Yazar: nilaylaylom

  • Kitlesel Yok Oluşun Yeni Var Olma Mekanı; Sosyal Medya

    Kitlesel Yok Oluşun Yeni Var Olma Mekanı; Sosyal Medya

    Sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir.

    Yavuz Çobanoğlu – Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
    Yaşı 50 ve üzeri civarı olanlar hemen anımsayacaklardır. Çok da uzak olmayan zamanlarda, konuşma dışında kendimizi bir başkasına/başkalarına ifade etmemizin tek yolu, mektup yazmaktı. Arkadaşlarımıza, ailemize, tanımadığımız kişilere, sevdiklerimize (hatta nefret ettiklerimize bile) mektup yazarak ulaşılırdı. Mektup, sevinçlerden hüzünlere, olaylardan başarılara, nefretlerden acılara, havadislerden kişisel yorumlara kadar geniş bir yelpazede uzanan biricik anlatım yoluydu. Sayfalar dolusu yazılır, ne düşünülüyorsa samimiyetle anlatılır ve karşı tarafın (yine bir mektupla gelecek) tepkileri merak ve sabırla beklenirdi. Bir üslubu, seviyesi, nezaketi vardı. Herhangi bir konuya merakı, kolaycılık şubesi Google bitirdi; sabrı da “hız toplumu” aldı götürdü; üslup ve seviyeden ise hiç bahsetmeyelim. Geriye sadece hüzün kaldı. Yani bir postacının getireceği mektubu beklemenin o kendine has güzelliğine dair özlemler…
    Zira o vakitler postacılar da muteber insanlardı, saygı görürlerdi, karşılaşılınca ufacık da olsa ayaküstü sohbet edilirdi. Bugün postacılar da hayalet gibi görünmez oldular. Posta kutusuna birtakım zarflar bırakılıyor ama kimin bıraktığını bilmiyoruz. Kültürün, geleneğin, yerli ve milli olmanın peşindeyiz ama mahallemizdeki postacıyı tanımıyoruz.

    Hasbelkader karşılasak bile bizi ilgilendiren bir şey olmadığı düşüncesiyle yüzüne bile bakmıyoruz. Zaten artık fatura, icra ya da mahkeme kâğıdı dışında getirdikleri pek “hayırlı” bir şey de kalmadı. Dahası yüzyıllardan gelen kadim bir alışkanlık olan mektubun itibarı da çok çabuk yıkıldı. Önce internet, sonra da mail, mektubu o ihtişamlı tahtından indirdiler. Kolaylık ve hız tüm alışkanlıkları bir çırpıda değiştirdi. Ve en nihayetinde “sosyal medya” adıyla bir şey icat oldu. Mertlik ise bozulmak bir yana, buralar her saniye yeni bir “mertlik” destanının yazıldığı; güvenli evlerinde oturup “açlık sınırı” altında kazanan milyonların, hiç de böyle bir beklentisi bulunmayan dünyanın geri kalanına, nizam ve adalet getirme sevdasıyla somutlaştıkları mekânlar biçimini aldı.

    ‘Kişilik’ meselesi
    Nitekim bugün içinden geçtiğimiz makûs zamanlarda, bünyeyi yokluktan varlığa taşıyan sosyal medya ismiyle müsemma bir heyula ile karşı karşıyayız. Öyle ki sosyal medya, en çok da onun içerisinde doğup büyüyenler için, bir varlık ifadesine, yani soyuttan somuta geçmek için mecburi bir istikamete dönüştü. Üstelik bu mekânlar, sanal olmasına ve profildeki kişinin gerçekliğine dair derin şüphelerimiz bulunmasına rağmen, ironik biçimde insan varlığının somutlaşmış halinin yegâne göstergesi hâline de geldi. Kişinin bir sosyal medya hesabı yoksa sanki kendisi de kocaman bir hiçlik içerisindeymiş, ne bir geçmişi var ne de varoluşuna değer katacak bir anlama sahip değilmiş gibi zorba bir algı ortaya çıktı. Dolayısıyla buralardaki mevcudiyet, yapılan herhangi bir paylaşım ya da paylaşılanları izleme, teknoloji bağımlısı günümüz insanlarına kendilerinin yaşadığını, var olduğunu anımsatıyor. Herhangi bir paylaşımın altına yazılan ufacık bir yorum, kalpli bir beğeni hayatta olduğunun, orada bulunduğunun hissedilmesi için de yeterli. Hatta tuhaftır, bazen yüz binlerce takipçisi olan sahte hesaplar bile, kim olduğunu bilemediğimiz bu hesap sahiplerine de aynı hazzı verebiliyor. Üstelik artık kişiler birbirlerini sosyal medya hesapları üzerinden tanıyor, değerlendiriyor, eleştirip yargılıyorlar. Yine merak edilen birisiyle ilgili bilgi sahibi olabilmenin en basit yolu, varsa sosyal medya hesabına bakmaktan geçiyor.

    Tabi meselenin çok farklı yönleri de var. Mektup devirlerinde ulaşılmaz görülen (belki çevremizdeki ulaşamadıklarımız da dahil) pek çok ünlü ünsüz siyasetçi, şair, yazar, gazeteci, aydın, şarkıcı, oyuncu vb. artık bir tweet kadar yakınımızda.

    Çünkü vahimdir ki, tam da Yeni Türkiye’ye denk gelen bu dönemde, bu sosyal aniden duvarlar yıkıldı. Sevgiler, övgüler, eleştiriler ama özellikle de öfkelerin arzuyla döküleceği biricik yer de belli oldu. Böylece o duvarların yıkılması, sayısı on milyonları bulan koca bir kitlenin ruhsal problemlerini apaçık görmemizi de sağladı. Zira ülkenin senelerdir içerisinde tuttuğu (belki de için için beslediği) o yıkıntıların ardından çıkan hadsiz bir canavar, ipten kazıktan kurtulup kötücül bir virüs şeklinde aramıza karıştı. Kötülük buralarda normalleşti, “akılcı”, “mantıklı” ve “zorunlu” görüldü, hatta karizmatik bir aura’ya sahip olduğu düşüncesiyle destek buldu ve yaygınlaştı. Kısacası bu sosyal mekânlar, sahte vicdan gösterilerinin, en ucuz demagojilerin, riyakâr bir sembolizmin, her türlü sömürünün, cinsiyetçiliğin, sahtekârlığın, şiddet övücülüğün, gerçekliğine inanılmış akıl almaz paranoyaların, yalanın dolanın yeri haline geldi. Böyle olunca da güzellik, doğruluk, iyilik, insaniyet, bir yandan vitrin dindarlığı üzerinden ucuzlarken (örneğin Facebook hesabında ayet, hadis, Cuma mesajları paylaşan Özgecan Aslan’ın katilini anımsayın), diğer taraftan da iyice pahalı bir lükse dönüştü. Hani bir “iyilik” görüldüğünde buğulu gözler eşliğinde yoğun biçimde beğenilip, paylaşılıyor ya, işte bizlerin asıl trajedisi artık burada yatıyor. Zira kaybetmiş olduğumuzla yüzleşiyor, bir türlü olamadığımıza içten içe ağlıyoruz.

    Öte yandan çoğu kez sosyal medyanın aslında “diyalog mekânları” olduğuna dair romantik iddialar da ileri sürüldü.
    Hâlbuki buraların gerçekte kimsenin kimseyi dinlemediği yerler olduğunu öğrenmemiz de fazla zamanımızı almadı.

    Tersine bu alanların, arsız bir keyif eşliğinde birbirlerinin olası utancını, ayıbını yüzlere sınırsızca vurma yeri vazifesi gördüğü; o “diyalog” denilen durumda aynı siyasal görüşü paylaşıyorsanız pek bir problemin çıkmadığı, oysa karşıt noktalardaysanız birkaç cümle sonra küçümseme, hakaret, küfür ya da tehdidin başladığı; buraların esasen sosyal diyalog mekânlarından çok bir “mahkeme salonu” yerine geçtiği de böylelikle çabucak anlaşıldı. Dahası hak, adalet, ahlâk silikleşince herkes, kimin “suçlu” kimin “masum”, kimlerin “hain/terörist” kimlerin “vatansever” olduğuna, kimlerin aslında “neye hizmet ettiklerine” de, savunma makamının olmadığı bu “mahkemede” ve birkaç cümleyle karar verir oldu. Çünkü ne konuşulursa konuşulsun insanların bir tek kendi anladıklarını esas aldığı bu mekânlarda temel amaç asla “dinlemek” değildi; aksine konuyla ilgili ne hissediliyor ya da düşünülüyorsa bir an önce söyleyip rahatlamaktı. Bu yönüyle sosyal medya, modern insanın içerisindeki şiddet yüklü otoriter bir kişiliğin de gösteri alanı şekline büründü.

    Doğal olarak böylesi bir şiddetin olduğu yerde ne diyalogdan ne de kamusallıktan bahsetmek ihtimali de kalmadı.

