Yazar: nilaylaylom

  • Friends Dizisi Hakkında 25 Etkileyici Gerçek

    Friends Dizisi Hakkında 25 Etkileyici Gerçek

    1. 1993 yılında Matthew Perry, kendisinin yazdığı 20’li yaşlarda bir grup arkadaşın konu edildiği Maxwell House adlı bir senaryo ile NBC’nin kapısını çalmış fakat geri çevrilmiş. Çünkü NBC’nin hali hazırda Friends adında bir çalışması varmış.
    2. Dizi için Friends adına karar vermeden önce bazı seçenekler şunlarmış: Friends Like Us, Six of One, Across the Hall, Once Upon a Time in the West Village ve Insomnia Cafe.
    3. Orijinalinde dizi 4 ana karakter üzerinde yoğunlaşacakmış: Monica, Ross, Rachel ve Joey. Chandler ve Phoebe yardımcı karakterler olarak düşünülmüş.
    4. Ayrıca Monica ve Joey da dizinin ana çifti olarak düşünülmüş.
    5. Ellen De Generes’e Phoebe rolü teklif edilmiş fakat o kabul etmemiş.
    6. Projenin ilk aşamalarında yazarlar Chandler’ı gay yapmayı tasarlamışlar!
    7. R.E.M.’in Shiny Happy People şarkısı dizinin orijinal jenerik müziğiymiş ve pilot bölümde kullanılmış.
    8. Kapı gözetleme deliğindeki çerçeve aslında aynaymış, bir set çalışanı tarafından kazayla kırılmış. Fakat güzel göründüğünden orada kalmasına karar vermişler.
    9. Dizinin ikonlarından Central Perk’teki turuncu koltuk, Warner Bross’un bodrumunda set tasarımcısı tarafından bulunmuş.
    10. İlk bir kaç bölümde Monica ve Rachel’ın kapı numarası 5’miş. Fakat 5 numaranın üst kat için uygun bir numara olmadığını fark edip 20 ile değiştirmişler.

    Aynı şekilde Chandler ve Joey’nin kapı numarası da 4’ten 19’a çevrilmiş.

    1. Dizinin şarkılarından “I’ll Be There For You” Friends yapımcıları David Crane ve Martha Kauffmann’la beraber The Rembrandts üyeleri Phil Solem ve Danny Wilde tarafından yazılmış.
    2. Şarkı 8 hafta boyunca listelerde 1 numara olarak kalmış.
    3. Dizinin prömiyeri yayınlandığında oyuncuların yaşları:

    Ross 27

    Joey 27

    Monica 30

    Phoebe 31

    Chandler 25

    Rachel 25

    1. Karakterlerin tam isimleri
    • Chandler Muriel Bing
    • Rachel Karen Green
    • Ross Eustace Geller
    • Monica E. Geller (E’nin ne olduğunu asla öğrenemedik)
    • Joseph Francis Tribbiani Jr.
    • Phoebe Buffay

     

    1. 2. Sezon tek Şükran Günü özel bölümü içermeyen sezondu.
    2. Jennifer Aniston, dizi zamanındaki saç kesiminden nefret ettiğini söylemişti.
    3. Courteney Cox, Friends oyunculuğu için Emmy adaylığına gösterilmeyen tek oyuncuydu.
    4. Söylenilene göre, 9. Sezondaki Şükran Günü bölümünde Jill Green’i tekrar oynamak için uygun olmayan Reese Witherspoon yerine Christina Applegate oynamıştır.
    5. Bruce Willis, dizide ücretsiz olarak konuk oyuncu olmuştur.

    Matthew Perry ve Bruce Willis’in beraber oynadıkları The Whole Nine Yards filminin çekimlerinde Perry, Willis ile iddiaya giriyor. Eğer film gösterime girdiği hafta 1. sırada olursa Willis’in Friends’te bir bölüm ücretsiz oynaması üzerine. (Willis ise bunu önceden planlamış zaten)

    Film 1. sırada açıyor haftayı, Willis ise Friends’ten aldığı parayı bağışlıyor.

    1. Gunther dizi içinde bir konuşmanın parçası değildi. Oyuncu James Michael Tyler rolü ekstradan aldı çünkü espresso makinasını nasıl çalıştıracağını biliyordu.

    James rolü aldığında bir kahve dükkanında çalışıyordu ve ilk 4 sezon boyunca rolünde kaldı.

    1. Monica’nın dairesindeki buzdolabı gerçekten çalışıyordu. Oyuncular ve set çalışanları için içecek içeriyordu.
    2. Joey’nin beyaz köpek heykeli gerçekte Jennifer Aniston’a aitti. Jennifer’ın bir arkadaşı, heykeli ona şans getirmesi için hediye etmiş.
    3. Yayınlandığı süreçte, dizinin iki adet soundtrack’i piyasaya çıkmıştır.
    4. İlk sezon boyunca oyuncular kişi başına her bölüm için 22,500 $ almıştır. Dizi sonunda ise bu rakam kişi başında 1 milyon $’a çıkmış.
    5. Dizinin final bölümü 52.46 milyon kişi tarafından izlendi ve bu oran Amerikan tarihinin dizi finalleri arasında en büyük 4. izlenme oranıydı.

     

    KAYNAK: birdizihaber.com

     

  • Dünyanın En Zeki İnsanı William James Sidis’in Hayal Kırıklığıyla Dolu Hayatı

    Dünyanın En Zeki İnsanı William James Sidis’in Hayal Kırıklığıyla Dolu Hayatı

    1898-1944 yılları arasında yaşayan ve yaklaşık 300 IQ’su ile birçok otoriteye göre dünyanın en zeki insanı olarak nitelendirilen William James Sidis’in hayat hikayesi, zekanın doğru kullanımı ile ilgili çok güzel dersler verebilir.

    Ekşi Sözlük’ten Dipteyim Sondayım Depresyondayım anlatmış;

    ”William James Sidis dünyanın en zeki insanları arasında gösterilir; kimilerine göre ise dünyanın en zeki insanıdır. IQ’su 300 civarındadır. Rusya’dan ABD’ye göçen Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

    1 Nisan 1898’de doğmuştur. Henüz altı aylıkken bazı kelimeleri söyleyebildiği annesi tarafından fark edilir. Sekiz aylıkken alfabeyi söktüğü söylenir. Bir buçuk yaşındayken de günlük gazeteleri okumaya başlar. William’ın dahi olduğunu gören annesi doktorluğu bırakır ve tüm vaktini harika çocuğa ayırır. Altı yaşındayken lise seviyesindeki bir öğrenciye çoktan yetişmiştir Sidis.

    Sekiz yaşına basmadan İngilizce, Latince, Yunanca, İbranice, Fransızca, Almanca ve Rusça’yı konuşabilmektedir. Geçmiş veya gelecekteki bir tarihin hangi güne denk geldiğini hesaplayabilirdi. Süper çocuğun bu üstün yetenekleri onu medyanın ilgi odağı yapar; New York Times, William James Sidis’e ilk sayfasında yer verir. Artık ABD’de herkes süper çocuktan haberdar olmuştur.

    Dokuz yaşındayken Harvard‘ın sınavlarını kazanmasına rağmen yeterli duygusal olgunluğa ulaşamadığı için Harvard’a alınmaz. Harvard’ın kafi gördüğü duygusal olgunluğa onbir yaşında ulaşır ve Harvard’a alınır. Aynı sene Harvard profesörlerine konferans bile verir. Harvard’daki eğitimini başarıyla bitiren Sidis, onaltı yaşındayken hukuk eğitimi almaya başlar.

    Lakin işler istediği gibi gitmez. Sosyalist olan William, 1 Mayıs gösterilerinde hükümet tarafından tutuklanıp hapse atılır. Ailesinin nüfuzunu kullanmasıyla hapis cezası başka bir cezaya çevrilir. Sidis gerek katıldığı eylemlerden gerekse ateist olmasından mütevellit halkın gözünden düşer. Yükselişiyle medyanın ilgi odağı olan Sidis, düşüşüyle de medyanın ilgi odağı olur. Bu ilgi Sidis’in canını bir hayli sıkmaktadır.

    Hayatının geri kalan kısmını bilimden uzak geçirmiştir; ufak çaplı işlerde çalışıp ekmeğini kazanmaya çalışmış ve 17 Temmuz 1944’te ölmüştür. Hayatının son demlerinde öğrendiği dil sayısının 40’ı bulduğu söylenir.

    William James Sidis tüm umutları boşa çıkarmıştır. Kendisinden beklenenleri veremeden göçüp gitmiştir bu dünyadan. Zamanında aynı kefeye konulduğu Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Isaac Newton gibi dahiler kadar üretken olamamış, arkasında önemli buluşlar, eserler, teoriler bırakamamıştır. Sadece 2-3 kitap bırakmıştır ardında.

    Bu fiyaskodan kimileri Sidis’i kişisel projesi olarak kullanan ailesini, kimileri ise Sidis’i bir türlü rahat bırakmayan gazetecileri suçlu bulmuşlardır.

    New York Times’a henüz çocuk yaşlarda manşet olan Sidis’in ileride bir baltaya sap olamayıp, beş parasız bir şekilde öleceğini kim düşünürdü ki?

    Velhasıl bu hayatta ne oldum değil, ne olacağım diyecekmişsin azizim…”

     

     

  • Benjamin Franklin Etkisi; İyilik Yapma Dürtüsü

    Benjamin Franklin Etkisi; İyilik Yapma Dürtüsü

    İyilik Yaptığımız İnsanları Mı Severiz, Sevdiğimiz İnsanlara Mı İyilik Yaparız?

    İyilik yaptığımız kişilere daha çok bağlanıyoruz. Buna, bu fenomeni keşfeden ilk kişi Benjamin Franklin olduğu için Benjamin Franklin Etkisi deniyor.

    On sekizinci yüzyılda, Amerikalı bilim insanı ve siyasetçi Benjamin Franklin, Pennsylvania eyalet meclisinin ikna edilmesi güç ve inatçı bir üyesinin işbirliğini kazanmak istedi. Adama yalvarmak yerine, Franklin tamamen farklı bir yol izlemeye karar verdi.

    Adamın kütüphanesinde nadir bulunan ilginç bir kitabın nüshası olduğunu biliyordu ve adama kitabı birkaç günlüğüne ödünç alıp alamayacağını sordu.

    Adam bunu kabul etti ve Franklin’in ifadesiyle “Bir sonraki görüşmemizde benimle konuştu (ki daha önce bunu hiç yapmamıştı), üstelik büyük bir kibarlıkla ve takip eden dönemde her konuda beni desteklemekten kaçınmadı.” dedi.

    Franklin, kitap ödünç alma tekniğinin başarısını basit bir kurala dayandırmaktaydı:

    “Size bir kez iyilik yapan, onu bir daha hiç zorlamanıza gerek kalmadan bir kez daha yapmaya hazır olacaktır.”

    Başka bir deyişle, bir kişinin sizi sevme olasılığını artırmak için size bir iyilik yapmasını sağlayın.

    Yüz yıl sonra, Rus roman yazarı Leo Tolstoy da aynı fikri şu cümlelerle dile getirdi:

    “İnsanları bize yaptıkları iyiliklerden dolayı değil, biz onlara iyilik yaptığımızda daha çok severiz.”

    1960’lı yıllarda, psikologlar Jon Jecker ve David Landy, bu 200 yıllık tekniğin yirminci yüzyılda hâlâ işe yarayıp yaramadığını keşfetmeye karar vermişlerdir.

    Bir deneyde, katılımcılara bir miktar para kazandırılmıştır. Laboratuvardan ayrılmalarının ardından, bir araştırmacı bazı katılımcıları yakalamış ve para sıkıntısı çektiğini söyleyerek onlara parayı geri verip veremeyeceklerini sormuştur.

    Bölüm sekreterliği yapan ikinci bir araştırmacı ise diğer katılımcılara giderek aynı talepte bulunmuş ama bu sefer psikoloji bölümünün deneyin masraflarını karşıladığını ve bölümün para sıkıntısı çektiğini söylemiştir.

    Daha sonra, katılımcıların hepsinden her bir araştırmacıyı ne kadar sevdiklerini değerlendirmeleri istenmiştir.

    Franklin ve Tolstoy’un onca yıl önce öngörmüş olduğu gibi, katılımcılar kişisel olarak yardım ettiklerini düşündükleri araştırmacıyı daha çok sevmişlerdir.

    Kulağa tuhaf gelse de “Franklin Etkisi” denen bu ilginç olgu teorik açıdan doğrudur. Çoğu zaman, insanların davranışları duygu ve düşüncelerinden kaynaklanır.

    Özetle, insanları sizi sevmeye teşvik etmek için onlardan yardım isteyin.

    Şu durumda, Balzac’ın: “İnsanlara, onları size nankörlük yapmaya mecbur bırakacak kadar büyük iyiliklerde bulunmayın.” sözü de, yerine oturuyor sanırım.

    İyilik dürtünüzü, kendi çıkarları için kullanmak isteyen insanlara karşı bilinçli olmanız dileğiyle…

    KAYNAKÇA:

    Yazı, Prof. Richard Wiseman’ın “59 Saniye” adlı kitabından alıntılanarak hazırlanmıştır. (İyilikler, Gülünç Durumlar ve Dedikodu / sayfa 60-61)

    Matematiksel

    Gamze Dönmez

     

  • Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Tutkulu Bir İstatistikçi; Florence Nightingale

    Hemşirelik deyince akla ilk gelen isimlerden birisi, modern hemşireliğin kurucusu olarak tarihe geçen, Florence Nightingale’dir. Ancak kendisinin pek de bilinmeyen bir yönü vardır; iyi bir matematikçi ve istatistikçi olması. Diğer birçok kadın gibi başkaldırı ve mücadele dolu geçen hayatına kısaca göz atalım.

    Florence Nightingale, 12 Mayıs 1820’de Floransa, İtalya’da entelektüel ve varlıklı bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Ailesinin geniş olan sosyal çevresi onun küçük yaşlardan itibaren yazarlar, şairler, politikacılarla dolu bir çevrede büyümesini sağladı. Babası tarafından eğitilen Florence, Yunanca, La­tince, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik konusunda bilgili, aydın bir kadın olarak yetişti.

    Tüm olumlu şartlara rağmen mutsuz bir çocuk ve genç kadındı. Zenginlik, gösteriş onun için bir şey ifade etmiyordu. İçinde bitmek bilmeyen bir değişim arzusu vardı, bir kadın olarak kendisine bahşedilen rolleri üstlenmek ve sürdürmek fikri onu giderek daha da sinirli ve asi bir ruha büründürüyordu. Uykusuz geçen geceler boyunca, kendisinin neden diğer kadınlar gibi düşünmediğini sorguladı ve sonunda kendince bir cevap buldu, bu Tanrının bir isteği idi. O, Tanrı adına hizmet etmek için yaratılmıştı.

