Yazar: nilaylaylom

  • İrlanda Ve Türkler

    İrlanda Ve Türkler

    İrlanda deyince benim aklıma Dublin şehri, şarkıcı Johnny Logan, çocukluğumun efsanevi filmlerinden ”İrlandalı Kız”, kocaman dalgalı sahiller ve şatolar gelir. Haritadaki yerini ve doğasını bilirim..
    Oysa biz Türklerle İrlandalıları birbirimize gönülden bağlayan öyle bir şey varmış ki…

    Belgesel  kuşaklarını  izlemeyi severim; bir çoğunuz gibi.

    Benim favorim, başka diyarlara yolculuklar.  Bu programları ülkemizde veya dünya ülkelerdeki insanların yaşamlarını ne şartlar altında sürdürdüğünü, kendi yaşamımla ne gibi paralellikler veya zıtlıklar gösterdiğini, toplumların olaylar karşısındaki tepkilerini inceleme fırsatı verdiği için seviyorum. İzledikten sonra genellikle içsel bir yolculuk başlar benim için. Öz eleştiriler yaparım.  Kendi adıma, şehrim adına, ülkem adına…

    Bugün, güneşli ama hafif serin bir sabahın kahvaltısı arkasından televizyonda bir yolculuk programına rast geldim. Elimde demli çayım, pufidik kanapem üzerinde yaşayacağım bir sabah keyfi beni beklemekteydi anlaşılan.

    Ekranda  izleyicilere İrlanda tanıtılıyordu.  Şanslıydım, programı henüz başında yakalamıştım.

    Program her gezi programlarında olduğu gibi sokaklar, tarihi ve doğal güzelliklerini peş peşe sunarak keyifli bir şekilde sürüyor.  Gösterilen bir kaç bölgede yerleşim alanları içinden nehirler geçiyor. Bazı nehirlerin çevresi göz alabildiğince yemyeşil, bakımlı çayırlarla çevrili. Çimenlerin üzerinde çocuklar çıplak ayaklarıyla hatta yuvarlanarak oynayıp eğleniyorlar. İnsanlar ellerinde sandviçleri, içecekleri atıştırıyorlar. Sanırım hiç biri ellerindeki çöpleri yemek yedikleri yerde bırakıp gitmiyorlar ki, çayırlar tertemiz. Çocuklar otların arasında özgürce yuvarlanabildiklerine göre, tehlikesiz de. Zira hiç kimse içtikleri soda veya cam şişedeki diğeri içecekleri bitirip, şişesini kırarak yerlere atmamış. Öyle yapsalar bu  çocuklar o yeşilliklerin arasında böylesine özgür ve mutlu oynayabilir mi? Ne güzel diye içimden geçiriyorum… Keşke bizim de çayırlarımız böyle olsa, bizim çocuklarımız da…

    Birden keyifli giden program içimi sıkmaya başlıyor. Şehirlerin içinden geçen nehirlerin kenarlarında çöp yığınları, eski araba lastikleri, hayvan ölüleri, inşaat molozları, evsel atıklar yok.. Daracık kıyı kenar mahalleler bile tertemiz. Her yer insanların hak ettikleri gibi mutlu ve sağlıklı yaşamaları için doğallığı bozmadan tertemiz ve bakımlı.

    Çaydan vazgeçtim. Reklam arasında kendime  sert bir kahve yapıp izlemeye devam ettim. Ülke boydan boya yemyeşil. Galiba orada gördüğü her yeşil alana bina yapma heveslisi müteahhitler ve  belki de cebi biraz para görünce kendine kurtarılmış bölgeler gibi tecrit yaşam alanları oluşturmak isteyen sonradan türedi zenginler yok. Talep olmayınca arz da yok demek ki…

    Sosyal İşler Bakanı ile bir sokak röportajı yapıldı. Kadın bakan soruları cevaplarken çevreden gelen geçen hiç kimse kamera ve bakanla ilgilenmedi. Ekranda  unvanını yazmasalar bakan olduğunu anlamayacaktım. Korumaları falan yoktu.  Sıradan bir vatandaş gibiydi. Galiba onu hiç tanımıyorlar veya pek sevilen bir kabine üyesi değildi. Hiç kimse onunla ilgilenmedi. Kadraja sığmak için hiç kimse itişip kakışmadı.

    Sıra Drogheda’yı tanıtmaya geldi.

    Buradaki geçmiş yıllarda  premier liginde şampiyon olmuş Drogheda United FC  futbol kulübü ziyaretinde formalardaki ay yıldız arması ilgimi çekti. Kulübün renkleri bordo mavi ve arması ay yıldızdan oluşuyor. Trabzonspor’un da kulağını çınlatan sunucu formadaki ay yıldızı sorunca ilginç bir ayrıntı ve  İrlandalılarla Türkler arasındaki özel gönül bağı ortaya çıkmış oldu.

    1847 yılında o dönemde İrlanda’yı kasıp kavuran bir kıtlık olmuş. Bu kıtlıkta ülkede insanlar ve hayvanlar çok ağır kayıplar vermiş . İrlanda halkının büyük bir kısmı adından bugün tabut gemiler diye bahsedilen  gemilerle başka ülkelere;  eğer gemilerde hayatlarını kaybetmemişlerse, göç etmişler. Bu kıtlık sırasında Dublin’deki anne ve babasını açlık yüzünden kaybeden İrlandalı saray doktoru Osmanlı Sultanı’na bundan bahsedince Abdülmecid Han derhal İrlanda halkına yardım edilmesi yönünde karar almış.

    10 000 pound nakdi yardım yapılmasını buyurmuş. Ancak İrlandalılar bu miktarı kabul edememişler. Zira aynı anda Kraliçe Victoria 2000 pound tutarında nakdi bir yardım yapmış bulunmuş. Ve yasalara göre Kraliçe’nin yardım miktarından daha fazla yardım yapılması ve bunun kabul edilmesi mümkün değilmiş. Bunun üzerine açlıkla mücadele eden İrlanda halkına yardım etmeyi mutlak isteyen Osmanlı  Sultanı 1000 poundluk nakdi yardım ve peşinden 3 gemiyle 9000 pound tutarındaki ayni yardımı  yola çıkarmış. Kraliçe’yi kızdırmaktan korkan bazı işgüzarlar bu gıda yardımı dolu gemileri İrlanda’da limanlara yanaştırmamışlar.  Ancak Drogheda limanı bu gemilerin yanaşmasına izin vermiş ve İrlanda halkı bu limandan ülkeye yayılan Osmanlı Sultanı’nın yardımları ile kıtlıktan kurtulmuş.

