Kategori: Kadın

  • “Çocuk Doğurdum” Şımarıklığı

    “Çocuk Doğurdum” Şımarıklığı

    İstisnasız herkesin denk geldiği bu şımarıklık hakkında Ekşi Sözlük yazarlarının çok isabetli tespitleri var. Aşağıda aynen alıntılıyorum:

    ————————————————

    burada bahsedilen durum ele güne karşı “ben ne kadar mükemmelim”i gösterme çabasıdır aslında. bu iş çocuk doğurmadan çook çok önce başlar, çocuk bunun nirvanasıdır artık.

    üniversiteye gider, ışık hızıyla giyimi kuşamı, saçı başı makyajı, yürüşüyü hali tavrı değişir, çünkü bunu bekliyordur uzun zamandır dört gözle. sonra okul kantininde, kampüs çimlerinde zilyon tane fotoğraf çektirmeyle başlar, birinde sağdan bakar birinde soldan bakar, birinde sağ elini beline koyar birinde sol elini, sonra bir bakmışsın badegül “kampüste keyif” albümüne 107 fotoğraf eklemiş.

    bir sevgili bulur, soran sormayan herkese onu anlatmaya başlar, dünyanın en yakışıklı en romantik en düşünceli erkeğidir o, her türlü kaprisine katlanır hiç ses etmez, çocuk onu öyle böle sevmiyordur, her gün elinde çiçekle gelir, mütemadiyen hediye alır, sonra bir bakmışsın pelinsu “romantik aşkitoşumun süprizi :)))” albümüne 87 fotoğraf eklemiş.

    sonra evlenmeye karar verirler, bunun tanışması var, istemesi var, sözü var nişanı var, kınası var düğünü var, fotoğraflar, check-in’ler kuaför salonundan başlar, french manikürlü tırnağa yaptırılan nazar boncuğunun fotoğrafı “aman nazar değmesin” yorumuyla hemen paylaşılır, kuaföre düzülen methiyelerle saç makyaj merasimi son bulup düğüne geçilirken bir bakmışsın kezbancan “evlendik :)))” albümüne 750 fotoğraf eklemiş.

    ve işte beklenen an. kızımız hamiledir ve “evli mutlu ve yakında çocuklu :))” diyerek müjdeli haberi eşe dosta yayar. tüm tanıdıklarının midesinin kadar bulandığından, o gün neye aşerdiğinden, ne yediğinden de haberi vardır artık. çocuğun cinsiyeti de belli oldu mu alışveriş temalı paylaşımlara gelinir, her güne bir bebek eşyası olmak üzere paylaşımlar itinayla sürdürülür, doğum öncesi hastanede en az yüz tane fotoğraf çektirmek tabi ki unutulmaz ve o mucizevi an yaşandıktan sonra bir bakmışsın şehriyesu “minik prensesim” albümüne 1026 fotoğraf eklemiş.

    tabi bebeğin kırkı çıkana kadar asla yüzü paylaşılmaz çünkü hanım kızımız nazara çok inanmaktadır, bugüne kadar paylaştığı beşbin fotoğraftan bişey olmaz ama mazallah bebeğin bir fotoğrafıyla her şey yerle yeksan olabilir. bunu telafi etmek için bol bol el ayak resmi paylaşır ilk dönem, sonra yasaklar kalkınca…

    bebeğin bir sağdan baktığı, bir soldan baktığı, bir sağ elini bir sol elini havaya kaldırdığı, sıçtığı, kustuğu,üstüne yemek döktüğü, ağladığı, güldüğü milyon tane fotoğraf paylaşmaya devam edecek ve aralarda “anne olmak çok zor iş”, “gene uykusuz kaldım”, “çocuk da yaparım kariyer de”, bittim tükendim tandanslı yorumlarda bulunmayı asla ihmal etmez.

    bu bir süreçtir, çocuk doğurmakla başlamaz, ve maalesef doğurmakla da bitmez, bu canhıraş çaba ister istemez çocuğa da bulaşacaktır ve nesilden nesile aktarılacak, kafa sikmeye devam edeceklerdir.

    ——————————————————

    ‘genç evlilerdeki olağanüstü kıroluk’un bir sonraki level’ıdır

    “hadi çocuk yaptım beni takdir et” diye beklerler sanki bana yapmışlar gibi! sorun çocuk doğurmaları değil, sorun bunu köpürtmeleri. çocuk doğurdun diye ilk yaptığın geceden son dakikasına kadar log tutman, ifşa etmen ve başkalarının kafasını şişirmen gerekmiyor.

    —————————————————–

    yeni nesil bir anne olarak tamamen katıldığım önerme

    küçük yaşımdan beri çocuklara bayılan bir insanım. ilkokuldayken bile eve gelir önlüğümü çıkarır karşı komşumuzun bebeğine bakmaya onunla oynamaya giderdim. sonra yurtdışında da bu alışkanlığımı au pair olarak sürdürdüm ve yabancı annelerin ”cool” duruşuna orada iyice şahit oldum. çocuğu kafayı gözü patlatıp yere düşse bile sakinliğini koruyan ”ağlayacak bir şey yok bunda haydi” diyerek sakince teselli eden, bizde olsa morarana kadar ağlayacak çocukları 1 dakikada susturup yüzündeki morluklara şişliklere gülerek pansuman yapan annelerdi. buradaki o ‘çocuğumun yüzüne sinek konsa dünyayı yakarım’ andavallarına karşı, çocuğunu o sinekle başbaşa bırakıp onla başetmesini öğreten annelerdi. yıllarca gözlemlediğim en önemli şey türk annelerinin çocuklarını çok ana kuzusu ve donanımsız yetiştirdiğini görmekti.

    geçen gün yine hamile bir arkadaş ile benzer şey geldi başıma

    sürekli dünyada sadece kendisi doğuracakmış gibi davranan, doğurganlığı kendisine özgü sanan bu arkadaş ile pazara gittik. bu konuda zaten sürekli ufak sürtüşmelerimiz vardır. en sonunda anne olmanın yetiştirmeyle alakalı olduğu bölümde hemfikir olmuşken ”evet yoksa kediler, köpeklerde anne oluyor bizim farkımız var yaneeeee” deyip yine bütün asfalyalarımı attırmıştı. cayır cayır yanan binadan yavrularını kurtaran köpekler, annesi ölen kedileri sahiplenip kendi yavrularından ayırt etmeden bakan kediler… çoğu insandan daha iyi annelik yapan hayvanlar keşke kendisine anaçlık konusunda biraz ilham verebilseydi. neyse gittiğimiz bu pazarda yürürken yanımızdan tatlı mı tatlı bir köpekçik geçti ve o anda bin kişilik o pazarda başımdan aşağı kaynar sular döken sahneler yaşanmaya başladı “ayyyyyyy köpeeekkk, git burdan ne işin var senin pazarda, hamileyim ben hamileeeeeeeee” gibi anlam dahi veremediğim cümleleri içerek çığlıklar atmaya başladı. sadece ondan böyle bir tepki gelirken, herkes şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. köpek sadece yanından geçmişti halbuki… hemen adımlarımı hızlandırıp pazarın çıkışına ilerledim. kimsenin o kişinin arkadaşı olduğumu bilmesini istemedim, gerçekten o an biri sorsa ”tanımıyorum” diyecektim.velhasıl evet dostlar, özellikle yeni nesilin bu çocuk doğurmanın bokunu çıkarması sebebiyle ağızlarına ıslak odunlarla vurulması gerek. avrupada köpeğiyle uyuyan, düşen kalkan, yere düşen emziği alıp ağzına atan hanslar, stevenlar, sarahlar varken bizim burda anneleri tarafından tekmişcesine yetiştirilen muhittinler, cerensular, berketaylar…

    işin komiği bizim süper, über koruyucu annelerimizin yetiştirdikleri memur olsa büyük başarı sayılırken, orada sözde ilgisiz ecnebi analarının evlatları cern’i kuruyor.

    sözüm size genç anneler, tek doğurabilen varlıklar sizler değilsiniz. bu yazıyı okurken yüzbinlerce kadın hamile kalıyor, bir o kadarı doğum yapıyor. hepimiz aynıyız; insanız. farkımız doğuştan gelmiyor, sonradan oluyor. merhametli, sevgi dolu, mütevazi, bilinçi nesiller yetiştirin. bırakın artık şu çocuğum için dünyayı yakarım masallarını. çocuğunuzu düzgün yetiştirin yeter!

    —————————————————

    valla annelerin şımarıklığında değilim. bana ne? ammaaa yetişen çocuklar ağır psikopat olacak, bi 20 seneye ağzımıza fena sıçılacak, hazır olun.

    —————————————————

    kaç tane arkadaşımın bebeğini görsem, sürekli ağlıyorlar, bağırıyorlar ve gerçekten rahat durmuyorlar.

    elbette bebeğin suçu değil bu, ağlayacak ne yapacak, sorununu nasıl anlatacak başka.

    ama ebeveynlerin hepsinden şunu duyuyorum,

    “ya aslında hiç böyle yapmaz. normalde hiç böyle değil.”

    sanırsınız kimse olmadığında, oturup ortadoğu barışını tartışıyorlar kahve eşliğinde.

    bu bile müthiş bir ego tavrı bence.

    biz biliyoruz onun ağladığını, uyumadığını, senin hayatının tek anlamı haline geldiğini, ara ara pişman olduğunu, kimselere anlatamadığını.

    biz biliyoruz da tercih etmiyoruz, anlatma bize.

