Yazar: nilaylaylom

  • Ailede 5 Temel Özgürlük ve Doğan Cüceloğlu

    Ailede 5 Temel Özgürlük ve Doğan Cüceloğlu

    Beş Temel Özgürlük

    Algılama özgürlüğü, düşüncelerini ifade edebilme özgürlüğü, duygularını ifade edebilme özgürlüğü, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü, kendini gerçekleştirme özgürlüğü.

    Sağlıksız ailelerdeki mutsuz anne ve baba, kişisel becerileri ve girişimleriyle kendi gereksinimlerini karşılayamazlar. Bu gereksinmeleri karşılamada çocuklarını araç olarak kullanırlar. Çocukların gereksinmeleri ve gelişmeleri, bu ana babalar için önemli değildir; böyle ana babaların çocukları gelişemezler ve kendi kişiliklerini bulamazlar.

    Kız çocuklarına, ‘’yarın evlenirsen, kocanın annesine ‘anne’, babasına ‘baba’ dersin, bizleri unutursun’’ deniyor. Bu ortamlarda yetişen iki kişi evlenince, birbirini sevmeye, birbirine önem vermeye direniyorlar ya da birbirini sevince, anne ve babalarına karşı suç işlemiş gibi hissediyorlar.

    İki olgun insanın oluşturduğu sağlıklı aile düzeni içinde çocuk kendi potansiyeli ve yetenekleri içinde öğrenme, heyecanlanma, karar verme, hayal etme, keşfetme, hata yapma özgürlüğüne sahiptir. Bu ailede çocuklar, ana babanın amaçları ve bilinçaltı hesapları uğruna kullanılmaz, yargılanmaz ve sağa sola itilmezler. Kendilerine özgü bir gelişim izlemeleri teşvik edilir. Bu ortamda yetişen çocuklar cıvıl cıvıl, neşeli, yaratıcı, sağlıklı olurlar. Doğuştan getirdikleri yetenekleri gerçekleştirme olanakları vardır. Herkesin doğuştan hakkı olan beş özgürlük aile içinde yaşar, canlıdır.

    Birinci özgürlük, şimdi ve burada olanı duyma ve görme, yani algılama özgürlüğü.

    Sağlıksız ana baba çocuklarını geçmişe, geleceğe veya olması gerekene yöneltir; şu anda ve burada olan olayları olduğu gibi algılamalarına izin vermez. ‘’Ben şimdi sana böyle emekler veriyorum; büyüyüp evlenince beni unutursun, elin kızını seversin, anneni bir köşeye atarsın!’’ diyen anne, oğlu üzerinde iki olumsuz etkiye yol açıyor: Bir, oğlunun o andaki oyunu, güzel giysisini algılamasını engelliyor; iki, oğluna, ilerisi için kendi kafasındaki ‘’olması gereken ilişkiyi’’ empoze ediyor. Yani oğlunun şu anı ve geleceği kendince algılamasını engelliyor.

    İkinci temel özgürlük, kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.

    Sağlıksız ana baba, çocuklarının ne düşündüğüyle ilgilenmez, ne düşünmesi ve yapması gerektiğiyle ilgilenir. Sağlıklı aile ortamı çocuğun kendine özgü algılamasını ve düşüncesini ifade etme olanağı sağlar; sağlıksız aile, çocuğun nasıl algılaması, düşünmesi ve davranması gerektiğiyle ilgilenir; çocukları belirli bir kalıba sokmak, onlar için, çocuğun kendisi olarak gelişmesinden daha önemlidir. Sağlıksız ailede çocuğa öğretilen, kendi algılamasının, düşünce ve davranışının önemli olmadığıdır; önemli olan, kendi ilgi ve istekleri ne olursa olsun, onları bir yana bırakıp ana babasının istediği yönde davranması gerektiğidir. Aile içindeki etkileşimler hep bu temel mesajı veriyorsa, çocuk, gelişimi boyunca merak etmemeyi, düşünmemeyi ve kendi istediği yönde hareket etmemeyi öğrenir. Çocukken kendisine önem verilmeyen kişi böyle davranır. Sağlıksız sistem çocuğa her yönüyle, ‘’sen değersizsin!’’ mesajını verir.

    Üçüncü temel özgürlük, kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü.

    Sağlıksız aile ortamı içinde çocuğun hangi duygular içinde olduğuna önem verilmez, hangi duyguları ifade etmesi gerektiği daha önemlidir. Çocuk gülüyorsa gülmesi; ağlıyorsa ağlaması kınanır. Korkmuşsa, korkaklığıyla alay edilir. Çocuğa duygularını ifade hakkı verilmez, ‘’kapa çeneni’’ denir.

    Dördüncü temel özgürlük, çocukların kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü.

    Sağlıklı ailede çocuktan ne istediğine kendisinin karar vermesi ve bu kararın sorumluluğunu yüklenmesi beklenir ve çocuğa bu öğretilir. Sağlıklı ailede çocuk yemek yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı gelince ailenin beraberce yemek yemesi beklenir; ne var ki, kimse belirli bir miktar yemeye zorlanmaz. Yemek zamanı yemeyen çocuk bir saat sonra, ‘’Benim karnım acıktı, bana yemek ver’’ diye annesine gelince, annesi, ‘’Bir saat önce yemek zamanıydı, o zaman yemedin. Burası lokanta değil, istediğin zaman sana yemek hazırlanamaz. Önümüzdeki yemek zamanına kadar beklemek zorundasın’’ der. Böylece çocuk, sofrada yemek yememe davranışının sonucuna katlanmak zorunda bırakılır. Anne yemek masasında çocuğuna, ‘’Şimdi iyice ye de, bir saat sonra benim karşıma, anne karnım aç diye çıkma!’’ demez, istediği kadar yemek yeme yine çocuğun kararına bırakılır. Sağlıksız ailede ise çocuğun neyi, ne kadar yemesi gerektiği sürekli kendisine söylenir. Çocuğun kendi davranışlarından sorumluluk almasına olanak verilmez. Sorumluluk kazanan insan zamanla bağımsız olmaya yönelir; sağlıksız ailenin ise bağımsız insana tahammülü yoktur. Yani bağımsızlığa doğru gelişmek bir çeşit suçtur bu tür ailede. Ana babanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin başında gelir bağımsızlığa doğru gelişmek.

    Ana babanın tahammül edemeyeceği özgürlüklerin bir diğeri de, olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğüdür.

    Sağlıksız ailede, kimin ne olması gerektiği aile içindeki katı kurallar çerçevesinde belirlenmiştir. Kişinin nasıl bir insan olarak yaşamını sürdürmesi gerektiği, dolaylı ve dolaysız, sürekli kendisine empoze edilir. Bu tür yönlendirme küçükken çocuğun nasıl bir oyun oynayacağı ile ilgili iken, büyüdükçe nasıl bir meslek seçmesi ve kiminle evlenmesi gerektiğine dönüşür. ‘’Esaret kalktı’’ diyenlere, ‘’Hayır kalkmadı’’ diyerek beş temel özgürlükle ilgili yetişkin ana babanın tutumunu gösterebilirim. Böylesine ailelerde yetişen insanlar, daha doğrusu bu tür kalıplayan ailelerin çoğunlukta olduğu toplumlar aslında gerçek demokrasiyi istemez. Bir baba başa geçsin, onlara ne yapması gerektiğini söylesin isterler. Bu tür toplumların sayısı sanıldığından çok daha fazladır. Yani esaretin kalkmasını insanlar pek istemezler; özgürlükten doğan kişisel sorumluluktan çekinirler. Özgür kişi kendi vereceği kararın sonucundan da sorumlu olma durumundadır. Oysa başkası ona neyi, nasıl yapacağını söylerse, sorumluk yüklenmez, kolayca kabahati başkasına atabilir. Bu düşünce, yani kişinin özgür olması ve kendi yaşamından sorumlu olması manevi yaşam konusunda da geçerlidir. Kalıplayan aile içinde çocuk manevi yaşamla ilgili olarak sürekli baskı altında tutulur. Neye, ne kadar ve nasıl inanacağı çocuğa hep söylenir. Bunun dışına çıkma cesaretini gösterenler korkutulur. Kişinin araştırma, keşfetme, kendini daha mutlu eden bir dünya geliştirme özgürlüğü yoktur.

    Sağlıksız aile içinde yetişen insan yetişkin çocuk olarak yaşamını sürdürmeye başlar. Yetişkin çocuk kendi kalıplarının ötesinde herhangi yeni bir görüşe tamamıyla kapalıdır. Burada iki süreç yer alıyor. Bir, kalıplanan kişi yeniye ilgi duymadığı, gerek görmediği için girişimde bulunmuyor; iki, bazıları daha az kalıplanmış oldukları için yeniye ilgi duyup, kalıplarının dışına çıkmaya yönelebiliyor. Fakat toplumun çoğunluğu bu kalıpları korumaya büyük özen gösterdiği için, kişi korkuyor ve bu korku nedeniyle gördüğü, algıladığı yenilikleri ortaya koyamıyor. Bu olay siyaset, ekonomi, eğitim, hukuk, askerlik, din gibi yaşamın bütün boyutlarında kendini gösteriyor.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Uzmanların Bile Yemeyeceği 8 Yiyecek

    Uzmanların Bile Yemeyeceği 8 Yiyecek

    Gıda uzmanları toksinlerle ve kimyasallarla dolu malzemeleri gün ışığına çıkarıyorlar. Buna ek olarak, daha sağlıklı bir beslenme ve yaşam için küçük değişiklikler öne sürüyorlar. Farklı alanlardan uzmanlar bu sekiz yemeği neden yemediklerini açıklıyor.

    Temiz beslenme demek, meyveleri, sebzeleri ve etleri seçerken onların yetiştirilirken ve satım aşamasına gelene kadar en az işlemden geçmiş olanlarını seçmek demektir. Az işlemden geçmiş olanlar genellikle organiktir ve eser miktarda katkı maddesi içerir—eğer ki konmuşsa tabi. Ama ne yazık ki günümüz gıda sektöründe kullanılan metotlar ne temiz ne de sürdürülebilir nitelikte.

    Bu durum hem bize hem de çevreye zararlı olmaktan öteye gidemiyor. İşte bu nedenle biz de yemeğe, hayatlarını neyin yararlı neyin zararlı olduğunu keşfederek geçiren insanların temiz pencerelerinden bir göz atalım dedik. Onlara çok basit bir soru sorduk: “Hangi yemeklerden uzak durmalı?” Her ne kadar verdikleri cevaplar bir “yasak yemekler” listesi oluşturmuyor olsa da öne sürülen alternatifler bizlerin sağlıklı olmasına yardımcı olacaktır.

    Bir Endokrinoloğun Yemeyeceği:

    Domates konservesi.

    Bisfenol-A üzerine çalışmalar yapan Fredrick Vom Saal, Missouri Üniversitesinde bir endokrinolog.

    Sorun: Teneke kutuların içine atılan reçine astar, bisfenol-A içermektedir. Bu sentetik östrojen, üreme bozukluklarından tutun da kalp hastalıkları, diyabet ve aşırı şişmanlığa kadar birçok hastalıkla bağlantılıdır. Ne yazık ki asitlik (ki domateslerin öne çıkan bir özelliğidir) BPA (Bisfenol-A)’nın yemeğinize bulaşmasına sebep olur. Araştırmalar gösteriyor ki, birçok insanın vücudundaki BPA oranı sperm üretimini engelleyecek ya da hayvan yumurtalarında kromozomal hasar yaratacak seviyeleri aşmış durumda. Vom Saal “Domates konservesi başına 50 mikrogram BPA tüketiriz ve bu miktar da insanları özellikle gençleri etkilemeye yetiyor.” dedi. “Domates konservelerine elimi bile sürmem.”

    Çözüm: Reçine astarı istemeyen cam kavanozlardaki domatesleri tercih edin.

    Bir Çiftçinin Yemeyeceği:

    Mısırla beslenmiş besili sığır eti.

    Joel Salatin, Polyface Çifliğinin eş sahibi ve sürdürülebilir çiftçilik üzerine yarım düzine kitabın yazarıdır.