    İzlediğim programda şunu gördüm ki İrlandalılar bu yardımı  hiç unutmamış. Sunucunun Türk olduğunu öğrenen sokaktaki halk önce konuyu kısaca anlatıyor ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen o günler için bugün bile teşekkür ediyor. Ne vefakar bir halk. İçim acıyor. Biz bugünlerimizi, özgürlüğümüzü, demokrasimizi  borçlu olduğumuz yakın tarihimiz kahramanlarına bile böyle davranmıyoruz.
    Ne çelişki. Ne çabuk unutabiliyoruz?

    Drogheda United FC futbol takımı ise bu yardımın kendi şehirlerinin limanından İrlanda halkına ulaşmasının tatlı gururunun nişanesi olarak amblemlerini ay yıldız olarak seçmişler. Ülkenin önemli bir otelinin duvarına da Türk halkına teşekkürlerini bildiren bir plaket asmışlar.  Yine orijinali Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenen  1847 tarihli ülkenin asilzadeleri tarafından kaleme alınmış bir teşekkür ve minnet duygularını yazdıkları mektubu da göndermişler.

    Ülke açlık günlerini unutmamak için bir anıt heykel yaptırmış ve birkaç aç, ıstırap içindeki insan figürüne  kemikleri sayılan bir köpek figürü de eşlik etmiş.

    Türkleri çok sevmeleri ve ülkelerinde vatandaşlarımızın işlettiği  iş yerlerini tercih etmelerinin ardında yatan bu duygusal gerçeğin ardından bir berber dükkanına giden sunucu buranın çok popüler bir yer olduğunu ve sakal tıraşının  ardından sıcak havlu uygulamasının İrlanda’da sadece Türklerin işlettiği dükkanlarda yapıldığını söylüyor. İşletme sahibi ile yapılan söyleşide usta bildiğimiz damat tıraşı uygulamasını burada her tıraşta yaptıklarını ve bu sayede berberlik işinde haklı bir şöhrete sahip olduklarını söyledi.

    Sunucu çekim tarihlerine denk gelen ulusal bir bayram günlerinde yaşanan coşkuyu, bu bayramın hakkıyla kutlanabilmesi için yetkililerin, kurumların ve halkın el ele vererek nasıl çabaladığını anlatınca içim cız etti. Hep bir arada eğlenen halkın coşkusuna nedense katılamadım. Başka duygular o anda beni engellediği için ekrandan taşan eğlence havasına ortak olamadım.

    Program bitti. En azından  artık bir İrlandalı ile karşılaştığım zaman Türk olduğum için  bana neden sempatiyle bakacağını biliyorum.

    Kaynak: OYA ENGİN gazete.tiyatroterapi.com

  • Çocuklarınız Şımarık Arkadaşlar

    Çocuklarınız Şımarık Arkadaşlar

    İster kızın ister kızmayın. Kavgada söylenmez deyin. Yumuşak karnımıza vurdun, stratejik hata yaptın deyin. Sen ne anlarsın, çocuk mu baktın büyüttün deyin. Ne söylerseniz söyleyin, çocuklarınız şımarık.
    Ama sorun onlarda değil. Uyuyan insana gidip “Hadi uyan” diye bir tane patlatan, canı yemek yemek isteyince odada gözüne kestirdiğine beni sen yedir diyen, istediği olmayınca avaz avaz bağıran, ağlayan çocuğun kabahati yok. Bütün suçu siz işteyken ona bakan anneanne-babaanneye, bakıcıya, yuvaya, geleneklere, göreneklere, topluma da tek başına yıkamazsınız.
    Bu şımarıklıkta payınız var. Çünkü onu şımartan nedenler sizi de şımartıyor. Mesela evde bir tür aile arası kabul günü var. Kapıdan giren “Aaaaa” diyor, “Bu da kimmiş?” “Gel bir öpeyim.” “Sen ne tatlı, ne güzel bir şeysin.” Herkes çocuğunuzu öper kucaklarken, ona övgüler yağdırırken, onu kucaktan kucağa gezdirirken yüzünüzde mutluluğun ötesinde bir ifade beliriyor. Kimsenin kulağına eğilip demiyorsunuz: “Bu kadar ilgilenmeyin, çok şımarıyor.”
    Çocuğa anlayış gösterilir. Çünkü o daha olmamış insandır. Doğruyla yanlışı ayıramaz. Ortamın neşesi gerçekten de çocuktur ve bazen kafa da şişirir.
    Çocuğunuzla gurur duymanız normal. Biri onu sevince mutlu olmanız doğal. Normal olmayan, siz çocuğunuz üzerinden puan kazanacaksınız diye, onun sayesinde ilgi çekeceksiniz diye, ortamdaki herkesin çocuğunuzdan sopa yemeye, onun elinde oyuncak olmaya mecbur olması. Sizin olanlara seyirci kalmanız.
    Eşin dostun eğlencesi, takdir belgeniz olan çocuğunuzun vapurda, otobüste, kafede, restoranda ayakkabılarıyla koltuklara sandalyelere çıkmasına ses çıkarmamanızla ilgili de sıkıntılarım var. Yerlerde yuvarlanıp insanların tepesine çıkarken, bir çocuğunuza bir de onun yaptıklarına maruz kalanlara bakıyorsunuz. Gülüyorlarsa, gülümsüyorlarsa, seviyorlarsa, onunla ve sizinle konuşuyorlarsa mutlu oluyorsunuz.
    Çocuğun çocuk olduğunu kabul ediyorum, ama ona yumurcak, oyuncak değil, yetişkin değil insan muamelesi yapmak istiyorum. İnsan muamelesi yapılan çocuğun da bunu anladığını ve sakinleştiğini görüyorum, biliyorum. Siz de dikkat edin, çocuk eğitimlerini örnek aldığınız memleketlerde, tatil için ülkenize gelen turist ailelerinde görüp imrendiğiniz, bağırıp çağırmayan, ağlamayan, taşkınlık yapmayan çocuklara anneleri babaları sizin gibi davranmıyor.
    Çocuklar büyükleri anlıyor. Eğer büyükler onlarla konuşmayı bilirlerse. İki çocuğu olan bir arkadaşım var. O işe giderken çocukları arkasından ağlamıyorlar, o yokken de ağlamıyorlar, o eve gelince sarılıp akşam rutinlerini yaşıyorlar. Ona dedim ki “Nasıl oluyor bu?” Dedi ki: “Ben onlarla hep konuştum. Bebekliklerinden beri gidiyorum ama döneceğim dedim ve hep de döndüm. Bence beni anlıyorlardı, bu yüzden ben giderken arkamdan ağlamıyorlar ve gün içinde beni defalarca arayıp konuşmak istemiyorlar, hep geri döndüğüm için bekliyorlar. Herhalde bana güveniyorlar.”
    Üç dil konuşan bu arkadaşımın tek kelime İngilizce veya Fransızca bilmeyen, kültür patlaması da yaşamayan bir yardımcısı var. Gelen giden, anneanne babaanne çocukları biraz fazlaca seviyor. Ama bu çocuklar şımarık da değiller. Büyükler sohbet ederken onların sözünü elbette kesiyorlar, ama “Sen yerinden kalk ben burdan geçicem” diye diretmiyorlar. “Bana ne oynayalım, şimdi oynayalım” diye kimseye oyuncak fırlatmıyorlar.
    Çocuğun nasıl şımartılmayacağını söylemek için çocuk sahibi olmaya gerek yok.
    Ayrıca çocuğunuzu bu kadar şımartmaya hakkınız da yok. Hayat böyle değil. Mücevher muamelesi yaptığınız çocuğunuza, siz devam etseniz de bir yaştan sonra başkaları mücevher muamelesi yapmayacak. Bundan sonra onun kendini nasıl hissedeceğini, yeniden aynı ilgiyi görmek için hangi yollara başvuracağını düşündünüz mü?
    Çocuklarınız şımarık arkadaşlar. Ve sizin bu şımarıklıkta payınız var. Alıştığı ilgiyi görmediğinde önündeki tabağı yere devirmesi sinir bozucu. İstediğini -size ve mesela ortamdaki diğer insanlara- yaptırana kadar, bazen gözünde tek damla yaş olmadan avazı çıktığı kadar bağırması sinir bozucu. Ve siz çocuğunuz üzerinden ilgi toplamak, takdir edilmek istiyorsunuz.
    Daha asap bozucu olan da bu.
    Kaynak: HaberTürk / Özlem Kartal
  • Hızlı Ve Uzun Süreli Schengen Vizesi Nasıl Alınır?