    Yirmi yaşına basmadan öğrenimini matematik alanına kaydırmak istedi ancak bu isteği ailesi özellikle annesi tarafından hoş karşılanmadı. Annesine göre matematik bir kadının pek bir işine yaramazdı. Kararlı olan Florence sonunda mücadeleyi kazandı. Zamanın ünlü matematikçilerinden aritmetik, geometri ve cebir dersleri aldı, öğrendiği bilgileri çevresindeki çocukları eğitmek için kullandı. Bugün British Museum’da, kendi el yazısı ile hazırladığı aritmetik ve geometri ders planları bulunmaktadır. Planlarına göz atan biri onun ezberci değil, sorgulayıcı bir yöntem izlediğini gözlemleyebilir.

    Geniş bir ilgi yelpazesine sahipti aslında. Yirmi beş yaşında sağlık sorunlarıyla ilgilenmeye başladı. Hemşirelik ilgisini çekti. Aynı matematikte olduğu gibi, ailesi hemşireliğin de Nightingale’e göre olmadığını düşündü. Bu meslek onları küçük düşürecekti çünkü 1800’lü yılların ortasında, İngiltere’de hemşirelik cahil kadınların bir uğraşı olarak görülüyordu. Özellikle annesinin ve kız kardeşinin itirazlarına rağmen Florence 32 yaşında özgürlüğünü kazandı.

    Ailesi ile Avrupa ve Mısır’ı dolaşırken çeşitli hastane sistemlerini öğrenme fırsatı bulmuştu zaten. Almanya ve Fransa’da eğitimine devam etti. Londra’da kadın hastaların bakıldığı bir hastanenin yöneticisi oldu. Hastanelerin te­mizliği ve düzeni konusundaki bilgisi ve yete­neği kısa sürede anlaşıldı ve aradığı fırsat 1854′te karşısına çıktı.

    İngiltere, Fransa ve Osmanlı İmparatorluğunun Rusya’ya açtığı Kırım Savaş’ında İngiliz sağlık teşkilatı çok hazırlıksızdı. Kırım Savaşı’ndaki yaralı askerler İstanbul’a getiriliyor, bunlardan Fransızlar Taşkışla, İngilizler ise Selimiye Kışlası’nda tedavi ediliyorlardı. Ekim ayında yaralı İngiliz askerlerinin çok kötü ko­şullarda olduğu haberi İngiltere’ye ulaştı. Florence’ın hayatını değiştirecek kişi dostu Savaş Bakanı Sidney Her­bert oldu.

    Sidney onu Türkiye’deki İngiliz Hastaneleri Kadın Hemşirelik Teşkilatı’nın başına getirdi. Florence ve 38 hemşire arkadaşı İstanbul’a gönderildi. Geldiklerinde hastanenin bakımsız olduğuna ve insanların savaşta aldıkları yaralardan çok sıtma ve bulaşıcı hastalıklardan öldüğüne ta­nık oldular. O dönemde daha bakteri nedir bilinmiyordu hastane gereğinden çok kalabalık, beslenme yetersiz, hijyen ise yok denecek kadar azdı. Florence için kötü bir diğer sürpriz ise hastane çalışanlarının tutumları oldu, sonuçta o zamana kadar barikatlarda yaralı olanların eşleri hariç hastabakıcı olarak kadınlar çalışmamıştı. Nightingale inatçı, sabırlı ve yoğun bir çalışmayla yiyecek, giyecek, çarşaf, sargı bezi ve araç gereç gibi eksikleri gidererek, hasta­nede bakımın düzenli ve sağlığa uygun olarak yapılmasını sağladı. Onun başarısı aslında hemşirelikten çok organizasyon becerisi oldu.

    Florence Türkiye’de yaklaşık 2 yıl kaldı, döndüğünde ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı, elbette bunda biraz ülkesine düzenli olarak kendi yazdığı, biraz da hastanede tedavi gören askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplarında payı vardı.

    Kraliçe Victoria, Nightingale’in çalışmalarını ‘’Nightingale Jewel” olarak bilinen gravür bir broş ile sunarak ödüllendirdi ve ona Britanya hükumetinden 250.000 $ ödül verdi.

    Nightingale bu parayı kendisi için harcamamaya karar verdi. 1860’da St. Thomas Hastanesi’nin içinde Nightingale Hemşireler Eğitim Okulunun kurulmasını finanse etti. Nightingale artık bir kahramandı, o elindeki lambası ile karanlığı aydınlatan bir ışıktı halk için.

    Victorian kadınların bir simgesi olarak ün kazanmasına karşın daha sonraki ve daha az tanınmış eseri, çok daha fazla hayat kurtardı aslında. Bu uygulamalı istatistikti…

    Nightingale savaştan döndüğünde, halk ona hayranlık duysa bile aslında tüm çabalarına karşın hastanede hastalıktan ölen binlerce insanı kurtaramamanın verdiği bir başarısızlık duygusu ile doluydu. Bir reform yapılması gerekiyordu.

    Hastanelerdeki sağlık sorunlarının istatistiksel analizlerini yapmaya başladı. İstatistiksel analizleri savaş sonrası askerlerin sağlık sorunlarını da kapsadı. Ve sonunda Kraliçe Victoria’yı ikna etmek için 830 sayfalık bir rapor hazırladı. Ancak sadece sözcükler yeterli değildi, raporunda kaç kişinin, nerede ve neden öldüğü hakkında geniş istatistik tablolarını derledi dikkat çekici tablolar ekledi bu rapora.

    Bu araştırması sırasında çalıştığı hastanedeki ölümlerin temel nedenini de anladı bir anda. Ölüm oranlarının düşmemesinin nedeni hastanedeki yetersiz beslenme, bakım ya da hijyen eksikliği değildi temelde. Esas sorun hastanenin altyapısı idi. Mart 1855’te Türkiye’ye bir ekip gönderildi ve hastanenin kanalizasyon sistemi yenilendi, havalandırma sistemi düzenlendi. Sonuçta ölümler yüzde 52’den yüzde 20’ye düştü.

    Hazırladığı diyagramlar, çizelgeler o kadar başarılı idi ki sonunda Kraliçe Victoria ikna oldu ve sağlık üzerine İngiltere’de Kraliyet Komisyonu’nun kurulmasına onay verdi.

    İstatistik tekniklerinin kullanılmasında gösterdiği ustalık Florence Nightingale’in 1858 yılında Royal Statistical Society’nin ilk kadın üyesi olarak seçilmesine neden oldu.

    Hiç evlenmedi Nightingale. Hastanede çalıştığı sırada yakalandığı Kırım ateşi olarak bilinen bir hastalık nedeniyle 38 yaşından itibaren neredeyse yatağa bağımlı kaldı, sağlığına tam olarak kavuşamadı. Ancak hasta yatağından kamuoyunu etkilemeye, araştırmalar yapmaya devam etti. 1859 yılında sivil hastanelerin nasıl düzgün bir şekilde çalıştırılacağına odaklanan “Hastane Notlarını” yayınladı.

    1910 yılında ölüm anına kadar hiç boş durmadı, ‘’ölümümden sonra gösterişli bir tören istemiyorum’’ demişti ve nitekim öyle oldu. Basit bir törenle bedeni Hampshire’da bulunan aile mezarlığına, dağıttığı umut da gelecek nesillere nakledildi.

    Bugün Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı olarak bilinen yerde Florance Nightingile anısına 1857 yılında dikilmiş bir anıt bulunmaktadır. Bu anıtın üzerine 1954 yılında çakılan bronz plakada şunlar okunmaktadır: Bir asır önceki bu mezarlık yakınındaki çalışmaları insanlık acılarını azaltmış ve hemşirelik mesleğinin doğuşuna sebep olmuş Florance Nightingile anısına.

    Kaynaklar:

    agnesscott.edu/lriddle/women/night_educ.htm

    biography.com/people/florence-nightingale-9423539

    sciencenews.org/article/florence-nightingale-passionate-statistician

    Matematiksel / Sibel Çağlar

    Nilay Gündüz

  • Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali Ve Delilikleri

    Salvador Dali, resimleri, hayatı ve fikirleriyle sanat tarihinin eşsiz adamı. Yaşamının ilginçliği yansımıştır resimlerine, belki de resimleri yansımıştır yaşamına başından beri. Bugün Dali’nin (Salvador Domingo Felipe Jacinto Dali y Domenech kısaca Salvador Dali daha da kısası Dali) hayatını ve eserlerini sunuyoruz sizlere.

    La Figueras… Kuzey İspanya’da Pirene eteklerinde bir kasaba.
    Noter Sinyor Cusi menenjitten ölen oğlu Salvador’u bir türlü unutamaz. Hanımın tekrar hamile kaldığını duyunca neredeyse zil takıp oynayacağı tutar. Eğer şu doğan çocuk da erkek olursa…

    Olur da. Sinyor ve Sinyora Dali’nin bu afacanı bir sırtlarında taşımadıkları kalır, “yapmayın etmeyin” ikazlarını ciddiye almaz, alabildiğine şımartırlar. Dali 6 yaşındayken menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti.

    1973’te şöyle yazacaktı: ‘Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu. Babamın sevgisinin bu sınırları, yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu.’

    Biliyor musunuz? Katalanlar İspanyollardan çok farklıdırlar, daha zengin, daha aykırı ve sanata daha meraklıdırlar. Barcelona’da yaşarlar ama kalpleri Paris’te atar. Dali’lerin yazları takıldıkları Cadaques antik bağ taraçaları ve yıldız yelinin kemirdiği kayalarıyla farklı bir coğrafyadır. İşte bu jeolojik taşkınlıklar çocuğun hayal dünyasını cilalar.
    Gün gelir minik Salvador çift tarafı kesen ustura olur, ev halkı “aman heyheylenmesin” diye sevimli kardeşi Anna Maria’yı kucağa almaktan korkar, garibi beşiğinde bırakırlar.

    Salvador Felipe Jacinto Dali 7 yaşındayken imparator olmaya niyetlenir. Napolyonvari tavırlar takınır ve emirleri yerine getirilmezse tafra yapar. Keratanın kabahatleri bile “hikmet” sayıldığı için hepten şarlar, kapıları duvarları karalamaya başlar. “Aaa bak teyzesi ne güzel di mi” dendikçe gemi azıya alır, bıkıp usanacak yerde üç vardiya mesai yapar.

    Babası bu küçük despota irili ufaklı fırçalar, renk renk boyalar alır ve ressam Juan Nunez’in peşine takar. Juan Usta küçük canavarın hiç de boş olmadığını fark eder ve derse kara kalem çalışmalarından başlarlar. Salvador resme oturunca kendini unutur, adeta başka âlemlere yelken açar. Hem çizgileri sağlamdır hem de hayal gücü sınır tanımaz.
    Salvador, gençlik yıllarında hem Madrid San Fernando Akademisi’ne devam eder hem de sanat dergisi Studium’da çalışır. Ancak anarşist tavırları yüzünden okuldan atılır, hatta bir süre Girona’da tutuklu kalır (1923). O da çarığını çorabını toplar, Paris’e kaçar. Burada Picasso’yla tanışır ve “kübizm” takılmaya başlar.

    Bu kübizm denen akım o yıllarda pek modadır, bunlar zamana ve mekana bağlı kalmaz, nesnelerin tabiî düzenini bozarlar. Mevzuya başka açılardan bakar, hayalleri, arzuları karalamaktan kaçınmazlar.

    Kübistlerin anlaşılmak gibi bir dertleri yoktur, katar, karıştırır, marifeti meçhulde ararlar.

    O günlerde Avrupa’da Freudçular çok konuşulur, nitekim Salvador’u da tesirleri altına alırlar. Bir tarafta ahlaki kuralları “pranga gibi” gören sanat camiası, öbür yanda “psikanalizasyon” takılan doktorlar. Bunlar çarpık ilişki adına akla gelecek her haltı onaylar, gırtlaklarına kadar pisliğe batarlar. Göz ne görürse, gönül ona konar derler ya Dali de “abuk saçık” resimler yapar. Kaldı ki yakın arkadaşları da sağlam pabuç sayılmazlar, nitekim o da çizgi dışı bir adam olur çıkar. Saçlarını uzatır, dudaklarını boyar, Don Kişot gibi bıyık bırakır, gözlerini pörtlete pörtlete bakar ve aklını poşetlik resimlerle bozar.
    Dali, deli midir değil midir bilmiyoruz ama kendine “paranoyak” dedirtebilmek için takla atar, öyle ki konuşma yapmak için çağrıldığı kürsüye dalgıç elbiseleriyle çıkacak kadar. Üstelik tasmalarından tuttuğu iki azgın tazıyı zaptetmeye çabalar. Ona göre reklam reklamdır, iyisi kötüsü olmaz, uyanık olan şöhreti skandallarla yakalar.

    Salvador her ne kadar kapitalistlere sövse de onlar gibi yaşar, adıyla çıkan kozmetiklerden isim hakkı alır, su gibi dolar harcar.

    Dali şıpsevdidir, tez bıkar. Soyut resim, gerçek üstücülük, izlenimcilik, noktacılık ve kübizmde sebat etmez, her akıma girer çıkar. Kâh Troçki resimleri çizer, kah Nazi damarı tutar. Ama etkilendiği insanlara hakkını verir, kimsenin tarzını, fikrini çalmaz, atıf yapmaktan kaçınmaz.

    Bir ara sinemaya merak salar, ancak bir sürrealist klasiği olan “Un Chien Andalou” (Bir Endülüs Köpeği) ile çok tepki toplar. Filmcilikten çabuk soğur ama tiyatro, opera, bale, mimari, peyzaj ve edebiyat sahalarında at oynatmaktan hoşlanır hem boyar, hem yazar.

    Dali bir ara şair Paul Eduard’ın Rus asıllı eşi Helena Diakonova (Gala) ile tanışır. Kadını ayartmak için boynuna inci kolyeler, kulağına sardunyalar takar. Vücudunu tıraş kesiği gibi kanla boyar. Bunu balık kılçığı, keçi gübresi ve yağla karıştırıp şekil yapar. Hasılı kırk kılığa girer ve Gala’yı arkadaşının elinden kapar.
    “Hem monarşistim hem anarşist” sözüyle ünlenen Dali, İspanya İç Savaşı’nda yurdundan kaçar. Irkçı olmadığı gibi Marksizm’le de işi olmaz, esasen politikayı kansere benzetir ve burjuva gibi yaşar.

    Sürrealist’lerin (gerçeküstücülerin) önde gelen isimlerinden biri olan Dali’nin bazı tabloları mizah kokar. Mesela şahane bir sahil yapar, dağlar, kumsallar, dalgalar filan… Köpeğini arayan bir çocuk denizi halı gibi kaldırıp altına bakar. Sonra o akan saatler, kokmuş eşekler, kuyruklu pionalar…

    Hareketli olan ve zamanlama gerektiren öğelerse kediler, su ve Dali’nin kendisidir. Halsman sayar, 3’de asistanlar kedileri ve suyu fırlatır, Dali sıçrar ve Halsman deklanşöre basar. Mükemmel kareyi yakalamak için zamanlama çok önemlidir ancak biraz şansa da ihtiyaç olduğu açıktır. Asistanlar stüdyoyu temizleyip, kedileri kontrol altına almaya çalışırken Halsman karanlık odada sonucu kontrol eder ve yeniden denemek için döner. Doğru zamanlama ve kusursuz fotoğraf için defalarca aynı şeyler tekrarlanır. Halsman kitabında Dali Atomicus’u çekebilmek için 6 saat boyunca çalıştıklarını, 28 fırlatış gerçekleştirdiklerini anlatır ve kedilerin zarar görmediğini de ekler.