    Lâkin sosyal medya kullanıcılarının genelinin bu yönde bir talebinin olduğu da daima şüpheliydi. Keza buralarda akıldan geçen, akla gelen, hissedilen, kulaktan duyulan her düşüncenin büyülü birer bilgi/gerçeklik sanılmaya başlandığına da şahit oluyoruz. Seviyesiz ve alabildiğine ahlâksız bir dilin hâkim olduğu sanal ortamlarda takılan pek çok kişi kendisini, özellikle her konuda birer küçük uzman, birer bilgi deposu, bir kamu iradesi şeklinde görüyor. Bilgiye götüren yol (kendisi esasen bir bilgi çöplüğü olan) Google ile kısalınca, öğrenmek adına gerekli çaba, zahmet ve emek de peşi sıra anlamsızlaştığı için bilme ve öğrenme de değersizleşti. Dolayısıyla her taşın altında gizli bir komplo, sinsi bir plan, her yanımızın hain ya da düşmanlarla çevrildiği ve başkalarının sürekli biçimde “büyük oyun”u göremeyen tarafta olduğuna dair yargılar da tavan yaptı. Yalan yanlış fotoğraflar ve haberlerle feci biçimde ikna edilip, diğerlerini alt etme yarışında geceli gündüzlü birbirine giren milyonların tek derdi, “laf sokma” çabası oldu. Böylelikle bir “Kurtuluş Savaşı” veriliyormuş gibi motive olunan bu cenk mekânları, oraları tüketen koca bir kitlenin içerisindeki öfkeyi, kini, zorbalığı, küfrü, cinsiyetçiliği, faşizmi hadsizce döktüğü bir foseptik çukuruna dönüştü. Son yaşadığımız meselede de görüleceği üzere, kitlenin aklının fallus ile vajinadan öteye geçemediğine de şahitlik ettik. Ağaca, yeşile karşı düşmanca tavırları biliyorduk da, bitmez tükenmez bir “duhûl” merakının eşliğindeki masum bir zeytin dalı, hiç bu kadar kirletilmemişti.

    Diğer taraftan, sosyal medyanın insanlarda bir özgüven patlaması yarattığı ya da var olan özgüveni zirvelere taşıdığı da söylenebilir. Bu özgüvenin içi bilhassa cehaletin sağladığı bir egoizmle dolu olduğu için sağlam bir kaynağa dayanması da gerekmeyebilir. Örneğin profilinden “17 yaşında” notu olan ideolojilerden arınmış Furkan kardeşimiz, boyu kadar kitap yazmış bir profesöre seslenirken rahatlıkla “ne kadar aptalsın, ideolojik bakma olaylara” diyebiliyor. Yine Sevinç Hanım, meşhur bir yazarımızın attığı tweet’in altına “Sen kitap yaz kitap oku, savaşma asker işidir, bilmediğin işlere karışma” uyarısını bırakabiliyor. Önüne gelene “yerli ve millilik” ayarı veren bir hesabın adı Clark Kent… Dahası bazı hesapların isimleri Bourdieu, Foucault, Nietzsche, Spinoza olsa da paylaşılan içerikler Recep İvedik kıvamında. Attığı tweet’te “tekbir getirenler” mi, profilinde silah fotoğrafı olmasına rağmen sevgi mesajları verenler mi arasınız ya da sanal bir boşluk üzerinden lisans okumanın da verdiği kof heyecanla bir akademisyene karşı çıkarken “Bunların kafalarına vura vura öğreteceğiz” hadsizliğini ne yapalım, bilemiyorum. Kısacası bugün, kitlesel akıl sağlığımızın önündeki en büyük engel, sosyal medyaymış gibi duruyor. Dahası bunlar gibi milyonlarca örnek aynı sosyal ortamlardayken, buralarda akıl, tutarlılık, ahlâk ve mantık aramanın da çok az karşılığı bulunuyor. Böylece iki haber okumak, birkaç ilginç makale ya da yorum görmek veya edebî, sanatsal, kültürel vb. paylaşımlar yapmak adına yeni insanlar tanımak için nasıl bir cehennemin içerisine düştüğümüze de asla inanamıyoruz.

    Boğucu atmosfer
    Netice itibarıyla, basitçe bile olsa herhangi bir şeye ikna olunduğu zaman insan güven dolu olur. Güvenin sıcaklığı, inandığınız mevzu hakkında artık hiçbir kuşkuya düşmemenizi sağlar. Böylece kafa karıştırıcı tüm çelişkilerden de uzaklaşılır. Fakat aksine bu durumun toplumsal olarak makbul olduğu söylenemez. Çünkü ölümüne ikna edilmiş kitleler, asla dinlemez. Onlar sadece haykırır. Kitlelerin ülke menfaatine dair tek ve net biçimde bir “doğru”ya inandığı bir yerde yaşamak, eğer düşünceniz ve doğrularınız farklıysa, boğucudur. Bugün Türkiye, tam da böylesine boğucu bir toplumsal atmosferin içerisinde bulunuyor. Üstelik konuşmayı kısıtlayan, diyalogu boğan, kamusal alanda da monologu güçlendiren, çoğu kereler toplumsal linç mekânı olan sosyal medya da bu ölümcül ortamı alabildiğine körüklüyor.
    Sokaktaki en basit tartışmalardan siyasetin en tepesindeki politik kavgalara, eğitim sorunlarından çevresel problemlere kadar sosyal medyaya yansıyan pek çok mevzuda, ülkedeki farklı kesimlerin bir arada yaşama, aynı ortamlarda bulunma vb. kararlılıklarının artık kalmadığını da görüyoruz. İşte sosyal medya bunları da açığa çıkaran, toplumsal yarıkları iyice açan, kanatan, düşmanlıkları coşturan işlevlere de sahip bulunuyor. Kısacası bu alanlara analitik bir pencereden bakınca, milyonlarca insanın, şu an örtük biçimde ama bir süre sonra daha yüksek sesle “bir arada yaşamak istemediklerini” haykıracaklarını söylemek tuhaf olmayacak. Ve o gün net biçimde geldiğinde, sosyal medya yine bunun kuvvetli biçimde dillendirildiği yer olacak.
    Bitirirken, ABD’nin kendi kirli çamaşırlarını yine ABD’yi överek anlatan Homeland isimli bir dizinin, son sezonundaki bir sahneden bahsedelim. Bir biçimde CIA’den ayrılmış ama o çevreden de bir türlü kopamamış eski bir ajan, şüphe üzerine kimliğini gizleyerek bir bilişim şirketine uzman olarak girer. Çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra da bu şirketin aslında, hükümet adına on binlerce sahte sosyal medya hesabı üzerinden kamuoyu yönlendirmesi yaptığını ve bu sahte hesapların yine itinayla takip edilen binlerce seçilmiş profile taciz için yollandığını fark eder. Politik duruma göre, hedefteki muhalif profilin sosyal medya hesabındaki bir yorumun altına gönderilen “bot hesaplar”, peşine taktığı kitleyi bir kuş sürüsü gibi o yorum altına toplamakta, kamuoyu da birkaç saat içerisinde o kişiyi linç ederek sistemin meşruiyetini sarsacak olası tehditleri yok etmektedir.

    İşte bugün sosyal medya, böylesi itibarsızlaştırma oyunlarının; bilincin yerini uyumun aldığı sanal kamuoyu gösterilerinin; “özgürlük alanı” sanılırken muktedirlerin istediği zaman şalteri indirebildiği; herkesin kolaylıkla kendini ele verdiği, karakter, zihniyet ve düşünce imalatının; putperestçe bir aldatının ikna mekânlarıdır. Yine de sıkı bir sosyal medya takipçisiysek ve bir türlü vazgeçemiyorsak, zamanımız, akıl sağlığımız ve insanlığımız adına daha az vakit geçirmemiz, şeklindeki bir reçete tavsiyesi belki yararlı olabilir.