    Sorun: Evrimsel gelişimlerine göre sığırlar ot yemelilerdir, tahıl değil. Ama günümüz çiftçileri sığırlarını mısır ve soya fasulyesiyle besliyor ki bu da sığırların kesime uygun kiloya normalden daha çabuk erişmesini sağlıyor. Fakat sığır çiftçilerinin cebine daha çok para girmesi (ve tabi marketlerde daha ucuz fiyatlar görmek) demek bizim için çok daha az besleyici et demektir. USDA (Amerika Tarım Bakanlığı) ve Clemson Üniversitesi’nden katılımcılar tarafından yeni yapılan geniş çaplı bir araştırma sonucunda, beta-karoten, E vitamini, omega-3ler, kökteş linoleik asit (CLA), kalsiyum, magnezyum ve potasyum oranının otla beslenmiş sığır etinde mısırla beslenmiş besili sığır etinde olduğundan daha yüksek çıktığı bulunmuş; enflamatuar omega-6lar ve kalp hastalıklarıyla ilişkilendirilen doymuş yağın otla beslenen sığır etinde daha az olduğu keşfedilmiştir.

    Çözüm: “İneklerin otçul olduğu gerçeğini göz ardı etmememiz, onları mısır ve tavuk gübresiyle beslememiz gerekir.” diyor Salatin.

    Bir Toksikoloğun Yemeyeceği:

    Mikrodalgada patlamış mısır.

    Olga Naidenko, Environmental Working Group’un üst düzey bilim insanıdır.

    Sorun: UCLA (Kaliforniya Los Angeles Üniversitesi) tarafından yapılan bir araştırmaya göre perflorooktanoik asit (PFOA) de dâhil olmak üzere, mikrodalga patlamış mısırların paketlerinin astarı için kullanılan kimyasalların insanlardaki kısırlıkla bağlantısı olabilirmiş.

    Hayvan deneylerinde, kimyasalların laboratuvar hayvanlarında karaciğer, testis ve pankreas kanserine sebep olduğu tespit edilmiş. Araştırmalar gösteriyor ki mikrodalgalar kimyasalların buharlaşmasına ve patlamış mısıra karışmasına neden oluyor. “Vücutta yıllarca kalıp, kanla birlikte hareket ediyorlar” diyor Naidenko. Araştırmacıları endişelendiren, insanlardaki kimyasal seviyesinin kansere yol açan düzeye gelmesi.

    Çözüm: Eski usul mısır patlatın. Tencerede! Aromalar için, hakiki tereyağı ya da dereotu, kurutulmuş sebze taneleri ya da çorbalık malzeme kullanabilirsiniz.

    Bir Çiftlik Müdürünün Yemeyeceği:

    Organik olmayan patates.

    Jeffrey Moyer Ulusal Organik Standartların başkanı.

    Sorun: Kök sebzeler toprakta olan otkıran, böcek ilaçlarını ve mantarkıranları emerler. Patateslere gelirsek –ki Amerika’nın en çok tüketilen sebzesidir– onlar büyüme mevsimlerinde mantarkıranlarla aşılanıp hasat mevsiminden önce lifli filizleri öldürmek için otkıranlarla ilaçlanırlar. Hasat edildikten sonra, patatesler tomurcuklanmasın diye yine aşılanırlar. Bunu bir deneyin: Herhangi bir marketten sıradan bir patates alın ve onu tomurcuklandırmaya çalışın. Tomurcuklanmayacaktır.” diyor, Rodale Enstitüsünde (Prevention’ın yayıncısı olan Rodale A.Ş.nin sahip olduğu enstitü) çiftlik müdürü, Moyer. “Ne olursa olsun kendi sattığı patatesleri yemeyeceklerini söyleyen patates yetiştiricileriyle konuştum. Öğrendiğime göre, kendileri için yetiştirdikleri patatesler için bütün o kimyasallardan uzak bir arsaları varmış.”

    Çözüm: Doğal patatesler alın. Zaten patatesin içine işlemiş kimyasalları ne kadar yıkarsanız yıkayın, boşa çabalamış olursunuz.

    Bir Su Ürünleri Uzmanının Yemeyeceği:

    Çiftlik somonu.

    Dr. David Carpenter, Albany Üniversitesindeki Sağlık ve Çevre Enstitüsünün başkanı, Science dergisinde balık kirlenmesi üzerine yaptığı geniş çaplı bir araştırma yayınladı.

    Sorun: ‘’Doğa ananın, somonların çitler arasına hapsedilip soya, kümes pisliği ve hidrolize edilmiş tavuk tüyleriyle beslenmesini istemediğinden eminim. Sonuç olarak, çiftlik somonu D vitamini açısından fakir ve kanserojendir, birincil biliyer siroz, bromlu flam geciktiriciler ve dioksin, DDT gibi böcek ilaçları içeren kirleticiler bakımından zengin hâle geliyor.’’

    Carpenter’a göre, Amerikan mönülerinde bulunabilecek olan kirlenmiş somonlar Kuzey Avrupa’dan geliyor. “Bu tarz somonları kanser riskini yükseltmemek için 5 ayda bir yiyebilirsiniz.” diyor 2004 balık kirlenmesi çalışması medyanın yoğun ilgisiyle karşılanmış olan Carpenter. Başlangıç niteliğindeki bilimsel çalışmalar aynı zamanda DDT’yi diyabetle ve obeziteyle ilişkilendirdi fakat bazı beslenme uzmanları omega-3’lerin riskleri göz ardı etmeye yeteceğine inanıyor. Bu balıkları yetiştirirken kullanılan yüksek dozlardaki antibiyotik ve böcek ilaçları da endişelendirici nitelikte. Çiftlik somonlarını yediğinizde, midenizi aynı ilaçlar ve kimyasallarla dolduruyorsunuz.

    Çözüm: Doğal olarak avlanmış Alaska somununu tercih edin. Eğer paketin üzerinde taze Atlantik diyorsa, çiftlik balığıdır.

    Bir Kanser Araştırmacısının İçmeyeceği:

    Yapay hormonlarla üretilmiş süt.

    Rick North Oregon Sosyal Sorumluluk İçin Tabiplerin Güvenli Yemek Kampanyası’nın proje müdürü ve Amerikan Kanser Topluluğu’nu Oregon ayağı CEO’su.

    Sorun: Süt üreticileri süt ineklerini rekombinant büyükbaş büyüme hormonuyla (rBGH ya da rBST olarak da bilinirler) aşılayarak süt üretimini hızlandırıyorlar. Ama rBGH inek memesinde iltihap oluşumuna yol açmanın yanı sıra iltihabın süte de karışmasına neden oluyor. İnsülin benzeri diye adlandırılan bir büyüme faktörünün de sütte yüksek dozlarda bulunmasına sebep oluyor. İnsanlarda, yüksek dozda IGF-1 meme, prostat ve kolon kanserine yol açabiliyor. “Hükümet rBGH’yi onayladığında, sütten gelen IGF-1’in sindirim kanallarından geçmesine olanak sağlayacağını düşündüler.” diyor North. “Gelgelelim, birçok endüstrileşmiş ülkede yasak.”

    Çözüm: Pastörize edilmemiş süt veya rBGHsiz, rBSTsiz, yapay hormonlarla üretilmemiş süt alın ya da organik süt tüketin.

    Marketlerde Satılan Soyayı Yemeyen Biyo-teknoloji Uzmanı:

    GDO’lu Fermantasyon Geçirmemiş Soya.

    Michael Harris genetiğiyle oynanmış yemekleri içeren biyo-teknoloji sektöründe birçok proje yürütmüş bir uzman. Xenon Eczacılık ve Genon Şirketi gibi şirketlerde danışmanlık ve yönetim kadrosunda görev almıştır.

    Sorun: Genetiği değiştirilmiş yemekler DNA üzerinde yapılan oynamaları ve bir türden başka bir türe genetik kodların aktarılmasını içerdiği için büyük bir endişe kaynağı haline geldi. Fermantasyon geçirmiş soya insanların tüketimi için uygun olan tek soyadır ve dünyadaki soyanın %90’ının genetiği değiştirildiğinden, eğer tükettiğiniz soyanın organik olduğundan emin değilseniz, uzun süreli sağlık sorunları sizin için kaçınılmaz. Hele de soyanın hormonal dengeleri etkilediğini ve kansere bile yol açtığını göz önüne aldığımızda, tehlikenin asıl boyutu ortaya çıkıyor.

    Çözüm: Soyanın üzerindeki ibareleri incelerken GDO’lu olmamasına ya da doğal olmasına dikkat edin. Asla ama asla, fermantasyon geçirmemiş soyayı tüketmeyin. Eğer mümkünse şirketle iletişime geçerek GDO’suz soyanın tam olarak nereden geldiğini öğrenin.

    Organik Yiyecek Uzmanlarının Yemeyeceği:

    Marketlerde satılan elmalar.

    Tarım endüstrisinin eski başkanı, organik yiyecekleri destekleyen bir tarım politikası güden araştırma grubu Cornucopia Enstitüsü’nün müdür yardımcısı.

    Sorun: Eğer sonbahar mevsiminin meyveleri “en çok böcek ilacına maruz kalan meyve” yarışması düzenleseydi, elma kazanırdı. Neden mi? Çünkü ağaçta yetiştikleri için sürekli aşılanıyorlar ki elmanın her çeşidi tadını korusun. Hâl böyle olunca da, elmalar böceklere karşı direnç geliştiremiyor ve sürekli ilaçlanmaları gerekiyor. Meyve endüstrisi bu işlemlerin zararlı olmadığını öne sürüyor. Ama Kastel kimyasallara en az maruz kalmış ürünü tercih edersek biz de zararlarından o kadar korunmuş oluruz diyerek karşılık veriyor. “Çiftlik çalışanlarının birçok kanser türüne yakalanma olasılıkları daha yüksek.” diyor. Ve sayıca artan bilimsel araştırmalar Parkinson hastalığıyla vücutta biriken her tür böcek ilacıyla alakalı olduğunu göstermeye başlıyor.

    Çözüm: Organik elma alın.

     

    Kaynak: www.trueactivist.com/8-foods-even-the-experts-wont-eat

    Nilay Gündüz

     

  • 125 Yazar Tüm Zamanların En Şahane Kitaplarını Seçti

    125 Yazar Tüm Zamanların En Şahane Kitaplarını Seçti

    Çağdaş edebiyatın şahane romanları, öykü koleksiyonu, oyunları ve şiirleri, The Top Ten: Writers Pick Their Favorite Books (En iyi 10 Roman: Yazarların Favori Kitapları) adlı bir listede toplandı.
    Listeye katkıda bulunan yazarlar arasında Norman Mailer, Ann Patchett, Jonathan Franzen, Claire Messud, and Joyce Carol Oates gibi isimler de var.
    İşte yazarların favori kitapları:
    20. yüzyılın en iyi 10 romanı:

    1. Vladimir Nabokov – Lolita (1955)

    2. F. Scott Fitzgerald – Muhteşem Gatsby (1925)

    3. Marcel Proust – Kayıp Zamanın İzinde (1913-27)

    4. James Joyce – Ulysses (1922)

    5. James Joyce – Dubliners (1916)

    6. Gabriel García Márquez – Yüzyıllık Yalnızlık (1967)

    7. William Faulkner – Ses ve Öfke (1929)

    8. Virginia Woolf – Deniz Feneri (1927)

    9. Flannery O’Connor – Bütün Hikayeleri (1925-64)

    10. William Faulkner – Avşalom, Avşalom!  (1936)

    19. yüzyılın en iyi 10 romanı:

    1. Leo Tolstoy – Anna Karenina (1877)

    2. Gustave Flaubert – Madam Bovary (1857)

    3. Leo Tolstoy – Savaş ve Barış (1869)

    4. Mark Twain – Huckleberry Finn’in Maceraları (1884)

    5. Anton Çehov – Anton Çehov’dan Hikayeler (1860-1904)

    6. George Eliot – Middlemarch (1871-72)

    7. Herman Melville – Moby-Dick (1851)

    8. Charles Dickens – Büyük Umutlar (1860-61)

    9. Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza (1866)

    10. Jane Austen – Emma (1816)

     

    18. yüzyılın en iyi 10 romanı:

    1. Laurence Sterne – Tristram Shandy (1759-67)

    2. Daniel Defoe – Robinson Crusoe (1719)

    3. Henry Fielding – Tom Jones (1749).

    4. Samuel Richardson – Clarissa (1747-48)

    5. Voltaire – Candide (1759)

    6. Jonathan Swift – Gulliver’ın Seyahatleri (1726, 1735)

    7. Henry Fielding – Joseph Andrews (1742)

    8. Cao Xueqin – Taşın Hikayesi (c. 1760)

    9. Samuel Taylor Coleridge – Antik Denizci Rime (1798)

    10. Pierre Choderlos de Laclos – Tehlikeli İlişkiler (1782)

     