    Life dergisi bu muhteşem fotoğrafa derhal iki sayfa yer ayırır. Ve tüm zamanların en ünlü, en çok basılan, en çok kopyalanan, hakkında en çok yazılan fotoğrafı haline gelir. Fotoğraf kendi başına fotografik değerler açısından başarılı ve dikkat çekici olduğu kadar, aykırı bir sanatçının aykırı bir sanatsal ifadesi olarak da değer taşımaktadır. Dali’nin kendisi ve çalışmalarının bu fotoğrafa konu olması fotoğrafa bir kat daha anlam ve başarı katar.

    Dali bir şeyden korkmaz ölümden korktuğu kadar. Unutulmaktansa ıstırap çekmeye razıdır, mezara koymasınlar da isterse etlerini doğrasınlar. Son olarak Salvador Dali, 23 Ocak 1989’da kalp yetmezliğinden ölür ve Figueres’te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömülür.

    21 Nisan’da bazı gazetelerde (çok değil sadece Hürriyet ve Milliyet’te) İspanyol gerçeküstücü ressam Salvador Dali’nin de aralarında olduğu sanatçılara (Picasso gibi) ait 496 parçalık bir koleksiyonun Fransa’da, Paris’teki Sotheby’s Müzayede Evi’nde açık artırmayla satılacağı haberleri çıktı.

    26-27 Nisan’da düzenlenen müzayede kapsamında Salvador Dali’nin özel çizimlerinin olduğu bir not defteri de bulunuyor. Defterin sanat tarihinde kendisine özel bir yeri olan ressama ait olması önemli ama daha ilginç olan yanı Dali’nin arkadaşı şair Paul Eluard’ın eşi olan Gala’ya âşık olduğu ve onu işe yarayacağını düşündüğü tuhaflıklarıyla (elbiselerini yırtmak, kulağına sardunya çiçeği takmak gibi) baştan çıkarmaya çalıştığı, sonra birlikte yaşadığı döneme (1920’lerin sonu-1930ların başı) ait olması.

    O dönem ressamın aynı zamanda en bilinen eserlerinden biri olan Belleğin Azmi isimli tablosunu yaptığı yıllar (1931).

    Yaptığı resimlerin bazılarına göz atarsak:

    Salvador Dali; ‘’Düşmanlarımın, arkadaşlarımın ve halkın resimlerime aktardığım imgelerin anlamını çözemediklerini söylemeleri bence son derece anlaşılır bir durum. Onları yapan kişi olarak ben bile anlayamazken, başkaları nasıl olur da bu imgeleri anlamayı umabilir.” demiş. Yine de biz şansımızı deneyebiliriz.

    -Belleğin Azmi

    Salvador Dali’nin en ünlü tablolarından biri Belleğin Azmi isimli bu tablosudur. Eriyen Saatler olarak da biliniyor. Bu tablo için bir çok varsayım var. Aynı zamanda bu tabloyu herkes farklı yorumlayabilir. Bu varsayımlardan biri; genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanıyor. Salvador Dali sonradan bu resmin ilhamını, sıcak ağustos güneşi altında erimekte olan bir Fransız peynirinden aldığını söylemiştir. Tablonun ortasında canavar biçiminde bir insan figürü var. Salvador Dali’nin bir çok yapıtında da var bu nesne ve sanatçının kendisini betimlemesi olarak algılanıyor. Gözü kapalı ve uyku halinde olan bu figür rüya olayına işaret ediyor olabilir. Resimdeki saatlerinde rüya görülürken geçen zamanı ifade ettiğini söyleyebiliriz. Yani bilincimiz yerinde değilken zaman bizim için bir şey ifade etmez sadece akıp gider. Sol alt köşedeki turuncu saat karıncalarla kaplıdır. Salvador Dali karıncaları, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla kullanmıştır. Son olarak, Mona Lisa tablosu gibi tamamlandıktan kısa bir süre tablonun kırmızı şarapla ıslatıldığı söyleniyor.

    ‘’Efendim iyi ressam olmak çok kolaydır. Sadece iki şartı vardır. Birincisi İspanyol olmanız gerekir. İkincisi adınızın Salvador Dali olması gerekir.”

    -Haşlanmış Fasülyeli Yumuşak Yapı (İç Savaş Sezgisi)

    1936’da başlayan İspanya İç Savaşı’ndan altı ay önce tamamlamış bu resmi Salvador Dali, haşlanmış fasulyeyi kolları bacakları ayrışmış ve kendisiyle dalaşan, sanki kendi kendini boğmaya çalışan kocaman bir figür gibi betimlemiştir. Savaştan altı ay önce koyduğu İç Savaş Sezgisi adı ise Salvador Dali kehanetlerinin gerçek olduğunun bir kanıtıdır.

    ‘’Delilerle benim aramdaki fark, onların deli, benimse deli olmamamdır.”

    -Yanan Zürafa

    Yanan Zürafa, Salvador Dali’nin anlatımıyla ”erkeksi kozmik kıyamet canavarıdır.” Zürafa, Dali’ye göre savaşın önsezisidir. Öndeki ve arkadaki kadın figürünün sırtını iskelet benzeri bir yapıyla destekleyerek toplumun hatalarını ve zayıflıklarını anlatmak istemiştir. Salvador Dali insan vücudunu psikanaliz ile açılabilen tamamen gizli çekmeceler olarak görüyor. Bazı yorumlarda ise bu figürlerin uzun boylu mankenler olduğu ve savaşın yaklaştığını duyuran ölüm melekleri olduğu söyleniyor.

    ‘’Ben sürrealizmin ta kendisiyim.”

    -Yeni İnsanın Doğuşunu İzleyen Jeopolitik Çocuk

    Yumurta şekli verilmiş bir dünya var. Kuzey Amerika üzerinden çıkmaya çalışan bir adam resmedilmiştir. Anlatılmak istenen, II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın kuruluşu ve yeni süper güç haline gelişidir. Sağ tarafta adamın elinin altında ezdiği Avrupa ve diğer üçüncü dünya ülkeleri de değişen güç dengesini simgeliyor. Salvador Dali bu tabloyu Amerika’da kaldığı sürede çizmiştir.

    Salvador Dali 16 yaşındayken günlüğüne şunları yazmış:

    ‘’Bir dahi olacağım, dünya bana hayran kalacak. Muhtemelen hor görüleceğim ve anlaşılmayacağım ama bir dahi, büyük bir dahi olacağım.

    -Uzay Fili

    Fil sembolü Salvador Dali’ye göre geleceği ve aynı zamanda gücü ve hakimiyeti temsil etmektedir. Dali, filleri çok uzun ve neredeyse görünmeyecek kadar ince bacaklar ile tasvir ederken aslında sırtlarında yer alan ağırlığın önemine vurgu yapmak istemiştir.

    KAYNAK: presshaber.com/salvador-dali-ve-delilikleri-27233.html

    Nilay Gündüz

  • Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Edebiyatın Karanlık Kahini: Aldous Huxley

    Bütün zamanlarda rastlayabileceğimiz, zamanını aşmış, hatta zaman hakkında öngörüde bulunmuş ve bu öngörüleri gerçekleşmiş insanlar vardır. Bugün sizler için Aldous Huxley’nin hayatından sahneleri paylaşmak istedim.

    “Vücut bulmuş her ruh yalnızlığa mahkûmdur…”

    -Aldous Huxley

    İnsanlığın yok oluşuna dair senaryolar ve teoriler üretmek sanatın hemen her alanına yayılmıştır. Sinema perdeleri, kitap sayfaları; anti ütopyalara ve bizlerin karanlık sonuna dair çarpıcı saptamalarla doludur. Yaşadığı dönemin sosyolojik yapısını son derece başarılı bir şekilde gözlemleyen bazı yazarların geleceğe dair neredeyse doğaüstü denilebilecek varsayımlarda bulunması “anti-ütopya kahramanları” efsanesini yarattı. Bunların bir kısmı çoktan gerçekleşti ve tıpkı onların tahmin ettiği gibi bu gerçekleşen kötü kehanetleri kimse anlayamadı çoğu zaman; anlamak istemedi.

    Distopya genellikle ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini anlatmak için kullanılır. Distopik toplum, otoriter –totaliter bir devlet modeli veya daha farklı bir baskıcı sistem altında karakterize edilir. Distopik kitaplar ve yazarlar çoğunlukla bilim kurgu türünün alt dalı olarak görülür. William Gibson gibi modern yazarlar ise distopyayı bilimkurguyla harmanlayıp siber-punk kültürünü yarattılar. ‘’Neuromancer” her şeyi başlatan ilk kitaptı. “Matrix” filminin ve getirdiği felsefenin en önemli ilham kaynaklarından biri olan bu kitap bir bilgisayar korsanının hikâyesini anlatıyor. Son yıllarda öyle veya böyle hepimizin bir şekilde kulağına çalınan siber alem korsanları, sanal dünyanın düzen bozucu garip ve tehlikeli karakterleri olarak tanıtıldı. Kitabın ana karakteri, şimdiye kadar yapılmış en büyük bilgisayar korsanlığını başarmak için tutulur. Modern dünyanın yapay zekâya yenilişini ve insanın robota dönüşünü çarpıcı bir gerçeklikle aktaran roman, sanki uçurumun tam kıyısında sallandığınız hissini veriyor. Hikayenin en önemli olgularından biri gittikçe devleşen küresel holdingler ve şirketler… Dünyayı ilgilendiren hayati kararların birkaç insanın parmağının ucunda oluşunun ne anlama geldiğini ve bize nelere mal olacağını sade ve akıcı bir dille anlatan roman bilimkurgu türünün bir şaheseri olarak kabul ediliyor, ama hala yeterince ciddiye alınmıyor. Oysa yazar bize daha önce hiç bakmadığımız bir yönü gösteriyor. “Herkesi değişmekle suçluyorsunuz. Peki, siz ne kadar değiştiniz?” diyor.

    Geçmişin sayfalarından bize seslenen bu karanlık kâhinlere ve bazı sözlerine kulak verin. Onların hayatları ve hikayeleri, puslu yarınlarımızı aydınlatabilir.

    “Belki bu dünya da başka bir dünyanın cehennemidir.”

    -A. Huxley

    Aldous Leonard Huxley 26 Temmuz 1894 yılında İngiltere’nin Sussex bölgesindeki Godalming’de doğdu. Birçok ünlü bilim   adamı ve sanatçı yetiştirmiş olan Huxley ailesinden geliyordu. Oxford’daki Eton College’da okuduğu sıralar gözlerindeki bir rahatsızlık yüzünden kör olma tehlikesiyle karşılaşınca öğrenimine ara vermek zorunda kaldı. Sonradan Balliol Koleji’ni bitirdi. Yaşadığı hayat ve savunduğu fikirler çoğu zaman çağdaşlarının saldırılarına hedef oldu fakat o eşi benzeri bulunmaz bir hatipti. Aldous Huxley hiçbir zaman ucuz söz cambazlıklarıyla vakit kaybetmemiştir. O tam ortadan ikiye bölünmüş bir ruh taşıyordu. Bir parçası her zaman gizemi ve bilinmeyeni düşünür, ruhun yapacağı mistik yolculuklara kafa yorarken; diğer parçasıysa son derece keskin ve rasyonel zekâya sahip bir bilim adamıdır. Diğer yandan Huxley gelmiş geçmiş en büyük entelektüellerdendir. Öldüğünde pek çok akademik çevre tarafından modern düşüncenin ve en yüksek entelektüel bilginin sembolü olarak kabul edilmiştir. Aklın hayalin alamayacağı büyüklükte bir öğrenme arzusuyla insanın hayatı boyunca okuyup anlayabileceğinden daha fazla kitap okumuştur. Mistik düşünürlere göre özellikle günümüz dünyasında zeki görünmek birkaç sayfayı ezberlemekten geçiyor. İnsanlar kendi benliklerine o kadar yabancı yaşıyorlar ki, başka birinin okuduğu kalın ve çoğu zaman gereksiz kitaplar yığınına bakıp o kitapları okuyanların zeki olduğunu düşünüyorlar. Oysa ayaklı bir kütüphane olmak zeki olmak demek değildir. İşte burada Aldous Huxley’i diğerlerinden ayıran noktayı açıkça görebiliyoruz. Öğrendiği her yeni şeyle kendisine yeni kapılar ve dünyalar yaratan yazar; yaşamının büyük bir kısmında neredeyse tamamen kördü. Buna rağmen araştırmaktan ve hayatın en uç deneyimlerini yaşamaktan çekinmedi.

    En büyük kitaplarından biri olan Cesur Yeni Dünya’ya bir alternatif olarak yazdığı Ada adlı kitabı için girdiği derin araştırmaların inanılması güç boyutunu kendi ağzından yazdığı notlardan anlayabiliriz:

    “Antik Yunan mitolojisi, Polinezya Antropolojisi, Sanskritçe, Çince veya Budist metinlerin çevirisi, bitki ve ilaç üzerine yüzlerce bilimsel araştırma makalesi ve sayısız deney raporu, nörofizyoloji, psikoloji ve eğitim alanında yazılmış sayısız deneme ve araştırma yazısı… Bunun yanında aklınıza gelebilecek her türden absürt yeni ve eski kitaplar, şiir, eleştiri yazıları, seyahat kitapları, politik yorumlar ve her türden insanla yapılmış binlerce röportaj. Filozoflardan aktrislere, akıl hastalarından Rolls Royce firmasının yöneticilerine kadar… Şimdiye kadar araştırdığım bu notlardan yola çıkarak sanırım artık Ada’yı yaratabilirim”

    Kendi yazdığı kitabın anti-tezini yazmaya cesaret edebilecek az sayıda insan vardır. Yazdığı şahesere verilebilecek en güçlü cevabı da yine kendisi vermişti… “Yaşadım ve değiştim.’’ diyor .”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

    ‘Bir gün gerçeği öğreneceksiniz, o zaman GERÇEK hepinizi delirtecek.’

    Aldous Huxley

    Gözündeki problem yüzünden pek çok arkadaşının gittiği 1. Dünya Savaşı’na katılamayan Aldous Huxley bunun yerine kendi iç dünyasında garip bir seyahate çıkmıştır. Mistisizmle ve spritüel dünyayla ilgilendiği kadar tıp ve bilimle de her zaman yakından ilgiliydi. Fakat gözündeki sıkıntılar onu hayatta en sevdiği şeyden, okumaktan alıkoyuyordu. Çevresindeki dünya ise savaş ve açlıkla her gün biraz daha sefalete sürükleniyordu.

    İnsanlığın gidişatından oldukça rahatsız olan Huxley başyapıtı Cesur Yeni Dünya’yı tamamladığında “beat” kuşağının gurularından biri olarak kabul edileceğini ve ölümünden yıllar sonra bile kitabının gençlerin başucunu süsleyeceğini tahmin edemezdi. Ama kitap bir tokat gibi okuyan her yaştan insanı sarsıyordu.