    Yavuz Çobanoğlu – Munzur Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi
  • Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine

    Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine

    Bir Stephen King kitapları hayranı olarak Ekşi Şeyler web sitesinden Maine ile ilgili çok beğendiğim bir yazıya web sitemde yer vermek istedim. Yaşamak istediğim yerlerden biri Maine bu arada 😊

    —————————————-
    maine ile stephen king birbirinden ayrılamaz ve ikisi birbirinden ayrı düşünülemez
    belki de maine’in uçsuz bucaksız ormanlarından çıkan odun ürünlerini saymazsak eyaletin en büyük ihraç kalemlerinden biri stephen king kitaplarıdır. 1 milyon nüfuslu ve ufak ve şirin eyalet stephen king’in doğup büyüdüğü, hemen hemen tüm kitaplarının geçtiği yerdir. stephen king’in çoğu kitabı bu eyaletin küçük kasabalarında geçtiği için bir zamanlar en büyük hayallerimden biri maine eyaletine gidip birkaç hafta takılmak, bir yandan o toprakları gezerken bir yandan da stephen king’in kitaplarını sindire sindire okumaktı. bu gezinin sonucu olarak kaleme aldığım bu yazıda maine ile stephen king’i harmanlayarak anlatmaya çalışacağım.
    maine 1 milyonluk nüfusuyla abd’nin en küçük eyaletlerinden biri. aslında bu eyalete “oregon’un doğu yakasındaki kuzeni” diyebiliriz zira aynı oregon gibi okyanus kıyısında, neredeyse tamamen ormanlarla kaplı ve huzur dolu olan bu eyaletin (tesadüf bu ya) en büyük şehrinin ismi de aynı oregon’daki gibi portland. bu yüzden bende maine eyaletine karşı daha oraya gitmeden ayrı bir sempati oluşmuştu.
    portland’da birkaç gün kaldıktan sonra stephen king’in ruhunu yakalamak için eyaletin küçük kasabalarına geçtik
    kasabalar tam da beklediğim gibiydi. viktorya tarzı ahşap evler, her kasabada 1-2 benzinci olması ve bu benzincilerin de 150 yaşında dedeler tarafından işletilmesi, yol kenarlarındaki bazıları terk edilmiş olan “diner” tarzı metalik restorantlar, yıllara ve soğuk iklime yenik düşerek çürümeye yüz tutmuş 50-60 kapasiteli beyaz ahşap kiliseler, neon ışıklarla vizyondaki filmlerin isimlerinin yazıldığı ve sadece 2-3 salondan oluşan ufak sinemalar, etrafta bahçelerinin çimlerini kesen yaşlı amcalar, her rüzgarda gıcırdayarak kendi dillerinde türkü söyleyen ahşap oteller, trafikte hala görülebilen 1970 ve 1980’li yıllara ait eski model arabalar, bazı evlerin bahçelerinde aylar önceki cadılar bayramından kalma olan ve belli ki üşengeçlikten temizlenememiş dekorlar ve süslemeler, sarı okul otobüsleri ve daha neler.
    aman tanrım, her an bir yerden carrie çıkıp gözleriyle beni süzecek ve etraftaki binalar yanmaya başlayacak gibi bir his hâkim. ufak bir mezarlığın önünden geçerken aklıma hayvan mezarlığı ve orada yatan yarı rahmetli hayvanlar geldi ve dinlere inanmamama rağmen ruhlarına fatiha okuyasım geldi. bir ara telefonum çaldıysa da cell kitabında olanlar aklıma geldiği için cevap vermeye cesaret edemedim. uzaklarda bir yerde tepenin tekine oturup kasabaya hakim bir noktaya yerleşmiş olan eski ama görkemli bir malikane gözüktü ve aklıma salem’s lot kitabındaki vampir evi geldi.
    okyanustan gelen esinti ve bunun etkileri yüzünden orada kaldığımız zamanın yarısında ortam şişliydi ve bu da ortamın gizemini arttırdı. ortamdaki hava, o karanlık atmosfer, insana huzur vermesi gerekirken içini kemiren sessizlik ve sakinlik, sanki her an bir yerlerde bir şeyler olacakmış da fırtına öncesi sessizlik yaşanıyormuş gibi bir hava…
    ilk gece kaldığımız otel 1920’lerde inşa edilmiş ve eyaletteki hemen hemen tüm binalar gibi ahşaptan oluşuyor. burası aynı oregon gibi geçimini odunculukla sağladığı için tüm binalar ahşaptan yapılmış. otelin lobisine girerken “perili otel” esprisi patlayayım dedim ama bu klişe espriyi sırada benden önce bekleyen 40 yaşlarında sakallı bir abi patlatınca susup kalmak zorunda kaldım. meğer her 5 müşteriden 4’u zaten o espriyi yapıyormuş. hatta otel de bunu ticari kara çevirebilmek için üzerinde perili köşklere ait bilgiler olan broşürler bastırmış ve lobide bu broşürler dağıtılmaya başlanmış.

    her yerde stephen king’in ve onun yarattığı korkunç karakterlerin ruhları dolaşıyor

    ufak kasabalardaki yerel sinemalarda stephen king’in kitaplarından yola çıkarak çekilen filmler gösteriliyor. bir çok yerde stephen king’in kitaplarındaki karakterlerin hediyelik eşyaları, oyuncakları, posterleri satılıyor.
    yerel restoranlar paso “stephen king de bizde yiyor abi” geyiği çeviriyor. belki de doğrudur. sonuçta adam çok büyük olmayan bir şehirde yaşıyor ve altı üstü 10-15 tane kaliteli restoran var. adam belki her dışarı çıkışında bunlardan birine gidiyordur ve bunlardan birinde yemek yiyen birinin onunla karşılaşma ihtimali yüksektir. garsonlar zaten adamdan bahsederken adeta kankalarıymış gibi konuşuyorlar.
    her şeyi bir kenara bırakırsak %97’sı orman arazisi olan ve bu alanda abd’deki tüm eyaletleri geride bırakan maine muhteşem güzellikle bir eyalet. her ne kadar eyalet buram buram stephen king koksa da içinizin korkudan çok huzurla dolacağını garanti ederim. maine kesinlikle oregon’dan sonra en sevdiğim eyaletler listesine girmiş durumda. abd’nin doğu yakasını pek sevmesem de burayı ileride mutlaka yeniden ziyaret edeceğim. bir sonraki gelişimde en az 1-2 ay kalmayı planlıyorum.”

    KAYNAK: https://eksiseyler.com/stephen-kingin-neredeyse-her-kitabina-mekan-olan-bir-garip-eyalet-maine