    16. ve 17. yüzyılın en iyi 11 romanı:

    1. William Shakespeare – Hamlet (1600)

    2. Miguel de Cervantes – Don Kişot (1605, 1615)

    3. William Shakespeare – Kral Lear (1605)

    4. William Shakespeare – Macbeth (1606)

    5. John Milton – Kayıp Cennet (1667).

    6. William Shakespeare – Fırtına (1610)

    7. William Shakespeare – Romeo ve Juliet (1595)

    8. William Shakespeare – Antony ve Kleopatra (1606)

    9. Moliere – Molière Oyunları (1622-73)

    10. William Shakespeare – 5. Henry (1599)

    11. William Shakespeare – Othello (1604)

     

    15. yüzyıla kadar en iyi 10 roman:

    1. Homer – Odyssey (Milattan Önce 9. Yüzyıl ?)

    2. Dante Alighieri – İlahi Komedya (1321)

    3. İncil

    4. Geoffrey Chaucer – Canterbury Masalları (1380’ler ?)

    5. Aeschylus – Oresteia (Milattan Önce 458)

    6. Virgil – Aeneid (Milattan Önce 19)

    7. Homer – İlyada (Milattan Önce 9. Yüzyıl ?)

    8. Giovanni Boccaccio – Decameron (1351-53)

    9. Arap Geceleri: Bin Bir Gece Masalları (1450)

    10. Sophocles – Oedipus Üçlemesi (Milattan Önce 496-406)

     

    Rus yazarların en iyi 10 romanı:

    1. Leo Tolstoy – Anna Karenina (1877)

    2. Leo Tolstoy – Savaş ve Barış (1869)

    3. Vladimir Nabokov – Lolita (1955)

    4. Anton Çehov – Anton Çehov’un Hikayeleri (1860-1904)

    5. Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza (1866)

    6. Fyodor Dostoyevski – Karamazov Kardeşler (1880)

    7. Vladimir Nabokov – Solgun Ateş (1962)

    8. Isaac Babel – Isaac Babel’in Hikayeleri (1894-1940)

    9. Nikolai Gogol – Ölü Canlar (1842)

    10. Mihail Bulgakov – Usta ve Margarita (1966)

    Seçilen kitap sayılarına göre yazarlar:
    1. William Shakespeare – 11
    2. William Faulkner – 6
    3. Henry James – 6
    4. Jane Austen – 5
    5. Charles Dickens – 5
    6. Fyodor Dostoyevski – 5
    7. Ernest Hemingway – 5
    8. Franz Kafka – 5
    9. James Joyce, Thomas Mann, Vladimir Nabokov, Mark Twain, Virginia Woolf – 4
    Kazandıkları puana göre yazarlar:
    1. Leo Tolstoy – 327
    2. William Shakespeare – 293
    3. James Joyce – 194
    4. Vladimir Nabokov – 190
    5. Fyodor Dostoevsky – 177
    6. William Faulkner – 173
    7. Charles Dickens – 168
    8. Anton Çehov – 165
    9. Gustave Flaubert – 163
    10. Jane Austen – 161
    KAYNAK: www.toptenbooks.net
    Derleyen: Nilay Gündüz
  • Bilim Diyor Ki; ”Makyaj Yapmayı Bırakan Kadından Korkun”

    Bilim Diyor Ki; ”Makyaj Yapmayı Bırakan Kadından Korkun”

    Sosyal hayatta makyajın toplum gözündeki değeri oldukça değişken. Makyaj en nihayetinde yalın haliyle, kendini olduğundan farklı gösterme eylemi. Peki makyaj yapan kadınlarla yapmayanları ayıran şey ne? Bilimin bu konudaki tespitleri oldukça ilginç…

    Japonya’nın önde gelen bilim insanlarından olan Dr. Ken Mogi, ünlü bir kozmetik firmasıyla ortaklaşa gerçekleştirdiği araştırmasıyla çok ilginç bir tartışmanın fitilini ateşledi. 2014’te yayınlanan araştırma sonuçlarına göre makyajın kadın beyninde karmaşık işlemler yarattığı yadsınamaz bir gerçek. Şöyle ki; aşağıdaki resimde makyajsız bir kadının aynadaki yansımasına baktığını görüyoruz.

    Burada öne çıkan durum şu ki beynin “kendini ödüllendir” mesajı veren bir bölümü harekete geçiyor. “Caudate Nucleus” adı verilen beynin bu kısmı, kadında beklentilerin oluşmasına yol açıyor. Bu beklentiler kısa sürede yerini eyleme geçmeye teşviğe bırakıyor ve hemen ardından hırs duygusu tetikleniyor. Bu geçiş evresi kadının kendisini makyaj yapmaya ikna süreci olarak değerlendiriliyor. Aşağıda ise makyajlı bir kadının aynaya baktığı sırada beyninde oluşan aktiviteleri görüyoruz. Resmi daha iyi okumak isteyenler için beyindeki mavi bölgeler beynin diğer insanların yüzüne karşı verdiği tepkiler. Kırmızı noktalar ise beynin kendi yüzüne karşı verdiği tepkiler olarak ortaya çıkıyor. Yukarıdaki resimle karşılaştırıldığında beynin, makyajlı yüze daha az tepki verdiğini görüyoruz.

    Dr. Mogi bu raporları bir aşama öteye taşıyor ve diğer insanların makyajlı ve makyajsız bir kadına baktıklarında ne tür tepkiler verdiğini inceliyor. Her zaman için makyaj yapan kadınlar insanlar tarafından daha çok seviliyor. Bunun sebebi güzel görünmeleri değil. Tüm toplumlarda yerleşmiş bir önyargı olarak, makyaj yapan kadının iletişime daha açık olduğu görüşü her insanda hakim bir kanı. Makyaj yapmak isteyen kadının bunu kendisi için değil, başka insanlar için yaptığı görüşü yerleşmiş bir fikir olduğundan makyaj yapmayan kadınların iletişime kapalı olduğu hissiyatı oluşuyor.

    Bu ne kadar doğru? Bangor ve Aberdeen Üniversiteleri ortaklaşa bir çalışma yürtüttüler ve Dr. Mogi’nin tezini masaya yatırdılar. 44 kadın deneğe ihtiyaçları olabilecek tüm makyaj malzemelerini verdiler ve gece dışarı çıkmak üzereymişçesine makyaj yapmalarını istediler. Hem makyajlı hem de makyajsız pozları çekilen kadınların fotoğraflarını onları daha önce görmemiş erkek deneklere sundular. sonuç çok net bir şekilde Dr. Mogi’yi haklı çıkarttı.

    Bunun üzerine ikinci bir test yaptılar ve 3 ayrı pozu çekilen kadınların makyajsız, az makyajlı ve çok makyajlı halleri hem erkeklere hem de kadınlara sunuldu. Öncelikle erkekler kadınlara oranla daha fazla makyajsız kadınları tercih ederken her iki grubun da az makyajlı kadınları tercih ettiği ortaya çıktı. Yani Dr. Mogi haklıydı ama daha çok makyaj yapmak, daha çok istenen kadın olmak anlamına gelmiyordu.

    Dr. Ken Mogi’ye göre kadın beyni makyajsız haline tahammül edebilmek için dopamin salgılamak zorunda kalıyor. Yani kadın mutluluk hormonuna ihtiyaç duyuyor. Eğer bir kadın makyaj yapıyorsa, beynin salgıladığı dopamin yetersiz kalıyor demektir. Bu kendisiyle barışık olmayan bireylerde de görülen bir durum. Kanebo Kozmetik araştırmacılarından Keishi Saruwatari, makyaj “yapmayan kadından ‘korkun’” diyor.

    Bilimsel araştırmalara göre makyajsız halini gördüğünde bununla baş edebilen kadınların beyni kesinlikle daha farklı açılımlar yapıyor. Saruwatari’ye göre; “İş olsun, spor olsun herhangi bir alanda rakibiniz makyaj yapmayan bir kadınsa bilin ki o hedefine kilitlenmiş bir kaplan gibidir. Bir anlamda özgür kalmıştır. Beyninin büyük bölümü kendisiyle ilgili kaygılardan arınmış olduğundan çok farklı açılımlar yapabilir.”

    Ne diyelim biz de çevremizde bazen görebiliyoruz, her gün yüzünü makyaj bombardımanına tutup ofise, okula giden, sokağa çıkan kadınları. Sonra bir bakıyoruz ki o yüzünde bir parmak makyajla dolaşan kadın, bir anda en sade haliyle toplum içine çıkmaya başlıyor. Korkmalı o kadından! Yorum sizin ama bir ofiste aynı pozisyon için mücadele ediyorsanız, bu gözden kaçırmamanız gereken bir ayrıntı olabilir…

    Kaynaklar: CnnTürk, Kanebo, Time, Telegraph

  • Aile Sistemi ve Doğan Cüceloğlu

    Aile Sistemi ve Doğan Cüceloğlu

    Her ailede ya açıktan açığa konuşulabilen ya da açıkça konuşulamayan ama herkesin uyması gereken gizli kurallar vardır. Aile ne kadar sağlıksız ise kurallar o kadar gizlidir, örtüktür ve bilinçaltına itilmiştir. Fakat açık ya da örtük mutlaka kurallar vardır. Kuralsız aile yoktur.

    Sağlıksız ailenin gizli kurallarından biri mükemmeliyetçiliktir. Yapılan her işte, söylenilen her sözde, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkalarının beğenisi için yapılır. Ölçütler kişinin dışında, başkaları tarafından belirlenmiştir; o ölçütler çerçevesinde bireyin en mükemmeli başarması beklenir. Bireyin ölçütleri değiştirmeye ya da tartışmaya hakkı yoktur.

    Mükemmeliyetçilik kuralı, kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını, kendi düşünüş ve değerlendirişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu kuralların geçerli olduğu sağlıksız aile ortamında yetişen çocukların yaşamla ilgili en temel duyguları mutsuzluktur. Kendilerini değersiz bulurlar; değersiz buldukları özlerinden utanç duyarlar; ileride değişebileceklerine inanamazlar ve bu nedenle umutsuzdurlar.

    Sağlıksız ailenin bir diğer gizli kuralı spontanlık da denen kendiliğindenliği bastırmaktır. Kişinin özünden kendiliğinden gelen duygu, düşünce ve davranışların ifadesi yasaktır. Bu ailede kişilerin içlerinden geldiği gibi şarkı söylemesi, kahkaha atması, gidip birini kucaklaması hiç hoş karşılanmaz.

    Özüne güveni olmayınca, mükemmeliyetçilik ve denetleme yoluyla insan çevresinde bir güven ortamı yaratmayı umar. Bu tür insanlar daha önce sözünü ettiğimiz iç ilişkiyi hiç önemsemez ama dış dünya ile olan ilişkilerini çok önemserler. İçteki boşluğu dıştan elde ettikleriyle doldurmaya çalışırlar, istediklerini elde edemeyince kendilerini sorumlu tutmazlar, mutlaka başkalarını suçlarlar. Sağlıksız ailenin gizli kurallarından biri de suçlamadır. Herkes herkesi suçlar. Evde iş yaparken yanlış yapan anne, kabahati çocukların gürültü yapmasında bulur. Aşırı sigara ve içki düşkünü baba, sağlığının bozulma nedenini karısının pişirdiği yemeklerde bulur. Böyle bir ailede yetişen çocuk bir dersten düşük not aldığı zaman doğal olarak öğretmeni suçlayacaktır. ‘Öğretmen bana kırık not verdi’ diyecektir. Sağlıklı ailede yetişen insan ise bu durumda, ‘Öğretmenin sorduğu soruları iyi bilemediğim için kırık not aldım’ der.

    Peki, sağlıklı ailede yetişen çocuk bu sorumluluk duygusunu nasıl kazanıyor? Ana babası kendisiyle koşulsuz sevgiye dayanan gerçek bir ilişki kurmuş olduğu için kazanıyor.

    Sağlıksız ailenin gizli kurallarından bir diğeri ise beş temel özgürlük olarak bilinen algılama özgürlüğü, düşüncelerini ifade edebilme özgürlüğü, duygularını ifade edebilme özgürlüğü, bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü ve son olarak kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğünün inkârıdır. Sağlıksız ailede bu özgürlükler yoktur.

