Yazar: nilaylaylom

  • Dört Koldan Tarım İlacı, Dört Koldan Zehir

    Dört Koldan Tarım İlacı, Dört Koldan Zehir

    Pınar Kaftancıoğlu yazısıdır;

    “Geçtiğimiz yaz… Çiftlikte köy tipi bir ofisim var benim. Orada çay – kahve içeriz ziyaretçilerimizle, gelenler bilir… Manisa – Alaşehir’den genç bir kız geldi oraya. İşte sohbet etmek, haddime değil ama benden biraz akıl almak, şu bu… Şu anda da okuyordur eminim bu satırları, darılmaca, gücenmece yok… Yanlışı görmezden gelmek hiçbir işe yaramıyor. Görmek ve düzeltmek gerek…

    Genç kızın babası, Alaşehir’de çekirdeksiz üzüm üreticisi. O bölgedeki tarımdan konuştuk. Çekirdeksiz üzümde dehşet verici ölçülerde kullanılan tarım ilaçlarından, damla sulama ile verilen glikozdan filan. Babası da aynı şekilde yetiştiriyormuş. Attığı ilaçlardan baba da hasta olmuş bu arada.

    Dedim ki, “Neden böyle yapıyorsunuz bu tarımı?”

    “Bölgenin gerçeği bu…” gibi bir şey söyledi. Tam hatırlamıyorum sözcükleri, yalan olmasın ama ağırlığı maksimize etmek, üzümün üzerinde böcek lekesi vesaire bırakmamak zorunda olduklarını anlattı. Halci jargonu ile yazacak olursam, turfanda, yani sentetik olarak glikoz ile tat verilmiş birinci sınıf üzüm hasat etmeleri gerekliliği… Ürün turfanda girdiğinde fiyat bir misli artar. Olay sadece paraya bağlanıyor sizin anlayacağınız…

    Bilmediğim gerçekler değil kızın anlattıkları. Şaşırmadım yani, ama bozuldum hafiften. Bilen de bilir beni, dan dun konuşurum pek çekinmeden. Dedim ki, “Peki bu işin vicdani yönü ne olacak? Neticede çekirdeksiz kuru üzümleri en çok sevenler, tüketenler de ufacık çocuklar… Ben babanı iyi ve iyiyi hak eden biri olarak göremiyorum.”.

    Bu kez de genç kız bozuldu haliyle… Bana söylediği şu oldu, noktasına virgülüne dokunmadan: “Benim babam, evet, sağlıksız tarım yapıyor. Bunun nelere sebep olacağını da biliyor ama babam esasında çok iyi bir insandır. Çünkü bunları beni İstanbul’da okutmak için yapıyor.”

    Dedim ki, “Pes!”. “Muhakeme bu, izan bu, netice bu.”

    Aklı başında bir ülkede, ancak kamera şakası olarak sunulabilecek her şeyin bizde tamamen gerçek olması, dahası kanıksanmış olması bir bana mı tuhaf geliyor?

    Geçtiğimiz hafta içinde de Eğridir Gölü’ne dair bir belgesel izledim. Dalgıçlar göle dalıyor, çekiyorlar, sümüksü bir madde dibi kaplamış, göldeki yaşamın %80’i yok olmuş, kalan %20 balık ise tutuluyor. Satılıyor. Yeniliyor. Şuursuzluğun çok ötesinde, adeta bir delilik hali… Temel sebep gölün çevresinde yapılan elma yetiştiriciliği. Daha doğrusu elma ağaçlarını senede 30 kere ilaçlayan vicdan yoksunu üreticiler, toprağa sızan ve gölü besleyen yeraltı sularına karışan zehir… İzlerken vallahi beynim zonkladı. Pamuk yığınlarında uyuyan çocukların zirai ilaçtan ölmesi mi dersiniz, Fethiye’de portakal ilaçlıyorum derken onkoloji servislerine yığılan çiftçileri mi… Antalya seralarında domates tarımı yapıyorum derken tünelin sonundaki ışığı görenleri mi ya da?

    Çiftçi masum değil. Çiftçi ne yaptığını biliyor. Çiftçi bunu zoraki yapmadı – yapmıyor ve hiç kimse bunu çiftçiye zorla dayatmıyor. Çiftçinin önüne “Vicdan mı yoksa daha çok para mı?” diye bir soru geliyor ve çiftçi gayet ne yaptığının farkında olarak, sonuçlarının gayet farkında olarak seçimini yapıyor. Yeni de değil. 1950’lerden beri…

    DDT’yi hatırlarsınız. En yoğun uygulanan bölge Adana idi. DDT – BHS karışımının binlerce tonu uçaklardan atıldı. Arılar, böcekler, fareler, kuşlar… Her şey bu tozlama altında can verdi. Oysa kurdu yiyen böcekler, böcekleri yiyen kuşlar, böcek yumurtalarını yiyen fareler, fareleri yiyen yılanlar derken muhteşem bir ekolojik denge sürüyordu. Toprak bereketli idi ve ilaca ihtiyaç olduğuna dair hiçbir emare de yoktu. Aç gözlülük ile daha çok ve daha çok para hırsı ile hepsi alt üst oldu.

    Aynısı Karadeniz’de oldu. Karadeniz halkı önceleri devletin sübvanse ettiği fındık kurdu ilacına itiraz etti. Zirai mücadele memurlarını tarlaya sokmadı. İlaç atılınca arılar, böcekler, sonra böceği yiyen her şey ölüyor dediler. Korkmuşlardı. Sonra desteklemeler, bir yandan Türk fındığına ilgi, bir yandan artan fındık talebi, yükselen fiyatlar filan derken ne olduysa oldu, üreticiler vicdan ve cüzdan arasındaki seçimi kolayca yaptı. Fındık kurdu ilacına, hem de hamuduyla geçiş yapıldı. 1986’da Çernobil de buna mum dikti ve benim Karadeniz fındığı ile işim o gün bitti. O günden bugüne de ilaç kullanımı Karadeniz’de hiç azalmadı. İsmi değişti, formülü değişti ama ilaçlama aşkı hiç değişmedi. Şimdilerde ağaç altlarında round-up kullanılıyor. Toprağı kızartan da odur. Bu paragrafa Karadeniz üreticilerinden birkaç kınama gelecektir, gelsin. Tepkiyi doğru yere yöneltmelerini tavsiye ederim. Zehirlenmeyi reddediyor olduğum için suçlu ben olamam sanıyorum.

    İlaçlama her yerde, her bölgede devam etti. Ege’de önce tütün ilacı başladı. Tütün bitti. Sonra ovasında pamuk ile start verildi. Şimdilerde de pamuk yerine tamamen GDO’lu mısır kaynıyor bu bölgeler. Yoğurttan süte, bisküviden baklavaya her şeye zerk olup sizi – bizi hasta ediyor. Fethiye’de, Antalya’da, Mersin’de, Gümüldür ve Seferihisar’da zırıl zırıl narenciye ilaçlaması en vahşi hali ile ilerliyor. Yavuz Dizdar ve arkadaşlarını zehirleyen portakalın hikayesini okumuşsunuzdur… İşte o durum…

    “E ne var? Tarım ilacı her yerde kullanılıyor.” diyorlar. Kısmen doğrudur. Örneğin çok verdikleri “Avrupa’da da kullanılıyor” örneği gerçektir. Ama çok önemli farklar vardır. Tarım ilacı, Avrupa’da reçete ile verilir. Adam o sene kaç adet marul diktiğini ilgili devlet kurumuna bildirir ve bu devletçe denetlenir. Sonra devlet bir hesaplama yapar, dikilen marula göre tam gelecek ölçüde tarım ilacı reçetesi yazar ve çiftçiye verir. Çiftçi bu reçete ile ilacı temin eder ve reçeteye uygun biçimde kullanır. Üzerine fikir yürütmez. Kural ne ise kurala uyar.

    Bizde tarım ilaçlarının ölçüsü Türk çiftçisine emanettir. 100 litre suya 10 gram atılacak diyelim. 10 gram bizim çiftçinin gözüne elbette az görünüyor. Bakıyor ilacın bidonu da üç para bir şey… Yallah boca… Hasattan belirli bir süre önce ilacın kesilmesi kuralı imiş bilmem ne imiş… Onlar Avrupa işi…

    DDT, böcekler üzerindeki güçlü toksik etkisi ile 1948’de Nobel ödülü aldı. Hayvanlar için son derece tehlikeli olduğu ve doğadaki besin zincirini bozduğu anlaşılınca da 1970’lerde yasaklandı. Yasaklanışından 10 sene kadar sonra nihayet bizim de aklımız başımıza geldi ve bizde de yasaklandı. Ancak kasabalarda DDT’nin yasaklandığı anonsu geçince zirai ilaççılarda ne kadar DDT varsa çiftçi tamamını topladı. Üçer senelik daha stok yaptılar. Hala da merdiven altı, benzer formüller ile devam ediyor. Topraktan derelere, denizlere karışıyor. Denizde tutulmuş balıkta dahi çıkıyor.

