Etiket: yaşam

  • Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    2013 yılında Hürriyet’te yayınlanmış bir yazıdan alıntı.
    ”Bugünlerde pek çok platformda Türk Anneleriyle yabancı anneler arasındaki farklılıklar konuşuldu. Ben de aradaki farkı yurt dışında yaşayan annelere sordum ve bakın nasıl yanıtlar aldım.

    Şili

    Tijen Arttıran Çetin: Şilili anneler çocuğunu gittiği heryere götürüyor. Evde bırakmıyorlar. Çok nadiren büyük anne desteği görüyorlar ve bu normal bir durum. Metroda, otobüste, sokakta çok rahat emziriyorlar.  Kimse de dönüp bakmıyor. Ayrıca devlet doğum yapan her anneye emzirme eğitimi veriyor. Çocuk 5 yaşına gelinceye değin süt yardımı yapıyor. Doğal doğum oranı çok yüksek.  Yerli kültürün bir etkisi olsa gerek. Burada annelerin çok azı çocukları için akademik kaygı taşıyor. Liseyi bitirince üniversite okuyamama gibi bir sorun yok çünkü. Alternatif eğitim modelleri çok yaygın.

    Güney Afrika

    Akasya Asiltürkmen: Yanında kaldığım kadının on yasında bir kızı var. Hava oldukça soğuk olduğu halde çıplak ayakla dolaşıyor ve hasta filan da olmuyor. Ben bakarken uzaktan cocuğa içim cız ediyor ve anneannemin sesini duyuyorum adeta ” evladım ayağına terliğini giy! ” diye bağırıyor peşimden. Rahatlar, çok hem de. Çocuk yemekten önce Mısır gevreği yiyor ama her şeyi de seviyor. Elinden meyve düşmüyor. Sağlıklı. Daha iki yasında buz gibi suyla tanışıyor burada çocuklar ve köpekbalıkları içinde üç yasında sörfe başlıyor. Hepsinin dengesi mükemmel. İki tekerlekli bisikletle başlıyorlar direk. Ayağı çıplak kızın adı Arille ve şimdiden üç dil konuşuyor cadı. Annesi kontrolcü bir anne üstelik buradakilere göre.

    İsveç

    Şengal Güneş: Çoğu İsveçli kadın, oldukça fit oluyorlar hamilelik öncesinde. Yani kücük yastan itibaren mutlaka bir spor ile ilgilendikleri için, genelde hamileliklerinde de spora devam ederler. Çoğu anne son 1-2 aya kadar çalışır. Son ana kadar çalışanlar bile var. Erkenden izne ayrılmazlar. Doğumdan sonra anne sütü her ne kadar verilse de, Türkiye’ den daha hızlı bir şekilde mamaya geçilir. “Välling” adi verilen mamalar, süt ve undan üretilir ve çok yaygındır. Yaklaşık 5-6 yaşına kadar bu mamayı içen çocuklara rastlayabiliriz. Çocukların çoğu küçük yastan itibaren yazılmamış bir sosyal “kural” olan “Jante” kuralı ile yetiştirilir. Slogan “kendini bir şey sanma” dir. Bu sebeple okullarda, işyerlerinde, toplumun genel kesimi bu yazılmamış kuralı uygular ve bunun dışına çıkanlardan haz etmezler. Yani prestijiz olmak, sıradan olmak, “normal” olmaktır hedef.

    İngiltere

    Selin Tüzmen:  Kızım bebekken evde mama yapmak hazır mama yedirmemek sanki kutsal mis gibiydi bizim için. Ne zaman kavanoz maması yedirsem annemden azar işitirdim. Burada çocuklu yasam çok kolay, çünkü bütün kaldırımlar, otobüsler bebek arabasına uygun. Eğer metro duraklarında asansör yoksa muhakkak birileri gelip bebek arabasının taşınmasında yardım ediyorlar. Burnunun akmasından, soğuktan üşümesinden korkmuyorlar. Kış, yağmur,  kar demeden sokakta bebekli anneleri görebilirsiniz. Bebekler için bile çeşit çeşit faaliyetler var. Oyun grupları müzik grupları yüzme dersleri vs… Montessori okulları çooook yaygın ve çoktan kabul görmüş. Kimse çocuğu bu olsun demiyor ama mutlu olsun diyor.

    A.B.D

    Eren Kaya: Amerika’da Türk annesi olmanın en zor taraflarından biri çocuğunuzun ara sıra aksanlı Türkçe konuştuğuna tanık olmak ve durumu bir an önce toparlayabilmek maksadıyla Türkiye’ye gitmek için gün saymak… Diğer zor tarafı aileden uzakta olmak. En yakın bağınızın skype olması. Toruna duyulan özlem. Özlemin verdiği acı. Bir türlü alışamama durumu… Terazide çok büyük yer kaplayan bu tarafları saymazsak Amerika çocuk yetiştirmek için Türkiye’den yaklaşık 398 bin kat daha iyi bir ülke. Kızımın her ne olmak isterse, hayatına her nasıl yön vermek isterse bütün yollarının açık olduğunu, kendisine destek olmak isteyecek insanların bulunduğunu, hayatta başarılı olabilmesi için her türlü fırsatının olduğunu biliyor olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşıyorum. Ne okulda öğrenmek istemediği bir ders zorla kendisine ezberletilecek, ne farklılıkların ¨problem¨ olabileceğini görecek, ne düşüncesini ifade sorunu yaşayacak ne de yaşam alanı kısıtlanacak. Bütün bunları düşününce Amerikalı Türk olmak Türkiyeli Türk olmaktan daha kolay geliyor bana.

    İtalya

    Esin Eraydın Erdoğan: Aslında çok fark yok, baskı ve korumacılık az, erkek çocuklarının evlenseler dahi ailenin bir parçası olarak kalması, hatta anne baba evine eş, çoluk çocuk kalmalı gitmek… Eslerin ikisi de çalışıyorsa mutlaka biri ücretsiz izin alır. Çocuklara özgürlüklerini verip, kontrolü elden bırakmamaları bizden çok farklı. Ama en çok dikkatimi beslenme şekilleri çekmişti. Eğer çocuk masada oturup çatal, kaşık kullanabilecek yastaysa ona da ayrı bir tabak yemek gelir ve asla anneleri karışmaz, ye demez, aman dökme demez, büyük insanmış gibi davranırlar.

    Katar

    Burcu Özmaya: Katar da evlerde çok sayıda hizmetli çalıştırılıyor. Temizlik için, mutfak için ve çocukların bakımı için ayrı ayrı hizmetlileri var. Genelde çoğu Filipin’ den gelen hizmetliler. Çök çocuklu ailelerde her çocuk için ayrı bir bakıcı var genelde. Bakıcıların aylık ücretleri 1000-1500Qr arası değişiyor. Bu da bizim para birimimizle 500-750Tl arası bir rakama denk geliyor. Burada genel olarak gördüğüm durum şu ki; kadın çocuğu doğurur bakıcı bakar. Alışveriş olsun, park olsun, her ortamda kadın ailesiyle genelde oturup sohbet halindeyken, bakıcı çocuğun ihtiyaçları vs. ile ilgileniyor. Diğer yandan çocukların bakıcıya bırakılmış olması boşverilmiş yada önemsemiyor anlamına da gelmiyor. Bu toplumda ilk önce çocuklar daha sonra kadınlar çok değerli. Beslenmeleri ise benim gördüğüm kadarıyla çok sağlıklı değil. Genel olarak obeziteyle mücadele etmek zorunda kalacak ülkelerden Katar.

    İskoçya

    Mümine Yıldız: İskoçya da taze Türk annesiyim. Burada geneldeaileler çok çocuk sahibi. 3 çocuk çok normal bir sayı, 6 çocuğuyla mağaza gezenini gördüm mesela. İskoç kadınları anaç tipli genelde, çocuk da seviyorlar. Ben bizden çok farklı bulmadım onları, sadece bizden daha fazla kurallarına sadıklar. Bir de kendi çocuklarına sevgilerini gayet belirgin gösteriyorlar, sıcak kucaklaşma, öpme vesaire öyle birçok Avrupa ülkesi gibi.. Uzak değiller çocuklarına ama başkasının çocuğunun saçını okşamak mesela çok uzak onlara. Bildiğim kadarıyla kanunen de yasak böyle şeyler. Benim çok sevdiğim çocuklar oluyor mesela, komşu çocukları elimi şöyle sarı kızıl saçlara değdiresim geliyor ama ne mümkün:) Yanı sıra rahatlar. Çocuklar sokakta ne isterse yapıyorlar; ellerini çamurlu suyla temizlemek, sokakta çiş mahzeni kurmak ve işemek dert değil hiç onlara:)

    Almanya

    Elif Yilisin Curi:  Biz Akdeniz ikliminden kaynaklı şairsiz, şen şakrak, ve tez canlıyız. Doğal olarak bu anneliğimize de yansımakta, bir nevi süreç değil sonuç odaklıyız… Oysa bir Alman anne sabırlıdır. Etrafında 3 çocuğun 3’üde ağlarken, Alman anne gayet sakin market kasa sırasında elindeki ürünün yazısını okur ve arada okey, okey, okey der alışverişini bitirir. Bizde ise anne isyan bayrağını çeker… Doğum sonrası hastaneden çıkarken verdikleri bilgi şudur: Ferber tekniğini mutlaka deneyin, emzirin, gazını çıkarın ve yatağa bırakın. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenecek .
    Alman çiftler her anlamda paslaşarak çocuk büyütür. Oysa biz bunu didişmeyle yapmaktayız.
    Alman anneler müthiş kuralcılar o kurallar asla ama asla esnemez, değişmez. Örnek: aksam saat 7’den sonra çocuk asla oturma odasına giremez. Oldu da girdi, yok sayılır çocuk, görülmez, duyulmaz… Burada doğum doğal sürecinde beklenerek yapılır. Emzirmek için süt pompaları komik bir ücretle kiralanmakta ve bulunduğunuz semtte emzirme grupları oluşmaktadır, Burada Alman ve Türk anneler çok kolaycıdır, her şeyi hazır olarak sunarlar bebeğe yada çocuğa. Bir Alman anneyle, bir Türk anne arasında fark;  genelde Türk annelerin çocuklarının okuluyla iletişimi kopuktur. Oysa bir Alman anne futbol takımında top oynayacak denli ilgilidir… İlkokul öğretmeninin tavsiye ve önerisiyle ailenin de fikri alınarak okul seçilir Türk anne “hadi hadi” derken, Alman anne ilkokulda tüm sorumlulukları verir. Alman gençler çok daha çabuk karar vermekte ve kolay meslek eğitimi edinmektedir. Bizde daha çok illa da çocuğum üniversitede okuyacak yaklaşımı var.”