    Çocuk bir şey, bir dünya algılar. Ailedeki otorite, yani anababa, ‘Senin gördüğün dünya yanlış, doğrusu bu,’ der. Eğer o kişi kendi algılamasında ısrar ederse ki normali budur, o zaman otorite onu cezalandırır. Eğer bu kişi büyüme çağındaki bir çocuksa otoritenin, yani ana babasın bilgeliğinden hiç şüphe etmez, edemez. ‘Demek ki, bende bir bozukluk var’ sonucuna ulaşır. Bu tür deneyimler kişinin özünü inkâr eden, zayıflatan yaşantılardır. Bu yaşantıların sık sık tekrar edildiği kalıplayan ailede kişinin özü zedelenir.

    Bir diğer kural konuşmak yasak kuralıdır. Bu kuralı şöyle anlamak gerek: Aile üyelerinin ailenin işleyişi ile ilgili kurallar üzerine konuşmaları, tartışmaları, fikir yürütmeleri yasaktır. Aile içindeki sağlıksız durumdan, bu durumun ortaya çıkmasına yol açan kurallar ve davranışlardan söz etmek yasaktır. Bu kural, beş özgürlüğün kısıtlı olmasına ilişkin biraz önce sözünü ettiğimiz kuralın doğal sonucudur.

    Demokratik yöntemi siyasal yaşamlarında gerçekleştirememiş toplumların önündeki en büyük engel, toplumdaki sağlıksız, kalıplanmış insan sayısının çoğunlukta olmasıdır. Bu tür insanların kaynağı sağlıksız ailedir. Demokratik anlayış aile içinde yaşamıyorsa, siyasal düzen olarak toplumda yaşayamaz. Kişinin günlük yaşamında bir gerçek haline gelemez. O toplumun anayasası demokratik olsa dahi… Dünyanın birçok totaliter rejimi, demokratik görünümlü anayasaların arkasına sığınır.

    Sağlıksız aile düzeni, aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin devamını ister. Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirini anlamasını ve sağlıklı ilişkiler kurmasını önler. Bu tür kızgınlıklar ve küskünlükler, ailenin sağlıksız oluşunun temelinde yatan esas nedenleri sakladığından, sağlıksız aile düzeni bu kırgınlıkların devamını ister. Bu nedenle, kronik çatışma ve sürtüşmeler ailede sürer gider.

    Sağlıksız ailenin bir başka kuralı da aile üyelerinin birbirlerine güvenmemeleridir. Sağlıksız ailede kimse kimseye güvenmez. Güven duygusu, kişilerin birbirlerine değer verdiği, desteklediği ilişkiler ortamı içinde gelişir. Bu ortam sağlıksız ailede yoktur. Sağlıksız ailede yetişen kişi, kimseden saygı ve koşulsuz sevgi görmediği için, kimsenin kendine yardım edeceğine inanmaz. Yardım etmek isteyenlerin ‘mutlaka bir art düşüncesi, çıkarı vardır’ diye düşünür.

    Biri bana toplumun aksayan yönlerini gösterip bu toplumda yaşamın ne kadar zor olduğunu sürekli söyler ama kendi ailesinde sağlıksız, kalıplayan aileyi sürdürürse, bu kişiyi dinlemenin benim için bir zaman ve enerji israfı olduğunu düşünürüm.

    Rollerin esnek olduğu ailede anne ya da baba, duruma göre çocuklarının arkadaşı, öğretmeni, sırdaşı, gerektiğinde ise güçlü bir otorite olur. Bu tür esneklik sağlıklı aile sisteminde mümkündür; sağlıksız aile sisteminde ise baba bozuk plak gibi hep baba rolüne takılmıştır, onun ötesine geçemez. Sağlıksız aile sisteminde herkes kendi rolünde donmuş kalmıştır ya da donup kalması beklenir.

    Bizim toplum ataerkil bir toplum. Evet, baba güçlü. Baba/ anneden birçok yönden daha az yetenekli olabilir. Başka bir deyişle, bizim toplumda kadın kocasından daha zeki, daha becerikli, daha girişken dahi olsa, rolü icabı arka planda durup, kocasının sözünü dinlemek gereğini duyar. Katı sosyal rol anlayışı bunu gerektirir.

    Anne ve baba, ailenin düzenini en çok etkileyen temel öğelerdir. Bu gereksinmelerin doğal olarak yerine getirilmesi, sorumluluk bilinci içinde birbirleriyle evlenerek, kendilerine ortak bir yaşam kuran yetişkinlere bağlıdır. Anne ve baba gereksinmelerinin karşılanmadığı aile düzenleri çarpık olur ve bu düzen içinde yetişen kişilerin yaşamlarının her yönünü olumsuz yönde etkiler.

    Aile üyeleri birbirlerine güven duymak, yakınlık ve dayanışma içinde olmak gereksinimi duyarlar. Ailenin bu gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Eğer karşılanmazsa aile iyi işlemez. Bu gereksinmeler karşılanmazsa disfonksiyonel aile denen bozuk düzenli aile ortaya çıkar. Aile içindeki etkileşim, çocukları ya ‘’ben değerliyim’’ ya da ‘’değersizim’’ duygusuna götürür. Bu gereksinme aile içinde yerine getirilmezse, çocuk kendini değersiz görerek büyür. Genç yaşta evlilik dışı cinsel ilişkiye giren kızların büyük bir çoğunluğunun, yaşamlarında ilk defa ‘ben değerliyim, önemliyim’ duygusunu, bir erkekle cinsel olarak beraber oldukları zaman yaşadıkları gözlenmiştir. Ergenlik çağındaki erkek çocukların çete kurarak, çoğu kere ölümle sonuçlanan çatışmaları da kendilerini önemli görmeyen aile ortamlarına bir tepkidir. ‘’Ben değerliyim’’ duygusunu aile içinde elde eden birey, kendini kanıtlamak için aşırı davranışlarda bulunmaya gerek duymaz.

    Aile sisteminin ikinci gereksinmesi güvendir. Aile içinde kişilerin emniyette olduğu, dışarıdaki tehlikeli olayların aile içine giremeyeceği duygusu, bu gereksinmenin altında yatar. Güven ortamı yaratılamazsa, aile üyeleri güven duydukları başka bir ortama yönelirler.

    Üçüncü aile gereksinimi, yakınlık ve dayanışma duygusudur. Aile üyelerinin birbirleriyle dayanışma ve güven duygusu içinde olması, temel gereksinmelerden bir diğeridir. Aile içinde karşılıklı güven ve dayanışma duygusu varsa, bireyin aile dışında karşılaştığı stres getirici olumsuz olaylar yıkıcı etki yapmaz. Güven duygusunun baskın olduğu aile, dış dünyanın yaratmış olduğu üzüntü ve kaygılardan kurtulacak bir sığınak oluşturur.

    Dayanışma ve güvenin olduğu ailelerde yetişen kişiler, bu güven ve dayanışma duygusunu diğer insanlarla olan ilişkilerinde de gösterirler; karşısındakinin iyi niyetli ve dürüst olduğuna inanarak ilişki kurarlar. Güvensizlik ortamında yetişen kişiler ise, kendileri de dahil hiç kimsenin sözüne inanmazlar ve kimseyle dayanışma içine giremezler. Güvensizlik duygusu o kadar derinlere inmiştir ki kendilerine dahi güvenemezler. Bu insanlar her an değişebilen, kimsenin diğeriyle dayanışma içinde olmadığı, herkesin birbirini kullanmaya çalıştığı bir dünyanın varlığını temel kabul ederler.

    İnsan, davranışını kendi paradigması içinde oluşturuyor. Kişi paradigmasının farkında olmayabilir. Ama ister farkında olsun ister olmasın, bu paradigma kişinin geçmişinde oluşmuş ve yapılanmıştır. ‘’Allah kahretsin paradigmasını’’ dediğiniz kişiye tepkisel bir tavır takınmış oluyorsunuz. Bu tür tepkisel tavır, ülkemizde çok sık rastlanan, ama duygusal olgunluğu sığ bir tavır. Karşıdakinin paradigmasını anlayarak o insanla ilişki kuran tavır daha olgun, daha gerçekçi bir tavır. Ve bu tür tavır alışı toplumumuzda pek sık göremiyoruz.

    Aile sistemi içinde temel birim olan anne ve baba, davranış ve sözleriyle sorumluluk duygusunu ya yaşatır ya da yaşatmaz. Aile içinde yalnız anne ve baba değil, herkes sorumluluk duygusunu paylaşıp yaşatmak durumundadır. Çocuklar, kendi yaşları oranında sorumluluk yüklenebilir, sorumluluk duygusu içinde davranışlarını biçimlendirebilirler. Çocuğu tümüyle sorumluluğa boğan ana baba olduğu gibi, tüm sorumluluğu kendi üzerine alan ve çocuklarını her türlü sorumluluktan kurtaran ana baba da olabilir. İlki iç ana babası çok gelişmiş, spontanlığını kaybetmiş, katı ve kuralcı insanlar yetiştirirken, ikincisi yaşamını biçimlendirmekten aciz, sürekli başkalarının yönetiminde olmaya yönelik bireyler yetiştirir. İkinci tür ailede yetişen kişiler, kendi yaşamlarında yer alan olaylardan kendilerini değil başkalarını sorumlu tutarlar.

    Gelişim aşamalarına uygun bir denge içinde, çocuklara kendi yataklarını yapma, oturdukları odayı temizleme, ev işlerine yardım etme gibi görevler verilmelidir. Çocukların kendi yaşamlarından kendilerinin sorumlu olmasını öğretmek, anne ve babanın yapabileceği en sağlıklı ve önemli görevlerden biridir.

    Yetişkin çocuğun, bağımsız ve sorumlu insana tahammülü yoktur.

    Aile gereksinmelerinin beşincisi, zorluklarla mücadele ederek, onların üstesinden gelmeyi öğrenmektir. Yani çocuğuna kolay bir yaşam veren ana baba pek makbul değildir. Çocuğa her şey hazır verilmemelidir. Sorumluluk duygusuyla ilgili olarak söylenenler, çocukların zorluklarla mücadele etmesinde de geçerlidir. Çocuğu, içinde bulunduğu gelişme aşamasına uygun zorluk derecesindeki sorunlarla baş başa bırakmak, onun bu zor sorunlarla mücadele ederek uğraşmasına olanak vermek, kendine güvenli, sorun çözme becerileri gelişmiş bir birey olarak yetişebilmesi için gereklidir. Ailenin bu gereksinmeyi karşılaması gerekir. Karşılaştığı her zorlukta çocuğuna yardım eden ana baba, sürekli başkalarından yardım bekleyen, kendi beceri ve yeteneklerine güvenemeyen bir insan yetiştirir.

    Annenin çocuğunu dövmesi, onun için sağlıklı bir mücadele ortamı oluşturmuyor. Bu tür bir ortamda herhangi bir eğitim öğesi yok. Annesi çocuğun özünü yıkıcı bir tavır içinde.

    Zorluklarla mücadele ederek, onların üstesinden gelmeyi öğrenmeye bir örnek verecek olursak;

    çocuk emeklerken bile böyle ortamlar yaratılabilir. Örneğin, emekleme aşamasındaki çocuk kendi başına bir sandalyeye çıkmaya çalışıyor olabilir. Böyle bir durumda ana baba çocuğa yardım etmez. Bırakır, çocuk düşe kalka, deneye yanıla o sandalyeye çıkmasını kendi başına öğrenir. Çocuk için önemli bir tehlike söz konusu ise, örneğin sandalyenin çevresinde kırılmış cam, bıçak ya da taş gibi sert nesneler varsa kaldırılır ya da sandalye daha emniyetli başka bir yere taşınır. Yani çocuk düştüğü zaman ona zarar vermeyecek bir ortam olmasına dikkat edilir. Çocuk büyüdükçe daha zor mücadelelere girmeye çalışır. Kendisinden daha ağır bir paketi taşımaya çalışır; kendisinden güçlü biriyle dövüşmeye kalkar. O zaman ne yapmalı? Önemli olan, çocuğun kendi gücünün sınırlarını gerçekçi olarak öğrenmesidir. Eğer çocuk ağır bir paketi kaldıramıyorsa önce ona gücünün yetmediğini anlamalı. Daha sonra çocuk belki paketi açarak içindekileri teker teker taşımayı deneyebilir. Gücünün yetmediği kişilerden çekinmeyi öğrenir ya da daha iyi dövüşmesini öğrenir. Önemli olan, çocuğu yaşama güçlü olarak hazırlamaktır. Bu tutumuyla ana baba, çocuğa gerçekten değer verdiğini ve onun başarılı olmasını içtenlikle istediğini belirtmiş olur. Ana babasından bu mesajı alan çocuğun kendini güçlü ve yaşama hazır hissetmesi kaçınılmazdır.