    Dört koldan ilaçlanıyoruz. Dört koldan zehirleniyoruz.

    Pamuğa zehir giriyor; atlet, tulum, iç çamaşırı, gömlek giyiyoruz zehirleniyoruz. Tahıla atılıyor, ekmek olarak sofraya geliyor, zehirleniyoruz. Meyveye atılıyor, sebzeye atılıyor, o kadarı da yetmiyor, toplanıyor, parafinleniyor, azotlanıyor, klimalardan mantar ilacı atılıyor… Şaka gibi… Zehirleniyoruz. İşler çığırından fazlası ile çıktı ki artık herkesçe bilinsin, yüksek sesle konuşulsun isterim. Devletin regülasyonlarını, üreticinin vicdan kıstaslarını filan beklemekle bu iş olmuyor. Bir şeyin pazarda talebi varsa, buna ne devlet ne de vicdan engel oluyor. Çünkü bu işin temelinde tüketicinin, yani “parayı verenin” talebi yatıyor.

    Böceğin hasar vermediği pırıl pırıl yeşillikler, bir koca torbanın bir tanesine bile kurt girmemiş elmalar, sineksiz marullar, asla böceklenmeyen pirinçler, unlar, bakliyatlar tercih etmenin anlamı böcek ilacı yemeyi tercih etmektir. Kural aslında bu kadar basittir.

    Marulun arasından çıkan salyangozu bahçeye bırakır, sineklenmiş brokoliyi sadece akan suyun altında kolayca temizlersiniz ama tarım ilacını asla temizleyemezsiniz. Bedeninize girer, birikir, birikir, bir sınırı aşar ve bedeniniz artık kaldırmaz hale gelir. Kolon kanseri ve özellikle löseminin etkin sebebi tarım ilacı kalıntısıdır.

    Düşünerek, ama gerçekten çok düşünerek atın adımlarınızı. Her şeyi sorun, sorgulayın, araştırın, anlatılanlar ile yetinmeyip kendi doğrunuzu bulun ve bunu paylaşmaktan hiç korkmayın. Acı ve iç karartıcı olsa da, gerçeği duymaktan da öyle… ”

    Pınar Kaftancıoğlu yazısıdır.

  • Kozmetikteki 6 Zehir

    Kozmetikteki 6 Zehir

    Kozmetikte de “doğal” ve “organik” sözcükleri sık sık kullanılıyor ancak neyin doğal neyin organik olduğu konusunda bir kısım şüphe dolu bir yaklaşım içinde, bir kısım anında inanıp satın alanlardan, diğer bir kısım ise organiğin organik olmadığı, doğalın da doğal olmadığı ve tüm bunların pazarlama hilesi olarak kullanılan sahte bir dilden ibaret olduğunun farkında. Şunu bilmelisiniz ki bir ürünün organik diye adlanadırılabilmesi için ambalajında öncelikle ve mutlaka bir sertifika ibaresi bulunmalı.

    Dolayısı ile sağlığınızı ön plana çıkarmak istiyorsanız geriye kalan ürünlerde de dedektifçilik oynamanız gerekiyor. İlk önce nelere mi bakmalısınız? Aslına bakarsanız kozmetik ürünlerinin çoğu zehir deposunu andırıyor içeriklerinden dolayı.

    Nelere dikkat etmeniz gerektiğini, kullandığınız ürünlerde nelerin “olmaması” gerektiğini bilmek istiyorsanız bir dahaki alışverişinizde elinizde verdiğimiz listeyi bulundurmanız hayatınızı kolaylaştıracaktır. İşte size altı tane kesinlikle kozmetik ürünlerinizde bulunmaması gereken madde listesi.

    TALK (talc)
    Talk aynı zamanda hydrous magnezyum silikat diye de bilinir ve asbeste benzer özellikler taşıyan bir zehirdir. Evet talk duyduğunuzda bebek ürünleri aklınıza geliyor, doğru. Talk bebek pudralarında, farlarda, allıklarda ve toz olan çoğu kozmetik ürünlerde kullanılır.

    Topaklaşmayı önleyen ve emici bir madde olmasından dolayı kullanılır. Amerikan Kanser Kuruluşu’nun belirttiği üzere asbest içerikli talk zerrecikleri insan yumurtalıklarında ve ciğerlerde tümöre neden oluyorlar. (Ve siz bunları lafta kıymetli olan bebeklerinizin poposuna ekiyorsunuz.) 1970lerden bu yana asbestsiz talk kullanılmasına rağmen güvenliğine dair kanıtlar kesinlik kazanmış durumda değil ne yazık ki.

    PARABEN (paraben)
    Östrojen özelliklerine benzerliği ile bilinen paraben, cilt bakım ürünlerinde ve kozmetiklerde methyl-, propyl-, butyl- ve ethylparaben olarak farklı şekillerde kullanılan ve raf ömrünü uzatan bir kimyasal. 2004 yılında Journal of Applied Toxicology’de yayınlanmış bir araştırmada 20 farklı meme tümörü biyopsisinde altı çeşit parabenin vücut metabolizması tarafından zarar görmemiş hatta kütle halinde bulunduğu ve bunun da kozmetik kullanımına paralel olduğu görülmüş.

    Ayrıca 2003’te European Journal of Cancer Prevention’da yayınlanan başka bir araştırma sonucunda “erken yaşta koltuk altı temizliği için sık jilet kullanımı ile birlikte deodorant kullanımı erken meme kanseri teşhisi arasında bir bağlantı kurulmuştur”. Ortalama bakım ürünlerinin %90’ında “doğal” olduklarını iddia etseler bile paraben bulunmakta. ‘’Benim kullandığım parabensiz’’ deseniz de sizinkinde bir başka zararlı madde var emin olun.

    PROPİLEN GLİKOL (propylene glycol)
    1, 2-dihidroxpropan, 1,2-propadiyol, metil glikol, trimetil glikol diye de bilinen bu kokusuz ve renksiz sıvı konvansiyonel kişisel bakım ürünlerinin çoğunda tesir güçlendirici olarak kullanılır.

    Masaj yağları ve deodorantların başlıca etken maddesi olan propilen glikol aynı zamanda araba ve teknelerde buzlanmayı önleyen antifrizlerde de bulunur. Cilt üzerinde çok miktarda propilen glikol ciltte tahriş, iltahaplanma, döküntüler ve nefes alma problemlerine yol açar.

    MİNERAL YAĞI (mineral oil)
    Gazolin üretmek amacıyla petrolün distile edilmesiyle oluşan işlenmemiş bir yağdır aslında mineral yağı denilen şey. Renksiz ve kokusuz mineral yağı, bebek losyonlarında, cilt kremlerinde ve merhemlerde bulunur çoğunlukla.

    Çok önemli olmayan sebep verdiği yan etkilerden bazıları arasında gözenekleri kapamak ve akneye sebep olmayı sayabiliriz. 2011 National Toxicology Program raporunda ise az işlenmiş veya işlenmiş mineral yağların kanserojen etkisi olduğu belirtilmiş, nefesle alınması, cilde teması ve öğütülmesi kesinlikle yasaklanmış bir üründür.

    SODYUM LORİL SÜLFAT (sodium lauryl sulfate)
    Kişisel bakım ürünleri arasında en tehlikeli içeriktir. Yer temizleyicileri, motor yağ gidericileri ve oto yıkama sabunlarında da kullanılır.

    Sodyum loril sülfat kullanılan ürünlerin cilde zarar verdiği, gözde kalıcı hasar oluşturduğu ve karaciğer zehirlenmesine yol açabildiği biliniyor. Ayrıca Kanada bu içeriği şüpheli çevreye zarar veren zehir listesine sokmuş bile.

    FİTALAT (phthlates)
    Fitalat, ürünlerin daha uzun süre kalıcı olmasını sağlamak için kullanılan, insanlarda içsalgı bezlerine zarar veren bir kimyasaldır. Bu kimyasal yaygın olarak çocukların plastik oyuncaklarında ve tıbbi malzemelerde yumuşak olmasını sağlamak amaçlı kullanılır.

