Yazar: nilaylaylom

  • Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Trilemma (veya Münchhausen Üçlemi), epistemolojide herhangi bir iddianın doğruluğunu ispatlamanın imkânsız olduğunu ileri süren bir düşünce deneyidir. Buradaki “ispat” dar bir anlamda (“bilimsel bulgu”) kullanılmamaktadır; tam tersine, en kapsayıcı anlamıyla kullanılmaktadır ve matematik ve mantıktaki ispatları da kapsamaktadır. Buna göre, belli bir argüman zinciri inşa edecekseniz, belli varsayımlar ile yola çıkmak zorundasınızdır.

    Şöyle düşünün: Diyelim ki gökyüzünün maviliğinin kırılan ve saçılan ışık ışınlarının dalga boylarından kaynaklandığı yönünde bir argüman ileri sürüldü. Buna kanıt olarak ışık tayfının nasıl oluştuğu gösterildi ve havadaki moleküllerin de aynı etkiye sebep olduğu ispatlandı. Ancak biri, kolaylıkla bu kanıtın kendisinin de kanıtını sorabilir. Yeni kanıtlar bulsanız da o kanıtların da kanıtları sorulabilir ve bu böyle devam eder. Bu durumda herhangi bir iddiayı veya argümanı nasıl kanıtlayabiliriz?

    Bir Argümanı “Kanıtlamanın” 3 Zor Yolu

    Münchhausen Üçlemi bir “trilemma” veya “üçlem” olarak anılır, çünkü bir argüman üreten veya bir argümanı savunan herkesin ve her düşünce sisteminin şu 3 zor tercihten birini seçmek zorunda olduğunu söyler:

    Döngüsel Argüman

    Döngüsel argümanlar (İng: “circular argument”, Lat: “circulus in probando“), ispatlamak istediği sonucu bir başlangıç noktası olarak alan argümanlara verilen bir isimdir – ve bir mantık safsatasıdır. Eğer bir argümanın döngüsel olduğunu fark etmezseniz, oldukça inandırıcı gelecektir, çünkü bu tür argümanların öncülleri doğruysa sonuçları da doğru olacaktır ve “sonuç”, zaten “öncül” olarak alındığı (ve dolayısıyla “doğru” kabul edildiği) için, sanki varılan sonuç bağımsız olarak doğruymuş gibi bir izlenim verir. Bir örnek şudur:

    • Ahmet: Başarının anahtarı nedir?
    • Berna: Doğru elemanları işe almak.
    • Ahmet: Doğru elemanları işe aldığını nereden bileceksin?
    • Berna: Başarılıysan, doğru elemanları işe almışsın demektir.

    Görülebileceği gibi, bu argüman zincirinde Berna, doğru elemanları işe almayı başarının sırrı olarak görmekte, başarıyı ise doğru elemanları almanın sırrı olarak görmektedir. Bu, döngüsel bir mantık hatasıdır.

    Aslında döngüsel argümanlar formel bir mantık hatası değildirler; sadece pragmatik nedenlerle sorunludurlar: Eğer öncül olarak alınan sonuç gerçekten doğruysa, elbette argüman da doğru olacaktır. Fakat o öncül henüz ispatlanmadığı için, ister istemez sonuç da ispatlanmamış hâldedir ancak o argümanı dinleyen birine sonuç, aslında ispatlanmış gibi gelecek ve ikna edici olacaktır. Bu da hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olacaktır.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma bağdaşırcılık veya koherentizm (İng: “coherentism”) denmektedir. Buna göre “gerçek”, bir dizi cümle, önerme ve inanç kümesi çerçevesinde tutarlılıktan doğar. Ayrıca epistemik temellendirme teorisine göre de bir kişinin bir inanca sahip olmak için iyi bir nedeni varsa, o inancın gerçeklik değeri daha yüksek olacaktır. Burada önemli bir kriter, inancın rasyonel olmasıdır. Yukarıdaki Ahmet ve Berna arasındaki diyalog, esprili bir şekilde, şöyle devam ettirilebilir:

    • Ahmet: Bu durumda döngüsel mantık başarısının anahtarı mı?
    • Berna: Evet! Çünkü başarının anahtarı döngüsel mantık.

    Sonsuz Argüman

    Sonsuz argümanlarda her bir dayanak noktası, kendinden önce gelen dayanak noktalarına dayanır ve bunlar sonsuza kadar devam eder. Örneğin herhangi bir bilimsel konuda sürekli “Neden?” sorusunu sorarak, herhangi bir olgudan yola çıkıp Evren’in başlangıcına kadar gidebilirsiniz; çünkü her şeyin nedenleri birbirine bağlıdır ve o nedenler silsilesi, Evren’in başlamasıyla başlamıştır. Sarah ile kimya profesörü olan babası arasında geçen diyaloğun ufak bir kısmını buraya taşıyalım:

    • Sarah: Babacığım, duşta mıydın?
    • Babası: Evet, duştaydım kızım.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü kirliydim. Duş beni temizliyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü bir sabunla birlikte kullandığımda su benim kirimi yıkayıp götürüyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun kiri tutuyor ve suyun onu yıkamasına izin veriyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun yüzey-aktif (sürfaktan) bir maddedir.
    • S: Neden?
    • B: Bu HARİKA bir soru. Sabun sürfaktandır, çünkü normalde çözünmeyen kir ve yağ parçacıklarını hapseden, suda çözünebilir iyon kümelerini (misel yapılarını) oluşturur.

    (…)

    • B: Sabun moleküllerinin neden hidrofilik bir kafası ve hidrofobik bir kuyruğu mu var?
    • S: Evet.
    • B: Çünkü kafada bulunan Karbon-Oksijen bağları yüksek düzeyde kutuplu, Karbon-Hidrojen bağları ise ciddi miktarda kutupsuz.
    • S: Neden?
    • B: Çünkü karbon ve hidrojen neredeyse aynı elektronegativiteye sahip, oksijen ise çok daha fazla elektronegatif. Bu yüzden karbon-oksijen bağları kutuplu oluyor.
    • S: Neden?
    • B: Bu biraz karışık. Elektronegativiteyi ölçen Pauling ölçeği veya Mulliken ölçeği kullanmana bağlı olarak farklı cevapları var. Pauling skalası homonükleer ve heteronükleer bağ kuvveti farklarına göre düzenlenmiştir. Mulliken ölçeği ise elektron isteği ve iyonizasyon enerjisi özelliklerine göre… Fakat her biri, eninde sonunda etkili çekirdek yüküne geliyor. Bir oksijen atomundaki son yörüngedeki elektronların enerjisi karbondakilerden düşük ve bağ sırasında bu elektronlar paylaşılırken oksijene daha sıkı tutunuyorlar. Çünkü bir oksijen atomundaki elektronlar daha güçlü bir çekirdek yükünü deneyimliyorlar ve bu yüzden atomik çekirdeğe daha yakın oluyorlar. Havalı, değil mi?
    • (sessizlik olur)
    • S: Hiçbir şey anlamadım.
    • B: Hiç önemli değil. Öğrencilerimin de neredeyse hiçbiri anlamıyor.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma sonsuzculuk (İng: “infinitism”) denmektedir. Sonsuzculara göre bir argümanın sonsuz nedenler silsilesine dayanması, onu “bilgi” veya “gerçek” olmaktan alıkoymamaktadır.

    Dogmatik Argüman (Aksiyomatik Argüman)

    Dogmatik bir argüman, ispatlanmaya ihtiyaç duymayan bir argümandır. Sadece doğru olduğu kabul edilir ve savunmaya ihtiyaç duyulmaz. Örneğin “bilim” dediğimiz devasa sistemin de güvenilir ve başarılı olduğunu bildiğimiz ve bu şekilde devam edeceğini umduğumuz birtakım varsayımları vardır.

    Ancak buradaki “dogmatik” sözcüğü doğru anlaşılmalıdır: Bilimde varsayımlar değiştirilemez veya yanlış olamaz değildir; sadece pragmatik yollarla belirlenmişlerdir ve çalışmadıklarının gösterilmesi hâlinde, tıpkı onlar sayesinde inşa edilen sayısız hipotezin yanlışlanmış ve yanlışlanabilir olması gibi, bu varsayımlar da değiştirilebilir veya terk edilebilirler. Yani bir düşünce sisteminin dogmatik olması ile bir sistemin yola çıkış noktasının dogmatik olması farklı şeylerdir. Bu ayrıma işaret etmek için, dogmatik argümana aksiyomatik argüman da denmektedir.

     

    Örneğin genel kültürün büyük bir kısmı, aksiyomatik argümanlar içerir. “1. Dünya Savaşı, itilaf ve ittifak devletleri arasında yaşanmıştır.” dediğinizde, “itilaf devletleri” ile “ittifak devletleri”nin kimler olduğunun bilindiğini ve bunun için ek bir kanıt sunmaya ihtiyacınız olmadığını imâ edersiniz. Eğer her söylediğinizin her dayanağını kanıtlamaya kalkacak olursanız, iletişim kurmanızın imkânsız olacağına dikkatinizi çekeriz.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma temelcilik (İng: “foundationalism”) denmektedir. Temelciler, bilginin gerekçelendirilmiş inançlara veya sağlam temellerden yola çıkarak inşa edilmiş sonuçlara dayandığını söylerler. Temelciler arasında Aristoteles, Descartes ve John Locke gibi filozoflar vardır. Elbette bu “temel”in tam olarak ne olması gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tartışılmaya devam etmektedir.

    Münchhausen Üçlemi Nereden Geliyor?

    Bu üçlemi ileri süren Karl Friedrich Freiherr Von Münchhausen, 1720 yılında Almanya’da doğmuş bir barondur. Askeri başarılarının yanında Münchhausen’in, aynı zamanda gezileri boyunca topladığı hikayeleri mübalağa ederek anlatmak konusunda da bir ilgisi ve yeteneği vardı. Birçokları, anlattığı hikayelerin abartılı ve yalan olduğunu düşünmüşlerdir.

    Ancak bu ilginç hikayelerden biri, bir gün at binerken bir bataklığa saplandığına yönelik bir hikayedir. Hikayede Münchhausen, bataklıktan kurtulmak için kendi saçını yukarı doğru çektiğini ve yeterince zorladığında bataklıktan çıkmayı başardığını anlatır. Yani kendi vücudunu yukarı doğru çekerek, kendi kendini kaldırabileceğini iddia etmiştir. Ki bu, modern fizik yasaları çerçevesinde imkânsızdır.

    İşte bu hikayeden yola çıkan Alman filozof Hans Albert, 1968 yılında Münchhausen Üçlemi terimini ileri sürmüştür. Sonradan Karl Popper, “dogmatizm sonsuz gerilemeye, sonsuz gerileme de psikolojizme karşı” diyerek bu üç ayağı tanımlamıştır. Sözünü ettiği psikolojizm, bir yasa veya gerçeğin temellendirilmesinde insan psikolojisinin rolü olduğunu söyleyen felsefi bir pozisyondur. Tıpkı sağlam bir zeminde olmadığı için bataklıktan çıkamayan Münchhausen gibi, tüm bilgilerin temellendirmesi dayanaksızdır, çünkü hiçbir bilginin olmadığı bir noktadan başlamalıdır ama bu durumda herhangi bir ilerleme kaydedilemez. Bu nedenle hiçbir gerçek, hiçbir bilginin olmadığı bir dayanak noktasına dayandırılamaz. Bu durumda her gerçek ya dogmatizme ya sonsuz gerilemeye ya da döngüsel bir argümana dayanmak zorundadır. Tıpkı Münchhausen’in kendi kendini çekerek bataklıktan çıkması gibi, hikaye uydurma olsa bile…

    Aslında bu üçlemin kökenlerini, 160-210 yılları arasında yaşamış Yunan filozof ve hekim Sextus Empiricus’un yazılarına kadar takip edebiliriz. 3. yüzyılda yaşamış ve Yunan filozofların biyografileri üzerine çalışmış Diogenes Laërtius tarafından yazılanlara göre Sextus Empiricus, bu tür bir argümanı 1. yüzyılda yaşamış Skeptik Agrippa’ya dayandırmaktadır – ki bu nedenle Münchhausen Üçlemi kimi zaman Agrippa Üçlemi olarak da bilinir. Yani erken dönem filozoflar da bir şeyi gerçek anlamıyla ve mutlak olarak ispatlamanın imkânsızlığını fark etmişlerdir.