    Altıncı gereksinim kendini gerçekleştirmedir. Kendini gerçekleştirme, mutluluğa götürür ve aile bir mutluluk ortamı olmalıdır. Şimdiye kadar sayageldiğimiz gereksinmeler karşılandığı takdirde, aile ortamı başka hiçbir ortamda bulunamayacak mutluluk olanakları sağlar. Bir babanın ya da annenin çocuklarıyla gurur duyması, onların iyi ve sağlıklı insanlar olarak topluma katıldıklarını görmesi, büyük mutluluk kaynağıdır. Çocuklar anne ve babalarını dünyanın en önemli ve kudretli insanları olarak görürler. Çocukların, anne ve babaları tarafından kabul edilip, sevilip desteklenmesi, başka hiçbir kimsenin yapamayacağı kadar, onları mutlu ve yaşamlarından doyumlu kılar.

    Mutlu yetişen insanlar, olayların çoğunda mutlu olunacak bir yön bulurlar. Mutsuz yetişen insanlar ise, olayların çoğunda mutsuz olunacak bir yön bulurlar. Onları mutlu edecek olayların sayısı yok denecek kadar azdır.

    Aile sisteminin yedinci gereksinimi, sağlıklı manevi yaşamın temellerini oluşturmaktır. Manevi yaşam, evreni anlamlı bir biçimde bütünleştiren dünya görüşünü temsil eder. Bu anlamıyla manevi yaşam, din kavramından daha kapsamlı oluyor. Din, belirli kurallara dayalı bir sosyal kurum oluşturur; manevi yaşam kişinin kendi içinde Tanrı’yı ve hakikati bulmasına yönelir. Din, toplumu (cemaati) vurgular; manevi yaşam ise bireyin özüne yöneliktir.

    Daha önce her insanın iki tür ilişkisi olduğundan söz etmiştik. Bu ilişkilerden biri kişinin kendi iç dünyasıyla, kendi özüyle olan ilişkisi, diğeri de dış dünya ile toplumla, başkalarının beklentileriyle olan ilişkisidir. Din ve manevi yaşam için de böyle bir ayırım yapabiliriz. Belirli kurallara, beklentilere, dış ilişkilere önem veren dünya görüşüne din, kişinin özüyle evrenin ilişkisine önem veren görüşe manevi yaşam adını veriyorum.

    Manevi yaşam öğretilerini temel alan kişilere mistik, mutasavvıf denilir. Bizim tarihimizde mistiklere örnek olarak Mevlana ve Yunus Emre gösterilebilir. Katı din kuralları içinde yetiştirilen çocuk, kendi dışında bazı kurallara göre yargılanacağına ya da ödüllendirileceğine inanır. Bağnaz din koşullandırmasının baskın olduğu aile ortamında yetişen çocuk, kendi yaşantı ve deneyimlerini zenginleştirecek, iç ve dış dünyasını araştırıp keşfedecek bir tutum yerine, körü körüne itaati, kendi düşünce ve duygularından utanmayı öğrenir. Bu tür katı kurallar ortamında yetişen insanlar, sadece kendilerini değil, bütün insanları yargılamayı öğrenirler. İnsan yaşantısı ve deneyimi değerli bir süreç olmaktan çıkarılmış, her insan ve olay, kendilerinin de tam anlamadığı bazı kurallara uygunluk derecesine göre değerlendirilmeye başlanmıştır.

    Manevi yaşamı ailede beslenen çocuk ise sağlıklı gelişir. Evrenin bir bütün olduğunu, bu bütün içinde yer alan her birimin, her olayın, kendine özgü benzersiz bir yeri olduğunu öğrenir; bu nedenle ailedeki her bir bireyin, oldukları gibi değerli olduğunu, kendi yetenekleri, düşünceleri, duygulan içinde kabul edilmesi gerektiğini anlar. Böyle bir temel, bildiğimiz tasavvuf anlayışına yakın düşer ve birleştirici, kaynaştırıcı, evrensel bir dünya görüşünü geliştirir. Sağlıklı manevi yaşam, ailenin çocuklara verebileceği en değerli armağandır. Sağlıklı bir manevi temeli olan insanlar güleç yüzlü, sevecen, insanlara olduğu kadar doğaya da saygılı bireyler olarak yaşamlarını sürdürürler.

     

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Bilgi Çağı Ve Toplumsal Hastalığımız: Zihinsel Atalet

    Bilgi Çağı Ve Toplumsal Hastalığımız: Zihinsel Atalet

    Toplum olarak uzun yıllardır bir zihinsel atalet yaşamaktayız. Doğruyu yanlıştan ayırt etmek için hiçbir mücadele ve çaba göstermeden, nereden ve nasıl dizayn edildiği belli olmayan algılarımız ve ön yargılarımızla ani kararlar verip ya tastamam reddediyor ya da sorgusuz benimsiyoruz gelen bilgileri.

    Zihinsel Atalet Belirleyicileri

    Bu analizimizi birden çok örnekle destekleyebiliriz. Ama öncelikle zihinsel atalet belirleyecilerinden söz edelim.

    Zihinsel ataleti ortaya çıkaran ana faktör bilgiye yeterince kıymet vermemektir ön bilgilerimize göre. Yine yanıldık! Kesinlikle böyle değildir.

    Aslında bilgiye kıymet veren kadim bir mirasa sahibiz. Henüz birkaç asır önce, dünya üzerinde doğan güneş bizdik. Tıpkı Alman Profesör Sigrid Hunke’nin meşhur kitabının ismi gibi: Batıyı Aydınlatan Doğu Güneşi. Ya da Cemil Meriç’in çokça basılan kitabı “Işık Doğudan Gelir” gibi.

    Buna dair verilebilecek sayılamayacak kadar örnek var. Çünkü Dünyayı aydınlatan güneş, bizzat bizim mekteplerimizden doğuyor ve ilham kaynağı oluyordu. Atalarımızın bıraktığı eserler göz kamaştırıyor ve bugün hala özlem ile yad ediliyor.

    Peki, o halde bizi bu hale getiren ne oldu?

    Zorlu süreçlerden geçtik toplum olarak. Düşünsel, kültürel ve siyasi birçok inkılap atlattık. Bundan dolayı haklı bir yorgunluk olabilir üzerimizde. Fakat yorgunlukla açıklanamayacak bir yılgınlık ile karşı karşıyayız. İşte bu yılgınlığa ben zihinsel atalet diyorum.

    Evet, atalet bir yılgınlıktır. Mümkün olanı imkânsız kılma ve imkânsızlıklara teslim olmaktır. Atalet, mücadele azmi ve mücahade şevkini kaybedip somurtmaktır dünyaya. Dünya yıkılsa umurunda olmamaktır atalet.

    Kişi nasıl kaybeder mücadele azmini? Bunun cevabını uzun uzadıya ele alıyorum şu günlerde yakında basılacak olan kitabımda. İçimde esen bütün fırtınaları işliyorum satır satır. Fakat burada küçük bir örnekle özetleyeceğim. Talip olana pek güzel ve önemli bir deney ile…

    Aç bir köpek balığı büyükçe bir akvaryuma konur, birkaç meraklı bilim insanlarınca. Pek malumdur ki açlık bir ihtiyaçtır ve doyurulmak için harekete geçirir her canlıyı. Öyle de oldu ve köpekbalığı canhıraş bir şekilde yiyecek aramaya koyuldu akvaryumda. O da ne! İşte tam da gözlerinin önünde minik ve şirin bir balık duruyordu. “Tam da ağzıma layık!” diye düşünmüş olmalı ki, hızla yüzdürdü üzerine. Hop!

    Ne mi oldu? Derin bir ağrı hissetti kafasında. Çünkü bu bir deneydi yani bir keyif manzarası değil. Saydam bir cam konmuştu o minik balık ile köpekbalığı arasına. İşte araştırmacıların merak ettikleri tam olarak buydu. Acaba kafası cama çarpan köpekbalığı ne hissedecekti.

    Martin Seligman tarafından yapılan deney ile kavramsallaştırılan “Öğrenilmiş Çaresizlik” olgusunu desteklemek istiyorlardı ama olmadı galiba. Çünkü köpekbalığı çaresiz olduğunu düşünmüyor ve şiddetle gerilip defaatle atılıyordu minik balığın üzerinde. Fakat sonuç yine aynı. Her seferinde aynı hayal kırıklığı ve ağrı ile karşılaşıyordu.

    Şimdi ne olacaktı? Durdu köpekbalığı ve yüzmeye başladı sessizce…

    İşte araştırmacıları heyecanlandıran bir durumdu bu ve çektiler camı aradan. Açlık başına vurmuştu köpekbalığının, cam aradan çekildiği gibi atılacaktı üzerine. Cam çekildi fakat atılmadı. Neden?

    Çünkü zihinsel olarak yiyeceğe ulaşamayacağını düşünüyordu. Üstelik ona doğru atılırsa başına darbe de yiyecekti. Bundan dolayı aç bir halde yüzmekle yetindi akvaryumda. Üstelik küçük balık ile birbirlerine değecek kadar yakın yüzüyorlardı.

    Bu örneği destekleyen ve alanını genişleten birçok deney var literatürümüzde. Fakat talip olan için bir de aynı bin de…

    Hedefler, gayeler, umutlar ve daha birçok durum için pek kıymetli dersler alınır bu deneyden. Ama ben zihinsel atalete dikkat çekmek istiyorum şimdilik.

    Yukarıda bahsettiğim zorlu süreçler; düşünsel, kültürel ve siyasi inkılaplar dört asrı aşkın bir süre boyunca devam etti. Bu süreçte bilgi üretme ve bilgiye ulaşma anlamında yaptığımız bütün çabalar neredeyse hezimetle sonuçlandı. Böylelikle henüz ilk asırda kıraathaneler eklendi kültürümüze ve yavaş yavaş terk edilmeye başlandı mektepler. Avrupa’da gelişen bilimsel faaliyetlere hayranlıkla bakıyor ve büyük bir şevkle arzuluyorduk. Fakat her çabamızda başımızda bir ağrı ve kalbimizde bir burukluk hissediyorduk. Ta ki toplum olarak zihinsel atalete varıncaya değin devam etti bu yolculuk. İşte şimdi ‘zihinsel atalet’ diyarındayız. Yılgın, bitkin ve cahiliz.

    Üstelik…

    Bilgi çağındayız ve sosyal medya organları ve internet aracılığıyla istediğimiz bilgilere anında ve kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Şöyle bir Google’da gezinen bir kimse onlarca bilgi ile karşılaşır. Aslında ilk bakışta bu durum gayet iyi bir durum. Çünkü araştırmalar yapmak için kütüphane kütüphane gezip koca koca ansiklopediler incelemeye gerek bırakmıyor. Ne yazsak şipşak çıkıyor karşımıza.

    İlk bakışta öyle ama maalesef küçümsenemeyecek olumsuz sonuçlar da doğmakta ve doğacak da… Üstelik zihinsel olarak yılgın olan toplumlar için çok daha feci sonuçlara sebep olmakta.

    Hepimiz tecrübe etmişizdir, kolaylıkla elde ettiğimiz şeylere çok fazla kıymet vermeyiz ama zorluklarla sahip olduğumuz varlıklarımıza gözümüz gibi bakarız. Bu duruma sosyal psikoloji literatüründe yer verilmiş ve bilişsel olarak kişinin kendini tatmin etmesinden kaynaklanan bir olgu olarak tarif edilmiştir.

    Yani çeşitli engelleri aşarak ulaştığımız şeyler basit ve değersiz de olsalar bilişsel olarak bu çabamızı haklı çıkarmak isteriz bu olguya göre. Dolayısıyla değersiz de olsa kıymet verir, sahipleniriz. Oysa ulaşmak için çok çaba göstermediğimiz şeyleri çok fazla sahiplenmez ve değer vermeyiz.

    Düşünün bakalım, bilginin bu kadar kolay ulaşıldığı bir çağda neden bilgiye kıymet verilsin ki? Üstelik zihinsel olarak da yılgın ve yorgunuz. Neden işittiğimiz bilgilerin doğruluğunu sınayalım ki? Bunun için çaba etmeye bile değmez.

    Şimdi anlatabildim mi neden bu haldeyiz?

    Böyle bir durumda olan bir toplum karanlıktadır ve karanlıkta kalan her kişi işiteceği bir sese muhtaçtır. Bir hayal edin bakalım, karanlıktasınız ve nerede olduğunuzu bilmiyorsunuz, işittiğiniz her sese yönelmeniz pek muhtemel değil midir? İşte durumumuz tam olarak bu. İşittiğimiz her sese inanıyor ve bu sesin güvenirliğini tespit etmek için çaba göstermiyoruz.