    Bu kimyasala maruz kalmanın sonucunda kişiler, böbrek ve akciğer hasarları, erken meme gelişimi (ki bu da meme kanseri ihtimalini yükseltir), üreme organlarında sorunlarla karşılaşılabiliyor.

    KAYNAK: Nil Kayarlar Sarrafoğlu / Yeşilist

     

     

  • Arınmak: Bilinçaltındaki Mevcut Tortuları Silip Yer Açmak

    Arınmak: Bilinçaltındaki Mevcut Tortuları Silip Yer Açmak

    Bilinçaltındaki mevcutları silip yer açmadıkça, ona yeni kayıtları kabul ettiremezsiniz. Arının! Amacınız her ne ise, kim olmak istiyorsanız, neyin parçası kalmak ya da hangi bütünün merkezini oluşturmak istiyorsanız öncelikle arının!

    Sizin okuduğunuzu sandığınız bir kitabın satır arasında veya izlediğiniz ekranın küçük bir karesinde merakı başka bir noktaya takılı kalmış bir şey kayıtta. Üstelik ilgisini çeken şeyden, sizin hoşlanıp hoşlanmamanız, kabul edip etmemeniz de hiç önemli değil onun için.

    Dikkatin altındaki detayı yakalamak onun işi. 7 gün 24 saat aralıksız. O, her eylemi bir duyguya bağlamakta bilincinizden çok daha usta. Çünkü o bilinçaltı.

    Durup dururken bir insandan nefret ettiğiniz oldu mu? Ya da severek yediğiniz bir şeye artık tahammül edemediğiniz? Yahut sürekli gittiğiniz, sizi rahatlatan bir mekanda boğulmaya mı başladınız? Örnekleri çoğaltalım. İdolünüz olan bir insan, düşünceleriyle sizi artık pek etkileyemiyor mu? Daha önce bayıldığınız bir müziğe şimdilerde duyduğunuzda çığlık atasınız mı geliyor? Haberiniz olmadan kim bilir hangi semboller yüklendi her birinin üzerine.

    Bir insana kendi cehennemini yaşatabilecek kudrette olduğu halde yine kendi cennetinin anahtarını sunabileceğine inanmadığınız bir mucizevi güçten bahsediyorum…

    Karşılaştığınız bir hadiseden, bir düşünce kalıbı türetip arşive kaldırması için tek bir gereksinimi var: Bilincinizde o an yer alan duygu. Beyin aynı anda 5 ile 7 eylemi kontrol edebilme yetisine sahiptir. Geri kalan kısım bilinçaltının vakumuna kapılmak zorundadır. Benzer kategorideki herkesi ve her şeyi birbirine bağlayarak çalışmak prensibi gereğidir.

    İlk görüşte ısındığınız bir insanı, mutlaka geçmişinizden sevdiğiniz bir insanı hatırlattığı için kendinize uyumlu bulur ve elektrik aldığınızı söylersiniz. Ya da tersi şekilde ilk kez göz teması kurduğunuz kişiye karşı frekans uyuşmazlığı çekebilirsiniz. Çünkü daha ilk saniyelerde analiz yapılıp, etiket yapıştırılmıştır.

    Düşünün: Sesine tahammül edemediğiniz bir cisim veya araç, evinize sokmadığınız bir obje yahut fikirlerine hararetle karşı çıktığınız bir insan mutlaka vardır. Uykuya dalmadan edindiğiniz bir alışkanlığınız, melodisiyle sizi büyüleyen bir şarkı, bulunduğunuz mekandan çıkmadan önce kontrollerini defalarca yaptığınız takıntılarınız mutlaka vardır.

    Görüldüğü üzere sabit verilerle alışılmışın dışına çıkabilmemiz imkansızdır. Bunca aynılığın arasında farklılık ummak oldukça iyimser bir davranıştır. O halde?

    Arınmak ama nasıl?

    Bilinçaltındaki mevcutları silip yer açmadıkça, ona yeni kayıtları kabul ettiremezsiniz. Bu onun için açık bir çelişkidir ve işleyişi gereği bundan hoşlanmaz. Bu durumda arınmak ilk yapmanız gerekendir. Arınmanın ilk şartı ise affetmektir. Bu ise kabul gerektirir.

    Ön kabulünü yapmadığınız bir kişiyi ya da olayı zihninizde sürekli suçlarsınız. Affetmekten uzaklaşırsınız ve arınmaya geçemediğiniz için de bilinç, görüşü alınmadan oluşturulmuş kalıplar üzerinden size “aynılıkları” yaşatmaya devam eder.

    Hepimizin duyduğu pişmanlıkları ve canımızı acıtan yaraları var. Hepimizin yersiz münakaşaları, koşullarına göre doğru bulduğu tercihleri var. Bu tercihlerin sonuçlarını hala yaşıyor olsak bile yapabileceğimiz şeyler mutlaka var. Tümünü kabul edin, affedin ve arının. Size, egonuza, nefsinize, gururunuza ne kadar ağır gelse bile…

    İstediğiniz şeylere ulaşmak için, evvela istemediğiniz şeyleri aşmak durumundasınız.

    Ulaşmak istediğiniz hedefleri, kendinizde değiştirmek istediğiniz niyet ve davranışlarınızı tespit edin. Bunları net ifadelerle ve emir kipi kullanarak, tersten yazılmış şekilleriyle, fazla göz önünde bulunmayacak yerlere asın. Unutmayın, bilinçaltı farklı şeyleri sever ve buna eşlik eden duyguyla karşılaşırsa da benimser. Yaşam alanlarına asacağınız bu küçük ama etkisi muazzam olan notlarınızda gelecek zamana ait ekler kullanmayın.

    İzlediğiniz, dinlediğiniz, okuduğunuz her şeye dikkat edin. Çeşitli olumlama cümleleri kurup, ses kaydı oluşturmak da çok etkili bir yöntemdir. Sabah günün ilk saatlerinde ve mutlaka uykuya dalmadan önceki zaman dilimlerinde dinlemeniz, zihinde yeni kanalların açılmasında nokta etki sağlar.

    Evrendeki temizliğe önce kendi özünüzden başlayın. Kimden nefret edip, kimi suçluyorsanız bağışlayın. Kocaman bir balonun gökyüzüne bırakılması gibi… Sessizce, büyük bir mutlulukla ve içten bir huzurla bırakın tutsak kıldıklarınızı. Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde ama tam da o anda ve o durumda olmak belki de o kadar kötü değildir. Koşulları affedin. Derin bir olgunlukla, asaletle ve sıcak bir samimiyetle…

    Gidenlere ağlamaktan ve yersiz bekleyişleri anlamlandırmaktan vazgeçin.

    Derinliklerinizde kalmış her şeyi yeniden tanımlayın. Tutkularınızın gözeneklerini mesken tutmuş gizli hırslarınızı yakalayın. Arının. Her türlü menfaatten ve menfi düşünceden… Kinden, gerilimden, çabasız kazançtan, boş tesellilerden ve kıskançlık illetinden… Ellerinizi, zihninizi, kalbinizi tüm benliğinizi arındırın ki her gününüz bir diğerinin tekrarı olmasın.

    Bilinçaltının “aynılık” kavramından duyduğu rahatlık ve eminliği reddedin. Zor olanı, cesaret gerektireni yapmaya karar verdiğinizde, dirense dahi sonunda teslim olacağını bilin.

    Karalamalarınızı temize çekin.

    Hiç bakmadığınız manzara kenarlarını seçin. Tüm şımarıklıklardan kendinizi yalıtmayı bilin. Aynı zamanda da mükemmel bir tasarımın parçası olma bilincini de kaybetmeyin. Kendinize bir varoluş mucizesi olarak bakın. Çevrenizde şükretmeye dair ne varsa hayranlık besleyin. Başınıza gelen mutluluk verici hadiseleri tarihleriyle birlikte not edin. Gün geçtikçe çoğalan cümleler, yaşantınızdaki memnuniyet kayıtlarına ve huzurlu olma gerekçelerini içeren bir arşive dönüşecektir.

    Bir yağmurun usul usul koca bir şehri arındırdığı gibi arının. Sessizce olsun, içinize dönerek. Fakat ses getirsin yaşamınıza yansımaları. Gönlünüzde ve zihninizde ne varsa, ederiniz odur. Kötü olan hiçbir şeye varlığınızda yer vermeyin ki birikmesin.