    KAYNAK: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/yabanci-annelerle-aramizdaki-farklar-23094131

  • Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Yine Şengül Hablemitoğlu’nun çok güzel bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda benim için ana fikir en son cümlede, yani; çocuk doğurmak İSTEMEYEN kadınların rahat bırakılması ve doğurmak isteyenlere duyulan saygı kadar onlara da saygı duyulması gerekliliği.
    Ayrıca anne olmak sadece doğurarak ulaşılan bir sonuç değildir, bunu da artık şu yüzyılda kafalara yerleştirmek gerekiyor. Doğurmadan anne olamayan kadınlar bence doğurunca da doğru düzgün anne olamıyorlar. Herhangi bir hayvana mesela annelik hiç yapmamış biri veya bir başkasının doğurduğu çocuğu evlat edinmiş biri doğursa da doğurmasa da en iyi anneliği yapanlardan oluyor. Çünkü doğurduğu için mecburen sevmek ve bakmak zorunda hissetmiyor, gönüllü olarak sevebilmek ve bakabilmek herkesin harcı değildir. Bu yüzden doğurana kadar hiç anne olamamış, annelik yapmamış kişilerden çok daha samimi annelik özellikleri taşır bu insanlar.

    Hablemitoğlu diyor ki;

    ”İnsanlar efsanelere inanır; kendi yarattığı bu efsaneler arasında sıkışıp kaldığını fark etmeleri de zaman alır; ancak annelik miti de öyle kolay yıkılacağa benzemiyor. Şekilden şekle giriyor, “uzmanların” bilgi desteği ile sürekli yenilenip etkisini devam ettiriyor. Anne olamayan kadınlar acı çekiyor, eziklik hissediyor ve tüp bebek merkezlerinin kapısını aşındırıyor.

    Hamilelik başka macera, doğum başka, çocuğa bakıp büyütmek ise tam bir ömür törpüsü. Anneler bir türlü kendilerinden emin olamadıkları bu süreçte asla tedirginliklerini üstlerinden atamıyorlar. Anneliği annelerden öğrenme dönemi kapandıktan sonra, her kuşakta başka bir anne tipi model olmaya başladı. Bir zamanlar emzirmek elzem değildi; şimdi zorunlu. Kundaklama, hatta bebeğin yatış şekli de büyük değişiklikler geçirdi. Sezaryanla doğum tartışması sürüyor. Bu tartışmalar arasında sosyal bilimciler ve özellikle feminist sosyal bilimciler çocuğun her şeyi maskelediğini, çocuğu doğurduktan sonra bakımını üstlenen ve genellikle tek başına büyüten kadını gerçeklerden, kendinden uzaklaştırıp hayattan kopardığını iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar zaman zaman kadının en önemli, hatta tek sorumluluk alanı çocuk; ilişkileri, evliliği kurtarıyor, övünç kaynağı oluyor. Din adamlarının, sağlık uzmanlarının, tıbbi bilginin, siyasi iktidarların ve diğer annelerin ortak inşa ettiği bu yapıya itiraz etmek neredeyse olanaksız. Hatta anneliğin evrensel ve ortak hiçbir davranışının belirlenemeyeceği, aksine, her kadına, kültürüne, aldığı eğitime, hırslarına, hayallerine, düş kırıklıklarına göre değiştiği ve kulağa ne kadar zalim gelirse gelsin, annelik sevgisinin de yalnızca bir duygudan ibaret olduğu, dolayısıyla koşullardan etkilendiği vurgulanıyor.

    Bu duygu bir kadında mevcut olabilir de, olmayabilir de. Kadınlar çocuk doğursalar da bu duyguyu taşımayabilirler ya da doğurmayan kadınlar bu duyguyu yoğun olarak taşıyabilirler. Anne olmak için bir kadının çocuk doğurması gereken dönemler de sona erdi. Annelik artık bir arzu, bir istek sadece… Bir kadında bu istek güçlü de zayıf da görünebilir, çünkü her zaman toplum tarafından tanımlandığı gibi anneliği sergilemek artık olanaklı değildir. Değişen toplumsal yapı ve değerler de bunu gerekli bulmamaktadır.

    Kadınların bedenleri, düşünceleri, hal ve hareketleri nasıl tanımlanıp belirleniyorsa, anneliğin de bundan payını aldığını söylemek mümkün. Medeniyet ürünü yeni annelik sınırsız özelliklere sahip. Günümüzde modern kentli kadın, doğum pratiğini bilmediği için kendini tümüyle uzmanlara bırakıyor. Abartılmış risk algıları ülkeden ülkeye, doktordan doktora değişiyor. Kadınlarda anneliğin içgüdüsel olduğunu söyleyenler, çocuk için neyin, ne zaman yapılması gerektiğine dair listeler hazırlıyor. Böylece işleri hafifletmiyor, aksine çoğaltıyorlar.

    Annelik çok tipik davranış kalıpları olan ve beyindeki özel nöral sistemler tarafından yönetilen ve yürütülen tamamen doğal bir süreçtir. İnsandaki annelik davranışı ve bu davranışı sağlayan nöral sistemler milyonlarca yıllık evrimsel gelişimin bir ürünüdür. Anne beyninin kendi yaşıtları olan doğurmamış kadınların beyninden çok farklı olduğu ve özellikle kendi yavrusu konusunda son derece duyarlı olduğu kanıtlanmakla birlikte, işin içine akıl, eğitim, sosyo-ekonomik koşullar girince, bu biyolojik evrimsel süreç yönetilebilir hale geliyor. Oysa anneliğin biyolojik süreci kadınları tek tip bir davranış kalıbı göstermeye hazırlıyor.

    Biyolojik bilimler; annelik davranışının esas olarak genetik ve hormonal etkenlerce tetiklenip sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır, ancak tabii ki, annenin çocukluğundan itibaren almış olduğu eğitim ve yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar nedeni ile anlamı değişebiliyor.

    Tüm memeliler gibi insanda da annelik davranışının doğal ve otomatik olarak nörobiyolojik sistemler tarafından başlatılması ve sürdürülmesi sayesinde yenidoğan bebeğin korunup kollanması ve böylece neslin devamı garanti altına alınmış oluyor. Anne çocuğunu önce kendi ihtiyacı için emzirir, yani biriken sütün acısını gidermek için. Meme vermesini sağlayan ilk neden sevgi değil, kendi bedeninin dayattığı ihtiyaçtır.

    Ancak emzirmek zaman zaman moda zaman zaman değil, emzirmeyi yükselen değer kılmak için dönem dönem anne sütünün faydaları anlatıla anlatıla bitirilemiyor, hatta kampanyalar düzenleniyor. Bu durumda çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne -sütü azdır, apse yapar, çocuk beğenmez- emzirememenin ezikliğini yıllar sonra bile üzerinden atamıyor, çocuğun üstüne daha çok düşüyor. Oysa emzirmek çocukla sürekli yakın ilişki gerektirir ve bu temas alışkanlığı annelik şefkatini doğurur. Kimi kadın bu duyguya saplanıp kalır, kimi denetleyerek çocukla ilişkisini dengelemeye çalışır, kimi de aldırmaz etkilenmez.

    Çocuğun normal fiziksel ve ruhsal gelişimi için anne bakımına ve sık dokunulmaya ihtiyacı vardır. Anne yokluğu çocukta sosyal, davranışsal ve bilişsel işlevlerin gelişiminde geriliğe, strese cevap sisteminin anormal gelişimine, öğrenme ve bellek bozukluklarına ve ilerde kendisinin de iyi anne olamamasına yol açmaktadır

    İnsan ve hayvanlarda annelik davranışının gelişmesi için genetik (oksitosin, prolaktin, östrojen alfa reseptör genleri gibi), çevresel (bebeklik ve çocuklukta örnek alınan anne davranışları, doğumdan önce ve sonra bebeklerle karşılaşma, bebeğin uyarısı) ve hormonal [doğumdan önce östrojen ve progesteron, doğum sırasında ve sonrasında oksitosin, prolaktin ve kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH)] etkenlerin birlikte geliştirdikleri özel nöral yolaklar gereklidir.

    Anneliğin anneye faydası var mı?
    Polonya’da yapılan bir çalışmada her çocuğun annenin yaşam süresini ortalama 95 hafta kısalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada çocukların babanın ömrünü kısaltmadıkları, her kız çocuğun babanın ömrünü 74 hafta uzattığı, erkek çocuğun ise babanın yaşam süresine bir etkisinin olmadığı bulunmuştur. Bu farklılığın, annelerin üremenin, hamileliğin ve doğum sonrasındaki ağır iş yükünün sonucu olarak yaşadıkları enerji kaybı ve hastalıklara daha açık olmaları, babaların ise böyle bir bedel ödemeden kızlarından daha iyi bakım ve destek almaları, böylece daha sağlıklı bir ortamda yaşamalarının sağlanmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

    İyi anne-çocuk ilişkisinin gelişiminin sağlanması
    Annelik bakımı çocuğun yaşaması, dolayısıyla türün devamı için son derece önemli olduğundan, doğa iyi bir anne-çocuk ilişkisinin gelişimini, neredeyse garantilemiş gibi görünmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için doğa tarafından kadını anneliğe hazırlayan ve anneliğe daha kolay tahammül etmesini sağlayan bazı hazırlıklar yapılmakta ve gerekli donanımlar anneye verilmektedir;
    1. Kadının çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanması
    2. Kadının gebelik sırasında anneliğe hazırlanması
    3. Doğumla birlikte anneliği başlatan hormonların salınması
    4.Annenin annelik görevini ‘’severek’’ yapabilmesi için anneliğin ödüllendirici etkisi
    5. Annenin belleğinin güçlendirilmesi
    6. Annenin yabancılara karşı saldırganlığının artması
    7. Bebeğin anneye sevimli görünmesi
    8. Bebeğin çığlığına annenin koşması
    9. Çocuğun anneye bağlanması
    10. Çocuğun duygularının anne tarafından anlaşılabilmesi
    11. Annenin düşüncelerinin çocuğa odaklanması ve çocuğun korunması ve bakımı konusunda titiz olması

    Anneliğin türün devamlılığı açısından son derece önemli olması nedeniyle kadınların anneliğe hazırlanmaları işlemi doğa tarafından bebekliklerinden itibaren özenle ele alınmaktadır. İnsan ve diğer primatlarda bebek yaşlarından itibaren dişilerin bebeklere ilgisi, dokunma sayıları erkek çocuklarınkinden fazladır. Bu cinsiyet farkının ergenlik döneminde iyice belirginleştiği ve perinatal dönemde beynin maruz kaldığı hormonlarla ilişkisinin olabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle östrojenin bu konuda önemli olduğu düşünülmektedir.

    Kadınlar çocukluktan itibaren sosyal ilişki kurmakta daha başarılıdır. İnsanlarda hem kadın, hem de erkeklerde sosyal ilişki kurabilme yeteneği ile fetal testosteron düzeyi ters orantılı bulunmaktadır. İşte kadın ve erkeğin sosyal davranışlarının farklı oluşunun altında farklı üreme stratejilerinin olması gerçeğinin yattığı ileri sürülmektedir. Kadınlarda çocuğun sayısından çok kaliteli yetiştirilmesi esas olduğu için, onların hem çocukları ile hem de etraftaki diğer dişilerle (özellikle akraba dişilerle) iyi sosyal bağlar geliştirmeleri gereklidir.

