Kategori: Yazarlardan

  • Sosyal Medyanın İnsan Hayatı Üzerindeki 11 Etkisi

    Sosyal Medyanın İnsan Hayatı Üzerindeki 11 Etkisi


    Facebook, Twitter, Instagram’ın ruh sağlığına etkileri…

    Sosyal medyanın ruh sağlığı üzerindeki etkileri konusunda bilimsel araştırmalar ne gösteriyor?

    Dünyada üç milyar insan, yani toplam nüfusun yüzde 40’ı sosyal medya kullanıyor. Araştırmalar günde ortalama iki saatimizi sosyal medyada geçirdiğimizi gösteriyor. Bu, her dakika yarım milyon tweet ve Snapchat fotoğrafı paylaşılması anlamına geliyor. Sosyal medyanın yaşamımızda önemli bir yeri var. Ama sosyal medyada acaba sadece zamanımızı değil ruhsal sağlığımızı da mı feda ediyoruz? Sosyal medya yeni bir olgu olduğu için bu konudaki araştırmalar sınırlı. Bu konudaki mevcut araştırmaların vardığı sonuçları derledik.

    Stres

    İnsanlar gündelik stres ve sıkıntılarından uzaklaşmak için sosyal medyaya başvuruyor. Ancak yapılan araştırmalar sosyal medyanın stresi gidermek yerine daha fazla strese yol açtığını gösteriyor.

    1800 kişi üzerinde yapılan araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla strese girdiğini gösteriyor. Başkalarının kendi stresini paylaştığı Twitter ise sosyal medya içinde en büyük stres kaynağı. Fakat kadınlar Twitter’ı kullandıkça daha az strese giriyorlar.

    Erkeklerin sosyal medya ile ilişkisi daha mesafeli olduğundan aynı etkiyi göstermiyor. Araştırmacılar genel olarak sosyal medya kullanımının stresi bir miktar azalttığı sonucuna vardı.

    Ruh hali

    2014’te Avusturyalı araştırmacılar 20 dakikalık Facebook kullanımı ardından kişilerin ruhsal durumunun inişe geçtiğini gözledi. İnsanlar bunun nedenini Facebook’u zaman kaybı olarak görmelerine bağlıyor.

    Başka bir araştırma ise iyi veya kötü ruh halinin kişiler arasında sosyal medya üzerinden yayılabileceğini gösteriyor. Kötü hava koşulları olumsuz paylaşımları yüzde 1 kadar artırıyor. Olumlu paylaşımların yayılma etkisi daha fazla oluyor. Ama bunun gerçekten moral artırıcı bir etkisinin olup olmadığı henüz bilinmiyor.

    Endişe (Anksiyete)

    Araştırmacılar sosyal medyanın tetiklediği endişe, huzursuzluk, uyuma ve konsantre güçlüğü gibi belirtileri inceledi. Yedi ve daha fazla sayıda sosyal medya platformu kullananların, 0-2 sayıda platform kullananlara kıyasla üç kat daha fazla genel endişe semptomları taşıdıkları görüldü.

    Ancak sosyal medyanın endişeye ne şekilde neden olduğu bilinmiyor. Bu konuda daha fazla araştırma ihtiyacı vurgulanıyor.

    Depresyon

    Bazı araştırmalar depresyon ile sosyal medya kullanımı arasında bağlantı kursa da sosyal medyanın iyi sonuç alacak şekilde kullanılmasının da mümkün olduğunu gösteren çalışmalar var.

    700 öğrenci üzerinde yapılan iki araştırmada, moral bozukluğu, değersizlik hissi, umutsuzluk gibi depresyon belirtilerinin sosyal medya üzerinden yapılan etkileşimlerin kalitesiyle ilgili olduğu görüldü. Negatif etkileşimde bulunanlar daha fazla depresyon belirtisi gösteriyordu.

    Benzer bir çalışma 2016’da 1700 kişi üzerinde yapıldığında, en fazla sayıda sosyal medya platformu kullananlar arasında depresyon ve endişe riskinin üç kat arttığı görüldü. Bunun nedenleri arasında sosyal medya üzerinden yapılan zorbalık, başkalarının yaşantısı konusunda çarpık fikirler, sosyal medyada geçirilen zamanın boşa olması hissi gibi etkenler var.

    Fakat araştırmacılar, sosyal medyanın depresyonun erken teşhisinde nasıl kullanılacağı konusunda da çalışma yapıyor. 476 kişinin Twitter paylaşımları incelenip hazırlanan kategorilere göre, henüz depresyon belirtileri ortaya çıkmadan, vakaların yüzde 70’inde depresyon öngörüsü doğru bir şekilde yapılabilmişti.

    Benzer şekilde 166 kişinin Instagram fotoğrafları incelenerek benzer bir sistem kurulmuş ve aynı ölçüde başarılı sonuçlar alınmıştı.

    Uyku

    İnsanlar evrimsel olarak geceleri karanlıkta geçirmeye alışkın. Oysa artık gece gündüz sürekli yapay ışıkla aydınlatılıyoruz. Araştırmalar bunun vücutta uykuyu düzenleyen melatonin hormonunu engellediğini, özellikle akıllı telefon ve diz üstü bilgisayarların yaydığı mavi ışığın en fazla zarar verdiğini gösteriyor.

    Yani uyumadan önce yatakta Facebook veya Twitter’a girmek uyku düzeninizi bozabilir.

    Geçen yıl 18-30 yaş arası 1700 kişi üzerinde yapılan araştırmada, uyku bozuklukları ile ekrandan yayılan mavi ışık arasında ilişki olduğu, sosyal medya sitelerinde harcanan zamandan ziyade, bu sitelere takıntı halinde sık sık bakılmasının daha olumsuz etkide bulunduğu görüldü.

    Bağımlılık

    Bazı araştırmacılar tweet atmayı engellemenin sigara ve alkolden daha zor olduğunu söylese de mevcut ruh sağlığı bozuklukları arasında sosyal medya bağımlılığına yer verilmiyor.

    Fakat sosyal medyada bağımlılık bu konuda yapılan araştırmalardan çok daha hızlı ilerliyor. Bu nedenle araştırmacılar muhtemel bağımlılık sorunlarını teşhis etmek için kendi özel ölçüm yöntemlerini belirliyor.

    Sosyal medya bağımlılığı diye bir şey varsa bu internet bağımlılığı kategorisine girer ki bu resmen kabul edilmiş bir sorundur.

    2011’de Nottingham Trent Üniversitesi, daha önce yapılmış 43 araştırmayı inceleyerek sosyal medya bağımlılığının bir ruhsal sağlık sorunu olduğu ve tedavi gerektirebileceği sonucuna vardı.

    Aşırı sosyal medya kullanımının ilişki sorunları, eğitimde başarısızlık, internet dışı topluluklara katılmama ile bağlantılı olduğu ve alkol bağımlıları ile fazla dışa dönük insanların ve gerçek yaşamda daha az ilişkisi olanların bu bağımlılığa daha yatkın olduğu görüldü.

    Özsaygı

    Kadın ve moda dergilerinin rötuşlu zayıf modeller kullanmasının birçok genç kadının özsaygısını sarstığı uzun zamandır biliniyordu. Şimdi onun yerini sosyal medya alıyor.

    1500 kişiyle yapılan bir araştırmada, katılımcıların yarıdan çoğu sosyal medya sitelerinin kendilerini yetersiz hissettirdiğini söylüyor, 18-34 yaş grubundakilerin yarısı ise kendilerini çekici görmediklerini belirtiyordu.

    2016’da yapılan bir araştırma, başkalarının selfilerine bakmanın kişinin özsaygısını azalttığını ortaya koydu. Zira kişi, başkalarının en mutlu olduğu anları gösteren paylaşımlarıyla kendisinin o anki halini kıyaslıyordu.

    İsveç’te Facebook kullanıcıları arasında yapılan başka bir araştırma da Facebook’ta fazla zaman harcayan kadınların kendilerini daha az mutlu ve daha az özgüvenli hissettiğini gösteriyordu. Başkalarının kariyerleri ve mutlu ilişkileri ile kendi durumlarını kıyaslıyorlardı.

    Fakat küçük bir araştırmada, kişilerin kendi Facebook profillerine bakmalarının özsaygılarını bir ölçüde artırdığı görüldü. Zira profillerimizde kendimizi dış dünyaya ne şekilde sunacağımıza kendimiz karar veriyoruz.

    Esenlik

    2013’te 79 kişiyle yapılan bir araştırmada, Facebook’ta uzun zaman harcayanların sonradan kendilerini kötü hissettikleri ve zamanla yaşam tatminlerinin azaldığı görüldü.

    Fakat başka araştırmalar da sosyal medyanın bazıları için esenlik artırıcı işlev gördüğünü gösteriyor. Duygusal dengesizlik sorunu olan insanlar paylaşımlarıyla duygularını dışa vurma yoluyla yardım alma olanaklarını artırabiliyor.

    Sosyal medyanın esenlik üzerindeki etkileri belirsiz olmakla birlikte, sosyal bakımdan izole olmuş insanların esenliğini olumsuz etkilediği düşünülüyor.

    İlişkiler

    İnsanların yüz yüze görüşmelerinde sosyal medya ilişkide dikkat dağıtıcı bir etken olabilir.

    Romantik ilişkiler de sosyal medyadan etkileniyor. Araştırmalar, eşlerin karşı cinsten birini Facebook’a arkadaş olarak eklediklerinde kıskançlık sorununun gündeme geldiğini gösteriyor. Özellikle kadınlar Facebook’ta daha fazla zaman harcadığından bu duyguları da daha fazla yaşıyor.

    İmrenme

    600 yetişkinle yapılan bir araştırmada, yaklaşık 200 kişi sosyal medyanın kendilerinde başta öfke olmak üzere olumsuz duygular yarattığını ve bunun imrenme duygusuna dayandığını söylüyordu.

    Fakat imrenmenin yıkıcı bir duygu olması gerekmediğine ve insanları daha fazla çaba göstermeye sevk ettiğine inananlar da var.

    Yalnızlık

    19-32 yaş grubundan 7 bin kişi ile yapılan bir araştırmada, sosyal medyada fazla zaman geçirenlerin sosyal izolasyon yaşama ihtimalinin iki kat fazla olduğu görüldü.

    Sosyal medyada geçirilen zaman yüz yüze iletişimin yerini alabiliyor ve insanların kendilerini dışlanmış hissetmesine neden olabiliyor.

    Arkadaşlarının çok daha ideal ve mutlu bir yaşam sürdüğü duygusuna kapılan kişi, onlara imrenecek ve kendisinin içindeki sosyal izolasyonu olduğundan fazla görmesine neden olabilecektir.

    Sonuç

    Birçok alanda kesin sonuçlara varmak için henüz yeterli bilgi yok. Ama veriler, kişilik özelliklerine ve önceki koşullarına bağlı olarak sosyal medyanın kişileri farklı etkilediğini gösteriyor.

    Tıpkı yemek, kumar ve modern çağın diğer cazibeleri gibi bazı kişilere sosyal medyayı aşırı kullanmamalarını önermek gerekir. Ama sosyal medyanın bir bütün olarak kötü bir şey olduğunu söylemek de yanlış olur; zira hayatımıza kattığı olumluluklar da var.

    KAYNAK: BBC Future

     

  • Dünyanın En Zeki İnsanı William James Sidis’in Hayal Kırıklığıyla Dolu Hayatı

    Dünyanın En Zeki İnsanı William James Sidis’in Hayal Kırıklığıyla Dolu Hayatı

    1898-1944 yılları arasında yaşayan ve yaklaşık 300 IQ’su ile birçok otoriteye göre dünyanın en zeki insanı olarak nitelendirilen William James Sidis’in hayat hikayesi, zekanın doğru kullanımı ile ilgili çok güzel dersler verebilir.

    Ekşi Sözlük’ten Dipteyim Sondayım Depresyondayım anlatmış;

    ”William James Sidis dünyanın en zeki insanları arasında gösterilir; kimilerine göre ise dünyanın en zeki insanıdır. IQ’su 300 civarındadır. Rusya’dan ABD’ye göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

    1 Nisan 1898’de doğmuştur. Henüz altı aylıkken bazı kelimeleri söyleyebildiği annesi tarafından fark edilir. Sekiz aylıkken alfabeyi söktüğü söylenir. Bir buçuk yaşındayken de günlük gazeteleri okumaya başlar. William’ın dahi olduğunu gören annesi doktorluğu bırakır ve tüm vaktini harika çocuğa ayırır. Altı yaşındayken lise seviyesindeki bir öğrenciye çoktan yetişmiştir Sidis.

    Sekiz yaşına basmadan İngilizce, Latince, Yunanca, İbranice, Fransızca, Almanca ve Rusça’yı konuşabilmektedir. Geçmiş veya gelecekteki bir tarihin hangi güne denk geldiğini hesaplayabilirdi. Süper çocuğun bu üstün yetenekleri onu medyanın ilgi odağı yapar; New York Times, William James Sidis’e ilk sayfasında yer verir. Artık ABD’de herkes süper çocuktan haberdar olmuştur.

    Dokuz yaşındayken Harvard‘ın sınavlarını kazanmasına rağmen yeterli duygusal olgunluğa ulaşamadığı için Harvard’a alınmaz. Harvard’ın kafi gördüğü duygusal olgunluğa onbir yaşında ulaşır ve Harvard’a alınır. Aynı sene Harvard profesörlerine konferans bile verir. Harvard’daki eğitimini başarıyla bitiren Sidis, onaltı yaşındayken hukuk eğitimi almaya başlar.

    Lakin işler istediği gibi gitmez. Sosyalist olan William, 1 Mayıs gösterilerinde hükümet tarafından tutuklanıp hapse atılır. Ailesinin nüfuzunu kullanmasıyla hapis cezası başka bir cezaya çevrilir. Sidis gerek katıldığı eylemlerden gerekse ateist olmasından mütevellit halkın gözünden düşer. Yükselişiyle medyanın ilgi odağı olan Sidis, düşüşüyle de medyanın ilgi odağı olur. Bu ilgi Sidis’in canını bir hayli sıkmaktadır.

    Hayatının geri kalan kısmını bilimden uzak geçirmiştir; ufak çaplı işlerde çalışıp ekmeğini kazanmaya çalışmış ve 17 Temmuz 1944’te ölmüştür. Hayatının son demlerinde öğrendiği dil sayısının 40’ı bulduğu söylenir.

    William James Sidis tüm umutları boşa çıkarmıştır. Kendisinden beklenenleri veremeden göçüp gitmiştir bu dünyadan. Zamanında aynı kefeye konulduğu Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Isaac Newton gibi dahiler kadar üretken olamamış, arkasında önemli buluşlar, eserler, teoriler bırakamamıştır. Sadece 2-3 kitap bırakmıştır ardında.

    Bu fiyaskodan kimileri Sidis’i kişisel projesi olarak kullanan ailesini, kimileri ise Sidis’i bir türlü rahat bırakmayan gazetecileri suçlu bulmuşlardır.

    New York Times’a henüz çocuk yaşlarda manşet olan Sidis’in ileride bir baltaya sap olamayıp, beş parasız bir şekilde öleceğini kim düşünürdü ki?

    Velhasıl bu hayatta ne oldum değil, ne olacağım diyecekmişsin azizim…”

     

     

  • Benjamin Franklin Etkisi; İyilik Yapma Dürtüsü

    Benjamin Franklin Etkisi; İyilik Yapma Dürtüsü

    İyilik Yaptığımız İnsanları Mı Severiz, Sevdiğimiz İnsanlara Mı İyilik Yaparız?

    İyilik yaptığımız kişilere daha çok bağlanıyoruz. Buna, bu fenomeni keşfeden ilk kişi Benjamin Franklin olduğu için Benjamin Franklin Etkisi deniyor.

    On sekizinci yüzyılda, Amerikalı bilim insanı ve siyasetçi Benjamin Franklin, Pennsylvania eyalet meclisinin ikna edilmesi güç ve inatçı bir üyesinin işbirliğini kazanmak istedi. Adama yalvarmak yerine, Franklin tamamen farklı bir yol izlemeye karar verdi.

    Adamın kütüphanesinde nadir bulunan ilginç bir kitabın nüshası olduğunu biliyordu ve adama kitabı birkaç günlüğüne ödünç alıp alamayacağını sordu.

    Adam bunu kabul etti ve Franklin’in ifadesiyle “Bir sonraki görüşmemizde benimle konuştu (ki daha önce bunu hiç yapmamıştı), üstelik büyük bir kibarlıkla ve takip eden dönemde her konuda beni desteklemekten kaçınmadı.” dedi.

    Franklin, kitap ödünç alma tekniğinin başarısını basit bir kurala dayandırmaktaydı:

    “Size bir kez iyilik yapan, onu bir daha hiç zorlamanıza gerek kalmadan bir kez daha yapmaya hazır olacaktır.”

    Başka bir deyişle, bir kişinin sizi sevme olasılığını artırmak için size bir iyilik yapmasını sağlayın.

    Yüz yıl sonra, Rus roman yazarı Leo Tolstoy da aynı fikri şu cümlelerle dile getirdi:

    “İnsanları bize yaptıkları iyiliklerden dolayı değil, biz onlara iyilik yaptığımızda daha çok severiz.”

    1960’lı yıllarda, psikologlar Jon Jecker ve David Landy, bu 200 yıllık tekniğin yirminci yüzyılda hâlâ işe yarayıp yaramadığını keşfetmeye karar vermişlerdir.

    Bir deneyde, katılımcılara bir miktar para kazandırılmıştır. Laboratuvardan ayrılmalarının ardından, bir araştırmacı bazı katılımcıları yakalamış ve para sıkıntısı çektiğini söyleyerek onlara parayı geri verip veremeyeceklerini sormuştur.

    Bölüm sekreterliği yapan ikinci bir araştırmacı ise diğer katılımcılara giderek aynı talepte bulunmuş ama bu sefer psikoloji bölümünün deneyin masraflarını karşıladığını ve bölümün para sıkıntısı çektiğini söylemiştir.

    Daha sonra, katılımcıların hepsinden her bir araştırmacıyı ne kadar sevdiklerini değerlendirmeleri istenmiştir.

    Franklin ve Tolstoy’un onca yıl önce öngörmüş olduğu gibi, katılımcılar kişisel olarak yardım ettiklerini düşündükleri araştırmacıyı daha çok sevmişlerdir.