    Günün sonunda huzurla yudumladığınız çaya ne kadar yorulduğunuz değil, neler edindiğiniz eşlik etsin. Her yeni gün tekrar arının. Çevrenizde size kulak tıkayan ne kadar çok insan çıkacaksa daha da fazlası gözünüzün içine bakacak. Siz içinizde başlatın, dışınız da buna ayak uyduracak. Sever adım, sayar adım…

    Hayat size asla vaatte bulunmaz. Sizin ona vaat ettiklerinize şahitlik yapar. Yaptıklarınıza pişmanlık katarak, yapmadıklarınıza takılı kalarak geçiyor zaman… Yakın ihtimallere uzak kalarak, “ben” bilincine yanlışlıklar katarak yol almayın. Kendinizi geleceğe taşırken, bugünü karsız kapatanlardan olmayın. Hayallerinizi gerçekleştirmek için bilincinize yatırım yapın.

    “Yaşamın gayesi; hoşa gitmeyen şeylerden kaçmak değil, hoşa gitmeyen şeyleri yenmektir.”  (Victoria Forester)

    KAYNAK: İndigo Dergisi

  • Kendi Yolunda Olmak, Mutsuz Eden Arayışı Bitirir

    Kendi Yolunda Olmak, Mutsuz Eden Arayışı Bitirir

    Her insan kendi hikayesini yazmaktan ibaret bir dünyadır ve genelde ailesi dışında gerçek anlamda kimse bir başkasının dünyasını önemsemez. Ancak biz ne gariptir ki başkalarının bizi izlediğini düşünerek ölçe biçe yaşarız.

    Çocuk gibi herkesin onu izlediğini düşünen türümüz, toplumsal hayat denilen kendi tuzağını inşa eder. Aklını başkalarının onun hakkında ne düşündüğünden, ayaklarını başkalarının yolundan alamaz, tek yaşamadığı kendi hayatı oluverir.

    Vincent van Gogh, 1890′da ‘Tutuklular Çemberi’ adlı eserinde (Gustave Doré’nin bir gravüründen esinle) toplumsal hayata dair güçlü bir eleştiri kendini gösterir. Moskova’da sergilenen bu resimde hayat sıradanlıklardan oluşan kapalı çembere benzer. İnsanlar birer mahkumdur.

    Van Gogh bu resimde ışığa yer vermemiştir. Ancak çok küçük de olsa yukarı doğru uçuşan iki beyaz kelebek görülür. Böylece masumiyetini kaybetmiş hayatı betimlediği söylenir.

    Yaşamı, içindeki güzellikleri, Vincent van Gogh’un ‘tutuklular çemberine’ dönüştüren kurgu hayat, değerli olanın ‘görüntüler’ olduğunu söyler ve bu yalana inandırır; her şeyin sırası vardır ve sahip olunmalıdır, aksi halde sırası geldikçe ‘hadi artık’ diye bir gürültü kopuverir.

    Toplumsal düşünce insanlardan hayatı bir proje gibi yaşamasını ister; eş seçimi, iş seçimi, dost seçimi vesaire gibi elemeli kelimeler kullandırır… Öz önemli değildir, önemli olan ‘görüntülerdir’. Hayatın hazır menüleri sürekli bir şeylere, görüntülere sahip olmayı düşleyen bireyler yetiştirir. Arabasıyla oynayan çocuğu gören teyze, ‘Mercedes mi o?’ diye sorar…

    Görüntüde göz dolduran işler, kadınlar, adamlar seçilir. İnsanlar özdeki ‘değer’den ziyade, sayılabilir şeylerle meşgul olur. Bir yapboz gibi, görüntüleri tamamladıkça ortaya gösterişli bir resim çıkacağı düşlenir. Oysa en sonunda ‘kim için?’ diye bir ifade belirebilir. Doğal olduğu sanılan bu hayat kurgusuna delilik demek, delilik değildir.

    Hayatın bu çıkmazını gören Picasso, bir sözünde insanların uyanması gerektiğinden bahseder;

    “İnsanları uyandırmak gerek. Şeyleri algılama biçimlerini altüst etmek. İnsanları kızdıracak, kabul edilmez imgeler yaratmak lazım. Pek güvenilir olmayan, tuhaf bir dünyada yaşadıklarını, sandıkları gibi bir dünyada bulunmadıklarını anlamalarını sağlamak…”

    Yaşamdaki ‘olması gerekenler’, aklı ‘sayı ve görüntülerde’ olan yetişkinlerin düşüncesi etrafında tasarlanır. Çocuk etrafını tanıdıkça, büyüdükçe özgürlüğünü kaybeder. Çünkü gerçekte kimse, bireyin ne istediği ile yani ‘özdeki’ zenginliği ile ilgilenmez. ‘Sen ne istiyorsun?’ sorusunun yabancısıdır toplum. Kimse bir diğeri için bu kadar önemli değildir.

    Bu gerçek, efsane kitap Küçük Prens’teki bir düşüncede kendini gösterir;

    “Büyükler sayılardan hoşlanır. Onlara yeni bir dostunuzdan söz açtınız mı, hiçbir zaman size önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: ‘Sesi nasıl? Hangi oyunu sever? Kelebek toplar mı?’ diye sormazlar. ‘Kaç yaşındadır? Kaç kardeşi var? Kaç kilodur? Babası kaç para kazanır?’ diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanırlar onu. Büyüklere: ‘Pembe kiremitten bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar, damında güvercinler vardı’ derseniz, o evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara: ‘Yüz bin franklık bir ev gördüm’ demeniz gerek. O zaman: ‘Aman ne güzel’ diye bağırırlar.”

    İnsan, yaşama gelmesi ile ona ayak uydurmaya başlar. Beklentiler ve onun çıkardığı gürültüler, sağından solundan çekiştirmeye başlar. Aitliklere sahip olması istenir. Çok geçmeden kendini sadece aitlikleri ile anlatabilir, kalabalıklarda önce sıradanlaşır sonra kaybolur. Önüne konan tasarım yaşam formunu doğal kabul eder. Diğer tüm hatırlanmayanlar gibi dünyalık hırsların peşine takılır. Herkes en doğrusunu bilir, önerir ancak yakından bakıldığında çoğunun istediği gibi bir hayata sahip olmadığı görülür. Albert Camus, ‘insan kendi olmayı reddeden tek varlıktır’ derken pek de haksız sayılmaz.

    Oysa her sese kulak vermeye çalışan biri, dünyasında kendini duyamaz hale gelir. Hayatın gürültüsünü susturmak ve sessizliğe yer açma ihtiyacını bize depresyonlarla hatırlatan doğamızdır.

    Sizi önemsemeyen başkalarının düşünceleri, zamanla hatalara açık hale getirir. Önünde budala bir hayat kurgusu olan insanın, en azından zamana ihtiyacı vardır. Hayata dair cümleleri zaman ilerledikçe netleşir; ne istediği, ne beklediği, yanında kimleri görmek istediği, onu nelerin mutlu ettiği gibi önemli farkındalıklara sahip olmaya başlar. Ancak, ‘ayak uydurma’ gayreti ile yer edinme çabasındaki insan, hayatına dair geri dönülmez kararları çoktan vermiş, çemberdeki yerini almıştır. Kendini bilme farkındalığı zamanla yükselse de istediklerine ulaşamayacak kadar sorumluluklar ile baş başa kalmıştır artık.

    Toplumsal düşüncenin beslediği beklentiler ve hayaller, bizi düşük bilinç düzeyinde yakalayan ve henüz keşfedemediğimiz dünyamızdan kopartan gürültülerdir. Pek çok insanın, burnunun ucundaki hasretleri yaşayamadığını görürsünüz. Uzanır ancak dokunamazlar; hayat bir kabulleniş, kadere razı olmak, mutluluk oyunudur.

    Çok az insan, unutamayacağı kadar güzel bir hatırayı yaşarken, yani tam da o anın içindeyken, bunun farkındadır. Böylesine kendini bilme ve fark etme bakımından zaaflara sahip bizler, aslında bize gerçek anlamda değer vermeyen başkalarından gelen uğultunun esiri olarak koca bir hayatı ıskalayabiliriz.

    Yalnızlıktan korkanlar, arayışını sonlandırabilecek tek rehberini göremeyebilir; bir sessizlik içinde, kendini duyabilmeyi armağan eden yalnızlık, insanın önemine, dünyasının zenginliğine, değerine giden yoldur. Bazen huzur veren bir kalabalıktır ve ancak böylece tüm bu saçmalıklar içinde, insanın karşısına ‘benim’ diyebileceği bir yol belirebilir. Bu yolda beklentiler, gelecek korkusu, mutluluk hayalleri yoktur. Kilitli ruh serbest kalır. Kendi yolunda olmak mutsuz eden arayışı bitirir.