    Kadınların daha sosyal varlıklar olmasının ardında da, bu evrimsel gereklilik bulunuyor olabilir. Özellikle primatlarda anne dışındaki dişilerin de annelik davranışı gösterebilmeleri sayesinde, çocuğun başkaları tarafından da bakılıp büyütülebilmesi mümkün olmuştur.

    Dişinin gebelik sırasında anneliğe hazırlanması; genellikle gebelikte düzeyleri artan hormonlar tarafından yapılmaktadır. Burada özellikle östrojen ve progesteronun rolleri önemlidir. Annenin gebeliği sırasındaki östradiol düzeyleri ile doğumdan sonraki çocuğuna bağlılığı arasında pozitif ilişki olduğu bildirilmektedir. Gebelik boyunca yüksek olan progesteron ve östrojenin annelik davranışında önemli olan beyin bölgelerinde oksitosin ve prolaktin reseptörlerinde artış oluşturarak anneliği başlattığı belirtilmektedir. Doğumdan hemen sonra östrojen ve progesteron düzeyleri düşmekte, ancak annelik davranışı bir kere tetiklendikten sonra bu düşüşün anneliğe olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Gebelikte annede yaşanan bir diğer değişiklik annenin bebeğin kötü kokularına karşı duyarlılığının azaltılmasıdır. Gebelik sırasında oluşan hormonal değişikliklerin etkisi sonucunda kadının bebekle ilişkili kötü kokuları daha tarafsız, hatta bazen ödüllendirici bir koku olarak algılanmasının sağlandığı ileri sürülmektedir.

    Oksitosin doğumdan hemen sonra anneliğin başlaması için gereklidir, ne var ki, sürdürülmesinde o kadar önemli değildir. Doğumdaki vajinoservikal uyarı oksitosin salınışını uyarmakta ve bu artan oksitosin doğum ve annelikle ilişkili birçok olayı birlikte başlatmaktadır. Oksitosin doğuma yardımcı olmasının yanı sıra, süt salınışına yardımcı olmakta, annelik davranışını başlatmakta, annenin çocuğunun kokusunu kavraması ve onu bu yolla tanımasını sağlamakta ve bir yandan da bazal hipotalamustaki reseptörler aracılığıyla cinsel isteği baskılamaktadır.

    Emzirme sırasında salgılanan oksitosinin aynı zamanda annenin anksiyetesini ve stres düzeyini azalttığı kanıtlanmıştır. Son yıllarda süt kafası diye sohbetlere konu olan davranışların nedeni de bu hormonal mekanizmadır aslında. Oksitosinin özellikle ilk doğumda annelik davranışının başlatılması için gerekli olduğu, sonraki doğumlarda ise, artık oksitosin gerekmeksizin annelik davranışının sürdüğü bildirilmektedir. Annenin ilk doğumu değilse oksitosinin bloke edilmesi annelik davranışını engellememektedir. Kısaca burada ‘’bir kez anne olmuşsan artık ölünceye kadar annesin’’demekten başka açıklama yoktur.

    Gerçekte bu biyolojik etkileşimler olsun ya da olmasın annelikten temelde beklenenler;

    -Çocuğunun kendi ihtiyaçlarını ve doğasını fark edebilmesi,
    -Çocuğun gelişimine uygun destek verebilmesi,
    -Şartsız kabul ve sevgi göstermesi,
    -Çocuğunu bir birey olarak kabul etmesi,
    -Çocuğuna her ne olursa olsun, gözlerinde bir ışıltıyla bakabilmesidir.

    Ama aslında hepimizin anlaması gereken; annelik yeteneği olmayan ya da annelikle ömür tüketmek istemeyen kadınların da rahat bırakılması ve bu tercihe en az anne olmayı tercih etmeye duyulan saygı kadar saygı duyulmasıdır.”

     

    Teşekkürler sayın Hablemitoğlu.

    LinkedIn profilinde yayınlanmıştır.

  • Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak

    Yakın zamana kadar, çoğu insan genellikle herkesin evlenmek ve çocuk sahibi olmak istediğini, ancak bu durumun kökten değiştiğini varsaydı. Batı dünyasında çocuk sahibi olmayı seçmeyenlerin sayısı artıyor. Çocuk sahibi olmayı istemeyen ya da tercih etmeyen birçok kadın ve erkek var.
    Bunun sebebi, kişisel arzulardan dünyaya yeni bir yaşam getirme fikrinin, dünya toplumlarını ve ekosistemlerini dengeden çıkaracağı düşüncesi. Sebep ne olursa olsun, bu fikir tabu olmaktan çıkıyor. Dünyanın her yerinde toplumlar bu fikri pratiğe dökmeye başladı bile.
    “Zaman kötü. Çocuklar artık ebeveynlerine itaat etmiyor ve herkes kitap yazıyor.”
    – Çiçero
    Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerin çoğunda demografik özellikler yaşlı insanların gençlere oranla fazla olduğunu gösteriyor.
    Bazı ülkelerde ise doğum oranı 20 yıl öncesinden daha düşük. Bu yaşam beklentilerinin artmasıyla birlikte yaşlı bir popülasyona neden oluyor.

    Çocuk yapmama kararı

    Birçok insan, çocuk sahibi olmalarının özgürlüğünü alıp hayatlarını zorlaştırdığını düşünüyor. Ebeveynlik, birçok insanın yatırım yapmaya hazır olmadığı bir süreyi gerektirir. Bazıları için çocuk sahibi olmak ve büyütmek boğucudur veya basitçe bu fikir sadece ilgilerini çekmez. Bazı insanlar bir kariyere sahip olduklarına inanır ve sosyal yaşantı hayatlarına anlam katmak için yeterlidir. Ve diğerleri için ise çocuklar sorumlu ebeveynlik gerektiren yatırımlara değmez.
    Avrupa’da Çocuksuzluk (2015) çalışmasına göre, çocuk sahibi olmama nedenlerinin çoğu işle ilişkilidir. Bununla birlikte, ekonomik nedenler, kişinin kendi ebeveynleriyle kötü ilişki geçmişi ve genetik bir hastalık iletme korkusu da dahil olmak üzere pek çok nedeni daha vardır.
    Finlandiya Aile Federasyonu tarafından yapılan bir başka çalışma, son birkaç yıldır ekonomik sıkıntıların çocuk sahibi olmamanın ana nedeni haline geldiğini göstermektedir. İş güvensizliği ve geleceğe dair belirsizlik, bu fenomenin yayılmasına neden oldu.
    Kimin daha mutlu olduğu sorusuyla ilgili olarak Kanada’daki Western Ontario Üniversitesi kesin bir cevabın olmadığı sonucuna vardı. Kişinin yaşına bağlı gibi görünüyor. Daha genç insanlar için, çocuk sahibi olma, daha düşük bir mutluluk derecesi ile ilişkili olma olasılığı daha yüksektir.
    Çeşitli faktörlerden etkilenen bir karar
    Çocuk sahibi olup olmama konusunda kesin bir yanıt yok. Her insan ve özellikle her çift, kendileri için karar vermelidir. Konuyu derinlemesine düşünmek ve alınan karardan emin olmak önemlidir. İnsanlar onları istemeden çocuk sahibi olduklarında, gerçekten yıkıcı etkilere sahip olabilirler. İşin yüzeyinde ebeveyn olma arzunuzu ezmek, sonunda sizin için büyük bir varoluşsal boşluk yaratacaktır.
    İnsanlar neredeyse hiçbir zaman kendilerini çocuk yapmak için yeterli hissetmiyor. Bunun için bir partner, yeterli para, çok boş zaman ve ebeveyn olmak için arzu olmalı ve hepsi aynı anda olmalıdır. Dünyaya yeni birini getirmek için yine de şartlar imkansız değil. Aslında bu ayarlamalar her zaman yapılıyor. Çok kısa zaman öncesine kadar büyük aileler bir şekilde bunu yaparak ayakta kalıyordu.

    Neden çocuk istediğini bilmek

    Çocuk sahibi olma arzusunun nereden geldiğini bilmek önemlidir, çünkü bazen yanlış yerdedir. Bir ilişki sorunu yaşayan ve bir çocuğun ilişkilerini geliştireceği veya tartışmaya bir son vereceğini düşünerek kendilerini aldatan çok sayıda çift vardır. Ayrıca, kendi yaşamlarıyla ilgili hayal kırıklığına uğrayanlar ve yapamadıkları başarıları telafi etmek isteyen çocuklar da var. Her iki durumda da muhtemelen başarısızlık için tarifler.
    Ailelere sahip olmak istediğimiz ve nasıl olmasını istediğimiz hakkında karar vermek için daha fazla özgürlük kazanıyoruz, ki bu büyük bir gelişme. Bununla birlikte, yeni kaygı ve belirsizliklere yol açmaktadır. Önemli olan, kalbinizi dinleme yeteneğinizi geliştirmek ve diğer her şey zaten kendiliğinden olur.
    Çocuk sahibi olmak her zaman zor olacaktır. Dünyaya yeni bir yaşam getirmek basit bir süreç değildir. Çocukların kendilerinin yarattığı birçok sosyal ve biyolojik zorluklarla yüzleşmeyi içerir.

    KAYNAK: https://aklinizikesfedin.com/cocuk-sahibi-olmak-ya-da-olmamak/

  • Kitlesel Yok Oluşun Yeni Var Olma Mekanı; Sosyal Medya

    Kitlesel Yok Oluşun Yeni Var Olma Mekanı; Sosyal Medya

    Sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir.

    Yavuz Çobanoğlu – Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
    Yaşı 50 ve üzeri civarı olanlar hemen anımsayacaklardır. Çok da uzak olmayan zamanlarda, konuşma dışında kendimizi bir başkasına/başkalarına ifade etmemizin tek yolu, mektup yazmaktı. Arkadaşlarımıza, ailemize, tanımadığımız kişilere, sevdiklerimize (hatta nefret ettiklerimize bile) mektup yazarak ulaşılırdı. Mektup, sevinçlerden hüzünlere, olaylardan başarılara, nefretlerden acılara, havadislerden kişisel yorumlara kadar geniş bir yelpazede uzanan biricik anlatım yoluydu. Sayfalar dolusu yazılır, ne düşünülüyorsa samimiyetle anlatılır ve karşı tarafın (yine bir mektupla gelecek) tepkileri merak ve sabırla beklenirdi. Bir üslubu, seviyesi, nezaketi vardı. Herhangi bir konuya merakı, kolaycılık şubesi Google bitirdi; sabrı da “hız toplumu” aldı götürdü; üslup ve seviyeden ise hiç bahsetmeyelim. Geriye sadece hüzün kaldı. Yani bir postacının getireceği mektubu beklemenin o kendine has güzelliğine dair özlemler…
    Zira o vakitler postacılar da muteber insanlardı, saygı görürlerdi, karşılaşılınca ufacık da olsa ayaküstü sohbet edilirdi. Bugün postacılar da hayalet gibi görünmez oldular. Posta kutusuna birtakım zarflar bırakılıyor ama kimin bıraktığını bilmiyoruz. Kültürün, geleneğin, yerli ve milli olmanın peşindeyiz ama mahallemizdeki postacıyı tanımıyoruz.