    Hızlı Ve Uzun Süreli Schengen Vizesi Nasıl Alınır?

    Schengen vizesi yani nam-ı diğer şengen vizesi nasıl alınır?

    Bunu elbet bilirsiniz ya da bilmeseniz de size bir şekilde öğretirler. Seyahate niyetlendiğinizde yığınla evrak, bürokrasi, koşturmaca… Masraf, hiç kolay değil. Bir de bu kadar uğraşıyla aldığınız Schengen vizesi kısa süreli olursa sevinsem mi üzülsem mi bilemez insan. Üstelik aniden çıkan fırsatları, promosyon turları kaçırmamak için hazırda bulunan Schengen vizesi gibi tatlısı da yoktur elbette. Peki, en hızlı Schengen vizesi nasıl alınır ya da uzun süreli Schengen vizesi almanın püf noktaları nelerdir?

    UZUN SÜRELİ SHENGEN VİZESİ NASIL ALINIR
    1 – Hep aynı ülkeye başvurmak (Schengen sizin pek çok Avrupa ülkesinde dolaşmanıza izin verse de en az bir kez aldığınız ülkeye girmelisiniz)
    2 – Schengen vizenizin süresi ne olursa olsun ilk girişinizi aldığınız o ülkeye yapmak sizin bir daha seferki en büyük referansınızdır. Sözünde duran bir kişi olduğunuzu gösterir. Bu da sizin bir sonraki vizede daha uzun alma ihtimalinizi güçlendirir.
    3 – Mali durumunuzu eksiksiz, geniş ve bolca göstermek. Bu konuda banka hesabı, tapu, ruhsat, mal, mülk, emekli cüzdanı ne var ne yoksa gösterin ya da güçlü bir sponsor belirtin. Sizi çulsuz sanmasınlar.
    4 – Emekli iseniz şansınız biraz daha fazla. Özellikle Yunanistan ve Fransa, emeklilere uzun vize verme konusunda oldukça bonkör olabiliyor.
    5 – Çalışıyorsanız firmanızın iyi tanınır ve güvenilir olması çok etkili ve sizin  firmada çalışma süreniz elbette. 3 aydan kısa süre o firmada çalışıyorsanız pek şansınız olmaz. Uzun süre çalıştığınız firmadan çıkmadan Schengen’e başvurup bir kenara koyabilirsiniz.
    6 – Ticari vize başvurusu yapmak… İnternetten gideceğiniz ülke için birkaç fuar bileti veya ücretsiz davetiye ayarlayıp ticari Schengen vizesine başvurmak da vize sürenizin uzun olması için iyi bir ipucu.
    7 – Değişik tarihlerde yapılmış uçak ve otel rezervasyonları da “bak gidicem dönücem ama işim bunla bitmiyor ki canım” demenin bir başka yolu. Çok uçmamak kaydıyla uzun tarihli vize almanızda oldukça faydalı bir yöntemdir.
    8 – Asla hiçbir ülkeden ret yememelisiniz. Pasaportunuzda “ret” damgası varsa değil uzun, kısa süreli Schengenvizesi bile alamayabilirsiniz. Bu durumda ret edilmiş pasaportu çamaşır makinenizin ön yıkamalı uzun programında bir güzel yıkayın. Aaa o ne? Okunmaz hale mi gelmiş. Haydi bakalım Emniyet Müdürlüğü’nden tertemiz yeni bir pasaport çıkartmaya. Hem de hiç retsiz pırıl pırıl : )
    9 – Vize müracaatınıza daha evvel uzun süreli vize almış bir yakınınızla birlikte başvurmak… O vizesini yenilerken sizin de araya karışıp onunla aynı süre vize almanız işten bile değil. Ne demişler komşuda pişer, bize de düşer.
    10 – Daha evvel ülkeye kaçak yollarla girmiş veya vizesi bittiği halde o ülkede kalmaya devam eden bir yakınınız varsa onu unutun. Asla hatırlamayın, hatırlatmayın. Onlar sorana kadar bahsetmeyin bile. Bu sizin için büyük bir eksi puan olacaktır. Hatta zamanında Avrupa ülkelerine çok fazla kaçak göç olduğundan doğum yerinizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde olması bile Schengen vizesi için büyük bir dezavantaj oluşturuyor. Maalesef adamlar, bunun hemşerisi kalmış bu da dönmez diye saçma bir düşünceyle kısa süreli vize veriyorlarmış (bence de çok büyük haksızlık).
    Tüm bunların yanı sıra, uzun süreli vize almak biraz da şansa bağlı. O sırda ülkenin ekonomik durumu, iki ülke ilişkileri hatta konsolosluktaki genel hava bile süreyi etkiliyor.
    Dilerim bir gün istediğimiz yere hiç vize sorunu olmadan gider gezeriz. Dilerim ülkemiz öyle güçlü, öyle prestijli bir ülke olur ki değil vize almak, aman şu kıymetli Türkler gelsin de ülkemizi şereflendirsin diye bekler hergeleler. Ama o zamana kadar tek yol Schengen.
    KAYNAK: Gezimanya
  • Sürekli Kendisiyle Meşgul Kariyerci Orta Sınıf