  • Tarihten Ders Almak; Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya

    Tarihten Ders Almak; Beyaz Zambaklar Ülkesi Finlandiya

    Tarih bazı uluslara ve devletlere korkunç bir son hazırladığı gibi bazı devletlerin ve ulusların, kalkınmasını ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır. Bu misallerin her ikisi de sadece devlet adamları için önem taşımaz; ulusun her bir üyesini de ilgilendiren meselelerdir. İster beyin gücü ile ister kas gücüyle çalışsın; bütün erkekler, kadınlar, yaşlılar, gençler, kentliler, köylüler, hep bu sorunları düşünmelidir.
    Bundan yıllar önce, Moskova Devlet Tiyatrosu’nun duvarlarında büyük çatlaklar meydana gelmiş. Temelden çatıya dek uzanan bu çatlaklar, bütün binanın yıkılıp içindekilere ve etrafa zarar verme tehlikesini meydana getirmiş. Mühendisler, bu çatlakların nasıl oluştuğunu araştırmaya başlamışlar, araştırma sırasında binanın birkaç yerinden temelleri açtıktan sonra, artık çürümeye ve çökmeye yüz tutmuş bu koca taş binanın, vaktiyle ahşap temeller üzerine yapıldığını fark etmişler.
    Çatlakları gören mühendisler, tehlikeyi önlemek için neler yapmak gerektiği konusunda düşünmeye başlamışlar. Binayı yıkmak yerine, öncelikle köşelerden bağlayarak temele inerek çürüyen tahta kazıkların yerine sağlam granit taşlar yerleştirmişler. Böylece bütün temeli baştan sona yenilemişler. Bundan sonra Devlet Tiyatrosunun eski binası yeniden sağlam temellerine kavuşmuş.
    Devletlerin tarihi ve ulusların yaşamı da Moskova’daki Devlet Tiyatrosu gibidir. Devlet düzeninin eski temelleri ve ulusları yönetmenin eski şekilleri, kendi döneminde her ne kadar yeterli görülürse görülsün, bu temeller, bu eski idare biçimleri artık zayıf ve yetersiz kalmaktadır.
    Bilinen bir atasözü vardır; “Yeni toplumlar, beraberinde yeni şarkılar getirir.” Zaman içinde insan nesilleri de değişip yenileniyor. Her nesil, beraberinde yeni kavramlar, yeni arzu ve istekler getiriyor.
    Yeni nesillerin artık eskimiş, zamanı geçmiş idare biçimlerine riayet etmesi beklenemez. Yeni nesillere daha yeni, daha mantıklı, daha adil ve daha sağlam temellere dayalı idare biçimleri uygulanmalıdır.
    Yeni yaklaşımla, ülkelerde sarsıntı ve yıkımlara olanak tanımadan, halkın iradesi için daha çok bilgi ve düşünceye dayalı, daha adil yöntemlere başvuruluyor.
    Bazı ülkelerde ise devlet adamları, halkın iradesi ve eğitimin yavaş yavaş düzeltilmesi gerektiğini anlamıyor veya anlamazlıktan geliyor. Devlet binasının duvarları da zaman içinde yıpranıyor, orasında burasında çatlaklar oluşuyor. Ancak zamanla daha çok derinleşen ve genişleyen bu çatlaklar önemsenmiyor.
    Bu yüzdendir ki, dışarıdan sağlam ve dayanıklı görünen devlet kurumlarının çatlamasına, hatta yıkılmasına kesinlikle şaşırmamak gerekir. Eski İran yıkıldı. Eski Osmanlı, Eski Avusturya İmparatorluğu yıkıldı gitti. Koskoca Rusya bile devrildi. Bismark’ların ve Wilhelm’lerin Almanyası da yıkılıp gitti.
    Kutsal kitaplarda şöyle bir olay anlatılır: Bir zamanlar acımasız bir hükümdarın sarayının duvarlarında ateşle yazılmış sözcükler görülmüş; “Mane tekel fares”
    Bu sözcüklerin anlamını hiç kimse çözememiş. Kimsenin anlayamadığı bu sözleri Bilge Daniyal, şöyle yorumlamış:
    “Bütün bunları ciddiye alarak düşününüz! Tırtıllar gibi kendi önemsiz ve kişisel meselelerinizin ve dertlerinizin bataklığında kıvranmayınız.”
    O günleri anlatan bir söz ise: Kendi içinizde, domuzlara bile namuslu çoban bulamazken, kilisede değerli papaz olmamasına neden şaşırıyorsunuz?
    Tarih bazı uluslara ve devletlere korkunç bir son hazırladığı gibi bazı devletlerin ve ulusların, kalkınmasını ve ilerlemelerini yazmak için de parlak sayfalar açmaktadır.
    KAHRAMANLAR VE HALK
    Devletlerin güçlü yada zayıf olması, ulusların yükselmesi yada gerilemesi yalnız yöneticilerin yeterlilikleri ve iktidarından yahut da iradesizliğinden kaynaklanmaz. Yöneticiler ister iyi yada kötü ister kahraman veya gaddar olsunlar, onlar kendi uluslarının bir aynasıdır.
    Onlar bu halkın içinden gelmiştir. Bir toplum nasılsa idarecileri de onlara benzer işte bu yüzdendir ki; “Her ulus layık olduğu yönetime ve yöneticilere sahip olur.”
    Thomas Carlyle ‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Fakat Sezar, Napoleon, Büyük Petro, Sokrat, Hz. Muhammed gibi bir peygamber, bir büyük adam ve bir kahraman, bir sanatçı çıkıp da bu çamuru eline alırsa ona istediği şekli kazandırabilir. Ulusların hatta bütün insanlığın tarihini yapanlar maneviyatı güçlü zeka ve sağduyu sahibi bireylerdir.
    Bir ulusu harekete geçirecek güç ortaya çıkınca, o ulus da kendiliğinden harekete geçiyor. Ne zaman ki bir bulut kümesi, elektrik yüküne doyarsa şimşek kendiliğinden oluşur.
    FİNLER
    Avrupa’nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya’nın sert bir iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don olayları devam eder. Ağustostan itibaren soğuklar başlar. Arazisi de oldukça kıraçtır. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım çok güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur tarihe baktığımızda.
    Ancak Fin milletinin hayatında başlıca iki şey kayda değerdir: Birincisi, Rus devrimine, yani 1917 yılına kadar kadar Finler’in bağımsız bir hayatlarının olmayışı; ikincisi ise bu ulusun kişilikleri ile öne çıkan büyük adamlar yetiştirememesidir.
    Finlerin sahip olduğu büyük kültür ve medeniyet, sadece ulusun bütün üyelerinin ortak çalışması sonucudur.
    HALK KAHRAMANI SNELMAN
    “Finlandiya, daima Rusya ve İsveç tarafından işgal edilmek riski ile karşı karşıyadır. Güçlü olan komşularına karşı direnebilmesi için, kültürel açıdan onlardan daha ileri olması gerekir.” Johan Vilhelm Snellman bu sözleri zamanla vatandaşların beynine kazımıştır.
    Snelman çıkardığı“Sayma” isimli gazetede vatandaşlarına daima; “Ne zaman bizim küçük ulusumuz büyük komşularından daha yüksek bir medeniyete sahip olursa işte o zaman tehlike ortadan kalkmıştır” derdi.
    Snelman yaz kış demeden bir ucundan diğer ucuna kadar dolaşır, genç yaşlı fark etmez zekâ sahibi insanlar ile karşılaştığında, hemen onlarla sohbete tutuşur, kitaplar verir, adreslerini alarak onlarla mektuplaşırdı. Bazen yazdığı mektuplarda bazılarını ağır bir dille suçlar, bazılarına öğütler verir, onlara yeni görevler vererek işe koşardı.
    “Aydınlar bir ulusun beyni gibidir. Bu halk sizi iyi bir öğrenimin ardından, bir maaşa konasınız ve akşamları kahvelerde iskambil veya domino masasının başına geçip eğlenesiniz, diye okutmamıştır. Okumuş insanların tümü ulusal zekâyı geliştirmek ulusal vicdanı ayağa kaldırmak ve ulusal iradeyi kuvvetlendirmek yükümlülüğü ile karşı karşıyadır.”
    “Halkı eğiterek tarihi bir geçmişe dayanan milletlerin arasına sokmak sizin vazifenizdir. Unutmayın ki halkın kaba, cahil, sarhoş, hasta ve sefil olması sizin eksikliğiniz ve sizin kabahatinizdir.”
    “Siz de kendi ulusunuzun Robinson’u olmak istemez misiniz? Robinson bomboş bir adada insan eti yiyen bir yerliyi eğitmiş, kendisine arkadaş ve yardımcı haline getirmiştir. Siz ise, büyük şehirlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müze duvarlarının dibinde durarak, ulusumuzun milyonlarca insanı hakkında, “Bunlar cahil, kaba ve ayyaştır!” diye yakınıyorsunuz.”
    “Devlet denilen şey, Üst katları geniş pencereli, yüksek tavanlı, oldukça havadar ve aydınlık; aşağı ve bodrum katları ise karanlık, rutubetli, dar ve penceresiz bir şato değildir. Bir ülkenin halkının en kalabalık ve omurgasını oluşturan kesimin kültürden mahrum bırakılması, bir cinayettir. Bu, devletin kendi kendisini yıkması, yağmalaması demektir.”
    “Bütün bir ülkeyi sulamak için bir, iki, üç ırmak kâfi gelmez. En ücra kulübeler bile göl, pınar veya dere gibi su kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Halkın manevi susuzluğu da buna benzer. Ülkemizin her tarafında ulusumuzun kana kana içebileceği gür pınarlar bulunmalıdır.”
    “Bakın! Kenevirden ip urgan örüyorlar. Önce ince kenevir liflerini alarak ip haline getiriyorlar. Sonra bunların birkaçını bir araya getirip büküyorlar ve kalın ip elde ediyorlar. Daha sonra da birkaç kalın ipi birlikte bükerek, büyük gemilerin bağlandığı urgan haline getiriyorlar. Bizim işimiz de tıpkı bunun gibidir. Aydınların dağınık güçlerini bir araya getirerek iki milyonluk ulusumuz için büyük bir güç oluşturabilmeliyiz.”
    Peki, sonra ne oldu? Diye soracaksınız.
    Ne olacak? Fin çocuğunun kurduğu bu plan, çok yükseklerde uçan bir insanın kurabileceği bir plandı.
    Öğretmenlerin çoğu Snelman’ın bu sözleri ile şevke gelerek, bilgisizlik ve cehalete karşı savaşta her zaman onun yanında oldu. Çoğu onun işaret ettiği yolda, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile yürümeye başladı. Bunların her biri bir süre sonra ülkede büyük bir kültür gücü oluşturdu. Böylece çok geçmeden ülkenin her yerinde kendini ulusuna adamış yüzlerce Snelman ortaya çıktı.
    Bu devrimi gerçekleştirebilmek için uyanık uygarlık yolunda çalışmaktan bıkmayan insanlara ihtiyaç vardır. Birçok öğretmen, hâkim, avukat ve doktor her aksam kahvehanelerde oturup iskambil oynamaktan ve bira içmekten vazgeçerek tekrar kitap okumaya başladılar. Halkı aydınlatabilmek için önce kendileri aydınlanma ihtiyacı hissettiler. Usta konuşmacılar ve konferansçılar çıkmaya başladı her yerde.
    Bazı konu başlıkları belirlenerek bu konularda en güzel kitabı yazanlara ödül verilmeye başlandı ve yazarın kitaplarının basılması için yardım edildi. Böylece halkın yararlanması için hazırlanan kitaplar daha ucuza satılır hale geldi.
    Bir iki kuşak sonra yepyeni bir Fin memur sınıfı çıktı ortaya. Fin memurları bilgi, anlayış ve ahlaki bakımdan oldukça ilerleme kaydederek bütün dünyaya örnek teşkil ettiler. Artık Finlandiya halkı, devlet memurlarının varlığı ile gurur duymaktadır.
    Snelman’ın ünü gerçek halk kültürünü ortaya çıkaran halk öğretmeni olmasından ileri geliyordu. Snelman ve arkadaşları halk öğretmeni sanıyla bitmek tükenmez çalışmalar sonucu bataklık ülkesi Finlandiya’yı“Beyaz Zambaklar Ülkesi” ’ne dönüştürmüşlerdir.