    Şimdi gelelim örneklere:

    Eğitim sürecini bir kenara koyalım ve öncelikle en çok vakit geçirilen alan olan sosyal medya organlarından ulaştığımız bilgileri bir düşünelim. Takip edilen bir paylaşıma denk geldik mi hemen inanasımız ve paylaşasımız geliyor. Ama o haberin doğruluğunu tespit etmek gibi bir ihtiyaç hissetmiyoruz. Çünkü yılgınlık verir!

    Dünyanın bir ucundan gelen bir felaket haberine anında üzülüyor, histerik tepkiler verebiliyoruz. Fakat sonra gelen haberin doğru olmadığını anlayınca hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz.

    Bu durum akbabalar gibi dünyamızın üzerine üşüşmüş kimseler için kaçırılmayacak bir fırsat. Çünkü toplumlar gelen her habere anında inanıp istenilen tepkiyi gösterebiliyor. Hem halkın gücünü bu şekilde kontrol etmek muhteşem bir güce ulaştırır insanı, tabi zenginliğe de.

    Mesela birisi çıkıp der ki, Dünyamız büyük bir tehditle karşı karşıya. Bundan dolayı çocuk yapmamalı, az tüketmeli hatta neredeyse bazı ihtiyaçlardan vazgeçmelisiniz. Aksi halde gelecek olan felaket torunlarınıza yaşama fırsatı vermez.

    Oysa bu haberi ve önemli açıklamaları yapan kimseler, keyiflerince tüketiyor ve zevkten dört köşe olabiliyorlar. Üstelik hiç oralı olmadan. Buna rağmen haberi alan halklar paniğe kapılıyor ve ellerinden geleni yapıyorlar.

    Bir zamanlar Dünyanın en güçlü ailelerinden birinin sözcüsü çıkıp, dünya kaynaklarının var olan nüfusa yetmeyeceğini, dolayısıyla nüfus azaltma politikalarının artırılması gerektiğini söylemişti. Hepimiz inanmış fakat elimizden bir şey gelmemişti. Tam böyle bir durumdayken, bir çözüm önerisi gelmişti aynı şahsın dilinden. Ve maalesef hala aynı çözüm politikasını uygulayıp durmaktayız habersizce.

    Domuz gribi, kuş gribi salgınlarını ve kene vakasını hatırlarsınız; gelen bilgilere göre sunulan çözüm önerisi (aşılama) yapılmazsa bir hayli sıkıntı çekilecekti. Bu bilgilerin doğruluk payını araştırdık mı kaç yıldır? Hayır! Denileni yaptık.

    Bilgi çağındayız ama bilgi kıymetsiz ve biz zihinsel olarak yılgınız. Bu halde iken bilgi çağı bizi nirvanaya değil korku kapanına götürür.

    Peki, bu zihinsel ataletten nasıl kurtuluruz?

    Bu sanıldığı kadar zor değil. Sadece bilişsel bir çaba gerektiriyor.

    Şöyle bir hikâye hatırlıyorum ve inanıyorum ki bu size yeterince yardımcı olacaktır:

    Bir gün baba ve çocukları ormanda gezintiye çıkarlar. Güzel geçen gezinti dönüşünde erkek çocuk çok yorulduğunu ve daha fazla yürüyemeyeceğini söyleyerek babasına mızmızlanır. Daha sonra babası etraftan bir dal bulur ve oğluna döner. Der ki: ”Al bakalım, sana güzel bir at. Bu seni taşır hem daha hızlı götürür.” Çocuk, dal parçasından yapılmış ata sevinçle bindi ve gülerek koşmaya başladı. Küçük oğlunun kuru bir dal parçası sayesinde yorgunluğunu unutarak canlanmasını gören baba hayretler içinde olan biteni izleyen kızına döndü ve dersimizi verdi:

    “İşte, hayat budur” kızım. “bazen kendini çok yorgun hissedebilirsin. Böyle olduğunda, kendine değnekten bir at bul ve yoluna devam et.”

    İşte reçetemiz: Zihinsel ataletten kurtulmanın yolu, zihinsel coşkunluktur.

     

    KAYNAK: Psikolog Kadir Özsöz / Matematiksel

  • Dünyadaki En İyi 15 Bilim Müzesi

    Dünyadaki En İyi 15 Bilim Müzesi

    Müzeler bilimin ve anlayışın kaleleridir fakat tüm bilim müzeleri doğal olarak bir değildir. Bazı müzeler büyüklükleri ile bazıları ise sergilerinin kalitesi ile diğerlerinden ayrılırlar.

    Aşağıda en iyi örneklerden 15 tanesi fırsatını elde ettiğiniz anda ziyaret edebilmeniz için sıralanmıştır. Fakat belirtmek isteriz ki söz konusu liste genişletilebilir ve müzeler belli bir kritere göre sıralanmamıştır.

    Bilim Müzeleri

    1. Doğa Tarihi Müzesi – Londra, İngiltere

    Londra´da bulunmakta olan Doğa Tarihi Müzesi dünyadaki en iyi bilim müzelerinden biri. Aynı zamanda müze, en eski ve en ünlülerden. Nefes kesici sergilerle muazzam bir mimariyi birleştiren bina Londra´yı gezmekte olan her turistin görmesi gereken yerlerden biri. İsminden de anlaşılacağı üzere müzedeki sergiler doğa tarihi üzerine yoğunlaşmış olup çeşitli hayvanlar, bitkiler, insan biyolojisi, mineraller ve doğal kaynaklar üzerine doyurucu bilgiler sunuyor. İlk kez 1881´de hizmet vermeye başlayan müze yılda 5 milyon ziyaretçi ağırlıyor.

    2. The Exploratorium – San Francisco, Amerika

    San Francisco´da bulunan Exploratorium birçok ilginç ve eğlenceli sergi barındırıyor. Gerçekten de “Bilimsel Eğlence Evi” şeklindeki lakabının hakkını veren müze ziyaretçilerine alışılmadık bir deneyim sunuyor. Müzenin tasarımcıları bilimin en garip, büyüleyici ve heyecanlandırıcı yönlerini yansıtıp genç beyinleri etkileyebilecek bir alan yaratma görevinin altından başarı ile kalkmış gözüküyorlar. Hedef, gençlere bilimin heyecanlı yönlerini gösterip genç bilim adamlarının yetiştirilmesine önayak olmak. Kendi sözleri ile: ”Vizyonumuz insanların kendileri için düşünebildiği, sorular sorduğu, bu soruların cevaplarını aradığı ve etraflarını anladıkları bir dünya yaratmak”

    3. İsviçre Ulaşım Müzesi  – Lucerne, İsviçre

    İsviçre Ulaşım Müzesi Lucerne´de bulunmakta olup çeşitli ulaşım araçlarına dair ilginç bilgiler sunuyor. Sergilerin çoğu 1900’lerden itibaren geliştirilen ait İsviçre araba modellerine dair olup uçaklar, trenler, galeriler ve bazı iletişim teknolojileri de konu ediliyor. Müze 1959’da açıldı ve kısa süre içinde İsviçre’nin en popüler müzesi haline geldi. Müze yalnızca bilim ve teknolojiyi konu edinmiyor – yerel sanatçı Hans Erni’nin çalışmalarının bir koleksiyonu da ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor. Koleksiyon dışında da; bir planetaryum, bir sinema ve 1/20000 ölçeğinde bir İsviçre haritası sergileniyor.

    4. Ulusal Hava ve Uzay Müzesi – Washington DC, Amerika

    Washington’daki Ulusal Hava ve Uzay Müzesi, Smitsonian Enstitüsü’nün bir parçası olarak dünya üzerindeki en iyi bilim müzelerinden biri olarak öne çıkıyor. Aynı zamanda müze, uçak ve uçuş tarihi anlamında belki de en iyisi. İnsanlığın ilk uçuş denemesinden uzayda gösterilen başarılara kadar her türlü gelişmeyi konu eden sergiler adeta bir görsel şölen sunuyor. Bilim ve teknoloji ilginizi çekiyorsa (ve tabi özellikle uçuş) bu müze size çok güzel anlar sunacaktır.

    5. Te Papa Müzesi – Wellington, Yeni Zelanda

    Te Papa Müzesi Yeni Zelanda’nın ulusal müzesi. Te Papa ismi Maori dilinde “Bizim Yerimiz” anlamına gelip müze, Ulusal Müze ve Ulusal Sanat Galerisi ile birleşmesi sonrası 1998 yılında hizmet vermeye başlamıştır. Müze temel olarak bilimi konu etmemesine rağmen; fosil, arkeoloji ve kuş, sürüngen ve memeli koleksiyonlarını bünyesinde barındırıyor. Bunun yanında sanat, tarih ve pasifik kültürüne dair sergiler de var. Müzenin en bilinen sergisi toplam 495 kiloluk, kalamar türlerine ait olan bölüm.

    6. Universeum – Göteborg, İsveç

    DCF 1.0

    Göteborg’daki Universeum bir aile için eğlenceli bir gün vaat ediyor. Çocuklar için uygunluğu, interaktif gösteriler sunması ve akvaryumu olması bu seçeneği öne çıkarıyor. Çocuklara yönelik eğlenceli sergilerin yanında yetişkinlerin de ilgi göstereceği sunumlar söz konusu. Müzenin en güzel tanıtımını kendi internet sitesi yapıyor: “Universeum oyunun bilgiye dönüştüğü bir yer. Burada hayvanlar ve doğa yeni teknolojiler ve heyecan verici deneylerle birleşiyor. Yağmur ormanlarında bir safariye çıkın, Okyanus Alanının derinliklerine dalın veya Sağlık bölümünde vücudunuz ve aklınızın sınırlarını zorlayın. Universeum’a yapacağınız ziyaret unutamayacağınız bir macera olacak.”

    7. Bilim ve Endüstri Şehri – Paris, Fransa

    Fransa, Paris’teki “Bilim ve Endüstri Şehri” isimli müze Avrupa’daki en büyük bilim müzesi olarak anılıyor. 2016’da 30. yılını kutlayan müze, Napoleon’un katliamlarını gerçekleştirdiği alana kurulmuş. Birçok bilim dalından sergiler keşif, tıp, uzay, botanik ve sanayi ziyaretçiler ile burada buluşuyor. Ayrıca etkileyici bir planetaryum, bir denizaltı, bir IMAX tiyatrosu ve bir çocuk alanı da bulunmakta. Müze yaklaşık olarak yıllık 5 milyon kişi çekiyor ve Paris’in en popüler turistik yerlerinden biri. Müze, bilimsel ve teknik bilgiyi halka ve özellikle gençlere yaymayı misyon edinmiş olup bilim, araştırma ve sanayii kamuoyunun faydasına olacak şekilde desteklemektedir.

    8. Deutches Museum – Münih, Almanya

    Almanya’daki Deutches Museum dünyanın en büyük bilim ve teknoloji müzesi. Esasen müze Isar nehrinde kendine ait olan bir ada üzerinde bulunuyor ve görülmesi gereken yerlerden biri olarak öne çıkıyor. 50’den fazla bilim dalından 28000’in üzerinde obje müzede sergileniyor. Tüm sergiler görülmeye değer olmakla birlikte öne çıkan sergilerden biri İspanya’daki Altamira Mağarası’nın yeniden yapımına dair olan. Görsel olarak çok özel ve büyüleyici bir tecrübe ziyaretçileri bekliyor.

    9. Bilim Müzesi – Londra, İngiltere

    2017 yılında 160. yıldönümünü kutlayan Londra’daki Bilim Müzesi; George Stephenson’un Rocket isimli lokomotifi de dahil olmak üzere sanayi devrimine ilişkin bir koleksiyonu ziyaretçileri ile buluşturuyor. Son dönemde popüler hale gelen bir başka sergi ise robotların son 500 yıldaki gelişimini konu alıyor. Bunun yanında matematik tarihine ve Florence Nightingale’in istatistik çalışmalarına dair sergiler de söz konusu. Müze yılda 3,3 milyon kişiyi çekmesine rağmen ücretsiz. Yalnızca bazı geçici sergiler için para talep ediliyor.