    Sürekli Kendisiyle Meşgul Kariyerci Orta Sınıf

    Kariyer fikrini yaratan kapitalist deha, bireyin kendine yönelerek atıl kalmasını keyifle izler.
    Kariyer fikrinin kışkırttığı kazanım arzuları, insana vaat ettiği tatmini bir türlü yaşatmaz. Bu nedenle tatminsizlikten, hoşnutsuzluktan kurtulamayan beyaz yakalılar, zamanla birer mutluluk avcısına dönüşebilir.
    Mutluluk peşinde ve sürekli kendisi ile meşgul kariyerci orta sınıf, amacına ulaşmak için denemedik şey bırakmaz. Onları, hafta sonları yaşam koçluğu kurslarında bir üst sertifika peşinde koşarken görebilirsiniz. İş çıkışı soluğu “yaşama sanatı” başlıklı bir atölyede alabilirler. Bir bakmışsınız kırmızı otel halısının üstünde çember kurmuş, “kendilerini tutkulu yapacak” oyunlar oynuyorlar! Hatta onları ateşin üstünde yürüten, hep birlikte zıplayıp “Ben iyiyim, güçlüyüm!” diye bağırmalarını, birbirlerine sarılmalarını isteyen hokkabaz bir eğitmen, hızını alamayan beyaz yakalılar için hazırda bekler.
    Bitmeyen kendini arama hali
    Kariyer fikrini yaratan kapitalist deha, modern insanın sürekli kendi ile meşgul olmasından son derece memnundur. Bireyin kendine yönelerek atıl kalmasını keyifle izler. Onun çizdiği sınırların içindeki kişi, en fazla başkalarına mutluluk öğütleri veren birine dönüşebilir.
    Çözümüne katkı sağlayabileceği sorunlar vardır, ancak kendini sorumlu hissetmez, hatta bunlar karşısında oralı bile olmaz. İnsanlık ve doğa türlü türlü sorunla boğuşurken, nitelikli insanlar kendini aramaktadır.
    Önemli bir potansiyel, hayata gerçek anlamda bir katkıda bulunmadan, kendi kendine yaşlanıp bir kenara çekilir. Hayat akarken, kariyerci orta sınıf ruhsal dengesini hizaya getirmekle meşguldür.
    Toplumu ilgilendiren konularla ilgili yüzeysel bir fikre sahip olmayı yeterli görürler. Kendi ile meşgul plaza insanı hayatın merkezine de kendini oturtur. Sıkı bir bencillik gücüne güç katar. Kentlerimiz danışmanlara, psikologlara, kişisel gelişimcilere giderek, kendi değerini her şeyin üstünde tutma öğüdünü dinleyenlerin, işi-evi ve kedisi arasında geçen yalnız hayatlarına şahitlik eder.
    Oysa dünya, binlerce yıldır biriktirdiği zengin düşünce mirasını, insanın önüne sermiştir. Kült romanlar, şarkılar ve filmler ile filozofların, sosyal bilimcilerin hayata dair bulup çıkardıkları kocaman bir hazinedir ve elimizin altındadır. Ancak kariyer odaklı orta sınıf, yaşadığı yoğun kapitalist manipülasyon nedeniyle burnunun ucundakileri göremeyebilir.
    Çözümü önüne çizilen sınırlar içinde, sorunun kaynağında arar durur. Bir ürünün nasıl daha fazla satacağını bilir ama nasıl derinleşebileceğini bilemez. Kısa yoldan komik mutluluk reçetelerine (İyileştiren şarkılar adlı müzik albümlerinin satılması gibi) sahip olmak ister. Nasılsa her şey satın alınabiliyor!
    Ancak yaşadığı hoşnutsuzluktan, tatminsizlikten kurtulamaz. Kendini aradıkça bulamaz. Dil bilir, başka memleketleri bilir, yapılması gerekenleri bilir, imkânı da vardır, ancak kendi insanlarına yardım etmek aklına bile gelmez; atıl kalır.
    Kendini ararken kaybeden, atalet içindeki eğitimli, nitelikli insanlar, destek bekleyen doğaya ve insanlara karşı bir tür haksızlığı temsil ederler.
    Bertrand Russell’ın bir sözü durumu açıklar; ”Mutluluğa ulaşmanın tek yolu dış dünya ile ilgilenmektir.”
    Kaynak: Fırat Devecioğlu / cafrande.org
  • Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Okulların Yeni Nesil Annelerle Sınavı