    Her insanın yaşadığı bir trajedisi vardır; doğası ve yapabilecekleri bakımından sınırsız olan insanı, tek sınırlayabilecek şey kendi düşünceleridir. Bu çağın bize armağan ettiği mesele, toplumu, insanlarını ve onların düşüncelerini bir kenara bırakmak ve gerçekten bizim için ‘değerli’ olanın peşine düşebilmektir. Rosa Luxemburg’un dediği gibi; ‘hareket etmeyen, zincirlerini fark edemez.’ ve ancak kendini, niçinini bilen ve kendine göre hayatta değerli olduğunu düşündüğü şeyleri yapan biri mutludur.

    Aradığımız bize ait dünya, varoluşumuz ile zaten vardır.

     

    KAYNAK: Fırat Devecioğlu / İndigo Dergisi

  • En Tehlikeli İnsan Tipi Az Anlayan Çok İnanandır

    En Tehlikeli İnsan Tipi Az Anlayan Çok İnanandır

    Kuran-ı Kerim’in  tamamını okumadan Mūslūman, İncil’i okumadan Hristiyan, Marx’ın tek bir kitabını okumadan Marksist, Bakunin’i okumadan anarşist, Nutuk okumadan Kemalist olanlarla dolu bir dūnyada yaşıyoruz.
    İnançlar, dūşūnceleri belirliyor. İnançlar, dūşūnceden daha gūçlū. Dūnyayı bu yūzyılda bile inançlar yönetiyor ve belirliyor; gerçeklik değil. Daha doğrusu neye inandığını bilmeyen insan, en fanatik insan olabiliyor. Çehov’un dediği gibi, ‘en tehlikeli insan tipi az anlayan, çok inanandır.’
    İnsanların büyük çoğunluğu idealisttir; özgūr dūşūndūğūnū iddia etse bile bu böyledir; çūnkū aslında bilmedikleri, ama öğrenmeye de çalışmadıkları, geliştirmedikleri inançları -dūşūnceleri değil- savunmakta ve aksini iddia etseler de metafizik biçimde düşünmektedirler. 
    Bu idealizm bile bir bilinçten yoksundur; bir dūşūnceyi bilmeden, anlamadan, tartışmadan yapılan inanç idealizmidir. Bunda çevre, bireysel çıkarlar ve başka etkenler de rol oynamaktadır elbette. 
    İnsan neye inanıyorsa inansın, önce inandığı şeyi okumalı, araştırmalı ve kendi özbenliğiyle gerçekten ona inanmalıdır. Gerçekten yūreğiyle ve aklıyla inanmak, bunu bir çıkar ya da bir imaj vermek için yapmamaktır aynı zamanda. 
    ‘Sorgulanmayan hayat yaşamaya değmez.’ derler, sorgulanmayan bir inanç da inanmaya değmez. 
    Nietzsche’nin dediği gibi, “İnançlar hakikat dūşmanı olarak yalanlardan daha tehlikelidir.” 
    Gerçek ve hakikat ise, bakış açısına bağlı olarak manipule edilen, görmezlikten gelinen ve yok sayılan bir simulasyondan öteye gitmiyor böylesi bir dūnyada. Dūnya tarihsel olarak, her gūn yeniden inançlarla kurulup, inançlarla yıkılıyor.
    İktidar kavramını iyi anlayabilmek, çözūmleyebilmek ve yakın geleceğe ilişkin öngörüde bulunabilmek için yapılması gereken ilk şey, tekrar ve tekrar tarih okumaktır. Tarih yalnızca dūnūn değil, bugūnūn ve yarının öykūsūnū de içinde barındırır, görebilene. Bundan sonra neler olacağını kişilere değil, tarihe sorunuz, būtūn yanıtlar orada zamanın tozlarının altında gizlidir. 
    KAYNAK: Erol Anar 22 Temmuz 2016 / Brezilya
    https://erolanar.org/2018/05/08/en-tehlikeli-insan-tipi-az-anlayan-cok-inanandir
  • Okuma ve Nootropik Etki

    Okuma ve Nootropik Etki

    Yalnızca kendi hayatımızı yaşarız. Ancak kitaplar vasıtası ile sayısız bilgelik kazanabilir, onlardan elde ettiğimiz çıkarımlarla şekil değiştirebiliriz.

    Bir yazar yazısını yazar, bitirdikten sonra baştan sona okuyup yeniden şekillendirir. Nihai olarak en son hâlini verip, düzenlediğinde dolaşıma bırakır.

    Yarattığı sözlerin gücüne ise tam da bu noktadan sonra şahit olmaya başlar. Başkalarını etkileme veya etkileyememe, değiştirme ya da değiştirememe gibi sonuçlar bir yol haritası çıkarır ve tüm bunlar tıpkı bilim gibi, yeni bir teknolojik icadın çıktığı yolculuğa benzetilebilir.

    Bilge bir kişiliğin sizinkilerden daha mükemmel olduğuna inandığınız yazılarını okuduğunuzda onun düşüncelerinde medite olmuş vakitler geçirirsiniz.

    Aslında teknolojiler, kitaplar, düşünceler hiçbiri bizden değerli değil. Aksine biz olmasak anlamsız yığınlardan öteye geçemezler.

    Onları değerli kılan bizlerin yaklaşımlarıdır. Ve teknolojiye çığır açtıran bizleriz. Yazarlar bizim sayemizde bilgeler, markalar bizim sayemizde dünyanın en çok tercih edilenleridir.

    Nootropik ilaç olarak adlandırılan bazı ilaçlar alındığında kişinin dikkat artışı, öğrenme kolaylığı gibi özelliklerinde az miktarda değişiklik olduğu gözlemlenir. Bahsi geçen birkaç yeni yapımda nootropi çok abartılsa da, aslında etkisi sınırlıdır.

    Fakat bu etkiyi güçlendirmek, kalıcı olmasını sağlamak, hatta hayatınızı değiştirmesine izin vermek sizin elinizde. Okuyarak!

    Her ilacın etkisi geçicidir. Ancak düzenli okuma yapmak kalıcı bir şekilde zihninizi yükseltir ve bir ömür boyu fayda sağlar. Üstelik kitapların yan etkileri asıl etkilerinden de faydalı.

    Okuma alışkanlığını her gün belirli dozda almanız gereken bir ilaç olarak düşünün. Misal elli mg eşittir elli sayfa gibi. Bu ilaç bağımlılık yaratan bir ilaç olsun ve kullanmadığınız zaman yoksunluk çekeceğinize, sefil duruma düşeceğinize, algılarınızın, bakış açınızın daralıp zamanla beyninizin işlevselliğini yitireceğine sizi inandırsın.

    Bir toplulukta kitap bağımlısı olduğunu söylemek, sigara bağımlısıyım belirtmekten daha havalı olsa gerek.

    Sadece belli bir süre okuma yaptıktan sonra kendinizde izleyeceğiniz değişimler bunu en doğru hali ile açıklayabilir. Kaldı ki bunun doğrusu yanlışı olduğuna da inanmak istemiyorum. Çünkü okumak oldukça öznel ve son derece kişisel bir eylem.

    Benim inandığım şey; kitap okuyarak aklımızı bilinç dahilinde bir başka kişinin akış durumuna geçirerek yeniden programlama gücü kazandığımız.

    Bilgelik benim açımdan açlık arzumu doyurabilen tek olgu. Çünkü bilgelik kazandıkça yani okuyup başka hayatları deneyimledikçe aşırı hoşnutsuzluk riskiniz ortadan kalkar. En değerlisi bilgeliğin yaşla hiç alakası olmadığını açık seçik yine, yeniden görmüş olursunuz.

    Zihinsel işletim sistemimizi güncel tutmayı başardığımızda, ana uygulamalarımız, yani konuşma, yazma ve iletişim kurma eylemleri hep daha hızlı ve sorunsuz çalışıyor ki bu bilindiği üzere tecrübe ile sabit.

    Umuyorum ki sizin sürümünüz de günceldir.

    Unutulmamalıdır ki en iyi kitaplar, yazar yaşamın akış hâline dahil olabildiğinde yazılır. Anlatıcı bu sayede az bilgi, çok bilgelikle ilhamını ya da görüşlerini hayatın akışından toparladıkları aracılığıyla karşı tarafa iletebilir. Kargaşaya gerek kalmadan okuyucuya fikirlerini taşır ve onu kendi akış durumuna getirdiğinde sihir gerçekleşmiş olur. Zihinsel işletim sisteminiz güncellenir. Yeni sürümünüzde yeni özellikler ve daha işlevsel kısayollar görünür hâle gelir.