    Hasbelkader karşılasak bile bizi ilgilendiren bir şey olmadığı düşüncesiyle yüzüne bile bakmıyoruz. Zaten artık fatura, icra ya da mahkeme kâğıdı dışında getirdikleri pek “hayırlı” bir şey de kalmadı. Dahası yüzyıllardan gelen kadim bir alışkanlık olan mektubun itibarı da çok çabuk yıkıldı. Önce internet, sonra da mail, mektubu o ihtişamlı tahtından indirdiler. Kolaylık ve hız tüm alışkanlıkları bir çırpıda değiştirdi. Ve en nihayetinde “sosyal medya” adıyla bir şey icat oldu. Mertlik ise bozulmak bir yana, buralar her saniye yeni bir “mertlik” destanının yazıldığı; güvenli evlerinde oturup “açlık sınırı” altında kazanan milyonların, hiç de böyle bir beklentisi bulunmayan dünyanın geri kalanına, nizam ve adalet getirme sevdasıyla somutlaştıkları mekânlar biçimini aldı.

    ‘Kişilik’ meselesi
    Nitekim bugün içinden geçtiğimiz makûs zamanlarda, bünyeyi yokluktan varlığa taşıyan sosyal medya ismiyle müsemma bir heyula ile karşı karşıyayız. Öyle ki sosyal medya, en çok da onun içerisinde doğup büyüyenler için, bir varlık ifadesine, yani soyuttan somuta geçmek için mecburi bir istikamete dönüştü. Üstelik bu mekânlar, sanal olmasına ve profildeki kişinin gerçekliğine dair derin şüphelerimiz bulunmasına rağmen, ironik biçimde insan varlığının somutlaşmış halinin yegâne göstergesi hâline de geldi. Kişinin bir sosyal medya hesabı yoksa sanki kendisi de kocaman bir hiçlik içerisindeymiş, ne bir geçmişi var ne de varoluşuna değer katacak bir anlama sahip değilmiş gibi zorba bir algı ortaya çıktı. Dolayısıyla buralardaki mevcudiyet, yapılan herhangi bir paylaşım ya da paylaşılanları izleme, teknoloji bağımlısı günümüz insanlarına kendilerinin yaşadığını, var olduğunu anımsatıyor. Herhangi bir paylaşımın altına yazılan ufacık bir yorum, kalpli bir beğeni hayatta olduğunun, orada bulunduğunun hissedilmesi için de yeterli. Hatta tuhaftır, bazen yüz binlerce takipçisi olan sahte hesaplar bile, kim olduğunu bilemediğimiz bu hesap sahiplerine de aynı hazzı verebiliyor. Üstelik artık kişiler birbirlerini sosyal medya hesapları üzerinden tanıyor, değerlendiriyor, eleştirip yargılıyorlar. Yine merak edilen birisiyle ilgili bilgi sahibi olabilmenin en basit yolu, varsa sosyal medya hesabına bakmaktan geçiyor.

    Tabi meselenin çok farklı yönleri de var. Mektup devirlerinde ulaşılmaz görülen (belki çevremizdeki ulaşamadıklarımız da dahil) pek çok ünlü ünsüz siyasetçi, şair, yazar, gazeteci, aydın, şarkıcı, oyuncu vb. artık bir tweet kadar yakınımızda.

    Çünkü vahimdir ki, tam da Yeni Türkiye’ye denk gelen bu dönemde, bu sosyal aniden duvarlar yıkıldı. Sevgiler, övgüler, eleştiriler ama özellikle de öfkelerin arzuyla döküleceği biricik yer de belli oldu. Böylece o duvarların yıkılması, sayısı on milyonları bulan koca bir kitlenin ruhsal problemlerini apaçık görmemizi de sağladı. Zira ülkenin senelerdir içerisinde tuttuğu (belki de için için beslediği) o yıkıntıların ardından çıkan hadsiz bir canavar, ipten kazıktan kurtulup kötücül bir virüs şeklinde aramıza karıştı. Kötülük buralarda normalleşti, “akılcı”, “mantıklı” ve “zorunlu” görüldü, hatta karizmatik bir aura’ya sahip olduğu düşüncesiyle destek buldu ve yaygınlaştı. Kısacası bu sosyal mekânlar, sahte vicdan gösterilerinin, en ucuz demagojilerin, riyakâr bir sembolizmin, her türlü sömürünün, cinsiyetçiliğin, sahtekârlığın, şiddet övücülüğün, gerçekliğine inanılmış akıl almaz paranoyaların, yalanın dolanın yeri haline geldi. Böyle olunca da güzellik, doğruluk, iyilik, insaniyet, bir yandan vitrin dindarlığı üzerinden ucuzlarken (örneğin Facebook hesabında ayet, hadis, Cuma mesajları paylaşan Özgecan Aslan’ın katilini anımsayın), diğer taraftan da iyice pahalı bir lükse dönüştü. Hani bir “iyilik” görüldüğünde buğulu gözler eşliğinde yoğun biçimde beğenilip, paylaşılıyor ya, işte bizlerin asıl trajedisi artık burada yatıyor. Zira kaybetmiş olduğumuzla yüzleşiyor, bir türlü olamadığımıza içten içe ağlıyoruz.

    Öte yandan çoğu kez sosyal medyanın aslında “diyalog mekânları” olduğuna dair romantik iddialar da ileri sürüldü.
    Hâlbuki buraların gerçekte kimsenin kimseyi dinlemediği yerler olduğunu öğrenmemiz de fazla zamanımızı almadı.

    Tersine bu alanların, arsız bir keyif eşliğinde birbirlerinin olası utancını, ayıbını yüzlere sınırsızca vurma yeri vazifesi gördüğü; o “diyalog” denilen durumda aynı siyasal görüşü paylaşıyorsanız pek bir problemin çıkmadığı, oysa karşıt noktalardaysanız birkaç cümle sonra küçümseme, hakaret, küfür ya da tehdidin başladığı; buraların esasen sosyal diyalog mekânlarından çok bir “mahkeme salonu” yerine geçtiği de böylelikle çabucak anlaşıldı. Dahası hak, adalet, ahlâk silikleşince herkes, kimin “suçlu” kimin “masum”, kimlerin “hain/terörist” kimlerin “vatansever” olduğuna, kimlerin aslında “neye hizmet ettiklerine” de, savunma makamının olmadığı bu “mahkemede” ve birkaç cümleyle karar verir oldu. Çünkü ne konuşulursa konuşulsun insanların bir tek kendi anladıklarını esas aldığı bu mekânlarda temel amaç asla “dinlemek” değildi; aksine konuyla ilgili ne hissediliyor ya da düşünülüyorsa bir an önce söyleyip rahatlamaktı. Bu yönüyle sosyal medya, modern insanın içerisindeki şiddet yüklü otoriter bir kişiliğin de gösteri alanı şekline büründü.

    Doğal olarak böylesi bir şiddetin olduğu yerde ne diyalogdan ne de kamusallıktan bahsetmek ihtimali de kalmadı.

    Lâkin sosyal medya kullanıcılarının genelinin bu yönde bir talebinin olduğu da daima şüpheliydi. Keza buralarda akıldan geçen, akla gelen, hissedilen, kulaktan duyulan her düşüncenin büyülü birer bilgi/gerçeklik sanılmaya başlandığına da şahit oluyoruz. Seviyesiz ve alabildiğine ahlâksız bir dilin hâkim olduğu sanal ortamlarda takılan pek çok kişi kendisini, özellikle her konuda birer küçük uzman, birer bilgi deposu, bir kamu iradesi şeklinde görüyor. Bilgiye götüren yol (kendisi esasen bir bilgi çöplüğü olan) Google ile kısalınca, öğrenmek adına gerekli çaba, zahmet ve emek de peşi sıra anlamsızlaştığı için bilme ve öğrenme de değersizleşti. Dolayısıyla her taşın altında gizli bir komplo, sinsi bir plan, her yanımızın hain ya da düşmanlarla çevrildiği ve başkalarının sürekli biçimde “büyük oyun”u göremeyen tarafta olduğuna dair yargılar da tavan yaptı. Yalan yanlış fotoğraflar ve haberlerle feci biçimde ikna edilip, diğerlerini alt etme yarışında geceli gündüzlü birbirine giren milyonların tek derdi, “laf sokma” çabası oldu. Böylelikle bir “Kurtuluş Savaşı” veriliyormuş gibi motive olunan bu cenk mekânları, oraları tüketen koca bir kitlenin içerisindeki öfkeyi, kini, zorbalığı, küfrü, cinsiyetçiliği, faşizmi hadsizce döktüğü bir foseptik çukuruna dönüştü. Son yaşadığımız meselede de görüleceği üzere, kitlenin aklının fallus ile vajinadan öteye geçemediğine de şahitlik ettik. Ağaca, yeşile karşı düşmanca tavırları biliyorduk da, bitmez tükenmez bir “duhûl” merakının eşliğindeki masum bir zeytin dalı, hiç bu kadar kirletilmemişti.

    Diğer taraftan, sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı da söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir. Örneğin profilinden “17 yaşında” notu olan ideolojilerden arınmış Furkan kardeşimiz, boyu kadar kitap yazmış bir profesöre seslenirken rahatlıkla “ne kadar aptalsın, ideolojik bakma olaylara” diyebiliyor. Yine Sevinç Hanım, meşhur bir yazarımızın attığı tweet’in altına “Sen kitap yaz kitap oku, savaşma asker işidir, bilmediğin işlere karışma” uyarısını bırakabiliyor. Önüne gelene “yerli ve millilik” ayarı veren bir hesabın adı Clark Kent… Dahası bazı hesapların isimleri Bourdieu, Foucault, Nietzsche, Spinoza olsa da paylaşılan içerikler Recep İvedik kıvamında. Attığı tweet’te “tekbir getirenler” mi, profilinde silah fotoğrafı olmasına rağmen sevgi mesajları verenler mi arasınız ya da sanal bir boşluk üzerinden lisans okumanın da verdiği kof heyecanla bir akademisyene karşı çıkarken “Bunların kafalarına vura vura öğreteceğiz” hadsizliğini ne yapalım, bilemiyorum. Kısacası bugün, kitlesel akıl sağlığımızın önündeki en büyük engel, sosyal medyaymış gibi duruyor. Dahası bunlar gibi milyonlarca örnek aynı sosyal ortamlardayken, buralarda akıl, tutarlılık, ahlâk ve mantık aramanın da çok az karşılığı bulunuyor. Böylece iki haber okumak, birkaç ilginç makale ya da yorum görmek veya edebî, sanatsal, kültürel vb. paylaşımlar yapmak adına yeni insanlar tanımak için nasıl bir cehennemin içerisine düştüğümüze de asla inanamıyoruz.