    Daha çocuğu dünyaya gelmeden glutensiz, doğal, organik, GDO’suz bebek mamalarının neler olduğunu hatmeden, çocuğunun adına sosyal medya hesabı açan, okuyacağı okulu, çalacağı müzik aletini, yapacağı sporu belirleyen, çocuk yetiştirmeyi kitaplarla öğrenen yeni nesil annelerle okulların başı fena halde dertte.
    Sosyal medyada bebek fotoğrafları paylaşmakla başlayan, cafcaflı doğum günü partileriyle coşan, annelik bloglarını takip eden, ‘harika çocuklar yetiştirme’ yolunda saçını süpürge eden, anne-kadın-beslenme-sağlık sitelerinin vazgeçilmez takipçileri olan bu nesil, kendi annelerinden daha bilinçli olsa da daha stresli ve takıntılı. Kuşkusuz tek istekleri çocuklarının mutluluğu. Onların bütün istek ve ihtiyaçlarını hissedip hemen hazır eden, bütün gününü tasarlayan bu model anneler, kolejlerden de çocuklarına kendileri gibi ‘çok özel davranmasını’ istiyor. Öğretmenleri olur olmaz saatlerde arayıp, çocuklarının ne yediğini soruyor, istemediği çocuklarla aynı sınıfta olmalarına karşı çıkıyor, her aşamada okula müdahale etmek istiyorlar.
    Evet, bir çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işlerinden biri. Annelere de bu konuda çok fazla sorumluluk düşüyor. Üstelik çalışan anne sayısı da gittikçe artıyor. ‘Mükemmel anne’ ya da ‘süper anne’ sendromundaki yeni nesil işe, bakıcıya, okula koşturup bütün günü planlarken çocuğunun da en iyi şekilde büyümesini istiyor, geleceğine yönelik kaygılar duyuyor. Ama unutmasınlar ki bunu yaparken hem kendilerine hem de çocuklarına çok fazla yükleniyorlar.
    Çocuklarının en iyi okullarda okumasını, çok iyi yabancı dil bilmesini, çok yönlü gelişmesini bekliyorlar. Bunun için de çok kaynak tarıyor, yanlış yapmaktan korkuyor, kendilerini sorumlu tutuyorlar. Ancak bütün bunlar onları ilmek ilmek kendilerine bağlamakla ve özgüvensiz çocuklar yetiştirmekle sonuçlanabiliyor.
    Oysa çocukların iyi yetişmesi için öncelikle onlara sorumluluk vermek gerekiyor. Bırakın çocuğu bahçede biri itsin ki kalkmayı öğrensin, bırakın çocuğunuz düşsün ki koşmayı öğrensin, bırakın kirlensin ki öz bakım becerisini kazansın, bırakın arkadaşıyla tartışsın ve kendi barışsın ki sonrasında daha depresif hale gelmesin.
    Sizlerle birlikte sürekli koşturup, sizin planladığınız kursa, spora yetişmesin. İhtiyaçlarını kendisi belirlesin, fanustan çıksın. İhtiyacı olduğunda siz yanında olun, size güvensin yeter.
    KENDİLERİNE BAĞLI ÇOCUKLAR
    Ellerinden düşürmedikleri kişisel gelişim kitaplarıyla süper anneliğe soyunan bu model ebeveynler, çocuklarını sürekli gözetleyip kontrol altında tutar. Çocuklarının mükemmel olmasını isterler. Kusursuz, ideal çocuk için planlar çoktan hazırlanmış, bütün kurallar konulmuş, adımlar atılmıştır bile. Sözde özgür ama ipleri kendilerine bağlı çocuklar yetiştirirler. Ne zaman ne yiyeceklerini, kaçta uyuyacaklarını, ödevlerini, kurslarını, her türlü aktivitelerini planlayıp onları da uymaya zorlarlar.
    TİPİK ÖZELLİKLERİ
    Okul yöneticilerini ve öğretmenlerini 7 gün 24 saat arayarak yönlendirmek isteyen yeni nesil annelerin tipik özelliklerini eğitimciler şöyle sıralıyorlar:
    SORUMLULUK VERMEYENLER: Çocuk adına her şeyi yapar ama onun yapabileceklerini örselerler. Üstelik bunun farkına bile varmazlar. Odalarını toplamasına fırsat vermez, ayakkabısını bile kendileri bağlar, yemeği önlerine koyar, hatta kaşıkla ağızlarına verirler.
    PROBLEM ÇÖZME BECERİSİ KAZANDIRMAYANLAR: Onların çatışma yaşamalarına izin vermez, olabilecek sorunları kendileri çözer, arkadaşlarına bile müdahale ederler. Ama çocukların ergenlik çağına geldiklerinde en küçük problemi büyükmüş gibi algılayacaklarını, problem çözme yetilerinin gelişmeyeceğini anlamak istemezler.
    MARKA BAĞIMLILARI: Kılık kıyafete çok önem verip, çocuklarını da çoğu zaman marka bağımlısı yaparlar, ama bunda kendi sorumlulukları yokmuş gibi davranırlar.
    TEMİZLİK HASTALARI: Çocuklarının kirlenmesine izin vermezler, sürekli yıkanmasını isterler. Mikrop kapmaları en büyük korkularıdır.
    ORGANİK BESLENMEYE TAKINTILILAR: Çocuklarının okulda ne yaptıklarından çok nasıl beslendiğini, neler yediğini merak ederler.
    YABANCI DİL TUTKUNLARI: Çocukların okulda sadece İngilizce öğrenmeleri, konuşmaları onlar için en önemli şeydir. Yabancı bakıcı seçer, akşamları kendileri de evde İngilizce konuşur, filmleri İngilizce seyrederler.
    ÇOCUKLARINI ÜSTÜN GÖRENLER: Çocuklarının gerçekleriyle karşılaşmaktan hoşlanmazlar. Onların hep yaratıcı, akıllı, üstün zekâlı olduğunu düşünürler. Çocuğun güçlü ve güçlendirilmesi gereken yönlerini görmezden gelirler. Sınavda başarısız olduğunda, bir müzik aleti çalamadığında suçu okulda ya da eğitim sisteminde ararlar.
    AŞIRI KORUYUCU VE EVHAMLILAR: Çocuklarının başına bir şey geleceğini düşünerek onları her türlü tehlikeden koruyacaklarını sanırlar. Onların okulun bahçesinde koşmalarını, hareket etmelerini bile engellemek isterler. Dizlerinin kanaması, düşmesi durumunda okulu birbirine katarlar.
    BAŞKA ÇOCUKLARI ETİKETLEYENLER: Doğum günü partilerinde, sınıf buluşmalarında başka çocukları “yaramaz”, “tembel” “sorunlu” diye etiketleyerek bunu WhatsApp gruplarına taşırlar.
    BAKICI KANALIYLA YA DA ONLİNE ANNELİK YAPANLAR: Tatile ya da her yere çocuklarıyla giden ama onlarla ilgilenmeyenler bu gruba giriyor. Aşırı sosyaller ama çocuğunu sepet gibi taşıyıp, birlikte kaliteli zaman geçirmezler.