    Agrippa’nın 5 Modu

    Felsefi bir skeptisizm akımı olan Pironhizm (İng: “Pyrrhonism”) savunucusu olan Agrippa’nın 5 modu şöyle söyler (ki okuduğunuzda, Münchhausen Üçlemi ile benzerliği fark edeceksiniz):

    Anlaşmazlık

    Filozoflar ve halkın geneli arasında görülen görüşler arasında anlaşmazlık vardır. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Tartışmadan türeyen tarza göre, önerilen konu hakkında hem sıradan yaşamda hem de filozoflar arasında karar verilemez ihtilafların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu nedenle, hiçbir şeyi seçemiyoruz veya ekarte edemiyoruz ve sonunda tartışma, kararın askıya alınmasıyla sonuçlanıyor.

    Sonsuz Gerileme

    Tüm kanıtlar, kendileri kanıtlanmak zorunda olan diğer kanıtlara dayanırlar ve bu sonsuza dek devam eder. Modern zamanlarda buna “sonsuz argüman” da diyoruz. Agrippa şöyle yazıyor:

    Sonsuz gerilemeden türetilen modda, öne sürülen konu için bir kanaat kaynağı olarak öne sürülen şeyin, kendisinin başka bir kaynağa ihtiyacı olduğunu, kendisinin de başka bir kaynağa ihtiyaç duyduğunu ve böylece sonsuzluğa, böylece başlayacağımız bir noktanın kalmadığını söylüyoruz ve dolayısıyla herhangi bir şeyi temellendirmek mümkün olmuyor ve yargıya varma askıya alınıyor.

    İlişki (Görelilik)

    Her şey, onlarla ilişkili olan şeyler değiştikçe veya biz ona farklı açılardan baktıkça değişir. Agrippa şöyle anlatıyor:

    Görelilikten türeyen modda, yukarıda söylediğimiz gibi, var olan nesne, yargılayan özneye ve onunla birlikte gözlemlenen şeylere göre şöyle şöyle görünür, ama onun doğası gereği nasıl olduğuna dair yargıyı askıya alırız.

    Varsayım

    Gerçeği yalnızca desteksiz varsayımlara dayanarak ileri sürebiliriz. Buna bugün “dogmatik argüman” diyoruz – ki bu şekilde izah edildiğinde, halk arasındaki “dogmatik” sözcüğünün anlamından farkı görülebilir.

    Sonsuza kadar geriye atılan Dogmatistler, kurmadıkları, ancak bir taviz sayesinde basit ve kanıtsız olarak varsaydıklarını iddia ettikleri bir şeyden yola çıktıklarında, varsayım modu ortaya çıkar.

    Döngüsellik

    Gerçeği savunma biçimimiz, kanıtların döngüselliğine dayanır. Buna bugün “döngüsel argüman” diyoruz. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Karşılıklı mod, araştırılan nesnenin doğrulanması gereken şeyin, araştırılan nesne tarafından ikna edici hale getirilmesi gerektiğinde ortaya çıkar; sonra, diğerini kurmak için ikisini de temellendiremediğimiz için, her ikisi hakkında da yargıyı askıya alırız.

    Üçlemin Çözümü Var mı?

    Maalesef hayır. Eğer bir üçlemin mutlak bir çözümü olsaydı, o zaman “üçlem” olmazdı. Elbette, ortada üçlem olmadığı veya üçlemin ayaklarından bir kısmının sanıldığı kadar problemli olmadığını söyleyen çok sayıda filozof ve eleştirmen var. Bunların geliştirdikleri tartışmalar, kademeli bir şekilde dallanıp budaklanan derin bir felsefi argümanlar ağacını oluşturuyor – ki bu biraz ironik; çünkü “Herhangi bir argümanı kanıtlayabilir miyiz?” sorusu bile sayısız felsefenin doğuşu veya etkilenmesi ile sonuçlanıyor. Bu da felsefenin çoğu zaman haksız yere karikatürize edilen, “cevaplara ulaşmadan tartışmayı sürdüren” doğasına işaret ediyor. Kimi zaman nihai cevaplara ulaşamasak bile, yolda birçok şey öğrenebiliriz. Bilim ve felsefe, bu nedenle değerlidir.

    Bilim açısından incelendiğinde, daha önce natüralizmle ilgili yazımızda da tartıştığımız üzere, bilimin gerçeğe dönük arayışındaki en büyük itici faktörlerden biri evrensel anlaşılabilirlik (ki bu, Agrippa’nın vurgu yaptığı anlaşmazlığı minimize etmeyi hedefler) ve sürekli sonuç üretebilme becerisidir (bu da pragmatik bir amaca hizmet eder). Eğer bilimde ortak bir dil tutturamazsak ve herhangi bir yeni keşifte bulunamazsak, bilimle ilgili temel varsayımlarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Ancak bugüne kadar böyle bir ihtiyaç doğmamıştır ve gelecekte de doğacağı meçhuldür.

    Bir diğer önemli nokta, Münchhausen Üçlemi bizi birbirinden beter 3 seçenekten birine zorluyor olsa da bu seçenekleri yumuşatmak ve zayıflatmak mümkün olabilir. Örneğin bazı temel varsayımlarda bulunuyor olsak bile bu varsayımları kolayca terk edebilecek bir sistem inşa etmek, gerçeğe ulaşma konusunda insanın bilişsel zaafları varsa bu zaafları görmezden gelmek yerine onları eleyecek yöntemler tespit etmek, kusursuz bir sisteme sahip olmaktan ziyade işimizi gören ve daha fazla keşfin önünü açan yöntemler geliştirmek, Evren’e ve insan bilişine yönelik değiştiremeyeceğimiz bu gerçeklere rağmen ilerlememizi sağlayabilir. Bunlar ve çok daha fazlası, bilimin karakteristik özellikleridir. Bilim, sadece ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden de güvenilirlik, anlaşılabilirlik ve evrensellik sağlamış bir düşünce sistemidir.

    Burada önemli olan, epistemoloji felsefesi çerçevesinde bu tür tartışmaların olduğu ve bunların tüm düşünce sistemlerine öyle veya böyle sirayet ettiğidir. Bu tartışmaların sonuçları, elbette bu düşünce sistemlerinde değişimler yaratabilir veya onlar üzerinde pek bir etkisi olmayabilir. Ama felsefenin çıktıları, illâ dünyayı değiştirici olmak zorunda değildir. Örneğin belirsizlik zamanlarında yükselişe geçen sahtebilim ile mücadelede epistemoloji önemli bir araçtır. Bir şeye inanmayı neden seçtiğimizi nasıl temellendirdiğimizi sorgulamak, belki sizi %100 gerçeğe ulaştıramaz, ancak olasılıklar arasından en güvenilir ve olası olanlarını belirlemenizi sağlayabilir.

    Bilimin özünde yapmaya çalıştığı da tam olarak budur: Bu yazıda bir örneğini verdiğimiz felsefi problemler veya insanın bilişsel engelleri gibi çeşitli nedenlerle %100 gerçeğe ulaşamasak bile, evrensel olarak hemfikir olabileceğimiz biçimde, ona en fazla miktarda yaklaşabilmek… Her adımda kendimizi ve varsaydıklarımızı sorgulayarak, daha iyi alternatifler varsa onları ortaya çıkarabilmek ve bu sayede gerçeğe olan zorlu, dolambaçlı ama stabil ilerleyişimizi sürdürebilmek…

     

    Kaynak: Evrim Ağacı / Çağrı Mert Bakırcı

  • Seyahat Etmenin Bir Çocuğa Kazandıracağı 11 Şey

    Seyahat Etmenin Bir Çocuğa Kazandıracağı 11 Şey

    Seyahat etmenin sadece bir çocuğa değil, biz yetişkinlere de kazandırdığı şeyler saymakla bitmez. Ancak bazı şeyleri erken yaşta görmek, bir çocuğun elde edebileceği en büyük hazinelerden biri. Ne yazık ki çocuklar şimdilik bu durumdan bir haber, bilgisayar ve tabletlerine gömülü bir şekilde yaşıyorlar. Burada biz büyüklere çok iş düşüyor. Dünya, onların ufkunu genişletecek pek çok sırla doluyken, onların evde oturmasına izin vermemeli. Elimize geçen ilk fırsatı çok iyi değerlendirmeli ve yakın-uzak fark etmeksizin bir seyahat planı yapmalı. İşte seyahat etmenin bir çocuğa kazandıracağı 11 şey.

    1 – Öğrendiklerini Asla Unutmazlar

    Kültürel ve ilgi çekici bir rota, okul sırasında öğreneceklerinden çok daha fazlasını öğretebilir onlara. Sonuçta onların beyinleri şu an her şeyi almaya hazır, taptaze. Gereksiz hiçbir bilgiyle dolmadılar henüz. Çocuğunuzun ilgi alanlarına göre harika bir rota oluşturabilirsiniz. Eğer imkanınız varsa, en azından 1 haftalık kültürel bir seyahat ile değerlendirebilirsiniz bu fırsatı.

    2 – Sosyalleşirler

    Çocuklu ailelerin tercih ettikleri turlardan birine katılarak, çocuğunuzun sosyalleşmesini sağlayabilirsiniz. Hiç belli olmaz, bakarsınız bu tur çocuğunuz için kalıcı bir arkadaşlığın başlangıcı olabilir. Hem bu sayede çocuğunuzun içe dönük bir birey olarak yetişme riskini de en aza indirgemiş olursunuz.

    3 – Özgüvenleri Gelişir

    Şimdilerde çocukların özgüvenleri sınıfın en iyi telefonuna sahip olmaktan ibaret olsa da seyahat etmenin kazandıracağı özgüvenle kıyaslanamaz bile. Bunun farkına varmaları birkaç seneyi bulacak elbette ki ama ileride bunun çok ekmeğini yiyeceklerinden emin olabilirsiniz.

    4 – Sorumluluk Sahibi Olurlar

    Burada ebeveynlere çok iş düşüyor. Sonuçta bir çocuğun sorumluluk sahibi olabilmesi için ona bir takım sorumluluklar yüklemek gerekiyor. Mesela valizini sizin hazırlamanızdansa birlikte hazırlamayı teklif etmek, tatilde her istediğini almaktansa, ona bir tatil harçlığı verip nasıl değerlendireceğine kendisinin karar vermesini sağlamak, çocuğun yavaş yavaş sorumluluk bilincine varmasına neden olacaktır.

    5 – Tecrübe Kazanırlar

    Unutmayın ki ilk defa uçağa binecek olmak bile bir tecrübedir. Dolayısıyla küçük yaşta seyahate çıkmak da çocuğun erken yaşta bilinçlenmesine ve dolayısıyla tecrübe kazanmasına neden olur.

    6 – Doğa ve Hayvan Sevgisi Aşılanmış Olur

    Bizim için belki de en önemlisi bu. Ne demişler, hayvanları sevmeyen, insanları sevemez. Hayvan sevgisi ve doğa bilinci, çocuğun ileride dünyaya faydalı bir birey olarak yetişmesine neden olur. Bu nedenle çocuğunuzu israfla tanıştıran 5 yıldızlı bir otele götürmek yerine, doğayla iç içe olacağı bir kamp alanına götürebilir ve ona bu bilinci yerinde aşılayabilirsiniz.

    7 – Hızlı Karar Verme Becerileri Yükselir

    Tatil demek, ani plan değişiklikleri demek. Elbette ki çocuklu aileler daha programlı tatiller planlıyorlar ancak bırakın çocuğunuz da sizinle birlikte anı yaşasın. O an ne yapılması gerektiği ile ilgili onun da fikrini alın. Ya da bir sonraki adımı bırakın çocuğunuz planlasın.