    Cesur Yeni Dünya’yı tarif etmek oldukça zor, çünkü Orwell’in totaliter ve baskıcı rejimindeki gibi şiddet ve alttan alta kaynayan kaos yok burada. Orwell yaşadığı zaman çektiği sıkıntılar dolayısıyla faşizme, kominizme ve totaliter her türlü düşünceye karşıydı. Dolayısıyla kitapta bu baskıcı rejimlere tamamen karşı bir tutumla onları en karanlık şekilde tasvir etmeyi uygun görmüş, oysa Huxley’in dünyası adeta bir liberal ütopyası… İlk bakışta bir anti-ütopya olduğunu anlamak bile zor. Hastalık yok, açlık yok, savaş yok. İşçiler isyan etmiyorlar. Her gün mutlulukla hizmet edip gülümseyerek evlerine dönüyorlar. Golf oynayabilirler veya mucizevî Soma’yla hayattan sınırsız zaman çalabilirler. Kitabın mucize uyuşturucusu Soma geleceğin laboratuarlarında üretilecek olan bir mucize ilaç. Onu aldığınızda hayalinizdeki herhangi bir şeyi tüm gerçekliğiyle yaşıyorsunuz. Örneğin işyerinizdeki 1 saatlik molanızda bir Soma yutabilir ve 1 haftalık Hawai tatiline çıkabilirsiniz. 1 saatlik yoğun deneyim ve sinirsel uyarının ardından yenilenmiş ve huzurlu olarak işinize geri dönebilirsiniz. “Böyle mükemmel bir ilaç olsa kimse evinden çıkmaz, herkes kendi kurduğu hayal dünyasında yaşardı” diyebilirsiniz. Ama bu sistemde kimse sorumluluklarını ihmal etmiyor ve herkes sabah olduğunda görevinin başına geçiyor. Görünüşte mükemmel. Sokakta aç gezen sahipsiz hayvanlar yok. Hiçbir çocuk ailesi tarafından terk edilmiyor. Çünkü tüm sistem aslında dev bir yetimhane… Büyüdüğünüzde bile içinden çıkamadığınız, daha da kötüsü çıkmak istemediğiniz bir düzenek. Cesur Yeni Dünya’da insanlar yapay yollarla ve bir kast sistemiyle oluşturuluyorlar. Her sınıf kendi özel genetik koduyla yaratılıyor ve hepsine farklı isimler veriliyor alpha, beta, epsilon gibi. Her türün kendine has bir görevi var. Tüplerde beslenen bebekler doğar doğmaz şartlandırmayla eğitiliyorlar. Yani yaratılıştan itibaren bir memur ya da bir işçi veya bir yönetici olarak yetiştiriliyorsunuz. Zamanı gelince görevi başına geçen kimsenin aklına karşı çıkmak dahi gelmiyor. Bir bilet satıcısı olabilirsiniz… Bir bilet satıcısı olmak için dünyaya geldiniz. Yaşamınız böyle bir kölelik illüzyonuyla geçip gidiyor. Her distopik romanda olduğu gibi burada da durumdan hiç memnun olmayan bir ana kahraman sistemi kökünden sarsıyor. Soma ise hayatın bu monoton ritminden sıkılıp bunalanlar için ellerinin altında hazır. Çünkü artık seks yapmak bile bir görevdir. İnsanoğlunun seri üretimi veya her şeyi çözecek olan mucize ilaç gibi fikirler bazı insanlara hala oldukça bilim kurgu olarak gözükebilir. Fakat her ne kadar tamamen fantastik bir düşüncenin ürünü olsa da başınızı kaldırıp çevrenize gerçekten baktığınızda bazı garip benzerlikleri görebiliyorsunuz. Örneğin bilgisayar oyunları… Tamamen yapay bir dünyada, yapay zekânın size izin verdiği oranda bir özgürlükte yaşanan hayatları ele alalım. Şu anda siz bunları okurken milyonlarca insan internetin başında sanal dünyada yaratılmış alternatif bir gezegende savaşıyor, ordularını kuruyor ve gruplar oluşturuyor. İnsanlar Facebook üzerinde boşanıp tekrar barışabiliyorlar. Dünyayı etkisi altına alan “Oyun Bağımlılığı” aslında ölümcül bir illet olabilir. Yıllar önce oynadığım bilgisayar oyunlarından birinde unutamadığım bir uyarı vardı. “Oyunun çok güzel ve eğlenceli olduğunu bizde biliyoruz ama oyuncular lütfen yemek ve uyku gibi hayati ihtiyaçlarınızı 6 saatten fazla ertelemeyin.” Bu cümle son yıllara kadar gerçek dışı bir cümle olarak kabul edilebilirdi. Ta ki Japonya ve Amerika’da bilgisayar oyuncusu pek çok kişi hayatını kaybedene kadar… Uyumayı ve yemek yemeyi bile unutup kendisi için yaratılmış yapay bir dünyada ölene kadar kalmayı tercih eden bu yeni nesli ve özellikle son yıllarda gittikçe ateşlenen genetik bilimi ve kopyalama tartışmalarının ışığında bu günlerde “Cesur Yeni Dünya” yeniden okunmalıdır. Seçim yapamadığınız, sizin yerinize her şeyi seçen insanların bulunduğu, ama yine de hep mutlu olduğunuz bir yer, herkesin herkesi elde edebileceği, rekabetin sıfır olduğu bir çevre. Kitabın yazıldığı dönemde henüz klonlama denen kavramın bile var olmadığı düşünülünce, Huxley’nin genetik biliminin geleceğine dair düşünceleri önünde saygıyla eğilmemek imkansız. Romanda bireyler, mutlu olduklarına o kadar inandırılmışlardır ki, asla bir epsilon, alfa olmak istemez, bir hademe bir müdür olmak istemez, bir sosyal hizmetli bir doktor olmak istemez. Herkes olduğu durumu benimsemiştir. Ona yüzde yüz adapte olmak ve sisteme itaat etmek için yaratılmıştır. Toplumun yöneticileri her tür insanı duygulardan, isteklerden, tutkudan, korkudan, hatta kendi tarihinden bile uzak bireyler tasarlamış, bu sayede istikrarı sağlamıştır. Kişi olmak, hatta insan olmak yok edilmiştir, birey sadece toplumun devamlılığını sağlayan bir “parça”dır…

    Bu romandan yıllar sonra Aldous Huxley “Cesur Dünyayı Ziyaret” adlı yeni bir kitapla yeni dönemin sosyal ve politik atmosferini son derece başarılı yorumlamayı başardı. Nihayetinde Huxley Doğu mistisizminde aradığı bazı cevapları buldu. Ütopyası “Ada”da, “Cesur Yeni Dünya”nın anti-tezi olan mükemmel bir toplum yarattı. Deliliğin ve cinnetin zincirlerinden kurtulmuş bir toplum…

    “Çoğu insanın genel olarak bir cehennem kavramına ve yaptıkları her kötülüğün ölümsüz bir iskelet tarafından cezalandırılacağına inanıyor olması, onların yine de sanki ölüm henüz hiçbir şekilde kanıtlanmamış bir söylentiymişçesine rahat davranmalarına engel olmamıştır.”

    Aldous Huxley

    Aldous Huxley’in çok bilinen başka bir yönü onu neredeyse meslektaşlarının bile aforoz etmesine neden olmuştur.

    Huxley bir keresinde şöyle demiştir: “Dalın ucuna gitmekten korkmayınız. Meyve oradadır.” Hayatı boyunca bu felsefeyle yaşayan düşünür, özellikle antik kültürlerin bitki bilimi ve botanik bilimiyle yakından ilgileniyordu. Bir gün genç bir psikiyatrist olan arkadaşı ona “meskalin” adlı bir maddeden söz etti. Bu Meksika yerlilerinin “peyote” adını verdiği kutsal bir bitkinin özüdür. Dinsel ayinlerde binlerce yıldır kullanılan bu bitki çok kuvvetli sanrısal bir madde olan meskalin içermektedir. Meskalin algı ve gerçeklik kavramlarını tamamıyla değiştiren güçlü ruh halleri meydana getirir. Psikiyatrist, Huxley’e bu maddeyi ve özelliklerini anlattığında, çok genç yaşta olmamasına rağmen pek çok kişinin cesaret edemediğini hemen yapmaya karar verir. Arkadaşına kendisinin gözetiminde bu çok güçlü uyuşturucuyu denemek istediğini söyler. Burada ilginç olan nokta şudur: Tüm bunlar 1950’li yıllarda geçiyordu. Dünya 68 kuşağının getirdiği özgürlük felsefesiyle henüz tanışmamıştı. Henüz hippiler ya da LSD ortalarda yoktu ve toplum bilmediği her şeyden nefret ettiği gibi eski zamanların bu gizemli iksirlerinden de nefret etmeye hazırdı. Aldous Huxley’in o gün verdiği karar ve sonrasındaki deneyimlerini anlatan kitabı yıllar sonra bir döneme damgasını vurdu.

    6 Mayıs 1953 yılında sabah 11.00 sularında arkadaşı psikiyatrist Humpry Osmond’un gözetimi altında ve bilimsel laboratuar koşullarında 400mg meskalin sülfat içer. Sonrasında olanları anlattığı kitabı “Algının Kapıları” bir kuşağın adeta kutsal kitabı olacaktır. Huxley’e göre beynimiz sürekli olarak bizleri şartlandırır ve görüp hissettiğimiz her şey bu algının kapılarından, yani bir nevi sansürden geçer. Huxley bunu şuna benzetir:

    “Her tarafı kirli balçıkla sıvalı bir pencere düşünün. Dışarıyı hiçbir şekilde görmenize imkan yok. O kirli pencerenin ardından gerçekliği anca varla yok arası bir hayal olarak seçebilirsiniz. İşte bizler bu çamurun ardından seyrediyoruz her şeyi. Kendimizi bile… Meskalin benzeri maddeler o balçık sıvanmış kirli camın ufak bir noktasının bir anlığına temizlenmesine benzetilebilir. O bir anlık temiz noktadan her şeyi olduğu gibi seyredebilirsiniz. İlk defa gerçekten görebilirsiniz. Eğer algının kapıları temizlenebilseydi, her şey insana olduğu gibi görünürdü: Sonsuz… Bu diğer dinlerdeki aşkın zikirleri hatırlattı bana. Ses olduğundan farklı anlamlara bürünüyor. Ve insanlar sürekli aynı ritimde bir şeyi mantra gibi tekrar ettiklerinde heyecanlanıyorlar, kalp atışları hızlanıyor. Sonunda beyne giden glikoz bir anlığına azalıyor ve aşkın bir ruh haline geçiyorsunuz. Meskalinde belki bu prensip gibi çalışıyordur. Beyin o kadar gizemli ve büyük ki…”

    Kitap yayımlandığında eleştirmenler ve saygın akademik çevre bir anda tepetaklak oldu. Çünkü Aldous Huxley o dönemin en saygıdeğer isimlerinden birisiydi. Bir laboratuara kapanıp tehlikeli uyuşturucular içecek son kişi gözüyle bakılıyordu. Huxley her şeyi göze alarak ve belki tüm kariyerini tehlikeye atarak bu kitabı yazmayı tercih etti. O yıllarda bu, saygın bir yazarın bir anlık saçmalaması olarak görülüp unutuldu ama kısıtlı ve çok özel bir çevre kitaba hak ettiği değeri verdi. William Burroughs, Allen Ginsberg,Jack Kerouac gibi isimler kitabın mesajını anlamıştı ve “beat” kuşağıyla birlikte sadece edebi bir akımın değil yeni bir yaşam tarzının da fitili ateşlenmiş oldu.

    Bir gün Jim Morrison adında henüz hayattan ne istediğine tam olarak karar verememiş bir genç Aldous Huxley’in “Algının Kapı”ları (Doors of Perception) adlı kitabını okudu. Kitaptan esinlenerek adını “The Doors” koyduğu grubuyla müziğe ve bir kuşağa şairane bir tarzda damgasını vurdu. “Algının Kapıları” Jim Morrison’un başucu kitabıydı.

    Huxley’in kural tanımaz sınırsız tavırları çağdaşı olan akademisyen ve düşünürlerini uykularından etmiştir. 1968 yılında LSD adlı halusinatif uyuşturucunun keşfi duyulduğunda bu ismi duyulmamış maddeyi derhal denemekten çekinmemiştir. Uyuşturucuların tarihi her zaman biraz gariptir. Çünkü bugün lanetlediğimiz pek çok ağır uyuşturucu (örneğin kokain ve morfin) 50’li yıllarda diş çıkaran bebeklerin özel toniklerinde dahi kullanılıyordu.

    Özellikle modern dünyanın pek çok uyuşturucu maddesi hayatımıza eczaneler ve labaratuarlar vasıtasıyla girmiştir. Daha sonra binlerce insanın hayatına mal olacak olan bu tehlikeli zehirlerin çoğu zaman oldukça masum görünüşlü geçmişleri var. Hemen hepsi bir dönem yasaksız olarak eczanelerde satılmıştır. Hepsi günlük hayatlarımıza sessizce girmişler ve zararları anlaşılana kadar toplum onların tamamen zararsız olduğunu farz etmiştir.

    Gelelim Huxley’de bir deprem etkisi yaratan “Lysergic Acid Diethylamide”a yani Lsd’ye… Onun hikayeside en az diğerleri kadar şenliklidir.

    LSD hepimizin çok yakından tanıdığı Sandoz ilaç fabrikasında üretilmiş bir maddedir. Genç kimyager Albert Hoffman mide ağrısına iyi gelebilecek bir ilaç üzerinde çalışıyordu. LSD, Hoffman’ın üzerinde çalıştığı bir buğday küfünden elde ettiği kimyasal bileşene verdiği isimdi. Fakat LSD’nin garip yan etkisi hakkında hiçbir fikri yoktu. Farkında olmadan deri yoluyla madde vücuduna girmişti bile. Şimdiye kadar bir laboratuarda ayrıştırılan en güçlü halüsinatif maddelerden biriyle temas ettiğini fark etmeyen Doktor Hoffman İsviçre’deki laboratuarından çıkıp bisikletiyle patikadan evine giderken aniden bisiklet yolculuğu bambaşka bir yolculuğa dönüştü. Hayaller gören ve rasyonel bir bilim adamı olan Hoffman, her ne kadar kabullenmek istemese de bu deneyimin aynı zamanda son derece ruhani olduğunu kendine itiraf etmek zorunda kalmıştır. Hoffman inanılması güç bir karar verir ve aynı hafta sonu ailesini şehir dışına göndererek evinde tek başına kimseye haber vermeden ilk defa LSD’yi alır. (Huxley ile çok iy anlaşacakları kesin. Birbirlerini yanan bir binaya girmeye ikna etmezlerse tabii.) Dozaj konusunda bir bilgisi olmadığı için aslında bir insanın alabileceği normal dozun dört katı fazlasını aldığını daha sonra fark edecektir. Uyuşturucunun etkisindeyken cansız nesnelerin soluk aldığını gören Hoffman kendi deyimiyle bir nevi aydınlanma yaşamıştır. Evinin bahçesine çıktığında her bir yaprağı ve bitkiyi tek tek ve canlı renklerle olduğundan güçlü bir şekilde tüm duyularıyla hisseden Hoffman,”Bir şekilde tüm evrenin birbirine bağlı olduğunu gördüm. Ve çok farklı bir keşif yaptığımı nihayet anladım.” diyerek, bulduğu bu sıra dışı maddeyi meslektaşlarıyla paylaşmıştır.