    Boğucu atmosfer
    Netice itibarıyla, basitçe bile olsa herhangi bir şeye ikna olunduğu zaman insan güven dolu olur. Güvenin sıcaklığı, inandığınız mevzu hakkında artık hiçbir kuşkuya düşmemenizi sağlar. Böylece kafa karıştırıcı tüm çelişkilerden de uzaklaşılır. Fakat aksine bu durumun toplumsal olarak makbul olduğu söylenemez. Çünkü ölümüne ikna edilmiş kitleler, asla dinlemez. Onlar sadece haykırır. Kitlelerin ülke menfaatine dair tek ve net biçimde bir “doğru”ya inandığı bir yerde yaşamak, eğer düşünceniz ve doğrularınız farklıysa, boğucudur. Bugün Türkiye, tam da böylesine boğucu bir toplumsal atmosferin içerisinde bulunuyor. Üstelik konuşmayı kısıtlayan, diyalogu boğan, kamusal alanda da monologu güçlendiren, çoğu kereler toplumsal linç mekânı olan sosyal medya da bu ölümcül ortamı alabildiğine körüklüyor.
    Sokaktaki en basit tartışmalardan siyasetin en tepesindeki politik kavgalara, eğitim sorunlarından çevresel problemlere kadar sosyal medyaya yansıyan pek çok mevzuda, ülkedeki farklı kesimlerin bir arada yaşama, aynı ortamlarda bulunma vb. kararlılıklarının artık kalmadığını da görüyoruz. İşte sosyal medya bunları da açığa çıkaran, toplumsal yarıkları iyice açan, kanatan, düşmanlıkları coşturan işlevlere de sahip bulunuyor. Kısacası bu alanlara analitik bir pencereden bakınca, milyonlarca insanın, şu an örtük biçimde ama bir süre sonra daha yüksek sesle “bir arada yaşamak istemediklerini” haykıracaklarını söylemek tuhaf olmayacak. Ve o gün net biçimde geldiğinde, sosyal medya yine bunun kuvvetli biçimde dillendirildiği yer olacak.
    Bitirirken, ABD’nin kendi kirli çamaşırlarını yine ABD’yi överek anlatan Homeland isimli bir dizinin, son sezonundaki bir sahneden bahsedelim. Bir biçimde CIA’den ayrılmış ama o çevreden de bir türlü kopamamış eski bir ajan, şüphe üzerine kimliğini gizleyerek bir bilişim şirketine uzman olarak girer. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra da bu şirketin aslında, hükümet adına on binlerce sahte sosyal medya hesabı üzerinden kamuoyu yönlendirmesi yaptığını ve bu sahte hesapların yine itinayla takip edilen binlerce seçilmiş profile taciz için yollandığını fark eder. Politik duruma göre, hedefteki muhalif profilin sosyal medya hesabındaki bir yorumun altına gönderilen “bot hesaplar”, peşine taktığı kitleyi bir kuş sürüsü gibi o yorum altına toplamakta, kamuoyu da birkaç saat içerisinde o kişiyi linç ederek sistemin meşruiyetini sarsacak olası tehditleri yok etmektedir.

    İşte bugün sosyal medya, böylesi itibarsızlaştırma oyunlarının; bilincin yerini uyumun aldığı sanal kamuoyu gösterilerinin; “özgürlük alanı” sanılırken muktedirlerin istediği zaman şalteri indirebildiği; herkesin kolaylıkla kendini ele verdiği, karakter, zihniyet ve düşünce imalatının; putperestçe bir aldatının ikna mekânlarıdır. Yine de sıkı bir sosyal medya takipçisiysek ve bir türlü vazgeçemiyorsak, zamanımız, akıl sağlığımız ve insanlığımız adına daha az vakit geçirmemiz, şeklindeki bir reçete tavsiyesi belki yararlı olabilir.

    Yavuz Çobanoğlu – Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
  • Niye Doğurayım Ki?

    Niye Doğurayım Ki?

    Bugüne dek neden çocuk yapmadığımı soranlara üç aşağı beş yukarı aynı cevabı verdim.
    “Çocuk bakmak, büyütmek zor.”
    “İçimden gelmiyor.”
    “Yapan çok. Ben de yapmayıvereyim.”
    “Ben anne olmak istemiyorum. Böyle iyiyim.”
    Nezaketimi korumaya çalışıyordum bu soruyu cevaplarken. Çocuklu hayatın zorluklarını yaşamak istemediğimi söyleyerek, bu zorluklara kendi  hayatlarından örnekler vererek onları incitmek istemiyordum. Konu üzerine daha fazla konuşmak istemediğimi belli eden kısacık sözlerime “Ama her şeye değer”, “Ama hayattaki en güzel duygu” karşılıklarını aldığımda gülümsemekle yetiniyordum.
    Birini, istemediğini açıkça söylediği bir eyleme özendirmeye çalışmak, sevmediği yemeği kaşıkla ağzına zorla sokuşturmaya benziyor. “Tadına bir bak, çok güzel” diyen, o bir kaşığın, zorla girdiği ağızdan yüzüne püsküreceğini tahmin edemiyor. Saymadım ama en az birkaç kaşık püskürtmüşümdür. Üzgün olduğumu söyleyemem, seçeneğim kalmadığı içindi.
    Fakat şu aralar üzerine düşündüğüm esas konu bu değil.
    Bugüne dek, çocuk yapmamama dair meraklı soruların, bu soruları hayatıma müdahale olarak gördüğüm için beni sinirlendirdiklerini sanıyordum. Yıllar sonra fark ediyorum ki, bunu bedenime müdahale olarak gördüğüm için öfkeleniyordum. Bedenimi doğurmak için kullanmak istemiyordum.
    Bedenimi neden doğurmak için kullanmak istemiyordum acaba? Neden hâlâ istemiyorum? Neden kendimi hamile olarak hayal etmekten hep kaçtım? Niye hâlâ kaçıyorum?
    Bu soruları yazarken doğal olarak gözümün önüne hamile ben geliyor. Beyin böyle bir şey. Ağzından çıkanın robot resmini çıkarıyor hemen. Kendimi hamile görünce bedenim acıyor, rahmim, civarı ve karnım. Bedenimden yükselen acı duygusunu bu kez bastırmadan dinlemeye çalışıyorum. Acı görselleşiyor. Bedenim, rahmime yakın yerlerim yırtılıyor. Kandan, baygınlıktan başka bir şey yok.
    Düşünüyorum. Bu sahneleri ben kendi kendime mi uyduruyorum? Bedenimden yükselen acı duygusunu bir başıma mı yaratıyorum? Hislerimi kovmuyorum bu kez, bekliyorum, bakalım peşinden ne gelecek diye. Korkuyorum. Birazdan başıma ölümcül bir şey gelecekmiş gibi korkuyorum. Tehlikedeyim, var gücümle kaçıp kurtulmak istiyorum.
    İnsan duygularından kaçmamalı, onları yok saymamalı. Hayatta neyi neden yaptığını, neden yapmadığını anlamak için bu duyguların ortaya çıkmasına izin vermeli. Çünkü duyguları sonsuza dek bastırmak mümkün değil.
    On dakikadan fazla oldu son iki paragrafı yazalı. Acı ve korku geçmedi. Normal mi? Kötü bir rüyadan uyanmış gibi (Oh! Kâbusmuş!) hissediyorum, (Oh, hamile değilim!) Yani bir yerim yırtılmayacak, acımayacak, tehlikede değilim.
    Bu korkuları yaratan ben değilim, nereden çıkageldiler peki? Derin bir nefes alıp rahatladıktan sonra filmi geriye sarabiliyorum.
    Kim bilir kaç filmden, kaç doğum sahnesi yansıyor perdeye.
    Hastanede ya da evde, yatakta acılar içinde bağıran bir kadın. Üzerine abanan bir başka kadın. Bebek ağlamaları. Kapının önünde bekleyen adama bir iyi, bir kötü haber.
    Ya çocuklar halının üzerinde oynarlarken, anneler aralarında konuşuyorlar:
    “Normal doğurdum. Sekiz saat çektim o acıyı. Ayyy, çok fenaydı.
    Doktor üzerime abandı, acıdan bayılmışım, gözlerimi açtığımda bebek yeni gelmişti.”
    Kendi kendime yaratmamışım. Gerçek hayattan, filmlerden hafızama kodlanmış:
    Doğururken çok acı çekeceksin.
    Bu acı saatler sürecek.
    Doğururken ölebilirsin.
    Bugün görüyorum ki, sadece çocuk yetiştirmek istemediğimden değil, aynı zamanda acı çekmek ve ölmek istemediğimden doğurmamışım. Niye o kadar acı çekeyim ki? Niye öleyim ki?
    Doğurmamışım, doğurmayacağım. Hâlâ niye konuşuyorum bu konuda? Kadınları doğurmamaya özendirmeye mi çalışıyorum? Normal doğumdan uzaklaştırmaya mı? Yoksa gizli gizli sezaryen propagandası mı yapıyorum?
    Doğum konusunda konuşmak için, doğurmama ya da doğurma ihtimalim olmasına gerek yok, kadın olmam yeterli bir sebep. Gökten inmedim, benim hafızamda bu kodlar varsa, aynı kültürün yetiştirdiği birçok kadında da vardır. Doğurarak anne olmak isteyen ama doğumdan korkan kadınlar ne olacak?
    “İşte kadın da böyle yaratılmış,” “Acı ama meyvesi çok güzel”, “Bebeğini kucağına alınca hepsini unutur” deyip kenara çekilmek doğru mu? Bu konuda yapacak hiçbir şey yok mu?
    Hep sezaryenin kadına ve bebeğe zararları konuşuluyor. Kadınlar normal doğuma teşvik ediliyor. Fakat bunların hiçbiri, kadının doğum korkusunu yatıştırmaya yetmiyor. Ağrıyı, acıyı azaltan farklı doğum yöntemleri var, ancak bütçeleri sebebiyle her kesimden kadını kucaklayamıyor.
    Ancak kadınları psikolojik ve fiziksel olarak doğuma hazırlayan etkin yöntemler var.
    Neden doğuracak kadınları psikolojik olarak rahatlatmanın yolları, yöntemleri daha fazla, daha yüksek sesle konuşulmuyor? Kadınları doğurmaya, doğal doğurmaya teşvik etmek için bu yöntemlere daha fazla başvurulmuyor?
    Tamam, ben doğurmadım, susayım. O zaman doğuma psikolojik ve fiziksel açıdan hazırlanmamın yollarını, yöntemlerini bilen ve bu konuda bilenlerden yardım alarak doğal doğum yapmış kadınlar konuşsunlar. Bu konu kampanyalara, kamu spotlarına konu olsun.
    Güzel olmaz mı?