    Kulağa tuhaf gelse de “Franklin Etkisi” denen bu ilginç olgu teorik açıdan doğrudur. Çoğu zaman, insanların davranışları duygu ve düşüncelerinden kaynaklanır.

    Özetle, insanları sizi sevmeye teşvik etmek için onlardan yardım isteyin.

    Şu durumda, Balzac’ın: “İnsanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayın.” sözü de, yerine oturuyor sanırım.

    İyilik dürtünüzü, kendi çıkarları için kullanmak isteyen insanlara karşı bilinçli olmanız dileğiyle…

    KAYNAKÇA:

    Yazı, Prof. Richard Wiseman’ın “59 Saniye” adlı kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır. (İyilikler, Gülünç Durumlar ve Dedikodu / sayfa 60-61)

    Matematiksel

    Gamze Dönmez

     

  • Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Hemşirelik deyince akla ilk gelen isimlerden birisi, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçen, Florence Nightingale’dir. Ancak kendisinin pek de bilinmeyen bir yönü vardır; iyi bir matematikçi ve istatistikçi olması. Diğer birçok kadın gibi başkaldırı ve mücadele dolu geçen hayatına kısaca göz atalım.

    Florence Nightingale, 12 Mayıs 1820’de Floransa, İtalya’da entelektüel ve varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailesinin geniş olan sosyal çevresi onun küçük yaşlardan itibaren yazarlar, şairler, politikacılarla dolu bir çevrede büyümesini sağladı. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, La­tince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik konusunda bilgili, aydın bir kadın olarak yetişti.

    Tüm olumlu şartlara rağmen mutsuz bir çocuk ve genç kadındı. Zenginlik, gösteriş onun için bir şey ifade etmiyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir değişim arzusu vardı, bir kadın olarak kendisine bahşedilen rolleri üstlenmek ve sürdürmek fikri onu giderek daha da sinirli ve asi bir ruha büründürüyordu. Uykusuz geçen geceler boyunca, kendisinin neden diğer kadınlar gibi düşünmediğini sorguladı ve sonunda kendince bir cevap buldu, bu Tanrının bir isteği idi. O, Tanrı adına hizmet etmek için yaratılmıştı.

    Yirmi yaşına basmadan öğrenimini matematik alanına kaydırmak istedi ancak bu isteği ailesi özellikle annesi tarafından hoş karşılanmadı. Annesine göre matematik bir kadının pek bir işine yaramazdı. Kararlı olan Florence sonunda mücadeleyi kazandı. Zamanın ünlü matematikçilerinden aritmetik, geometri ve cebir dersleri aldı, öğrendiği bilgileri çevresindeki çocukları eğitmek için kullandı. Bugün British Museum’da, kendi el yazısı ile hazırladığı aritmetik ve geometri ders planları bulunmaktadır. Planlarına göz atan biri onun ezberci değil, sorgulayıcı bir yöntem izlediğini gözlemleyebilir.

    Geniş bir ilgi yelpazesine sahipti aslında. Yirmi beş yaşında sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Hemşirelik ilgisini çekti. Aynı matematikte olduğu gibi, ailesi hemşireliğin de Nightingale’e göre olmadığını düşündü. Bu meslek onları küçük düşürecekti çünkü 1800’lü yılların ortasında, İngiltere’de hemşirelik cahil kadınların bir uğraşı olarak görülüyordu. Özellikle annesinin ve kız kardeşinin itirazlarına rağmen Florence 32 yaşında özgürlüğünü kazandı.

    Ailesi ile Avrupa ve Mısır’ı dolaşırken çeşitli hastane sistemlerini öğrenme fırsatı bulmuştu zaten. Almanya ve Fransa’da eğitimine devam etti. Londra’da kadın hastaların bakıldığı bir hastanenin yöneticisi oldu. Hastanelerin te­mizliği ve düzeni konusundaki bilgisi ve yete­neği kısa sürede anlaşıldı ve aradığı fırsat 1854′te karşısına çıktı.

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya açtığı Kırım Savaş’ında İngiliz sağlık teşkilatı çok hazırlıksızdı. Kırım Savaşı’ndaki yaralı askerler İstanbul’a getiriliyor, bunlardan Fransızlar Taşkışla, İngilizler ise Selimiye Kışlası’nda tedavi ediliyorlardı. Ekim ayında yaralı İngiliz askerlerinin çok kötü ko­şullarda olduğu haberi İngiltere’ye ulaştı. Florence’ın hayatını değiştirecek kişi dostu Savaş Bakanı Sidney Her­bert oldu.

    Sidney onu Türkiye’deki İngiliz Hastaneleri Kadın Hemşirelik Teşkilatı’nın başına getirdi. Florence ve 38 hemşire arkadaşı İstanbul’a gönderildi. Geldiklerinde hastanenin bakımsız olduğuna ve insanların savaşta aldıkları yaralardan çok sıtma ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğüne ta­nık oldular. O dönemde daha bakteri nedir bilinmiyordu hastane gereğinden çok kalabalık, beslenme yetersiz, hijyen ise yok denecek kadar azdı. Florence için kötü bir diğer sürpriz ise hastane çalışanlarının tutumları oldu, sonuçta o zamana kadar barikatlarda yaralı olanların eşleri hariç hastabakıcı olarak kadınlar çalışmamıştı. Nightingale inatçı, sabırlı ve yoğun bir çalışmayla yiyecek, giyecek, çarşaf, sargı bezi ve araç gereç gibi eksikleri gidererek, hasta­nede bakımın düzenli ve sağlığa uygun olarak yapılmasını sağladı. Onun başarısı aslında hemşirelikten çok organizasyon becerisi oldu.

    Florence Türkiye’de yaklaşık 2 yıl kaldı, döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, elbette bunda biraz ülkesine düzenli olarak kendi yazdığı, biraz da hastanede tedavi gören askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplarında payı vardı.

    Kraliçe Victoria, Nightingale’in çalışmalarını ‘’Nightingale Jewel” olarak bilinen gravür bir broş ile sunarak ödüllendirdi ve ona Britanya hükumetinden 250.000 $ ödül verdi.

    Nightingale bu parayı kendisi için harcamamaya karar verdi. 1860’da St. Thomas Hastanesi’nin içinde Nightingale Hemşireler Eğitim Okulunun kurulmasını finanse etti. Nightingale artık bir kahramandı, o elindeki lambası ile karanlığı aydınlatan bir ışıktı halk için.

    Victorian kadınların bir simgesi olarak ün kazanmasına karşın daha sonraki ve daha az tanınmış eseri, çok daha fazla hayat kurtardı aslında. Bu uygulamalı istatistikti…

    Nightingale savaştan döndüğünde, halk ona hayranlık duysa bile aslında tüm çabalarına karşın hastanede hastalıktan ölen binlerce insanı kurtaramamanın verdiği bir başarısızlık duygusu ile doluydu. Bir reform yapılması gerekiyordu.

    Hastanelerdeki sağlık sorunlarının istatistiksel analizlerini yapmaya başladı. İstatistiksel analizleri savaş sonrası askerlerin sağlık sorunlarını da kapsadı. Ve sonunda Kraliçe Victoria’yı ikna etmek için 830 sayfalık bir rapor hazırladı. Ancak sadece sözcükler yeterli değildi, raporunda kaç kişinin, nerede ve neden öldüğü hakkında geniş istatistik tablolarını derledi dikkat çekici tablolar ekledi bu rapora.

    Bu araştırması sırasında çalıştığı hastanedeki ölümlerin temel nedenini de anladı bir anda. Ölüm oranlarının düşmemesinin nedeni hastanedeki yetersiz beslenme, bakım ya da hijyen eksikliği değildi temelde. Esas sorun hastanenin altyapısı idi. Mart 1855’te Türkiye’ye bir ekip gönderildi ve hastanenin kanalizasyon sistemi yenilendi, havalandırma sistemi düzenlendi. Sonuçta ölümler yüzde 52’den yüzde 20’ye düştü.

    Hazırladığı diyagramlar, çizelgeler o kadar başarılı idi ki sonunda Kraliçe Victoria ikna oldu ve sağlık üzerine İngiltere’de Kraliyet Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi.

    İstatistik tekniklerinin kullanılmasında gösterdiği ustalık Florence Nightingale’in 1858 yılında Royal Statistical Society’nin ilk kadın üyesi olarak seçilmesine neden oldu.

    Hiç evlenmedi Nightingale. Hastanede çalıştığı sırada yakalandığı Kırım ateşi olarak bilinen bir hastalık nedeniyle 38 yaşından itibaren neredeyse yatağa bağımlı kaldı, sağlığına tam olarak kavuşamadı. Ancak hasta yatağından kamuoyunu etkilemeye, araştırmalar yapmaya devam etti. 1859 yılında sivil hastanelerin nasıl düzgün bir şekilde çalıştırılacağına odaklanan “Hastane Notlarını” yayınladı.

    1910 yılında ölüm anına kadar hiç boş durmadı, ‘’ölümümden sonra gösterişli bir tören istemiyorum’’ demişti ve nitekim öyle oldu. Basit bir törenle bedeni Hampshire’da bulunan aile mezarlığına, dağıttığı umut da gelecek nesillere nakledildi.

    Bugün Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı olarak bilinen yerde Florance Nightingile anısına 1857 yılında dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın üzerine 1954 yılında çakılan bronz plakada şunlar okunmaktadır: Bir asır önceki bu mezarlık yakınındaki çalışmaları insanlık acılarını azaltmış ve hemşirelik mesleğinin doğuşuna sebep olmuş Florance Nightingile anısına.

    Kaynaklar:

    agnesscott.edu/lriddle/women/night_educ.htm

    biography.com/people/florence-nightingale-9423539

    sciencenews.org/article/florence-nightingale-passionate-statistician

    Matematiksel / Sibel Çağlar

    Nilay Gündüz

  • Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali, resimleri, hayatı ve fikirleriyle sanat tarihinin eşsiz adamı. Yaşamının ilginçliği yansımıştır resimlerine, belki de resimleri yansımıştır yaşamına başından beri. Bugün Dali’nin (Salvador Domingo Felipe Jacinto Dali y Domenech kısaca Salvador Dali daha da kısası Dali) hayatını ve eserlerini sunuyoruz sizlere.

    La Figueras… Kuzey İspanya’da Pirene eteklerinde bir kasaba.
    Noter Sinyor Cusi menenjitten ölen oğlu Salvador’u bir türlü unutamaz. Hanımın tekrar hamile kaldığını duyunca neredeyse zil takıp oynayacağı tutar. Eğer şu doğan çocuk da erkek olursa…

    Olur da. Sinyor ve Sinyora Dali’nin bu afacanı bir sırtlarında taşımadıkları kalır, “yapmayın etmeyin” ikazlarını ciddiye almaz, alabildiğine şımartırlar. Dali 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti.

    1973’te şöyle yazacaktı: ‘Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları, yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu.’

    Biliyor musunuz? Katalanlar İspanyollardan çok farklıdırlar, daha zengin, daha aykırı ve sanata daha meraklıdırlar. Barcelona’da yaşarlar ama kalpleri Paris’te atar. Dali’lerin yazları takıldıkları Cadaques antik bağ taraçaları ve yıldız yelinin kemirdiği kayalarıyla farklı bir coğrafyadır. İşte bu jeolojik taşkınlıklar çocuğun hayal dünyasını cilalar.
    Gün gelir minik Salvador çift tarafı kesen ustura olur, ev halkı “aman heyheylenmesin” diye sevimli kardeşi Anna Maria’yı kucağa almaktan korkar, garibi beşiğinde bırakırlar.

    Salvador Felipe Jacinto Dali 7 yaşındayken imparator olmaya niyetlenir. Napolyonvari tavırlar takınır ve emirleri yerine getirilmezse tafra yapar. Keratanın kabahatleri bile “hikmet” sayıldığı için hepten şarlar, kapıları duvarları karalamaya başlar. “Aaa bak teyzesi ne güzel di mi” dendikçe gemi azıya alır, bıkıp usanacak yerde üç vardiya mesai yapar.

    Babası bu küçük despota irili ufaklı fırçalar, renk renk boyalar alır ve ressam Juan Nunez’in peşine takar. Juan Usta küçük canavarın hiç de boş olmadığını fark eder ve derse kara kalem çalışmalarından başlarlar. Salvador resme oturunca kendini unutur, adeta başka âlemlere yelken açar. Hem çizgileri sağlamdır hem de hayal gücü sınır tanımaz.
    Salvador, gençlik yıllarında hem Madrid San Fernando Akademisi’ne devam eder hem de sanat dergisi Studium’da çalışır. Ancak anarşist tavırları yüzünden okuldan atılır, hatta bir süre Girona’da tutuklu kalır (1923). O da çarığını çorabını toplar, Paris’e kaçar. Burada Picasso’yla tanışır ve “kübizm” takılmaya başlar.

    Bu kübizm denen akım o yıllarda pek modadır, bunlar zamana ve mekana bağlı kalmaz, nesnelerin tabiî düzenini bozarlar. Mevzuya başka açılardan bakar, hayalleri, arzuları karalamaktan kaçınmazlar.

    Kübistlerin anlaşılmak gibi bir dertleri yoktur, katar, karıştırır, marifeti meçhulde ararlar.

    O günlerde Avrupa’da Freudçular çok konuşulur, nitekim Salvador’u da tesirleri altına alırlar. Bir tarafta ahlaki kuralları “pranga gibi” gören sanat camiası, öbür yanda “psikanalizasyon” takılan doktorlar. Bunlar çarpık ilişki adına akla gelecek her haltı onaylar, gırtlaklarına kadar pisliğe batarlar. Göz ne görürse, gönül ona konar derler ya Dali de “abuk saçık” resimler yapar. Kaldı ki yakın arkadaşları da sağlam pabuç sayılmazlar, nitekim o da çizgi dışı bir adam olur çıkar. Saçlarını uzatır, dudaklarını boyar, Don Kişot gibi bıyık bırakır, gözlerini pörtlete pörtlete bakar ve aklını poşetlik resimlerle bozar.
    Dali, deli midir değil midir bilmiyoruz ama kendine “paranoyak” dedirtebilmek için takla atar, öyle ki konuşma yapmak için çağrıldığı kürsüye dalgıç elbiseleriyle çıkacak kadar. Üstelik tasmalarından tuttuğu iki azgın tazıyı zaptetmeye çabalar. Ona göre reklam reklamdır, iyisi kötüsü olmaz, uyanık olan şöhreti skandallarla yakalar.

    Salvador her ne kadar kapitalistlere sövse de onlar gibi yaşar, adıyla çıkan kozmetiklerden isim hakkı alır, su gibi dolar harcar.

    Dali şıpsevdidir, tez bıkar. Soyut resim, gerçek üstücülük, izlenimcilik, noktacılık ve kübizmde sebat etmez, her akıma girer çıkar. Kâh Troçki resimleri çizer, kah Nazi damarı tutar. Ama etkilendiği insanlara hakkını verir, kimsenin tarzını, fikrini çalmaz, atıf yapmaktan kaçınmaz.

    Bir ara sinemaya merak salar, ancak bir sürrealist klasiği olan “Un Chien Andalou” (Bir Endülüs Köpeği) ile çok tepki toplar. Filmcilikten çabuk soğur ama tiyatro, opera, bale, mimari, peyzaj ve edebiyat sahalarında at oynatmaktan hoşlanır hem boyar, hem yazar.

    Dali bir ara şair Paul Eduard’ın Rus asıllı eşi Helena Diakonova (Gala) ile tanışır. Kadını ayartmak için boynuna inci kolyeler, kulağına sardunyalar takar. Vücudunu tıraş kesiği gibi kanla boyar. Bunu balık kılçığı, keçi gübresi ve yağla karıştırıp şekil yapar. Hasılı kırk kılığa girer ve Gala’yı arkadaşının elinden kapar.
    “Hem monarşistim hem anarşist” sözüyle ünlenen Dali, İspanya İç Savaşı’nda yurdundan kaçar. Irkçı olmadığı gibi Marksizm’le de işi olmaz, esasen politikayı kansere benzetir ve burjuva gibi yaşar.

    Sürrealist’lerin (gerçeküstücülerin) önde gelen isimlerinden biri olan Dali’nin bazı tabloları mizah kokar. Mesela şahane bir sahil yapar, dağlar, kumsallar, dalgalar filan… Köpeğini arayan bir çocuk denizi halı gibi kaldırıp altına bakar. Sonra o akan saatler, kokmuş eşekler, kuyruklu pionalar…

    Hareketli olan ve zamanlama gerektiren öğelerse kediler, su ve Dali’nin kendisidir. Halsman sayar, 3’de asistanlar kedileri ve suyu fırlatır, Dali sıçrar ve Halsman deklanşöre basar. Mükemmel kareyi yakalamak için zamanlama çok önemlidir ancak biraz şansa da ihtiyaç olduğu açıktır. Asistanlar stüdyoyu temizleyip, kedileri kontrol altına almaya çalışırken Halsman karanlık odada sonucu kontrol eder ve yeniden denemek için döner. Doğru zamanlama ve kusursuz fotoğraf için defalarca aynı şeyler tekrarlanır. Halsman kitabında Dali Atomicus’u çekebilmek için 6 saat boyunca çalıştıklarını, 28 fırlatış gerçekleştirdiklerini anlatır ve kedilerin zarar görmediğini de ekler.

    Life dergisi bu muhteşem fotoğrafa derhal iki sayfa yer ayırır. Ve tüm zamanların en ünlü, en çok basılan, en çok kopyalanan, hakkında en çok yazılan fotoğrafı haline gelir. Fotoğraf kendi başına fotografik değerler açısından başarılı ve dikkat çekici olduğu kadar, aykırı bir sanatçının aykırı bir sanatsal ifadesi olarak da değer taşımaktadır. Dali’nin kendisi ve çalışmalarının bu fotoğrafa konu olması fotoğrafa bir kat daha anlam ve başarı katar.

    Dali bir şeyden korkmaz ölümden korktuğu kadar. Unutulmaktansa ıstırap çekmeye razıdır, mezara koymasınlar da isterse etlerini doğrasınlar. Son olarak Salvador Dali, 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden ölür ve Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömülür.