    Sürecin işleyişini yukarıda metaforik olarak böyle özetleyebiliriz.

    KAYNAK: Gürcan Öztürk / Matematiksek / Komplike Dergi

  • Şaka Değil Hepsi Gerçek: Sadece Biraz Kuantum!

    Şaka Değil Hepsi Gerçek: Sadece Biraz Kuantum!

    Aşağıda okuyacağınız bilgiler sizi oldukça şaşırtabilir…

     

    • Aldığınız her nefes Marilyn Monroe’nun verdiği nefesten bir atom içerir.
    • Yukarı doğru akabilecek bir sıvı türü vardır.
    • Bir binanın en üst katında, en alt katına kıyasla daha hızlı yaşlanırsınız.
    • Tüm insan ırkı bir küp şekerin sahip olduğu hacme sığdırılabilir.
    • Herhangi bir kanala ayarlanmamış televizyondaki karlanmanın yüzde biri, Büyük Patlama’nın neden olduğu elektromanyetik gürültüdür.
    • Zamanda yolculuk fizik kurallarına aykırı değildir.
    • Bir fincan sıcak kahvenin ağırlığı, soğuk halinden daha fazladır.
    • Ne kadar hızlanırsanız, o kadar incelirsiniz.
    • Vücudumuzdaki tüm DNA’yı çözecek olsak 34 milyar miluzunluğunda bir yapı elde ederiz. Bu, Dünya’ dan Pluto’ya 6 kez gidip gelmek demektir.
    • Vücudumuzdaki atomların çoğu –kemiklerimizdeki kalsiyumdan kanımızdaki demire kadar-  milyarlarca yıl önce patlayan bir yıldızın kalbinde oluştu.
    • Vücudumuz evrenin yaratılışından kozmik eserler içerir. Bünyemizdeki hidrojen atomlarımızın neredeyse tamamı 13.7 milyar yıl önce meydana gelen Büyük Patlama ile oluştu.
    • Bazı yıldızlardan gelen ışık o kadar uzun sürer ki, aslında gökyüzüne baktığınızda geçmişin derinliklerine bakıyorsunuzdur. NASA’nın Hubble Teleskobu 13 milyar yıl öncesi kadar geçmişe bakabiliyor.
    • Bir atom aynı anda birçok farklı yerde bulunabilir; tıpkı sizin aynı anda hem New York hem Londra’da bulunmanız gibi.
    • Yıllar önce insanlık Ay’a ilk adımlarını attı. Muhtemelen bu ayak izi bundan 1 milyon yıl sonra da orada olacak. Çünkü Ay’ın atmosferi yoktur. Bu sebeple yüzeyinden bu izleri süpürüp atması için rüzgar ve su da yoktur.
    • Uzay boşluğu sessizdir. Korkutucu bir sessizliktir bu. Bunun nedeni ses dalgalarının, içinden geçmek için bir tür ortama ihtiyaç duymalarıdır. Uzay boşluğunda böyle bir ortam yoktur. Uzay boşluğu bir vakumdur. Karanlık, sessiz bir vakum.
    • Aynı tür iki metal parçaya vakum boşluğunda dokunursanız, onları sonsuza dek birbirine bağlarsınız.
    • Venüs’te 1 yıl 224 Dünya gününe eşittir. 1 gün ise 243 Dünya gününe eşittir. Bu, Venüs’te bir yıldan uzun olan bir gün yapar. Bunun üstesinden gelmek için Venüs, Güneş sistemimizde geriye doğru dönen tek gezegendir.
    • Güneş, Güneş sistemi kütlesinin %99.86’sını oluşturur. Bu öyle bir büyüklüktür ki içine 1.3 milyar Dünya sığdırabilirsiniz.
    • Evrende 3 sekstilyon kadar yıldız olabilir. Bu rakam, Dünyadaki tüm kum tanelerinden daha fazladır.
    • Büyük bir yıldız patladığında, parçalanmış çekirdeği nötron yıldızı denilen bir yapı oluşturur. Bu nötron yıldızı o kadar yoğundur ki, nötron yıldızından sadece bir çay kaşığı dolusu malzeme alsanız bu malzemenin ağırlığı Everest Dağı’ndan daha ağır gelecektir.
    • Sıradan, gözlemlenebilir madde (yıldızlar ve gezegenler gibi) evrenin %5’ini oluşturur. Evrenin geri kalan %95’ i görünmez karanlık enerjiden (%68) ve karanlık maddeden (%27) oluşmaktadır.

    KAYNAK: Büşra Meral / Matematiksel

     

  • Cehalet Bilimi; Agnotoloji

    Cehalet Bilimi; Agnotoloji

    Bu yazıyı okuduğunuzda, toplumda yükselen cehaletin sebebini daha iyi anlayacaksınız. Whatsapp’ta dolaşan ”Bunu bilmem kaç kişiye gönder” mesajları, Facebook’ta her gördüğüne inanıp sorgulama gereği duymadan paylaşanlar vesaire hep bu cehalete verilebilecek en basit örnekler.

    Agnotoloji kısaca bilgisizlik bilimi demek. Menfaat gereği cehalet yaymanın arkasındaki sis perdesini aralayan bir bilim dalı. Neoklasik Yunanca’da agnosis ‘bilgisizlik’, ontoloji ise “varlık felsefesi” anlamına geliyor. Agnotoloji de ya bir ürünü satmak ya da çıkar elde etmek için kasıtlı olarak kafa karışıklığı ve yalan bilgi yaymanın incelenmesi oluyor.

    Daha açık söylersek agnotoloji; toplumun bilgi sahibi olmasını istemeyen güçlü kurumlar tarafından yaratılan akıl karışıklığını ve bilgisizliği inceleyen disiplin. Örneğin Cübbeli gibilerin daha faydalı konular yerine Peygamberin sümüğünden bahsetmesi ya da ”Cahil halk ülkeyi ayakta tutacak” açıklamaları,  Agnotoloji denilen bilimin ülkemizde ne kadar geniş bir uygulama alanı bulduğunun acı bir göstergesi.

    Cehalet yayma faaliyeti üst akıl da denilen emperyalizmin en güçlü silahı.  Asıl amaç kitleleri, düşünmeyen, sorgulamayan, itaat eden, umursamayan ve sadece satın alan değersiz köleler haline getirmek.

    Aşağıdaki adımları uygulayarak siz de hemen menfaatleriniz için cehalet yaymaya başlayabilirsiniz.

    İŞTE 6 ADIMDA AGNOTOLOJİ

    1- Karşı tarafın doğru bilgi sahibi olmasını istemeyin. Agnotolojide temel amaç karşı tarafın doğru ve sağlıklı bilgi elde etmesini istememektir. Yani öncelikle toplumun kafa karışıklığı ve yalan bilgi ile donanmasını istemeniz gerekir.

    2- Çıkar elde etme amacı güdün. Şahsi çıkarlarınız için bıkmadan usanmadan cehalet yaymaya devam ederseniz, bir süre sonra hitap ettiğiniz kitlenin çoğunu her dediğinize inanan bir yığın haline getirmeniz mümkün.

    3- Anlaşılamayan bir olgu bulun. İşin en önemli kısmı burasıdır. Cehalet yaymak için öncelikle insanların kafasında yer etmiş, zaman zaman aklına takılan, vesvese kabilinden bir olgu bulmalısınız.

    4- Dengeli tartışma zemini yaratın. Soru ne kadar dengesiz olsa da cevabınız mantıksız bir kurama dayalı ama mutlaka dengeli olsun.

    5- Kendi başınıza uzman olun. Tamamen bilgisiz olsanız bile “en iyi ben bilirim” diyecek bir özgüvene sahip olmalısınız. Psikoloji, biyoloji veya tıp alanında uzman olma gerekliliği gibi bir kısıt sadece gerçek bilgiyle hareket edenleri bağlar. Unutmayın, siz menfaat için cehalet yayan bir asılsız bilgi tüccarısınız.

    6- Büyük resme bakmaya gerek duymayın. Burası en kolay aşama. Asgari ücretle karnı doyan, kredi kartına dokuz taksitle ev ihtiyaçlarını karşılayan, 120 ay vadeli krediyle ev sahibi olan, hafta sonu AVM’de alık gözlerle dolaşan ve çılgın projelerin ütopyasıyla tatmin olan toplum, büyük resme bakmaya gerek duymaz. İşsizliğe, yoksulluğa, cehalete, gelir dağılımındaki dengesizliğe, adalet sistemindeki çarpıklığa, rant için yok edilen doğal alanlara kafa yormaz.