    KAYNAK: Hürriyet / Nuran Çakmakçı

  • Şair Pietro Della Valle ve Galata

    Şair Pietro Della Valle ve Galata

    İtalyan şair ve gezgin Pietro Della Valle, İstanbul’un semtlerinden Galata’ya yolu düşenlerden biri. Yaşadığı aşk acısını unutmak için farklı milletlerden yolcuları taşıyan Grand Delfino isimli kırk beş toplu bir Venedik savaş kalyonuna binen gezgin, 15 Haziran 1614 tarihinde Galata açıklarına vardı. Della Valle seyahatinin ilk durağı olan İstanbul’a ayak bastığında, 12 yıl sürecek uzun yolculuğunun, onu dünyanın en büyük aşk acılarından birine daha sürüklediğinden habersizdi. Della Valle’nin farklı kültürlerden gelen insanlarla yaşadığı iki aylık deniz tecrübesi, onu İstanbul’un, özellikle de Galata’nın kültür mozaiğine alıştırmış olmalı. Della Valle’nin çağdaşı Evliya Çelebi’nin Galata’nın o dönemdeki nüfusu için “200 bin kâfir, 64 bin Müslüman” tahmini her ne kadar tarihçiler tarafından abartılı gözükse de 17. yüzyılda Galata’nın 93 mahallesinin 70’inin Rum, 17’sinin Müslüman, üçünün Avrupalı, ikisinin Ermeni ve birinin Yahudi olduğunu biliyoruz. Sadece bu bilgi bile Galata’nın demografik çeşitliliğinin Della Valle’nin tasviriyle örtüştüğünü gösteriyor.

    Pietro Della Valle’nin bir yılı aşkın İstanbul macerasının odağında Galata vardı. Dönemin Venedik Elçisi Almoro Nani’yle kurduğu arkadaşlık, Padişah I. Ahmed’in huzuruna çıkmasını sağladı. Buranın adetlerine göre giyindi, yaşadı. Türkçe öğrendi, yazma kitap topladı. Doğu’nun edebi kalıplarına merak sardı. Divan geleneğinde yazdığı 41 sayfalık eserinde kendini şöyle tanımlıyordu: “Hayret uyandıran bir şekilde yüzüm değişir; yüzümle birlikte, istediğim zaman, istediğim gibi sesim ve konuşmam da. Ve o kadar değişir ki beni, Araplar Arap, Persler Pers sanır.” Della Valle’nin büyük acısına gelecek olursak; İstanbul’dan sonra yoluna devam eden gezgin, Ekim 1616’da Bağdat’ta Mardinli bir Hıristiyan olan Sitti Maani ile tanışıp evlendi. Gezmeye beraber devam ettiler. Sitti Maani 1622 yılının sonunda İsfahan’da bir düşük yaptı ve hayatını kaybetti. Della Valle yaşadığı felakete rağmen, eşiyle aldığı karara uydu ve geziyi tamamlama kararı aldı. Eşinin mumyalanmış naaşıyla önce Hindistan’a sonra Pakistan’a gitti. 28 Mart 1626 tarihinde İtalya’daki evine döndü. Sitti Maani’nin naaşı Roma’daki Santa Maria in Aracoeli Kilisesi’ne defnedildi.

     

    KAYNAK: Görkem Kızılkayak / GalataPort

  • Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.

    Dokumacılık

    Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.

    Lüle Taşı İşlemeciliği

    Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.

    Bakırcılık

    Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.

    Teknecilik

    Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.

    Bastonculuk

    Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.

    Kalaycılık

    Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.

    Demircilik

    Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.

    Taş Ustalığı

    Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.

    KAYNAK: HalkBank Kültür ve Yaşam

  • Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir?

    Heykel kelimesinin sözlük anlamı taş, tunç, bakır, kil, alçı, ağaç, fildişi vb. gibi maddelerden kalıba dökülerek, yontularak ya da yoğurulup pişirilerek yapılan insan, hayvan, figür, obje vb. biçimlerini yansıtan sanat yapıtıdır. Genellikle bir estetik kaygı taşınarak, heykeltıraşlar tarafından oluşturulur. Heykelcilik başlangıç tarihi bilinmeyecek kadar eski bir sanattır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda mağarada yaşam sürdürülen dönemlerde bile heykel sanatı izlerine rastlanmıştır.

    Heykel sanatının en eski unsuru dini inanışlardır. İnsanoğlu tapınma ve bir şeye dayanma ihtiyacı duyar. Bazı toplumlar ise bu ihtiyaçlarını tanrı tasvirleri yaptıkları heykeller üzerinden gidermişlerdir. Hatta özellikle Arap toplumunda yenilebilir heykeller yapılmıştır. İslamiyetten önce çok yaygın bir heykelcilik kültürü vardır. Yaptıkları heykellere bir süre tapınan Araplar daha sonra bu heykelleri yemişlerdir. Kimi zaman dönemin kral ve kraliçesinin, bilim, tarih, sanat ve spor alanında ün yapmış şahısların heykellerini yapmışlardır. Günümüzde de önemli şahsiyetlerin heykelleri, büstleri yapılmaktadır. Bazen de yaşanan ve büyük etkiler yaratan olayların ölümsüzleşmesi amacıyla heykeller yapılıp meydanlarda sergilenmektedir.

    Çok farklı maddeler kullanılarak heykel ve heykelcilik yapılmaktadır. Ancak insanların sanat eserlerinin uzun yıllar ayakta kalmasını istemesinin de sebebiyle taş yerine mermer ve dayanıklılığı yüksek olan tunç, bronz gibi metallerle heykeller üretilmiştir. Bazı bölgelerde çok fazla sayıda heykel bulunması, bu sanatın maddi kazanç elde etmek amacıyla yapıldığını da gösterir. Yani hem sanata yönelik bir eser bırakma kaygısı; hem de ticari kaygı güdülmesi eski çağlardan beri varolan bir durumdur.

    Heykel Sanatı Tarihsel Süreci

    Heykel sanatının bugünkü haline gelmesinde 3 önemli basamak vardır.

    Mısır Heykelciliği

    Mısır heykelciliğinde bilindiği üzere mumyacılık ve mezar anıtları mevcuttur. Heykeltıraşlar bu anıtların iç ve dış mekanlarını heykeller ve büstlerle donatmışlardır. Antik Mısır çağında heykeltraşlar çok büyük ve ağır taşlarla çalışmaları nedeniyle ince detaylarda yoğunlaşamamışlardır. Heykelleri, hareket eden bir insanın anlık görüntüsü şeklinde değil de ayakta sabit durmuş bir şekilde modellemişlerdir. Ayrıca figürün kasları, kıvrımları gibi detaylarını fazla belli etmeyip figürün yüzüne de bir ifade vermemişlerdir.