    21 Nisan’da bazı gazetelerde (çok değil sadece Hürriyet ve Milliyet’te) İspanyol gerçeküstücü ressam Salvador Dali’nin de aralarında olduğu sanatçılara (Picasso gibi) ait 496 parçalık bir koleksiyonun Fransa’da, Paris’teki Sotheby’s Müzayede Evi’nde açık artırmayla satılacağı haberleri çıktı.

    26-27 Nisan’da düzenlenen müzayede kapsamında Salvador Dali’nin özel çizimlerinin olduğu bir not defteri de bulunuyor. Defterin sanat tarihinde kendisine özel bir yeri olan ressama ait olması önemli ama daha ilginç olan yanı Dali’nin arkadaşı şair Paul Eluard’ın eşi olan Gala’ya âşık olduğu ve onu işe yarayacağını düşündüğü tuhaflıklarıyla (elbiselerini yırtmak, kulağına sardunya çiçeği takmak gibi) baştan çıkarmaya çalıştığı, sonra birlikte yaşadığı döneme (1920’lerin sonu-1930ların başı) ait olması.

    O dönem ressamın aynı zamanda en bilinen eserlerinden biri olan Belleğin Azmi isimli tablosunu yaptığı yıllar (1931).

    Yaptığı resimlerin bazılarına göz atarsak:

    Salvador Dali; ‘’Düşmanlarımın, arkadaşlarımın ve halkın resimlerime aktardığım imgelerin anlamını çözemediklerini söylemeleri bence son derece anlaşılır bir durum. Onları yapan kişi olarak ben bile anlayamazken, başkaları nasıl olur da bu imgeleri anlamayı umabilir.” demiş. Yine de biz şansımızı deneyebiliriz.

    -Belleğin Azmi

    Salvador Dali’nin en ünlü tablolarından biri Belleğin Azmi isimli bu tablosudur. Eriyen Saatler olarak da biliniyor. Bu tablo için bir çok varsayım var. Aynı zamanda bu tabloyu herkes farklı yorumlayabilir. Bu varsayımlardan biri; genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanıyor. Salvador Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak ağustos güneşi altında erimekte olan bir Fransız peynirinden aldığını söylemiştir. Tablonun ortasında canavar biçiminde bir insan figürü var. Salvador Dali’nin bir çok yapıtında da var bu nesne ve sanatçının kendisini betimlemesi olarak algılanıyor. Gözü kapalı ve uyku halinde olan bu figür rüya olayına işaret ediyor olabilir. Resimdeki saatlerinde rüya görülürken geçen zamanı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani bilincimiz yerinde değilken zaman bizim için bir şey ifade etmez sadece akıp gider. Sol alt köşedeki turuncu saat karıncalarla kaplıdır. Salvador Dali karıncaları, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla kullanmıştır. Son olarak, Mona Lisa tablosu gibi tamamlandıktan kısa bir süre tablonun kırmızı şarapla ıslatıldığı söyleniyor.

    ‘’Efendim iyi ressam olmak çok kolaydır. Sadece iki şartı vardır. Birincisi İspanyol olmanız gerekir. İkincisi adınızın Salvador Dali olması gerekir.”

    -Haşlanmış Fasülyeli Yumuşak Yapı (İç Savaş Sezgisi)

    1936’da başlayan İspanya İç Savaşı’ndan altı ay önce tamamlamış bu resmi Salvador Dali, haşlanmış fasulyeyi kolları bacakları ayrışmış ve kendisiyle dalaşan, sanki kendi kendini boğmaya çalışan kocaman bir figür gibi betimlemiştir. Savaştan altı ay önce koyduğu İç Savaş Sezgisi adı ise Salvador Dali kehanetlerinin gerçek olduğunun bir kanıtıdır.

    ‘’Delilerle benim aramdaki fark, onların deli, benimse deli olmamamdır.”

    -Yanan Zürafa

    Yanan Zürafa, Salvador Dali’nin anlatımıyla ”erkeksi kozmik kıyamet canavarıdır.” Zürafa, Dali’ye göre savaşın önsezisidir. Öndeki ve arkadaki kadın figürünün sırtını iskelet benzeri bir yapıyla destekleyerek toplumun hatalarını ve zayıflıklarını anlatmak istemiştir. Salvador Dali insan vücudunu psikanaliz ile açılabilen tamamen gizli çekmeceler olarak görüyor. Bazı yorumlarda ise bu figürlerin uzun boylu mankenler olduğu ve savaşın yaklaştığını duyuran ölüm melekleri olduğu söyleniyor.

    ‘’Ben sürrealizmin ta kendisiyim.”

    -Yeni İnsanın Doğuşunu İzleyen Jeopolitik Çocuk

    Yumurta şekli verilmiş bir dünya var. Kuzey Amerika üzerinden çıkmaya çalışan bir adam resmedilmiştir. Anlatılmak istenen, II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın kuruluşu ve yeni süper güç haline gelişidir. Sağ tarafta adamın elinin altında ezdiği Avrupa ve diğer üçüncü dünya ülkeleri de değişen güç dengesini simgeliyor. Salvador Dali bu tabloyu Amerika’da kaldığı sürede çizmiştir.

    Salvador Dali 16 yaşındayken günlüğüne şunları yazmış:

    ‘’Bir dahi olacağım, dünya bana hayran kalacak. Muhtemelen hor görüleceğim ve anlaşılmayacağım ama bir dahi, büyük bir dahi olacağım.

    -Uzay Fili

    Fil sembolü Salvador Dali’ye göre geleceği ve aynı zamanda gücü ve hakimiyeti temsil etmektedir. Dali, filleri çok uzun ve neredeyse görünmeyecek kadar ince bacaklar ile tasvir ederken aslında sırtlarında yer alan ağırlığın önemine vurgu yapmak istemiştir.

    KAYNAK: presshaber.com/salvador-dali-ve-delilikleri-27233.html

    Nilay Gündüz

  • Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Bütün zamanlarda rastlayabileceğimiz, zamanını aşmış, hatta zaman hakkında öngörüde bulunmuş ve bu öngörüleri gerçekleşmiş insanlar vardır. Bugün sizler için Aldous Huxley’nin hayatından sahneleri paylaşmak istedim.

    “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur…”

    -Aldous Huxley

    İnsanlığın yok oluşuna dair senaryolar ve teoriler üretmek sanatın hemen her alanına yayılmıştır. Sinema perdeleri, kitap sayfaları; anti ütopyalara ve bizlerin karanlık sonuna dair çarpıcı saptamalarla doludur. Yaşadığı dönemin sosyolojik yapısını son derece başarılı bir şekilde gözlemleyen bazı yazarların geleceğe dair neredeyse doğaüstü denilebilecek varsayımlarda bulunması “anti-ütopya kahramanları” efsanesini yarattı. Bunların bir kısmı çoktan gerçekleşti ve tıpkı onların tahmin ettiği gibi bu gerçekleşen kötü kehanetleri kimse anlayamadı çoğu zaman; anlamak istemedi.

    Distopya genellikle ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini anlatmak için kullanılır. Distopik toplum, otoriter –totaliter bir devlet modeli veya daha farklı bir baskıcı sistem altında karakterize edilir. Distopik kitaplar ve yazarlar çoğunlukla bilim kurgu türünün alt dalı olarak görülür. William Gibson gibi modern yazarlar ise distopyayı bilimkurguyla harmanlayıp siber-punk kültürünü yarattılar. ‘’Neuromancer” her şeyi başlatan ilk kitaptı. “Matrix” filminin ve getirdiği felsefenin en önemli ilham kaynaklarından biri olan bu kitap bir bilgisayar korsanının hikâyesini anlatıyor. Son yıllarda öyle veya böyle hepimizin bir şekilde kulağına çalınan siber alem korsanları, sanal dünyanın düzen bozucu garip ve tehlikeli karakterleri olarak tanıtıldı. Kitabın ana karakteri, şimdiye kadar yapılmış en büyük bilgisayar korsanlığını başarmak için tutulur. Modern dünyanın yapay zekâya yenilişini ve insanın robota dönüşünü çarpıcı bir gerçeklikle aktaran roman, sanki uçurumun tam kıyısında sallandığınız hissini veriyor. Hikayenin en önemli olgularından biri gittikçe devleşen küresel holdingler ve şirketler… Dünyayı ilgilendiren hayati kararların birkaç insanın parmağının ucunda oluşunun ne anlama geldiğini ve bize nelere mal olacağını sade ve akıcı bir dille anlatan roman bilimkurgu türünün bir şaheseri olarak kabul ediliyor, ama hala yeterince ciddiye alınmıyor. Oysa yazar bize daha önce hiç bakmadığımız bir yönü gösteriyor. “Herkesi değişmekle suçluyorsunuz. Peki, siz ne kadar değiştiniz?” diyor.

    Geçmişin sayfalarından bize seslenen bu karanlık kâhinlere ve bazı sözlerine kulak verin. Onların hayatları ve hikayeleri, puslu yarınlarımızı aydınlatabilir.

    “Belki bu dünya da başka bir dünyanın cehennemidir.”

    -A. Huxley

    Aldous Leonard Huxley 26 Temmuz 1894 yılında İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim   adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Oxford’daki Eton College’da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Balliol Koleji’ni bitirdi. Yaşadığı hayat ve savunduğu fikirler çoğu zaman çağdaşlarının saldırılarına hedef oldu fakat o eşi benzeri bulunmaz bir hatipti. Aldous Huxley hiçbir zaman ucuz söz cambazlıklarıyla vakit kaybetmemiştir. O tam ortadan ikiye bölünmüş bir ruh taşıyordu. Bir parçası her zaman gizemi ve bilinmeyeni düşünür, ruhun yapacağı mistik yolculuklara kafa yorarken; diğer parçasıysa son derece keskin ve rasyonel zekâya sahip bir bilim adamıdır. Diğer yandan Huxley gelmiş geçmiş en büyük entelektüellerdendir. Öldüğünde pek çok akademik çevre tarafından modern düşüncenin ve en yüksek entelektüel bilginin sembolü olarak kabul edilmiştir. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte bir öğrenme arzusuyla insanın hayatı boyunca okuyup anlayabileceğinden daha fazla kitap okumuştur. Mistik düşünürlere göre özellikle günümüz dünyasında zeki görünmek birkaç sayfayı ezberlemekten geçiyor. İnsanlar kendi benliklerine o kadar yabancı yaşıyorlar ki, başka birinin okuduğu kalın ve çoğu zaman gereksiz kitaplar yığınına bakıp o kitapları okuyanların zeki olduğunu düşünüyorlar. Oysa ayaklı bir kütüphane olmak zeki olmak demek değildir. İşte burada Aldous Huxley’i diğerlerinden ayıran noktayı açıkça görebiliyoruz. Öğrendiği her yeni şeyle kendisine yeni kapılar ve dünyalar yaratan yazar; yaşamının büyük bir kısmında neredeyse tamamen kördü. Buna rağmen araştırmaktan ve hayatın en uç deneyimlerini yaşamaktan çekinmedi.

    En büyük kitaplarından biri olan Cesur Yeni Dünya’ya bir alternatif olarak yazdığı Ada adlı kitabı için girdiği derin araştırmaların inanılması güç boyutunu kendi ağzından yazdığı notlardan anlayabiliriz:

    “Antik Yunan mitolojisi, Polinezya Antropolojisi, Sanskritçe, Çince veya Budist metinlerin çevirisi, bitki ve ilaç üzerine yüzlerce bilimsel araştırma makalesi ve sayısız deney raporu, nörofizyoloji, psikoloji ve eğitim alanında yazılmış sayısız deneme ve araştırma yazısı… Bunun yanında aklınıza gelebilecek her türden absürt yeni ve eski kitaplar, şiir, eleştiri yazıları, seyahat kitapları, politik yorumlar ve her türden insanla yapılmış binlerce röportaj. Filozoflardan aktrislere, akıl hastalarından Rolls Royce firmasının yöneticilerine kadar… Şimdiye kadar araştırdığım bu notlardan yola çıkarak sanırım artık Ada’yı yaratabilirim”

    Kendi yazdığı kitabın anti-tezini yazmaya cesaret edebilecek az sayıda insan vardır. Yazdığı şahesere verilebilecek en güçlü cevabı da yine kendisi vermişti… “Yaşadım ve değiştim.’’ diyor .”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

    ‘Bir gün gerçeği öğreneceksiniz, o zaman GERÇEK hepinizi delirtecek.’

    Aldous Huxley

    Gözündeki problem yüzünden pek çok arkadaşının gittiği 1. Dünya Savaşı’na katılamayan Aldous Huxley bunun yerine kendi iç dünyasında garip bir seyahate çıkmıştır. Mistisizmle ve spritüel dünyayla ilgilendiği kadar tıp ve bilimle de her zaman yakından ilgiliydi. Fakat gözündeki sıkıntılar onu hayatta en sevdiği şeyden, okumaktan alıkoyuyordu. Çevresindeki dünya ise savaş ve açlıkla her gün biraz daha sefalete sürükleniyordu.

    İnsanlığın gidişatından oldukça rahatsız olan Huxley başyapıtı Cesur Yeni Dünya’yı tamamladığında “beat” kuşağının gurularından biri olarak kabul edileceğini ve ölümünden yıllar sonra bile kitabının gençlerin başucunu süsleyeceğini tahmin edemezdi. Ama kitap bir tokat gibi okuyan her yaştan insanı sarsıyordu.

    Cesur Yeni Dünya’yı tarif etmek oldukça zor, çünkü Orwell’in totaliter ve baskıcı rejimindeki gibi şiddet ve alttan alta kaynayan kaos yok burada. Orwell yaşadığı zaman çektiği sıkıntılar dolayısıyla faşizme, kominizme ve totaliter her türlü düşünceye karşıydı. Dolayısıyla kitapta bu baskıcı rejimlere tamamen karşı bir tutumla onları en karanlık şekilde tasvir etmeyi uygun görmüş, oysa Huxley’in dünyası adeta bir liberal ütopyası… İlk bakışta bir anti-ütopya olduğunu anlamak bile zor. Hastalık yok, açlık yok, savaş yok. İşçiler isyan etmiyorlar. Her gün mutlulukla hizmet edip gülümseyerek evlerine dönüyorlar. Golf oynayabilirler veya mucizevî Soma’yla hayattan sınırsız zaman çalabilirler. Kitabın mucize uyuşturucusu Soma geleceğin laboratuarlarında üretilecek olan bir mucize ilaç. Onu aldığınızda hayalinizdeki herhangi bir şeyi tüm gerçekliğiyle yaşıyorsunuz. Örneğin işyerinizdeki 1 saatlik molanızda bir Soma yutabilir ve 1 haftalık Hawai tatiline çıkabilirsiniz. 1 saatlik yoğun deneyim ve sinirsel uyarının ardından yenilenmiş ve huzurlu olarak işinize geri dönebilirsiniz. “Böyle mükemmel bir ilaç olsa kimse evinden çıkmaz, herkes kendi kurduğu hayal dünyasında yaşardı” diyebilirsiniz. Ama bu sistemde kimse sorumluluklarını ihmal etmiyor ve herkes sabah olduğunda görevinin başına geçiyor. Görünüşte mükemmel. Sokakta aç gezen sahipsiz hayvanlar yok. Hiçbir çocuk ailesi tarafından terk edilmiyor. Çünkü tüm sistem aslında dev bir yetimhane… Büyüdüğünüzde bile içinden çıkamadığınız, daha da kötüsü çıkmak istemediğiniz bir düzenek. Cesur Yeni Dünya’da insanlar yapay yollarla ve bir kast sistemiyle oluşturuluyorlar. Her sınıf kendi özel genetik koduyla yaratılıyor ve hepsine farklı isimler veriliyor alpha, beta, epsilon gibi. Her türün kendine has bir görevi var. Tüplerde beslenen bebekler doğar doğmaz şartlandırmayla eğitiliyorlar. Yani yaratılıştan itibaren bir memur ya da bir işçi veya bir yönetici olarak yetiştiriliyorsunuz. Zamanı gelince görevi başına geçen kimsenin aklına karşı çıkmak dahi gelmiyor. Bir bilet satıcısı olabilirsiniz… Bir bilet satıcısı olmak için dünyaya geldiniz. Yaşamınız böyle bir kölelik illüzyonuyla geçip gidiyor. Her distopik romanda olduğu gibi burada da durumdan hiç memnun olmayan bir ana kahraman sistemi kökünden sarsıyor. Soma ise hayatın bu monoton ritminden sıkılıp bunalanlar için ellerinin altında hazır. Çünkü artık seks yapmak bile bir görevdir. İnsanoğlunun seri üretimi veya her şeyi çözecek olan mucize ilaç gibi fikirler bazı insanlara hala oldukça bilim kurgu olarak gözükebilir. Fakat her ne kadar tamamen fantastik bir düşüncenin ürünü olsa da başınızı kaldırıp çevrenize gerçekten baktığınızda bazı garip benzerlikleri görebiliyorsunuz. Örneğin bilgisayar oyunları… Tamamen yapay bir dünyada, yapay zekânın size izin verdiği oranda bir özgürlükte yaşanan hayatları ele alalım. Şu anda siz bunları okurken milyonlarca insan internetin başında sanal dünyada yaratılmış alternatif bir gezegende savaşıyor, ordularını kuruyor ve gruplar oluşturuyor. İnsanlar Facebook üzerinde boşanıp tekrar barışabiliyorlar. Dünyayı etkisi altına alan “Oyun Bağımlılığı” aslında ölümcül bir illet olabilir. Yıllar önce oynadığım bilgisayar oyunlarından birinde unutamadığım bir uyarı vardı. “Oyunun çok güzel ve eğlenceli olduğunu bizde biliyoruz ama oyuncular lütfen yemek ve uyku gibi hayati ihtiyaçlarınızı 6 saatten fazla ertelemeyin.” Bu cümle son yıllara kadar gerçek dışı bir cümle olarak kabul edilebilirdi. Ta ki Japonya ve Amerika’da bilgisayar oyuncusu pek çok kişi hayatını kaybedene kadar… Uyumayı ve yemek yemeyi bile unutup kendisi için yaratılmış yapay bir dünyada ölene kadar kalmayı tercih eden bu yeni nesli ve özellikle son yıllarda gittikçe ateşlenen genetik bilimi ve kopyalama tartışmalarının ışığında bu günlerde “Cesur Yeni Dünya” yeniden okunmalıdır. Seçim yapamadığınız, sizin yerinize her şeyi seçen insanların bulunduğu, ama yine de hep mutlu olduğunuz bir yer, herkesin herkesi elde edebileceği, rekabetin sıfır olduğu bir çevre. Kitabın yazıldığı dönemde henüz klonlama denen kavramın bile var olmadığı düşünülünce, Huxley’nin genetik biliminin geleceğine dair düşünceleri önünde saygıyla eğilmemek imkansız. Romanda bireyler, mutlu olduklarına o kadar inandırılmışlardır ki, asla bir epsilon, alfa olmak istemez, bir hademe bir müdür olmak istemez, bir sosyal hizmetli bir doktor olmak istemez. Herkes olduğu durumu benimsemiştir. Ona yüzde yüz adapte olmak ve sisteme itaat etmek için yaratılmıştır. Toplumun yöneticileri her tür insanı duygulardan, isteklerden, tutkudan, korkudan, hatta kendi tarihinden bile uzak bireyler tasarlamış, bu sayede istikrarı sağlamıştır. Kişi olmak, hatta insan olmak yok edilmiştir, birey sadece toplumun devamlılığını sağlayan bir “parça”dır…

    Bu romandan yıllar sonra Aldous Huxley “Cesur Dünyayı Ziyaret” adlı yeni bir kitapla yeni dönemin sosyal ve politik atmosferini son derece başarılı yorumlamayı başardı. Nihayetinde Huxley Doğu mistisizminde aradığı bazı cevapları buldu. Ütopyası “Ada”da, “Cesur Yeni Dünya”nın anti-tezi olan mükemmel bir toplum yarattı. Deliliğin ve cinnetin zincirlerinden kurtulmuş bir toplum…

    “Çoğu insanın genel olarak bir cehennem kavramına ve yaptıkları her kötülüğün ölümsüz bir iskelet tarafından cezalandırılacağına inanıyor olması, onların yine de sanki ölüm henüz hiçbir şekilde kanıtlanmamış bir söylentiymişçesine rahat davranmalarına engel olmamıştır.”