    8 – Erken Yaşta Hedef Koymaya Başlarlar

    Eğlenceli bir seyahat programı çocuğunuzun yeni yerler keşfetme isteğini de beraberinde getirecektir. Ona bir harita ve birkaç raptiye verin. Gidip görmek istediği yerleri ya da gidip gördüğü yerleri işaretlesin. Bu onun hayatta her zaman bir hedefi olacağının da işareti olacaktır aynı zamanda.

    9 – Zorluklarla Baş Etmeyi Öğrenirler

    Dedik ya, seyahat etmenin bir insana öğrettiklerinin sınırı yok diye. Zorluklarla başa çıkma meziyeti de onlardan biri. Bu sadece çocuklar için değil, biz yetişkinler için de geçerli. Ancak şu bir gerçek ki, onların da biraz teknolojiden kopmaya ihtiyacı var. Mesela birlikte kampa gidin. Doğal hayatın içinde, sınırlı imkanlarla yaşamayı öğretin ona.

    10 – Cesaretleri Artar

    Bir çocuğu ilk kez uçağa bindirmek, daha önce hiç görmediği bir ülkeye götürmek ve onu sürekli yeni şeylerle tanıştırmak, onların cesaretine cesaret katacaktır. Hatta onu doğa sporlarıyla tanıştırabilirsiniz. Mesela çocuklara özel bir rafting turuna katılabilirsiniz beraber. Bu sayede hem eğlenceli hem de adrenalin dozajı yüksek bir aktiviteye katılmış olmanın cesareti ile kendisiyle gurur duyacaktır.

    11 – Ailesiyle Olan Bağlarını Güçlendirir

    Bu son derece önemli bir madde. Evet, evde de hep berabersiniz ama ne kadar kaliteli zaman geçirdiğiniz tartışılır. Seyahatler, aile bağlarının kuvvetlendiği yegane zamanlardandır çocuklara göre. Eğer imkanlarınız da el veriyorsa, her fırsatı bu anlamda değerlendirmelisiniz.

    Bonus: Coğrafya Dersinden 100 Alma Garantisi!

    Bu kesinlikle birinci maddeyle doğrudan ilintili. O kadar gezip gördükten sonra, tüm yaşanmışlıklarını yazılı kağıdına aktarmak zor olmasa gerek.

     

    Kaynak: NeredeKal / Diley Kuru

  • Evcil Hayvanla Seyahat Etmenin 10 Püf Noktası

    Evcil Hayvanla Seyahat Etmenin 10 Püf Noktası

    Evimizi paylaştığımız, evlattan farkı olmayan evcil hayvanlarımızı, uzun bir seyahate çıktığımızda yanımızda götürmek isteriz. Eğer ilgilenmeleri için rica edeceğimiz birileri yoksa onları evde tek başlarına bırakmaya gönlümüz pek el vermez. Tatilimizde de onlarla vakit geçirmek isteriz.

    Peki, evcil hayvanlarla seyahatlerimizi nasıl planlamak gerekiyor? Bir firma ile yola çıkacaksak tüm bu süreç bir sorun yumağına dönüşebiliyor. Kendi aracımız ya da bir ulaşım firması olması fark etmiyor. Evcil hayvanlarla seyahat süreci iyi planlamalı.

    Evcil Hayvan ile Tatile Hazırlık, Yolculuk Öncesinde Neler Yapmak Gerekiyor?

    1 – Ufak Ufak Onu Alıştırın

    Hayvan dostlarımız ile yola çıkma fikri heyecanlı olduğu kadar biraz stresli de olabilir. Eğer ilk defa birlikte yola çıkacaksınız nasıl tepki vereceğini bilmemek biraz sizi endişelendirebilir. Uzun bir yola çıkmadan önce kısa süreli mesafelere birlikte çıkarak, sürece alıştırmaya çalışabilirsiniz. Kendisini huzursuz hissediyorsa araca bindiğinizde kucağınıza alıp, rahatlatabilirsiniz. Kendi aracınızla yola çıkacaksanız kutusundan çıkartıp kollarınız arasına almak kolay ama bir firma ile yolculuk edecekseniz kutudan çıkartmak ne yazık ki yasak olabilir.

    2 – Sağlık Kontrollerini Yaptırın, Öneriler Alın

    Ayrıca yola çıkmadan önce veteriner hekime götürüp, bebişin sağlık kontrollerini yaptırın. Yolculuğu en rahat ve korkusuz atlatabilmesi için hekimden tavsiyeler alın. Hekiminiz önerecekse yatıştırıcı iğneler ya da ilaçlardan yararlanabilirsiniz. Bunun dışında, yol evcil hayvanınızın midesini de tutabilir. Bu ihtimale karşı veteriner hekime ne yapabileceğinizi sorun. Yola çıkmadan önce daha az yemek vermek midesinin tutmasını önleyebilir.

    3 – İhtiyaç Listesini Kontrol Edin

    Evcil hayvanınızın yolculuk sırasında ihtiyacı olabileceği eşyaların listesini yapın ve yola çıkmadan önce son kontrolleri gerçekleştirin. Bunlar neler olabilir?

    • Mama ve su kabı
    • Maması ve suyu
    • Taşıma kutusu
    • Sağlık belgeleri
    • Hayvanın kimliği
    • Çöp poşetleri
    • Tasması ve kayışı
    • Soğuk havaya karşı bir battaniye

    4 – Evcil Hayvan Dostu Otelleri Tercih Edin

    Nereye gidiyorsunuz ve nerede kalacaksınız? Konaklayacağınız tesis, otel her neresi ise evcil hayvan kabul ediyor mu? Varacağınız yer dahil duracağınız noktaları öncesinde araştırın. Tüm bu noktalar evcil hayvanları kabul ediyor mu doğrudan arayıp öğrenin.

    Seyahat sırasındaki bu noktalar çok sıcak veya çok soğuk olabilir. Evcil hayvanınızın sağlığı için önceden gerekli önlemleri alın. Tercihinizi mutlaka evcil hayvan kabul eden otellerden yana kullanın.

    5 – Evcil Hayvan ile Şehri Keşfetmek

    Ayrıca tatilinizi geçirirken gezmek istediğiniz yerlerin bir listesini çıkartın. Bu yerlerin evcil hayvanınızı kabul edip etmeyeceğini araştırın. Kilise gibi kutsal yerler büyük ihtimalle ne yazık ki kabul etmeyecektir. Eğer çok görmek istediğiniz bir yapı ise ve tatile iki kişi gitmişseniz dışarıda onlar beklerken siz belki hızlıca görmek isteyebilirsiniz.

    Evcil hayvanınızın yeni arkadaşlarla tanışabileceği ve enerjisini atabileceği doğal alanlar, parklar, sahiller de vakit geçirmek için güzel noktalardır. Gezi planlarınıza buraları da ekleyin.

    6 – Hangi Yolla Gitmeyi Planlıyorsunuz?

    Yola kendi aracınızla mı çıkacaksınız yoksa bir otobüs, tren, gemi veya havayolu firması ile mi? Eğer bir firma ile yolculuk etmeyi planlıyorsanız prosedürler firmaya göre değişebilir. Firmalar ağırlıklara ve boyutlara göre farklı ücretlendirmeye tabii tutabiliyorlar, farklı kurallar koyabiliyorlar. Önceden firmayı arayıp detaylı bir bilgi alın. Hangi şartları var, neler talep ediyorlar, ekstra ne kadar ücret ödemeniz gerekiyor soruşturun.

    Ayrıca yola çıkacağınız araç evcil hayvanınız için uygun mu, aynı tarihte başka bir evcil hayvan da seyahat edecek mi gibi soruları da iletmeyi unutmayın. Hayvanlar birbirinin kokusunu alıp, huzursuz olabilirler.

    Uçak firmaları, 6 kilogram ve üzeri evcil hayvanları genellikle havalandırmalı kargo bölümlerine kabul ediyor. Diğer bebişleri de evcil hayvan taşıma kutuları ile kabinde yanınızda taşıyabiliyorsunuz.

    Otobüsler bu konuda daha dengesiz bir yol izliyor. Geçmişte birçok insan çeşitli problemler yaşadı ama güzel bir gelişme oldu. Resmî Gazete’de, Ulaştırma Bakanlığı, Kara Yolu Taşıma Yönetmeliği’nde değişikliğe gittiklerini yayınlanmıştı. Yeni karara göre; aşı karnesi bulunan kedi, köpek, kuş gibi evcil hayvanlar, özel kafeslerde kilitli bulunmak koşulu ile hayvan sahiplerinin kucağında ya da oturduğu koltuğun önünde taşınabilecek. Otobüs firmaları evcil hayvanların araç içinde taşınabileceği özel seferler de düzenleyebilecek. Tabii bu durum pitbull, doberman gibi büyük hayvanlarda biraz değişiklik gösterebilir. Bu tarz büyük hayvanları yine taşıma kutularında ama bagaj bölümünde taşınması gerekebilir.

    7 – Yolculuk Sırasında Neler Yapmak Gerekiyor?

    Tüm hazırlıklarımızı ve kontrollerimizi yaptıktan sonra artık yola çıkmaya hazırız.

    Kendi aracınız ile yola çıktıysanız istediğiniz vakit mola verme avantajına sahipsiniz. Birkaç saatte bir mola vermek faydalı olacaktır. Mola verdiğiniz noktada evcil hayvanınızı dolaştırmayı ihmal etmeyin. Çok fazla olmamak kaydı ile ufak parçalar halinde karnını doyurun. Tam tıka basa doyurmak midesini bulandırabilir. Hayvanınız ihtiyaçlarınız mola gidersin, temiz hava alsın. Tüm bunlar onu biraz daha rahatlatacaktır.

    Eğer uzun süreli bir mola vereceksiniz evcil hayvanınızı yanınıza alın. Bazen yine de uygun bir ortam olmayabiliyor ve içeride bırakmak zorunda kalabilirsiniz. Bu noktada aracı gölge, serin bir yere bırakın. Camları hafif aralayın. Köşeye biraz da su bırakın. Döndüğünüzde sizi uslu bir bebiş bekliyorsa onu bir de ödül maması ile sevindirmeyi ihmal etmeyin. Yine mümkün olduğunca çok çok uzun vakit bırakmamaya çalışın. Veyahut bir kişi işini halledip, bir kişi onunla vakit geçirip; işlerinizi dönüşümlü çözümleyebilirsiniz.

    8 – Yolculuğu Kolaylaştıran Eşyalar

    Seyahatiniz sırasında evcil hayvanla ilgilenmeyi kolaylaştıran birtakım eşyalar piyasada bulunabiliyor. Çok gerekli mi bilemiyorum ama belki tercih etmek isteyenler olabilir. Nedir bunlar? Mesela, katlanır mama kapları araç içinde su ve mamanın dökülmeden daha iyi muhafaza edilmesini sağlayabilir. Köpekler için koltuk kılıfları yapıyorlar. Daha sonra tüy temizleme derdinden sizi kurtaracaktır. Özel bir koltuk kılıfı almak yerine eski bir çarşafı da bu amaçla kullanabilirsiniz. Özel araç ile gidiyorsanız hayvanınız arka koltukta büyük ihtimalle oturuyor olacaktır. Nasıl ki can güvenliğimiz için bizler emniyet kemeri takıyorsak, arka koltukta oturan köpekler için de emniyet kemerleri tasarlanmış.

    9 – En Sevdiği Oyuncağı Unutmayın

    Bizim için çok değerli olan ve bize iyi hissettiren eşyaları yanımızda taşımayı severiz. Nedense bu eşyalar yanımızdayken her işin yolunda gideceğini düşünürüz. Aynı durum hayvanlar için de geçerli olabilir. Evde sürekli oynadığı bir oyuncak varsa, onu da yanınıza almak iyi fikir olabilir. Evcil hayvanınızın etrafta tanıdık bir şeyler görmesi, bunu panik yapmaya gerek yok işareti olarak algılamasını sağlayabilir.