    Hoffman’la yıllar sonra yapılan bu röportajı seyretmek çok ilginç. Çünkü yukarıdaki cümle tipik kafası güzel insanların saçmalayacağı “Hey dostum barış ve kardeşlik. Hepimiz biriz” felsefesini andırır. İlk başta iyidir ama 17 yıl sonra o kişiyi hala aynı divanda yatıp içerken gördüğünüzde felsefesine olan güveniniz yıpranabilir. Fakat burada size bunları söyleyen bir duman bulutunun ardında mora boyalı rasta saçlarıyla sitar çalan bir parti canavarı değil. Orta yaşın üzerinde, gözlüklü, laboratuar önlüklü, saçları seyrelmiş ciddi bir bilim adamıdır.

    Hoffman her şeyden önce bir bilim adamıydı. Rasyonel ve analitik olmalı, bu buluşunu hemen test etmeye başlamalıydı. Peki sonrasında ne yaptı? Hemen ertesi hafta ciddi ailesini ciddi çocuklarıyla birlikte akrabalarına gönderdi ve ciddi labaratuar önlüklerini çıkarıp Beatles üyelerinin tümünün bir haftada alabileceği dozajdaki LSD’yi tek bir seferde aldı.

    Buraya kadar anlatılan olaylarda hiçbir yasadışı uygulama yoktur. Madde yasadışı değildir. İlk örnekler Amerika’ya gönderildiğinde Harvard’lı psikiyatristler özgürce LSD deneyleri yapmışlardır. Daha önce değişik maddelerle deneyler yapan Harvard Üniversitesinin saygın profesörlerinden Timothy Mc Leary kendisine ilk örnek gönderildiğinde tıpkı Huxley ve Hoffman gibi tereddüt etmeden denemiştir. Sonrasında ise bir tür LSD gurusu olup çıkmış ve Harvard’ı terk edip hippilerle bir yaşamı tercih etmiştir. Koskoca bir profesörlük kariyerini uğruna bir çırpıda sildiği LSD sayesinde tamamen başka bir anlayışı kavradığını belirten Leary insanlara aleni bir şekilde LSD dağıtıyor ve herkesin denemesi gerektiğini savunuyordu. Gençler kilisede papazın önünde diz çöktükleri gibi çöküp Leary’nin elinden LSD alıyorlardı.Yaşananlar Amerikan halkını ve aileleri şok ederken gençleri kontrol etmek her zamankinden daha zorlaşıyordu. Eski kabilelerin kadim zamanlarda kullandıkları çok kuvvetli sanrısal bitkilere benzeyen bu maddenin 1960 Amerika’sının baskıyla sindirilmiş nesline sınırsız bir şekilde dağıtılması, adeta bir saatli bombayı kurmaya benziyordu. Yasalara bir kez karşı çıkan bir daha başkaldırıyor, sonrasında sistemi sorguluyor ve giderek düzenin çarklarına isyan ediyordu. Aldous Huxley’in 68 döneminde başucu kitabı olmasına şaşmamak gerek.

    Ne yazık ki kısa süre sonra Soğuk Savaş tehdidi dünyayı etkisi altına aldı ve parti sona erdi. Hükümetlerin gizli servisleri kısa sürede LSD hakkında bilgi sahibi olmuşlardı. Öncelikle bu maddeyi sorgulamada kullanmayı düşündüler, fakat LSD etkisi altındaki kişinin gerçeklik kavramı bir hayli değiştiğinden sorgulama imkansız hale geliyordu. İngiliz ordusunun bir tabur askeri üzerinde yapılan LSD deneyi bugün internet üzerinden rahatça seyredilebilir. Sonuçta LSD’nin sorgulamada bir işe yaramayacağı anlaşıldı. Ama farklı bir amaca hizmet edebilirdi.

    Madde tatsız ve kokusuz olduğundan kolaylıkla insanların içkilerine katılabilirdi. CIA bunu siyasi arenadaki rakip devlet adamlarını küçük düşürmek için kullanmayı tasarlıyordu. Bu şekilde bu insanların kendilerini siyasi sahnede küçük düşürmelerini ve otoritelerini zayıflatmayı amaçlayan yetkililer oldukça etik dışı olduğu kaydedilen ve yıllar sonra ortaya çıkan raporlarla kesinleşen pek çok beceriksizce planlanmış deneye kalkışmıştır. (Sahiden Boris Yeltsin çoğu zaman içkisine bir veya pek çok şey katılmış gibi toplantı salonlarında uçuyordu. Yeltsin siyasi kariyerinin neredeyse tamamını Jim Morrison gibi uçarak geçirmiş olabilir. LSD deneyleri sık sık başarısızlıkla sonuçlanıp sona erdirilse de deneyler doksanların sonuna kadar devam etmiştir.)

    Yıllar geçtikçe Huxley’nin zayıf gözleri ona iyice ihanet etmeye başlamıştı. Yenilgiyi kabullenmeyen Huxley, “Bates Metod”u adında bir yöntemle görüşünü arttırabileceğine inandı. Bir öğretmen yardımıyla aylarca çalışan Huxley sonunda güneş ışığından yararlanmak için Llano’da çölün ortasında bir kulübeye yerleşti. Azmiyle körlüğü bir kez yenen ve bu sayede Oxford Üniversitesi’nde eğitim alabilen Huxley kısa süreli başarılar elde edebildi. Fakat nihayetinde sonuç değişmiyordu. Kısa süre sonra arkadaşlarına gözlük yardımı olmadan okuyabildiğini ve gayet iyi sonuçlar aldığını söyledi. Bazı iyi günleri olmuyor değildi ama çoğunluk neredeyse koyu bir karanlıkta yaşıyordu.

    Yazarın arkadaşı yayımcı Bennet Cerf 1952 yılında Huxley görme Sanatı adlı kitabın tanıtım gecesinde yaptığı meşhur konuşmasında yanındaydı: “Gözlük takmıyordu ve kürsüdeki kağıtları sakince takip edebiliyordu. Sonra birden duraksadı ve hemen hepimiz tatsız gerçeği kavradık. Kağıttaki notlara bakmıyordu bile. Sayfalarca konuşmayı tamamen ezberlemiş ve adeta hatmetmişti. Hafızasını tazelemek için kağıdı gözlerine iyice yaklaştırdı ve buna rağmen okuyamadı. Sonunda sessizlik dayanılmaz bir hale geldiğinde cebinden bir büyüteç çıkarıp kağıda dikkatle bakmaya devam etti. Benim için bu çok acı bir andı. Öğrenmeye bu kadar hevesli bir çift göz bizlerin önünde karanlığa boğuldu.”

    Huxley kısa süre sonra eserlerinden çok etkilendiği Krişnamurti ile tanışma fırsatı bulur. Çevresini hissederek yaşamayı öğrenen Huxley kısa süre sonra dünyaya yeni gözlerle bakmaya başladı. Yazar yaşamı boyunca gözlük kullanmadı fakat cebinde her zaman bir büyüteç taşıdı.

    Hızlı yaşamına devam eden Huxley Fahrenheit 451 kitabının yazarı unutulmaz Ray Bradbury’i LSD ve meskalinle tanıştırmış ve onun çılgın tarzına önayak olmuştur.

    1955 yılında karısı Maria göğüs kanserinden hayatını kaybetti. Bir yıl sonra Huxley kendisininde kanser olduğunu öğrenecekti. Bir yazar olan Laura Archera ile ikinci evliliğini yaptı ve hastalık hızla ilerlerken ütopyası “Ada”yı tamamladı.

    Ölüm yatağında konuşamayan Huxley yazılı olarak eşinden kendisine 100 mg LSD enjekte etmesini istedi. Karısı Huxley’in dediğini yaptı ve birkaç saat sonra 22 Kasım 1963 tarihinde Huxley gülümseyerek ve uçarak bu dünyayı terketti. İronik bir şekilde ölümü bomba gibi başka iki haberle gölgelendi. Aynı gün Amerika John Kennedy’nin suikast haberiyle sarsıldı. Daha gün bitmeden İrlanda’lı ünlü yazar C. S. Lewis’in ölümü edebiyat dünyasına bir bomba gibi düştü. Bu ilginç tesadüf yıllar sonra Peter Kreeft’in “Cennet ve Cehennem arasında: Ölümün ötesinde John Kennedy, C. S. Lewis ve Aldous Huxley ile diyaloglar” adlı kitabında ölümsüzleşti.

    Etkilediği kuşakla, modası, müziği, yaşam tarzıyla bir döneme damgasını vuran “beat” kuşağının ve distopik roman anlayışın en önemli temsilcilerinden biri olan Aldous Huxley yıllar sonra Orwell’in 1984’ünü okuduktan sonra şunu söylemiştir. “Benim hayali gelecekteki dünyamda yarattığım diktatörlük daha sonra Orwell’in mükemmel bir biçimde tasvir edeceği diktadan çok daha yumuşaktır.” Huxley kitabı yazdığında henüz Hitler ve yarattığı kâbus başlamamıştı. Tüm bu korkunç kâbusları bizzat yaşayan başka bir ismin distopyası ise bizi sanki bize anlatır gibi…

     

    KAYNAK: presshaber.com/edebiyatin-karanlik-kahini-aldous-huxley-27220.html

     

  • 20. Yüzyılı Yaratan Adam Tesla’nın Öyküsü

    20. Yüzyılı Yaratan Adam Tesla’nın Öyküsü

    Twitter’ın yüksek takipçili profillerinden @altiparmakli hesabının sahibi Görkem’in twitleri Tesla’yı çok daha kolay aklımızda kalacak şekilde anlatmış. Hepsini derleyip bu başlık altında topladım. Tesla hayranları için muhteşem bilgiler.

    Keyifli okumalar =)

    ”Nikola Теsla 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğu olarak Hırvatistan’ın kırsal bir kesiminde dünyaya gözlerini açtı.

    Çocukken; kedileri severken yarattığı elektriklenmenin, onu elektriğin ne olduğunu anlamaya nasıl yönelttiğini henüz bilmiyordu.

    Теsla anılarında anlattığı üzere, annesi sadece parmaklarını kullanarak göz açıp kapayıncaya kadar üç dü­ğüm atabilen biriydi.

    Ayrıca yaratıcı bir kadındı. Doğaçlama olarak araç yapabilme yeteneği vardı; hatta kendi meka­nik yumurta çırpıcısını bulmuştu.

    “Sahip olduğum her türlü mucitlik becerisinin köklerini annemin etkisine bağlamam gere­kir” diye yazacaktı anılarında.

    Теsla’nın inanılmaz bir tahayyül yeteneği vardı: Olayları/deneyleri üç boyutlu olarak ince ayrıntılarla kafasında görselleştirmek.

    Çocukluğunda birkaç kez ölümle burun buruna geldi. Kaynayan sütle dolu bir kazanın içine baş üstü düştü.

    Bir salın altından yüzerek geçmeye çalışırken az daha boğulacaktı, Ağır sıtma ve kolera nöbetleri geçirdi.

    Geçirdiği bunca olay obsesif kompulsif bozukluğa sahip olmasına neden oldu. Bu yüzden bilim camiasında asla gerçek anlamda kabul görmedi.

    Ayrıca çalışmalarının sağlamış olması gereken saygıyı ya da maddi getiriyi de elde edemedi.

    19 yaşındayken matematik problemlerini neredeyse zihinden çözüyordu. Boş zamanlarında kendi kendine beş dil öğrendi.

    Gününün yaklaşık yirmi saatini bilgiye ayırdı ve geceleri dört saatten az bir süre uyudu.

    Yine de bir ara sıradan bir öğrenci gibi de yaşadı. İçki, sigara, kumar.. Hatta Anna adlı bir kıza bile tutuldu.

    Babasının öğrenimi için gönderdiği bütün parayı bir iskambil oyununda kaybetmesiyle, hayatının bu dönemi birdenbire son buldu.

    Yap­tığı şeyden duyduğu derin utançla, kumarı ve sigarayı temelli bı­raktı ve artık kadınlarla hiç temasa girmemeye ant içti.

    Graz’da okurken o sırada elektrik mühendisliğinin en uç tek­nolojisi sayılan Gramme dinamosuyla karşılaştı.

    Tesla makineye hayran kal­dı, ama sürekli kıvılcım saçması aklına takıldı.

    Dinamonun kıvılcım saç­masına yol açan şey kısa devreydi. Tesla’ya göre, böyle bir çözüm aşırı karmaşık, hatta hantaldı.

    Dalgalı akımı kullan­manın yolu bulunamaz mıydı? Ama dalgalı akımlı motorlar üretmeye yönelik ilk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

    Tesla öğrenimini tamamlayıp diploma alamadı. 1881’de Bu­dapeşte’ye geçti ve bir telefon mühendisi olarak iş buldu.

    Böylesi ona akademik çalışmadan çok daha fazla uyan bir şeydi ve bir tür erken hoparlör olan ilk icadını bu dönemde ortaya koydu.

    Ama garip bir durumdan dolayı sıkıntı çek­meye başladı. Çok yönlü aşırı duyu yükünde güneş ışığı gözleri­ni kamaştırmakta, bir saatin tıklaması kulağında çekiç darbele­ri gibi yankılanmakta, trafikte titreşimlerde dengesini yitirmek­teydi.

    Doktorları işin içinden çıkamadılar ve artık öleceği kanısına vardı­lar; ama durum başlayışında olduğu gibi birdenbire ortadan kalktı.

    Tesla kısa bir süre sonra toparlanmak için parkta yürür­ken birdenbire bir tahayyül etti.

    O öğleden sonra gördüğü şey dünyayı değiştirecekti. Dalgalı akım motorunun ayrıntılı bir viz­yonuydu bu.

    28 yaşında Tesla 1884’te cebinde dört sentle ve bazı Sırpça şiirlerle Thomas Edison’un New York’taki ofisinin kapısını çaldı.

    Önceki iki yılı Edison’un Paris’teki şirketinde ça­lışarak geçirmiş ve orada boş zamanlarında ilk dalgalı akım mo­torunu yapmıştı.

    Pa­ris’teki işvereni Charles Batehelor’un bir mektubunu uzattı. Edison’a hitaben yazılan mektupta dosdoğru belirtilen şey şuydu:

    “İki büyük adam tanıyorum; bunlardan biri sensin, diğeri de bu genç adam.”

    Edison genç Tesla’nın dalgalı akım enerjisine ilişkin fikirle­riyle ilgilenmedi; çünkü o sırada doğru akımlı jeneratörler yap­maktaydı.

    Edison’un ilgisini asıl çeken şey Tesla’nın kendisiydi. Görünüm itibariyle garip bir kişiydi.

    Uzun boylu, her sabah kalktığında ceketini, tozluğunu ve eldivenini bile unutmaksızın tertemiz giyinen kültürlü ve şiir tutkunu Avrupalı.

    Edison ise kendi saçını kesen ve yiyecek lekeleriyle kaplı ay­nı elbiseyi günlerce giyen derbeder bir adamdı.

    Tesla’nın tahayyül yeteneği vs Edison’un “yüzde 99 ter dökme” yaklaşımı. Let the fight begin.