    Aldous Huxley

    Aldous Huxley’in çok bilinen başka bir yönü onu neredeyse meslektaşlarının bile aforoz etmesine neden olmuştur.

    Huxley bir keresinde şöyle demiştir: “Dalın ucuna gitmekten korkmayınız. Meyve oradadır.” Hayatı boyunca bu felsefeyle yaşayan düşünür, özellikle antik kültürlerin bitki bilimi ve botanik bilimiyle yakından ilgileniyordu. Bir gün genç bir psikiyatrist olan arkadaşı ona “meskalin” adlı bir maddeden söz etti. Bu Meksika yerlilerinin “peyote” adını verdiği kutsal bir bitkinin özüdür. Dinsel ayinlerde binlerce yıldır kullanılan bu bitki çok kuvvetli sanrısal bir madde olan meskalin içermektedir. Meskalin algı ve gerçeklik kavramlarını tamamıyla değiştiren güçlü ruh halleri meydana getirir. Psikiyatrist, Huxley’e bu maddeyi ve özelliklerini anlattığında, çok genç yaşta olmamasına rağmen pek çok kişinin cesaret edemediğini hemen yapmaya karar verir. Arkadaşına kendisinin gözetiminde bu çok güçlü uyuşturucuyu denemek istediğini söyler. Burada ilginç olan nokta şudur: Tüm bunlar 1950’li yıllarda geçiyordu. Dünya 68 kuşağının getirdiği özgürlük felsefesiyle henüz tanışmamıştı. Henüz hippiler ya da LSD ortalarda yoktu ve toplum bilmediği her şeyden nefret ettiği gibi eski zamanların bu gizemli iksirlerinden de nefret etmeye hazırdı. Aldous Huxley’in o gün verdiği karar ve sonrasındaki deneyimlerini anlatan kitabı yıllar sonra bir döneme damgasını vurdu.

    6 Mayıs 1953 yılında sabah 11.00 sularında arkadaşı psikiyatrist Humpry Osmond’un gözetimi altında ve bilimsel laboratuar koşullarında 400mg meskalin sülfat içer. Sonrasında olanları anlattığı kitabı “Algının Kapıları” bir kuşağın adeta kutsal kitabı olacaktır. Huxley’e göre beynimiz sürekli olarak bizleri şartlandırır ve görüp hissettiğimiz her şey bu algının kapılarından, yani bir nevi sansürden geçer. Huxley bunu şuna benzetir:

    “Her tarafı kirli balçıkla sıvalı bir pencere düşünün. Dışarıyı hiçbir şekilde görmenize imkan yok. O kirli pencerenin ardından gerçekliği anca varla yok arası bir hayal olarak seçebilirsiniz. İşte bizler bu çamurun ardından seyrediyoruz her şeyi. Kendimizi bile… Meskalin benzeri maddeler o balçık sıvanmış kirli camın ufak bir noktasının bir anlığına temizlenmesine benzetilebilir. O bir anlık temiz noktadan her şeyi olduğu gibi seyredebilirsiniz. İlk defa gerçekten görebilirsiniz. Eğer algının kapıları temizlenebilseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz… Bu diğer dinlerdeki aşkın zikirleri hatırlattı bana. Ses olduğundan farklı anlamlara bürünüyor. Ve insanlar sürekli aynı ritimde bir şeyi mantra gibi tekrar ettiklerinde heyecanlanıyorlar, kalp atışları hızlanıyor. Sonunda beyne giden glikoz bir anlığına azalıyor ve aşkın bir ruh haline geçiyorsunuz. Meskalinde belki bu prensip gibi çalışıyordur. Beyin o kadar gizemli ve büyük ki…”

    Kitap yayımlandığında eleştirmenler ve saygın akademik çevre bir anda tepetaklak oldu. Çünkü Aldous Huxley o dönemin en saygıdeğer isimlerinden birisiydi. Bir laboratuara kapanıp tehlikeli uyuşturucular içecek son kişi gözüyle bakılıyordu. Huxley her şeyi göze alarak ve belki tüm kariyerini tehlikeye atarak bu kitabı yazmayı tercih etti. O yıllarda bu, saygın bir yazarın bir anlık saçmalaması olarak görülüp unutuldu ama kısıtlı ve çok özel bir çevre kitaba hak ettiği değeri verdi. William Burroughs, Allen Ginsberg,Jack Kerouac gibi isimler kitabın mesajını anlamıştı ve “beat” kuşağıyla birlikte sadece edebi bir akımın değil yeni bir yaşam tarzının da fitili ateşlenmiş oldu.

    Bir gün Jim Morrison adında henüz hayattan ne istediğine tam olarak karar verememiş bir genç Aldous Huxley’in “Algının Kapı”ları (Doors of Perception) adlı kitabını okudu. Kitaptan esinlenerek adını “The Doors” koyduğu grubuyla müziğe ve bir kuşağa şairane bir tarzda damgasını vurdu. “Algının Kapıları” Jim Morrison’un başucu kitabıydı.

    Huxley’in kural tanımaz sınırsız tavırları çağdaşı olan akademisyen ve düşünürlerini uykularından etmiştir. 1968 yılında LSD adlı halusinatif uyuşturucunun keşfi duyulduğunda bu ismi duyulmamış maddeyi derhal denemekten çekinmemiştir. Uyuşturucuların tarihi her zaman biraz gariptir. Çünkü bugün lanetlediğimiz pek çok ağır uyuşturucu (örneğin kokain ve morfin) 50’li yıllarda diş çıkaran bebeklerin özel toniklerinde dahi kullanılıyordu.

    Özellikle modern dünyanın pek çok uyuşturucu maddesi hayatımıza eczaneler ve labaratuarlar vasıtasıyla girmiştir. Daha sonra binlerce insanın hayatına mal olacak olan bu tehlikeli zehirlerin çoğu zaman oldukça masum görünüşlü geçmişleri var. Hemen hepsi bir dönem yasaksız olarak eczanelerde satılmıştır. Hepsi günlük hayatlarımıza sessizce girmişler ve zararları anlaşılana kadar toplum onların tamamen zararsız olduğunu farz etmiştir.

    Gelelim Huxley’de bir deprem etkisi yaratan “Lysergic Acid Diethylamide”a yani Lsd’ye… Onun hikayeside en az diğerleri kadar şenliklidir.

    LSD hepimizin çok yakından tanıdığı Sandoz ilaç fabrikasında üretilmiş bir maddedir. Genç kimyager Albert Hoffman mide ağrısına iyi gelebilecek bir ilaç üzerinde çalışıyordu. LSD, Hoffman’ın üzerinde çalıştığı bir buğday küfünden elde ettiği kimyasal bileşene verdiği isimdi. Fakat LSD’nin garip yan etkisi hakkında hiçbir fikri yoktu. Farkında olmadan deri yoluyla madde vücuduna girmişti bile. Şimdiye kadar bir laboratuarda ayrıştırılan en güçlü halüsinatif maddelerden biriyle temas ettiğini fark etmeyen Doktor Hoffman İsviçre’deki laboratuarından çıkıp bisikletiyle patikadan evine giderken aniden bisiklet yolculuğu bambaşka bir yolculuğa dönüştü. Hayaller gören ve rasyonel bir bilim adamı olan Hoffman, her ne kadar kabullenmek istemese de bu deneyimin aynı zamanda son derece ruhani olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalmıştır. Hoffman inanılması güç bir karar verir ve aynı hafta sonu ailesini şehir dışına göndererek evinde tek başına kimseye haber vermeden ilk defa LSD’yi alır. (Huxley ile çok iy anlaşacakları kesin. Birbirlerini yanan bir binaya girmeye ikna etmezlerse tabii.) Dozaj konusunda bir bilgisi olmadığı için aslında bir insanın alabileceği normal dozun dört katı fazlasını aldığını daha sonra fark edecektir. Uyuşturucunun etkisindeyken cansız nesnelerin soluk aldığını gören Hoffman kendi deyimiyle bir nevi aydınlanma yaşamıştır. Evinin bahçesine çıktığında her bir yaprağı ve bitkiyi tek tek ve canlı renklerle olduğundan güçlü bir şekilde tüm duyularıyla hisseden Hoffman,”Bir şekilde tüm evrenin birbirine bağlı olduğunu gördüm. Ve çok farklı bir keşif yaptığımı nihayet anladım.” diyerek, bulduğu bu sıra dışı maddeyi meslektaşlarıyla paylaşmıştır.

    Hoffman’la yıllar sonra yapılan bu röportajı seyretmek çok ilginç. Çünkü yukarıdaki cümle tipik kafası güzel insanların saçmalayacağı “Hey dostum barış ve kardeşlik. Hepimiz biriz” felsefesini andırır. İlk başta iyidir ama 17 yıl sonra o kişiyi hala aynı divanda yatıp içerken gördüğünüzde felsefesine olan güveniniz yıpranabilir. Fakat burada size bunları söyleyen bir duman bulutunun ardında mora boyalı rasta saçlarıyla sitar çalan bir parti canavarı değil. Orta yaşın üzerinde, gözlüklü, laboratuar önlüklü, saçları seyrelmiş ciddi bir bilim adamıdır.

    Hoffman her şeyden önce bir bilim adamıydı. Rasyonel ve analitik olmalı, bu buluşunu hemen test etmeye başlamalıydı. Peki sonrasında ne yaptı? Hemen ertesi hafta ciddi ailesini ciddi çocuklarıyla birlikte akrabalarına gönderdi ve ciddi labaratuar önlüklerini çıkarıp Beatles üyelerinin tümünün bir haftada alabileceği dozajdaki LSD’yi tek bir seferde aldı.

    Buraya kadar anlatılan olaylarda hiçbir yasadışı uygulama yoktur. Madde yasadışı değildir. İlk örnekler Amerika’ya gönderildiğinde Harvard’lı psikiyatristler özgürce LSD deneyleri yapmışlardır. Daha önce değişik maddelerle deneyler yapan Harvard Üniversitesinin saygın profesörlerinden Timothy Mc Leary kendisine ilk örnek gönderildiğinde tıpkı Huxley ve Hoffman gibi tereddüt etmeden denemiştir. Sonrasında ise bir tür LSD gurusu olup çıkmış ve Harvard’ı terk edip hippilerle bir yaşamı tercih etmiştir. Koskoca bir profesörlük kariyerini uğruna bir çırpıda sildiği LSD sayesinde tamamen başka bir anlayışı kavradığını belirten Leary insanlara aleni bir şekilde LSD dağıtıyor ve herkesin denemesi gerektiğini savunuyordu. Gençler kilisede papazın önünde diz çöktükleri gibi çöküp Leary’nin elinden LSD alıyorlardı.Yaşananlar Amerikan halkını ve aileleri şok ederken gençleri kontrol etmek her zamankinden daha zorlaşıyordu. Eski kabilelerin kadim zamanlarda kullandıkları çok kuvvetli sanrısal bitkilere benzeyen bu maddenin 1960 Amerika’sının baskıyla sindirilmiş nesline sınırsız bir şekilde dağıtılması, adeta bir saatli bombayı kurmaya benziyordu. Yasalara bir kez karşı çıkan bir daha başkaldırıyor, sonrasında sistemi sorguluyor ve giderek düzenin çarklarına isyan ediyordu. Aldous Huxley’in 68 döneminde başucu kitabı olmasına şaşmamak gerek.

    Ne yazık ki kısa süre sonra Soğuk Savaş tehdidi dünyayı etkisi altına aldı ve parti sona erdi. Hükümetlerin gizli servisleri kısa sürede LSD hakkında bilgi sahibi olmuşlardı. Öncelikle bu maddeyi sorgulamada kullanmayı düşündüler, fakat LSD etkisi altındaki kişinin gerçeklik kavramı bir hayli değiştiğinden sorgulama imkansız hale geliyordu. İngiliz ordusunun bir tabur askeri üzerinde yapılan LSD deneyi bugün internet üzerinden rahatça seyredilebilir. Sonuçta LSD’nin sorgulamada bir işe yaramayacağı anlaşıldı. Ama farklı bir amaca hizmet edebilirdi.

    Madde tatsız ve kokusuz olduğundan kolaylıkla insanların içkilerine katılabilirdi. CIA bunu siyasi arenadaki rakip devlet adamlarını küçük düşürmek için kullanmayı tasarlıyordu. Bu şekilde bu insanların kendilerini siyasi sahnede küçük düşürmelerini ve otoritelerini zayıflatmayı amaçlayan yetkililer oldukça etik dışı olduğu kaydedilen ve yıllar sonra ortaya çıkan raporlarla kesinleşen pek çok beceriksizce planlanmış deneye kalkışmıştır. (Sahiden Boris Yeltsin çoğu zaman içkisine bir veya pek çok şey katılmış gibi toplantı salonlarında uçuyordu. Yeltsin siyasi kariyerinin neredeyse tamamını Jim Morrison gibi uçarak geçirmiş olabilir. LSD deneyleri sık sık başarısızlıkla sonuçlanıp sona erdirilse de deneyler doksanların sonuna kadar devam etmiştir.)

    Yıllar geçtikçe Huxley’nin zayıf gözleri ona iyice ihanet etmeye başlamıştı. Yenilgiyi kabullenmeyen Huxley, “Bates Metod”u adında bir yöntemle görüşünü arttırabileceğine inandı. Bir öğretmen yardımıyla aylarca çalışan Huxley sonunda güneş ışığından yararlanmak için Llano’da çölün ortasında bir kulübeye yerleşti. Azmiyle körlüğü bir kez yenen ve bu sayede Oxford Üniversitesi’nde eğitim alabilen Huxley kısa süreli başarılar elde edebildi. Fakat nihayetinde sonuç değişmiyordu. Kısa süre sonra arkadaşlarına gözlük yardımı olmadan okuyabildiğini ve gayet iyi sonuçlar aldığını söyledi. Bazı iyi günleri olmuyor değildi ama çoğunluk neredeyse koyu bir karanlıkta yaşıyordu.

    Yazarın arkadaşı yayımcı Bennet Cerf 1952 yılında Huxley görme Sanatı adlı kitabın tanıtım gecesinde yaptığı meşhur konuşmasında yanındaydı: “Gözlük takmıyordu ve kürsüdeki kağıtları sakince takip edebiliyordu. Sonra birden duraksadı ve hemen hepimiz tatsız gerçeği kavradık. Kağıttaki notlara bakmıyordu bile. Sayfalarca konuşmayı tamamen ezberlemiş ve adeta hatmetmişti. Hafızasını tazelemek için kağıdı gözlerine iyice yaklaştırdı ve buna rağmen okuyamadı. Sonunda sessizlik dayanılmaz bir hale geldiğinde cebinden bir büyüteç çıkarıp kağıda dikkatle bakmaya devam etti. Benim için bu çok acı bir andı. Öğrenmeye bu kadar hevesli bir çift göz bizlerin önünde karanlığa boğuldu.”

    Huxley kısa süre sonra eserlerinden çok etkilendiği Krişnamurti ile tanışma fırsatı bulur. Çevresini hissederek yaşamayı öğrenen Huxley kısa süre sonra dünyaya yeni gözlerle bakmaya başladı. Yazar yaşamı boyunca gözlük kullanmadı fakat cebinde her zaman bir büyüteç taşıdı.

    Hızlı yaşamına devam eden Huxley Fahrenheit 451 kitabının yazarı unutulmaz Ray Bradbury’i LSD ve meskalinle tanıştırmış ve onun çılgın tarzına önayak olmuştur.

    1955 yılında karısı Maria göğüs kanserinden hayatını kaybetti. Bir yıl sonra Huxley kendisininde kanser olduğunu öğrenecekti. Bir yazar olan Laura Archera ile ikinci evliliğini yaptı ve hastalık hızla ilerlerken ütopyası “Ada”yı tamamladı.

    Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra 22 Kasım 1963 tarihinde Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terketti. İronik bir şekilde ölümü bomba gibi başka iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’nin suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlanda’lı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü. Bu ilginç tesadüf yıllar sonra Peter Kreeft’in “Cennet ve Cehennem arasında: Ölümün ötesinde John Kennedy, C. S. Lewis ve Aldous Huxley ile diyaloglar” adlı kitabında ölümsüzleşti.