    10. Şangay Bilim ve Teknoloji Müzesi – Şangay, Çin

    13 kalıcı sergisi ile Şangay Bilim ve Teknoloji Müzesi Robotların Dünyası”ndan “Çocukların Gökkuşağı Ülkesi”ne kadar birçok konuyu ele alıyor. Bilimin popülerleşmesine “Doğa, insanlık ve teknoloji” teması ile katkı sağlamakta olan müze 2001’de açılıp en son haline 2010’da geldi.

    11. Doğal Bilimler Akademisi – Philadelphia, Amerika

    1812 yılında kurulan müze esasen Drexel Üniversitesi’nin bir parçası olarak Amerika’daki en eski doğal bilim müzeleri arasında yerini alıyor. 13 metre uzunluğunda bir T-Rex iskeleti dahil 17 milyon canlıyı kapsayan koleksiyon, burayı görülmesi gereken yerler arasına sokuyor.

    12. Ontario Bilim Merkezi – Toronto, Kanada

    İnteraktif sergileri ile ön plana çıkan Ontario Bilim Merkezi 1969 yılında açılmış olup jeolojiden insan anatomisine, astronomiden iletişim teknolojilerine birçok konuyu ele alıyor. Kendi internet sitesine göre “Ontario Bilim Merkezi, ziyaretçilerine pratik deneyimler ve bilimle yerel, ulusal ve küresel anlamda etkileşim sunarak toplumu bilgilendiriyor.” Toronto’da turizmin ön plana çıkan unsurlarından olan müze kuruluşundan itibaren 52 milyondan fazla kişiyi ağırladı.

    13. Hong Kong Uzay Müzesi, Hong Kong

    Şehrin simgelerinden biri olan müzenin alameti farikası devasa boyuttaki planetaryumu. Bunun dışında kozmos salonu ve uzay keşfi salonu da ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor. Bu sergilerin ikisi de interaktif nitelikte olup ziyaretçilere eğlenceli ve öğretici deneyimler yoluyla uzay ve uzay keşfini anlatmayı hedefliyor.

    14. Ulusal Yükselen Bilimler ve İnovasyon Müzesi – Tokyo, Japonya

    Ulusal Yükselen Bilimler ve İnovasyon Müzesi, ziyaretçileri modern bilimin sınırlarında bit geziye çıkarıyor. Bu anlamda birçok ünlü robot da sergileniyor. Adından da anlaşılacağı üzere müze, Japon inovasyonu Japon bilimsel tarihine yoğunlaşıyor. Örneğin, anlık sismik aktivite ve hava durumu ölçümleri ziyaretçiler tarafından ilgi ile takip ediliyor.

    15. NEMO Bilim Merkezi – Amsterdam, Hollanda

    1923 yılında başlayan yapımı sonrasında müze 1997 yılında son haline kavuştu. Merkez, pratik deneyimler sunan sergilerle dolu 5 kattan oluşmakta olup Hollanda’daki en büyük bilim merkezi. Bu özellikleri sayesinde de yıllık 700000 ziyaretçiyi ağırlıyor. Müze, rüzgar, su ve güneş enerjisinden ünlü “Şekiller Dünyası” isimli matematik konulu sergisine kadar birçok bilim dalını konu ediniyor.

     

    Kaynak: https://interestingengineering.com/15-of-the-best-science-museums-in-the-world

    Matematiksel / Deniz Karagöz

  • Merak Bilmediklerimizden Değil, Bildiklerimizden Beslenir

    Merak Bilmediklerimizden Değil, Bildiklerimizden Beslenir

    Memnun olmak, sıkılmak demektir; sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu ise meraktır.

    19. yüzyıl Alman filozofu Arthur Schopenhauer, hayattaki birincil yükümlülüğün “ne olursa olsun varlığını sürdürmek” olduğuna inanmıştır. Bunun hemen ardından da “tıpkı tüm ihtiyaçlarını gidermiş bir av bulmayı bekleyen alıcı bir kuş gibi, tepemizde dolanıp duran sıkıntıyı savuşturmak” gelmektedir.

    Lakin tek başına sıkıntı, merakı açıklamak için yeterli değildir. Sıkıntı daha çok, uzun süre üstüne oturduğunuz ayağınızın karıncalanması gibi, “beynin, tamamının etkin bir biçimde kullanılmadığına dair gönderdiği bir sinyal” niteliği taşımaktadır.

    Sıkıntı, bize beynimizi çalıştırmamız, meşgul etmemiz gerektiğini hatırlatır, ama bazen canımız sıkılmasa da bir şeyleri merak ederiz. Hatta yalnızca yeni bir şeyler öğrenmek uğruna, isteklerimizden ve zevklerimizden kolayca vazgeçeriz.

    2007’de yapılan bir çalışma, zil sesini duyunca salyası akan Pavlov’un köpeği gibi, beynimizin aşk ya da şeker, çikolata gibi ödülleri algılayan kısmının yeni bir şey bulmayı beklediğimiz zamanlarda da –nihayetinde beklentilerimiz karşılanmasa bile- aktifleştiğini ortaya çıkarmıştır.

    Bu nedenle en kısa zamanda en çok bilgiye ulaşmak isteriz. İnternette o yazıdan bu yazıya dolaşıp dururken, vücudumuz linklere tıklamaktan dolayı dopamin hormonu salgılar. Linkler gibi merak zincirleme olarak büyür, her soru bir başkasını beraberinde getirir…

    Merak bildiklerimizden beslenir.

    Peki neden göçebe Moğol aşiretlerini derinlemesine araştırırız? Neden Laniarius Willardi adı verilen bir kuş türünü ya da teoride ilgi çekici olabilecek, Vikipedi’nin bize sunduğu “rasgele madde”lerden başka birini değil?

    Merak bizi neden şuraya değil de buraya doğru çekiyor?

    1994’te yayımlanan bir çalışmasında Loewenstein, merakın yönünün “bilgiler arası boşluğa”, yani bilmediğinin farkına varma ve en kısa zamanda bu boşluğu doldurma isteğine bağlı olduğu teorisini geliştirdi.

    Bu boşluk, fiziksel dünya (bu garip böceğin adı ne?) ya da iç dünya (aşkın anlamı ne?) ile ilgili bir sorudan kaynaklanabilir.

    Loewenstein’ın teorisi, “Upworthy, Bordepanda ülkemizde Onedio gibi sayfaların kullandıkları başlıkların neden ilgi çekici olduklarını (lanet olsun, henüz farkında olmasam bile Denizayılarına Hayran Olmamın 22 Nedeni’ni bilmek istiyorum) ve bu alanda merakın insanların güçlü bir yönü olduğu kadar zaafı da olabileceğini çok doğru bir biçimde dile getiriyor (denizayılarının meme uçlarının koltukaltlarında olduğunu biliyor muydunuz?)

    Bilgiler arası boşluklardan yararlanılabilmesi için sunulan yeni bilgi, ne çok yeni (örneğin Portekizce bir başlık) ne de çok kısıtlı (örneğin “Denizayıları Florida’da yaşar”) olmalıdır.

    2009 yılında Loewenstein’ın da aralarında bulunduğu bir grup araştırmacı, deneklerini bir fMRI (bir tür beyin görüntüleme yöntemi) makinesine sokarak, onlara çeşitli genel kültür soruları yöneltmişler: “Hangi enstrüman insan sesine benzemek üzere yapılmıştır?”, “Dünya hangi galakside bulunur?” vb.

    Her bir soru için denekler, cevaplarına ne kadar güvendiklerini derecelendirmiş. Araştırmacılar deneklerden cevabı ne kadar merak ettiklerini de derecelendirmelerini istemiş. Bu esnada beyinlerinin –merakın bir başka ölçütü olarak- ödülleri algılayan kısmının nasıl aktifleştiğini gözlemlemiş.

    Beklendiği gibi denekler, bildiklerini düşündükleri soruların cevaplarını çok da merak etmemiş. Fakat bunun yanı sıra cevaba dair hiçbir fikirleri olmayan sorular da ilgilerini çekmemiş. Merakları, cevabın ne olabileceğini tahmin ettikleri ancak emin olamadıkları sorularda doruk noktasına ulaşmış.

    Öğrenmek için önceden gelen, destek alabileceğiniz bir şeylere ihtiyaç duyarsınız. Eğer tutunacağınız bir sonraki yer çok yukarıdaysa da, her zaman için ona asla ulaşamama riskiniz vardır. Dolayısıyla beyniniz, en kısa zamanda en çok bilgiye ulaşmaya çalışırken çok küçük ya da çok büyük “bilgiler arası” uzaklıklardan kaçınır.

    Nelerin merak uyandıracağını tahmin etmek, hatta merakın kontrolünü elimizde tutmak, daha verimli bir biçimde öğretmemizi, akıl hastalıklarını daha iyi anlamamızı, insanları daha uzun süre eğlendirebilmemizi sağlardı. Hayat her daim ilginç olurdu.

    Ancak merak üzerine yapılan çalışmaların bile tek başlarına bu kadar zor olması, merakın sınırsızlığının ve bütünüyle kontrol altına alınmasının imkânsızlığının göstergesidir.

    Şimdilik elimizden gelen ise sadece daha fazla soru sormak.

     

    Yazının kaynağı: Defne Saraç, “‘Merak’ merak konusu olursa… “, Bilim ve Gelecek Dergisi sayı: 147

    Matematiksel

  • İstanbul Sözleşmesi Hakkındaki Yalanlar ve Doğrular

    İstanbul Sözleşmesi Hakkındaki Yalanlar ve Doğrular

    11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da gerçekleşen Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu toplantısında imzaya açılan İstanbul Sözleşmesi’nin resmi adı, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi. Kadına yönelik şiddet ile genel olarak ev içi şiddetin önlenmesini amaçlayan sözleşme bu konuda hukuki bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge niteliğinde.

    İstanbul Sözleşmesi “toplumsal cinsiyet” kavramının tanımını yapıyor ve toplumun, kişilere, cinsiyete dayalı olarak biçtiği rollerin varlığına ve kadınlara yönelik yapısal şiddete dikkati çekiyor. Sözleşme kadına yönelik psikolojik ve ekonomik şiddetin de birer insan hakkı ihlali ve ayrımcılık türü olduğunun altını çiziyor. Taraf devletlere, eşitlik ilkesine bağlı kalarak, toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti önleme, bu şiddet vakalarını etkin şekilde soruşturma ve kovuşturma gibi sorumluluklar veriyor. Şiddeti eşitsizliğin bir sonucu olarak görüyor ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak politikaların geliştirilmesi gerektiğini hatırlatıyor.

    Sözleşme belirli periyotlarla sözleşme karşıtlarının ortaya attığı, komplo teorisine varan iddialarla gündeme geliyor. Sözleşmenin kadına şiddetin artmasına neden olduğu, aile yapısını bozduğu, dış güçler eliyle Türkiye’ye dayatıldığı bu iddialardan yalnızca birkaçı.

    Sözleşme geleneksel aile yapısını bozuyor mu?

    Sözleşmede ‘aile’nin bir tanımı yapılmadığı gibi, belli bir aile formu veya ortamını teşvik eden bir düzenleme de bulunmuyor. Sözleşme, kadına yönelik şiddeti ve ev içi şiddeti önleme konusundaki girişimleri olabildiğince kapsayıcı tutmak, önlemlerden ve koruma mekanizmalarından, evli olsun ya da olmasın, şiddet gören her kadının yararlanabilmesi için, ev içinde veya kamusal alanda, kadına yönelik fiziksel, cinsel, duygusal, ekonomik her türlü şiddeti kapsıyor.

    Sözleşme eşcinselliği özendiriyor, LGBTİ+ evlilikleri teşvik ediyor mu?

    Bu iddialar sözleşmenin dördüncü maddesinde geçen “cinsel yönelim” ifadesinden kaynaklanıyor. Bu madde ile taraf devletlere sözleşmedeki hükümleri eşitlik ilkesini gözeterek ve hiçbir ayrımcılık yapılmaksızın uygulama görevi veriliyor; doğal olarak buna ev içi şiddet mağduru kişinin haklarının cinsel yönelim farkı gözetmeksizin korunması da dahil. Ancak sözleşmede “eşcinselliği özendiren” herhangi bir ibare bulunmuyor. Yanı sıra, sözleşme taraf devletlere eşcinsel evliliklerin desteklenmesi gibi bir yükümlülük de getirmiyor. Ülkemizde eşcinsel birlikteliklerin evlilik veya sivil partnerlikle tanınmasını sağlayan bir düzenleme yok.

    Sözleşme imzalandığından bu yana evlilik sayıları azaldı, boşanmalar arttı mı?