    ALTINA İMZAMI ATACAĞIM BU YAZI Özlem Kartal’dan alınmıştır.

    https://hthayat.haberturk.com/niye-dogursunlar-ki-1069648

  • Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon halkının karakteri dünyada birçok kesimlerce beğenilmektedir. Onların, aşırı büyük trajedileri muazzam bir stoacılıkla karşıladıklarını görürüz. Hiçbir durumda kontrolü ve kolektif bilinci kaybetmezler. Ayrıca, başkalarına gösterdikleri büyük saygı ve iş ahlakı ile bilinirler.
    Sadece Japon yetişkinler değil, çocuklar da Orta Doğu’da gördüğümüz şeylerden çok farklıdır. Çok genç yaştan itibaren, yumuşak huylu ve nazik olmak ile meşhurlardır. Japon çocuklar öfke nöbetlerine girmez ve kontrolü kaybetmezler.
    “Başarısız bir şekilde kendi tepkilerini kontrol etmeye çalışmak, korkunun köleliğine yol açan senaryosudur.”
    – Giorgio Nardone
    Japonlar, kendini kontrol etme, saygı ve dizginleme değerlerinin hakim olduğu bir toplum oluşturmayı nasıl başardı? Çok katı oldukları için mi disiplinli bir topluma kavuştular? Ya da belki, çocuk yetiştirme stratejileri etkili kalıpları mı içeriyor? Bu konuyu daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

    Japonlar aileye çok önem verir

    Japonları özel kılan şey, çeşitli nesiller arasındaki ailesel ilişkilerdir.Yaşlı ile genç arasındaki bağ, dünyanın herhangi bir yerinden daha empatik ve sevecendir. Onlara göre, yaşlılar bilgelikle doludur ve ehemmiyeti hak ederler.
    Buna karşılık, yaşlılar da çocukları ve gençleri eğitimdeki yetişkinler olarak görürlar. Bu nedenle onlara karşı hoşgörülü ve sevecen davranırlar. Yargılayıcı ve sorgulayıcı değil, yönlendirici ve rehber bir rol üstlenirler. Bu nedenle gençler ve yaşlılar arasındaki bağlar uyumlu olmaya meyillidir.
    Japonlar geniş ailelerine çok değer verirler. Fakat aynı zamanda sınırlar sıkı bir şekilde belirlenmiştir. Örneğin, anne ve babanın vakti olmadığı için çocuğun sorumluluğunu almak büyükbaba ve büyükanne için anlaşılamazdır. Bağlar bir iyilik alışverişi üzerine değil, her biri kendi yerinde olan dünya görüşüne dayanır.

    Çocuk yetiştirmek hassaslığa dayalıdır

    Japon ailelerin çoğunluğu çocuk yetiştirmenin sevgi dolu olması gerektiğini anlar. Bağırmak hiç hoş görülmez ve güçlü bir suçlama unsuru olarak görülür. Ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri, başkalarının duyarlılıklarına saygı duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracaklarını öğrenmeleridir.
    Genel olarak, bir çocuk yanlış bir şey yaptığında, anne-baba onu bir bakışla ya da hoşnutsuz bir jestle disipline eder. Onların, eylemlerinin kabul edilemez olduğunu görmelerini sağlayan şey budur. “Onu incittin” veya “kendine zarar verdin” gibi cümleleri kullanmak onlar için yaygındır, çünkü bu şekilde o davranışın zararlı bir şey olduğu için kabul edilemez olduğunu gösterirler.
    Bu formül nesnelere bile uygulanır. Örneğin, bir çocuk bir oyuncağı kırmışsa, ebeveynin “onu incittin” deme ihtimali çok yüksektir. “Kırdın” demezler. Japonlar nesnenin işlevselliğine değil, katma değere vurgu yaparlar. Bu nedenle çocukların her durumda duyarlı olmaları için çok genç yaşta öğrendikleri, onları daha saygılı bir birey yapan şey budur.

    En büyük sır: kaliteli zaman

    Yukarıdaki unsurların hepsi çok önemlidir. Ancak hiçbiri, Japonlar’ın çocuklarıyla kaliteli zaman geçirme kavramı kadar önemli değildir. Çocuk yetiştirmeyi uzaktan yapılan bir şey olarak görmezler, bunun tam tersidir. Çocuklarıyla güçlü bağlar kurmak onlar için çok önemlidir.
    Bir annenin üç yaşından önce çocuğunu kreşe veya anaokuluna göndermesi olağan değildir. Çocuklarını her yere taşıyan anneleri görmek daha yaygın bir şeydir. Daha geleneksel toplumlarda da görülen bu fiziksel temas, daha derin bağlar yaratır. Tenin yakınlığı aynı zamanda ruhun yakınlığı olur. Japon bir anne için, çocuklarıyla konuşmak çok önemlidir.
    Aynı şey, babalar ve dedeler için de geçerlidir. Ailelerin konuşmak için bir araya gelmeleri çok yaygındır. Bir aile olarak yemek yemek ve hikayeler anlatmak en sık yapılan etkinliklerdir. Aile öyküleri tekrar tekrar anlatılır ve bununla birlikte, konuşulan şeylerin önemi ile birlikte bir kimlik ve aidiyet duygusu çocuğa geçirilir.
    Bu yüzden Japon bir çocuğun öfke nöbetine kapılması çok nadir görülür. Onlar için karışıklık yaratmayan bir çevre ile çevrilidirler. Onlar, sevginin eksikliği hissetmezler. Dünyanın bir düzeni olduğunu ve her insanın bir yeri olduğunu algılamaktadırlar. Bu da onlara huzur verir, onları hassaslaştırır ve duygusal patlamaların gereksiz olduğunu anlamalarına yardımcı olur.
    KAYNAK:
  • Eğitimde Örnek Ülke; Norveç

    Eğitimde Örnek Ülke; Norveç

    Norveç’te en çok değer verilen grup çocuklar ve gençlerdir. Eğitim ve öğretimde ise en çok üzerinde durulan şey çocukların sosyalleşmeyi ve doğa ile başa çıkmayı öğrenebilmeleridir.

    Birçok konuda Avrupa ülkelerine özeniriz. Özellikle anne babalar çocuklarını daha iyi okutmak, yetişkin öğrenciler de daha özgür ve modern şartlarda üniversite eğitimi almak için batı ülkelerinde yaşama hayali kurar. Ama bunu gerçekleştirmek için de birçok başka şeyden feragat etmeleri gerekebilir.
    Gerçekten de güvenlik, çevre, üretim ya da sağlık gibi konularda temel sorunlarını halletmiş ileri ülkelerin ekonomilerinden en çok pay ayırdıkları konu, eğitimdir. Zira vatandaşları iyi ve eşit eğitilmiş bir ülkede diğer konular da kendiliğinden düzgün işleyecektir. Ama bunun yanında unutulmamalıdır ki; her ülke kendi coğrafyasına, kültürüne, ekonomik ve sosyal şartlarına uygun düzenlemeler yaptığı zaman olumlu sonuçlar alabilir.
    1970’lerin başında denizlerinde bulduğu petrol rezervlerinin devlet tarafından kontrol altına alınıp, sadece halk yararına kullanılmasını öngören devlet politikasının başarılı bir şekilde uygulanmasıyla dünyanın en refah ve en zengin ülkesi haline gelen Norveç’te fakir olma kriterleri bile birçok ülkeden daha farklıdır. NATO üyesi olmasına rağmen Avrupa Birliği’ne (AB) girmeyi ısrarla reddeden, okuma yazma oranının yüzde 100 ve ortalama yaşam süresinin 79 yıl olduğu Norveç, dünyanın en sakin, huzurlu, hoşgörülü, özgür, müreffeh ve barışçı ülkelerinden biridir.

    Norveç’te çocuğa, devlet tarafından tüm ihtiyaçlar sağlanır

    Norveç özellikle anne babaların ve çocukların en huzurlu ve mutlu olduğu ülke olarak bilinir. Çünkü bu ülkede çocuk her şeyden daha değerlidir. Devlet maddi manevi çocukları oldukça şımartır. Okullar, ders kitapları, ilkokul çantası, defterler, kütüphaneler, sağlık hizmetleri devlet tarafından karşılanır. Bunlar dışındaki ihtiyaçlarını diğer çocuklarla aynı oranda karşılayamayan çocukların ailelerine devlet ayrıca maddi yardım yapar. Mesela her çocuğun yaşına uygun bir bisikleti olmalıdır. Bu durum aslında çocuk yaşta fazla olumsuz sonuçlar göstermese de çocuğu ve aileyi şımartıp rehavete iteceğinden ileri yaşlarda yaşamı olumsuz etkileyebilir. Norveç’in kış sporları dışında dünya çapında büyük başarılar elde edememesinin sebebini de bu duruma bağlayabiliriz.

    Norveç’te çocuk dövmek büyük suçtur

    Sağlık ocakları ve okuldaki görevliler çocuğun ev içinde huzurlu ve mutlu olup olmadığını da gözlemlemek ve gereğinde yetkililere bildirmekle yükümlüdürler. Çocuğa, fiziksel olmasa bile, herhangi başka bir kötü muamele yapıldığı keşfedildiğinde çocuk kendi ailesinden alınıp koruyucu aileye verilir. Özellikle yabancı ailelerin başına çok gelen bir durumdur çocuklarının ellerinden alınması. Zira birçok kültür, çocuğun döverek eğitilmesi gerektiğini kanıksamıştır. Ne var ki çocuğa fiske bile atmak Norveç’te yasaktır.

    Çocuk yuvalarının en çok olduğu ülke

    Norveç’te “ev hanımı” tabiri çoktan unutulmaya yüz tutmuştur. Tam zamanlı çalışmasa da her Norveçli kadının evinin dışında da sosyal hayatını yaşayacağı bir iş yeri vardır. Kadın ya da erkek, çalışmayan her Norveç vatandaşı aktif bir şekilde iş aramaktadır. Dolayısıyla çocuk yuvaları oldukça fazladır Norveç’te. İlkokulun ilk dört yılında da  okul sonrası çocuklara ücretli bakım ve etüt imkanı verilir. Bütün bu şartlar hem annenin hem de babanın başka bir kimseye ihtiyaç duymadan yüzde 100 çalışabilmesini mümkün kılar.
    Çoğunluğu en geç bir buçuk – iki yaşında yuvaya gitmeye başlayan Norveçli çocuklar, düşe kalka yuvanın bahçesinde büyür ve bu çocuklar üç yaşına gelmeden kayak ve paten, beş yaşına gelmeden yüzme ve iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrenmiş olur.
    Yuvaların çoğunluğu devlete aittir. Devlet yuva parasının bir kısmını karşılar, çocuk henüz yuvaya başlamamışsa  bu para doğrudan aileye verilir. Özel olan yuvalardaki eğitim, devletinkinden farklı değildir, fiyatları da devlet ile aynı düzeydedir.
    Tek ya da iki katlı müstakil bir evde faliyet gösteren çocuk yuvalarının oldukça büyük bahçe ve oyun alanları olması gereklidir. Norveç’te birçok çocuk yuvası, daha önce çiftlik ya da büyükbaş hayvanların barınağı olarak kullanılan yapılardan dönüştürülmüştür. Ayrıca yuva dışı faaliyetlerinin kolay yapılabilmesi için yuvanın deniz kenarına, ormana, yaşama alanlarına ve otobüs durağına yakın olması planlanır.
    Zorlu ve soğuk hava koşullarında yaşamayı her alanda becerebilen Norveçliler, aslında bunu taa bebekken öğrenirler. Yuvada ya da evde, yaz ya da kış, Norveç’te bebek ve çocukların öğle uykularını çocuk arabalarının içinde ve bina dışında uyumaları gayet normaldir. Norveç yuvalarında uyku odası yoktur.