    Etkilediği kuşakla, modası, müziği, yaşam tarzıyla bir döneme damgasını vuran “beat” kuşağının ve distopik roman anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan Aldous Huxley yıllar sonra Orwell’in 1984’ünü okuduktan sonra şunu söylemiştir. “Benim hayali gelecekteki dünyamda yarattığım diktatörlük daha sonra Orwell’in mükemmel bir biçimde tasvir edeceği diktadan çok daha yumuşaktır.” Huxley kitabı yazdığında henüz Hitler ve yarattığı kâbus başlamamıştı. Tüm bu korkunç kâbusları bizzat yaşayan başka bir ismin distopyası ise bizi sanki bize anlatır gibi…

     

    KAYNAK: presshaber.com/edebiyatin-karanlik-kahini-aldous-huxley-27220.html

     

  • 20. Yüzyılı Yaratan Adam Tesla’nın Öyküsü

    20. Yüzyılı Yaratan Adam Tesla’nın Öyküsü

    Twitter’ın yüksek takipçili profillerinden @altiparmakli hesabının sahibi Görkem’in twitleri Tesla’yı çok daha kolay aklımızda kalacak şekilde anlatmış. Hepsini derleyip bu başlık altında topladım. Tesla hayranları için muhteşem bilgiler.

    Keyifli okumalar =)

    ”Nikola Теsla 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğu olarak Hırvatistan’ın kırsal bir kesiminde dünyaya gözlerini açtı.

    Çocukken; kedileri severken yarattığı elektriklenmenin, onu elektriğin ne olduğunu anlamaya nasıl yönelttiğini henüz bilmiyordu.

    Теsla anılarında anlattığı üzere, annesi sadece parmaklarını kullanarak göz açıp kapayıncaya kadar üç dü­ğüm atabilen biriydi.

    Ayrıca yaratıcı bir kadındı. Doğaçlama olarak araç yapabilme yeteneği vardı; hatta kendi meka­nik yumurta çırpıcısını bulmuştu.

    “Sahip olduğum her türlü mucitlik becerisinin köklerini annemin etkisine bağlamam gere­kir” diye yazacaktı anılarında.

    Теsla’nın inanılmaz bir tahayyül yeteneği vardı: Olayları/deneyleri üç boyutlu olarak ince ayrıntılarla kafasında görselleştirmek.

    Çocukluğunda birkaç kez ölümle burun buruna geldi. Kaynayan sütle dolu bir kazanın içine baş üstü düştü.

    Bir salın altından yüzerek geçmeye çalışırken az daha boğulacaktı, Ağır sıtma ve kolera nöbetleri geçirdi.

    Geçirdiği bunca olay obsesif kompulsif bozukluğa sahip olmasına neden oldu. Bu yüzden bilim camiasında asla gerçek anlamda kabul görmedi.

    Ayrıca çalışmalarının sağlamış olması gereken saygıyı ya da maddi getiriyi de elde edemedi.

    19 yaşındayken matematik problemlerini neredeyse zihinden çözüyordu. Boş zamanlarında kendi kendine beş dil öğrendi.

    Gününün yaklaşık yirmi saatini bilgiye ayırdı ve geceleri dört saatten az bir süre uyudu.

    Yine de bir ara sıradan bir öğrenci gibi de yaşadı. İçki, sigara, kumar.. Hatta Anna adlı bir kıza bile tutuldu.

    Babasının öğrenimi için gönderdiği bütün parayı bir iskambil oyununda kaybetmesiyle, hayatının bu dönemi birdenbire son buldu.

    Yap­tığı şeyden duyduğu derin utançla, kumarı ve sigarayı temelli bı­raktı ve artık kadınlarla hiç temasa girmemeye ant içti.

    Graz’da okurken o sırada elektrik mühendisliğinin en uç tek­nolojisi sayılan Gramme dinamosuyla karşılaştı.

    Tesla makineye hayran kal­dı, ama sürekli kıvılcım saçması aklına takıldı.

    Dinamonun kıvılcım saç­masına yol açan şey kısa devreydi. Tesla’ya göre, böyle bir çözüm aşırı karmaşık, hatta hantaldı.

    Dalgalı akımı kullan­manın yolu bulunamaz mıydı? Ama dalgalı akımlı motorlar üretmeye yönelik ilk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

    Tesla öğrenimini tamamlayıp diploma alamadı. 1881’de Bu­dapeşte’ye geçti ve bir telefon mühendisi olarak iş buldu.

    Böylesi ona akademik çalışmadan çok daha fazla uyan bir şeydi ve bir tür erken hoparlör olan ilk icadını bu dönemde ortaya koydu.

    Ama garip bir durumdan dolayı sıkıntı çek­meye başladı. Çok yönlü aşırı duyu yükünde güneş ışığı gözleri­ni kamaştırmakta, bir saatin tıklaması kulağında çekiç darbele­ri gibi yankılanmakta, trafikte titreşimlerde dengesini yitirmek­teydi.

    Doktorları işin içinden çıkamadılar ve artık öleceği kanısına vardı­lar; ama durum başlayışında olduğu gibi birdenbire ortadan kalktı.

    Tesla kısa bir süre sonra toparlanmak için parkta yürür­ken birdenbire bir tahayyül etti.

    O öğleden sonra gördüğü şey dünyayı değiştirecekti. Dalgalı akım motorunun ayrıntılı bir viz­yonuydu bu.

    28 yaşında Tesla 1884’te cebinde dört sentle ve bazı Sırpça şiirlerle Thomas Edison’un New York’taki ofisinin kapısını çaldı.

    Önceki iki yılı Edison’un Paris’teki şirketinde ça­lışarak geçirmiş ve orada boş zamanlarında ilk dalgalı akım mo­torunu yapmıştı.

    Pa­ris’teki işvereni Charles Batehelor’un bir mektubunu uzattı. Edison’a hitaben yazılan mektupta dosdoğru belirtilen şey şuydu:

    “İki büyük adam tanıyorum; bunlardan biri sensin, diğeri de bu genç adam.”

    Edison genç Tesla’nın dalgalı akım enerjisine ilişkin fikirle­riyle ilgilenmedi; çünkü o sırada doğru akımlı jeneratörler yap­maktaydı.

    Edison’un ilgisini asıl çeken şey Tesla’nın kendisiydi. Görünüm itibariyle garip bir kişiydi.

    Uzun boylu, her sabah kalktığında ceketini, tozluğunu ve eldivenini bile unutmaksızın tertemiz giyinen kültürlü ve şiir tutkunu Avrupalı.

    Edison ise kendi saçını kesen ve yiyecek lekeleriyle kaplı ay­nı elbiseyi günlerce giyen derbeder bir adamdı.

    Tesla’nın tahayyül yeteneği vs Edison’un “yüzde 99 ter dökme” yaklaşımı. Let the fight begin.

    Edison, Tesla’yı haftada 18 dolar gi­bi cüzi bir ücretle işe alarak, akımı geliştirmesi halinde 50.000 dolar ikramiye sözü verdi.

    Tesla alışageldiği özenle işe girişti. Önceleri yeni patronuna karşı büyük hayranlığı vardı.

    Edison’un ona zekâsını arttırmak amacıyla her gün tavşan yediğini belirtmesi üzerine, şakayı ciddiye alarak haftalarca başka bir şey yemedi.

    Yaklaşık bir yıl sonra doğru akımlı jeneratördeki sorunu çözdüğünde Edison ikramiye yerine ücretini haftada 25 dolara çıkarmayı önerdi.

    Tesla istifasını bastı ve ertesi yıl geçimini işçilikle sağlarken, geceleri kafasındaki icatlar üzerine çalıştı.

    Alternatif akım sistemini geliştirdi. Tesla’nın sisteminin yalınlığı sanayici George Westinghouse’un ilgisini çekti.

    Tesla’yı yanında işe alarak, patentlerini 60.000 dolara satın aldı ve her beygir gücü için ona 2,5 dolar imtiyaz payı ödemeyi kabul etti.

    Edison tehlike sinyalini görmüş olsun ya da olmasın, Tesla ve Westinghouse’u durdurmak gerektiğini biliyordu.

    Savaş ma­kinesini gümbürtüyle harekete geçirdi. Saldırısının dayanağı dalgalı akımın tehlikeli olduğuydu.

    Savını en vahşi biçimde ortaya koymak üzere, hayvan­ları herkesin gözü önünde dalgalı akım kullanarak elektrikle öl­dürmeye başladı.

    Yine de pes etmeyen Westinghouse ve Tesla’nın 1898’de dünyanın ilk hidroelektrik tesisini kurdu.

    1890’lar Tesla için yaratıcılık doluydu. Wilhelm Rontgen’den üç yıl önce x-ışınlarını buldu ve biyolojik risklerine dikkat çekti.

    Marconi’den iki yıl önce ilk radyo dalga aktarıcısını geliştirdi ve telsiz kumandası­nı icat edip patentini aldı.

    Telle dalgalı akım aktarmada ustalaşmış biri olarak, 1890’ların sonu­na doğru tel kullanmaksızın uzaya akım göndermeyi başardı.

    Ondan beklenmeyecek şovmenlik yeteneklerini sergilediği halka açık gösterilerde yüz binlerce voltu vücudundan geçirdi.

    Bankacı J. P. Morgan 1900’de daha da büyük bir telsiz aktarıcısına, Wardenclyffe Kulesi’ne 150 bin dolar yatırmayı kabul etti.

    Tesla’nın planı kü­reseldi: Telefon ve telgraf sistemlerini tek bir telsiz şebekesinde birleştirmek.

    Bu sayede yerkürenin bir ucundan öbür ucuna dakikalarla öl­çülecek sürede resimler ve metinler aktarmak.

    Aslında, interneti yüz yıl kadar önce tasarla­mıştı, hem de sadece bunu da değil, bilgisa­yarın pilsiz çalışabileceği bir sistemi.

    Neredeyse ömrünün tam ortasında (44 yaşında) şöhretin doruğuna varmışken, birden işler sarpa sarmaya başladı.

    Morgan 1903’te Wardenclyffe projesin­den çekildi. ABD Patent Dairesi 1904’te yanlış bir kararla Marconi’yi radyo patentiyle ödüllendirdi.

    Hakaret 1909’da Marconi’ye Nobel Ödülü’nün verilmesiy­le daha da ağırlaştı; aynı şekilde Rontgen’e de 1901’de bu ödüle uygun görülmüştü.

    Tesla Sermayesinin tükendiği 1905’te laboratuvarını kapatmak zorun­da kaldı. İki yıl sonra da George Westinghouse borsada battı.

    Çaresizlik içinde Tesla’dan aralarındaki sözleşmede değişikliğe razı olma­sını rica etti.

    Tesla modern iş hayatındaki en soylu jestlerinden birini gösterdi ve Westinghouse’a şunları söyledi.

    Westinghouse tek seferlik bir ödeme olarak Tesla’ya 200 bin do­lar verdi. O sırada Tesla’nın payının değeri 12 milyon dolardan fazlaydı.

    Gelgelelim, 1914’te Birinci Dünya Savaşa’nın patlak vermesi Tesla’yı Avrupa patentlerinden elde ettiği diğer gelirlerden de yoksun bıraktı.

    Maddi bakımdan bir türlü toparlanamayarak ömrünün son on yılını arkadaşlarının faturalarını otel odasında geçirdi.

    Maddi durumundaki bu dağılmaya gittikçe dengesizleşen ki­şisel davranışlar eşlik etti. Temizlik fetişi Howard Hughes tarzı boyutlara ulaştı.

    Tokalaşmaktan kaçınmak için her çareye baş­vurarak, insanlarla karşılaştığında ellerini arkasına saklama yo­luna gitti.

    Yemek masasında çatal bıçak takımının ısıtılıp sterili­ze edildikten sonra önüne getirilmesini ister hale geldi.

    Sofrada­ki her parçayı bir peçeteyle eline alır, başka bir peçeteyle temiz­ler ve ardından her iki peçeteyi yere atardı.

    Bir zamanlar hoşuna giden akşam yemeğinde iki biftek ye­me huyunu zamanla bırakarak bir vejetaryen kesildi.

    Ama şık giyinmeyi sürdürdü. Gri süet eldivenlerini takmadan dışa­rıya çıkmaz ve bir hafta kullandıktan sonra hemen atardı.

    Her hafta yeni bir kravat satın alırdı ve sadece be­yaz ipekli gömlekler giyerdi. Yakaları ve mendilleri bir kez kullanırdı.

    Zamanla mücevherata karşı bir tiksintisi gelişti. İnciler takmış bir kadının yakınında oturamazdı.

    En şairane ta­kıntısı ise düşünerek geçirdiği saatlerin gözlerindeki rengi soldurduğuna kesin inanmasıydı.

    Çalışmaları da benzer biçimde zıvanadan çıktı. Mars ve Ve­nüs’ten telsiz mesajlar aldığını ileri sürdü.

    Hava durumunu de­netim altına almak için elektriği kullanmaktan söz etti.

    Bütün bunlar halkın zihnindeki Tesla imajının saygın dahiden deli bilimciye dönüşmesini sağladı.

    Tesla 1943’te seksen altı yaşında, ağır borca gömülmüş hal­de otel odasında yapayalnız öldü.

    ABD mahkemeleri 1944’te ni­hayet lehinde karar vererek, radyoyu icat edenin Marconi değil, Tesla olduğunu onayladı.

    O zamandan beri itibarının geri veril­mesi için epeyce şey yapılmış olsa da, Edison ve Marconi hâlâ herkesin hatırladığı adlardır.

    Çoğu insanın hiç göreme­diği, daha derin bir gerçekliğin anlık görüntülerini yakalamanın yüküyle ve keyfiyle yaşadı.

    Ölümünden birkaç hafta önce, son bir kadınsı oldu. Her gün 3327 numaralı odasının penceresine konan bir di­şi güvercinle dostluk kurdu.

    Kuşları hep sevmişti, ama onu “bir başka” sevdi. “O beni anlıyordu, ben de onu anlıyordum.” diye yazdı.

    Birkaç hafta sonra hayata veda etti.

    Elektromanyetik, robot bilimi, uzaktan kumanda, radar, balistik ve nükleer fizik alanlarındaki buluşlarıyla 700’den fazla patent aldı.

    Alternatif akımı, radyoyu, x-ışını tüplerini, floresanı, Tesla bobinini ve daha bir çok şeyi hayatımıza kazandırdı.

    Nikola Tesla “20. yüzyılı yaratan adam”dı.”

     

  • İç Çocuk, İç Ana Baba ve Doğan Cüceloğlu

    İç Çocuk, İç Ana Baba ve Doğan Cüceloğlu

    Kalıplanmış insan psikolojik bakımdan zaten çok yalnız. Onun için sosyal bakımdan yalnız kalmak istemez. Çevresinde sürekli insan bulundurmak ister.

    Hemen hemen her soruda kalıplanmış insan, kendi özüyle olan ilişkisinden çok, dış dünya ile, başkalarının beklentileriyle olan ilişkisine önem verir. Yaşamında baskın olan, toplumun kendinden beklediğidir. Bu beklentileri sürekli birinci planda tuttuğu için iç dünyasında olup bitenleri ikinci plana atar.

    İç Çocuk – İç Ana Baba

    Çocuğun yetiştiği ortamda dış dünyayı, toplumu, kültürü genellikle ana baba temsil eder. Çocuk büyürken ana baba onun sosyalleşmesinin türünü ve derecesini, yeni deyimiyle sosyalleşmenin niteliğini ve niceliğini önemli ölçüde etkiler. Çocuk, içinde yaşadığı toplumun değerlerini, beklentilerini, doğru ve yanlışı ana babasından öğrenir. Zamanla ana baba toplumla, kültürle, sosyal yaşamla ilgili beklentileri temsil eden simgeler haline dönüşür. Çocuk ana babasmı içselleştirerek içinde taşımaya başlar. İç ana baba sürekli çocuğun yaşamının bir parçası olur ve toplum kurallarının bekçiliğini yapmaya başlar. Çocuk toplum kurallarına uymayan bir şey yaptığı zaman iç ana baba onu suçlu hissettirir. Bu nedenle çocuğun iç ana babasıyla ilişkisinin kuvvetli ya da zayıf olması söz konusu olabilir.

    Çocuğun doğuştan geliştirmeye başladığı kendine özgü bir psikolojik yaşamı vardır. Psikolojik yaşamının farklılık ve karmaşıklığında çocuk kendi özelliğini, tekliğini ve emsalsizliğini bulur. Bu öze iç çocuk adını veriyoruz. Eğer ana baba çocuğun özünü besler, geliştirir ve yardımcı olursa iç çocuk sağlıklı gelişir.

    Demek oluyor ki her insanın içinde bir iç çocuk ve bir iç ana baba var. İç ana baba ve iç çocuk birbirleriyle iletişim halindeler. Eğer çocuk sağlıklı bir gelişim ortamında büyümüşse, iç çocuk ile iç ana baba arasındaki iletişim karşılıklı saygıya ve sevgiye dayanır. Her iki taraf birbirini dinler ve birbirlerinin isteklerini ciddiye alarak, önemseyerek bir denge kurmaya çalışır.

    Diğer yandan çocuk sağlıklı bir gelişim ortamında büyümemişse, iç çocuk ile iç ana baba arasında iletişim karşılıklı saygı ve sevgiye dayanmaz. Denge ya iç ana baba lehine ya da iç çocuk lehine bozuktur. İç ana baba, iç çocuğu baskısı altına almış ve tamamıyla sindirmişse, onu hemen hemen yok sayar. Ya da iç çocuk, iç ana babann denetiminden tamamıyla çıkmıştır ve iç ana babayı yok sayar. Her iki durum da sağlıksız bir psikolojik yaşama işaret eder.

    Her insanın içinde bir iç çocuk, bir de iç ana baba vardır, iç çocuk kişinin özünü, iç ana baba toplumun beklentilerini simgeler.

    Sağlıklı gelişmiş insanın bilinci hem iç çocuğuyla hem de iç ana babasıyla tümden ilişki halindedir. Bu bilinç iç çocuk ve iç ana babayı sürekli iletişim içinde tutar. Bu iletişim neşelidir, oyuncudur, gerçekçidir, güvene ve koşulsuz sevgiye dayanır. Böyle insanın yüzü güler, gözleri ışıldar ve enerjiktir. Yaşamdan zevk alır. Kimseyi yargılamaz. Şikâyet etmez. Yaşamında ortaya çıkan zorlukları karamsarlık kaynağı yapmaz; aksine bu zorlukları yenmesini öğrenerek daha güçlü bir insan olacağını düşünür.