    Belki yurt dışına tatile gideceksiniz veya yurt dışına taşınacaksınız. Elbette prosedürler sizin için biraz daha farklı ve detaylı olacak.

    10 – Evcil Hayvanınızla Yurt Dışına Nasıl Çıkabilirsiniz?

    Türkiye’den çıkış esnasında gerekli olan belgeler:

    • Tarım ve Köy İşleri Müdürlüklerinden seyahate çıkmadan 2-3 gün önce ihracat/çıkış belgesi alınmalı.
    • Bakanlıkta çalışan bir veteriner hekim imzası ile sağlık belgesi alınmalı. Bu belge aynı zamanda kendi veteriner hekiminize de imzalatılmalı.
    • Aşı karnesi veya pasaport.
    • Mikro çip.
    • Gideceğiniz ülkenin evcil hayvan kabul etme prosedürünü ilgili yerlere sorun çünkü ekstra belge isteyebilirler.
    • Eğer bir Avrupa ülkesine gidecekseniz, ekstra olarak titrasyon testi (kuduz aşısının tutup tutmadığını inceleyen bir kan testi) de istiyorlar.

    Türkiye’ye giriş esnasında gerekli olan belgeler:

    • Aşı karnesi veya pasaportu.
    • Aşıların düzenli olarak yaptırılmış olması gerekiyor.
    • Veterinerden seyahat edebileceğine dair ayrıca bir sağlık belgesi alınması lazım.
    • Kuduz aşısı da üç ayı doldurmuş olması gerekiyor.

    Kaynak: NeredeKal / Yeşim Özbirinci

  • Biri Sizi Gözetliyor; Beacon Teknolojisi

    Biri Sizi Gözetliyor; Beacon Teknolojisi

    Büyük ihtimalle adını duymadığınız Beacon Teknolojisi, davranışlarınızı, konumunuzu, alışkanlıklarınızı, hareketlerinizi ve ilgi alanlarınız toplayan, müşteri memnuniyeti yalanı arkasına gizlenmiş ve çoğunuzun bilmeden kullandığı sizi izleyen bir teknoloji.

    Mağaza ve marketlerde bulunan beacon cihazları yada beacon özellikli pos ve yazarkasalar sürekli bir sinyal yayınlar. Cep Telefonu, akıllı saat, kablosuz kulaklık gibi cihazlarınız bu sinyali aldığında ID numaranızı bu sistemler aracılığı ile bulut sistemlere gönderir.

    Birçok banka, mobil uygulamasında ve pos cihazlarında beacon kullandığını açıklamış, mağaza ve marketlerde bulunan pos cihazları, kulaklığınızdan bile uzaktan bilgi toplayan ajanlara dönüşmüş durumda. Bu sistemin asıl amacını, risklerini ve nasıl engelleneceğini anlatayım..

    Beacon sisteminin süslü tanımı şöyle: müşteri mağazanıza girip gezdiğinde, mağaza içindeki konumunu ve hangi ürünlerin başında zaman geçirdiğini öğrenebilir, ilgi alanını tespit edip, ilgilendiği ürün ile ilgili reklam ve kampanya mesajları gönderebilirsiniz. Gerçek ise şu;

    Bu sistemin amacı anlatılan şey olsaydı, pos cihazları ve kulaklık gibi mesaj verme yeteneği olmayan cihazlara konulmazdı. Düşünün sokakta geziyor, market ve mağazaları ziyaret ediyorsunuz. Bir kuyumcunun önünde durdunuz, içerideki pos uzaktan sizi görüp buluta bildirdi.

    Bu en masum örnek, bu sistemler sayesinde bir kişinin gün boyunca gezdiği tüm yerler tespit ediliyor. Küresel güçler mağazalara bir kaşık bal verip, telefonlarımıza tonlarca reklam mesajı gelmesini sağlamış olurken, bulut sistemleri için devasa istihbari bilgi topluyorlar.

    Bluetooth alt yapısını kullanan bu teknolojiyi, bluetooth bağlantısını kapalı tutarak engelleyebilir; kablosuz kulaklık ve akıllı saat alırken beacon özelliği olmayan ürünleri tercih edebilirsiniz.

    Not: Bazı telefonlar bu özelliğini kapatmaya izin vermiyor.

    NFC ile aynı şey mi peki bu?

    NFC çok yakın mesafede yani RFID teknolojisi sadece cm seviyelerinde okuma yapabilir. Beacon ise 40 metre ve daha üstü mesafeden okuma yapabiliyor.

     

    Kaynak: Armoya Yüksek Teknoloji CEO & Kurucu Ortağı Tuncay Uludağ

     

  • Çocukla Seyahat Hakkında Yıkılması Gereken Tabular

    Çocukla Seyahat Hakkında Yıkılması Gereken Tabular

    Herkes tatile çıkma hayalleri kurarken, çocukla seyahate çıkmanın zorlukları sohbetlere meze olmuş durumda. Çocukla seyahat etmenin bazı kalıplaşmış rutinleri vardır ve bu rutinler kişiden kişiye değişir. Mesela bazı ailelerde yemek saatleri oldukça stresli geçerken, kimi ailenin ise uçak ya da araba yolculukları hem kendileri hem de diğer yolcular için işkenceye dönüşür. Bu da bir zaman sonra çocuk büyüyene -en azından söz dinleyene- kadar uzak seyahatleri rafa kaldırmaya neden olur.

    Ebeveynler için çocukla seyahat belli kalıplardan dışarı taşmamalıdır, aksi korku filminden farksızdır. Tam bir azıcık aşım kaygısız başım durumu yani. Evet, çocuklarla -özellikle bebek ve küçük çocuklarla- seyahat etmek kesinlikle zorluklar taşıyor. Ancak siz hazır olduğunuz sürece, bebeğinizle ya da çocuğunuzla unutulmaz maceralara yelken açmamanız için hiçbir neden yok. Gelin, çocukla seyahate dair bu kalıplaşmış tabuları birlikte yıkalım.

    “Uzun Uçak Yolculukları Bize Göre Değil”

    Uykusuzluk, hem çocuklar hem de ebeveynler için en iyi işkence yöntemlerinden biridir. Bebeğinizi veya küçük çocuğunuzu bu uğurda sakinleştirmeye çalışmak ise daha büyük bir işkencedir. Hele de henüz yürümeye başlamış bir çocuğunuz varsa, üstüne bir de ekstra hareketli bir çocuksa işiniz gerçekten de çok zor, haklısınız. Ancak bu bir savaşsa eğer, burada ebeveynlerin kazanan taraf olmaması için hiçbir neden göremiyoruz.

    Yapılması gereken; Gece uçuşlarını tercih etmek. Uçağa binmeden önce havalimanında çocuğunuzun enerjisini atmasını sağlayın. Mağaza dolaşın, oyun makinelerinde zaman geçirin, taşıyabileceği ölçüde sorumluluklar verin. Kabin ışıkları azalana kadar da uyumasına izin vermeyin. İlgisini çekebilecek bir video seyrettirebilir, resimli bir dergi ile vakit geçirmesini sağlayabilir ya da kısık ses tonuyla onunla sohbet edebilirsiniz. Kabin ışıkları azalınca yavaş yavaş uyku moduna geçiş yapabilirsiniz.

    “Ay Bizimki Orada Çok Üşür-Çok Terler”

    Tabi ki de hiç kimse çocuğunun soğuktan tir tir titremesini veya kızgın güneşin altında sıcaktan bunalmasını istemiyor. Fakat bu demek değil ki gideceğiniz lokasyonu buna göre belirleyin. Aslında çocukların vücutları bizim düşündüğümüzden çok daha esnektir. “Girince alışıyorsun” bir şehir efsanesi değil, gerçek. Bununla birlikte, belli saatlerde güneş ışınları sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de sağlıklı değil.

    Yapılması gereken; Böyle zamanlarda deniz kenarından ayrılıp, daha gölge bölgelerde zaman geçirebilirsiniz. Gittiğiniz beldenin çarşısını gezebilir, bir kafede oturup serinletici bir şeyler içebilirsiniz. Soğuk iklimli bir yere gitmeyi planlıyorsanız da gerçekten kaliteli kumaşa sahip termal kıyafetler ve içlikler bir hayli işinize yarayacaktır. Portatif el ve ayak ısıtıcıları da içinizi bu konuda büyük ölçüde rahatlatacaktır.

    “Plajın Kum Olması Şart”

    Kumla oynamayı hangi çocuk sevmez? Hayal gücünün sınırlarını genişleten kumdan kaleler her tatilin olmazsa olmazı değil mi? Üstelik bir de kumlu sığ sularda yüzmeleri onlar için daha güvenli. Varsın kulaklara, buruna, mayonun ya da şortun (hatta bebek bezinin) içine kum dolsun. Yeter ki plaj kum olsun. Ama güneşin alnında kumdan kale yapmaya daha ne kadar dayanabilir ki bir çocuk? Birinci gün, ikinci gün derken ondan da sıkılacak. Gelin, vazgeçin artık bu kum plaj sevdasından.

    Yapılması gereken; Ne demişler? Çeşitlilik hayatın baharatıdır. Bir kere gittiğiniz yerdeki tüm plajları keşfedin. Sizinle birlikte çocuğunuz da keşfetmeyi öğrensin. Ayrıca her gün plaja gideceksiniz diye de bir kural yol. Günübirlik geziler yapmayı da ihmal etmemelisiniz. Sonuçta tatil deniz-kum-plaj üçlüsünden ibaret değil. Çakıl plajlarda da çocuğunuz pekala eğlenebilir. Taş toplarsınız, taşlardan kule yaparsınız, taş sektirirsiniz… Ayrıca çakıl plajlara kıyısı olan denizde şnorkelle yüzmek çok daha zevklidir, çünkü sualtı daha bir çeşitli görünür. Sağlam bir deniz ayakkabısı işinizi çözecektir.

    “Bizimki Çok Yemek Seçiyor”

    Genelde çocuklar farklı lezzetler denemeye pek yanaşmazlar. Çocuğunuzu sizden daha iyi kimse tanıyamaz elbette ama bu algıdan bir an olsun uzaklaşmayı hiç denediniz mi? Deneyip olumsuz sonuç aldıysanız da hemen vazgeçmiş olamazsınız. Çocukların da kendi rutinlerinden çıkmaları gerekiyor neticede. İlla ki çocuğunuzun seveceği farklı bir lezzet vardır. Memleketteki büyükannesinin yaptığı köy yemeklerini yemiyor olması, Kayseri mantısını da yemeyecek anlamına gelmiyor. Belki gittiğiniz yerin meşhur bir meyvesiyle güzel bir başlangıç yapabilirsiniz. Mesela meyve suları müthiş birer kandırma yöntemidir.

    Yapılması gereken; Yurt içi ya da yurt dışı fark etmez, yerel pazarları mutlaka birlikte gezin. Stantlarda ilgisini çeken şeyi tatmasına müsaade edin. Seyahate çıkmadan önce, bazı ülkelerin ünlü yemeklerine yakın lezzetlerinden bir seçki hazırlayın ve kendisine sunun. Her gün farklı bir atıştırmalık çantası hazırlayın. Böylece seyahatlerinizde yemek sorununuz ortadan kalkacaktır. He, onun canı hala daha pilav ve patatesten başka bir şey istemiyorsa, yapacak bir şek yok. Zaten ortada bir sorun da yok, zira nereye giderseniz gidin pilav ve patates bulmakta zorlanacağınızı düşünmüyoruz.

    “Biz Hep Her Şey Dahil Otele Gideriz”

    Ne yazık ki bu konuda ebeveynleri ikna etmek gerçekten çok zor. İşin gerçeği şu ki her şey dahil oteller çocuklu ailelere büyük bir konfor sağlıyor. Bebek bakım hizmeti, animasyonlar, mini kulüpler, çocuk oyun alanları, çocuk dostu menüler ve çocuk havuzları derken ailelere de başka bir seçenek kalmıyor gibi görünüyor. Üstelik tüm bu olanaklar, kimi otellerde oldukça ekonomik fiyatlarla sunuluyor. Haliyle ailece unutulmaz bir macera ya da farklı bir deneyim yaşamaya da gerek kalmıyor. Ama işin aslı maalesef öyle değil.