    Yunan Heykelciliği

    Yunan heykelciliğinde tanrı figürleri, hükümdarlar ve savaş kahramanlarının heykelleri yapılmıştır. Yunanlı heykeltıraşlar özellikle kadın vücudunda incecik tül parçalarının çekiciliğini farketmiş ve birçok heykelde bu modellemeyi kullanmışlardır. Kadının vücudunu ince detaylarla modelleyip sanki üzerinde rüzgarda hareketlenmiş bir tül varmış gibi gösterilen heykeller çok sayıda mevcuttur.

    Roma Heykelciliği

    Roma heykelciliğinde ise heykeltıraşlar kendi sanat anlayışını ortaya koymamış, Yunan heykelciliğini taklit etmişlerdir. Hatta Roma döneminde ortaya çıkan heykellerin birçoğu Yunanlı heykeltıraşlar tarafından yapılmıştır. Daha sonra yaptırılan bu heykeller kopyalanarak sayıca çoğaltılmıştır. Öte yandan Romalılar portrelemede başarı göstermişlerdir. Çünkü bir gelenek olarak Romalılar ölen insanların yüzlerinin kalıbını bir balmumuna almakta ve bunu o kişinin yaşadığı evde saklamaktaydılar. Roma portrelerinde figüre son derece gerçekçi yüz ifadeleri işlenmiştir. Romalılar elde ettikleri askeri başarıları anıtlaştırmayı da bir gelenek haline getirmişlerdir. Şehir merkezi gibi yerlere yaptıkları anıtlarda ortaya imparatoru, daha sonra önem sırasına göre yakınlarına diğer figürleri yerleştirilmişlerdir.

    Heykeltıraş Kimdir?

    Heykeltıraş heykelin hem çizimini, hem de üç boyutlu halini yapan sanatçılara verilen isimdir. Çok çeşitli maddeler ve materyaller kullanarak bu sanatı icra ederler. Heykeltıraşlar yaptığı iş münasebetiyle hem el becerisine hem de yaratıcılık becerisine sahiptirler. Öncelikle fikir üretirler ve bunun için en uygun materyali ve en uygun yöntemi belirlerler. Duygu ve düşüncelerini yaptıkları sanat ile ortaya koyarlar. Sevgilerini ve kızgınlıklarını adeta yaptıkları heykelin üzerine tane tane işlerler. Adeta bir cerrah titizliğiyle, ortaya koyacakları sanat eserini son derece ince işçilikle ve büyük bir dikkatle yontarlar. Ortaya konulan eserde bazen çekiç gibi büyük aletlerle çalışırken bazen de iğne ucu kadar hassas aletlerle çalışırlar. Öyle ki mermerden yapılan bazı heykellerde adeta yapılan insan figürüne tül giydirilmiş gibi görüntü verilir. Bir heykeltıraşın anatomisi bilgisi de çok ileri seviyede olabilmektedir. İnsan vücudunun kaslarını, damarlarını, kıvrımlarını son derece gerçekçi bir boyutta ortaya koymaktadırlar. Örneğin; insanın sadece serçe parmağını kaldırırken kullandığı incecik bir kası, serçe parmağını kaldırmış bir insan heykeli yapan heykeltıraş o kası daha belirgin şekillendirmektedir. Yani bizim gerçek hayatta bile dikkatimizi çekmeyen detayları çok iyi izleyip eserlerine yansıtırlar. Bu beceri karşısında bu sanata hayran kalmamak mümkün değildir.

    Heykel Sanatı Teknikleri

    Heykeltıraşlar bir heykel yaparken farklı teknikler kullanırlar. Bir heykel çok çeşitli ve zorlu aşamalardan geçerek ortaya çıkar. Bazen aylarca hatta yıllarca bu çalışmalar sürer. Bu yöntemlerden kısaca bahsedelim.

    Eksiltme – Yontma

    Eksiltme yönteminde heykeltıraş yapacağı heykelden daha büyük ve tüm bir maddeyi eksilterek yani oyarak istediği şekle getirir. Yapacağı heykelin taş ya da ahşaptan meydana gelmesini isteyen heykeltıraş bu yöntemi kullanır.

    Manipülasyon – Modelleme / Biçimleme

    Manipülasyon yönteminde yumuşak yapılı elle şekil verilebilen maddeler kullanılır. Bu maddelere balmumu, kil ve alçı örnek verilebilir. Şekillendirme direkt el ile ya da çeşitli aletlerle yapılabilir.

    Birleştirme – Yapılandırma / İnşa

    Birleştirme yönteminde önceden karar verilmiş ya da biçimlendirilmiş farklı maddeler bir araya getirilir ve oluşturmak istenilen heykel tamamlanır. Çok çeşitli maddeler kullanılmakta olup bunlara kumaş, metal, tahta parçaları, sac, cam parçaları, ip gibi materyaller örnek verilebilir. Son zamanlarda heykeltıraşlar özellikle atık maddelerden, hurdalardan oluşan birleştirme heykelleri ortaya koymakta ve bu heykeller insanların büyük beğenisini kazanmaktadır.

    Yerine Geçme – Döküm

    Yerine geçme yönteminde ara maddeler kullanılır. Balmumu, kil gibi ara maddeler heykeltıraş tarafından bronz gibi dayanıklı maddeler üzerine dökülür.

    Bitirme

    Tamamlanmış heykellerin bitirme işleminde heykele son şekli verilir, cilalama yapılır, yaldızlama işlemi uygulanır, ihtiyaç duyulursa boyama işlemi yapılır. Tüm bu uygulama çeşitlerine bitirme işi denir.

     

    KAYNAK: Artopol

  • Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Almanya’nın Bonn şehrinde doğan ve çok küçük yaşlardan itibaren müziğe karşı olan yeteneği, babası ve ilk müzik öğretmeni olan Johann van Beethoven tarafından fark edilen Beethoven daha sonra besteci ve orkestra şefi Christian Gottlob Neefe ile çalışmalarına devam etmiş, 21 yaşında Viyana’ya yerleşmiş ve orada Joseph Haydn ile çalışmış aynı zamanda virtüöz piyanist olarak şöhret kazanmış, ölene dek Viyana’da yaşamını sürdürmüştür. Yirmili yaşlarının sonlarına geldiğinde işitme sorunları yaşamaya başlamış ve hayatının son zamanlarında neredeyse tamamen sağır olmuştur. 1811 yılında 41 yaşında orkestra şefliğini ve halka açık konserler vermeyi bırakmış fakat beste yapmaya devam etmiştir. En çok takdir edilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir.

    Ludwig van Beethoven’ın Eserleri

    Beethoven’ın, piyanodan kemana pek çok eserleri var ancak 5. ve 9. Senfon’isi kendisiyle özdeşleşmiş diyebiliriz.