    Öte yandan kalıplanmış insanın bilinci pek gelişmemiştir ve çoğu kere ya iç çocuğunu ya da iç ana babasını birinci plana çıkartır ya da gerilere iter. Bu gelişmemiş bilinç ortamında, iç ana baba ve iç çocuk sağlıksız bir ilişki ve iletişim içindedirler.

    İç çocuğunun gelişimi duran kişi bedenen büyümeye devam eder, ancak psikolojik olarak, özellikle duygusal yönden gelişemez. Bu nedenle iç çocuğu gelişememiş insanlara yetişkin çocuk adı verilir.

    Tipik Yetişkin Çocuk Davranışları

    Neşesiz-küskün insan: Küskünlük, neşesizlik, hiçbir şeyden zevk alamama tipik yetişkin çocuk davranışlarından biridir. Yetişkin çocuk, yaşamın coşkulu bir yanını göremez. Hayat onu ezer. Yaşamak onun için bir yüktür.

    Asık suratlı-kızgın insan: Bazı yetişkin çocuklar her şeye kızmaya hazırdır. Sağlıklı bir insanın sakin sakin konuşacağı bir konuya onlar kızarlar. Hemen öfkelenirler.

    Gergin insan: Sürekli gergin, kaygılı ve tedirgindir. En basit görünen yemek hazırlamak, komşuyu ziyarete gitmek gibi günlük olaylar bile ona gerginlik ve kaygı verir.

    Saldırgan insan: Yetişkin çocuğun en belirgin özelliklerinden biri saldırgan olmasıdır. Bir anlaşmazlığı sözle, konuşarak, tartışarak, diyalog yoluyla değil, saldırganlıkla çözmeye çalışır. Bu saldırı sözlerine ve hareketlerine yansır. En sakin ortamlarda bile saldırırcasına iletişim kurar.

    Pısırık insan: Saldırgan tipin zıddıdır. Haklı olsa dahi ne sözleriyle, ne de davranışlarıyla hakkını savunabilir. Sürekli alttan alır; amacı başkalarını memnun etmektir. Kendisinin ne istediği pek önemli değildir.

    Yobaz-bağnaz insan: Belirli bir düşünce ya da inanç sistemine körü körüne bağlanan ve bunun dışında hiçbir düşünceyi dinlemeyen kişidir. Yobaz hem cahil hem de okumuş olabilir. Cahil yobaz, kendi ailesinden ve çevresinden gelen inanışları hiçbir eleştiriden geçirmeden kabul eder ve başkalarına da kabul ettirmeye çalışır. Okumuş yobaz, belirli bir düşünüş biçimini, ideolojiyi eleştirisiz kabul eder ve onun ötesinde hiçbir düşünceyle ilgilenmez. Bunlar “tek yol”culardır. Her türlü yobazlığın temelinde eleştirel düşüncenin eksikliği yatar. Yalnız bu pasif bir eksiklik değildir. Yani bilmemenin ötesinde, öğrenmemek ve düşünmemek için son derece saldırgan bir biçimde direnç vardır.

    Tutkunluğu olan insan: Çevremizde en sık görebileceğimiz insan türlerinden biridir. Söz konusu tutkunluğun iki türü vardır: dış nesnesi olan ve dış nesnesi olmayan tutkunluklar. Sigara düşkünü, içki düşkünü insanların yanı sıra, yiyecek düşkünü insanlar da çevremizde bol miktarda vardır. Sigara düşkünü günde bir-iki paket sigarayı tüketir; içki düşkünü de her akşam keyif için içer. Yiyecek düşkünü yaşamın anlamını yerken bulduğundan, sürekli yer. Bunların yanı sıra, uyuşturucu ve seks düşkünlüğünden de söz edilebilir. Bu tür tutkunlukların bir nesnesi vardır. Bazı düşüncelere ve davranışlara bağlı olarak geliştirilen tutkunlukların dış nesneleri yoktur. Örneğin, kimi insanda mükemmeliyetçilik tutkusu vardır, yani durum ve koşullar ne olursa olsun bu insanlar mükemmel bir sonuç almayı beklerler. Mükemmeliyetçiliğe tutkunlar olduğu gibi, başkalarını denetlemeye tutkun, sürekli güç peşinde koşan kişiler de vardır.

    Sağlıklı iç çocukla sağlıklı iç ana baba birbirleriyle iletişim kurdukları zaman, birbirlerini tamamlarlar ve daha dengeli bir davranış ortaya çıkar.

    İç Ana Babanın ve İç Çocuğun Özellikleri

    İç çocuk duygusaldır. Kişinin yaşam enerjisi iç çocuktadır. Buna karşılık, iç ana baba mantıklıdır. İç çocuk duygularıyla tepki verirken, iç ana baba mantığıyla tepki verir.

    Hayal kurmanın yaşamımızda bizim sandığımızdan çok daha önemli bir yeri vardır. İnsanlığın tüm yenilikleri iç çocuğun hayalleriyle başlar. İç ana baba bu hayalleri gerçekçi bir zemin üzerinde değerlendirir. Hayalcilik iç çocuğun, gerçekçilik iç ana babann özelliğidir. Beraberce sağlıklı bir davranış ortaya çıkar.

    İç çocuk saflığının yanı sıra, oyuncudur, şakacıdır, şevklidir, heyecanlıdır, cıvıl cıvıl enerji doludur. İç çocuk sürece yöneliktir, iç ana baba sonuca. İç ana baba için sosyal yaşam ön planda olduğundan, başkalarının ne diyeceği çok önemlidir, iç çocuk ise, yaptığı faaliyetten alacağı coşkuya, hazza önem verir, iç çocuğu baskı altna alınmış insanların sürekli hüzünlü, asık suratlı, gergin olmalarının nedenlerinden biri budur.

    İster sağlıklı ister sağlıksız olsun, her insanın bir iç diyalogu vardır. Sağlıklı psikolojik yaşamı olan insanlarda her iki taraf -yani iç çocuk ve iç ana baba- birbirini tanır, sınırlarını bilir ve diğerine saygılıdır. İç diyalog, çocuk büyürken onun çevresinde yer alan dış konuşmanın, dış diyalogun zamanla içselleşmiş halinden başka bir şey değildir. Aynen dış dünyada olduğu gibi, iç çocuğun ve iç ana babanın da kendilerine özgü bir üslubu ve iletişim tarzı vardır.  İç diyalog derindir, her yerde ve her zaman devam eder. Kişinin kendi iç diyalogunun farkına varabilmesi için bilinçli gözlem yapması gerekir; çünkü belli belirsiz bir enerji düzeyinde yer alır.

    Kişi sağlıklı bir aile yaşamı içinde büyümüşse hem içindeki ana babayı hem iç çocuğunu duyar ve ikisi arasında bir denge kurar. Sağlıklı aile ortamında büyümeyen kişinin iç ana babası ve iç çocuğu arasında bir denge yoktur; kişiliğinde ya iç ana baba ya da gelişmesi durmuş, sağlıksız bir iç çocuk baskın rol oynar. İçindeki çocuğu sağlıklı gelişmiş bireylerin kişiliği özgündür; çünkü bu kişilik, bireyin kendine özgü düşünce, duygu ve davranışını belirtir. Özgün bireylerin içlerindeki çocukla ilişkileri kuvvetlidir; her an iç çocukla iletişim halindedirler. İç çocuğu horlama, aşağı görme, değersiz bulma yoktur.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Mükemmel Ebeveyn Olma Yolları Ve İpuçları

    Mükemmel Ebeveyn Olma Yolları Ve İpuçları

    Mükemmel bir ebeveyn olmanın yolları, iyi ebeveynlik özellikleri ve ipuçları

    Çocuğunuzun bebeklik ve okul öncesi döneminden bir okul öğrencisi ve genç olduğu süreçte pek çok şey değişse de temel prensipler hep aynı kalacaktır. Mükemmel bir ebeveyn olarak onun olgunluk seviyesiyle ona uygulayacağınız kuralları, sorumlulukları ve izinleri dengelemeniz gerekir.

    Çocuk küçükken daha kendine odaklı ve başkalarının beklentileri konusunda daha umursamazken biraz daha büyüdüğünde uzlaşmaya ve müzakereye daha uyumlu ve kendi bağımsızlığını ve kimliğini keşfeder bir hale gelecektir.

    Nasıl iyi bir ebeveyn olacağını bilmek sezgiseldir.  Güvenin ve içgüdülerinizi takip edin. Çocuğunuzun olgunluk seviyesini ölçün ve onunla olan ilişkilerinizi ona göre geliştirin.

    Bir yapı yaratın

    Onunla daha yakın ve açık bir ilişki kurun. Deneyim ve duygularını sizinle paylaşması konusunda cesaretlendirin.

    Empati kurun ve ona güvendiğinizi gösterin

    Her şeyden önemlisi çocuğunuzun olduğu yaşın tadını çıkarın. Öğrenme, paylaşma ve yeni zirvelere birlikte ulaşma zamanı. Büyürken yanlarında olun.

    İşte size çocuklarınızın tam potansiyellerine ulaşmaları için onlarla iyi olmanızı sağlayacak ebeveynlik tavsiyelerimiz.

    Etkili ebeveynlik nedir?

    Özetle etkili ebeveynlik, çocuklarla mutlu ve üretken yetişkinler olmak ve iyi adapte edilmiş davranışlara sahip olmak için bilgi ve duygusal beceriler geliştirecek şekilde etkileşim kurmak anlamına gelir.

    Rekabetçi bir dünyada başarılı olmak için çocuklar dürüst olmayı öğrenmeli ve kendi kendini kontrol etmelidirler. Karar verebilmeli ve bağımsız olarak işlev görebilmeli, ancak başkalarına karşı nazik ve empatik olmalıdırlar. Başkalarıyla sağlıklı ahlaki ilkelere dayalı olarak iş birliği yapmalı, zor koşullarda bile uygun davranmalıdırlar.

    Çocuklarına bu yetenekleri ve değerleri aşılayabilen ebeveynler, onları gerçek dünyaya hazırlamak için olağanüstü bir iş çıkarırlar. Çocukların, gelişmek ve mutlu olmak için en iyi şansa sahip olmalarını sağlamak için iyi bir ebeveynin sağladığı sekiz temel ihtiyacı vardır.

    Güvenlik. Güvende, sıcak ve tok olmak bir çocuğun en temel ihtiyaçlarıdır. Tutarlı güvenlik, istikrar ve büyümenin temelidir.

    İstikrar. İstikrarlı bir aile ve toplum ortamı çocuğa rolleri ve değerleri hakkında bir fikir verir. Gelenek ve kültür, aidiyeti ve sağlıklı bir kimliği teşvik eder.

    Tutarlılık. Tutarlı değerler, beklentiler, duygular ve davranışlarla uğraşmak, çocuğun kendine güven ve denge geliştirmesine yardımcı olur. Güvenilir ve tek tip ebeveynlik anahtardır.

    Duygusal destek. Kabul edilmek ve tanınmak, çocukların güven, saygı ve öz saygı geliştirmeleri için önemli unsurlardır. Bu nitelikler, dengeli ve bağımsız bir zihniyetin temelidir.

    Sevgi. Birinin ait olduğu ve kabul edildiği bir yerde olma duygusu en derin armağandır. Koşulsuz sevgi göstermek, nihai onaydır.

    İstikrar. Toplumun üretken bir üyesi olmaya hazırlamak için önemlidir, ancak yaşam dersleri birçok yönden daha da değerlidir. Bir çocuğa yeni deneyimler deneyebileceği güvenli ve istikrarlı bir ortam yaratmak, onu bağımsızlığa hazırlar.

    Olumlu rol modeller. Olumlu niteliklere sahip birini örnek alma ve taklit etme fırsatına sahip olmak, çocuğa gelişme ve daha iyi olma isteği verir.

    Yapı. Rutin ve yapı, tutarlı gelişimin temelidir. Kurallara ve sınırlara sahip olmak, çocuğa rolü ve onlardan ne beklendiği konusunda netlik sağlar.

    Çocuğunuzu, çocukluk gelişim aşamalarında başarılı bir şekilde herhangi bir zorlukla yüzleşmeye ve geçişe hazırlamak için koruyun, eğitin, açık beklentiler ve tutarlı bir rutin sağlayın.

    Etkin ebeveynlik becerileri

    Bir anne veya baba olarak, hangi becerilere sahip olacağınızı ve bunu nasıl uygulayacağınızı bilmek, etkili ebeveynlik için iyi bir başlangıç ​​noktasıdır. En merkezi faktör zamandır. Ebeveyn becerilerinin her birinin ortak bir yönü vardır; zaman. Çocuğunuzla birlikte olabildiğince fazla zaman geçirmek, onun tüm temel ihtiyaçlarına yatırım yapmak için bir fırsattır. Etkili ebeveynler bu nitelikleri aşağıdaki şekillerde aktarırlar;

    Dinlemek. Dikkat ve anlayışla gözlemlemek ve dinlemek, çocuğunuzun neye ve ne zaman bir şeye ihtiyacı olduğunu veya çözmesi gereken bir problemi olduğunu bilmenizi sağlar. Çocuğunuzu, duygularını ve düşüncelerini ifade etmesi için cesaretlendirin. Fikri farklı kelimelerle tekrarlayarak çocuğunuzun ne söylediğini açıklığa kavuşturmak için yansıtıcı bir iletişim tarzı öğrenin.

    Dürüstlük ve şeffaflık. Çocuğunuza duygularınızı ve beklentilerinizi söyleyin ve onu aynısını yapması için cesaretlendirin. Bu alışkanlık, çatışmaların gelişmesini önlemek için uzun bir yol kat edecek.

    Problem çözme. Çocuğunuzla kazan-kazan esasına göre ilişki kurun ve her zaman adil ve objektif olun. Duyguların sizi yenmesine izin vermemeye dikkat edin. Çocuğunuza sorunlarını mümkün olduğunca çözmesi için rehberlik edin. Fikirlerinizi takip etmek yerine çözüm önermesini isteyin.

    Saygı. Kendine, başkalarına ve mülkiyete saygı, sağlıklı ilişkilerin ayırt edici özelliğidir. Değerlerinizi çocuğunuzla paylaşın ve bundaki amacın ne olduğunu açıklayın. Buna göre davranan kişi başkalarının güvenini kazanır.

    Çocuğunuzu yönetmek yerine olabildiğince rehberlik edin. Beklentilerinizi bilmesini sağlayın. Saygı ve anlayış gösterin. Duyguları ve deneyimleri hakkında konuşmayı teşvik edin. Karşılıklı olmasını istediğiniz şekilde ona davranın. Çocuklar kötü davrandığında, bu bazen ebeveyn örneğinin yansımasıdır.

    İyi bir ebeveyn olmanın yolları

    Aşağıdakiler, iyi bir ebeveynin ne olduğuna dair ek ipuçlarıdır.

    İyi bir örnek olun. Çocuğunuzdan tutarlılık, pozitiflik ve saygı bekliyorsanız, aynı değerleri göstermelisiniz. Çocuklar, iyi rol modelleri taklit ederek öğrenirler. Bir hata yaptıysanız, sorumluluk alın ve bunu kabul edin.

    Tanıyın, övün ve olumlu geribildirim verin. Çocuklar övgü ile gelişir ve olumlu davranışları pekiştirir. Olumsuzluk ve eleştiri yerine yapıcı geri bildirimi seçin. Çoğu insan ve özellikle çocuklar eleştirilmeyi, sürekli bir korku ve güven eksikliğine dönüşebilen bir reddedilme biçimi olarak görür.

    Kendinize özen gösterin, saygı duyun. Kendine saygı ve bakım, yalnızca başkaları için aynı şeyi yapma yeteneğinizi belirleyen değil, aynı zamanda sağlıklı, yakın ilişkilerin temelini oluşturan iki niteliktir. Kendinize bakmak ve değerinizi takdir etmek, daha az stresiniz olduğu ve daha olumlu olduğunuz anlamına gelir. Aileniz eşit iyimserlik ve zevkle karşılık verecektir.

    Sosyal becerileri gösterin ve öğretin. Empati, saygı, nezaket, davranışsal ve duygusal kontrol gibi sosyal becerilerin, hakkında konuşulmasındansa bunların gösterilmesi daha etkili olacaktır. Açıkça ve sık iletişim kurun. Çocuklarınıza günü ve deneyimleri hakkında sorular sormaya özen gösterin. Duygularını kabul edin ve onları bunun hakkında konuşmaya teşvik edin.

    Minnettarlığı gösterin ve öğretin. Çocuklarınıza her gün neye minnettar olduklarını sorun. Bunu yapmak için mükemmel zaman ve yer, ailenin bir arada olduğu günlük yemek masalarıdır. Dürüst ve saygılı davranmanın, kibar ve cömert davranmanın diğer insanlara yardımcı olduğunu ve kendilerini iyi hissetmelerini sağladığını anladıklarından emin olun. Daha da önemlisi, verici kişinin aynı zamanda gurur ve minnettarlık hissettiğini öğretin.

    Sağlığı ve beraberliği teşvik edin. Çocukları zevk aldıkları fiziksel aktiviteler yapmaya teşvik edin. Onlarla dışarıda zaman geçirin. Sağlıklı yemekleri eğlenceli hale getirin. Haftada bir kez çocuğunuzun tercih ettiği bir yemek hazırlayın. Günde en az bir kez birlikte yemek yiyin. Akşam yemeği, herkesin günü hakkında konuşmak için harika bir fırsattır.

    İyi ebeveynlik becerileri, çocukları için her şeyi yapan ebeveynleri ifade etmek zorunda değildir, bunun yerine çocukları için güvenli ve özenli bir alan sağlamak ve gelişimleri boyunca onlara rehberlik etmek için etkili ebeveynliği kullananlara atıfta bulunur. İyi ebeveynler her zaman her şeyi doğru yapmayabilirler ama onlar her zaman oradadır.

    Unutmayın ki, bu birlikte çıktığınız bir yolculuk. İyi ebeveynlik önemli bir yaşam görevidir ancak çocukluklarından zevk almak ikiniz için daha da önemlidir.