    Yapılması gereken; Tatil anlayışınızı yeniden gözden geçirmeli, sırf küçük çocuğunuz var diye her şey dahil otellere kendinizi zorunlu hissetmemelisiniz. Bu bir süre sonra size de müthiş bir rahatlık sağladığından, konfor alanınızdan çıkmak istemeyecek ve ufuk açıcı seyahatlere daha mesafeli durmanızı sağlayacak. Bize kalırsa butik oteller veya pansiyonlar gibi küçük işletmelere de şans tanımalısınız. Mesela aile işletmelerine yönelebilirsiniz. Böylece her gün farklı bir deneyim yaşayacak ve çocuğunuzun seyahat anlayışı da sizinle birlikte gelişmeye başlayacaktır.

    “Uzun Araba Yolcukları Bizim İçin İşkence”

    “Anne daha gelmedik mi?” İşte bu düşüncenin temelini oluşturan kilit cümle tam olarak bu. Çoğu ebeveyn bu noktada çocuğuna tatmin edici cevaplar vermediğinden kaçınılmaz bir son olarak mızmızlanmalar başlıyor ve yol boyu giderek artıyor. Uzun araba yolculukları çoğu yetişkin için oldukça eğlenceli bir aktivite olmasına rağmen, aynı durum ne yazık ki çocuklar için geçerli değil. İşin mahareti, çocuğun ilgisini çekecek bir şeyler bulabilmekte.

    Yapılması gereken; Eğer böyle bir yolculuğa ilk kez çıkıyorsanız, nispeten daha kısa mesafede olan bir yeri tercih edebilirsiniz. Bir de şaşırtıcı manzaraların olduğu bir rota izler ve ilgi çekici noktalarda mola verirseniz, çocuğunuz için bu durum eğlenceli bir hal alabilir. Yolda belli aralıklarla eğlenceli bir oyun bulabilirsiniz. Mesela kırmızı arabaları saymak gibi. En büyük problem ise uyku saati. Bununla baş etmenin yolu da çocuğun enerjisini harcatmaktan geçiyor. Abur cubur, çoğu zaman çocukların mızmızlanmasını büyük ölçüde engelliyor. Lakin, çikolata, şeker gibi enerji verici şeylerden uzak durmakta fayda var.

    “Tatilde Gece Hayatı mı? O da Ne?”

    Küçük çocuğunuzla veya bebeğinizle seyahate çıktıysanız club/bar modunda elbette ki takılamazsınız. Ancak otel odasına tıkılıp kalmanızı da gerektirecek bir durum yok. Eşinizle baş başa bir akşam yemeği yiyebilmeli, kahve içebilmeli ya da ufak bir yürüyüşe çıkabilmelisiniz. Çocuğunuzu odasında tek başına bırakmayı içiniz el vermeyebilir, çok doğal. Ancak öğleden sonra 1 saatlik bir şekerleme ile çocuğunuz da akşamları size eşlik edebilir.

    Yapılması gereken; Konaklayacağınız oteli seçerken bir takım noktalara dikkat edin. Mesela çocuğunuzu hiçbir şekilde odada bırakma şansınız yoksa ve öğle uykusu da kurtarmıyorsa, en azından manzaralı balkona sahip bir oda tercih edin ki akşamları biraz rahatlama şansınız olsun. Güzel bir bahçesi veya şirin bir restoranı olan küçük bir otel de tercih edebilirsiniz. Odanızdan çok fazla uzaklaşmadan kendinize biraz zaman ayırabilirsiniz. Portatif bir bebek kamerası, bu anlamda içinizi bir hayli rahatlatacaktır. Odaya çıkmadan çocuğunuzu kontrol edebilirsiniz böylelikle.

     

    Kaynak: NeredeKal / Seyhan Ahen

  • Dokuz İnsan Türünü Yok Edecek Kadar Vahşi Miyiz?

    Dokuz İnsan Türünü Yok Edecek Kadar Vahşi Miyiz?

    Sadece 300.000 yıl önce dünyada en az dokuz insan türü yaşıyordu. Şimdi ise sadece bir tane var. Peki neden?

     

    Neandertaller, Avrupa’nın soğuk bozkırlarına adapte olmuş tıknaz avcılardı. Denisovalılar Asya’da, daha ilkel Homo erectus Endonezya’da, Homo rhodesiensis ise Orta Afrika’da yaşıyordu.

    Bunların yanında kısa, küçük beyinli birkaç tür daha hayattaydı: Güney Afrika’da Homo naledi, Filipinler’de Homo luzonensis, Endonezya’da Homo floresiensis (hobbitler) ve Çin’deki gizemli Kızıl Geyik Mağarası insanları. Yeni türleri ne kadar çok keşfettiğimiz göz önüne alındığında, daha fazlasının bulunması da bekleniyor.

    10.000 yıl önce bu türlerin hepsi gitmişti. Bu diğer türlerin yok olması kitlesel bir yok oluşu andırıyor. Ancak, buna neden olabilecek bariz bir çevresel felaket (volkanik patlamalar, iklim değişikliği, asteroit etkisi) yok. Bunun yerine, yok oluşların zamanlaması, Güney Afrika’da 260.000 ila 350.000 yıl önce evrimleşen Homo Sapiens adlı yeni bir türün yayılmasından kaynaklandığını gösteriyor.

    Nick Longrich’e göre, modern insanların Afrika dışına yayılması, Buzul Çağı memelilerinin ortadan kaybolmasından medeniyetlerin yağmur ormanlarını yok etmesine kadar uzanan 40.000 yıllık bir olay olan 6. kitlesel yokoluşa neden oldu. Fakat diğer insan türleri ilk zayiatlar mıydı?

    Longrich, “Biz benzersiz olarak tehlikeli bir türüz. Yünlü mamutları, dev tembel hayvanları ve moa kuşlarını avladık. Tarım yapmak için gezegenin arazisinin yarısından çoğunu değiştirdik ve ormanları tahrip ettik. Gezegenin iklimini değiştirdik. Ama biz diğer insan toplulukları içinde en tehlikeli olanız, çünkü kaynaklar ve toprak için rekabet ediyoruz.” diyor.

    Tarih, Roma’nın Kartaca’yı yıkmasından Batı’nın Amerika’yı işgal etmesine ve Avustralya’daki İngiliz sömürgeciliğine kadar bölgedeki diğer gruplarla savaşan, yerinden eden ve yok eden örneklerle dolu. Bosna, Ruanda, Irak, Darfur ve Myanmar’da yakın zamanda soykırım ve etnik temizlik yapıldı. Erken Homo Sapiens’in de daha az bölgeci, daha az şiddet sever, daha az hoşgörüsüz ya da daha az insan olduğunu düşünmek için çok az neden var.

    İyimserler erken avcı-toplayıcıları barışçıl, soylu vahşiler olarak tanımlıyor ve doğamızın değil, kültürümüzün şiddet yarattığını savunuyor. Ancak saha çalışmaları, tarihsel kayıtlar ve arkeoloji, ilkel kültürlerdeki savaşın yoğun, yaygın ve ölümcül olduğunu gösteriyor. Saldırı ve pusu gibi gerilla taktikleriyle birlikte sopalar, mızraklar, baltalar ve yaylar gibi Neolitik silahlar yıkıcı derecede etkiliydi. Şiddet, bu toplumlarda erkekler arasında önde gelen ölüm sebebiydi ve savaşlar kişi başına oranlandığında I. ve II. Dünya Savaşları’ndan daha yüksek zayiat yaratmıştı.

    Kemikler ve eserler bu şiddetin oldukça eski olduğunu gösteriyor. Kuzey Amerika’da bulunan 9.000 yaşındaki Kennewick Adamı’nın pelvisine gömülü bir mızrak ucu var. Kenya’daki 10.000 yıllık Nataruk bölgesi, en az 27 erkek, kadın ve çocuğun acımasız katliamını belgeliyor.

    Diğer insan türlerinin çok daha barışçıl olması pek muhtemel değildi. Erkek şempanzelerde kooperatif şiddetin varlığı, savaşın insanların evrimini yendiğini gösteriyor. Neandertal iskeletleri savaşla tutarlı travma izleri taşıyor. Ancak karmaşık silahlar muhtemelen Homo sapiens’e askeri bir avantaj sağlamıştı. İlk Homo sapiens cephaneliklerinde büyük olasılıkla cirit ve mızrak atıcı gibi fırlatıcı silahlar vardı.

    Karmaşık aletler ve kültür, daha geniş yelpazedeki hayvanları ve bitkileri verimli bir şekilde hasat etmemize, daha büyük kabileleri beslememize ve türlerimize sayı açısından stratejik bir avantaj sağlamasına yardımcı olacaktı.

    Nihai silah

    Ancak mağara resimleri, oymalar ve müzik aletleri çok daha tehlikeli bir şeye işaret ediyor: soyut düşünce ve iletişim için sofistike bir kapasite. İşbirliği yapma, planlama, strateji kurma, manipüle etme ve aldatma yeteneği bizim nihai silahımız olabilir.

    Fosil kayıtlarının eksik olması, bu fikirleri test etmeyi zorlaştırıyor. Ancak nispeten eksiksiz arkeolojik kayıtlara sahip Avrupa’daki fosiller, gelişimizden birkaç bin yıl sonra Neandertallerin kaybolduğunu gösteriyor. Avrasya halklarındaki Neandertal DNA’sının izleri, soyları tükendikten sonra onların yerine geçmediğimizi kanıtladı. Onlarla tanıştık ve çiftleştik.

    Başka yerlerde görülen DNA’lar, arkaik insanlarla başka karşılaşmalar olduğunu gösteriyor. Doğu Asya, Polinezya ve Avustralya gruplarının Denisovalılardan gelen DNA’sı var. Muhtemelen Homo erectus DNA’sı, birçok Asya insanında bulunuyor. Afrika genomları, başka bir arkaik türden DNA izleri taşıyor. Bu durum, diğer türlerle çiftleşmiş olmamız, onların bizimle karşılaştıktan sonra ortadan kaybolduğunu kanıtlıyor.

    Fakat atalarımız neden akrabalarını yok ederek kitlesel bir yok oluşa ya da daha doğru ifadeyle kitlesel bir soykırıma yok açtı?

    Cevap nüfus artışında yatıyor. İnsanlar, bütün türler gibi katlanarak ürüyor. Kontrolsüz olarak, her 25 yılda bir sayılarımızı tarihsel olarak ikiye katladık. Ve insanlar işbirlikçi avcılar olduktan sonra, besin zincirinde üzerimizde bir canlı yoktu. Nüfusumuzu kontrol eden bir avcı olmadan ve çok az aile planlaması ile, popülasyonlar mevcut kaynakları kullanmak için büyümeye başladı.

    Kuraklık, sert kışlar veya kaynakların aşırı hasat edilmesinin neden olduğu daha fazla büyüme veya yiyecek kıtlığı, kaçınılmaz olarak kabileleri yiyecek alanlarıyla ilgili çatışmalara itti. Savaş, belki de en önemlisi olan nüfus artışının kontrolü oldu.

    Diğer türlerin ortadan kaldırılması muhtemelen medeniyetler tarafından uygulanan türden planlı, koordineli bir çaba değil, bir yıpratma savaşıydı. Ancak nihai sonuç yine de aynı oldu. Baskından baskın, pusudan pusuya, vadiden vadiye, modern insanlar düşmanlarını yıpratıp topraklarını aldı.

    Yine de, Neandertallerin neslinin tükenmesi, en azından, binlerce yıl sürdü. Bunun nedeni, erken Homo Sapiens’in daha sonraki fethetme avantajlarından mahrum olmasıydı: Örneğin çiftçilikle desteklenen çok sayılı nüfuslar, rakiplerini mahveden çiçek hastalığı, grip ve kızamık gibi salgın hastalıklar.