    Unutmayın, bilginin erişilebilir olduğu erişildiği anlamına gelmez. Cehalet, sadece bilginin yokluğu değil, politik ve kültürel mücadelelerin doğal bir ürünüdür.

    KAYNAK: www.millibirlikhaber.com

  • Özgür İradenin Varlığı Tartışması Ve Laplace Şeytanı

    Özgür İradenin Varlığı Tartışması Ve Laplace Şeytanı

    Kararlarımızı kendi irademiz ile verdiğimizden emin miyiz?

    İnsanın tüm karmaşası içinde bir düzen mi yatıyor? Yoksa bizler düzendeki karmaşa mıyız?

    Pierre-Simon (Marquis de) Laplace (1749-1827 Fransa) bu konuya oldukça önem kazanmış teorisi ile yorumunu katmıştır. Ancak bu noktadan önce, teoriyi daha net anlayabilmek adına determinizmden bahsetmeliyiz.

    Determinizm öğretisi (belirlenircilik) evrende gerçekleşen olayların yasalarla belirlenmiş olduğunu söyler. Özgür irade yanılsamadır. Bize özgü sandığımız hareketler ve kararlar determinizme göre bilimsel yasaların sonucudur.

    Bu öğreti bize, irademizin nedensellik denizinde atılan bir kulaç olduğunu mu söylüyor?

    Bilimsel yasalar ile işleyen evrenin vücut bulduğu bazı alanları düşünelim:

    Ahlak felsefesinde ’’İnsan ahlaki eylemlerinde gerçekten özgür mü?’’ sorusu üzerine düşünülmüştür. Nedensellik ilkesi zeminindeki determinizmce ahlak ve hukuk sınırları eylemlerimizi özgür seçimler olmaktan çıkarır. Başka bir örnekle, duygu durumumuzu biz değil bilinçaltı ve onun emirlerinin belirlediği düşünülür.

    Toplumsal açıdan toplumdaki değişkenlere göre irademiz belirlenir. Descartes bir nebze daha özgür iradeden bahsetmiş olsa da iradeden Tanrı ya da tanrısal özelliklere sahip insan olarak bahsetmiştir. Simon de Laplace ise ‘’makine gibi çalışan evren’’ benzetmesini yapmıştır. Evrenin makine gibi çalışmasını ve Laplace Şeytanı teorisini inceleyerek daha net bir resme ulaşabiliriz.

    Laplace, Olasılıklar Üzerine Denemeler kitabında bu teorisinin temelini atmıştır. Olasılık teorisini ve çan eğrisini ilk kez kullanan bilim insanının teoremine göre olaylar ve mevcut durum, iç içe geçmiş bağlı nedenler ve sonuçlardır. Şöyle söylenebilir: Bulunduğumuz an ya da evrenin mevcut hali geçmişin bir sonucu aynı zamanda geleceğin nedenidir. (Tıpkı Dark dizisindeki gibi.)

    Tarihsel gelişimde 1800’lü yıllarda  rassal değişkenlik fikri geliştirildiği zaman, matematikçilerin nezdinde hakiki rassallığın işlevi yoktu. Daha ziyade şans, analiz ettiğimiz durumun tüm parametreleri hakkında tam bilgi sahibi olamayışımız ve bir deneyin sonucunu tahmin etme konusundaki yeteneksizliğimizin bir sonucu sayılmaktaydı. Laplace bunu şöyle açıklar:

    ‘’Zamanın herhangi bir anında bir akıl, doğaya canlılık veren tüm güçleri ve onu oluşturan varlıkların karşılıklı duruşunu bilmiş olsaydı, kainatın tüm bedenlerinin ve en hafif atomların hareketini tek bir formül ile özetleyebilseydi, böyle bir akıl için hiçbir şey belirsiz olmaz ve gelecek tıpkı geçmiş gibi gözlerinin önünde olurdu.’’

    Yani dünyanın rassallığı, özünde onun hakkındaki yetersiz bilgimizi yansıtmaktadır.

    Laplace için gelecek pratikte bilinemez ana teoride bilmek mümkündür. Buna göre, en basit haliyle 2 geçerli sonuca dayanan ‘bozuk para atma’ deneyinde ‘dışsallıklar’ ele alınarak sonuç bilinebilir. Paranın havaya atıldığı andaki sistemin mekanik durumunu örneklem uzayı olarak açıklayabiliriz. Burada sırasıyla konum, paranın kütlesinin merkezinin ivmesi, yönü, belli ‘’t0’’ (time zero) anındaki açısal momenti düşünülebilir. Yani daha belirgin düşünürsek parayı tutuş şekli, rüzgar, yükseklik, zeminin durumu hatta belki de o an geçen bir arabanın yarattığı fiziksel etki bile olabilir. Bu faktörleri hesaplayamasak bile sonucun şans olduğunu iddia etmek mümkün mü? Olaylar rassal görünseler bile aslında ‘fiziksel’ durumlarla koşullulardır.

    Sonuç olarak Laplace koşullarına, Heisenberg’in ‘Belirsizlik İlkesi’ ile cevap verdiğini ve doğada hiçbir şeyin konumunun tam olarak bilinemeyeceğini söylediğini hatırlatıp, gerçek iradenin varlığının matematikçiler için oldukça tartışmalı bir konu olduğunu söyleyebiliriz. Hem felsefi hem bilimsel yönden oldukça zıt görüşlerle, kümülatif olarak ilerleyen bu tartışmanın aldığımız kararların ‘özgürlüğü’ konusunda bizi daha fazla sorgulatması olası görülüyor.

    Yazı Matematiksel web sitesinden Ceren Demir’e aittir.

     

     

  • Sosyal Medyanın İnsan Hayatı Üzerindeki 11 Etkisi

    Sosyal Medyanın İnsan Hayatı Üzerindeki 11 Etkisi


    Facebook, Twitter, Instagram’ın ruh sağlığına etkileri…

    Sosyal medyanın ruh sağlığı üzerindeki etkileri konusunda bilimsel araştırmalar ne gösteriyor?

    Dünyada üç milyar insan, yani toplam nüfusun yüzde 40’ı sosyal medya kullanıyor. Araştırmalar günde ortalama iki saatimizi sosyal medyada geçirdiğimizi gösteriyor. Bu, her dakika yarım milyon tweet ve Snapchat fotoğrafı paylaşılması anlamına geliyor. Sosyal medyanın yaşamımızda önemli bir yeri var. Ama sosyal medyada acaba sadece zamanımızı değil ruhsal sağlığımızı da mı feda ediyoruz? Sosyal medya yeni bir olgu olduğu için bu konudaki araştırmalar sınırlı. Bu konudaki mevcut araştırmaların vardığı sonuçları derledik.

    Stres

    İnsanlar gündelik stres ve sıkıntılarından uzaklaşmak için sosyal medyaya başvuruyor. Ancak yapılan araştırmalar sosyal medyanın stresi gidermek yerine daha fazla strese yol açtığını gösteriyor.

    1800 kişi üzerinde yapılan araştırmalar kadınların erkeklerden daha fazla strese girdiğini gösteriyor. Başkalarının kendi stresini paylaştığı Twitter ise sosyal medya içinde en büyük stres kaynağı. Fakat kadınlar Twitter’ı kullandıkça daha az strese giriyorlar.

    Erkeklerin sosyal medya ile ilişkisi daha mesafeli olduğundan aynı etkiyi göstermiyor. Araştırmacılar genel olarak sosyal medya kullanımının stresi bir miktar azalttığı sonucuna vardı.

    Ruh hali

    2014’te Avusturyalı araştırmacılar 20 dakikalık Facebook kullanımı ardından kişilerin ruhsal durumunun inişe geçtiğini gözledi. İnsanlar bunun nedenini Facebook’u zaman kaybı olarak görmelerine bağlıyor.

    Başka bir araştırma ise iyi veya kötü ruh halinin kişiler arasında sosyal medya üzerinden yayılabileceğini gösteriyor. Kötü hava koşulları olumsuz paylaşımları yüzde 1 kadar artırıyor. Olumlu paylaşımların yayılma etkisi daha fazla oluyor. Ama bunun gerçekten moral artırıcı bir etkisinin olup olmadığı henüz bilinmiyor.

    Endişe (Anksiyete)

    Araştırmacılar sosyal medyanın tetiklediği endişe, huzursuzluk, uyuma ve konsantre güçlüğü gibi belirtileri inceledi. Yedi ve daha fazla sayıda sosyal medya platformu kullananların, 0-2 sayıda platform kullananlara kıyasla üç kat daha fazla genel endişe semptomları taşıdıkları görüldü.

    Ancak sosyal medyanın endişeye ne şekilde neden olduğu bilinmiyor. Bu konuda daha fazla araştırma ihtiyacı vurgulanıyor.

    Depresyon

    Bazı araştırmalar depresyon ile sosyal medya kullanımı arasında bağlantı kursa da sosyal medyanın iyi sonuç alacak şekilde kullanılmasının da mümkün olduğunu gösteren çalışmalar var.

    700 öğrenci üzerinde yapılan iki araştırmada, moral bozukluğu, değersizlik hissi, umutsuzluk gibi depresyon belirtilerinin sosyal medya üzerinden yapılan etkileşimlerin kalitesiyle ilgili olduğu görüldü. Negatif etkileşimde bulunanlar daha fazla depresyon belirtisi gösteriyordu.

    Benzer bir çalışma 2016’da 1700 kişi üzerinde yapıldığında, en fazla sayıda sosyal medya platformu kullananlar arasında depresyon ve endişe riskinin üç kat arttığı görüldü. Bunun nedenleri arasında sosyal medya üzerinden yapılan zorbalık, başkalarının yaşantısı konusunda çarpık fikirler, sosyal medyada geçirilen zamanın boşa olması hissi gibi etkenler var.

    Fakat araştırmacılar, sosyal medyanın depresyonun erken teşhisinde nasıl kullanılacağı konusunda da çalışma yapıyor. 476 kişinin Twitter paylaşımları incelenip hazırlanan kategorilere göre, henüz depresyon belirtileri ortaya çıkmadan, vakaların yüzde 70’inde depresyon öngörüsü doğru bir şekilde yapılabilmişti.

    Benzer şekilde 166 kişinin Instagram fotoğrafları incelenerek benzer bir sistem kurulmuş ve aynı ölçüde başarılı sonuçlar alınmıştı.

    Uyku

    İnsanlar evrimsel olarak geceleri karanlıkta geçirmeye alışkın. Oysa artık gece gündüz sürekli yapay ışıkla aydınlatılıyoruz. Araştırmalar bunun vücutta uykuyu düzenleyen melatonin hormonunu engellediğini, özellikle akıllı telefon ve diz üstü bilgisayarların yaydığı mavi ışığın en fazla zarar verdiğini gösteriyor.

    Yani uyumadan önce yatakta Facebook veya Twitter’a girmek uyku düzeninizi bozabilir.

    Geçen yıl 18-30 yaş arası 1700 kişi üzerinde yapılan araştırmada, uyku bozuklukları ile ekrandan yayılan mavi ışık arasında ilişki olduğu, sosyal medya sitelerinde harcanan zamandan ziyade, bu sitelere takıntı halinde sık sık bakılmasının daha olumsuz etkide bulunduğu görüldü.

    Bağımlılık

    Bazı araştırmacılar tweet atmayı engellemenin sigara ve alkolden daha zor olduğunu söylese de mevcut ruh sağlığı bozuklukları arasında sosyal medya bağımlılığına yer verilmiyor.

    Fakat sosyal medyada bağımlılık bu konuda yapılan araştırmalardan çok daha hızlı ilerliyor. Bu nedenle araştırmacılar muhtemel bağımlılık sorunlarını teşhis etmek için kendi özel ölçüm yöntemlerini belirliyor.

    Sosyal medya bağımlılığı diye bir şey varsa bu internet bağımlılığı kategorisine girer ki bu resmen kabul edilmiş bir sorundur.

    2011’de Nottingham Trent Üniversitesi, daha önce yapılmış 43 araştırmayı inceleyerek sosyal medya bağımlılığının bir ruhsal sağlık sorunu olduğu ve tedavi gerektirebileceği sonucuna vardı.

    Aşırı sosyal medya kullanımının ilişki sorunları, eğitimde başarısızlık, internet dışı topluluklara katılmama ile bağlantılı olduğu ve alkol bağımlıları ile fazla dışa dönük insanların ve gerçek yaşamda daha az ilişkisi olanların bu bağımlılığa daha yatkın olduğu görüldü.

    Özsaygı

    Kadın ve moda dergilerinin rötuşlu zayıf modeller kullanmasının birçok genç kadının özsaygısını sarstığı uzun zamandır biliniyordu. Şimdi onun yerini sosyal medya alıyor.

    1500 kişiyle yapılan bir araştırmada, katılımcıların yarıdan çoğu sosyal medya sitelerinin kendilerini yetersiz hissettirdiğini söylüyor, 18-34 yaş grubundakilerin yarısı ise kendilerini çekici görmediklerini belirtiyordu.

    2016’da yapılan bir araştırma, başkalarının selfilerine bakmanın kişinin özsaygısını azalttığını ortaya koydu. Zira kişi, başkalarının en mutlu olduğu anları gösteren paylaşımlarıyla kendisinin o anki halini kıyaslıyordu.

    İsveç’te Facebook kullanıcıları arasında yapılan başka bir araştırma da Facebook’ta fazla zaman harcayan kadınların kendilerini daha az mutlu ve daha az özgüvenli hissettiğini gösteriyordu. Başkalarının kariyerleri ve mutlu ilişkileri ile kendi durumlarını kıyaslıyorlardı.

    Fakat küçük bir araştırmada, kişilerin kendi Facebook profillerine bakmalarının özsaygılarını bir ölçüde artırdığı görüldü. Zira profillerimizde kendimizi dış dünyaya ne şekilde sunacağımıza kendimiz karar veriyoruz.

    Esenlik

    2013’te 79 kişiyle yapılan bir araştırmada, Facebook’ta uzun zaman harcayanların sonradan kendilerini kötü hissettikleri ve zamanla yaşam tatminlerinin azaldığı görüldü.

    Fakat başka araştırmalar da sosyal medyanın bazıları için esenlik artırıcı işlev gördüğünü gösteriyor. Duygusal dengesizlik sorunu olan insanlar paylaşımlarıyla duygularını dışa vurma yoluyla yardım alma olanaklarını artırabiliyor.

    Sosyal medyanın esenlik üzerindeki etkileri belirsiz olmakla birlikte, sosyal bakımdan izole olmuş insanların esenliğini olumsuz etkilediği düşünülüyor.

    İlişkiler

    İnsanların yüz yüze görüşmelerinde sosyal medya ilişkide dikkat dağıtıcı bir etken olabilir.

    Romantik ilişkiler de sosyal medyadan etkileniyor. Araştırmalar, eşlerin karşı cinsten birini Facebook’a arkadaş olarak eklediklerinde kıskançlık sorununun gündeme geldiğini gösteriyor. Özellikle kadınlar Facebook’ta daha fazla zaman harcadığından bu duyguları da daha fazla yaşıyor.

    İmrenme

    600 yetişkinle yapılan bir araştırmada, yaklaşık 200 kişi sosyal medyanın kendilerinde başta öfke olmak üzere olumsuz duygular yarattığını ve bunun imrenme duygusuna dayandığını söylüyordu.

    Fakat imrenmenin yıkıcı bir duygu olması gerekmediğine ve insanları daha fazla çaba göstermeye sevk ettiğine inananlar da var.

    Yalnızlık

    19-32 yaş grubundan 7 bin kişi ile yapılan bir araştırmada, sosyal medyada fazla zaman geçirenlerin sosyal izolasyon yaşama ihtimalinin iki kat fazla olduğu görüldü.

    Sosyal medyada geçirilen zaman yüz yüze iletişimin yerini alabiliyor ve insanların kendilerini dışlanmış hissetmesine neden olabiliyor.

    Arkadaşlarının çok daha ideal ve mutlu bir yaşam sürdüğü duygusuna kapılan kişi, onlara imrenecek ve kendisinin içindeki sosyal izolasyonu olduğundan fazla görmesine neden olabilecektir.

    Sonuç

    Birçok alanda kesin sonuçlara varmak için henüz yeterli bilgi yok. Ama veriler, kişilik özelliklerine ve önceki koşullarına bağlı olarak sosyal medyanın kişileri farklı etkilediğini gösteriyor.

    Tıpkı yemek, kumar ve modern çağın diğer cazibeleri gibi bazı kişilere sosyal medyayı aşırı kullanmamalarını önermek gerekir. Ama sosyal medyanın bir bütün olarak kötü bir şey olduğunu söylemek de yanlış olur; zira hayatımıza kattığı olumluluklar da var.

    KAYNAK: BBC Future