    TÜİK’in, sözleşmenin yürürlüğe konduğu 2014 yılını ve sonrasını da kapsayan, 2001-2019 dönemi için açıkladığı evlenme ve boşanma sayılarına ve oranlarına baktığımızda, sözleşmeden bağımsız, belirli bir örüntü olduğu görülüyor. Oranlarının değişiminde rol oynayan sosyal, ekonomik ve politik birçok neden var. Evlilik yaşının ilerlemesi, aile başına çocuk sayısının düşmesi, boşanma oranlarının artması gibi değişikliklere, belli bir sözleşme değil, ülkedeki toplumsal, ekonomik ve sosyal değişim neden oluyor.

    Sözleşme imzalandığından bu yana kadın cinayetleri arttığından, sözleşme kadınları korumakta yetersiz denebilir mi?

    Salt verilere bakıldığında 2011 yılından bu yana kayıtlara geçen kadın cinayeti sayılarının arttığı söylenebilir. Ancak bu veriyi yanlı okumak, yanıltıcı sonuçlara varmaya neden oluyor. Türkiye’de kadın hakları mücadelesinin ve İstanbul Sözleşmesi gibi bağlayıcı metinlerin de varlığıyla, ev içi şiddetin daha görünür olduğu, konu etrafında güçlü bir kamuoyu oluştuğu vaki. Cinayet vakalarındaki artışın ardındaki politik ve sosyolojik nedenleri de dikkate almadan, bir sözleşmenin imzalanması ile sayılardaki artış arasında nedensellik kurmak, gerçekçi bir çıkarım olmaktan uzak. Sözleşmenin ve korumayı hedeflediği değerlerin içselleştirilemediği, öngörülen mekanizmaların hayata geçirilemediği, taraf devletlere yüklenen pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmediği bir senaryoda, kadına yönelik artan şiddetin sorumlusu olarak sözleşmeyi göstermek doğru bir yaklaşım olmaz.

    Sözleşme “dış güçler” tarafından mı hazırlanıp Türkiye’ye dayatıldı?

    Sözleşmeyi imzalayıp onaylayan ilk ülke olan Türkiye, sözleşme metninin hazırlanmasında ve 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmasında etkin rol oynadı. Sözleşmenin imzalandığı dönemde Avrupa Konseyi’nde Türkiye’den iki isim vardı. Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığını Ahmet Davutoğlu üstlenirken, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanlığına ise dönemin AK Parti milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu seçildi. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Kadın ve Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanlığında Gülsün Bilgehan yer alırken, sözleşmeyi kaleme alan sekiz kişilik komitede de Türk akademisyen Feride Acar vardı. Sözleşme 24 Kasım 2011’de TBMM’de oybirliği ile kabul edildi ve Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan ilk ülke oldu.

    Sözleşme her durumda kadının beyanını esas alarak, erkekleri mağdur mu ediyor?

    Sözleşme gereği yürürlüğe giren 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a göre, kadının beyanı hüküm tesis etmek için değil, tedbir uygulamak için esas alınıyor. Yargılama esnasında masumiyet karinesi geçerliliğini sürdürüyor. “Kadının beyanı esastır” demek, şiddet tehdidi altında olduğunu beyan eden kadının, ilave delil aramaksızın koruma mekanizmalarına dahil edilmesi anlamına geliyor. Yani kadının beyanı hükme değil, korunma tedbiri alınmasına ve soruşturmanın başlatılmasına esas.

    Sözleşme kadına süresiz nafaka hakkı verip erkekleri mağdur ediyor mu?

    İstanbul Sözleşmesi’nde nafakaya ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmuyor. Süresiz olmasına karar verilebilen yoksulluk nafakasına ilişkin hüküm Medeni Kanun’un 175. maddesinde. Boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen tarafın talep edebileceği yoksulluk nafakası özel olarak kadınlara tanınmış bir hak değil, erkek için de şartları sağlaması koşuluyla yoksulluk nafakasına hükmedilebilir. Ortalama yoksulluk nafakası bedeli ise 2020 itibariyle 370 TL

    Toplumun geneli sözleşmeden çekilmeyi mi talep ediyor?

    Konda’nın Ağustos 2020’de yayınladığı, toplumun İstanbul Sözleşmesi’ne bakışına odaklanan araştırma incelendiğinde, çoğunluğun böyle bir talebi olmadığı görülebiliyor. Rapora göre Türkiye’nin sözleşmeden çıkması gerektiğini düşünenlerin oranı yüzde 7 iken, yüzde 36 ise sözleşmede kalınması gerektiğinden yana. Yüzde 58 ise konu hakkında fikri olmadığını belirtmiş. Sözleşmeden çıkılması gerektiğini düşünen erkeklerin oranı yüzde 10 iken, aynı gruptaki kadınların oranının yüzde 4 olduğu görülüyor. Raporda dikkat çeken bir diğer nokta ise katılımcıların yüzde 62’sinin sözleşmenin içeriğine dair bir bilgi sahibi olmadığını beyan etmesi. Ev kadınlarının toplamda yüzde 21’i konu hakkında bilgi sahibiyken, lise altı eğitimli ev kadınlarında bu oran yüzde 16’da kalıyor.

    Sözleşme erkekleri evden uzaklaştırıp ailelerin dağılmasına mı neden oluyor?

    Sözleşme taraf devletlere kadınların, başta yaşama hakkı olmak üzere, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olması gereken temel hak ve özgürlüklerini koruma yükümlülüğü getiriyor. Bu hakların ihlal edilmesinin suç olduğunu ve bu suçun, aile kurumuna atfedilen önemle, toplumsal değerlerle veya namus söylemleriyle mazur görülmemesi gerektiğini, şiddetin her şeklinin her durumda engellenmesi gerektiğini hatırlatıyor. Erkekler değil, şiddet uygulayan erkekler, ev içindeki diğer bireylerin güvenlikleri göz ardı edilemeyeceği için, gerekli görülmesi durumunda evden uzaklaştırılıyor.

    2018 yılında Avrupa Konseyi sözleşmeye ilişkin oluşan bilgi kirliliğini engellemek adına bir açıklama ve soru cevap metni yayınladı. Linki aşağıda bulabilirsiniz:

    https://teyit.fra1.cdn.digitaloceanspaces.com/wp-content/uploads/2020/05/t%C3%BCrk%C3%A7e-soru-cevap.pdf

    KAYNAK: www.teyit.org

  • Becerikli Kişiliği ve Özellikleri

    Becerikli Kişiliği ve Özellikleri

    ‘’Hayatı yaşamak istedim, başka bir hayatı. Her gün aynı yere gitmek, aynı insanları görmek ve aynı işi yapmak istemedim. İlgi çeken zorluklar istedim.’’

    Harrison Ford

    Becerikliler elleriyle ve gözleriyle keşfetmeyi, etraflarındaki dünyaya havalı bir mantıkçılık ve şevkli bir merakla dokunmayı ve incelemeyi severler. Bu kişilik tipine sahip insanlar doğal yapımcılardır, bir projeden ötekine geçerler, faydalı ve sadece eğlence için fuzuli şeyler inşa ederler ve ilerledikçe kendi çevrelerinden daha fazla şey öğrenirler. Genelde teknisyen ya da mühendis olan becerikli kişilikler için, ellerini kirletmekten, bir şeyleri parçalarına ayırmaktan ve daha sonra onları önceki hallerinden biraz daha iyi bir şekilde bir araya getirmekten daha büyük zevk yoktur.

    Becerikliler fikirleri yaratma, sorun çözme, deneme ve yanılma ile ilk elden deneyim yollarıyla keşfederler. Bu kişilikler başkalarının kendi projelerine ilgi göstermesinden hoşlanırlar ve bazen onları kendi alanlarına almaktan rahatsızlık bile duymazlar. Elbette bu, söz konusu insanlar beceriklilerin prensipleri ve özgürlüklerine müdahale etmediği sürece gerçekleşir ve katılımcılar, beceriklilerin ilgiye kibarca karşılık vermesine de açık olmalıdır.

    Becerikli kişilik tipine sahip insanlar, özellikle değer verdikleri insanlara yardım etmekten ve deneyimlerini paylaşmaktan keyif alırlar. Çok az bulunmaları talihsizliktir, çünkü nüfusun yaklaşık sadece yüzde beşini oluştururlar. Becerikli kişilik tipindeki kadınlar özellikle nadirdir ve toplumun beklediği tipik cinsiyet rollerini onlardan beklemek uygunsuz bir seçim olur; çoğu zaman genç yaşlarından itibaren erkek Fatma olarak görülürler.

    HELE BİR TERS DÜŞMEYE CÜRET ET

    Çekingen doğaları ve pratik konulara olan eğilimleri bu kişilikleri ilk bakışta basit gösterse de, becerikliler aslında oldukça çözülmesi güç tiplerdir. Arkadaş canlısı ama oldukça kendinden bahsetmekten kaçınan, sakin ama birdenbire spontane olan, aşırı meraklı ama resmi çalışmalar üzerinde odaklı kalamayan becerikli kişilikler, arkadaşları ve sevdikleri için bile öngörülmesi zor tipler olabilir. Becerikliler bir süreliğine çok sadık ve istikrarlı görünebilir, ancak uyarı vermeden patlayabilen dürtüsel bir enerji depolamaya ve ilgilerini cesur şekilde yeni yönlere kaydırmaya meyillidirler.

    Ancak becerikliler, bu sismik kaymaları yaparken bir çeşit görsel maceradan çok, sadece yeni bir ilgi odağının yaşanabilirliğini keşfediyordur.

    Beceriklilerin kararları, pratik bir gerçekçilik hissinden ortaya çıkar ve kalplerinde güçlü bir doğrudan adalet hissi vardır; bu “sana yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” tavrı, beceriklilerin birçok kafa karıştırıcı özelliğini açıklama konusunda gerçekten yardımcı olur. Gereğinden fazla temkinli olmaktansa, başkalarının ayağına basmaktan kaçarak, kendi ayaklarına basılmasını önleyen becerikli kişilik tipine sahip insanlar, genelde sınırları zorlar, dengi kadar iyi ya da kötü misillemeyi adil oyun olarak kabul ederler.

    Becerikli kişiliklerin yüz yüze kalabilecekleri en büyük mesele, çok fevri hareket edip, kendi hoşgörülü doğalarını kanıksamaları ve herkesin de aynı olduğunu düşünmeleridir. Düşüncesiz bir şaka yapmak konusunda sırayı kimseye kaptırmazlar, bir başkasının projesinde ziyadesiyle fazla biçimde yer alırlar, patırtı ederek etrafta dolanırlar veya daha ilgi çekici bir şey karşılarına çıktığından dolayı planlarını aniden değiştirirler.

    HERKESİN SİZİNLE AYNI FİKİRDE OLMASI KADAR SIKICI BİR ŞEY YOKTUR

    Becerikliler zamanla diğer birçok kişilik tipinin, kurallar ve kabul edilebilir davranışlar üzerine kendilerinden daha katı bir şekilde çizilmiş çizgileri olduğunu öğrenirler; daha hassas kişilikler çoğunlukla düşüncesiz bir şaka duymak istemez ve kesinlikle benzer bir şaka ile misilleme yapmaz ve karşı taraf istekli olsa dahi eşek şakasına dahil olmayı tercih etmez. Eğer bir durum çoktan duygusal olarak güdümlenmiş ise, bu sınırları ihlal etmek devasa bir biçimde geri tepebilir.

    Becerikliler özellikle duyguları tahmin etme konusunda güçlük çekerler, ancak beceriklilerin duygularını ve motivasyonlarını ölçmenin ne kadar zor olduğu düşünülürse bu onların adaletinin sadece doğal bir uzantısıdır. Ancak, empatiden çok hareketleri aracılığıyla ilişkilerini keşfetme eğilimleri, oldukça hayal kırıklığı yaratan bazı durumlara neden olabilir. Becerikli kişilik tipine sahip insanlar sınırlar ve talimatlarla zorluk yaşarlar, eğer yapmaları gerekirse sınırların etrafından dolaşmak ve renklendirmek için özgürlüğü tercih ederler.

    Tarzlarını, yaratıcılıklarıyla birleşmiş tahmin edilemezliklerini, espri anlayışlarını, pratik çözümler ve unsurlar yaratmak için göreve hazır yaklaşımlarını anlayan iyi arkadaşlarının olacağı bir çalışma ortamı bulmak, becerikli kişiliklere faydalı kutular inşa edebilecekleri ve onlara dışarından hayran kalabilecekleri birçok mutlu yıl sağlayacaktır.

    KAYNAK: www.16personalities.com/tr/