    En büyük kavram, kafaları değiştirmek ve bunu biz sadece eğitimle başarabiliriz. Bu sebeple Finlerin eğitime ve öğretmenlerine verdiği değer yadsınamaz. En kritik noktalardan birisi insanları bir şeylere zorlamak yerine neden bunun yapılması gerektiğini anlatarak ikna yöntemine gitmek gerekliliğidir.

    GÜNÜMÜZDE FİNLANDİYA
    1. Biz okula başlama yaşını altı bezli döneme çekmeye çalışırken Finlandiya da ise zorunlu okula başlama yaşı 7’dir.
    2. Türkiye’de çocuklar birkaç sokak ötede okullarına bile mutlaka servis ile gidiyor. Finlandiya’da ise çocuklar birinci sınıftan itibaren okula yürüyerek veya bisiklet ile gidiyor, özel durumlar haricinde çocuklar okula aileleri tarafından götürülmüyor.
    3. Bizde müfredat ve ders kitapları eğitimin baş aktörü olarak biliniyor ama Finlandiya’da çok basit bir müfredat var ve pek değişmiyor. Öğretmenler okutacakları kitapları kendileri seçiyor ve ortalıkta yine de pek ders kitabı gözükmüyor. Kitapların başrol oynadığıülkemizde eğitimden gişe hasılatı beklemek maalesef imkânsızdır.
    4. Türkiye’de 1’inci sınıf öğrencilerinin ailelerinin velileri “bizim çocuk bugün matematikten 90 aldı” diye gurur ile gezebiliyor, ama Finli öğrencilere okulun ilk 6 ayında asla not verilmiyor ve sadece 16 yaşına geldiklerinde ülke genelinde bir sınava giriyorlar.
    5. Türkiye’de öğrencilere çöp attırsanız muhtemelen veliler okulu basıp olay çıkartır. Ama Finlandiya’da okulun tüm işleri öğrenciler tarafından yapılıyor görevli yok ve bu şekilde öğrencilerin sorumluluk duyguları gelişiyor.
    6. Finlandiya’daki okullar öğrencilerin rahat edebileceği şekilde tasarlanıyor, sınıflarda yaparak yaşayarak öğrenme modeline uygun alanlar mevcut.Türkiye’de ise her şeye hazır olan öğrenciler yıllardır komutla rahatlıyorbeni rahatta dinleyin diye bağıran müdürün karşısında ne kadar rahat olunursa.
    7. Türkiye’de özel okullarda ders saati 8 ama yetmediği için okul çıkışında etütler hafta sonu kursları ve özel derslerle bu sayı 12-14 saate kadar çıkıyor. Finlandiya’da ise nitelik ve nicelik kavramları çok önemli ders saatinden çok çocuklara neler verildiği çok önemli.
    8. Türkiye’de bütün öğretmenler kendilerini mesleğinin zirvesinde görüyor.Sınav sonuçları kötü geldiğinde genelde öğrenme güçlüğünden bahsediliyor. Öğretme güçlüğünden söz eden yok.Finli öğretmenler ise haftada en az 2 saat kendilerini yenilemek için, hizmet içi eğitime katılmak zorunda.
    9. Türkiye’de hiçbir şey olmasa bari öğretmen olsun mantığı devam ediyor. Finlandiya’da öğretmenlik mesleği toplumun en gözde mesleklerinden biridir. Öğretmenler Master derecesi olanlar arasından seçiliyor. Öğretmenlik olarak müracaat edenlerin anca % 10’u öğretmen olarak kabul ediliyor.
    10. Ülkemizde öğretmen olabilmek için sınavdan geçer not alabilmek yeterli Finlandiya’da ise öğretmen olabilmek için 3 aşamalı bir testten geçmek zorunda bu bölümler arasında mülakat ders anlatma gibi bölümler var. Ülkemizde heykeltıraş olabilmek için başvuranlara özel sınav uygulanırken etten kemikten gerçek insanı yetiştirecek öğretmenlerin çoktan seçmeli bir sınav ile alınması-seçilmesi kabul edilebilecek bir şey değil.
    11. Finlandiya’da öğretmenlerin gelir düzeyi oldukça iyi. Bizde olduğu gibi başka bir ek işte çalışmaları gerekmiyor.Türkiye’deki hali biliyorsunuz.
    12. Türkiye’de başarılıöğretmen en çok ödev veren öğretmendir anlayışı hala devam ediyor. Finlandiya’daki öğrencilere ödev verilmiyor öğrenmenin yeri okul olarak görülüyor. Bu yüzden Finlandiya’da aksamları çocuğun proje ödevi için akşamları kartona boncuk dizen veli yok.
    13. Finlandiya’da hiçbir resim dersi matematik dersi olarak işlenmiyor. Diğer dersler kadar sanata daönem veriliyor.
    14. Bizim sınıflarda eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni alkış alıyor ama Finlandiya’da ise durum tam tersi eğer sınıftan ses çıkmıyor ise sınıfın öğretmeni soruşturmaya alınıyor çünkü tam bir öğretmenlik yok beraberce etkinlik yapan sınıflar var.
    FİNLANDİYA ÖĞRETMEN EĞİTİM SİSTEMİ
    Son zamanlarda Finlandiya eğitim sisteminin ne kadar iyi olduğu ne kadar özgür düşünen, başarılı, öğrenciler yetiştirdiği konuşuluyor. Ancak bu noktada Finlandiya’daki öğretmenler pek az ele alınmakta.
    1. Finlandiya’daki eğitim fakültelerinde tıp eğitimine denk bir eğitim veriliyor. Bir öğretmen asgari 5-6 yıl eğitim alıyor. Bu durum “Öğretimin bizim için ne kadar önemli olduğunun bir göstergesi, en az insan hayatı kadar değerli”şeklinde açıklanıyor.
    2. Öğretmenler kendilerini asla yeterli bulmuyor ve sürekli olarak yenilikleri gelişmeleri takip ediyorlar. 2001 değerlendirmesine göre dünyadaki en iyi öğretmenler sıralamasında birinci olsalar da “ biz yeterince iyi değiliz, bu halde bile en iyi bizsek kötüleri düşünmek dahi istemiyoruz” diyecek kadar da tevazu sahibiler.
    3. Finlandiya eğitim fakültelerinin birinci önceliği “özerk öğretmenler” yetiştirmek. Çünkü Finlandiya’da bir müfredat yok öğretmenler kendi sınıflarının durumuna göre çok geniş bir yetki alanına sahip ve istediği müfredatı uygulayabiliyorlar.
    4. Finlandiya’da öğretmenlerin üzerinde müfettiş, denetleme gibi baskı unsurları yok. Finlandiya’daki öğretmenler son derece özgür, devlet verdiği eğitime o kadar güveniyor ki! Öğretmenleri haricen bir de denetlemeye tabi tutmuyor. Kendi kararlarını kendi veren öğretmeler aynı zamanda kendi otokontrol mekanizmasına da sahip oluyorlar.
    5. Devletin kontrol etmemesi öğretmenleri rahatlığa itiyor mu? Kesinlikle hayır öyle üst düzey seçme ve eğitim sürecinden geçiyorlar ki! Öğretmenler bu özgürlüklerini araştırma temelli eğitim için kullanıyorlar.
    6. Öğretmenlere ülkenin her köşesine medeniyet taşıyan kişi gözüyle bakılıyor. 70’lerde ve 80’lerde sıkı bir devlet kontrolü sıkı sıkıya bağlı olunması gereken bir müfredat varken bunun yanlışlığını görüp 90’lardan itibaren Finlandiya tamamen öğretmenlerin son derece yüksek standartlarda eğitilmesi gerektiğine hükmediyor. Devlet kontrolü tamamen kalkıyor, öğrencilerin durumunda eğitimlerinden müfredattan tamamen okulların sorumlu olması gerektiğine karar veriyorlar ve bu başarıyı getiriyor. Merkezi bir yönetimin getirdiği bölgesel sıkıntılar, sorumluluk o bölgenin öğretmenine verilerek aşılıyor. Bu sayede her öğrencinin içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olarak eşit bir eğitim görmesi sağlanıyor.
    7. Finli öğretmenleri bu derece başarılı yapan şey kesinlikle çok akıllı olmaları değildir. Çünkü eğitim fakülteleri öğrencilerini zekâlarına göre seçmiyor. Bizdekine benzer bir sınav sonucunda yüksek puan alanları okula kabul etmiyor. Öğretmen olacak kişiler birçok aşamadan geçtikten sonra fakülteye kabul ediliyor ki, bunların arasında zekadan önce gelen iyi ilişkiler kurabilme, empati yapabilme, çocukların düzeyine inebilme, araştırmacı bir kişiliğe sahip olabilme gibi kriterler daha ön planda. Yani son derece parlak zeki ve yaratıcı bir birey olabilirsiniz ama bunlar Finlandiya’da öğretmen okullarında öğretmen olabilmeniz için yeterli değil. Öğretmen olmak için üniversiteye başvuran her 10 kişiden sadece 1’i bu hakkı elde edebiliyor.
    8. Öğretmenlerin staj aşaması bildiğimizden çok farklı, staj sadece yapılmış olması için yapılan bir şey değil. Yâda sınıfta oturup ders izlemek veya bir defa ders anlatmak değil. Öğretmen adayları sürekli öğrencilerle bir araya geliyor ve onlarla nasıl bir eğitim verilmesi gerektiği üzerine konuşuyorlar. Bu öğrenciler sürekli değişiyor ve öğretmen adayları tüm günlerini okullarda geçiriyor.
    9. Öğretmenlerin hepsi Master derecesine sahip. Eğitimlerinin son yıllarında öğretmenler vakitlerinin yarısını okulda harcarken diğer yarısını da genellikle pedagojik eğitim üzerine Master çalışmaları için harcıyorlar. Her biri en az bir yabancı dil bilen öğretmenler pedagoji üzerine de Master eğitimi alıyorlar.
    10. Öğretmenler uluslararası arenada alınan dereceleri nihai bir amaç olarak değil, aldıkları eğitimin bir yan ürünü olarak görüyor. Haliyle amaçlarına ulaşmış olarak görmüyorlar kendilerini. Onların varmak istediği ulusal hedefleri eğitimli, verimli bir nesil yaratma tutkuları ve amaçları var. Haliyle bu amaç doğrultusunda ilerlemek onları ziyadesiyle başarılı kılıyor.
    Sonuç olarak; Finlandiya öğretmen eğitim istemi, Tamamen bağımsız, sorumluluk sahibi, öğretmeye ve öğrenmeye aç, kendi kontrolünü kendi yapan ve hazırladığı müfredat ile araştırmacı, düşünen bireyler yetiştirmeye yönelik çalışan öğretmenler yetiştirmek için işliyor.
    Bu muhteşem yazı Enver Paşa Özdemir yazısıdır
    Referanslar: Beyaz Zambaklar Ülkesinde: Grigory Petrov
    Matematiksel’den alıntıdır.
  • Niye Doğurayım Ki?