    Edison, Tesla’yı haftada 18 dolar gi­bi cüzi bir ücretle işe alarak, akımı geliştirmesi halinde 50.000 dolar ikramiye sözü verdi.

    Tesla alışageldiği özenle işe girişti. Önceleri yeni patronuna karşı büyük hayranlığı vardı.

    Edison’un ona zekâsını arttırmak amacıyla her gün tavşan yediğini belirtmesi üzerine, şakayı ciddiye alarak haftalarca başka bir şey yemedi.

    Yaklaşık bir yıl sonra doğru akımlı jeneratördeki sorunu çözdüğünde Edison ikramiye yerine ücretini haftada 25 dolara çıkarmayı önerdi.

    Tesla istifasını bastı ve ertesi yıl geçimini işçilikle sağlarken, geceleri kafasındaki icatlar üzerine çalıştı.

    Alternatif akım sistemini geliştirdi. Tesla’nın sisteminin yalınlığı sanayici George Westinghouse’un ilgisini çekti.

    Tesla’yı yanında işe alarak, patentlerini 60.000 dolara satın aldı ve her beygir gücü için ona 2,5 dolar imtiyaz payı ödemeyi kabul etti.

    Edison tehlike sinyalini görmüş olsun ya da olmasın, Tesla ve Westinghouse’u durdurmak gerektiğini biliyordu.

    Savaş ma­kinesini gümbürtüyle harekete geçirdi. Saldırısının dayanağı dalgalı akımın tehlikeli olduğuydu.

    Savını en vahşi biçimde ortaya koymak üzere, hayvan­ları herkesin gözü önünde dalgalı akım kullanarak elektrikle öl­dürmeye başladı.

    Yine de pes etmeyen Westinghouse ve Tesla’nın 1898’de dünyanın ilk hidroelektrik tesisini kurdu.

    1890’lar Tesla için yaratıcılık doluydu. Wilhelm Rontgen’den üç yıl önce x-ışınlarını buldu ve biyolojik risklerine dikkat çekti.

    Marconi’den iki yıl önce ilk radyo dalga aktarıcısını geliştirdi ve telsiz kumandası­nı icat edip patentini aldı.

    Telle dalgalı akım aktarmada ustalaşmış biri olarak, 1890’ların sonu­na doğru tel kullanmaksızın uzaya akım göndermeyi başardı.

    Ondan beklenmeyecek şovmenlik yeteneklerini sergilediği halka açık gösterilerde yüz binlerce voltu vücudundan geçirdi.

    Bankacı J. P. Morgan 1900’de daha da büyük bir telsiz aktarıcısına, Wardenclyffe Kulesi’ne 150 bin dolar yatırmayı kabul etti.

    Tesla’nın planı kü­reseldi: Telefon ve telgraf sistemlerini tek bir telsiz şebekesinde birleştirmek.

    Bu sayede yerkürenin bir ucundan öbür ucuna dakikalarla öl­çülecek sürede resimler ve metinler aktarmak.

    Aslında, interneti yüz yıl kadar önce tasarla­mıştı, hem de sadece bunu da değil, bilgisa­yarın pilsiz çalışabileceği bir sistemi.

    Neredeyse ömrünün tam ortasında (44 yaşında) şöhretin doruğuna varmışken, birden işler sarpa sarmaya başladı.

    Morgan 1903’te Wardenclyffe projesin­den çekildi. ABD Patent Dairesi 1904’te yanlış bir kararla Marconi’yi radyo patentiyle ödüllendirdi.

    Hakaret 1909’da Marconi’ye Nobel Ödülü’nün verilmesiy­le daha da ağırlaştı; aynı şekilde Rontgen’e de 1901’de bu ödüle uygun görülmüştü.

    Tesla Sermayesinin tükendiği 1905’te laboratuvarını kapatmak zorun­da kaldı. İki yıl sonra da George Westinghouse borsada battı.

    Çaresizlik içinde Tesla’dan aralarındaki sözleşmede değişikliğe razı olma­sını rica etti.

    Tesla modern iş hayatındaki en soylu jestlerinden birini gösterdi ve Westinghouse’a şunları söyledi.

    Westinghouse tek seferlik bir ödeme olarak Tesla’ya 200 bin do­lar verdi. O sırada Tesla’nın payının değeri 12 milyon dolardan fazlaydı.

    Gelgelelim, 1914’te Birinci Dünya Savaşa’nın patlak vermesi Tesla’yı Avrupa patentlerinden elde ettiği diğer gelirlerden de yoksun bıraktı.

    Maddi bakımdan bir türlü toparlanamayarak ömrünün son on yılını arkadaşlarının faturalarını otel odasında geçirdi.

    Maddi durumundaki bu dağılmaya gittikçe dengesizleşen ki­şisel davranışlar eşlik etti. Temizlik fetişi Howard Hughes tarzı boyutlara ulaştı.

    Tokalaşmaktan kaçınmak için her çareye baş­vurarak, insanlarla karşılaştığında ellerini arkasına saklama yo­luna gitti.

    Yemek masasında çatal bıçak takımının ısıtılıp sterili­ze edildikten sonra önüne getirilmesini ister hale geldi.

    Sofrada­ki her parçayı bir peçeteyle eline alır, başka bir peçeteyle temiz­ler ve ardından her iki peçeteyi yere atardı.

    Bir zamanlar hoşuna giden akşam yemeğinde iki biftek ye­me huyunu zamanla bırakarak bir vejetaryen kesildi.

    Ama şık giyinmeyi sürdürdü. Gri süet eldivenlerini takmadan dışa­rıya çıkmaz ve bir hafta kullandıktan sonra hemen atardı.

    Her hafta yeni bir kravat satın alırdı ve sadece be­yaz ipekli gömlekler giyerdi. Yakaları ve mendilleri bir kez kullanırdı.

    Zamanla mücevherata karşı bir tiksintisi gelişti. İnciler takmış bir kadının yakınında oturamazdı.

    En şairane ta­kıntısı ise düşünerek geçirdiği saatlerin gözlerindeki rengi soldurduğuna kesin inanmasıydı.

    Çalışmaları da benzer biçimde zıvanadan çıktı. Mars ve Ve­nüs’ten telsiz mesajlar aldığını ileri sürdü.

    Hava durumunu de­netim altına almak için elektriği kullanmaktan söz etti.

    Bütün bunlar halkın zihnindeki Tesla imajının saygın dahiden deli bilimciye dönüşmesini sağladı.

    Tesla 1943’te seksen altı yaşında, ağır borca gömülmüş hal­de otel odasında yapayalnız öldü.

    ABD mahkemeleri 1944’te ni­hayet lehinde karar vererek, radyoyu icat edenin Marconi değil, Tesla olduğunu onayladı.

    O zamandan beri itibarının geri veril­mesi için epeyce şey yapılmış olsa da, Edison ve Marconi hâlâ herkesin hatırladığı adlardır.

    Çoğu insanın hiç göreme­diği, daha derin bir gerçekliğin anlık görüntülerini yakalamanın yüküyle ve keyfiyle yaşadı.

    Ölümünden birkaç hafta önce, son bir kadınsı oldu. Her gün 3327 numaralı odasının penceresine konan bir di­şi güvercinle dostluk kurdu.

    Kuşları hep sevmişti, ama onu “bir başka” sevdi. “O beni anlıyordu, ben de onu anlıyordum.” diye yazdı.

    Birkaç hafta sonra hayata veda etti.

    Elektromanyetik, robot bilimi, uzaktan kumanda, radar, balistik ve nükleer fizik alanlarındaki buluşlarıyla 700’den fazla patent aldı.

    Alternatif akımı, radyoyu, x-ışını tüplerini, floresanı, Tesla bobinini ve daha bir çok şeyi hayatımıza kazandırdı.

    Nikola Tesla “20. yüzyılı yaratan adam”dı.”

     

  • Bir Döneme Damgasını Vurmuş Gençlik Dizileri

    Bir Döneme Damgasını Vurmuş Gençlik Dizileri

    Baywatch

    Sahil Güvenlik (1989-2001) Gençlik, Macera, Aksiyon

    David Hasselhoff, Pamela Anderson, Erika Eleniak, Michael Newman, Carmen Electra, Jeremy Jackson

    California, Los Angeles County sahillerinde devriye gezen kaslı abiler ve sülün gibi ablalardan oluşan cankurtaran ekibinin başından geçen olayların anlatıldığı seksi dizi, internetin olmadığı o zamanlar ergenler için Tutti Frutti tadında bir programdı. Kara Şimşek’ten hatırladığımız David Hasselhoff’un dizi boyunca arz-ı endam ettiği dizi gençliği etkisi altına alan erotik dizilerin sanırım halen zirvesinde yer alıyor.

    Beverly Hills 90210

    Evimiz Hollywood’da (1990-2000) Gençlik, Drama, Komedi, Romantizm

    Jason Priestley, Shannen Doherty, Luke Perry, Jennie Garth, Ian Ziering, Brian Austin Green, Tori Spelling, Gabrielle Carteris

    Beverly Hills’te yaşama şansı elde etmiş bir grup gencin liseden üniversiteye, oradan da yetişkinliğe adım atma sürecinin işlendiği gençlik dizisi. Yayınlandığı sürece gençlerin giyim tarzından saç modellerine kadar pek çok şeyi etkisi altında bıraktı. Benzer diziler ya da farklı oyuncularla devamı niteliğinde bölümler çekilse de bu dizi kadar tutmadılar. Yıllar sonra 2019 yılında aynı kadroyla bir sezon daha çektiler fakat henüz devamının gelip gelmeyeceği meçhul.

    Buffy The Wampire Slayer

    Vampir Avcısı Buffy (1997-2003) Gençlik, Drama, Aksiyon, Gizem

    Sarah Michelle Gellar, Nicholas Brendon, Alyson Hannigan

    Okulu yaktığı için liseden atılan Buffy, annesiyle yeni bir hayata başlamak için küçük kasaba Sunnydale’e taşınır ve vampirsiz bir hayat hayali kurar. Kasabadaki okulun ilk gününde kütüphanedeki görevli, kızımızın önüne vampirlerle ilgili bir kitap atınca Buffy anlıyor ki Sunnydale aslında cehennemin ağzına kurulmuş bir şehirdi, kütüphaneci Giles da Buffy’nin gözetmenidir ve Buffy vampir avı görevinden kaçamayacaktır. Dizinin sezonları boyunca vampirleri, iblisleri ve diğer cehennem yaratıklarını öldürmeye mahkum olan bu genç kızın yeni edindiği arkadaşlarının da yardımıyla kötülükle savaştığı dizi konsepti gençliği uzunca bir dönem etkisi altına almıştı. Genel olarak gerilim ve aksiyon yüklü bir yapım gibi görünse de içinde bolca kahkaha ve gözyaşı da barındırıyordu.

    Dawson’s Creek

    Dawson’s Creek (1998-2003) Gençlik, Drama, Romantizm

    James Van Der Beek, Katie Holmes, Michelle Williams, Joshua Jackson, Mary Beth Peil

    Yine bir grup gencin çocukluk yıllarından üniversite çağlarına kadar yaşadıkları maceraları konu alan dizi Boston’da Capeside adında hayali bir kasabada geçmekteydi. Dizide ana karakter Dawson ve arkadaşları arasında gelişen olaylar, sıkça sınanan arkadaşlık bağları ve kasaba hayatları konu edilirdi.  New York’tan gelen Jen gelip kasabaya yerleştikten sonra bu arkadaşlar için pek çok şey değişmeye başlamıştı. Dawson’s Creek efsane olmuş sıkı gençlik dizilerinden biriydi.

    Fame

    Şöhret (1982-1987) Gençlik, Drama, Müzikal

    Carlo Imperato, Anthony Ray, Debbie Allen

    New York’taki bir sanat okulunda öğrencilerin çalışmaları, bir gün şöhret olabilmek için ter dökmeleri işlenirdi. Dizi bir yıldız olabilmek için çok ama çok çalışmanın gerektiğini fakat bunun da yeterli olmadığını, saf yeteneğin bile çok işe yaramadığını, adanmışlığın önemini anlatırdı. Kalp kırıklığı, eşcinsellik, genç yaşta kürtaj, isyan gibi konuların aralara serpiştirildiği dizide toplumun bu farklı çocuklara bakışını ve onların da bu hayatta kalma çabalarını izlerdik. Bolca şarkılı, danslı, koreografili olduğu için en enerjik gençlik dizisiydi diyebilirim. Siyahi dansçı Leroy, utangaç Bruno, dans öğretmeni Lydia, çellist Julie ve güzeller güzeli Coco en unutulmaz karakterleriydi. Bunca yıldan sonra hala akıllarımızdan çıkmayan efsane jenerik müziğini de unutmamak gerek.

    Gossip Girl

    Dedikoducu Kız (2007-2012) Gençlik, Drama, Romantizm

    Blake Lively, Leighton Meester, Penn Badgley, Chace Crawford, Ed Westwick, Kelly Rutherford, Matthew Settle

    Manhattan’daki bir grup gencin hayatı ve tüm kirli çamaşırları gizemli birine ait bir blogda yayınlanmaya başlar. Dedikoducu Kız adındaki bu acımasız blogger sayesinde bu grup çevrelerinde dönenlerden kendileri bile haberdar değilken bilgi sahibi olmaya başlarlar. Dizide bolca yer alan parti konsepti ve her bölümde ayrı bir konunun işlenmesi dizinin akıcı şekilde devam etmesine en büyük etken olmuşlardı. Hiçbir şeyin sır olarak kalamadığı dizi tekrar tekrar izlenesi yapımlardan olmayı başarmıştı. Çünkü entrikanın modası asla geçmiyor.

    Melrose Place

    Melrose Place (1992-1999) Gençlik, Drama, Romantizm

    Heather Locklear, Andrew Shue, Courtney Thorne Smith, Thomas Calabro, Josie Bissett, Doug Savant

    Hollywood’da pansiyon tarzı dairelerden oluşan, ortasında havuzu bulunan bir komplekste geçen dizide bir grup gencin hayallerinin peşinden koşması konu edilmişti. Düğünler, cinayetler, işsizlik, sahtekarlık gibi konularla mücadele etmeye çalışan insanların hayatlarının işlendiği dizi en çok entrika barındıran gençlik dizilerinden biriydi. Beverly Hills 90210 dizisinden türemiş bir dizidir. Oradaki Kelly karakterinin bir ara sevgili olduğu Jake’in Melrose Place’te yaşıyor olması bu dizinin temellerini atmıştı.

    Paradise Beach

    Cennet Plajı (1993-1994) Gençlik, Drama

    Megan Connolly, Robert Coleby, Manu Bennett, Melissa Bell, Zoe Bertram

    Avusturalya’nın bir sahil kentinde geçen gençlik dizisiydi. Casting ve karakter tanımları konusunda çok başarılıydı fakat nedendir bilinmez uzun soluklu olmamıştı. Hepsi sanki gerçek hayattan tanıdığımız insanlar gibiydi, Avusturalya sıcaklığı sanırım diziye bu şekilde yansıyordu. Güzel kızlar ve yakışıklı erkeklerle tipik bir Avusturalya sörf dizisiydi diyebilirim.