    Sınav ve karne yok, oyun sınırsız!

    Norveç eğitim sistemi ‘eşitlik ve kapsayıcılık’prensiplere dayalıdır. Rekabet öğretilmez. 8’inci sınıfa kadar karne almayan, sınava tabii tutulmayan ve tüm müsabakalarda sadece katıldığı için ödül alan Norveçli çocukların öğretmenleri sınıfa ya da veliye kimin en iyi olduğunu açıklamaz. Çocuk en fazla en iyilerden biridir. Spor müsabakaları sonucunda tüm çocuklara birincilik madalyası verilir.
    Okullarda ya da aile içinde disiplin konusu üzerinde fazla durulmaz. Zaten çocuklar çok erken yaşta sorumluluk almaya ve kendi kararlarını vermeye başlarlar. 18 yaşına geldiğinde hâlâ ailesiyle yaşayan çok az çocuk vardır. 9-10 yaşlarında ailenin maddi durumu ne olursa olsun çocuklar; gazete/broşür dağıtarak, hasta, çocuk ya da özürlü bakıcılığı yaparak ya da mahalle futbol turnuvalarında sosis ve kek satarak para kazanmaya başlarlar. Norveçli çocuklar, manevi olarak pek olmasa da maddi olarak aşırı şımartılırlar. Kendilerine ait her türlü elektronik alet veya eşyaya fazlasıyla sahiptirler.

    Sosyallik ve doğal yaşam

    Sosyalleşme ve doğal hayatı öğrenmek, bilgi eğitiminden daha önemlidir. Norveçli öğrenciler hava koşullarının elverişli olma durumuna göre bazen bütün günü okul binası dışında geçirirler. Hava sıcaklığı ne olursa olsun günde en az bir saat bahçede tenefüs yapmaları şarttır. Hava sıcaklığının eksi 20 derece olması bile buna engel değildir. Sadece görüş mesafesini düşüren ya da hareket etmeyi zorlaştıran tipi ve ya sağanak yağış olursa dışarı çıkılmaz.
    Okul ve çocuk yuvalarında sıklıkla kısa ya da uzun mesafelere geziler ve ailelerin katılabileceği organizasyonlar düzenlenir. Okul gezilerinde temel amaç; fabrika, huzurevi, karargah gibi çocukların yaşadığı kasaba ve şehrin önemli birimlerini tanımaktır.
    Norveç’te ilkokul binalarında aynı seviyede olan sınıflar arasında duvar bulunmaması da normaldir. Her öğretmenin kendi sınıfıyla konuşabileceği bir köşesi vardır. Bunun dışında aynı sınıftaki tüm öğrenciler büyük bir salonda karşılıklı otur, öğretmenleri yanlarına gelerek teker teker ilgilenir. Öğrenciler öğretmenlerine ön isimleriyle ve “sen” diye hitap ederler. Zaten Norveç kültüründe kimseye “siz” diye hitap edilmez.
    Eğer en yakın okul çocuğun evine 2 kilometreden uzak ise, ya da arada anayol gibi yalnız başına yürümesine tehlike yaratacak bir durum var ise devlet o çocuğun yol parasını (taksi ya da otobüs) karşılar. Aynı şekilde evi okula çok yakın bile olsa, ayağı sakatlandığı için okula yürüyemeyecek öğrenci için de ayağı iyileşene kadar devlet tarafından özel taksi tutulur.
    Başka tipik bir Norveç kültürü özelliği de “beslenme çantası” geleneğidir. İlkokullarda isteğe bağlı ve para karşılığı çocuklara basit kahvaltılık yiyecek, yoğurt ve meyve verilir, fakat çocuk ya da yetişkin herkes evden çıkarken yanına illa ki beslenme çantası alır.

    Norveç’te okul müfredatı

    Norveç’te zorunlu eğitim 10 yıldır. Zorunlu olmadığı halde en az üç yıl anaokul eğitimi alan Norveçli çocuklar 6 yaşlarını dolduracakları yıl ilkokula başlar. 7 yıl sürecek ilkokul müfredatı diğer ülkelerde 4 ya da 5 yılda okutulanla eşdeğerdir. 12-15 yaş arasında da sınav ve karne ile tanıştıkları mecburi ortaokul eğitimini alırlar.
    Özel okul gerekliliği yabancı öğrenciler ve kapsamlı dini eğitimi önemseyen ailelerden dolayı doğmuştur. Büyük illerde İngilizce eğitim yapan birkaç okul vardır. Gene az sayıdaki Hristiyan okulları ise eğitim konusunda diğerlerinden biraz daha katıdır ve daha fazla din dersi içerir. Ne var ki bu okullar Türkiye’deki İmam Hatip okullarıyla aynı kategoriye alınamaz.
    Norveç okullarında din dersi zorunludur ama dersin tam adı eskiden Türkiye’de de olduğu gibi.”Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi”dir. Bu derslerde sadece Hristiyanlık mezhepleri değil, diğer bütün dinler öğretilir. Paskalya ya da Noel zamanı yapılan kilise ziyaretlerine gidebilmesi için öğrencinin ailesinden yazılı izin alınır.
    Bunun dışında özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar diğer öğrencilerle beraber okur, sadece kendilerine tahsis edilmiş özel öğretmenleriyle birkaç ayrı ders yaparlar. Norveç’te prensip olarak fiziksel ya da psikolojik rahatsızlığı olan çocuklar özürsüz çocuklarla aynı sınıfta ders görür.

    Norveç’te yüksek öğrenim

    5 milyon nüfuslu Norveç’teki yüksek öğrenim sektörü yedi üniversite, dokuz uzmanlaşmış üniversite kurumu, 23 devlet yüksek okulu, iki ulusal sanat akademisi ve 16 özel okuldan oluşmaktadır. Eğitimleri süresinde her öğrenci devletten kredi alır. Sınavları geçtiğinde kredinin bir kısmı bursa dönüşür. Kalan borç ise iş hayatına atıldığında 20 yıla kadar olan vadelerle ödenir.
    Norveç üneversitelerinin hiçbiri dünyanın en iyi üniversitelerinden sayılmasa da Oslo ve Trondheim üniversiteleri ilk yüzün içindedir. Üniversite harcı en fazla 500 kron, yani yaklaşık 160 lira civarındadır. Okul bitirme ya da üniversiteye giriş sınavı yoktur. Başvurulan fakültenin kapasitesi başvuru talebinden az ise öğrenci daha önceki okullarda aldığı notlara göre değerlendirilir.

    Mutlu ve huzurlu çocuk ve ebeveyler

    Bir çiftin çocuk yapmadan önce bir çok konuyu düşünmesi gerekir. Çocuğun eğitim masraflarını karşılayabilmek, iyi bir bakıcı bulabilmek, güvenli ve sağlıklı bir ortam, çevre ve doğal koşullar sağlayabilmek, çocuğu hastalandığında işten izin alabilmek gibi birçok kaygıları vardır anne babaların.
    Bu veya buna benzer sorular Norveçli ailelerin aklına bile gelmez. Nüfusu az olduğu ve bu yüzden de çocuk yapılmasını teşvik eden Norveç Hükümeti, güvenli ve sağlıklı çocuk yetiştirmenin şartlarını zaten hazırlamıştır. Bu yüzden de Norveç’te kardeşi olmayan çocuk çok azdır. Hem çocuklar hem de ebeveynler diğer birçok ülkeye göre çok daha huzurlu ve mutludur Norveç’te.
    KAYNAK: İndigo Dergisi / Deniz Alan Held
  • Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Silikon Vadisi’nin resmi olmayan bir sloganı vardır: “Başarısız ol.” Örneğin Facebook’un ofisinde üzerinde “Çabuk Başarısız Ol” yazan posterler bulunur. Çalışanlar daha “sık” başarısız olmaları için adeta teşvik edilir. Hatta “FailCon” isminde dünya çapında düzenlenen bir konferans bile vardır.
    Peki ama neden?
    Onca parlak fikrin ve zekanın bir arada bulunduğu bir ortamda başarısızlık, başarıya giden yolda bir adım olarak görülür. Bizler de özel ve çalışma hayatımızda bu nedenle başarısız olarak anılmaktan rahatsızlık duyarız.
    Üstelik kendimizin başarısız olmaya tahammülümüz olmadığı gibi, başarısız olma korkusunu bizden sonra gelen nesillere de itina ile aktarmaktayız.
    Oysa ki bu başarısızlıktan kaçınma tutumu çocuklarımızın kendileri hakkında bir içgörüye sahip olmalarını engelliyor. Öte yandan başkalarına karşı empati geliştirmelerini de önleyebiliyor.
    Çocukları koruma içgüdüsü ile başarısız olmalarını engellemeye çalışmak kabul edilebilir bir fikir gibi gelebilir. Ancak helikopter aile olarak tanımlanan yani çocuklarının etrafında pervane olan ailelerin bu koruma görevinde çok ileriye gittiği de kabul edilmelidir.
    Bu iyi niyetli anne-babalar ayakkabı bağcığı bağlamaktan, ev ödevi yapmaya kadar uzanan zor ya da sinir bozucu olabilecek işleri genellikle çocuklarının yerine üstlenmektedir.
    Günümüzde pek çok takım sporunda rekabet olabildiğince arka planda bırakılmakta ve bunun yerine sporculara yarıştıkları için değil katıldıkları için madalyalar verilmektedir.
    Oysa biz öylesine yapay ölçümler oluşturuyoruz ki çocuklar evde oynadıkları basit oyunlarda bile kaybetmekten korkuyor. Bir bakıma onları duygusal olarak pamuklara sarıyoruz.
    Ve sonuç olarak, çocuklar kişisel gelişimleri için gerekli olan fırsatları kaçırıyorlar.
    Çocukların ne düşündüklerini açıkça söyleyebilmeleri, sağlıklı riskler almaları ve hedeflerinin peşinde koşmaları gibi önemli hayat dersleri, başarısızlıktan kaçınma eğilimi ile yok olmaktadır.
    Çocuklar aynı zamanda kendilerini affedebilme yetisini kaybetmekte ve diğerlerine karşı bağışlayıcılıklarını, duyarlılıklarını ve sempatilerini göstermekte zorlanmaktadır.
    Örneğin, ödevlerini kendisinin yerine yapan ebeveynlere sahip bir çocuk ödevini yapamayan bir sınıf arkadaşını rahatlıkla yargılayabilmektedir.
    Pamuklara sarmalanan çocuklar şüphesiz ki büyüdükçe evsiz, işsiz ve ruh sağlığı yerinde olmayan insanlarla karşılaşacaklardır. Yanıltıcı bir varsayım olarak herkesin etrafında kendilerinde olduğu gibi kurtarıcı bir takımın olduğu düşüncesi ile gelişen beyinler için, başarısız olarak tabir edilen kişileri ve bunun altındaki nedenleri anlamak kolay olmayacaktır.
    Irk ve cinsiyet ayrımcılığı yapmak toplumda genelde hoş görülmese de, şartlar gereği başarısız olmuş birini suçlamak kültürel olarak hala uygun görülmektedir günümüzde.
    Çocuklarımızın –onlar hala beta evresindeyken, zorlukların üstesinden gelmek için gereken güce sahiplerken– başarısız olmalarına izin verelim. Bir matematik problemi ile uğraşmalarına ve çözememelerine izin verelim.
    Yardımcı oyuncu olmalarının daha olası olduğunu bilsek bile başrol için seçmelere girmelerine izin verelim. Öz-bakım güçlerini ve empatilerini artıracak hatalar yapmalarına izin verelim.
    Belki de daha çok başarısız çocuk yetiştirirsek, daha merhametli bir toplum oluşturabiliriz.