    Zor zamanlarda nasıl iyi bir ebeveyn olunur

    Nasıl daha iyi bir ebeveyn olunacağını öğrenmek sadece iyi zamanlarda önemli değildir. Tüm aileler zor dönemlerden geçer. Bu zorlu zamanlarda, iyi bir ebeveyni neyin iyi yaptığını gerçekten öğreneceksiniz.

    Çocuğunuzun zihinsel veya duygusal sorunları olduğunda

    CDC’ye (Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi) göre 2-17 yaş arasındaki çocukların yaklaşık yüzde 10’una Dikkat Eksikliği Hiperaktivite bozukluğu (DEHB) teşhisi konuyor. Yüzde 7’den fazlasında teşhis edilmiş bir davranış problemi veya anksiyete varken, aynı yaş grubundaki yüzde 3’ten fazlası bir depresyon teşhisi almıştır.

    Bu durumlardan bazıları genellikle birlikte meydana gelir, bu da etkileri yoğunlaştırır ve tedaviyi zorlaştırır. Ruh sağlığı sorunları olan çocukların daha da fazla teşhis edilmemiş ve tedavi edilmemiş olması sağlık ve gelişimleri üzerinde olumsuz sonuçları olduğu gerçeğiyle birlikte bakıldığında, duruma dikkat edilmesi gerekmektedir.

    Bir çocuğun ruh sağlığının ilk aşaması ve en önemli temeli evdedir. Çocuğunuz sürekli olarak üzgün olduğunda veya içine kapandığında, tehdit ettiğinde veya kendisini incitmeye çalıştığında, ani, ezici korkulara sahip olduğunda, kontrol edilemez olduğunda veya risk aldığında veya şiddetli ruh hali değişimleri yaşadığında, bir ruh hali veya davranış bozukluğundan mustarip olması mümkündür.

    Davranışları aniden değişirse ya da alkol veya uyuşturucu kullanımına dair belirtiler varsa, bir ebeveyn uyanık olmalıdır. Okuldaki işleyişine veya günlük işlerine müdahale edecek kadar konsantre olma veya hareketsiz kalma güçlüğü çeken bir çocuk muhtemelen DEHB’ye sahiptir.

    Bu kalıplardan herhangi birini gözlemlerseniz, çocuğunuzla konuşarak neyle zorluk yaşadığını veya onu rahatsız eden herhangi bir şey olup olmadığını öğrenin. Gerekirse profesyonel bir görüş alın.

    Bir akıl sağlığı sorunundan mustarip olmanın bir damgalama olmadığını unutmayın. Bu bir hastalıktır ve kişisel bir başarısızlık değildir. Bununla birlikte, etkili ebeveynlik, çocuğunuzun dayanıklılığı ve sorunları yönetmede çok büyük bir fark yaratabilir. Evde şefkatli ve yapılandırılmış bir ortama sahip olmak, çocuğa mutlu ve üretken bir yetişkin olması için en iyi fırsatı verir.

    Boşanma sürecinde nasıl iyi bir ebeveyn olunur

    İstikrarlı ve sevgi dolu iki ebeveynli bir ev, bir çocuğun büyümesi için en iyi koşullar olarak kabul edilse de maalesef bu her zaman gerçek değildir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki tüm evliliklerin neredeyse yarısı, ortalama sekiz yılın biraz altında bir sürenin ardından boşanma veya ayrılıkla sonuçlanıyor. Bu, çoğu durumda küçük çocukların etkilendiği anlamına gelir.

    Boşanmadan önceki dönem tipik olarak çalkantılıdır, tartışmalar ve çatışmalarla doludur. Ortaklar arasında itham ve suçlamalar yaygındır. Ebeveynlerin öfkesi, hayal kırıklığı ve duygusallığı çocuklara yansıtılır.

    Çocuklar ebeveynlerinden biri lehine veya velayet için bir çekişmeye çekildiklerinde de kaçamak cevapların kaynağı olabilirler. Boşanma sürecinden geçen ebeveynler için hatırlanması gereken en önemli şey, çocukların eşinizle kavgada kullanılacak nesneler olmadığıdır.

    Partnerinize karşı olumsuz duygularınızı çocuklarınıza nasıl davrandığınızdan ayırmanız gerekir. Önlerinde kavga etmekten kaçının. Hiçbir şekilde suçlanmayacaklarını ve mutsuzluk ve çatışmadan sorumlu olmadıklarını anlamalarını sağlayın.

    İncinmelerinizi ve kızgınlığınızı çocukların yararına bir kenara bırakmaya çalışın ve onlara sevildiklerini, kabul edildiklerini, değerli olduklarını ve hem sizin hem de eşinizin hayatına ait olduklarını hissettirmeye özen gösterin.

    Mümkün olduğunca tutarlı olun.

    Her zaman sorumluluk ve saygıya iyi bir örnek olmaya çalışın.

    Duygularınızı davranıştan ayırın. Başka bir deyişle, acınızı çocuğa yansıtmayın.

    Çocuğunuzun duygusal anlamda veya performans odaklı olarak yaşayabileceği zorluklarla alakalı ipuçları için ekstra tetikte olun.

    Çocuğunuzla düzenli olarak konuşun. Partnerinizle iletişiminizi geliştirin ve çocuğunuz için neyin en iyisi olduğu konusundaki tartışmalarla anlaşmazlıklarınızı birbirinden ayırın.

    Boşandıktan sonra nasıl iyi bir ebeveyn olunur

    Zaten ayrılmış veya boşanmışsanız, muhtemelen bir tür ortak ebeveynlik anlaşmanız vardır. Bu düzenlemeye her zaman saygı gösterin.

    Fiziksel veya duygusal istismar, alkol veya uyuşturucu kullanımı gibi ciddi sorunlar yaşamış olmanız dışında, çocuklarınızın hayatına katılımı iki ebeveyn arasında paylaşmak, boşandıktan sonra en iyi çözümdür.

    Şu anda ayrı bir yaşamınız olsa bile, çocuğunuzu eski eşinizle zaman geçirmeye ve onunla yakın bir ilişki sürdürmeye teşvik edin. Paylaşılan sorumluluklar, koordinasyon ve karar verme zor ve yorucu olsa da her iki ebeveynin de arkadaşlığından ve rehberliğinden zevk alan çocuklar, mutluluk ve başarı için en iyi şansa sahiptir.

    Düzenlemelerinizin tutarlı olduğundan ve beklenmedik şeylerin minimumda tutulduğundan emin olun. Bu, çocuğunuzun kendisiyle ilgilenildiğini ve kendini güvende hissetmesine yardımcı olacaktır

    Eski partnerinizle barışçıl bir iş birliği, çocuğunuza uzlaşmanın ve ortak problem çözmenin değerini öğretecektir

    Sahip olabileceğiniz incinme ve öfke duygularını çocuğunuzun önündeki davranışınızdan ayırmanız önemlidir. Çocuğunuzu herhangi bir anlaşmazlığa veya çatışmaya dahil etmeyin.

    Eski partnerinizle düzenli ve iyi iletişime odaklanın. Çocuğunuzu etkileyen ortak kararlar verin. Bir ekip olarak çalışın ve konu çocukların iyiliği olduğunda birbirinizi destekleyin.

    Sorunları hızlı bir şekilde çözün. Uzlaşın. Küçük şeylerin araya girip kızışmasına izin vermeyin. Her zaman çocuğunuz için en iyisini yapın.

    Yaşa göre ebeveynlik ipuçları

    Ebeveynlik tarzı ve kararları çocuğun gelişimiyle birlikte değişir. Bebeğinizin ve yeni yürümeye başlayan çocuğunuzun ihtiyaçları ve beklentileri, okul çağındaki çocuğunuzdan ve ergenliğinden farklıdır. Dünya ile etkileşimleri genişledikçe olgunluk seviyeleri de artmaktadır. Sahip olmalarına izin verdiğiniz özerklik ve özgürlükle her zaman olgunluk seviyelerini ve sorumlulukları yerine getirme yeteneklerini ölçmeli ve dengelemelisiniz.

    Bebekler için ebeveynlik ipuçları

    Bebeklerin çok temel ihtiyaçları vardır ve henüz kendileri ve çevreleri arasındaki ayrımı geliştirmemişlerdir. Birincil bakıcılarıyla bir bağ kurmak için sıcaklığa, dinlenmeye, güvenliğe, beslenmeye ve zamana ihtiyaçları vardır. Ana gelişim görevleri yemek yemeyi, uyumayı öğrenmek, vücutlarına alışmak ve başkalarıyla etkileşim kurmaktır. Güven geliştirmeye başlarlar. Bu nedenle, bir ebeveyn olarak yapmanız gerekenler;

    Bir beslenme, uyku ve temas rutini oluşturun.

    En iyi sonuçlar için bebeğinizi nasıl rahatlatacağınızı öğrenin.

    Kendinize iyi bakın ve yapabildiğiniz zaman uyuyun ve dinlenin.

    Küçük konulara odaklanmayarak rahatlayın ve bebeğinizin tadını çıkarın.

    Çok yakında bebeğiniz yürümeye başlayan bir çocuk olacak ve daha fazla hareket etmeye, keşfetmeye ve etkileşime girmeye başlayacak.

    Yeni yürümeye başlayan çocuklar için ebeveynlik ipuçları

    Bir ile iki yaşları arasında küçük çocuklar yürümeyi ve konuşmayı öğrenmeye başlar. Çevreyi ve çevrelerindeki insanları daha fazla keşfederek, yürümeye başlayan çocuklar daha özerk hale gelir ve bağımsızlıklarını dikkatli bir şekilde test eder. Ancak yine de benmerkezcilerdir ve oldukça inatçı olabilirler. Bu yaşta dilleri ve fiziksel becerileri hızla gelişir. Kendi dünyalarının kurallarında gezinmeyi öğrenirler.

    Çocuğunuzun daha bağımsız olma girişimlerini destekleyin.

    Bir ustalık duygusu geliştirmesine izin verin.

    Onların güvenliğini ve refahını sağlamak için sınırlar koyun.

    Öfkesine ve diğer duygularına tahammül ettiğinizi gösterin.

    Olayları çocuğunuzun bakış açısından görmeye çalışın.

    Çocuğunuzu keşifleri sırasında güvende tutun.

    Merakını teşvik edin.

    Okul öncesi çocuklar için ebeveynlik ipuçları

    Yaklaşık üç ila beş yaşları arasında, okul öncesi çocuğunuz biraz daha az ben merkezli olur, dünyadaki yerinin daha fazla farkına varır, duygularını ve davranışlarını yönetmeyi öğrenmeye başlar. Sosyal becerileri hızla gelişir ve bu da dünyaya katılıp okula gittiklerinde temel oluşturur. Deneyimsel öğrenenlerdir, bedenlerinin ve zihinlerinin sınırlarını test ederler.

    Okul öncesi çağındaki çocuğunuzu doğru yola koymak için yapmanız gerekenler …

    Empati göstererek öğretin ve duygular hakkında konuşun.

    Günlük yaşamında rutin oluşturmaya devam edin; bu, okul öncesi çocuğunuz kendileri için korkutucu olabilecek yeni şeyleri keşfederken rahatlatıcıdır.

    Yeterli dinlenmesini ve uyumasını sağlayın.

    Hangi yiyeceğin mevcut olduğunu gösterin, ancak okul öncesi çocuğunuzun ne kadar yiyeceğine karar vermesine izin verin – tutarlı ve sağlıksız yemeyi önlemek için daha küçük, düzenli öğünler veya atıştırmalıklar sağlayın.

    Düzenli olarak çocuğunuzu derinlemesine dinleyin. Ondan deneyimlerini ve duygularını tarif etmesini isteyin.

    Sınırlar koyun ama hayal kırıklığına uğradıklarında empati kurun, zorla cezalandırma yerine öz disiplini öğretin.

    Çocuğunuzla düzenli olarak etkileşim kurun ve sosyal zaman yaratın.

    Okul çocukları için ebeveynlik ipuçları

    Çocuklarınız okullarında ve ergenliğe kadar olan dönemde, daha az benmerkezci, başkalarına daha uyumlu ve (genellikle) daha şefkatli ve işbirlikçi hale gelirler. Okul öğrencisi, gelişim yıllarında duygusal zeka ve öz düzenleme becerilerini her zamankinden daha fazla geliştirmek için rehberliğe ihtiyaç duyar.

    İlişkinizi güçlendirmek için bu tipik makul yılları kullanın ve çocuğunuzun benzersiz kimliğini geliştirmesine izin verin.

    Çocuğunuzun kendi kendine yeterliliği, akranlarıyla etkileşimi ve çocuğunuzla kaliteli anlar geçirmeniz için zaman ayırma ihtiyacını dengeleyin.

    Güçlü bağlantılar kurmak için düzenli aile gezileri veya etkinlikler planlayın.

    Çocuğunuzun olgunluğunu ve bağımsızlık ihtiyacını ölçün, kuralları ve düzenlemeleri buna göre dengeleyin.

    Çocuğunuzu dikkatlice dinleyin ve sorunlarını paylaşması için onu teşvik edin.

    Olası çözümler bulmalarına, müzakere etmeyi ve uzlaşmayı öğrenmelerine izin verin.

    Onların güçlü yönlerini ve başarılarını tanıyın ve övün.

    Elektronik cihazların kullanımını ve güvenilirliğini günde belirli saatlerle sınırlayın.

    Çocuğunuzun arkadaşlarını, ilişkilerini ve değerlerini bilin.

    Güç mücadelelerine dahil olmayın ve cezalandırmak yerine kararlı davranın.

    Gençler için ebeveynlik ipuçları

    Çocuğunuzun 13-15 yaş arasındaki erken yaştaki gençliğinde, bağımsızlığa alışmaya çalışırken değişken davranışlar ve duygular bekleyin. Bu noktada, bir kişilik geliştirmiştir ancak yine de istikrarlı kimliğini bulmaya çalışıyor olabilir.

    Dış dünya, akranlarıyla olan ilişkilerinde, rol modellere bakarken ve sosyal medya, okul, spor ve diğer etkinlikler aracılığıyla maruziyetlerini genişletirken genç çocuğunuz üzerinde artan bir etkiye sahiptir.

    Bu aşamada ebeveynin odak noktası saygı ve pozitif değerler sergilemek, kendi duygularınızı yönetmek, özgürlüğü sorumlulukla dengelemek ve düzenli olarak iletişim kurmaktır.

    Her gün kontrol etmek için düzenli görüşmeler planlamaya devam edin.

    Özgürlüğe uygun şekilde izin verin, ancak çocuğunuzun ne yaptığını, nerede ve kiminle olduğunu bilin.

    Birlikte mümkün olduğunca çok öğün yemek yiyin, özellikle akşam yemeği vakti.

    Yemekler, uyku ve rahatlama dahil olmak üzere sağlıklı kişisel bakımı gösterin ve teşvik edin.

    Ergenlik çağındaki çocuğunuzun hedeflerine ulaşması için gösterdiği çabayı ve onlara ulaşmasını elinizden geldiğince destekleyin.

    Bir arkadaştan çok, bir ebeveynden daha fazlasını yapın; rehberlik edin, kararlı olun ve destek sunun.

    Bilgisayarları bir aile alanında tutun.

    Düzenli aile toplantıları ve gezileri yapmaya devam edin.

    Sonuç

    Çocuğunuzla – yaşı ne olursa olsun – ilişki kurmanın, gelişimindeki kritik bileşen olduğunu unutmayın. Bebek veya yürümeye başlayan çocuk olarak bu, fiziksel temas ve bakım anlamına gelir. Çocuğunuz büyüdüğünde, deneyimleri ve duyguları hakkındaki iletişim, onlara güvene rehberlik edecek bir ışık haline gelir.

    Yansıtarak dinlemek, duygular hakkında konuşmak, sınırlar ve yapı oluşturmak, bağımsızlığı sorumlulukla dengelemek de çok önemlidir. Çocuğunuzun davranışındaki değişiklikleri fark edin. Faaliyetlerini sanal ve gerçek dünyada izleyin.

    Sosyal medyada uygun önlemleri ayarlayın. Çocuğunuz akıllı telefon alacak yaşa geldiğinde, “Çocuklarımı Bul” gibi bir uygulama yükleyin, böylece endişelendiğinizde nerede olduklarını bilirsiniz.

    Güvenli ve korunaklı kalarak bağımsızlıklarını keşfetmeleri daha fazla alan bırakabilmeniz için size değerli bir gönül rahatlığı sağlayacaktır.

     

    Çeviri: Deniz Gündüz

    Kaynak: findmykids.org/blog/en/good-parenting-skills-and-tips

  • İslami Örgütlerde Kadınlar ve Üstlendikleri Roller

    İslami Örgütlerde Kadınlar ve Üstlendikleri Roller

    İslami Örgütlere Kadınların Katılma Sebepleri ve Üstlendikleri Roller

    By Audrey Cleaver-Bartholomew

    2016, VOL. 8 NO. 05 | PG. 1/1

    İslami gruplarla ilgili en yaygın yanlış görüşlerden biri de bunların sadece erkeklere ait gruplar olduğudur. Hatta bazıları “Müslüman Kardeşler” (Muslim Brotherhood) gibi spesifik olarak cinsiyet isimlerine sahiptirler ya da “erkek kardeşliği” veya “erkekler” gibi referanslara sahiptirler. Özel bir dilin ötesinde İslami organizasyonlar sıklıkla tamamen erkek liderliğinde çoğunlukla genç erkeklerden oluşur ve cinsiyete göre ayrılmış alanlar içerir. Batıda İslamcılar ağırlıklı olarak kadın düşmanı kabul edilirler ve “Müslüman Kardeşler” gibi ana akım organizasyonlarla “Taliban” gibi şiddetle baskıcı gruplar arasında çok az bir ayırım yapılır.

    Diğer yandan İslamcı kadınlar da batı dünyası için görünmez olsalar da İslami organizasyonlar içinde kuruluşlarından bu yana var olmuşlardır. Örneğin Zaynab al-Ghazzali 1933’te Müslüman Kadınlar Birliği’ni kurmuş ve 1949’daki ölümüne kadar Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hassan al-Banna’yla birlikte çalışmıştır. Bugün İslam organizasyonlarındaki kadınlar sadece bu organizasyonlardaki adamların eşleri ve kızları değil kendi parlamentolarının İslamcı partilerinde temsili olan, organizasyonlarda liderlik pozisyonlarında olan ve toplumun marjinal gruplarına sosyal hizmetler sağlayan orta sınıf eğitimli kadınlardır.