    Niye Doğurayım Ki?

    Bugüne dek neden çocuk yapmadığımı soranlara üç aşağı beş yukarı aynı cevabı verdim.
    “Çocuk bakmak, büyütmek zor.”
    “İçimden gelmiyor.”
    “Yapan çok. Ben de yapmayıvereyim.”
    “Ben anne olmak istemiyorum. Böyle iyiyim.”
    Nezaketimi korumaya çalışıyordum bu soruyu cevaplarken. Çocuklu hayatın zorluklarını yaşamak istemediğimi söyleyerek, bu zorluklara kendi  hayatlarından örnekler vererek onları incitmek istemiyordum. Konu üzerine daha fazla konuşmak istemediğimi belli eden kısacık sözlerime “Ama her şeye değer”, “Ama hayattaki en güzel duygu” karşılıklarını aldığımda gülümsemekle yetiniyordum.
    Birini, istemediğini açıkça söylediği bir eyleme özendirmeye çalışmak, sevmediği yemeği kaşıkla ağzına zorla sokuşturmaya benziyor. “Tadına bir bak, çok güzel” diyen, o bir kaşığın, zorla girdiği ağızdan yüzüne püsküreceğini tahmin edemiyor. Saymadım ama en az birkaç kaşık püskürtmüşümdür. Üzgün olduğumu söyleyemem, seçeneğim kalmadığı içindi.
    Fakat şu aralar üzerine düşündüğüm esas konu bu değil.
    Bugüne dek, çocuk yapmamama dair meraklı soruların, bu soruları hayatıma müdahale olarak gördüğüm için beni sinirlendirdiklerini sanıyordum. Yıllar sonra fark ediyorum ki, bunu bedenime müdahale olarak gördüğüm için öfkeleniyordum. Bedenimi doğurmak için kullanmak istemiyordum.
    Bedenimi neden doğurmak için kullanmak istemiyordum acaba? Neden hâlâ istemiyorum? Neden kendimi hamile olarak hayal etmekten hep kaçtım? Niye hâlâ kaçıyorum?
    Bu soruları yazarken doğal olarak gözümün önüne hamile ben geliyor. Beyin böyle bir şey. Ağzından çıkanın robot resmini çıkarıyor hemen. Kendimi hamile görünce bedenim acıyor, rahmim, civarı ve karnım. Bedenimden yükselen acı duygusunu bu kez bastırmadan dinlemeye çalışıyorum. Acı görselleşiyor. Bedenim, rahmime yakın yerlerim yırtılıyor. Kandan, baygınlıktan başka bir şey yok.
    Düşünüyorum. Bu sahneleri ben kendi kendime mi uyduruyorum? Bedenimden yükselen acı duygusunu bir başıma mı yaratıyorum? Hislerimi kovmuyorum bu kez, bekliyorum, bakalım peşinden ne gelecek diye. Korkuyorum. Birazdan başıma ölümcül bir şey gelecekmiş gibi korkuyorum. Tehlikedeyim, var gücümle kaçıp kurtulmak istiyorum.
    İnsan duygularından kaçmamalı, onları yok saymamalı. Hayatta neyi neden yaptığını, neden yapmadığını anlamak için bu duyguların ortaya çıkmasına izin vermeli. Çünkü duyguları sonsuza dek bastırmak mümkün değil.
    On dakikadan fazla oldu son iki paragrafı yazalı. Acı ve korku geçmedi. Normal mi? Kötü bir rüyadan uyanmış gibi (Oh! Kâbusmuş!) hissediyorum, (Oh, hamile değilim!) Yani bir yerim yırtılmayacak, acımayacak, tehlikede değilim.
    Bu korkuları yaratan ben değilim, nereden çıkageldiler peki? Derin bir nefes alıp rahatladıktan sonra filmi geriye sarabiliyorum.
    Kim bilir kaç filmden, kaç doğum sahnesi yansıyor perdeye.
    Hastanede ya da evde, yatakta acılar içinde bağıran bir kadın. Üzerine abanan bir başka kadın. Bebek ağlamaları. Kapının önünde bekleyen adama bir iyi, bir kötü haber.
    Ya çocuklar halının üzerinde oynarlarken, anneler aralarında konuşuyorlar:
    “Normal doğurdum. Sekiz saat çektim o acıyı. Ayyy, çok fenaydı.
    Doktor üzerime abandı, acıdan bayılmışım, gözlerimi açtığımda bebek yeni gelmişti.”
    Kendi kendime yaratmamışım. Gerçek hayattan, filmlerden hafızama kodlanmış:
    Doğururken çok acı çekeceksin.
    Bu acı saatler sürecek.
    Doğururken ölebilirsin.
    Bugün görüyorum ki, sadece çocuk yetiştirmek istemediğimden değil, aynı zamanda acı çekmek ve ölmek istemediğimden doğurmamışım. Niye o kadar acı çekeyim ki? Niye öleyim ki?
    Doğurmamışım, doğurmayacağım. Hâlâ niye konuşuyorum bu konuda? Kadınları doğurmamaya özendirmeye mi çalışıyorum? Normal doğumdan uzaklaştırmaya mı? Yoksa gizli gizli sezaryen propagandası mı yapıyorum?
    Doğum konusunda konuşmak için, doğurmama ya da doğurma ihtimalim olmasına gerek yok, kadın olmam yeterli bir sebep. Gökten inmedim, benim hafızamda bu kodlar varsa, aynı kültürün yetiştirdiği birçok kadında da vardır. Doğurarak anne olmak isteyen ama doğumdan korkan kadınlar ne olacak?
    “İşte kadın da böyle yaratılmış,” “Acı ama meyvesi çok güzel”, “Bebeğini kucağına alınca hepsini unutur” deyip kenara çekilmek doğru mu? Bu konuda yapacak hiçbir şey yok mu?
    Hep sezaryenin kadına ve bebeğe zararları konuşuluyor. Kadınlar normal doğuma teşvik ediliyor. Fakat bunların hiçbiri, kadının doğum korkusunu yatıştırmaya yetmiyor. Ağrıyı, acıyı azaltan farklı doğum yöntemleri var, ancak bütçeleri sebebiyle her kesimden kadını kucaklayamıyor.
    Ancak kadınları psikolojik ve fiziksel olarak doğuma hazırlayan etkin yöntemler var.
    Neden doğuracak kadınları psikolojik olarak rahatlatmanın yolları, yöntemleri daha fazla, daha yüksek sesle konuşulmuyor? Kadınları doğurmaya, doğal doğurmaya teşvik etmek için bu yöntemlere daha fazla başvurulmuyor?
    Tamam, ben doğurmadım, susayım. O zaman doğuma psikolojik ve fiziksel açıdan hazırlanmamın yollarını, yöntemlerini bilen ve bu konuda bilenlerden yardım alarak doğal doğum yapmış kadınlar konuşsunlar. Bu konu kampanyalara, kamu spotlarına konu olsun.
    Güzel olmaz mı?