    Fakat Neandertaller savaşı kaybederken, uzun süre dayanabilmeleri için bize karşı savaşmış ve birçok savaş kazanmış olmalılar.

    Bugün yıldızlara bakıyoruz ve evrende yalnız mıyız diye merak ediyoruz. Fantezi ve bilim kurguda, bizim gibi olan ama biz olmayan diğer akıllı türlerle tanışmanın nasıl olacağını merak ediyoruz. Bir zamanlar yaptığımızı düşünmek çok üzücü ve şimdi bunlar yüzünden o insanlar yok.

     

    Kaynak: The Conversation. Nick Longrich. 22 Kasım 2019.

    Akreofili / Erman Ertuğrul

  • En Özgün Yerel Ritüeller

    En Özgün Yerel Ritüeller

    Friluftsli

    Norveççe’de “açık havada özgürlük” anlamına geliyor. Doğaya teşekkür etmek ve doğayı keşfetmek için edinilen bu alışkanlık 1859’da ortaya çıkmış. Bu hayat tarzının getirdiği bir düzen ve yapılacaklar listesi yok. Friluftsliv, dışarıda meditasyondan yürüyüşe ve fotoğraf çekmeye kadar her çeşit aktiviteyi kapsıyor. O derece uçsuz bucaksız bir hareket.

    Shinrin-yoku

    Japonca “orman banyosu” anlamına geliyor. Fikir orman ve doğal alanların şifalı olmasına ve günümüzün çoğunda yönetemediğimiz stresin üstesinden gelebilmesine dayalı. Kimilerine göre bu fikrin altında yatan değerler bilime dayanıyor. Çeşitli bitki türlerinde bulunan Phytoncide adlı biyolojik kimyasallar, çürüme ve böcekler tarafından yenmeyi engelleyen bir savunma mekanizmasıdır. Bitkiler bu kimyasalı açığa çıkartırken, doğada insanlar da buna maruz kalıyor ve farkında olmasa da şifa ediniyorlar. Yapılan araştırmalar, bu maddenin yüksek tansiyonu düşürdüğünü ve stresi hafiflettiğini gösteriyor.

    Hygge

    Hygge, Danimarka’nın neden en mutlu ülke ünvanını elinde tuttuğunu açıklayan bir konsept. Danimarkalılar karanlık hava, kısa günler ve soğuğa rağmen dünyanın en neşeli insanlarından. Mumum kızgın alevi anlamına gelen Hygge, aynı zamanda aile ve arkadaş terimleri için de kullanılır. Danimarka coğrafyasında Hygge’nin en çok görüldüğü fotoğraflar kış ayları. Hygge sıcak bir konsept olarak özetlenebilir.

    Wabi-sabi

    Japon kültüründe Wabi-sabi kelimesinin anlamı “kalıcı olmayan”, “mükemmel olmayan” ve “tam olmayan”. Mükemmelin görmezden gelindiği, fiziksel ve ruhsal olarak eksik olanın anıldığı bu ritüel, 15. yüzyıl Japon coğrafyasında süsleme sanatına karşı ortaya çıkmış.

    Kaizen

    Bir başka Japon ritüeli de “sürekli ilerleme” anlamına gelen Kaizen. 1986’da ortaya çıkan bu gelenek, kurumsal alanın her tabakasına yayılmış. Bu gelenekte üst düzey yöneticilerden, servis çalışanlarına kadar herkesin ayda bir defa, yaptığı işe ya da kuruma yeni bir öneri getirmesi bekleniyor ve gelen öneriler doğrultusunda, günlük rutinleri bile etkileyen kararlar alınıyor. Genel olarak bu önerilerin hem kuruma hem de hayata uyarlanabilmesinin yanı sıra, küçük değişikliklerin insan hayatını kolaylaştırabileceği beklenmiş.

    Jugaad

    Jugaad Hindu dilinde “çığır açıcı iyileşme” ya da “yaratıcı tamir” anlamına geliyor. Bunu bir bisiklet zincirinin selo bantla tamir edilmesi olarak da düşünebilirsiniz. Bu fikrin altında yatan şey sadece günlük hayata yaratıcı fikirler bulmak değil, aynı zamanda yenilikçi ruhu da içinde barındırması. Kenya’da girişimciler, bisiklet pedallarken telefon şarj eden bir cihaz geliştirdiler. Filipinler’de Illac Diaz, ‘A Litre of Light’ adındaki buluşuyla, içinde beyazlaştırılmış su bulunan geri dönüştürülmüş plastik şişelerden 50 watt değerinde ampul elde ediyor. Yüksek nemli Peru’da bir mühendislik okulu, nemi içme suyuna dönüştürecek bir reklam panosu icat etti. Bu yenilik fikrini hayatın her alanına getirebilir ve “tamir” için vakit ayırabiliriz.

    Selen Duru – Yeşilist

    Derleyen Nilay Gündüz

  • En İyi Seyahat Temalı Belgeseller

    En İyi Seyahat Temalı Belgeseller

    Soğuk kış aylarında evde yapılabilecek en iyi aktivite bence sıcacık bir battaniye ile koltuğa uzanıp elde kahve ile güzel bir şeyler izlemek. Seyahat severler için ise seyahat konulu yapımlar izlemek en büyük zevk. Netflix’te bu konuda oldukça kaliteli yapımlar var. Bu yazıyı okuduktan sonra mısırınızı patlatıp ya da kahvenizi çayınızı hazırlayıp bu belgesellerden birini seçerek izlemeye başlayabilirsiniz.

    1 – Expedition Happiness

    Film yapımcısı Felix Starck ve müzisyen Selima Taibi Almanya’daki hayatlarını bırakıp Amerika’ya gidiyorlar ve orada ikinci el bir okul otobüsünü göz alıcı bir eve çevirerek Kanada ve Meksika’ya doğru yola çıkıyorlar. Bu belgeseli izlerken Amerika’nın en güzel yerlerini ziyaret edecek ve belki bir gün kalkıp siz de buralara seyahat edeceksiniz.

    2 – Jack Whitehall: Travels with My Father

    İngiliz komedyen Jack Whitehall kendisiyle tamamen zıt karakterdeki tutucu babası Michael ile birlikte dünyanın dört yanını birlikte keşfediyorlar. Phuket, Kamboçya, Almanya, Romanya, Amerika, İstanbul ve daha bir çok ülke ve şehri gezen baba oğula siz de ekran başında katılmak isteyebilirsiniz.

    3 – Salt Fat Acid Heat

    Yıllarca Chez Panisse’te aşçılık yapan Samin Nosrat tuz, yağ, asit ve ısı elementlerinin kullanıldığı leziz mutfakları keşfetmek için dört bölümlük bir belgesel hazırlamış. Birinci bölümde İtalya’da yağı, ikinci bölümde Japonya’da tuzu, üçüncü bölümde Meksika’da asiti ve son bölümde ise Amerika’da ısıyı ele almış. Gittiği ülkelerin göz alıcı doğasının yanında enfes lezzetlere de şahitlik edeceğiniz bir belgesel. Hem seyahati hem yeme içmeyi sevenler için.

    4 – Monty Don’s Italian Gardens

    İngiltere’nin önde gelen bahçecilik uzmanlarından Monty Don, İtalya’nın muhteşem bahçelerini geziyor. Rönesans dönemi mimarisiyle öne çıkan İtalya’da Roma, Floransa, Napoli ve Göller Bölgesi’ndeki göz alıcı bahçeleri siz de Monty ile birlikte gezeceksiniz.

    5 – Paul Hollywood’un Büyük Avrupa Gezisi

    Ünlü şef Paul Hollywood, otomobilleriyle ünlü Avrupa ülkelerini geziyor. İtalya, Almanya ve Fransa’nın muhteşem manzarası eşliğinde muhteşem bir yolculuğa hazırsanız kurulun koltuğunuza ve izlemeye başlayın.

    6 – Footprints: The Path of Your Life

    Arizona’dan yola çıkan 10 adamın ünlü Santiago Yolu’ndaki maceralarını izleyeceğiniz belgeselde 800 km’lik bu nefes kesici rotayı 40 günde yürümeye çalışan kişiler güçlerini ve inançlarını sınıyor. Fransa’dan başlayıp İspanya’da sona eren yolculukta muhteşem manzaralara tanık olacaksınız.

    7 – Somebody Feed Phil

    Ünlü yapımcı Phil Rosenthal dünyanın dört bir yanına giderek o bölgelerin gastronomi kültürlerine göz atıyor. Bangkok, Tel Aviv, Lizbon, New Orleans, Kopenhag, Dublin ve daha pek çok şehri görme şansını elde edeceğiniz belgeseli izlerken bir şeyler atıştırmayı da ihmal etmeyin.

    8 – Journey to Greenland

    İki Fransız arkadaş Grönland’daki babalarını ziyarete gidiyor ve onlarla birlikte siz de muhteşem Grönland manzarası, kültürü ve sıcak insanlarını bu belgeselde izliyorsunuz. Kuzey ülkelerine hayranlık duyanları mutlu edecek bir yapım.

    9 – Conan Without Borders

    Ünlü komedyen Conan O’Brien dünyanın dört bir yanına yaptığı ziyaretlerle hem güldürüyor hem geziyor. Güney Amerika, Japonya, Küba, Afrika, Güneydoğu Asya, Amerika ve Avrupa’yı Conan ile birlikte gezmek isteyenler için kesinlikle es geçilmeyecek bir belgesel.

    10 – Dark Tourist

    David Farrier kimsenin gitmeye cesaret edemediği korkunç ve tehlikeli yerlere gidiyor. Meksika’daki Aziz Ölüm Tarikatı’nın kurucusuna gidip onlarla şeytan çıkarma ayinine katılıyor, Japonya’da tsunamiden zarar gören ve radyasyon tehlikesi olan nükleer santrali geziyor. Farklı bir seyahat yapımı izlemek isterseniz Dark Tourist’e bir şans verin derim.

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Doğalgaz Faturanızı Düşürmenin Kolay Yolları

    Doğalgaz Faturanızı Düşürmenin Kolay Yolları

    Kışın ısınmaya çalışırken ay sonunda 500 liraları bulan hatta zam üstüne zam sayesinde bu rakamları geçen faturaları görmemek ve aynı zamanda da atmosfere saldığınız karbon miktarını azaltmak için bu önerileri uygulayabilirsiniz:

    1. Gece kalın perdeleri kapatın

    Geceleri kalın perdelerinizi kapatarak pencerelerden ısı kaybını azaltın. Bunu yaparken perdelerin peteğin önünü kapatmayacak boyda olmasına özen gösterin.

    1. Evinizi yalıtın

    Evinizin başka binalara bitişik olmayan cephelerine mantolama yaptırın, çatı katında oturuyorsanız tavanınıza yalıtım yaptırın.

    1. Termostat taktırın

    Her odanın sıcaklığını ayrı ayrı ayarlamak için peteklerinize termostat taktırın. Oturma odası ve salon için önerilen sıcaklık 22 derece, yatak odaları için önerilen ise 20 derecedir. Ortamın ısısını 1 derece düşürmek %6-7 enerji tasarrufu sağlar, bu da cebinize yansır. Hatta kullanmadığınız odalar varsa o odalardaki petekleri kapalı tutun. Bunun dışında mutfak, hol ve wc gibi yerleri de ısıtmanıza gerek olmayabilir.

    1. Peteklerin önünü açın

    Kalorifer peteklerinin önüne koltuk, masa gibi mobilyalar koymayın, petek önünü perdeyle kapatmayın.

    1. Pencerelerden kaybolan ısıyı engelleyin

    Çift camlı pencereler kullanın ve soğuk geçiren pencere aralarını sünger ile kaplayarak yalıtın.

    1. Kombinizi sürekli açık tutmayın

    ”Evde yokken kombinizi kapatmayın, düşük ısıda çalıştırın” diyenlere aldanmayın, evdeyken kombinizi açın, aşırı sıcakta çalıştırıp evde don-atlet gezmenize gerek yok, kışın biraz tadını çıkarın ne bileyim hırka ve patik filan giyin, kullanmadığınız oda varsa orayı boşuna ısıtmayın.