    The O.C.

    The Orange County (2003-2007) Gençlik, Drama, Komedi, Romantizm

    Peter Gallagher, Kelly Rowan, Ben McKenzie, Adam Brody,Rachel Bilson

    Dizide Orange County, Kalifornia’nın zengin üst sınıf mahallesinde birbirine sıkı sıkıya bağlı bir grup insanın hayatına dahil olmak durumunda kalan taşralı bir gencin hayatı anlatılıyor. Dizi boyunca kullanılan muhteşem şarkılar gençliği diziye esir eden sebeplerden biri oldu. Muhteşem California ortamı da cabası tabi ki. California’nın tehlikeli muhitlerinden biri olan Chino’da yaşayan Ryan’ın, abisi yüzünden karıştığı bir hırsızlık nedeniyle başı derde giriyor. Abisi hapsi boyluyor, Ryan ise reşit olmadığı için cezadan yırtıyor fakat ailesi onu kapının önüne koyunca davada görevli avukat Sandy onu evine alıyor. Ryan için bambaşka bir dünyanın kapısı aralanıyor, güzel bir gelecek onu bekliyor gibi görünse de ön yargılarının yıkılması gereken bir çevreye kendini kabul ettirmek tabi ki o kadar da kolay olmuyor. Ryan ona kucak açanlar sayesinde bu zorlukları aşmaya çalışıyor ve bize de maceraları izlemesi kalıyor.

    The Vampire Diaries

    Vampir Günlükleri (2009-2017) Gençlik, Drama, Gizem, Korku

    Paul Wesley, Ian Somerhalder, Kat Graham, Candice King, Zach Roering

    Ailesini kaybeden Elena ve kardeşi Virginia’daki Mystic Falls’ta teyzeleriyle yaşamaya başlar. İki vampir kardeş Damon ve Stefan’ın diziye dahil olmasıyla Elena iyinin ve kötünün savaşı arasında kalır. Gerçekleşen olaylar zincirine bağlı olarak gizemin ve aksiyonun dozu her bölümde artarak izleyiciyi diziye bağladı. Çünkü bu kasabada ölüp ölüp dirilebilir, bir vampir olabilir, bir cadının büyüsüne maruz kalabilir, kurtadamlara kendinizi kaptırabilirsiniz. Bu kasabada sakinlik dışında her şey var.

    Xena

    Zeyna (1995-2001) Gençlik, Drama, Aksiyon, Macera

    Lucy Lawless, Renee O’Connor, Ted Raimi

    Kötü şöhretli savaşçı prenses Zeyna’nın masum insanlara karşı işlediği günahların kefaretini kendilerini savunamayan insanları koruyarak telafi etmeye çalıştığı dizi. Dizinin başında basit bir köylü kızıyken Zeyna tarafından kurtarılan ve gidecek bir yeri olmadığı için onunla yolculuğa çıkan, zamanla bir Amazon savaşçısına ve Zeyna’nın silah arkadaşına dönüşen Gabrielle de dizi boyunca Zeyna’yı iyi birine dönüştürmeye çalışırdı.

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • İç Çocuk, İç Ana Baba ve Doğan Cüceloğlu

    İç Çocuk, İç Ana Baba ve Doğan Cüceloğlu

    Kalıplanmış insan psikolojik bakımdan zaten çok yalnız. Onun için sosyal bakımdan yalnız kalmak istemez. Çevresinde sürekli insan bulundurmak ister.

    Hemen hemen her soruda kalıplanmış insan, kendi özüyle olan ilişkisinden çok, dış dünya ile, başkalarının beklentileriyle olan ilişkisine önem verir. Yaşamında baskın olan, toplumun kendinden beklediğidir. Bu beklentileri sürekli birinci planda tuttuğu için iç dünyasında olup bitenleri ikinci plana atar.

    İç Çocuk – İç Ana Baba

    Çocuğun yetiştiği ortamda dış dünyayı, toplumu, kültürü genellikle ana baba temsil eder. Çocuk büyürken ana baba onun sosyalleşmesinin türünü ve derecesini, yeni deyimiyle sosyalleşmenin niteliğini ve niceliğini önemli ölçüde etkiler. Çocuk, içinde yaşadığı toplumun değerlerini, beklentilerini, doğru ve yanlışı ana babasından öğrenir. Zamanla ana baba toplumla, kültürle, sosyal yaşamla ilgili beklentileri temsil eden simgeler haline dönüşür. Çocuk ana babasmı içselleştirerek içinde taşımaya başlar. İç ana baba sürekli çocuğun yaşamının bir parçası olur ve toplum kurallarının bekçiliğini yapmaya başlar. Çocuk toplum kurallarına uymayan bir şey yaptığı zaman iç ana baba onu suçlu hissettirir. Bu nedenle çocuğun iç ana babasıyla ilişkisinin kuvvetli ya da zayıf olması söz konusu olabilir.

    Çocuğun doğuştan geliştirmeye başladığı kendine özgü bir psikolojik yaşamı vardır. Psikolojik yaşamının farklılık ve karmaşıklığında çocuk kendi özelliğini, tekliğini ve emsalsizliğini bulur. Bu öze iç çocuk adını veriyoruz. Eğer ana baba çocuğun özünü besler, geliştirir ve yardımcı olursa iç çocuk sağlıklı gelişir.

    Demek oluyor ki her insanın içinde bir iç çocuk ve bir iç ana baba var. İç ana baba ve iç çocuk birbirleriyle iletişim halindeler. Eğer çocuk sağlıklı bir gelişim ortamında büyümüşse, iç çocuk ile iç ana baba arasındaki iletişim karşılıklı saygıya ve sevgiye dayanır. Her iki taraf birbirini dinler ve birbirlerinin isteklerini ciddiye alarak, önemseyerek bir denge kurmaya çalışır.

    Diğer yandan çocuk sağlıklı bir gelişim ortamında büyümemişse, iç çocuk ile iç ana baba arasında iletişim karşılıklı saygı ve sevgiye dayanmaz. Denge ya iç ana baba lehine ya da iç çocuk lehine bozuktur. İç ana baba, iç çocuğu baskısı altına almış ve tamamıyla sindirmişse, onu hemen hemen yok sayar. Ya da iç çocuk, iç ana babann denetiminden tamamıyla çıkmıştır ve iç ana babayı yok sayar. Her iki durum da sağlıksız bir psikolojik yaşama işaret eder.

    Her insanın içinde bir iç çocuk, bir de iç ana baba vardır, iç çocuk kişinin özünü, iç ana baba toplumun beklentilerini simgeler.

    Sağlıklı gelişmiş insanın bilinci hem iç çocuğuyla hem de iç ana babasıyla tümden ilişki halindedir. Bu bilinç iç çocuk ve iç ana babayı sürekli iletişim içinde tutar. Bu iletişim neşelidir, oyuncudur, gerçekçidir, güvene ve koşulsuz sevgiye dayanır. Böyle insanın yüzü güler, gözleri ışıldar ve enerjiktir. Yaşamdan zevk alır. Kimseyi yargılamaz. Şikâyet etmez. Yaşamında ortaya çıkan zorlukları karamsarlık kaynağı yapmaz; aksine bu zorlukları yenmesini öğrenerek daha güçlü bir insan olacağını düşünür.

    Öte yandan kalıplanmış insanın bilinci pek gelişmemiştir ve çoğu kere ya iç çocuğunu ya da iç ana babasını birinci plana çıkartır ya da gerilere iter. Bu gelişmemiş bilinç ortamında, iç ana baba ve iç çocuk sağlıksız bir ilişki ve iletişim içindedirler.

    İç çocuğunun gelişimi duran kişi bedenen büyümeye devam eder, ancak psikolojik olarak, özellikle duygusal yönden gelişemez. Bu nedenle iç çocuğu gelişememiş insanlara yetişkin çocuk adı verilir.

    Tipik Yetişkin Çocuk Davranışları

    Neşesiz-küskün insan: Küskünlük, neşesizlik, hiçbir şeyden zevk alamama tipik yetişkin çocuk davranışlarından biridir. Yetişkin çocuk, yaşamın coşkulu bir yanını göremez. Hayat onu ezer. Yaşamak onun için bir yüktür.

    Asık suratlı-kızgın insan: Bazı yetişkin çocuklar her şeye kızmaya hazırdır. Sağlıklı bir insanın sakin sakin konuşacağı bir konuya onlar kızarlar. Hemen öfkelenirler.

    Gergin insan: Sürekli gergin, kaygılı ve tedirgindir. En basit görünen yemek hazırlamak, komşuyu ziyarete gitmek gibi günlük olaylar bile ona gerginlik ve kaygı verir.

    Saldırgan insan: Yetişkin çocuğun en belirgin özelliklerinden biri saldırgan olmasıdır. Bir anlaşmazlığı sözle, konuşarak, tartışarak, diyalog yoluyla değil, saldırganlıkla çözmeye çalışır. Bu saldırı sözlerine ve hareketlerine yansır. En sakin ortamlarda bile saldırırcasına iletişim kurar.

    Pısırık insan: Saldırgan tipin zıddıdır. Haklı olsa dahi ne sözleriyle, ne de davranışlarıyla hakkını savunabilir. Sürekli alttan alır; amacı başkalarını memnun etmektir. Kendisinin ne istediği pek önemli değildir.

    Yobaz-bağnaz insan: Belirli bir düşünce ya da inanç sistemine körü körüne bağlanan ve bunun dışında hiçbir düşünceyi dinlemeyen kişidir. Yobaz hem cahil hem de okumuş olabilir. Cahil yobaz, kendi ailesinden ve çevresinden gelen inanışları hiçbir eleştiriden geçirmeden kabul eder ve başkalarına da kabul ettirmeye çalışır. Okumuş yobaz, belirli bir düşünüş biçimini, ideolojiyi eleştirisiz kabul eder ve onun ötesinde hiçbir düşünceyle ilgilenmez. Bunlar “tek yol”culardır. Her türlü yobazlığın temelinde eleştirel düşüncenin eksikliği yatar. Yalnız bu pasif bir eksiklik değildir. Yani bilmemenin ötesinde, öğrenmemek ve düşünmemek için son derece saldırgan bir biçimde direnç vardır.

    Tutkunluğu olan insan: Çevremizde en sık görebileceğimiz insan türlerinden biridir. Söz konusu tutkunluğun iki türü vardır: dış nesnesi olan ve dış nesnesi olmayan tutkunluklar. Sigara düşkünü, içki düşkünü insanların yanı sıra, yiyecek düşkünü insanlar da çevremizde bol miktarda vardır. Sigara düşkünü günde bir-iki paket sigarayı tüketir; içki düşkünü de her akşam keyif için içer. Yiyecek düşkünü yaşamın anlamını yerken bulduğundan, sürekli yer. Bunların yanı sıra, uyuşturucu ve seks düşkünlüğünden de söz edilebilir. Bu tür tutkunlukların bir nesnesi vardır. Bazı düşüncelere ve davranışlara bağlı olarak geliştirilen tutkunlukların dış nesneleri yoktur. Örneğin, kimi insanda mükemmeliyetçilik tutkusu vardır, yani durum ve koşullar ne olursa olsun bu insanlar mükemmel bir sonuç almayı beklerler. Mükemmeliyetçiliğe tutkunlar olduğu gibi, başkalarını denetlemeye tutkun, sürekli güç peşinde koşan kişiler de vardır.

    Sağlıklı iç çocukla sağlıklı iç ana baba birbirleriyle iletişim kurdukları zaman, birbirlerini tamamlarlar ve daha dengeli bir davranış ortaya çıkar.

    İç Ana Babanın ve İç Çocuğun Özellikleri

    İç çocuk duygusaldır. Kişinin yaşam enerjisi iç çocuktadır. Buna karşılık, iç ana baba mantıklıdır. İç çocuk duygularıyla tepki verirken, iç ana baba mantığıyla tepki verir.

    Hayal kurmanın yaşamımızda bizim sandığımızdan çok daha önemli bir yeri vardır. İnsanlığın tüm yenilikleri iç çocuğun hayalleriyle başlar. İç ana baba bu hayalleri gerçekçi bir zemin üzerinde değerlendirir. Hayalcilik iç çocuğun, gerçekçilik iç ana babann özelliğidir. Beraberce sağlıklı bir davranış ortaya çıkar.

    İç çocuk saflığının yanı sıra, oyuncudur, şakacıdır, şevklidir, heyecanlıdır, cıvıl cıvıl enerji doludur. İç çocuk sürece yöneliktir, iç ana baba sonuca. İç ana baba için sosyal yaşam ön planda olduğundan, başkalarının ne diyeceği çok önemlidir, iç çocuk ise, yaptığı faaliyetten alacağı coşkuya, hazza önem verir, iç çocuğu baskı altna alınmış insanların sürekli hüzünlü, asık suratlı, gergin olmalarının nedenlerinden biri budur.

    İster sağlıklı ister sağlıksız olsun, her insanın bir iç diyalogu vardır. Sağlıklı psikolojik yaşamı olan insanlarda her iki taraf -yani iç çocuk ve iç ana baba- birbirini tanır, sınırlarını bilir ve diğerine saygılıdır. İç diyalog, çocuk büyürken onun çevresinde yer alan dış konuşmanın, dış diyalogun zamanla içselleşmiş halinden başka bir şey değildir. Aynen dış dünyada olduğu gibi, iç çocuğun ve iç ana babanın da kendilerine özgü bir üslubu ve iletişim tarzı vardır.  İç diyalog derindir, her yerde ve her zaman devam eder. Kişinin kendi iç diyalogunun farkına varabilmesi için bilinçli gözlem yapması gerekir; çünkü belli belirsiz bir enerji düzeyinde yer alır.

    Kişi sağlıklı bir aile yaşamı içinde büyümüşse hem içindeki ana babayı hem iç çocuğunu duyar ve ikisi arasında bir denge kurar. Sağlıklı aile ortamında büyümeyen kişinin iç ana babası ve iç çocuğu arasında bir denge yoktur; kişiliğinde ya iç ana baba ya da gelişmesi durmuş, sağlıksız bir iç çocuk baskın rol oynar. İçindeki çocuğu sağlıklı gelişmiş bireylerin kişiliği özgündür; çünkü bu kişilik, bireyin kendine özgü düşünce, duygu ve davranışını belirtir. Özgün bireylerin içlerindeki çocukla ilişkileri kuvvetlidir; her an iç çocukla iletişim halindedirler. İç çocuğu horlama, aşağı görme, değersiz bulma yoktur.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Korku Sineması, Alt Türleri Ve Kısa Tarihi

    Korku Sineması, Alt Türleri Ve Kısa Tarihi

    Korku nedir ve Filmlerde nasıl işlenmiştir?

    Korku türü neden insanlara cazip gelir? Kitaplardan filmlere, bizi en çok korkutan her ne ise onlara karşı büyük bir ilgi duyuyoruz. Bu yazıda korkunun tanımına ve bu türün bizlere neden bu kadar keyif verdiğine bakacağız. Ayrıca birçoğumuza korku filmi kültürünü kazandıran Amerikan korku sineması tarihine ve korkunun yıllar içinde nasıl geliştiğine değinmeye çalışacağız. Bu makale korku türünün genel bir tanımını sağlayacak olsa da pek tabii ki tür yoruma açık. Sizin için nedir bilmem ama benim için korku filmi “Child’s Play”.