    ALTINA İMZAMI ATACAĞIM BU YAZI Özlem Kartal’dan alınmıştır.

    https://hthayat.haberturk.com/niye-dogursunlar-ki-1069648

  • Stephen Hawking Hakkında 10 İlginç Gerçek

    Stephen Hawking Hakkında 10 İlginç Gerçek

    1. Stephen Hawking 8 Ocak 1942’de Oxford’da doğdu ve ailenin büyük oğlu olarak St. Albans’da büyüdü. Babası biyolog araştırmacı ve annesi medikal araştırma sekreteriydi. Doğum tarihi fizikçi Galileo Galilei’nin 300. ölüm yıldönümüne denk geldi.
    2. 1959 yılında Oxford Üniversite Koleji’ne yazıldı. Matematik okumak istiyordu; ama bu bölüm üniversitede olmadığı için fizik okudu ve doğa bilimlerinden birincilikle mezun oldu.
    3. Hawking bugüne kadar on iki onursal derece aldı ve 1982’de Britanya imparatorluk Nişanı ile ödüllendirildi. Kendisi aynı zamanda Kraliyet Topluluğu’nun Akademi Üyesi ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi üyesidir.
    4. Hawking 21 yaşında ALS hastalığına yakalandı (amyotrofik lateral skleroz). Buna Lou Gehrig hastalığı da deniyor. Yavaş işleyen bir ALS türü olan hastalık zamanla tümüyle felç olmasına yol açmış bulunuyor.
    5. 1985 yılında Hawking zatürre oldu ve acil serviste soluk borusunun açılması gerekti. Bu da ses telleriyle gırtlağının hasar görmesine yol açtı. Böylece Hawking’in hemşirelerinden Elaine Mason’ın eşi olan David Mason, fizikçinin sandalyesine klavyeye yazarak çalıştırabileceği bir sintisayzır taktı.
    6. Hawking kozmoloji, genel görelilik ve kuantum kütleçekim alanlarına katkıda bulunarak her şeyin teorisini geliştirmeye çalıştı. Özellikle de kara delikler üzerine yoğunlaşarak Hawking radyasyonunu keşfetti.
    Aynı zamanda büyük patlama ile kara delik tekilliğini birlikte düşünen ve enformasyon paradoksuna değinen teorileri araştırdı. Bunun dışında yakın yıldızlara ışık hızının yüzde 20’siyle araştırma sondası göndermeyi planlayan lazer yelkenli Starshot projesini destekledi.
    7. Isaac Asimov, Carl Sagan ve Michio Kaku’dan sonra popüler bilimin en büyük temsilcilerinden olan Hawking 1988 yılında Zamanın Kısa tarihi adlı bir kitap yazdı. Bu kitap o yıllarda Milliyet tarafından kuponla dağıtılmıştı ve benim de okuduğum ilk ciddi popüler bilim kitabı oldu (Asimov’un kitapları çok daha temel düzeydeydi). Zamanın Kısa Tarihi 20 yılda 10 milyon kopya sattı ve dört yıldan uzun süre boyunca Sunday Times en çok satanlar listesinde kaldı.
    8. Stephen Hawking ile Jane Hawking 25 yıl süren evliliğin ve üç çocuğun ardından 1995 yılında boşandılar. Ardından Hawking hemşiresi Elaine Mason’la evlendi. Ancak, uzun ve zorlu geçen bir süreçten sonra 2006 yılında ikinci eşinden de boşandı. Bu sırada Mason’ın felçli Hawking’e kötü davrandığı söylentileri yayıldı ve olay polise kadar taşındı.
    9. Hawking ve kızı Lucy, 2007 yılında çocuklara yönelik George’un Kozmik Hazine Avı adlı popüler bilim kitabını yazdı. Bu seri bugüne kadar 4 kitaba ulaştı.
    10. Stephen Hawking 2009 yılında Obama tarafından Başkanlık Özgürlük Madalyası’nı aldı.
  • Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon Çocukların Uysal Olma ve Öfke Nöbeti Geçirmeme Nedenleri

    Japon halkının karakteri dünyada birçok kesimlerce beğenilmektedir. Onların, aşırı büyük trajedileri muazzam bir stoacılıkla karşıladıklarını görürüz. Hiçbir durumda kontrolü ve kolektif bilinci kaybetmezler. Ayrıca, başkalarına gösterdikleri büyük saygı ve iş ahlakı ile bilinirler.
    Sadece Japon yetişkinler değil, çocuklar da Orta Doğu’da gördüğümüz şeylerden çok farklıdır. Çok genç yaştan itibaren, yumuşak huylu ve nazik olmak ile meşhurlardır. Japon çocuklar öfke nöbetlerine girmez ve kontrolü kaybetmezler.
    “Başarısız bir şekilde kendi tepkilerini kontrol etmeye çalışmak, korkunun köleliğine yol açan senaryosudur.”
    – Giorgio Nardone
    Japonlar, kendini kontrol etme, saygı ve dizginleme değerlerinin hakim olduğu bir toplum oluşturmayı nasıl başardı? Çok katı oldukları için mi disiplinli bir topluma kavuştular? Ya da belki, çocuk yetiştirme stratejileri etkili kalıpları mı içeriyor? Bu konuyu daha ayrıntılı olarak inceleyelim.

    Japonlar aileye çok önem verir

    Japonları özel kılan şey, çeşitli nesiller arasındaki ailesel ilişkilerdir.Yaşlı ile genç arasındaki bağ, dünyanın herhangi bir yerinden daha empatik ve sevecendir. Onlara göre, yaşlılar bilgelikle doludur ve ehemmiyeti hak ederler.
    Buna karşılık, yaşlılar da çocukları ve gençleri eğitimdeki yetişkinler olarak görürlar. Bu nedenle onlara karşı hoşgörülü ve sevecen davranırlar. Yargılayıcı ve sorgulayıcı değil, yönlendirici ve rehber bir rol üstlenirler. Bu nedenle gençler ve yaşlılar arasındaki bağlar uyumlu olmaya meyillidir.
    Japonlar geniş ailelerine çok değer verirler. Fakat aynı zamanda sınırlar sıkı bir şekilde belirlenmiştir. Örneğin, anne ve babanın vakti olmadığı için çocuğun sorumluluğunu almak büyükbaba ve büyükanne için anlaşılamazdır. Bağlar bir iyilik alışverişi üzerine değil, her biri kendi yerinde olan dünya görüşüne dayanır.

    Çocuk yetiştirmek hassaslığa dayalıdır

    Japon ailelerin çoğunluğu çocuk yetiştirmenin sevgi dolu olması gerektiğini anlar. Bağırmak hiç hoş görülmez ve güçlü bir suçlama unsuru olarak görülür. Ebeveynlerin çocuklarından bekledikleri, başkalarının duyarlılıklarına saygı duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracaklarını öğrenmeleridir.
    Genel olarak, bir çocuk yanlış bir şey yaptığında, anne-baba onu bir bakışla ya da hoşnutsuz bir jestle disipline eder. Onların, eylemlerinin kabul edilemez olduğunu görmelerini sağlayan şey budur. “Onu incittin” veya “kendine zarar verdin” gibi cümleleri kullanmak onlar için yaygındır, çünkü bu şekilde o davranışın zararlı bir şey olduğu için kabul edilemez olduğunu gösterirler.
    Bu formül nesnelere bile uygulanır. Örneğin, bir çocuk bir oyuncağı kırmışsa, ebeveynin “onu incittin” deme ihtimali çok yüksektir. “Kırdın” demezler. Japonlar nesnenin işlevselliğine değil, katma değere vurgu yaparlar. Bu nedenle çocukların her durumda duyarlı olmaları için çok genç yaşta öğrendikleri, onları daha saygılı bir birey yapan şey budur.