    —————————————————

    belli bir disiplinle büyümüş, çocuğum olsa onu da bu şekilde büyütecek biri olan tamamen katıldığım önerme

    yav arkadaş hakikaten bu nasıl bir şımarıklıktır aklım almıyor. o sizin biricik evladınız olabilir ama karşınızdaki için sıradan, muhtemelen sevimli bir bebekten başka bir şey değil.

    her muhabbete çocuğunuzu limon gibi sıkmayın, yaptığı bilinçsiz bebek hareketlerine belki anne baba olarak aşırı heyecanlanıyor olabilirsin ama bana anlatıp da bu olaya şok olmamı ya da kahkahalar atmamı bekleme.

    hastanede başlayan ve cidden birçok doktorun dalga geçtiği, sinir olduğu (şahit olmuşluğum var) oda süslemek nedir arkadaşım? insanın gülesi geliyor yemin ediyorum.

    istediğini yedir, istediğini giydir, istediğin marka araç koltuğunu al, güle güle yesin, giysin, kullansın da bana bunların markasını, fiyatını, hangi yurt dışı gezinde paris’in bilmemne mağazasından aldığını kibirli kibirli anlatma gözünü seveyim. senin çocuğun senin için biricik, tek; bunu biliyorum ama emin ol benim sümüklü yeğenimden hiçbir farkı yok, hepsi bebek, hepsi götü boklu velet işte, abartma bu kadar.

    eline tablet, bilgisayar verip de mucizeler yaratıyormuş gibi davrananlar var ya, size ne demeli bi bilsem… ne yaparsanız yapın elbette, beni ilgilendirmez ama şunu unutmayın ey anne-baba; çocuğun zekasını tablet, bilgisayar, telefonu ne kadar iyi kullandığı değil, ne kadar iyi iletişim kurabildiği, kendisinin ne kadar farkında olduğu, gerçek sosyal ortamlarda ne tepkiler verdigi belirler. yoksa sizin ufaklığın bilgisayar ekranını büyütüp küçültmesini mucize gibi anlatmayın zira bu durum çocuğunuzun ne kadar zeki oldugunu göstermiyor maalesef.

    bir de “yemek yemiyor, ayy her şeyi kırıp döküyor, görüyor musun nasıl da büyüklerine cevap veriyor (olumsuz anlamda), elinden bilgisayarı alamıyoruz” gibi çocuğun olumsuz davranışlarını bıyık altından gülerek yalancıktan şikayet etme ve gurur duyulacak bir şey gibi anlatma ablacım, acayip yapmacık oluyorsun. sen daha 2 yaşındaki çocuğuna laf geçiremiyorsan, sözünü dinletemiyorsan benim söyleyeceğim tek şey, o çocuk büyüdüğünde önce sana, sonra öğretmenlerine allah sabır versin.

    herkes çocuğunu elbette istediği gibi yetiştirecek, anneliğinin, babalığının tadını çıkaracak, buna zaten lafı yok kimsenin, ama bıktırma insanları, bunaltma, çocuğundan soğutma.


    —————————————————–

    şahsi fikrime göre arabayla hava atmaktan ya da evi ile övünmekten farkı olmayan durumdur.
    sosyal medyada kişilerin paylaşımlarına dikkat ederseniz kendini konumlamaya çalıştığını görürsünüz. adam nefret ettiği ofisinden bin tane foto paylaşır çünkü kendini beyaz yakalı pozisyonuna konumlandırmak ister. arabasını paylaşan adam kendini zenginliğe, çocuğunu öne çıkaran kadın ise kendini anneliğe konumlandırmaya çalışır.

    toplumumuzun bu hastalığa tutulmasının sebebi ise kendine yatırım yapmayan bir sürü olduğumuz gerçeğidir. bireysellik anlayışının da pek gelişmemesi ile kendi başına bir varlık olmaktan ziyade bir kitlenin parçası olmak için çırpınmamızdır. çocuk doğuran kadın annelere dahildir ve bunu öne çıkararak o kitleye dahil olur. beyaz yakalı adam işten çıkmak için saniye sayan haliyle beyaz yakalı sürüsüne dahil olmak için her ritüeli yerine getirir. pahalı kıyafet, saat, son model telefon hep bu aitlik çabası ile satın alınır.

    gezmekle övünen insan bile böyledir ki gezmek kendine bir yatırımdır ama gezen kişi ayhh ben de çok geziyorum yha diye bağıra bağıra bi hal olmak zorunda hisseder. örneğin ben yurt dışında türklerden başka full makyaj ve düğüne katılsa sırıtmayacak abiyelerle gezen başka bir ırk bilmiyorum. çünkü onlar için gezmek sosyal medyada paylaşmak içindir, kendine yatırım için değil. bir amerikalıya bakarsınız, eski bir tişört, şort ve parmak arası terlikle gezer. sıfır makyajı belirtmiyorum bile.

    herhangi bir şirkette çalışırken yırtık çantayla gezen sade giyimli bir üst düzey çalışana illa denk gelmişsinizdir. bu kişi mesela avrupalıdır, bireyselliği oturmuştur, kendine sürekli yatırım yapar ama bir sınıfa dahil olmak için çabalamak zorunda hissetmez. 10k dolarlık saati olmazsa ölecek hastalığına yakalanmamıştır.

    kendine yatırım yapmak bir kitap okuyup bir fikir edinmektir, bir müziği dinlemek, bir filmi izlemek, eğitim almak, hep öğrenmek, kendini geliştirmek, dünyayı merak etmek, yeni yerler keşfetmektir. vizyon edinmektir. fizyolojik olanaklarla elde ettiklerimiz veya parayla üzerimize iliştirdiğimiz nesneler değil.

    kısacası birey olduğumuzu anladığımızda bu şımarmalar, sosyal medyayı çöplüğe çevirmeler bitecek. o vakit gelene kadar bir kitleye dahil olmak için çırpınmalarımız bitmeyecek. kimseye bir şeyi kanıtlamaya çalışmayacağız. ama o zamanın gelmesine daha çok var.

    ——————————————-
    Bir bonus da benden olsun.

    ———————————————-

    Ekşi Şeyler’den alınmıştır.

    Link: https://eksiseyler.com/sosyal-medya-ile-iyice-cosan-olay-yeni-nesil-annelerdeki-cocuk-dogurdum-simarikligi

  • Annelik Kutsal Değildir !

    Annelik Kutsal Değildir !

    • Anneliğin biyolojik/doğal bir olay olması, kutsallık atfetmeyi anlamsız kılar
      • Her memelinin yaptığı şeye kutsal demek kadar saçma bir şey yok.
      • Kedi de doğuruyor, tavuk da yumurtluyor, inek de buzağılıyor… hangisine kutsal diyoruz?
      • Kutsallık nadirlik ve üstünlük gerektirir, herkesin yapabildiği şeye kutsal denmez.
      • Annelik tabii ki kutsal değildir, doğanın sebep ve sonuç zinciri içerisinde gelişen bir olgudur.”
      • Tüm dişilerin -fizyolojik bir sorun yok ise- yapabilecekleri bir şeye kutsallık atfetmek bariz saçma zaten. Kutsallık aynı zamanda bir nadirlik yeganelik de içermelidir, herkes kutsal olursa kutsalın ne anlamı kaldı?
    • “Kutsal anne” söylemi kadınları manipüle etmek için kullanılır
      • Annelik kutsal diye diye kadını eve zincirleyen, her türlü eziyete ‘sabret, cennet ayaklarının altında’ diyen zihniyetin argümanıdır.
      • Çocuğuna şiddet uygulayan anneye bile ‘ama o anne sonuçta’ diyerek dokunulmazlık sağlayan cümledir.
      • Kadının birey olduğunu unutturup sadece ‘anne’ kimliğine indirgeyen, 7/24 fedakârlık bekleyen dayatmadır.
      • Boşanmak isteyen kadına ‘çocukların var, anne olarak katlanmalısın’ diyen zihniyetin temel taşıdır bu cümle.
      • Anneliğe kutsallık atfeden bir tane düzgün insan görmedim. Bu tipler küfretmeye annelerden başlar.
    • Kötü annelik örnekleri kutsallık iddiasını çürütür
      • Çocuğunu sokağa atan, satan, taciz eden, döven anneler varken ‘annelik kutsal’ demek komiktir.
      • Cam silen çocuk, tinerci ergen, fuhuşa sürüklenmiş kız çocukları… bunların anneleri de mi kutsal?
      • Kendi annem bile bana hayatı zehretmişken ‘anneler kutsaldır’ palavrasına inanmamı mı bekliyorsunuz?
    • Anne olmak tercihdir, fedakârlık değil; kimse madalya beklemesin
      • İsteyerek hamile kalıp doğurdun diye neden kutsal olasın? Bu kişinin kendi seçimi, çocuğuna bakmak da mecburi görevi.”
      • Çocuk doğurup ‘ben anne oldum, artık herkes bana hizmet etsin’ beklentisi kadar iğrenç bir şey yok.
      • Sen doğurdun diye çocuğun ömür boyu sana borçluymuş gibi davranması da cabası.
    • Kutsallık atfetmek kötü anneliği perdelemek için kullanılır
      • En kötü anneler bile ‘ama o anne’ diye aklanır bu ülkede.
      • Çocuğuna bağıran, küfreden, aşağılayan anne gördüğümde ‘kutsal’ kelimesi midemi bulandırıyor.
      • Kutsallık kalkanı olmasa toplum bu kadar toksik anneyi nasıl koruyacaktı?
    • Dinî ve geleneksel dayatma olarak görülür
      • Cennet anaların ayakları altında hadisi en çok şiddet uygulayan anneler tarafından kullanılır.
      • Kutsallık söylemiyle kadına ‘sus, katlan, şikâyet etme’ deniyor.
      • Erkek egemen toplumun kadınları kontrol altında tutma yöntemlerinden biridir.