    Matematiksel  /  Sibel Çağlar

  • Dünyanın En Mutlu Ülkesinden İthal Yaşam Tarzı: Hygge

    Dünyanın En Mutlu Ülkesinden İthal Yaşam Tarzı: Hygge

    Danimarka, yıllardır dünya mutluluk sıralamalarında zirveyi kimseye kaptırmıyor. Peki, bu küçük İskandinav ülkesini bu kadar mutlu kılan sır ne? Cevap, son yıllarda tüm dünyaya yayılan “hygge” kavramında yatıyor.

    Hygge, Türkçe’ye tam olarak çevrilmesi zor bir Dan kelimesi. En yakını “içimizi ısıtan, huzur dolu anlar” diyebiliriz. Birlikte olmanın verdiği güven, mum ışığındaki samimiyet, sıcacık bir battaniyenin altında kahve içmek, sevdiklerinle veya kendinle dertsiz tasasız vakit geçirmek… Hygge, tam olarak bu tür küçük ama derin mutlulukları ifade ediyor. Danimarkalılar bu kelimeyi hem sıfat hem fiil olarak kullanıyor: Bir ortam “hyggelig” (hygge dolu) olabilir ya da arkadaşlarınla “hygge yapmak” mümkündür.

    Danimarka’da yılın büyük kısmı karanlık, soğuk ve yağışlı geçiyor. (Şahsen en sevdiğim havadır.) Güneş neredeyse hiç görünmüyor, vergiler çok yüksek ve insanlar sabahın kör karanlığında bisikletle işe gidiyor. (Türkiye’de de karanlıkta işe ve okula gidildiğini es geçmeyelim.) Tam da bu zor koşullarda, insanlar kendi mutluluklarını yaratmak zorunda kalmış. Hygge işte bu “yokluktan varlık çıkarma” sanatı olarak doğmuş.

    Peki Türkiye’de kendi zor şartlarımızda biz bu hygge’yi hayatımıza nasıl dahil ederiz? Kopenhag’daki Mutluluk Araştırma Enstitüsü’nün (vallahi var böyle bir enstitü, işte linki: https://www.happinessresearchinstitute.com) hazırladığı gayri resmi “Hygge Manifestosu”na göre temel kurallar şöyle:

    1. Atmosfer yarat: Işıkları kıs, bol bol mum yak (Danimarka kişi başı mum tüketiminde dünya lideri!).
    2. Anda kal: Telefonları uçuş moduna al, bilgisayarları bir kenara bırak.
    3. Küçük zevklerin peşinden git: Sıcak çikolata, taze kurabiye, kahve… (Danimarkalılar şeker tüketiminde de önlerde, ama mutlular işte!)
    4. Eşitlik: Ev sahibi-misafir ayrımı yok; herkes elini taşın altına koyar, sofra birlikte hazırlanır, birlikte toplanır filan.
    5. Şükret: Elindekilerin farkına var.
    6. Gösteriş yapma: Rekabet ve ego hygge’nin düşmanı.
    7. Rahat ol: En eski eşofmanını giy, saçın başın dağılsın, kimse yargılamaz.
    8. Tartışma yok: Politikadan, dedikodudan uzak dur. (Zaten Avrupalılar politikadan pek konuşmazlar.)
    9. Birlikte ol: Gerçek bağlantı kur.
    10. Güvende hisset: O an, o mekan senin sığınağın olsun.

    Evde bir “hygge köşesi” oluşturmak çok kolay: Bir koltuk, yumuşak bir battaniye, birkaç mum, belki bir bitki ve sevdiğin bir kitap. Kış akşamı arkadaşlarını çağırıp yavaş yavaş pişen bir yemek yapmak, evde kek-reçel hazırlamak, dışarıda yürüyüşe çıkıp eve dönünce sıcak şarap içmek… Bunların hepsi hygge.

    Sonuçta hygge pahalı bir şey değil; aksine lüks ve tüketim karşıtı bir yaklaşım. İhtiyacın olan tek şey biraz yavaşlamak, sevdiklerinle veya kendinle vakit geçirmek ve mevcut anın tadını çıkarmak.

    Kısacası, Danimarkalılar bize şunu öğretiyor: Mutluluk dışarıda değil, evin içinde, mum ışığında, yün çorapların içinde ve birlikte gülmenin sıcaklığında saklı.

    Biz eşimle tüm kış boyunca akşamları salonumuzda, yazın da balkonumuzun serinliğinde bunu uyguluyoruz. Aksi türlü bu coğrafya kesinlikle çekilmez. Keşke Danimarka’da veya başka bir kuzey ülkesinde olabilseydik, ama şartlar şu an burada kalmayı gerektiriyor. O yüzden burada hygge’lemeye devam. 🙂

    Nilay Gündüz

  • Her Yanımızı Saran Bir Karabasan; Paçozluk!

    Her Yanımızı Saran Bir Karabasan; Paçozluk!

    ‘Tatil için yaşıyoruz’ düşüncesini doğal sanan beyaz yakalı, İbiza’daki köpük partilerine katıldığını göstermek için yıl boyunca çalışır, bir yılda taksitle öder. Mecliste, sokakta, ilişkilerde paçozluk sinsice pusudadır; her fırsatta yapışkan bir samimiyet ile karşınıza fırlar.

    Yüzeyselliğin hüküm sürdüğü, paçozluğun damgasını vurduğu çağımızda, ‘etrafta konuşacak insan bulamıyorum’ diye dert yanan insanların sayısı sürekli artar. İlişki danışmanı olarak karşımıza Seren Serengil çıkar.

    Alev Alatlı’ya göre ‘paçozluk’ Türkiye’de giderek yerleşen bir durum. (Yazar paçozluk kavramını Dostoyevski’nin ‘Puşlost’una benzetir. Ayrıca Erdoğan’a ‘George Orwell sizi ayakta alkışlardı’ diye seslenerek, bu kavrama yönelik en güçlü örneği yine kendi vermiştir)

    Kapitalizm, dehasını konuşturarak insanlarda ‘sanal ihtiyaçlar’ yaratır. Böylece avmler,satın almaz ise yaşayamayacakmış gibi hissedeninsanlar ile dolar. Sistem, tüketmeden duramayan, tükettikçe yaşadığını sanan ancak bir türlü mutlu olamayan ‘tüketim toplumunu’ yaratır. Bu düzende susayan insanın önüne tuzlu su konulur, içtikçe susar.

    İşte tam da bu noktada paçozlaşma süreci kendini gösterir.

    Tüketim toplumunda, çarkların sürekliliği için bu eblehleşme olmazsa olmaz yaşanması gereken bir süreçtir.

    Paçozlaşan insanları, belki de en belirgin ‘gece hayatında’ görebiliriz. Masa tutup, göstermelik şişe açan, dans etmeden etrafını kesen yeni model ‘delikanlılar’ ya da ‘antropoz bayımlar’ bu paçozluk sürecinin güçlü temsilcileridir.

    Ya da Beyoğlu’nun bilinen bir mekanında, sahnede önde olmak için birbirinin küpelerini çekerek kavga eden ‘catwalk’ kadınları görebilirsiniz. Bodrum’da tek derdi, bir gece kulübüne tekneden inerek girmek olan insanlar vardır.

    Memleketin en seçkin yerlerinde yaşayan, sözüm ona bilgili, kültürlü sosyetimiz, her yaz Çeşme‘nin yolunu tutar, sanat adına tercihleri ise Serdar Ortaç veya en fazla Fatih Ürek‘tir. Rezervasyonlar hızla yapılır, ‘ama çok eğlendiriyor’ dur. Alaçatı‘nın dar ve kalabalık sokağında yürürken, podyumda gibi hissettiren sıcacık bir mutluluktur yaşanan!

    Derinlikten uzaklaşan, var olmayı tüketerek sağlama yanlışı peşindeki toplum, kültür ve sanatı ıskalarken, paçozlaşmaya daha çok prim verir hale gelir. Paçozlaştıkça tüketir, tükettikçe paçozlaşır. TV’lerin gündüz programları paçoz kadın ve adamlarla dolar. Dünya başına yıkılsa o halay çekilmeye devam eder.

    Etraf dalga geçer gibi konuşan başkan, bürokrat, STK temsilcisi, özel sektör yöneticisi ile doludur. Paçozlukları, tuhaf bir samimiyet algısı ile iş yapar. Aklına geldiği gibi konuşan garip bir kitle neredeyse her şeyi yönetir.

    Mecliste, sokakta, ilişkilerde paçozluk sinsice pusudadır, her fırsatta yapışkan bir samimiyet ile karşınıza fırlar.

    Paçozluk her yerde, farklı bir ambalajla da olsa yerini alır.

    Mesela bugün iş hayatında, genel bir iş kalitesinde düşüş yaşandığı hissedilir bir şeydir.

    Ortaya çıkan iş kalitesi probleminin temel nedeni, paçoz davranışların prim yapması ile üretim verebilme kabiliyetinin kaybedilmesidir. Ya da yabancıların da ilgisini çeken ‘İstanbul salaşlığı’nın kültürel ilerleme ile daha ‘rafine’ olması gerekirken, ‘İstanbul paçozluğu’na dönüşmesi de bu sürecin bir parçasıdır.

    Tatminsiz paçozlar üreten, ürettiği paçozlara, tüketerek mutlu olacağını düşündüren bu sisteminde, su akar, kova bir türlü dolmaz. Çünkü kova deliktir. Paçozluk, her yanımızı sarmış bir karabasandır.

    Fırat Devecioğlu / İndigo Dergisi