    5. Senfoni (Op. 67, Do minör Senfoni No.5, 1807-1808), Beethoven’ın ilk büyük başarısı olarak kabul ediliyor. 5. Senfoni aynı zamanda Kader Senfonisi olarak da biliniyor.

    9. Senfoni (Op.125, Re minor Senfoni No.9, 1822-1824), Koral Senfoni ismini taşıyor. Bunun nedeni ise Schiller’in Neşeye Övgü şiirinin bestelenmiş halinin bir koro tarafından seslendirdiği bölümü… Eser, klasik müzik tarihinin en bilinen senfonilerinden biri.

    En Meşhur Sonatı: Moonlight Sonata

    Beethoven yirmili yaşlarının sonunda işitme kaybı yaşamaya başlamış ve besteciliğe yönelmiştir. Ancak en beğenilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir. Moonlight Sonata da işitme sorunu başladıktan sonra, 31 yaşında bestelediği sonatıdır. Beethoven, Ay Işığı Sonatı’nı 1801’de tamamlamış ve ertesi yıl da yayınlamıştır. 31 yaşında işitme sorunu daha da kötüleşen Beethoven galayı kendisi yapmış ve eseri kısa bir süre öğrencisi olan, Kontes Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmiştir. Ünlü piyanistlerin repertuvarında muhakkak yer alan sonatı Fazıl Say da birçok kez yurt dışındaki konserlerinde seslendirmiştir.

    Romantik Döneme Açılan Kapı

    Ama aslında o yepyeni bir dönemin başı. Koskoca klasik dönem kapanıyor ve romantik dönemin tohumları atılıyor. Armoninin gelişimi ve senfoni orkestrasındaki enstrümanların artmasıyla birlikte yeni bir bestecilik anlayışı gelişiyor.

    İlham Verdiği Sanatçılar

    Schubert, Chopin, Tchaikovsky; Beethoven’dan etkilenen sadece birkaç besteci… Özellikle 9. Senfonisi; armoni ve büyük koroyu da orkestrada kullanması bakımından Holst’a kadar etki eder. Evet Holst’un meşhur eseri The Planets’tan bahsediyorum.

    Beethoven Adında Bir Trio

    Beethoven Trio’su iki üyesi Berlin Filarmoni’den ve piyanistleri Fransız olan bir triodur. Geçtiğimiz yıllarda (48.) İstanbul Müzik Festivali’ne de konuk olan genç trio hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü Beethoven Trio’larını yorumlamaya devam etmektedir.

    Andreas Ottensamer – Klarinet

    Knut Weber – Çello

    Julien Quentin – Piyano

    Beethoven Adında Bir de Festival

    Beethoven Müzik Festivali birçok ünlü müzisyenin de katılımıyla senelerdir Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşiyor. İlk kez Beethoven Yarışması ise 2005’te yapıldı. Dünya genelindeki piyanistleri teşvik etmek amacıyla düzenlenen bu yarışma hâlâ her yıl yapılmaya devam ediyor.

    Hakkında Çekilmiş En İyi Film; Beethoven’ı Anlamak

    Beethoven hakkında birçok kitap ve filmin olması şaşırtıcı değil. Ama içlerinden en güzel ve kapsamlı olanı Beethoven’ı Anlamak filmi. Filmin konusu şöyle: “Genç Anna Holtz’un tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig Van Beethoven’ın yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven ise, 9. Senfonisi’nin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer ise bu sırada kanserden ölmek üzeredir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamaya yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.”

    KAYNAK: Günsu Özkarar / Oggusto

  • İspanyol Alfabesi

    İspanyol Alfabesi

    İspanyolca Hint-Avrupa dil ailesinden Roman dilleri kolundandır. İspanyol alfabesini kullanan ve dünyada İspanyolca konuşan 470-500 milyon insan olduğu tahmin edilmektedir. Aynı zamanda İspanyolca dünyada en çok ülkede resmi dil olarak kabul edilen bir dildir. İspanyolca dili dünya üzerinde Amerika’nın güney bölgesi, Brezilya hariç Latin Amerika’nın tamamı, İspanya ve Afrika’da çok küçük bir bölge (Ekvator Ginesi) olma üzere çok dağınık olarak yerleşmiştir. Bundan dolayı bu dili öğrenirken konuşulduğu yere bağlı olarak telaffuzda ve kullanılan bazı kelimelerde farklılıklar vardır. Özellikle bu farklılıklar İspanyolcayı Latin Amerika İspanyolcası ve İspanyol İspanyolcası olarak ikiye bölmüştür. İspanyolcadaki isimlerin hepsi eril ve dişil olmak üzere iki gruba ayrılır. Eril olanları belirtmek için el,dişil olanları belirtmek için la kullanılır. Alfabedeki harflerin hepsi dişildir. Bundan dolayı harfin adını belirtirken la ön ekini kullanıyoruz.

    Harfler ve okunuşları aşağıdaki gibidir.
    A (a)
    B (be)
    C (se)
    CH (çe)
    D (de)
    E (e)
    F (fe)
    G (he)
    H (açe)
    I (i)
    (h)
    K (ke)
    L (le)
    LL (ce)
    M (eme)
    N (ene)
    Ñ (ye)
    P (pe)
    Q (ku)
    R (re)
    S (se)
    T (te)
    U (u)
    V (ube)
    W (ube doble)
    X (ekis)
    Y (ye)
    Z (seta)

    Özel İspanyolca Harfler

    C c 1. i ve e seslilerinden önce peltek “s” olarak okunur.
    licencia [lisensiya]
    2. a,o,u seslilerinden önce “k” olarak okunur.
    Escuela [eskuela]
    La ce
    CH ch ç olarak okunur.
    mucho [muço]
    La che
    G g 1. i ve e seslilerinden önce “h” olarak okunur.
    giro [hiro]
    2. a,o,u seslilerinden önce “g” olarak okunur.
    gato [gato]
    La ge
    J j Kuvvetli “h” olarak okunur.
    juego [huego]
    La jota
    LL ll l ve y karışımı olarak okunur.
    calle [ca:ye] llaves [yaves]
    La ele
    Ñ ñ ny olarak okunur.
    niña[ninya] año [anyo]
    La eñe
    Q q k olarak okunur.
    queso [keso]
    La cu
    V v m ve n harflerinden sonra ve kelime başlarında “b” olarak okunur.
    vaca [baka]
    La uve

    Derleyen: Nilay Gündüz