    Kısacası; doğurmak biyolojik bir eylemdir, yumurtanız sperm tarafından döllendi diye kendi kendinize kutsallık atfetmeyi bırakın. Kendi seçiminizle bir çocuk dünyaya getirmiş olmayı abartmayın, sadece sizin yapabildiğiniz bir şey değil bu. Yenisini dünyaya getirmek yerine dünyaya getirilmiş ve terk edilmiş çocukları evlat edinenleri anneden saymayıp başkasının çocuğuna bakan kadın olarak görerek aşağılamaya çalışan insanların kutsallık iddiasında bulunması gerçekten komik. Bir insan yavrusu yerine hayvanlara annelik yapmayı ve doğurmadığı canlılara kendi rızasıyla annelik edenleri aşağılamaya çalışan insanlar sırf kendileri doğurdu diye kutsallığı hak ettiklerini zannediyorlar. Kutsal olmak yegane olmayı ve aynı zamanda saf ve temizliği de gerektirir, bu büyüklenme ve sizin gibi davranmayanları aşağılama özelliklerinizle hiç de o kadar saf ve temiz değilsiniz ne yazık ki. İçinizdeki kibiri temizlemeden kutsallıktan bahis dahi etmeyin.

    Nilay Gündüz

  • Neden Çocuk Yapmıyorum?

    Neden Çocuk Yapmıyorum?

    Hormonlarım, doğa bana doğur diyebilir. Rahmim görevini yerine getirmediği için kist ve miyom tutuyor olabilir. Memelerim atıl duruyor olabilir, bir canlıyı sütle beslemediğim için.
    Ama içimden hiç doğurmak gelmiyor.
    Her sabah alarmı susturup beş dakika daha uyumam, sabah şekerlemesini sevdiğimden değil, yorgunluktan. Ayakkabılarımı giyip evden çıkarken “İyi ki çocuğum yok” diyorum. Evde bir can bırakmak, bir canı götürüp bir eve, bir yere bırakmak zorunda olmadığım için, onun üzgün, ağlamaklı bakışları, gözyaşları yüreğime oturmuş işe gitmemek için.
    Masamda çalışırken “İyi ki anne değilim” diyorum. Karşımda oturan arkadaşımı annesiyle, kayınvalidesiyle, bakıcıyla konuşurken duyuyorum çünkü. Endişeli, huzursuz. Biraz gülümsesin, rahatlasın diye kalkıp çay getiriyorum ikimize, komik bir video açıyorum belki neşelenir diye. Başardığı büyük iş, ben o stresi kaldıramazdım.
    İşten çıkıp eve giderken, eve girerken, evde akşam salonda otururken iyi ki o anda çocukla ilgilenmek zorunda olmadığımı düşünüyorum. Vücudum külçe gibi, yemeğimi yiyip çöküyorum koltuğa. Kendimi zor beslerken onu nasıl yedirirdim? Koltuktan yatağıma geçmemle uykuya dalmam arasında birkaç dakika varken, onu nasıl uyuturdum?
    Günlerden cumartesi. Metrodan inip alışveriş merkezinin içinden geçiyorum eve gitmek için. Çıkış kapıları oyun salonunun bitiminde. “Çocuğum olsaydı buraya gelmek isteyecekti, iyi ki yok” diyorum. Makinalar canavar gibi, kulaklarım uğulduyor, gürültü sanki çığ da üzerime düşüyor. Çocuğum olsaydı bu karanlıkta oynamak isteyecekti. Ben onu toprağa, çayıra çimene götürsem de arkadaşlarının yanında olmak isteyecekti. Ben de boynumu eğip cumartesi çilesinin bitmesini bekleyecektim. Sonra kızgın ve öfkeli bir kadın olacaktım. Bana ufacık bir şey sormasına tahammül edemeyecektim. Ona bağıracaktım, küçücük kalbini kırıp onu üzecektim.
    Çocuğum olsaydı, onunla ilgili bütün işler benim üzerime kalacaktı. Bakmak, bezlemek, beslemek, kucağımda sallamak, ayağımda sallamak, beşiğinde sallamak, ödevlerini yapmak, öğretmenleriyle konuşmak. Onunla alışverişe gitmek, isteklerini karşılamak, bir sıkıntısı olunca dinlemek ve çözüm bulmak, mutsuzluğunu gidermek. Babası elbette yardımcı olurdu, ama bu işlerin yarısından fazlası benim üzerimde olurdu ve kamburum çıkardı.
    Sonra mesela çocuğum olsaydı ve bir yerde bir yanlış yapsaydı, ben ayıplanır, suçlanırdım. “A-aaa… annesi bunu nasıl yetiştirmiş?” Niye ben yetiştireyim ki tek başıma? Bunun bir de babası var, bir de anneannesi babaannesi dedesi var. Küfür etti diye ben mi alkışladım? Pipini göster ben mi dedim? İstediğini yaptırmak için yalandan ağlamayı ben mi öğrettim? … deseydim kimse beni dinlemezdi. “Çocuğu anne yetiştirir” derlerdi.
    Yolda giderken bir okul çıkışına denk geldiğimde aklımdan geçen, iyi ki çocuk yapmadığım. Çünkü çocuğu yetiştiren aynı zamanda okul, öğretmenleri ve okuldaki arkadaşları.Okulu seçsem öğretmenleri seçemezdim, öğretmenleri seçsem arkadaşlarını seçemezdim. Yani çocuğu yetiştiren biraz da eğitim sistemi ve hatta arkadaşlarının aileleri. Arkadaşlarının doğruları onun da doğruları, ben bunu ne kadar değiştirebilirdim bilmiyorum.
    Doğa bana doğur demesine rağmen, hormonlarım, bedenim buna programlıyken neden çocuk yapmıyorum? Ben doğayı, hormonlarımı, bedenimi duyamıyorum ki… Yorgunluk, hayat gailesi, gelecek endişesi üzerime öyle bir çökmüş ki, onları duyamıyorum.
    Sadece gördüklerime inanıyorum.
    Kaynak: HT-Hayat / Özlem Kartal
     
  • Yenidoağana Kitap Okumak

    Yenidoağana Kitap Okumak

    New York Üniversitesi’nde profesörlük yapan Selçuk Şirin pek çok değişik konuda yazılarını dikkatle takip ettiğim akademisyenlerden biri. Ülkemizde kitap okuma konusunda insanların ne kadar geride oldukları apaçık ortada. Selçuk Şirin’in bu yazısı da bu konuyla ilgili. Evet okumak beşikten başlar, başlamalıdır.

    Selçuk Şirin’in yazısı;

    ”Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim. Evet! Yeni doğan çocuğa doğduğu andan itibaren kitap okuyun! Daha da ötesini söyleyeyim: Bu, çocuğunuzun geleceğine yapacağınız en kıymetli yatırımdır. İddialıyım, evet.

    TÜYAP kitap fuarında çocuk gelişimini ve eğitimi dert eden biri olarak çok acı bir tablo ile karşılaştım. Bir okulöncesi eğitimci ile fuarda basit bir soruya yanıt aradık: Yeni doğan çocuğa okumak için kitap var mı? Çoğu yayıncı bırakın kitap önermeyi soruyu bile anlamadı. Yeni doğan çocuğa kitap okunmaz diyen bile çıktı. Bulduğumuz birkaç kitap ya o yaş çocuğa uygun değildi ya da kötü birer çeviriydi. Çocukların geleceğine, ülkenin geleceğine dair bundan daha korkunç bir şey duymadım. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız lütfen okumaya devam edin.

    BEYİN GELİŞİMİNİN YÜZDE 90’I İLK 36 AYDA BİTİYOR!
    İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

    30 MİLYON KELİME FARKI NEDİR?
    İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

    İlk 3 yılda çocukları aileleriyle gözleyen klasik bir çalışmayı anlatmadan yukarıdaki soruya yanıt vermek mümkün değil.