    1. Radyatörlerinizi iyi seçin

    Enerji verimliliği yüksek radyatörler seçin ve kombi ile radyatörlerinizin bakımını düzenli olarak yaptırın.

    1. Peteklerin arkasını koruyun

    Petek ve duvar arasına yalıtım malzemesi koyarak ısı kaybını önleyin. Bunun için en basitinden bir karton parçasına alüminyum streç sararak levha elde edebilir ve bunu duvarla petek arasına koyabilirsiniz.

    1. Kendinizi yalıtın

    Ev içinde kalın giyinmeyi alışkanlık haline getirin, kış günlerinde evde t-shirt’le gezmeye çalışmayın. Kalın çorap, kazak, hırka ve bilekli, yünlü terliklerle ayaklarınızı sıcak tutun. Kalın örgü veya peluş battaniyeler de kış günlerinde size eşlik edecek alternatiflerden. Kışı kış gibi kış tadında yaşayın. Zaten yılın çoğu sıcak bir ülkeyiz, kışın da yaz modunda dolaşmak bu yüzden gereksiz bir davranış. Birkaç ay kışın keyfini çıkartmaya çalışın.

    10. Sıcak şeyler için

    Evde geçirdiğiniz zamanı sıcacık bitki çayları, kahve çeşitleri, sütlü içeceklerle keyiflendirirken içinizi de ısıtabilirsiniz. Kahve severler bu konuda sitemizde bulunan başlıklara buradan göz atabilirler. 🙂

    Derleyen: Nilay Gündüz

  • Gelişmiş Olgun İnsan ve Doğan Cüceloğlu

    Gelişmiş Olgun İnsan ve Doğan Cüceloğlu

    Gelişmiş Olgun İnsan

    Sağlıklı aile düzeni, ailenin gereksinmelerini doğal olarak karşılar ve her bir aile üyesi, o aileye ait olmaktan mutludur. Sağlıksız aile düzeninde gereksinmeler karşılanamaz ve aile üyeleri, mutsuz ve doyumsuz oldukları halde bu hastalıklı durumu devam ettirebilmek için çaba gösterirler. Hiç kimse ‘Ben sağlıksız aile düzeni kurmak isterim’ demez. Herkes kendi düzenini sağlıklı, diğerini sağlıksız görür.

    Sağlıklı aile düzeninde aile üyelerinin hepsi görev ve sorumluluklarını doğal olarak yerine getirirler, aralarında olumlu duygusal bağlar vardır ve kişiler bağımsız oldukları halde birbirlerine isteyerek ve zevkle yardım ederler. Sağlıklı aile düzeni içinde, ana baba dahil herkes bilinçlenme yönünden ve duygusal yönden sürekli bir gelişim içindedir.

    Sağlıklı aile kendi üyelerini değerli bulur ve aile üyeleri benlik değerlerini olumlu yönde geliştirir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Kısacası sağlıklı aile, insanların psikososyal yönden olgunlaşmasını temin eden temel sosyal bağlamı oluşturur. Aile toplumun beklentilerini sürekli en ön planda tutacağı yerde çocuğun sağlıklı gelişmesi için gerekli olanı yapmakla toplumun beklentilerini karşılama arasında bir denge kurmaya özenir. Toplum, çocuğun ana babaya koşulsuz itaat etmesini bekler. Sağlıklı ana baba, çocukların gelişebilmesi için onların kendi fikirlerini söyleyebileceği, söyledikleri fikirleri savunabilecekleri bir aile ortamı geliştirir.

    Örneğin, haftalık aile toplantılarında çocuğa kendi düşüncesini söyleme ve savunma hakkı verilir ve herkes buna saygı gösterir. Ama daha geniş toplantılarda ve misafir geldiğinde öncelikle gelen misafirlerin, yaşlıların konuşmaları önem kazanır. Çocuklara bu beklenti önceden söylenerek onların toplumun gerçeğiyle temasa geçmesi, topluma hazırlanması sağlanır.

    İnsan, deneyimleri sonucu olgunlaşır. Olgun insan, gelişme sürecini doğal aşamaları içinde gerçekleştir ve şu özellikleri kazanır:

    1)Olgun bir insan, kendini diğerlerinden ayıran sınırların farkındadır ve kendi benliğinin sınırlarını korumakta duyarlılık gösterir. Bu tür insan, kendi ailesiyle iyi ilişkiler içindedir ve sürekli yardımlaşma davranışı gösterir, ancak başkalarının kendisini kullanmasına, kendi isteği dışında kararlar alıp onu yönlendirmesine izin vermez. Bir başka deyişle, olgun insan kendi istemi içinde yaşamına yön verir.

    Sağlıksız ailede, çocuğun kendine özgü bir benlik geliştirmesine izin verilmez. Aile içinde otoriteyi elinde tutan kişi, çocuğun bağımsız benlik geliştirmesine karşıdır; herkesin boyun eğmesi, itaat etmesi istenir. Davranışlarını otoritenin istediği yönde düzeltmeyenler, değişik yollardan cezalandırılır. Çocuk, kabul edilmek ve onaylanmak ister; eğer aile ortamı ona kendi benliğini tanımlama özgürlüğü veriyorsa, sağlıklı bir biçimde olgunlaşma yolunda gelişir. Aile ortamı çocuğa kendi benliğini tanımlama olanağını vermiyorsa, o zaman, ailenin istediği yönde bağımlı bir kişi olarak gelişir; psikolojik ve sosyal olgunlaşması dumura uğrar.

    2)Olgun insanın ikinci özelliği kendini değerli bulmasıdır; onun, kendine saygısı vardır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Kendine saygı duymanın ve kendini değerli bulmanın çekirdeği aile içinde atılır. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip yüreklendiren aile üyeleri, çocuğun özbenlik değerinin tohumlarını ekmiş olur.

    3)Olgun insanın üçüncü özelliği beden, zihin ve manevi yaşam arasında denge kurmuş olmasıdır. Sırf bedensel görünüme önem veren ya da sadece düşünsel (entelektüel) faaliyetlerde doyum arayan kişiler, kendi çocukluklarında, içinde yetiştikleri aile içinde bedensel ya da entelektüel yönde uyarılmışlar, diğer yönleri geliştirilmemiştir. Aile sağlıklı ise, çocuk her yönünü geliştirmeye kendiliğinden yönelir. Beden ve zihin gelişiminin yanı sıra çocuğun manevi yaşamının temellerini atma da önemlidir. Çocuğun algılama düzeyine uygun, onun anlayabileceği kavramlar içinde, bedenle, zihinle, doğayla ve evrenle ilgili soruları yanıtlandırılarak, zaman içinde dengeli bir dünya görüşü geliştirmesi sağlanır.

    4)Olgun insanın dördüncü özelliği şöyle ifade edilebilir: Olgun insan, heyecan ve duygularını tanır ve onların gerçekçi bir biçimde ifade edilmesine olanak sağlar. Duygular, yaşamın en önemli enerjisini bir kapsül gibi içlerinde tutarlar. İfade olanağı verilmezse, enerji kapsül içinde sıkışır ve duygu ile beslenemeyen kişi gelişemez. Duygularımız ve heyecanlarımız iç ve dış dünya ilişkisinin daha etkili olmasını sağlar. Örneğin kızgınlık kişinin benlik sınırlarını ve onurunu korumasına olanak verir. Ama bu olanağı kullanmasına otorite izin vermez. Çünkü çocuğunun benlik sınırlarının olmasını istemez.

    Korku, tehlikeli durumlardan sakınmamıza yol açar. Bu demektir ki, hiç korkmayan insanın ömrü de kısa olur. Kendisini tehlikelerden korumasını bilemeyen kişi, mezarlıktaki adresine erken kavuşur. Diğer yandan, yeni bir aşamanın başlayabilmesi için, bir devrenin kapanıp bitmesi gerekir; işte hüzün, ayrılma zamanı gelmiş herhangi bir şey ya da kişiyi simgeler. Suçluluk, vicdan duygusunu oluşturmamıza yol açarken, mahcubiyet, kendi sınırlarımızı bilmemiz gerektiğini, gücümüzün sınırlarını öğretir. Sevinç, mutluluk, huzur duyguları her şeyin yolunda olduğunu, iç ve dış dünya ile ilişkilerimizin uyum içinde olduğunu gösterir. Gelişmiş olgun insan duygularına önem verir, onları dikkatle gözler ve duygularının kendisine söylediği mesajları anlamaya çalışır. Ayrıca, gelişmiş olgun insanın, ana baba olarak, çocuklarının duyguları hakkında içgörü kazanmasına önem verir. Gelişmiş olgun insanı yetişkin çocuktan ayıran en belirgin özelliklerinden biri, duygu ve heyecanlarını tanıması ve onlara gereken önemi vermesi ya da vermemesidir. Böyle olunca geliştiren ana baba, çocuklarının duygu ve heyecanlarını tanımalarına önem verir.

    Ailenin temeli karı koca arasındaki ilişkidir. Karı koca arasındaki ilişki sağlıklı ve bilinçliyse, o aile, çocukların gelişmesi için sağlıklı bir sosyal ortam oluşturur. Sağlıklı ilişki, iki kişinin bilinçli olarak düşünüp taşınıp, sorumluluk içinde aldığı karara dayanır. İlişkileri sağlıklı olan bireyler, birbirlerini değerli ve onurlu görürler. Ayrıca birbirlerini olduğu gibi kabul eder, değiştirmeye çalışmazlar. Kendilerinin ve karşıdakinin sınırlarının bilincinde olarak sürekli etkileşim ve dayanışma içindedirler; olgun insanlardır.

    Sağlıklı evlilikte karı koca arasındaki ilişkinin özellikleri arasında yukarıda saydıklarıma ek olarak şunları da eklemek gerekir: Doğru bildiklerini söylemekte ısrar ederler ve gerçekçi olmaya özen gösterirler, Ayrıca, manevi yaşamı zenginleştirmeyi, kendi bencil sınırları içine kapanıp kalmaya üstün tutarlar.

    Güven duygusu gelişmemiş insan değişik tutkunluklar geliştirir. Bu tutkunluklardan biri de, hiçbir şeyi atamama, eline geçen her şeyi biriktirmedir. Böylece, kendi iç dünyasındaki güvensizliği, dış dünyada biriktirdiği nesnelerle karşılamaya çalışır. Tanıdığı, kullandığı nesneleri biriktirerek, içinde bulamadığı emniyet, güven ve huzur duygularını elde etmeye çabalar.

    Ağlamak hüzün duygusunun bir ifadesi olabildiği gibi, özlem duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bazen kişinin çaresizlik duygusunun ya da kendine acıma duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bunun gibi daha birçok duygunun ifadesi olabilir. Duyguların ifade edilmesi önemlidir, sağlıklı olmanın işaretidir. ‘Duyguların kendisi sağlıklı bir yapıya uygun mu, değil mi?’ diye sorulabilir. Örneğin, sürekli çaresizlik duyan ya da kendine acıyan biri sürekli ağlıyorsa, ortada sağlıksız bir durum var demektir. Ama o duygular var olduğu sürece ağlayarak bu duyguları göstermesi doğaldır.

    İnsan duygularından utanmalı mı? Sağlıksız ailenin yaptığı maalesef bu. Çocuk duygu ve heyecanlarını ifade ettiği zaman sürekli utanca boğulmuş ve iç dünyasıyla ilişkisini kesmeye itilmiştir.