    KORKUNUN TANIMI

    Korku Türünün tanımı

    Korku türü, hikaye anlatımındaki en popüler türlerden birisidir. Geçmişi edebiyata dayanan bu tür artık filmlerde, televizyonda, tiyatroda ve video oyunlarında hayat bulmaktadır. Korku türü, kendi tanımları ve kriterleri ile birçok alt türe ayrılmıştır. Bunlara geçmeden önce, korkuyu temel düzeyde tanımlayalım:

    Korku, izleyiciyi korkutmayı, şok etmeyi ve heyecanlandırmayı amaçlayan bir hikaye anlatma türüdür. Korku pek çok farklı şekilde yorumlanabilir, ancak genellikle o dönemde toplumun yaşadığı korkuların bir yansıması olan merkezi bir kötü adam, canavar veya tehdit vardır. Bu kişi veya yaratığa “öteki” denir, farklı olduğu veya yanlış anlaşıldığı için korkulan birine atıfta bulunan bir terimdir. Yıllar içinde korku türünün bu kadar değişmesinin nedeni de budur. Kültür ve korkular değiştikçe korku da değişir.

    Korku türünün bazı tanımlayıcı unsurları nelerdir?

    Temalar: Korku türü genellikle kültürün ve o sırada korktuklarının bir yansımasıdır (istila, hastalık, nükleer test vb.)

    Karakter Türleri: Katil, canavar veya tehdidin yanı sıra, çeşitli alt türler belirli kahraman prototiplerini içerir (örneğin, slasher filmlerinde son kız).

    Ortam: Korku, gotik bir kale, küçük bir kasaba, uzay veya perili ev gibi birçok ortama sahip olabilir. Geçmişte, şimdi veya gelecekte yer alabilir.

    Müzik: Bu, korku türünün önemli bir yönüdür. Atmosfer ve gerilim oluşturmak için büyük bir etkiyle kullanılabilir.

    KORKU FİLMİ ALT TÜRLERİ
    Farklı korku filmi türleri

    Korku türü, bu çeşitli türlerin birçok alt türünü ve melezini doğurmuştur. Her birinin kendine özgü temaları vardır, ancak hepsinin ortak bir amacı vardır: KORKU.

    Buluntu Film

    Bakış açısı, bir kamera perspektifinden gerçekleşir. Türün en bilinenleri arasında Blair Witch Project ve Rec yer alır.

    Lovecraftian

    Kozmik dehşete odaklanır. Canavarlar, anlayışımızın ötesinde varlıklardır. Alien ve The Thing gibi korku klasikleri dahil olmak üzere genellikle bilim kurgu içerir.

    Psikolojik

    Bu alt tür, zihnin dehşetine odaklanır. Gerçek nedir? Delilik nedir? İki büyük psikolojik korku filmi Kuzuların Sessizliği ve Türkçeye “Dehşetin Nefesi” olarak çevrilen 1990 yapımı Jacob’s Ladder’dır.

    Bilimkurgu

    Teknolojinin yarattığı korku ve sonuçlara odaklanır. Canavarlar genellikle uzaylılar veya makinelerdir. İki büyük bilim kurgu korku filmi The Blob ve Dünyalar Savaşı’dır (War of the Worlds).

    Slasher

    Canavar, kanlı cinayete meraklı bir psikopattır. Çoğunlukla gençlerden oluşan bir grubun cezalandırılmasına odaklanır. Popüler filmler arasında Halloween ve A Nightmare on Elm Street de sayılabilir. İşin içinde vahşet vardır.

    Doğaüstü

    Öbür dünyaya odaklanır. Birincil yaratıklar hayaletleri ve iblisleri içerir. Harika örnekleri arasında Poltergeist ve The Exorcist bulunur.

    İşkence

    Slasher türüne benzer; insanların cezalandırılmasına odaklanır. Kötü adam, kurbanların gördüğü fiziksel ve psikolojik eziyetten zevk alır. Türün ünlü filmleri arasında Hostel ve Saw bulunmaktadır.

    Vampir

    Drakula gibi ikonların insan kanıyla beslendiği en eski korku alt türlerinden biridir. En iyi vampir filmlerinden bazıları Nosferatu ve Interview with the Vampire’dır.

    Kurtadam

    Dolunay çıktığında, bu canavarca şekil değiştiricilere dikkat edin. En iyi kurt adam filmleri arasında An American Werewolf in London ve The Wolf Man sayılabilir.

    Zombi

    İlk felaketten kurtulan ve birbirini başlangıçta tanımayan bir grup insan genellikle et yiyen bir ölümsüz sürüsünün saldırısına uğrarlar. Night of the Living Dead, 28 Days Later … ve Shaun of the Dead en iyi zombi filmlerinden birkaç tanesi olarak kabul edilirler.

    KORKU FİLMLERİNİN KISA BİR TARİHİ 1896 – 2020

    Korku ve Gerilim Türleri arasındaki ilişki

    İki tür genellikle karıştırılırken, korku ve gerilim filmleri arasında açık bir fark vardır.  Korku filmi kuralları, şiddet, erken ve nispeten sık görülen bir canavar gerektirir. Zirve, son bir dövüş veya canavardan bir kaçış etrafında döner. Korku türündeki “canavar” tipik olarak “doğal olmayan” ve hatta “doğaüstü” iken gerilim filmleri, insani tehditlere dayanma eğilimindedir.

    Bir gerilim filminde çok daha fazla gizem ve keşif vardır. Kahraman şeytani tehdidi keşfetmeye yaklaştıkça gerilim yükselir. Filmin zirve noktası, kötü adamın gerçek niyetleri gibi büyük bir ifşanın etrafında döner.

    Elbette, modern korku / gerilim filmi Get Out’taki (2017) gibi iki türün birbiriyle beraber kullanıldığı örnekler de vardır. Katilin insan olduğu için Hallowen da bir geçiş olarak kabul edilebilir, zira katil öldürüldüğünde hiç ölmemiş gibi görünmesi ile doğaüstü yetenekler sergiliyor.

    Artık korku filmi tanımımızı ele aldığımıza göre, korku filmleri tarihine bir göz atalım.

    Korku Türü ve Kültürel Korkular

    1930’LAR KORKU SİNEMASI

    Korku ve Depresyon

    1930’lar Amerika için zor bir dönemdi. Büyük Buhranın ortasındaydı ve Amerikalılar her zamankinden daha çaresiz hissediyorlardı. Ekonomik çalkantıya rağmen, insanlar sahip oldukları kısıtlı imkanları filmler gibi eğlencelere harcıyorlardı. Çok popüler olan ilk büyük Amerikan korku filmlerinden biri Bram Stoker’ın romanından uyarlanan Dracula‘dır (1931). Ve daha sonrasında En İyi Vampir Filmleri için standardı belirlemiştir.

    Ama Drakula neden bu kadar korkutucuydu? Amerikalılar Avrupa etkisinden korkuyorlardı. Birinci Dünya Savaşı sadece 13 yıl önce sona ermişti. Amerikan zihniyeti, meydana gelen vahşetten hâlâ ağır biçimde etkileniyordu. Avrupalı ​​göçmenlerin akınıyla birleşince, insanlar Amerikan kültürünü bozan yabancılardan korkuyorlardı. Birinin günah keçisi olması gerekiyordu.

    Dönemin korkularının bir yansıması olan bir başka film, Mary Shelly’nin romanından uyarlanan Frankenstein (1931) idi. Bu film daha sempatik bir canavar yarattı; yaratıcısının zulmünden kaçan biri.

    Amerikalılar, hükümetlerinin kendilerini yüzüstü bıraktığını düşündüler. Tıpkı Dr. Frankenstein’ın kendi yarattığı yaratığı koruyamadığı gibi, talihsizliklerinden liderlerini suçladılar.

    Korku sinemasında yinelenen bir tema, canavarın genellikle insanlığın kendisi olmasıdır. Köylüler anlamadıkları bir şeye saldırdılar ve kendileri canavar haline geldiler.

    1950’LERİN KORKU SİNEMASI

    1.Dünya Savaşı 1945’te sona erdi, ancak hem kelimenin tam anlamıyla hem de mecazi olarak dünyada büyük bir iz bıraktı. Hiroşima ve Nagazaki’de nükleer silahların kullanılması, nükleer çağın yeni bir korku çağı olmasına yol açtı.

    Çoğu zaman korku olarak düşünülmeyen Godzilla (1954), Amerika’ya gelen bir Japon filmidir. ABD’nin kullandığı bombalara bir cevap niteliği taşır. Bu hikayede, bir hayvan nükleer radyasyonla dev bir canavara dönüştürülerek ülkeyi terörize etmektedir. Nükleer çağın gelişiyle birlikte, bu güçlü ama tehlikeli enerji kaynağı ile birçok soru ve korku gündeme geldi.

    Canavar filmi, korku türü içinde ilk filmlere kadar uzanan zengin bir geleneğe sahiptir.

    50’ler korku sineması ayrıca Kızıl Korkuya ve komünizm korkusuna da yer verdi. İstila teması birçok canavar filminde yaygınlaştı. Bilim kurgu, korku türüyle harmanlanarak War of the Worlds (1953) ve Invasion of the Body Snatchers (1956) gibi filmlerin doğmasına neden oldu.

    İlk filmde, uzaylılar küçük bir kasabada bir komünist saldırının göstergesi olarak dünyayı işgal etmeye başlar. İkinci filmde, komünizmin demokrasiyi geride bırakma korkusunu temsil eden uzaylı kopyaları insanların yerini alıyordu.

    1960-1970’LER KORKU SİNEMASI

    Canavar insan olduğunda

    1960’lar ve 70’ler Amerika için bir belirsizlik ve şiddet dönemiydi. ABD pek çok tartışmaya neden olan Vietnam Savaşı’nın ortasındaydı. İlk defa, ABD artık küresel bir çatışmanın ahlaki anlamda doğru tarafında değildi. Sebep olduğumuz şiddet, türümüzün neler yapabileceğinden korkmamıza yol açtı. Yaşayan Ölülerin Gecesi (1968) bu korku ve belirsizliğin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Oldukça insan gibi görünen canavarlar, insanlara acımasızca saldırıyor, öldürüyor ve yiyip bitiriyordu. Zombileri en korkutucu yapan şey, sevdiklerimizin görüntüsünü alabilmeleriydi. İnsan kardeşlerimize güvenemezsek, kime güvenebilirdik ki?

    70’ler, seri katil cinayetleriyle ilgili haberlerin artmasıyla da biliniyordu. Medya kuruluşları bu manyaklar hakkında ünlülermiş gibi haberler yaptılar. İnsanlar yan evde yaşayan canavarın gelip onları evlerinde öldürmesinden korkuyorlardı.

    Bu, ilk “slasher” Halloween’a (1978) yol açtı. İnsan gibi görünmesine rağmen, Michael Myers, kurbanlarını ölümcül bir niyetle takip eden durdurulamaz bir katildi. Slasher alt türü, slasher olmayan filmleri bile etkileyerek, popülaritesini büyük ölçüde artırdı.

    Slasher alt türü aynı zamanda ahlak konusunu da ele alır. Ahlaki son kız acı sona kadar hayatta kalırken, cinsel açıdan karışık olanlar cezalandırılır ve şiddetle öldürülürdü.

    Bu insan canavarlarının insanları korkudan uzaklaştıracağı düşünülebilir. Ancak kana bulanmış filmler türü her zamankinden daha popüler hale getirecekti.

    1980-1990’LAR KORKU SİNEMASI

    Bilinçli Korku nedir?

    70’lerin seri katil döneminden çıkan 80’ler, bu filmlerin büyük bir akışı ile slasher trendini sürdürecekti. Friday the 13th, A Nightmare on Elm Street ve hatta Halloween, her biri bir öncekinden daha saçma olan çok sayıda devam filmi doğururdu.

    Bir kırılma noktasına ulaşan korku türü, Scream (1996) biçiminde kendisinin daha “farkında” bir hale geldi. Hala bir slasher olmasına rağmen, bu film, sona kalan kız gibi seleflerinin oluşturduğu klişeleşmiş mecazları kabul ediyordu.

    Buffy the Vampire Slayer (1997-2003 arası süren dizi), zayıf liseli kızın kinayesini alır ve onu bir canavar katile dönüştürür. Kahraman Buffy vampirleri ve diğer canavarları öldürürken, o ve arkadaşları hala genç olmanın sıkıntılarını yaşayacaktı.

    90’lar aynı zamanda yeni bir alt türe de yol açacaktı: Buluntu film. Blair Witch Project (1999), izleyicilere kameranın bakış açısını sunarak onları kurbanların yerine koydu. Bu, korku filmini izleyiciler için daha kişisel hale getirerek türü bir bütün olarak yeniden canlandırdı.

    2000’LER KORKU SİNEMASI

    Korku Sineması karanlık bir dönemece girdiğinde

    11 Eylül’den sonra teröre karşı savaş, dehşetin ne olduğunu yeniden tanımlayacak bir film nesli doğuracak: işkence. Psikopatların kurbanlarını hem fiziksel hem de psikolojik olarak ele geçirme ve işkence etme olasılığı gişe başarısı haline geldi.

    Belki de bunların en ünlüsü Saw’dur (2004). Bu filmde bir sosyopat birkaç kişiyi yakalar ve hayatta kalmak istiyorlarsa onları sadist oyunlarını oynamaya zorlar. Bu dehşet verici konsept çok sayıda devam filmi ve taklidi doğuracak, piyasayı dolduracak ve aşırı şiddet için yeni bir terim ortaya çıkaracaktı: işkence pornosu.

    Küresel korkular ve uluslararası terör saldırıları dünyanın sonunu daha makul gösterdi. İnsanlar zombi kıyameti gibi bir felaket ihtimaline her zamankinden daha fazla hayran kaldılar.

    Bu nedenle korku türü bunu The Walking Dead (2010-günümüz) gibi şovlarla yansıtacaktır. Herhangi birimiz nasıl hayatta kalabiliriz? Bu kadar ezici bir şey nasıl durdurulabilir? Zombi filmlerinin popülaritesi arttıkça bu filmlerin sayısı da bir çığ gibi arttı.

    KORKU SİNEMASININ GELECEĞİ

    Günümüzde Korku Filmi nedir?

    Yeni bir dünyada yaşadığımızı söylemek yetersiz kalır. COVID-19 salgını hareket etme, düşünme ve hissetme şeklimizi değiştirdi. Küresel kültür bir bütün olarak değişti ve bir süre daha değişmeye devam edecek. Bu nedenle korku türünün bu korku evrimini yansıtmasını bekleyin. İzolasyon ve küresel salgınlar etrafında dönen bir film akışı sinemaları vurduğunda şaşırmayın.

    Son on yılda izlemesi oldukça heyecanlandıran bir tür korku filmi rönesansı yaşandı. The Witch, It Follows ve Hereditary gibi filmler “yüksek korku” olarak adlandırıldı. Onlara ne isim verirsek verelim, hepsi hala gerçekten güçlü ve etkili korku filmleri.

    Deniz Gündüz