    Evet, Hart ve Risley tarafından gerçekleştirilen meşhur ‘20 Milyon Kelime Farkı’ araştırmasından söz ediyorum. Araştırmacılar insan beyninin en hızlı geliştiği dönemde ebeveynlerin ne yaptıklarını anlamaya çalışyor bu çalışmada. Bu amaçla üç değişik sosyoekonomik seviyeden onlarca aile seçiyor ve sıkı bir takip başlıyor. Araştırma boyunca çocuklar üç yaşına kadar her ay bir saat aile içinde gözleniyor. Araştırma tamamlandığında görülüyor ki gelir seviyesi ne olursa olsun çocuklar birbirine çok benziyor ama bir istisna hariç. Farklı gelir gruplarından gelen çocuklar arasındaki en büyük fark çok net bir şekilde açığa çıkıyor. O da çocukların duyduğu kelime sayısı. Aşağıdaki sonuç grafiğinde de göreceğiniz gibi varlıklı ve eğitimli aileler üç yıl boyunca toplam 45 milyon kelime kullanıyor. Orta eğitim ve gelir seviyesine sahip ailelerde bu rakam 30 milyona düşüyor. Ancak eğitim seviyesi düşük ailelerde bu rakam 15 milyonu ancak buluyor. Yani alt ve üst grup arasındaki fark “30 milyon kelime”. Bu araştırmanın çocuk gelişiminde yarattığı devrimi anlatan aynı adlı kitap yakında Türkçede de basılıyor.

    OKULÖNCESİNDE ZEKÂ DEMEK KELİME HAZİNESİ DEMEKTİR!
    Acı olan ilk 36 ayda ortaya çıkan 30 milyon kelime farkının sonraki yıllara etkisi. Çünkü pek çok çocuk için bu fark hiç kapanmıyor! Çocuklar okul çağına geldiklerinde görüyoruz bu farkın ilk etkisini. Çünkü okulöncesi dönemde zekâ dediğimiz şey aslında kelime hazinesinden ibarettir. Daha çok kelimeye aşina çocuklar işte bu yüzden okula başladıklarında öğrenmeye hazır oluyor. Kelime hazinesi geniş olan çocuk, arkadaşlarından birkaç adım önde başlıyor. Çünkü o çocuk öğretmenin ne dediğini daha çabuk anlıyor. Ve maalesef okullar bu farkı kapatmakta çok başarılı olmuyor. O nedenle alt gelir gruplarından gelen çocuklar zorlanırken üst gruptan gelen çocuklar rahatlıkla üniversiteye ulaşıyor.

    ÇOCUKLA BİRLİKTE OKUMALIYIZ
    BU dönemdeki en önemli uğraş çocuklarla bir kitap aracılığıyla diyalog kurmak. İngilizcede ‘dialogic reading’ denen bu teknik bildiğimiz manada bir kitap okuma değil. Yeni doğan çocuk kelimeleri bilmiyor o nedenle yapılması gereken bir kitap aracılığıyla çocukla diyalog kurmak. Yani çocuğa kitap okumak değil, çocukla kitap okumak. Tıpkı eskiden nenelerimiz dedelerimizin yaptığı gibi ninnilerle okumak. Ya da annelerimizin yaptığı gibi çiçekle konuşur gibi çocukla bir kitap üzerinden konuşmak. Her beceri gibi bu da öğrenilebilir bir beceri. Merak ediyorsanız girin YouTube’da pek çok iyi örnek var.

    KİTAPSIZ EVDE ÇOCUK YETİŞMEZ!
    Çocukların zihinsel gelişimini desteklemek, onları okula daha iyi hazırlamak için yapmamız gereken en temel uğraş onlarla kitap okumak. Peki biz bunu ne kadar yapıyoruz? AÇEV’in ebeveynlerle yaptığı araştırmayı daha evvel bu köşede paylaşmıştım. O çalışmada okulöncesi yaşta çocuğu olan ebeveynlere tam olarak neler yaptığı sorulduğunda ilk sırada televizyon izlemek çıkmıştı. Evlerinde çocuklarına kitap okuyanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Yani her 5 ebeveynden sadece biri çocuğuna kitap okuyor! Bunun bir nedeni zihinsel gelişim için kitap okumanın önemi konusunda bilgi eksikliği. Bir diğeri nedeni ise evlerdeki kitap eksikliği. Malum biz çok okuyan bir ülke değiliz. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre evinde okul çağında çocuk olan ailelerin bile yarısından çoğunda toplam kitap sayısı 25’i bulmuyor.

    Türkiye eğer eğitimde içinde bulunduğu çıkmazı aşmak istiyorsa işe doğumdan başlamalı. Çocukların beyninin en hızlı değiştiği okulöncesi döneme özel olarak yatırım yapmalı. Eğer bu erken yaşta çocuklarımız için gerekli yatırımı yapmazsak ondan sonra hangi sınavın nerede kullandığının hiçbir anlamı yok.”