    Günümüzde medya ve giyim-kozmetik sanayinin etkisiyle olacak, iç güzellikten ziyade dış güzellik birinci planda. Bu da insanların bedenlerinin görünüşlerine daha fazla önem vermelerine yol açıyor. Ufak tefek bedensel kusurlar büyütülüyor, önemli ayıplar haline getiriliyor. Sağlıksız aile çocuğu utanca boğar, böylece kalıplanmış insanlar yetişerek, ailenin sağlıksız düzenini sürdürürler, kuşaktan kuşağa aktarırlar. Medya ve giyim-kozmetik sanayii, utanca boğulmuş insanların bu psikolojik durumundan faydalanarak para kazanmaya bakar. Gelişmiş insanların çoğunlukta olduğu sağlıklı bir toplumda, medya bu kadar etkili olamaz. Medya pek sağlıklı bir toplum istemez. Sağlıklı toplumda medya insanları istediği yönde o kadar etkileyemez. Toplumu sağlıklı kılacak yönde girişimleri medya ve giyim -kozmetik sanayii bir anlamda kösteklemek isteyebilir. Sağlığa önem veren insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, medya sağlık konularını işler. Sağlık konuları yayınlandığında daha çok izleyici bulur. Bu konular daha çok izleyici bulduğu için, sağlığı konu eden programların sayısı artar. Yani medya toplumu etkilediği gibi, toplum da medyayı yönlendirmektedir.

    Kendini sürekli dış ilişkileri ile tanımlayan kişi, yalnızlıktan nefret eder. Yalnızken kim olduğunu bilemez. Çevresinde sürekli kendini bilen, tanıyan insanların olmasını ister. Kendi iç dünyasıyla ilişkisi kuvvetli olan kişi ise yalnızlıktan sıkılmaz, hatta ara sıra kendisiyle baş başa kalmak ister. İlkine iç dünyasıyla baş başa kalmak ıstırap verirken, ikincisine zevk verir.

    Farz edin ki doğru bildiğinizi söyler ve yaparsanız arkadaşlarınızı kaybedeceksiniz. Kendiyle ilişkisine önem veren sağlıklı kişi, arkadaşlarını kaybetmekten hoşlanmaz, fakat kendisine olan saygısı her şeyden önemlidir. Bu nedenle, doğru bildiğini söyler ve öyle davranır. Yalnız kalmaktan korkan ise, arkadaşlarının istediği yönde davranır.

    Ana babalar bazen farkında olmadan utandırıcı mesajlar verebilirler. Örneğin, iyi not aldığı, sorulan soruları bildiği için çocuklarını öven, başkalarının yanında çocuğu için ‘ne kadar akıllı’ diyerek söz eden ana baba, hiç farkında olmadan, ‘bir sorunun cevabını bilmiyorsan çeneni kapa, bilmemek aptallık demek oluyor’ mesajını da vermiş olur. Ana baba soruların yanıtlarını bildiğinde çocuklarını övmesin mi, ‘Aferin oğluma, kızıma’ demesin mi? Böyle demezlerse, çocuklarını öğrenmeye nasıl teşvik edecekler? Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı, iyi not almak, elinizde olan iç koşulları içerdiği gibi, başkasının vereceği bir kararı ve başka dış koşulları da içerir. Bu dış koşulların denetimi elinizde değil. Sınavın yapıldığı gün başınız ağrıyor olabilir. Sınıfta çok gürültü olabilir. Kaleminizin ucu kırılabilir. Öğretmen yazdığınız ya da söylediğiniz şeyi, sizin söylemek istediğinizden farklı anlayabilir. Aldığınız notlardan ya da sınıfın birincisi olmanızdan dolayı övülüyorsanız, iyi not alamamaktan korkmanız doğal çünkü iyi not almak yüzde yüz sizin denetiminiz altında değil.

    Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı. Gayret göstermek, çalışmaktan zevk almak ve öğrenmeyi ve bilmeyi merak etmek, sizin denetiminiz altında olan süreçler. Bu süreçlerde başarılı olunca, eninde sonunda bilgi size gelir. Sürece önem veren eğitim, bazı günler, haftalar, hatta aylar çocuk iyi notlar almasa da uzun sürede en iyi sonuçları mutlaka alır.

    Sağlıklı ilişkide çatışma olur. Eşler arasında çatışma olmayan sağlıklı aile yoktur. Çatışma olmayan ailede, büyük bir olasılıkla, kişiler birbirine gerçekte olduğu gibi görünmeyerek, sosyal maskeler takarak etkileşimde bulunuyordur. Maskeler takarak birbirleriyle iletişim kuran aile sağlıklı değildir. Uzun süreli ilişkilerde çatışma doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman nasıl konuşulacağını bilmektir. Aralarında çıkan çatışmayı, birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler, sağlıklı bir aile kurarlar.

    Gelişmiş olgun insan olma ya da yetişkin çocuk olarak büyüme büyük ölçüde aileye bağlı bir olaydır. Aile yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır.

    Bahtım güzel olmamış diye yakınacağına, düşünerek kendi yaşamını kendi denetimin altına alman gerekir. Kızımın kendi güzel olacağına, bahtı güzel olsun diye bir şey yoktur. Çocukların bahtının güzel ya da çirkin olmasını anne ve babalar etkiler, biçimlendirir. Gübresini, suyunu, güneşini iyi alan bir çiçekle, suyunu ve güneşini iyi alamamış bir çiçek arasındaki farkı hemen görebilirsiniz. Biri gür olur, canlı olur. Öbürü cılız kalır. Bir bitkinin suya, toprağa ve güneşe gereksinmesi olduğu gibi, çocuğun da doğumundan itibaren karşılanması gereken temel psikolojik gereksinmeleri vardır. Çocuğun bu gereksinmelerini iyi karşılayan ana baba, çiçeğin gübresini, suyunu veren kişiye benzer. Çocuğun gereksinimleri karşılanırsa sağlıklı, güleryüzlü biri olarak yetişir. Çocuğun kucaklanmaya, tutulmaya, dokunulmaya ihtiyacı vardır. Dokunmanın yanı sıra çocuğun başka ihtiyaçları da vardır. Örneğin, çocuğun güven duyma gereksinimi. Yani çocuğun, ‘Beni koruyacak biri var’ duygusu. Çocuktan daha kuvvetli biri gelip onu dövebilir, ezebilir, öldürebilir. Çocuk sezgisel olarak bunu bilir ve kaygı duyar. Eğer çocuk, ‘Annem, babam kuvvetli, beni tehlikelere karşı korur’ duygusunu taşıyorsa, o zaman güven içindedir ve kaygı duymaz.

    Çocuğun bir yapıya, bir düzene de gereksinimi vardır. Ailede herkes karmakarışık bir biçimde yaşıyorsa, herkes aklına eseni yapıyorsa çocuk bu düzensizlik içinde şaşırır, neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayamaz. Farz edelim ki bir baba ya da anne, aklı estiği zaman çocuğu dövüyor, canı çektiği zaman seviyor. Çocuk bu durumda iyi bir karakter geliştiremez, şaşkın biri olarak yetişir. Çocuk niçin cezalandığını bilmek ister. Örneğin, anne, çocuğu bir gün ‘ellerin kirli’ diye dövüyor; ertesi gün, çocuk kirli ellerini yıkarken bu kez, ‘suyu israf ediyorsun’ diye dövüyor olsun. Burada bir düzensizlik var. Bu durumda çocuk şaşkına döner; sağlıklı bir karakter oluşturamaz.

    Çocuğun gereksinmelerinden biri de sosyalleşmedir. Çocuğun toplum hayatına uyumuna sosyalleşme denir. Yani, ailesi çocuğu topluma hazırlamalı. İnsanlarla nasıl konuşulur, kızınca ne yapılır, arkadaşlarıyla arasında sorun çıktığı zaman bu sorun nasıl çözülür, ana baba çocuğa bunları öğretmeli.

    Çocuğun bir başka gereksinmesi de onun uyarılma ihtiyacıdır. Çocuk oyun yoluyla, dünyasına giren acı, hüzün, neşe, korku veren olaylarla uyarılmak ister. Yani oyun çocuğun önemli gereksinimlerinden biri. Oyun çocuğun hayatında çok önemlidir. Çocuğun oyun oynaması önlenirse o insan sağlıklı gelişemez.

    Sözünü edeceğim bir gereksinme daha var. Çocuğun kendini değerli görme gereksinimi. Ana baba, çocuğun söylediklerini ciddiye alarak, onun isteklerini dinleyip onunla konuşarak, cezalandırdıkları zaman niçin cezalandırdıklarını açıklayarak, çocuğun yeteneklerini takdir ve teşvik ederek çocuğa, ‘sen değerlisin’ mesajını verirler.

    Bu gereksinmeler karşılanmadığı zaman çocuğa, ‘Sen ve senin gereksinmelerin önemli değil; senin var ya da yok olmanın önemi yok’ mesajı verilmiş olur. Bu mesajlar birbiri peşi sıra küçücük bebeğe verilmeye başlanınca, çocukta, ‘bu dünyada beni koruyacak, güvenebileceğim kimse yok’ kanısı oluşur. Çocuk doğuştan getirdiği bu doğal gereksinmelerinin karşılanmayışını, ‘Benim anam babam, henüz olgun ana baba düzeyine gelmemişler, ne yaptıklarının farkında bile değiller’ biçiminde yorumlayamaz. O küçücük haliyle, kendisinin ne kadar aciz olduğunu, ana babasının ne kadar büyük ve kudretli olduğunu bilir ve ‘bende bir bozukluk olmalı, sevilmeye, kucaklanmaya layık değilim, değersizim’ diye düşünür. Yani çocuk kendini suçlar, kabahati kendinde bulur. Bu yüzden gereksinmesi karşılanmamış çocukta kişilik çarpıklıkları oluşur ve bu çarpıklıklar onun davranışlarında kendini gösterir. Yani bir insanın davranışına bakarak, çocukken onun gereksinmelerinin karşılanıp karşılanmadığını anlayabiliriz.

    ‘Bende bir bozukluk var’ diye düşünen çocuk, kendinden utanır. Utanca boğularak yetiştirilen kişiler ne kendilerini, ne de başkalarını olduğu gibi kabul ederler. İnsanlarla ilişkilerinde sürekli ve değişmeyen bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Olumsuz karakter özelliklerinin en başta geleni mükemmeliyetçiliktir. Mükemmeliyetçi olanların, ne kendilerinde, ne başkalarında hiçbir kusura tahammülleri yoktur. Hiçbir zaman tatmin olmazlar; her şeyde mutlaka bir kusur bulurlar. Küçükken iyi bir çocukluk geçirmeyen insanların bir diğer özelliği de sürekli öfkeli, asık suratlı olmalarıdır. Kendilerine güvenleri olmadığı için başkalarının onlara yaklaşmasını pek istemezler; öfkeyle, asık suratla, kişileri kendilerinden uzak tutarlar. Çevrene şöyle bir bak, kaç tane güler yüzlü insan görürsün?

    Çocuklukları sağlıklı geçmemiş insanların bir başka özelliği de sürekli eleştirici olmalarıdır. Bu kimseler çocukluklarından getirmiş oldukları utanç duygularını eleştirme ve suçlama yoluyla kendi çocuklarına aktarırlar. Eleştirme ve suçlama ana babada nasıl bir tutku halindeyse, bir süre sonra çocukta da bir alışkanlık haline gelir. Bir diğer özellik aşağı görme, hor görmedir. Aşağı görülerek büyüyen ve kendi özbenliğinden utanan çocuk, diğerlerini aşağı görerek kendi utancını saklamaya çalışır. Başkalarını hor görmek ve aşağılamak onun karakterinin bir parçası haline gelebilir. Bir başka özellik herkese, her yerde, her zaman hoş görünme ve hoş davranmadır. Bu kişiler, hoş davranmayı bir zırh olarak kullanırlar. Böylece sahte bir dostluk ve yakınlık havası yaratarak, kimsenin kendilerini üzecek dürüstçe bir söz söylemesine izin vermezler, ilişki içinde bulundukları kişilere de gelişme fırsatı vermezler. Son olarak bahsedeceğim bir özellik, haset ve kıskanmadır. Başkalarının başarısı, kişiliği, malı, arkadaşlığı, eşi onların kendi iç boşluklarını hatırlatacak bir nitelik taşıyorsa, derin bir haset içinde kıvranırlar.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz