinlilere ürettiriyoruz, piyade tüfeği yaptık diyoruz Alman bilmem ne firması “Ürünümüzü klonlamışsınız” diye patent davası açıyor. Milli taarruz helikopterimiz, tankımız esasen İtalyanlardan, Korelilerden teknoloji transferi. Medeni kanunumuz bile port bizim arkadaşlar. Fanatik partizan arkadaşlar kızmasınlar ben milli savunma teknolojilerinin gelişimini herkesten çok destekliyorum, benim isyan ettiğim şey 2015 yılında elalem kara maddelerle, atom altı parçacıklarla oyun hamuru gibi oynarken bizim hala tam anlamıyla kendi imkanlarımızla nihai bir cep telefonu bile üretemiyor olmamız. Bizdeki tek potansiyel çalıp çırpma, dümen üzerine, orjinallik sıfır taklitçilik gırla, hiç öyle potansiyel falan diye kendimizi kandırmayalım.
    Emin olun dış mihraklar memlekette özgün müzikler üretlmesin diye özel çaba göstermiyorlardır veya siz denk geldiniz mi bilmem, ben hiç “Lan var ya 100 metreyi süper koşuyorum ama dış güçler önümü kestiği için yükselemiyorum” diyen bir sporcuya rastlamadım. Afrika’dan Türkçe konuşmayı bile bilmeyen gariban bir zenci getirip, vatandaşlık verip bizi temsil etsin diye olimpiyat oyunlarına sokmak dış güçlerin oyunu olabilir mi?
    Sözün özüne gelecek olursak sevgili dostlar kimsenin bizim yükselmemizi engellediği falan yok önce bunu bir kabul edelim. Biz, bahanelerin arkasına saklanarak alçakta kalmayı seviyoruz, bu halimizden memnunuz çünkü hiçbir şey üretmeyerek her şeyi eleştirmek genlerimize işlemiş. O prangalar ayağımızda değil beynimizde. Kimse bizim eğitimsiz kalmamız için ekstra çaba göstermiyor, eğitimsiz, cahil kalmayı biz kendimiz tercih ediyoruz. Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak papağan gibi “Eğitim şart, eğitim şart” diyerek etrafta dolaşmak yerine işe kendimizi, ailemizi düzeltmekle başlamamız gerekiyor. Sağlıklı bir toplum istiyorsak önce sağlıklı bireyler yetiştirmemiz lazım. Ortada başarılı olmayı, yükselmeyi amaçlayan azimli ve dürüst çocuklar olmadıktan, mayası sağlam hamur olmadıktan sonra dünyanın en kallavi fırınında bile pişse nefis kokulu bir ekmek elde edemezsiniz. O elektrikler yine kesilir o ödev yapılmaz, dış mihraklar yine ülkeyi “geri bırakmaya” devam ederler.”
    Kaynak: Egonomik / Caner
  • Neden Çocuk Yapmıyorum?

    Neden Çocuk Yapmıyorum?

    Hormonlarım, doğa bana doğur diyebilir. Rahmim görevini yerine getirmediği için kist ve miyom tutuyor olabilir. Memelerim atıl duruyor olabilir, bir canlıyı sütle beslemediğim için.
    Ama içimden hiç doğurmak gelmiyor.
    Her sabah alarmı susturup beş dakika daha uyumam, sabah şekerlemesini sevdiğimden değil, yorgunluktan. Ayakkabılarımı giyip evden çıkarken “İyi ki çocuğum yok” diyorum. Evde bir can bırakmak, bir canı götürüp bir eve, bir yere bırakmak zorunda olmadığım için, onun üzgün, ağlamaklı bakışları, gözyaşları yüreğime oturmuş işe gitmemek için.
    Masamda çalışırken “İyi ki anne değilim” diyorum. Karşımda oturan arkadaşımı annesiyle, kayınvalidesiyle, bakıcıyla konuşurken duyuyorum çünkü. Endişeli, huzursuz. Biraz gülümsesin, rahatlasın diye kalkıp çay getiriyorum ikimize, komik bir video açıyorum belki neşelenir diye. Başardığı büyük iş, ben o stresi kaldıramazdım.
    İşten çıkıp eve giderken, eve girerken, evde akşam salonda otururken iyi ki o anda çocukla ilgilenmek zorunda olmadığımı düşünüyorum. Vücudum külçe gibi, yemeğimi yiyip çöküyorum koltuğa. Kendimi zor beslerken onu nasıl yedirirdim? Koltuktan yatağıma geçmemle uykuya dalmam arasında birkaç dakika varken, onu nasıl uyuturdum?
    Günlerden cumartesi. Metrodan inip alışveriş merkezinin içinden geçiyorum eve gitmek için. Çıkış kapıları oyun salonunun bitiminde. “Çocuğum olsaydı buraya gelmek isteyecekti, iyi ki yok” diyorum. Makinalar canavar gibi, kulaklarım uğulduyor, gürültü sanki çığ da üzerime düşüyor. Çocuğum olsaydı bu karanlıkta oynamak isteyecekti. Ben onu toprağa, çayıra çimene götürsem de arkadaşlarının yanında olmak isteyecekti. Ben de boynumu eğip cumartesi çilesinin bitmesini bekleyecektim. Sonra kızgın ve öfkeli bir kadın olacaktım. Bana ufacık bir şey sormasına tahammül edemeyecektim. Ona bağıracaktım, küçücük kalbini kırıp onu üzecektim.
    Çocuğum olsaydı, onunla ilgili bütün işler benim üzerime kalacaktı. Bakmak, bezlemek, beslemek, kucağımda sallamak, ayağımda sallamak, beşiğinde sallamak, ödevlerini yapmak, öğretmenleriyle konuşmak. Onunla alışverişe gitmek, isteklerini karşılamak, bir sıkıntısı olunca dinlemek ve çözüm bulmak, mutsuzluğunu gidermek. Babası elbette yardımcı olurdu, ama bu işlerin yarısından fazlası benim üzerimde olurdu ve kamburum çıkardı.
    Sonra mesela çocuğum olsaydı ve bir yerde bir yanlış yapsaydı, ben ayıplanır, suçlanırdım. “A-aaa… annesi bunu nasıl yetiştirmiş?” Niye ben yetiştireyim ki tek başıma? Bunun bir de babası var, bir de anneannesi babaannesi dedesi var. Küfür etti diye ben mi alkışladım? Pipini göster ben mi dedim? İstediğini yaptırmak için yalandan ağlamayı ben mi öğrettim? … deseydim kimse beni dinlemezdi. “Çocuğu anne yetiştirir” derlerdi.
    Yolda giderken bir okul çıkışına denk geldiğimde aklımdan geçen, iyi ki çocuk yapmadığım. Çünkü çocuğu yetiştiren aynı zamanda okul, öğretmenleri ve okuldaki arkadaşları.Okulu seçsem öğretmenleri seçemezdim, öğretmenleri seçsem arkadaşlarını seçemezdim. Yani çocuğu yetiştiren biraz da eğitim sistemi ve hatta arkadaşlarının aileleri. Arkadaşlarının doğruları onun da doğruları, ben bunu ne kadar değiştirebilirdim bilmiyorum.
    Doğa bana doğur demesine rağmen, hormonlarım, bedenim buna programlıyken neden çocuk yapmıyorum? Ben doğayı, hormonlarımı, bedenimi duyamıyorum ki… Yorgunluk, hayat gailesi, gelecek endişesi üzerime öyle bir çökmüş ki, onları duyamıyorum.
    Sadece gördüklerime inanıyorum.
    Kaynak: HT-Hayat / Özlem Kartal