    Kaynak: Selçuk Şirin

  • Çocuklarınız Şımarık Arkadaşlar

    Çocuklarınız Şımarık Arkadaşlar

    İster kızın ister kızmayın. Kavgada söylenmez deyin. Yumuşak karnımıza vurdun, stratejik hata yaptın deyin. Sen ne anlarsın, çocuk mu baktın büyüttün deyin. Ne söylerseniz söyleyin, çocuklarınız şımarık.
    Ama sorun onlarda değil. Uyuyan insana gidip “Hadi uyan” diye bir tane patlatan, canı yemek yemek isteyince odada gözüne kestirdiğine beni sen yedir diyen, istediği olmayınca avaz avaz bağıran, ağlayan çocuğun kabahati yok. Bütün suçu siz işteyken ona bakan anneanne-babaanneye, bakıcıya, yuvaya, geleneklere, göreneklere, topluma da tek başına yıkamazsınız.
    Bu şımarıklıkta payınız var. Çünkü onu şımartan nedenler sizi de şımartıyor. Mesela evde bir tür aile arası kabul günü var. Kapıdan giren “Aaaaa” diyor, “Bu da kimmiş?” “Gel bir öpeyim.” “Sen ne tatlı, ne güzel bir şeysin.” Herkes çocuğunuzu öper kucaklarken, ona övgüler yağdırırken, onu kucaktan kucağa gezdirirken yüzünüzde mutluluğun ötesinde bir ifade beliriyor. Kimsenin kulağına eğilip demiyorsunuz: “Bu kadar ilgilenmeyin, çok şımarıyor.”
    Çocuğa anlayış gösterilir. Çünkü o daha olmamış insandır. Doğruyla yanlışı ayıramaz. Ortamın neşesi gerçekten de çocuktur ve bazen kafa da şişirir.
    Çocuğunuzla gurur duymanız normal. Biri onu sevince mutlu olmanız doğal. Normal olmayan, siz çocuğunuz üzerinden puan kazanacaksınız diye, onun sayesinde ilgi çekeceksiniz diye, ortamdaki herkesin çocuğunuzdan sopa yemeye, onun elinde oyuncak olmaya mecbur olması. Sizin olanlara seyirci kalmanız.
    Eşin dostun eğlencesi, takdir belgeniz olan çocuğunuzun vapurda, otobüste, kafede, restoranda ayakkabılarıyla koltuklara sandalyelere çıkmasına ses çıkarmamanızla ilgili de sıkıntılarım var. Yerlerde yuvarlanıp insanların tepesine çıkarken, bir çocuğunuza bir de onun yaptıklarına maruz kalanlara bakıyorsunuz. Gülüyorlarsa, gülümsüyorlarsa, seviyorlarsa, onunla ve sizinle konuşuyorlarsa mutlu oluyorsunuz.
    Çocuğun çocuk olduğunu kabul ediyorum, ama ona yumurcak, oyuncak değil, yetişkin değil insan muamelesi yapmak istiyorum. İnsan muamelesi yapılan çocuğun da bunu anladığını ve sakinleştiğini görüyorum, biliyorum. Siz de dikkat edin, çocuk eğitimlerini örnek aldığınız memleketlerde, tatil için ülkenize gelen turist ailelerinde görüp imrendiğiniz, bağırıp çağırmayan, ağlamayan, taşkınlık yapmayan çocuklara anneleri babaları sizin gibi davranmıyor.
    Çocuklar büyükleri anlıyor. Eğer büyükler onlarla konuşmayı bilirlerse. İki çocuğu olan bir arkadaşım var. O işe giderken çocukları arkasından ağlamıyorlar, o yokken de ağlamıyorlar, o eve gelince sarılıp akşam rutinlerini yaşıyorlar. Ona dedim ki “Nasıl oluyor bu?” Dedi ki: “Ben onlarla hep konuştum. Bebekliklerinden beri gidiyorum ama döneceğim dedim ve hep de döndüm. Bence beni anlıyorlardı, bu yüzden ben giderken arkamdan ağlamıyorlar ve gün içinde beni defalarca arayıp konuşmak istemiyorlar, hep geri döndüğüm için bekliyorlar. Herhalde bana güveniyorlar.”
    Üç dil konuşan bu arkadaşımın tek kelime İngilizce veya Fransızca bilmeyen, kültür patlaması da yaşamayan bir yardımcısı var. Gelen giden, anneanne babaanne çocukları biraz fazlaca seviyor. Ama bu çocuklar şımarık da değiller. Büyükler sohbet ederken onların sözünü elbette kesiyorlar, ama “Sen yerinden kalk ben burdan geçicem” diye diretmiyorlar. “Bana ne oynayalım, şimdi oynayalım” diye kimseye oyuncak fırlatmıyorlar.
    Çocuğun nasıl şımartılmayacağını söylemek için çocuk sahibi olmaya gerek yok.
    Ayrıca çocuğunuzu bu kadar şımartmaya hakkınız da yok. Hayat böyle değil. Mücevher muamelesi yaptığınız çocuğunuza, siz devam etseniz de bir yaştan sonra başkaları mücevher muamelesi yapmayacak. Bundan sonra onun kendini nasıl hissedeceğini, yeniden aynı ilgiyi görmek için hangi yollara başvuracağını düşündünüz mü?
    Çocuklarınız şımarık arkadaşlar. Ve sizin bu şımarıklıkta payınız var. Alıştığı ilgiyi görmediğinde önündeki tabağı yere devirmesi sinir bozucu. İstediğini -size ve mesela ortamdaki diğer insanlara- yaptırana kadar, bazen gözünde tek damla yaş olmadan avazı çıktığı kadar bağırması sinir bozucu. Ve siz çocuğunuz üzerinden ilgi toplamak, takdir edilmek istiyorsunuz.
    Daha asap bozucu olan da bu.
    Kaynak: HaberTürk / Özlem Kartal
  • Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Daha çocuğu dünyaya gelmeden glutensiz, doğal, organik, GDO’suz bebek mamalarının neler olduğunu hatmeden, çocuğunun adına sosyal medya hesabı açan, okuyacağı okulu, çalacağı müzik aletini, yapacağı sporu belirleyen, çocuk yetiştirmeyi kitaplarla öğrenen yeni nesil annelerle okulların başı fena halde dertte.
    Sosyal medyada bebek fotoğrafları paylaşmakla başlayan, cafcaflı doğum günü partileriyle coşan, annelik bloglarını takip eden, ‘harika çocuklar yetiştirme’ yolunda saçını süpürge eden, anne-kadın-beslenme-sağlık sitelerinin vazgeçilmez takipçileri olan bu nesil, kendi annelerinden daha bilinçli olsa da daha stresli ve takıntılı. Kuşkusuz tek istekleri çocuklarının mutluluğu. Onların bütün istek ve ihtiyaçlarını hissedip hemen hazır eden, bütün gününü tasarlayan bu model anneler, kolejlerden de çocuklarına kendileri gibi ‘çok özel davranmasını’ istiyor. Öğretmenleri olur olmaz saatlerde arayıp, çocuklarının ne yediğini soruyor, istemediği çocuklarla aynı sınıfta olmalarına karşı çıkıyor, her aşamada okula müdahale etmek istiyorlar.
    Evet, bir çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işlerinden biri. Annelere de bu konuda çok fazla sorumluluk düşüyor. Üstelik çalışan anne sayısı da gittikçe artıyor. ‘Mükemmel anne’ ya da ‘süper anne’ sendromundaki yeni nesil işe, bakıcıya, okula koşturup bütün günü planlarken çocuğunun da en iyi şekilde büyümesini istiyor, geleceğine yönelik kaygılar duyuyor. Ama unutmasınlar ki bunu yaparken hem kendilerine hem de çocuklarına çok fazla yükleniyorlar.
    Çocuklarının en iyi okullarda okumasını, çok iyi yabancı dil bilmesini, çok yönlü gelişmesini bekliyorlar. Bunun için de çok kaynak tarıyor, yanlış yapmaktan korkuyor, kendilerini sorumlu tutuyorlar. Ancak bütün bunlar onları ilmek ilmek kendilerine bağlamakla ve özgüvensiz çocuklar yetiştirmekle sonuçlanabiliyor.
    Oysa çocukların iyi yetişmesi için öncelikle onlara sorumluluk vermek gerekiyor. Bırakın çocuğu bahçede biri itsin ki kalkmayı öğrensin, bırakın çocuğunuz düşsün ki koşmayı öğrensin, bırakın kirlensin ki öz bakım becerisini kazansın, bırakın arkadaşıyla tartışsın ve kendi barışsın ki sonrasında daha depresif hale gelmesin.
    Sizlerle birlikte sürekli koşturup, sizin planladığınız kursa, spora yetişmesin. İhtiyaçlarını kendisi belirlesin, fanustan çıksın. İhtiyacı olduğunda siz yanında olun, size güvensin yeter.
    KENDİLERİNE BAĞLI ÇOCUKLAR
    Ellerinden düşürmedikleri kişisel gelişim kitaplarıyla süper anneliğe soyunan bu model ebeveynler, çocuklarını sürekli gözetleyip kontrol altında tutar. Çocuklarının mükemmel olmasını isterler. Kusursuz, ideal çocuk için planlar çoktan hazırlanmış, bütün kurallar konulmuş, adımlar atılmıştır bile. Sözde özgür ama ipleri kendilerine bağlı çocuklar yetiştirirler. Ne zaman ne yiyeceklerini, kaçta uyuyacaklarını, ödevlerini, kurslarını, her türlü aktivitelerini planlayıp onları da uymaya zorlarlar.
    TİPİK ÖZELLİKLERİ
    Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini 7 gün 24 saat arayarak yönlendirmek isteyen yeni nesil annelerin tipik özelliklerini eğitimciler şöyle sıralıyorlar:
    SORUMLULUK VERMEYENLER: Çocuk adına her şeyi yapar ama onun yapabileceklerini örselerler. Üstelik bunun farkına bile varmazlar. Odalarını toplamasına fırsat vermez, ayakkabısını bile kendileri bağlar, yemeği önlerine koyar, hatta kaşıkla ağızlarına verirler.
    PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ KAZANDIRMAYANLAR: Onların çatışma yaşamalarına izin vermez, olabilecek sorunları kendileri çözer, arkadaşlarına bile müdahale ederler. Ama çocukların ergenlik çağına geldiklerinde en küçük problemi büyükmüş gibi algılayacaklarını, problem çözme yetilerinin gelişmeyeceğini anlamak istemezler.
    MARKA BAĞIMLILARI: Kılık kıyafete çok önem verip, çocuklarını da çoğu zaman marka bağımlısı yaparlar, ama bunda kendi sorumlulukları yokmuş gibi davranırlar.
    TEMİZLİK HASTALARI: Çocuklarının kirlenmesine izin vermezler, sürekli yıkanmasını isterler. Mikrop kapmaları en büyük korkularıdır.
    ORGANİK BESLENMEYE TAKINTILILAR: Çocuklarının okulda ne yaptıklarından çok nasıl beslendiğini, neler yediğini merak ederler.
    YABANCI DİL TUTKUNLARI: Çocukların okulda sadece İngilizce öğrenmeleri, konuşmaları onlar için en önemli şeydir. Yabancı bakıcı seçer, akşamları kendileri de evde İngilizce konuşur, filmleri İngilizce seyrederler.
    ÇOCUKLARINI ÜSTÜN GÖRENLER: Çocuklarının gerçekleriyle karşılaşmaktan hoşlanmazlar. Onların hep yaratıcı, akıllı, üstün zekâlı olduğunu düşünürler. Çocuğun güçlü ve güçlendirilmesi gereken yönlerini görmezden gelirler. Sınavda başarısız olduğunda, bir müzik aleti çalamadığında suçu okulda ya da eğitim sisteminde ararlar.
    AŞIRI KORUYUCU VE EVHAMLILAR: Çocuklarının başına bir şey geleceğini düşünerek onları her türlü tehlikeden koruyacaklarını sanırlar. Onların okulun bahçesinde koşmalarını, hareket etmelerini bile engellemek isterler. Dizlerinin kanaması, düşmesi durumunda okulu birbirine katarlar.
    BAŞKA ÇOCUKLARI ETİKETLEYENLER: Doğum günü partilerinde, sınıf buluşmalarında başka çocukları “yaramaz”, “tembel” “sorunlu” diye etiketleyerek bunu WhatsApp gruplarına taşırlar.
    BAKICI KANALIYLA YA DA ONLİNE ANNELİK YAPANLAR: Tatile ya da her yere çocuklarıyla giden ama onlarla ilgilenmeyenler bu gruba giriyor. Aşırı sosyaller ama çocuğunu sepet gibi taşıyıp, birlikte kaliteli zaman geçirmezler.

    KAYNAK: Hürriyet / Nuran Çakmakçı

  • Bilim Diyor Ki; ”Makyaj Yapmayı Bırakan Kadından Korkun”

    Bilim Diyor Ki; ”Makyaj Yapmayı Bırakan Kadından Korkun”

    Sosyal hayatta makyajın toplum gözündeki değeri oldukça değişken. Makyaj en nihayetinde yalın haliyle, kendini olduğundan farklı gösterme eylemi. Peki makyaj yapan kadınlarla yapmayanları ayıran şey ne? Bilimin bu konudaki tespitleri oldukça ilginç…

    Japonya’nın önde gelen bilim insanlarından olan Dr. Ken Mogi, ünlü bir kozmetik firmasıyla ortaklaşa gerçekleştirdiği araştırmasıyla çok ilginç bir tartışmanın fitilini ateşledi. 2014’te yayınlanan araştırma sonuçlarına göre makyajın kadın beyninde karmaşık işlemler yarattığı yadsınamaz bir gerçek. Şöyle ki; aşağıdaki resimde makyajsız bir kadının aynadaki yansımasına baktığını görüyoruz.

    Burada öne çıkan durum şu ki beynin “kendini ödüllendir” mesajı veren bir bölümü harekete geçiyor. “Caudate Nucleus” adı verilen beynin bu kısmı, kadında beklentilerin oluşmasına yol açıyor. Bu beklentiler kısa sürede yerini eyleme geçmeye teşviğe bırakıyor ve hemen ardından hırs duygusu tetikleniyor. Bu geçiş evresi kadının kendisini makyaj yapmaya ikna süreci olarak değerlendiriliyor. Aşağıda ise makyajlı bir kadının aynaya baktığı sırada beyninde oluşan aktiviteleri görüyoruz. Resmi daha iyi okumak isteyenler için beyindeki mavi bölgeler beynin diğer insanların yüzüne karşı verdiği tepkiler. Kırmızı noktalar ise beynin kendi yüzüne karşı verdiği tepkiler olarak ortaya çıkıyor. Yukarıdaki resimle karşılaştırıldığında beynin, makyajlı yüze daha az tepki verdiğini görüyoruz.

    Dr. Mogi bu raporları bir aşama öteye taşıyor ve diğer insanların makyajlı ve makyajsız bir kadına baktıklarında ne tür tepkiler verdiğini inceliyor. Her zaman için makyaj yapan kadınlar insanlar tarafından daha çok seviliyor. Bunun sebebi güzel görünmeleri değil. Tüm toplumlarda yerleşmiş bir önyargı olarak, makyaj yapan kadının iletişime daha açık olduğu görüşü her insanda hakim bir kanı. Makyaj yapmak isteyen kadının bunu kendisi için değil, başka insanlar için yaptığı görüşü yerleşmiş bir fikir olduğundan makyaj yapmayan kadınların iletişime kapalı olduğu hissiyatı oluşuyor.

    Bu ne kadar doğru? Bangor ve Aberdeen Üniversiteleri ortaklaşa bir çalışma yürtüttüler ve Dr. Mogi’nin tezini masaya yatırdılar. 44 kadın deneğe ihtiyaçları olabilecek tüm makyaj malzemelerini verdiler ve gece dışarı çıkmak üzereymişçesine makyaj yapmalarını istediler. Hem makyajlı hem de makyajsız pozları çekilen kadınların fotoğraflarını onları daha önce görmemiş erkek deneklere sundular. sonuç çok net bir şekilde Dr. Mogi’yi haklı çıkarttı.

    Bunun üzerine ikinci bir test yaptılar ve 3 ayrı pozu çekilen kadınların makyajsız, az makyajlı ve çok makyajlı halleri hem erkeklere hem de kadınlara sunuldu. Öncelikle erkekler kadınlara oranla daha fazla makyajsız kadınları tercih ederken her iki grubun da az makyajlı kadınları tercih ettiği ortaya çıktı. Yani Dr. Mogi haklıydı ama daha çok makyaj yapmak, daha çok istenen kadın olmak anlamına gelmiyordu.

    Dr. Ken Mogi’ye göre kadın beyni makyajsız haline tahammül edebilmek için dopamin salgılamak zorunda kalıyor. Yani kadın mutluluk hormonuna ihtiyaç duyuyor. Eğer bir kadın makyaj yapıyorsa, beynin salgıladığı dopamin yetersiz kalıyor demektir. Bu kendisiyle barışık olmayan bireylerde de görülen bir durum. Kanebo Kozmetik araştırmacılarından Keishi Saruwatari, makyaj “yapmayan kadından ‘korkun’” diyor.

    Bilimsel araştırmalara göre makyajsız halini gördüğünde bununla baş edebilen kadınların beyni kesinlikle daha farklı açılımlar yapıyor. Saruwatari’ye göre; “İş olsun, spor olsun herhangi bir alanda rakibiniz makyaj yapmayan bir kadınsa bilin ki o hedefine kilitlenmiş bir kaplan gibidir. Bir anlamda özgür kalmıştır. Beyninin büyük bölümü kendisiyle ilgili kaygılardan arınmış olduğundan çok farklı açılımlar yapabilir.”

    Ne diyelim biz de çevremizde bazen görebiliyoruz, her gün yüzünü makyaj bombardımanına tutup ofise, okula giden, sokağa çıkan kadınları. Sonra bir bakıyoruz ki o yüzünde bir parmak makyajla dolaşan kadın, bir anda en sade haliyle toplum içine çıkmaya başlıyor. Korkmalı o kadından! Yorum sizin ama bir ofiste aynı pozisyon için mücadele ediyorsanız, bu gözden kaçırmamanız gereken bir ayrıntı olabilir…

    Kaynaklar: CnnTürk, Kanebo, Time, Telegraph

  • İstanbul Sözleşmesi Hakkındaki Yalanlar ve Doğrular

    İstanbul Sözleşmesi Hakkındaki Yalanlar ve Doğrular

    11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi’nin resmi adı, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi. Kadına yönelik şiddet ile genel olarak ev içi şiddetin önlenmesini amaçlayan sözleşme bu konuda hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge niteliğinde.

    İstanbul Sözleşmesi “toplumsal cinsiyet” kavramının tanımını yapıyor ve toplumun, kişilere, cinsiyete dayalı olarak biçtiği rollerin varlığına ve kadınlara yönelik yapısal şiddete dikkati çekiyor. Sözleşme kadına yönelik psikolojik ve ekonomik şiddetin de birer insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olduğunun altını çiziyor. Taraf devletlere, eşitlik ilkesine bağlı kalarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önleme, bu şiddet vakalarını etkin şekilde soruşturma ve kovuşturma gibi sorumluluklar veriyor. Şiddeti eşitsizliğin bir sonucu olarak görüyor ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak politikaların geliştirilmesi gerektiğini hatırlatıyor.

    Sözleşme belirli periyotlarla sözleşme karşıtlarının ortaya attığı, komplo teorisine varan iddialarla gündeme geliyor. Sözleşmenin kadına şiddetin artmasına neden olduğu, aile yapısını bozduğu, dış güçler eliyle Türkiye’ye dayatıldığı bu iddialardan yalnızca birkaçı.

    Sözleşme geleneksel aile yapısını bozuyor mu?

    Sözleşmede ‘aile’nin bir tanımı yapılmadığı gibi, belli bir aile formu veya ortamını teşvik eden bir düzenleme de bulunmuyor. Sözleşme, kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önleme konusundaki girişimleri olabildiğince kapsayıcı tutmak, önlemlerden ve koruma mekanizmalarından, evli olsun ya da olmasın, şiddet gören her kadının yararlanabilmesi için, ev içinde veya kamusal alanda, kadına yönelik fiziksel, cinsel, duygusal, ekonomik her türlü şiddeti kapsıyor.

    Sözleşme eşcinselliği özendiriyor, LGBTİ+ evlilikleri teşvik ediyor mu?

    Bu iddialar sözleşmenin dördüncü maddesinde geçen “cinsel yönelim” ifadesinden kaynaklanıyor. Bu madde ile taraf devletlere sözleşmedeki hükümleri eşitlik ilkesini gözeterek ve hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın uygulama görevi veriliyor; doğal olarak buna ev içi şiddet mağduru kişinin haklarının cinsel yönelim farkı gözetmeksizin korunması da dahil. Ancak sözleşmede “eşcinselliği özendiren” herhangi bir ibare bulunmuyor. Yanı sıra, sözleşme taraf devletlere eşcinsel evliliklerin desteklenmesi gibi bir yükümlülük de getirmiyor. Ülkemizde eşcinsel birlikteliklerin evlilik veya sivil partnerlikle tanınmasını sağlayan bir düzenleme yok.

    Sözleşme imzalandığından bu yana evlilik sayıları azaldı, boşanmalar arttı mı?

    TÜİK’in, sözleşmenin yürürlüğe konduğu 2014 yılını ve sonrasını da kapsayan, 2001-2019 dönemi için açıkladığı evlenme ve boşanma sayılarına ve oranlarına baktığımızda, sözleşmeden bağımsız, belirli bir örüntü olduğu görülüyor. Oranlarının değişiminde rol oynayan sosyal, ekonomik ve politik birçok neden var. Evlilik yaşının ilerlemesi, aile başına çocuk sayısının düşmesi, boşanma oranlarının artması gibi değişikliklere, belli bir sözleşme değil, ülkedeki toplumsal, ekonomik ve sosyal değişim neden oluyor.

    Sözleşme imzalandığından bu yana kadın cinayetleri arttığından, sözleşme kadınları korumakta yetersiz denebilir mi?

    Salt verilere bakıldığında 2011 yılından bu yana kayıtlara geçen kadın cinayeti sayılarının arttığı söylenebilir. Ancak bu veriyi yanlı okumak, yanıltıcı sonuçlara varmaya neden oluyor. Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin ve İstanbul Sözleşmesi gibi bağlayıcı metinlerin de varlığıyla, ev içi şiddetin daha görünür olduğu, konu etrafında güçlü bir kamuoyu oluştuğu vaki. Cinayet vakalarındaki artışın ardındaki politik ve sosyolojik nedenleri de dikkate almadan, bir sözleşmenin imzalanması ile sayılardaki artış arasında nedensellik kurmak, gerçekçi bir çıkarım olmaktan uzak. Sözleşmenin ve korumayı hedeflediği değerlerin içselleştirilemediği, öngörülen mekanizmaların hayata geçirilemediği, taraf devletlere yüklenen pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmediği bir senaryoda, kadına yönelik artan şiddetin sorumlusu olarak sözleşmeyi göstermek doğru bir yaklaşım olmaz.

    Sözleşme “dış güçler” tarafından mı hazırlanıp Türkiye’ye dayatıldı?

    Sözleşmeyi imzalayıp onaylayan ilk ülke olan Türkiye, sözleşme metninin hazırlanmasında ve 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmasında etkin rol oynadı. Sözleşmenin imzalandığı dönemde Avrupa Konseyi’nde Türkiye’den iki isim vardı. Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığını Ahmet Davutoğlu üstlenirken, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığına ise dönemin AK Parti milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu seçildi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Kadın ve Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığında Gülsün Bilgehan yer alırken, sözleşmeyi kaleme alan sekiz kişilik komitede de Türk akademisyen Feride Acar vardı. Sözleşme 24 Kasım 2011’de TBMM’de oybirliği ile kabul edildi ve Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke oldu.

    Sözleşme her durumda kadının beyanını esas alarak, erkekleri mağdur mu ediyor?

    Sözleşme gereği yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a göre, kadının beyanı hüküm tesis etmek için değil, tedbir uygulamak için esas alınıyor. Yargılama esnasında masumiyet karinesi geçerliliğini sürdürüyor. “Kadının beyanı esastır” demek, şiddet tehdidi altında olduğunu beyan eden kadının, ilave delil aramaksızın koruma mekanizmalarına dahil edilmesi anlamına geliyor. Yani kadının beyanı hükme değil, korunma tedbiri alınmasına ve soruşturmanın başlatılmasına esas.

    Sözleşme kadına süresiz nafaka hakkı verip erkekleri mağdur ediyor mu?

    İstanbul Sözleşmesi’nde nafakaya ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Süresiz olmasına karar verilebilen yoksulluk nafakasına ilişkin hüküm Medeni Kanun’un 175. maddesinde. Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen tarafın talep edebileceği yoksulluk nafakası özel olarak kadınlara tanınmış bir hak değil, erkek için de şartları sağlaması koşuluyla yoksulluk nafakasına hükmedilebilir. Ortalama yoksulluk nafakası bedeli ise 2020 itibariyle 370 TL

    Toplumun geneli sözleşmeden çekilmeyi mi talep ediyor?

    Konda’nın Ağustos 2020’de yayınladığı, toplumun İstanbul Sözleşmesi’ne bakışına odaklanan araştırma incelendiğinde, çoğunluğun böyle bir talebi olmadığı görülebiliyor. Rapora göre Türkiye’nin sözleşmeden çıkması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 7 iken, yüzde 36 ise sözleşmede kalınması gerektiğinden yana. Yüzde 58 ise konu hakkında fikri olmadığını belirtmiş. Sözleşmeden çıkılması gerektiğini düşünen erkeklerin oranı yüzde 10 iken, aynı gruptaki kadınların oranının yüzde 4 olduğu görülüyor. Raporda dikkat çeken bir diğer nokta ise katılımcıların yüzde 62’sinin sözleşmenin içeriğine dair bir bilgi sahibi olmadığını beyan etmesi. Ev kadınlarının toplamda yüzde 21’i konu hakkında bilgi sahibiyken, lise altı eğitimli ev kadınlarında bu oran yüzde 16’da kalıyor.

    Sözleşme erkekleri evden uzaklaştırıp ailelerin dağılmasına mı neden oluyor?

    Sözleşme taraf devletlere kadınların, başta yaşama hakkı olmak üzere, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olması gereken temel hak ve özgürlüklerini koruma yükümlülüğü getiriyor. Bu hakların ihlal edilmesinin suç olduğunu ve bu suçun, aile kurumuna atfedilen önemle, toplumsal değerlerle veya namus söylemleriyle mazur görülmemesi gerektiğini, şiddetin her şeklinin her durumda engellenmesi gerektiğini hatırlatıyor. Erkekler değil, şiddet uygulayan erkekler, ev içindeki diğer bireylerin güvenlikleri göz ardı edilemeyeceği için, gerekli görülmesi durumunda evden uzaklaştırılıyor.

    2018 yılında Avrupa Konseyi sözleşmeye ilişkin oluşan bilgi kirliliğini engellemek adına bir açıklama ve soru cevap metni yayınladı. Linki aşağıda bulabilirsiniz:

    https://teyit.fra1.cdn.digitaloceanspaces.com/wp-content/uploads/2020/05/t%C3%BCrk%C3%A7e-soru-cevap.pdf

    KAYNAK: www.teyit.org

  • Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Hemşirelik deyince akla ilk gelen isimlerden birisi, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçen, Florence Nightingale’dir. Ancak kendisinin pek de bilinmeyen bir yönü vardır; iyi bir matematikçi ve istatistikçi olması. Diğer birçok kadın gibi başkaldırı ve mücadele dolu geçen hayatına kısaca göz atalım.

    Florence Nightingale, 12 Mayıs 1820’de Floransa, İtalya’da entelektüel ve varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailesinin geniş olan sosyal çevresi onun küçük yaşlardan itibaren yazarlar, şairler, politikacılarla dolu bir çevrede büyümesini sağladı. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, La­tince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik konusunda bilgili, aydın bir kadın olarak yetişti.

    Tüm olumlu şartlara rağmen mutsuz bir çocuk ve genç kadındı. Zenginlik, gösteriş onun için bir şey ifade etmiyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir değişim arzusu vardı, bir kadın olarak kendisine bahşedilen rolleri üstlenmek ve sürdürmek fikri onu giderek daha da sinirli ve asi bir ruha büründürüyordu. Uykusuz geçen geceler boyunca, kendisinin neden diğer kadınlar gibi düşünmediğini sorguladı ve sonunda kendince bir cevap buldu, bu Tanrının bir isteği idi. O, Tanrı adına hizmet etmek için yaratılmıştı.

    Yirmi yaşına basmadan öğrenimini matematik alanına kaydırmak istedi ancak bu isteği ailesi özellikle annesi tarafından hoş karşılanmadı. Annesine göre matematik bir kadının pek bir işine yaramazdı. Kararlı olan Florence sonunda mücadeleyi kazandı. Zamanın ünlü matematikçilerinden aritmetik, geometri ve cebir dersleri aldı, öğrendiği bilgileri çevresindeki çocukları eğitmek için kullandı. Bugün British Museum’da, kendi el yazısı ile hazırladığı aritmetik ve geometri ders planları bulunmaktadır. Planlarına göz atan biri onun ezberci değil, sorgulayıcı bir yöntem izlediğini gözlemleyebilir.

    Geniş bir ilgi yelpazesine sahipti aslında. Yirmi beş yaşında sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Hemşirelik ilgisini çekti. Aynı matematikte olduğu gibi, ailesi hemşireliğin de Nightingale’e göre olmadığını düşündü. Bu meslek onları küçük düşürecekti çünkü 1800’lü yılların ortasında, İngiltere’de hemşirelik cahil kadınların bir uğraşı olarak görülüyordu. Özellikle annesinin ve kız kardeşinin itirazlarına rağmen Florence 32 yaşında özgürlüğünü kazandı.

    Ailesi ile Avrupa ve Mısır’ı dolaşırken çeşitli hastane sistemlerini öğrenme fırsatı bulmuştu zaten. Almanya ve Fransa’da eğitimine devam etti. Londra’da kadın hastaların bakıldığı bir hastanenin yöneticisi oldu. Hastanelerin te­mizliği ve düzeni konusundaki bilgisi ve yete­neği kısa sürede anlaşıldı ve aradığı fırsat 1854′te karşısına çıktı.

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya açtığı Kırım Savaş’ında İngiliz sağlık teşkilatı çok hazırlıksızdı. Kırım Savaşı’ndaki yaralı askerler İstanbul’a getiriliyor, bunlardan Fransızlar Taşkışla, İngilizler ise Selimiye Kışlası’nda tedavi ediliyorlardı. Ekim ayında yaralı İngiliz askerlerinin çok kötü ko­şullarda olduğu haberi İngiltere’ye ulaştı. Florence’ın hayatını değiştirecek kişi dostu Savaş Bakanı Sidney Her­bert oldu.

    Sidney onu Türkiye’deki İngiliz Hastaneleri Kadın Hemşirelik Teşkilatı’nın başına getirdi. Florence ve 38 hemşire arkadaşı İstanbul’a gönderildi. Geldiklerinde hastanenin bakımsız olduğuna ve insanların savaşta aldıkları yaralardan çok sıtma ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğüne ta­nık oldular. O dönemde daha bakteri nedir bilinmiyordu hastane gereğinden çok kalabalık, beslenme yetersiz, hijyen ise yok denecek kadar azdı. Florence için kötü bir diğer sürpriz ise hastane çalışanlarının tutumları oldu, sonuçta o zamana kadar barikatlarda yaralı olanların eşleri hariç hastabakıcı olarak kadınlar çalışmamıştı. Nightingale inatçı, sabırlı ve yoğun bir çalışmayla yiyecek, giyecek, çarşaf, sargı bezi ve araç gereç gibi eksikleri gidererek, hasta­nede bakımın düzenli ve sağlığa uygun olarak yapılmasını sağladı. Onun başarısı aslında hemşirelikten çok organizasyon becerisi oldu.

    Florence Türkiye’de yaklaşık 2 yıl kaldı, döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, elbette bunda biraz ülkesine düzenli olarak kendi yazdığı, biraz da hastanede tedavi gören askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplarında payı vardı.

    Kraliçe Victoria, Nightingale’in çalışmalarını ‘’Nightingale Jewel” olarak bilinen gravür bir broş ile sunarak ödüllendirdi ve ona Britanya hükumetinden 250.000 $ ödül verdi.

    Nightingale bu parayı kendisi için harcamamaya karar verdi. 1860’da St. Thomas Hastanesi’nin içinde Nightingale Hemşireler Eğitim Okulunun kurulmasını finanse etti. Nightingale artık bir kahramandı, o elindeki lambası ile karanlığı aydınlatan bir ışıktı halk için.

    Victorian kadınların bir simgesi olarak ün kazanmasına karşın daha sonraki ve daha az tanınmış eseri, çok daha fazla hayat kurtardı aslında. Bu uygulamalı istatistikti…

    Nightingale savaştan döndüğünde, halk ona hayranlık duysa bile aslında tüm çabalarına karşın hastanede hastalıktan ölen binlerce insanı kurtaramamanın verdiği bir başarısızlık duygusu ile doluydu. Bir reform yapılması gerekiyordu.

    Hastanelerdeki sağlık sorunlarının istatistiksel analizlerini yapmaya başladı. İstatistiksel analizleri savaş sonrası askerlerin sağlık sorunlarını da kapsadı. Ve sonunda Kraliçe Victoria’yı ikna etmek için 830 sayfalık bir rapor hazırladı. Ancak sadece sözcükler yeterli değildi, raporunda kaç kişinin, nerede ve neden öldüğü hakkında geniş istatistik tablolarını derledi dikkat çekici tablolar ekledi bu rapora.

    Bu araştırması sırasında çalıştığı hastanedeki ölümlerin temel nedenini de anladı bir anda. Ölüm oranlarının düşmemesinin nedeni hastanedeki yetersiz beslenme, bakım ya da hijyen eksikliği değildi temelde. Esas sorun hastanenin altyapısı idi. Mart 1855’te Türkiye’ye bir ekip gönderildi ve hastanenin kanalizasyon sistemi yenilendi, havalandırma sistemi düzenlendi. Sonuçta ölümler yüzde 52’den yüzde 20’ye düştü.

    Hazırladığı diyagramlar, çizelgeler o kadar başarılı idi ki sonunda Kraliçe Victoria ikna oldu ve sağlık üzerine İngiltere’de Kraliyet Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi.

    İstatistik tekniklerinin kullanılmasında gösterdiği ustalık Florence Nightingale’in 1858 yılında Royal Statistical Society’nin ilk kadın üyesi olarak seçilmesine neden oldu.

    Hiç evlenmedi Nightingale. Hastanede çalıştığı sırada yakalandığı Kırım ateşi olarak bilinen bir hastalık nedeniyle 38 yaşından itibaren neredeyse yatağa bağımlı kaldı, sağlığına tam olarak kavuşamadı. Ancak hasta yatağından kamuoyunu etkilemeye, araştırmalar yapmaya devam etti. 1859 yılında sivil hastanelerin nasıl düzgün bir şekilde çalıştırılacağına odaklanan “Hastane Notlarını” yayınladı.

    1910 yılında ölüm anına kadar hiç boş durmadı, ‘’ölümümden sonra gösterişli bir tören istemiyorum’’ demişti ve nitekim öyle oldu. Basit bir törenle bedeni Hampshire’da bulunan aile mezarlığına, dağıttığı umut da gelecek nesillere nakledildi.

    Bugün Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı olarak bilinen yerde Florance Nightingile anısına 1857 yılında dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın üzerine 1954 yılında çakılan bronz plakada şunlar okunmaktadır: Bir asır önceki bu mezarlık yakınındaki çalışmaları insanlık acılarını azaltmış ve hemşirelik mesleğinin doğuşuna sebep olmuş Florance Nightingile anısına.

    Kaynaklar:

    agnesscott.edu/lriddle/women/night_educ.htm

    biography.com/people/florence-nightingale-9423539

    sciencenews.org/article/florence-nightingale-passionate-statistician

    Matematiksel / Sibel Çağlar

    Nilay Gündüz

  • Mucizevi Bitki Aloe Vera

    Mucizevi Bitki Aloe Vera

    Çin’de binlerce yıldır uygulanan bitkisel tıp kültürünün en çok kullanılan bitkilerinden biridir Aloe Vera. Bununla birlikte Kızılderililerin “cennetin sihirli değneği”, Mısırlıların “ölümsüzlük bitkisi”, Sümerlerin “gençlik çeşmesi” olarak tanımladığı, Hintililerin Ayruveda’sında ise 16 kutsal bitkiden biri olarak kabul edilen Aloe Veranın 200’den fazla cinsi olsa da şifalı olan sadece birkaç çeşididir. Bunlar; Aloe Barbadensis, Aloe arborescens, Aloe dichotoma ve Aloe nyeriensis’tir. Ayrıca Aloe nyeriensis türü neslinin tükenmesi tehlikesiyle karşı karşıya olup, IUCN kırmızı listesindedir.

    Görüntü olarak kaktüsü andırsa da zambakgillerden bir bitkidir ve ülkemizde Tıbbi Sarısabır olarak bilinir. Ana vatanı tam bilinmese de Afrika, Yemen veya Mezopotamya kökenli olduğu tahmin edilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü tarafından onaylanmış bu bitki pek çok konuda bizlere şifa dağıtıyor.

    Aloe Verayı tohumdan ziyade fideden ekmeniz ondan daha kısa zamanda faydalanmanızı sağlar. Dip kısmından sürekli çıkan kökleri toprağa batırdığınızda orada büyümesini sürdürecektir. Çoğaltması çok kolay bitkilerdendir. Saksısını senede bir ve Nisan ayında değiştirmeniz yeterli olur. Saksıda suyun birikmesini engellemesi için saksının dibi delikli olmalıdır.

    Sert olmayan rüzgarı ve direkt üzerine gelmeyen güneşi sever. 10 derecenin altındaki sıcaklıklarda iç ortamda tutulması gerekir. Aksi halde yaprakları ve kökleri çürür. Fazla sulanırsa çabuk çürüme yapar. Toprak nemini kaybettikçe az miktarda sulanması gerekir, düzenli sulama gerektirmez. Toprak yüzeyine minik çakıl taşları yerleştirirseniz toprağın nem dengesini korumuş olursunuz.

    Jel yapısıyla mantar, egzama, sedef ve iltihaplı yaraların tedavisinde oldukça etkilidir. Jel kısmı yenilirse müshil etkisi yaparak kolon ve mide temizliğine yardımcı olur, kabızlık gidericidir, mide ekşimesi ve yanmasını alır.  Hücre yenileyici etkisi vardır, Omega 3 ile desteklenirse kemik erimesini yavaşlatmada etkilidir. Beyaz kan hücrelerini yeniler, ciltteki kırışıklıkları giderir, astıma faydalıdır, kalp damar performansını artırır. Antibakteriyeldir, sinek ve böcek ısırığı kaynaklı kaşıntıları geçirir, bakteri üremesine engel olur. Güneş yanıklarına iyi gelir, yaraları hızla iyileştirir, kuru ciltler için doğal nemlendiricidir. Diş plaklarına, çürüklere, kanayan diş etlerine iyi gelir. Ev içerisindeki havayı temizler. Bir bitki daha ne yapsın ki?

    Kullanmak için bitkinin dışında kalan, alt kısımları toprağa daha yakın olan yaprakları seçmelisiniz. Yaprağı alt kısmından kesmek için keskin bir bıçak kullanın. Aloe Vera jel kolay bozulacağı için tek seferde çok fazla miktarda yapmamak en iyisidir. Sağlıklı bir bitkiden 6 ila 8 haftada bir 3 ya da 4 yaprak kopararak Aloe Vera jeli toplayabilirsin. Daha kısa aralıklarla daha az yaprak da tercih edilebilir.

    Cilde uygulamada ekstra kalın bir katman herhangi bir ek fayda sağlamaz. İnce bir katman halinde jeli yüzünüzde yaklaşık 10 dakika bırakın, daha sonra yüzünüzü soğuk suyla yıkayın ve kendiliğinden kurumaya bırakın.

    Doktorunuza danışarak kullanmanızı ilave etmeden de geçmeyeceğim. Her ne kadar faydaları olsa da bilinçsizce kullanılmaması gerekir.

    Nilay Gündüz