    Araştırmamda İslami gruplardaki kadınların temel motivasyon kaynağının her zaman önemli olan İslami referans çerçevesinde bir kolektif haklar anlayışı (marjaiyya islamiyya) olduğunu ve bir kadın ve birey olarak statülerinin İslam tarafından korunduğunu kabul ettiklerini fark ettim. Batının feminizm anlayışını reddederler ve gerçekleştirmek istedikleri haliyle kadın haklarının İslam düzeninin (Nizam İslami) bir parçası olarak ele alınmasını savunurlar.

    Bunu toplumda gerçekleştirmek için birtakım roller üstlenirler ve genellikle organizasyon bu konuyla ilgili olarak resmi bir konum almadan önce bu rolleri gerçekleştirirler. Bu özel yöntem ile bir yandan kendilerine politik olarak bir alan açarlar ve İslami organizasyonun sınırlarını pragmatizm prensibi doğrultusunda zorlarlar diğer yandan da marjaiyya islamiyya çerçevesinde rollerini haklı çıkarırlar.

     

    Kadınların İslami Organizasyonlara Katılmak İstemelerinin Temel Sebepleri

    Kadınların İslami örgütlere katılmak istemelerinin temel sebepleri şaşırtıcı bir biçimde erkeklerinkiyle aynıdır. Pek çok durumda ana akım İslami örgütler baskıcı hükümetlere karşı yapılacak en iyi muhalefet alternatifi olarak ortaya çıkmaktadır. Orta sınıf eğitimli bir kadın için, Hamas örneğinde olduğu gibi İslami bir örgüte üye olmak İsrail işgalindeki bölgede rejimi protesto etme anlamı taşır. İslami örgütlere katılan kadınlar kendi haklarını bireysel ya da uluslarının kültürel ve politik bütünlüğünden farklı olarak değil bir bütünün (nizam islami’nin yaratılması) parçası olarak görürler.

    Ana akım İslami örgütlere ve onları destekleyenlere katılan erkekler gibi kadınlar da genellikle orta sınıftandır ve politikaları hakkında “ideolojik” olmaya güçleri yetmektedir. Bu organizasyonlarda temsil edilen kadınlar eğitimlidir ancak bu daha düşük gelir seviyesindeki kadınların İslami örgütlere bağlanamayacağı anlamına gelmemektedir. Onların bu örgütler içinde yer alma şekli cinsiyetle değil daha çok içinde bulundukları ekonomik sınıfla alakalıdır ve örgütlerle direkt bağ kurmaktan ziyade sosyal hizmet alan taraftadırlar.

    Tarek Masoud da Mısır seçimlerinde fakir bölgelerde yaptığı gözlemlerde bu desteğin cinsiyetle değil içinde bulunulan ekonomik sınıfla alakalı olduğunu onaylarken maddi durumu kötü olanların sosyal yardımlardan faydalandıklarını ve ideolojik olarak Müslüman Kardeşler’i desteklediklerini ancak politik desteklerini gösterme ve siyasi hareketlerde bulunma anlamında bir etkileri olmadığını dile getiriyor. Masoud yoksul seçmenler ve zengin adaylar arasındaki himaye bağlarının yaygınlığının yoksul seçmenlerin değerlerini paylaşabilecek İslamcılara oy vermesini engellediğini dile getiriyor.

    Ben bu yazımda İslami örgütlere zor kullanılarak yapılan katılımlardan bahsetmedim, İslami örgütlere katılan ya da bu örgütlerde yer alan kadınlardan bahsettiğimde, kastettiğim şey bunu kendi istekleriyle yapanlardır. Bunun istisnası Filistin’de (kısmen Gazze’de) Hamas’ın 1987’de birinci intifada boyunca İslami prensiplere olan uygunluğun kadınlara empoze edilmesidir.

    ‘’Ahlaklı uluslar ahlaklı kadınlara ihtiyaç duyar” iddiasıyla Hamas, İsrail istihbaratının ahlaksız kadınları kullanarak Filistin’i ve Hamas’ı güçsüzleştirmeye çalıştığını iddia etmiş, İsrail karşısında Filistin direnişini güçlendirme amacına yönelik olarak 1988 – 1993 arasında 107 kadın İslami örgütler tarafından öldürülmüştür.

    İslam düzeninin kurulma anlayışı İslami gruplarda öncelikli olarak kadın ahlakının öne çıkması ve kolektif hakların bireysel hakları baskılama mantığına dayansa da bu uç bir örnektir. Hamas’ta yer alan kadınlardan bahsederken zor kullanılarak katılımı sağlananları değil kendi isteğiyle ve aktif olarak bu grupta yer alanlardan bahsetmeye çalışacağım. İslam örgütlerinde yer alan kadınların birçoğu bir seçim yapmak zorundadır ve katılımlarının bir sonucu olarak baskıcı hükümetlerin yönetimi altında işkence, hapse girme ve öldürülme riskiyle karşı karşıyadırlar. (Bu özellikle Mısır’da Nasser Bölgesinde  şu an Müslüman Kardeşler örgütüne bağlı olan kadınlar için doğrudur)

    Bu incelikli bir konudur ve seçim her zaman dışardan belirlenmez. Örneğin, örtünme seçimi batılılar tarafından baskı sonucu olarak kabul edilir. Hamas’ın silahlı zorlaması sonucunda olduğunda aynı fikirdeyim. Ancak 1979 İslam Devrimi öncesi İranlı kadınlar arasında örtünmenin yaygınlaşması batılılaşmaya karşı bir tepki olarak yaygınlaşamaya başladı ve eğitimli kadınlar tarafından özgürce yapılan bir seçimin sonucuydu. Ben genelde kadınların tercihlerinin mecbur olduklarına göre daha çok olduğuna inanırım fakat bunun aksi durumlar da tabii ki vardır.

     

    Ana Akım İslami Örgütlerde Kadınların Görevleri

    Erkek egemen İslam örgütlerinin yanı sıra kadın örgütleri de uzun zamandır varlar. İslami hareketlerdeki en eski ve yerleşik kadın alanları arasında kadınların katılımı ve hatta kadın gruplarındaki liderlikleri son yıllarda oynadıkları rollerle kıyaslandığında çok daha az aykırıdır. Yemen’deki Islah Partisi ve Ürdün’deki İslami Eylem Cephesi ile daha önce bahsi geçen Müslüman Kadın Birliği en uzun süreli kadın örgütleridir.

    Bu organizasyonların oynadığı roller dinamiktir. Geleneksel olarak izole edildikleri kadınsal konulardan parti doktrini ve politikalarında daha fazla rol oynamak için giderek daha fazla ajite oldular. Daha önce de değinildiği gibi partide liderlik pozisyonları için mücadele eden kadınların varlığı daha öncesinde organizasyonlarda kadınlarla alakalı bölümlerde oynadıkları liderlik rollerinde kazandıkları büyük tecrübe ve popülarite sonucunda ortaya çıktı. Orta doğuda demokratikleşmenin geçici yayılımına eşlik eden İslamcı politik partilerin yükselişi kadınların daha önce hiç olmadıkları şekilde İslami organizasyonların politik kollarında yer almalarına izin verdi. Başka bir deyişle İslami hareketler politik açılımlarına göre daha eskidirler ve bu açılımlar kadınları da ilgilendirecek şekilde belirsiz güç ilişkilerine yol açarlar.

    İslami organizasyonlar arasında cinsiyet odaklı ve en uzun soluklu ikinci oluşum ise öğrenci grubu İslam Cemaati’dir. Örneğin Mısır’da Müslüman Kardeşler aktif öğrenci kollarını davalarının bir parçası olarak genç insanların işe alındığı bir alt yapı olarak görürler ve daha hoşgörülü zamanlarda öğrenci birlikleri için adaylar gösterirlerdi. Kadın katılımı konusunda geleneksel olarak en muhalif grup olan Hamas bile mezuniyet sonrası her türlü katılımı yasaklasa da üniversiteli kadınların öğrenci organizasyonlarında yer almalarına izin verirdi.

    “İslam Cemaati” İslamcı “dava” mesajının yayılmasında kilit bir rol oynadı; İslami değerleri, alkollü partileri engelleyerek, kız öğrenciler için mini otobüsler sağlamak yoluyla İslami değerlere uyulmasını mümkün kılarak, Kuran-ı Kerim sınıfları ve özel dersleri açarak ve alkol tüketimi ve evlilik öncesi romantik ilişkiler gibi gayri İslami durumların üniversite bünyesinde gerçekleşmesini protesto ederek desteklediler. İslam Cemaati’ndeki kadınların aktivizmleri daha uzun süreli ve göreceli olarak tartışmaya kapalıydı.

    Kadınların katılımı daha çok iki alanda öne çıkmaktaydı; parlamenter katılım ve parti liderliği. Arap Baharı’ndan sonra ortaya çıkan daha demokratik ortamda Müslümanların ağırlıklı olduğu pek çok ülkede Fas’ta Adalet ve Kalkınma Partisi (PJD), Tunus’ta Ennahda, Ürdün’de IAF ve Yemen’de Islah Partisi İslami grupların politik açılımlarında kadınların rolünün ne olması gerektiği sorusuyla uğraşmaları gerekti.

    Kadınların kamusal hayatta İslamcı grupları temsil etmesine karşı sert muhalefet öngörülebilirken, gerçek daha karmaşıktır. Hem Ennahda’nın hem de PJD’nin parlamentoda kadın temsilcileri vardır ancak bu temsilciler kadın erkek eşitliği adına batı dünyasının beklediği anlamda bir “feminist” yaklaşımı benimsemez. Örneğin Ennahda üyesi Souad Abderrahim toplumun beklentileri ve kolektif ahlak adına evlilik dışı doğan çocukların korunmalarının kaldırılması ile alakalı bir yasa önerisinde bulunmuştur.

    Bir bütünün parçası olarak kadın hakları vurgusu, bu bütün İslam düzeni olarak kabul edildiğinde İslamcı parlamenterler arasında cinsiyetten bağımsız olarak yaygındır. İslamcılara göre kadın olgusu kendilerini cinsiyete göre değil İslami kimliğe göre alakadar etmektedir. Ayrıca parlamentodaki kadın temsili İslami organizasyonların kadınların rolleri üzerinde bir uzlaşmaya vardığı anlamına da gelmemektedir. Daha çok organizasyonlarda gelenekselcilerin mi yoksa yenilikçilerin mi daha baskın olduğu anlamına gelmektedir; İslami organizasyonlarda da her türlü grup mevcuttur.

    Son olarak İslami organizasyonlarda kadınların üstlendiği rollerdeki en büyük değişiklik grup liderliği düzeyinde olmuştur. IAF’ye paralel olarak kadın organizasyonlarında başlayan IAF’den Nawal Faouri gibi kadınlar giderek artan bir şekilde grup liderliğinde karar alma mekanizmalarında yer almaya başlamışlardır. Benzer bir olgu kadınların statüsüyle alakalı tarihsel olarak daha muhafazakar olan Filistin’den Hamas ve Yemen’den Islah Partisi’nde de meydana gelmiştir. Kadınların liderlik pozisyonlarına gelmesi ideolojik anlamda hızlı bir kayma anlamına gelmediği gibi genelde derinlemesine dini tartışmaların konusu da olmaz.

    Bunun yerine boşalan liderlik pozisyonları için kadınların mücadelesi ve bunları elde etmeleri sonrası başarı ya da başarısızlık tartışmaları yapılır. Bu nedenle pragmatizm daha sonra doldurulacak olan doktrini öteler. Basit bir şekilde kadınlar bu rollere getiriliş sebeplerinin hakkını vermezler. Hiç anlaşılamayan marjaiyya islamiyya kadınların statüleri üzerine tartışmalarda tüm taraflar tarafından çağrılır. Örneğin Hamas’ta kadınlar Filistinlilerin sayısal anlamda bir dezavantajı yaşadıklarını ve İsrail işgaliyle mücadele edebilmek için olabildiğince çok katılıma ihtiyaç duyduğunu dile getirirler. Söylemleri kadınların ulusun bir kurumu olduğu ve batı destekli bir düşmanla yüzleşecek kadar güçlü bir İslami ulus için İslami kadınların gerekli olduğu yönündedir.

    Liderlik pozisyonlarında dul ve bekar kadınların yaygınlığı argümanları güçlendiriyor çünkü bu kadınların liderleri tarafından ihmal edilebilecek bir aileleri yok. Bununla birlikte, pek dile getirilmeyen argüman bu kadınların önde gelen Hamas liderlerinin eşleri, kız kardeşleri veya kızları olduğudur. Bu da gruplar arasındaki farklılığı ortaya koyar. Müslüman kardeşlerde liderlik pozisyonlarındaki kadınlar genelde organizasyonun önde gelenlerinin eşleri ve dullarıdır.

    Yine de tutarlı bir şekilde benzer argümanlar öne sürülmektedir: Kadınlar aile görevlerini ihmal etmedikleri veya şeriatı ihlal etmedikleri sürece, bir İslam düzeni gerçekleştirirken Hz. Muhammed’in kendi aile üyelerinin ortaya koydukları örnekleri takip etme hakları vardır. Bir kadının tam olarak ne yaparak şeriatı ihlal ettiği farklı tartışmaların konusudur. “Metin yasaklamaz” ifadesi, kadınların İslamcı grupların daha üst düzey organlarına katılımlarına ilişkin argümanlarının anahtarı haline gelmiştir.

     

     Marjaiyya Islamiyya’da Kadın Hakları

    Marjaiyya islamiyyesi, İslami örgütlerde kadın haklarıyla ilgili her türlü tartışmanın merkezinde yer alır. İslamcı kadınlar, batı tarzı feminizmi tehlikeli derecede bireyselci ve yetersiz odaklanmış olarak tamamen reddediyorlar. Diğer İslamcılar gibi, İslamcı kadınlarda öncelikle kadın, Mısırlı veya Ürdünlü olarak veya belirli bir sınıfın üyeleri olarak değil, her şeyden önce kendini adamış Müslüman kadınlar (moltazemaah) olarak tanımlanır. Haklarının İslam tarafından tanımlandığını ve kutsandığını düşünürler ve bu nedenle İslamcı bir toplumun gerçekleştirilmesinin doğal olarak yaşamlarını ve haklarını iyileştireceğini savunurlar.

    İslamcı kadınları anlamada çok önemli bir faktör, yalnızca İslam’a değil aynı zamanda aileye de odaklanmalarını anlamaktır. İslamcılara göre, herhangi bir ülkenin veya toplumun merkezi birimi birey değil ailedir. Hem erkek hem de kadın İslamcılar, her zaman bir bütün olarak batı toplumunu ve özellikle de batılı kadın hakları nosyonunu fazlasıyla bireyci olarak kınıyorlar. İslamcı Filistinli yazar Nehad al-Sheikh Khalil şöyle ifade eder:

    Feministlerin bireysel haklar kavramına dayalı kadın hakları çağrılarını eleştirirken, “bireysel benlik, kalkınmanın ölçüsü olamaz, çünkü bu kamu yararına aykırı olabilir.’’ Buna örnek olarak bir İsrail yerleşiminde ya da işyerinde çalışan bir Filistinliyi örnek verir.

    Ancak aynı yazar, kadınların sağlık bakımı, aile planlaması, evlenmeyi geciktirme ve aile içinde haysiyet hakkına sahip olduğu konusunda ısrar ediyor. El-Şeyh, kadınların basitçe dava için boyun eğdirilmeleri veya feda edilmeleri gerekmediğini, ancak onların rollerinin Filistin’in kurtuluşundan ayrı bir mesele olarak kabul edilemeyeceğini savunuyor

    Hamas’ınkinden daha az milliyetçi bir bağlamda, argüman benzer kalır. Mısır’da, Wasat Partisi’nden bir İslamcı olan Aboul ‘Ela Madi, toplumun dini ve ahlaki değerleri pahasına mutlak özgürlük fikrini eleştirir ve partisinin, toplumun değerlerini hiç kimse onları aşmayacak veya onlara bir şey eklemeyecek şekilde tanımlamasında ısrar eder. Toplumun kolektif olarak İslamlaşması ile bu öncelik tam da marjaiyya islamiyyedir. Kadın hakları özellikle bir kadın sorunu olarak değil, bütünün bir parçası olarak görüldüğü sürece kabul edilebilir. Bu şekilde, kadın hakları bir tür kamu yararı haline gelir. İslami bir toplumdaki herkes, ahlaklı kadınların kendilerine Kur’an ve Sünnet tarafından emredilen rolleri yerine getirmesinden fayda sağlar, çünkü bu erkekler ve çocuklar için olduğu kadar kadınların da kendileri için daha İslami bir toplum yaratır.

     

    Sonuç

    Kadınların tüm İslam toplumundan ayrılması ve özellikle aileden ayrı özerk etkenler olarak görülmeleri, kadın hakları girişimlerine desteği önemli ölçüde azaltmaktadır. İslamcı kadınlar genellikle seküler feministlerle aynı girişimlerin çoğunu desteklese de – örneğin üreme bakımına daha fazla erişim – girişimlerin motivasyonu çok önemlidir. İslamcı kadınlar sık ​​sık kendileriyle aynı inisiyatifi savunan laik feministlerle bu kişilerin kadın haklarını İslami metin veya gelenek yerine insan hakları hukukundan kaynaklanan bireysel bir yaklaşımla ele alacakları ve bunun onları Müslüman toplumu aşağılama arayışıyla hedef alacağı korkusuyla savaşacaklar. İsimleri her ne olursa olsun, genellikle daha geniş kamusal alan ve kadınların sesi için ajitasyonun ön saflarında yer alacaklar ve kendilerini gelişen İslam toplumunun hayati bir parçası olarak görecekler. Onlar ahlaki bir ulusun temelinin güçlü, ahlaki bir yapıda yattığını savunuyorlar.

    By Audrey Cleaver-Bartholomew

    2016, VOL. 8 NO. 05 | PG. 1/1

    Inquiries Journal sitesinden alınarak çevirilmiş bir Audrey Cleaver-Bartholomew makalesidir.

    Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.

    Çeviri: Deniz Gündüz