    En büyük sır: kaliteli zaman

    Yukarıdaki unsurların hepsi çok önemlidir. Ancak hiçbiri, Japonlar’ın çocuklarıyla kaliteli zaman geçirme kavramı kadar önemli değildir. Çocuk yetiştirmeyi uzaktan yapılan bir şey olarak görmezler, bunun tam tersidir. Çocuklarıyla güçlü bağlar kurmak onlar için çok önemlidir.
    Bir annenin üç yaşından önce çocuğunu kreşe veya anaokuluna göndermesi olağan değildir. Çocuklarını her yere taşıyan anneleri görmek daha yaygın bir şeydir. Daha geleneksel toplumlarda da görülen bu fiziksel temas, daha derin bağlar yaratır. Tenin yakınlığı aynı zamanda ruhun yakınlığı olur. Japon bir anne için, çocuklarıyla konuşmak çok önemlidir.
    Aynı şey, babalar ve dedeler için de geçerlidir. Ailelerin konuşmak için bir araya gelmeleri çok yaygındır. Bir aile olarak yemek yemek ve hikayeler anlatmak en sık yapılan etkinliklerdir. Aile öyküleri tekrar tekrar anlatılır ve bununla birlikte, konuşulan şeylerin önemi ile birlikte bir kimlik ve aidiyet duygusu çocuğa geçirilir.
    Bu yüzden Japon bir çocuğun öfke nöbetine kapılması çok nadir görülür. Onlar için karışıklık yaratmayan bir çevre ile çevrilidirler. Onlar, sevginin eksikliği hissetmezler. Dünyanın bir düzeni olduğunu ve her insanın bir yeri olduğunu algılamaktadırlar. Bu da onlara huzur verir, onları hassaslaştırır ve duygusal patlamaların gereksiz olduğunu anlamalarına yardımcı olur.
    KAYNAK:
  • ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ‘Anne Değilsin Anlamazsın’mış!

    ”Okullarda, etüt merkezlerinde lgs sınavı için sabahtan akşama test çözen çocukları gördükçe, yer altına inen maden işçileri aklıma geliyor” demişti bir arkadaşım. Gün yüzü görmeden çocuklukları geçiyor, üzülüyorum demişti. Anne değildi bunları söyleyen arkadaşım, çocuklar üzerine düşüncelerini söylerken çekingendi. Anneler hemen atlayıverirdi üzerine, “sen anne değilsin, anlayamazsın” diyerekten.

    Okulumuzun anneleri, sabah dokuz akşam beş buçağa kadar okulda kalan, on dakikalık teneffüslere bile çıkmadan test çözen çocuklarına akşam etüdü konulması için ve eve daha çok test ödevi verilsin diye müdürlüğe istekte bulunmuşlardı. Anneydiler çünkü, çocuklarının iyiliğini isteyen annelerdi.
    Geçmiş senelerde, ilkokul öğretmenimizin anne olmaması veliler arasında huzursuzluk, tedirginlik yaratmıştı. Öğretmenimiz veliler ile ters düşerse hep öğretmen suçluydu , anne olmadığı için. Sınıf anneleri kendi aralarında yarışıyorlar, ünlü markaların hediye çeklerini öğretmenler gününde hediye etmek için, organize oluyorlar, bir bizim öğretmen almıyor, hediye çekini, bana öğrencilerimin sarılıp öpmesi yeter diye. Okulun diğer öğretmenleri hediye çeklerini almışlar çünkü onlar anne, bizimki anne değil diyorlar.
    Bir kadın programında Türkiye’nin en iyi üniversitesini birincilikle bitirmiş dünyanın en iyi üniversitelerinde çocuk gelişimi üzerine doktoralar yapmış bilim insanı bilimsel araştırmalarını anlatmaya çalışıyorken sunucu kadın (Derya Baykal) ağız büküyor ve ”anne olmadığınız için anlayamazsınız” diyor. Kendi anneliğini örnek göstererek alçak gönüllü bilim insanına ayar veriyor.

    Çocuk doğurmamış arkadaşım, her anneye nasip olmayan bir şeye; çocukları insan gibi görebilme becerisine sahip.

    Anne olunca bize ne oluyor ki çocuğumuzu “insan”olarak göremiyoruz? Üzerine titreyip, tüm maharetimizle yumruk yumruk şekillendirdiğimiz eserimiz üzerine ömür boyu gölge olmaya neden bu kadar mecburuz?

    Annelik uykusuzluğumuzu, sütümüzü, tedirginliğimizi, gözyaşımızı, iş bırakmışlığımızı, çatlaklarımızı, pörsümüşlüğümüzü, zamansızlığımızı neden kutsuyoruz, kutsanmasını istiyoruz?
    Anne olunca kanatlarımızın çıktığını, yüreğimizin yerinden çıkarılıp nurlu başka bir yürek takıldığını, gözlerimize sadece çocuklarımıza odaklı perde indiğini, tüm koruyucu meleklerin bizi gözetlediğini , dünyanın bizim için döndüğünü neden herkese göstermek istiyoruz?
    En çok da çocuklarımız için tehlike olmuyor mu, bu kutsanmış annelik?
    Bu yazımı çocuk doğurmamış arkadaşım için yazıyorum, çocuğumu insan olarak göremediğim çoğu zamanlarımda gözümü açtığı için.
    AYŞE’NİN KOZASI BLOGUNDAN ALINMIŞTIR.
    YAZAN ARKADAŞI AYAKTA ALKIŞLIYORUM. 💗
  • Eğitimde Örnek Ülke; Norveç

    Eğitimde Örnek Ülke; Norveç

    Norveç’te en çok değer verilen grup çocuklar ve gençlerdir. Eğitim ve öğretimde ise en çok üzerinde durulan şey çocukların sosyalleşmeyi ve doğa ile başa çıkmayı öğrenebilmeleridir.

    Birçok konuda Avrupa ülkelerine özeniriz. Özellikle anne babalar çocuklarını daha iyi okutmak, yetişkin öğrenciler de daha özgür ve modern şartlarda üniversite eğitimi almak için batı ülkelerinde yaşama hayali kurar. Ama bunu gerçekleştirmek için de birçok başka şeyden feragat etmeleri gerekebilir.
    Gerçekten de güvenlik, çevre, üretim ya da sağlık gibi konularda temel sorunlarını halletmiş ileri ülkelerin ekonomilerinden en çok pay ayırdıkları konu, eğitimdir. Zira vatandaşları iyi ve eşit eğitilmiş bir ülkede diğer konular da kendiliğinden düzgün işleyecektir. Ama bunun yanında unutulmamalıdır ki; her ülke kendi coğrafyasına, kültürüne, ekonomik ve sosyal şartlarına uygun düzenlemeler yaptığı zaman olumlu sonuçlar alabilir.
    1970’lerin başında denizlerinde bulduğu petrol rezervlerinin devlet tarafından kontrol altına alınıp, sadece halk yararına kullanılmasını öngören devlet politikasının başarılı bir şekilde uygulanmasıyla dünyanın en refah ve en zengin ülkesi haline gelen Norveç’te fakir olma kriterleri bile birçok ülkeden daha farklıdır. NATO üyesi olmasına rağmen Avrupa Birliği’ne (AB) girmeyi ısrarla reddeden, okuma yazma oranının yüzde 100 ve ortalama yaşam süresinin 79 yıl olduğu Norveç, dünyanın en sakin, huzurlu, hoşgörülü, özgür, müreffeh ve barışçı ülkelerinden biridir.

    Norveç’te çocuğa, devlet tarafından tüm ihtiyaçlar sağlanır

    Norveç özellikle anne babaların ve çocukların en huzurlu ve mutlu olduğu ülke olarak bilinir. Çünkü bu ülkede çocuk her şeyden daha değerlidir. Devlet maddi manevi çocukları oldukça şımartır. Okullar, ders kitapları, ilkokul çantası, defterler, kütüphaneler, sağlık hizmetleri devlet tarafından karşılanır. Bunlar dışındaki ihtiyaçlarını diğer çocuklarla aynı oranda karşılayamayan çocukların ailelerine devlet ayrıca maddi yardım yapar. Mesela her çocuğun yaşına uygun bir bisikleti olmalıdır. Bu durum aslında çocuk yaşta fazla olumsuz sonuçlar göstermese de çocuğu ve aileyi şımartıp rehavete iteceğinden ileri yaşlarda yaşamı olumsuz etkileyebilir. Norveç’in kış sporları dışında dünya çapında büyük başarılar elde edememesinin sebebini de bu duruma bağlayabiliriz.

    Norveç’te çocuk dövmek büyük suçtur

    Sağlık ocakları ve okuldaki görevliler çocuğun ev içinde huzurlu ve mutlu olup olmadığını da gözlemlemek ve gereğinde yetkililere bildirmekle yükümlüdürler. Çocuğa, fiziksel olmasa bile, herhangi başka bir kötü muamele yapıldığı keşfedildiğinde çocuk kendi ailesinden alınıp koruyucu aileye verilir. Özellikle yabancı ailelerin başına çok gelen bir durumdur çocuklarının ellerinden alınması. Zira birçok kültür, çocuğun döverek eğitilmesi gerektiğini kanıksamıştır. Ne var ki çocuğa fiske bile atmak Norveç’te yasaktır.

    Çocuk yuvalarının en çok olduğu ülke

    Norveç’te “ev hanımı” tabiri çoktan unutulmaya yüz tutmuştur. Tam zamanlı çalışmasa da her Norveçli kadının evinin dışında da sosyal hayatını yaşayacağı bir iş yeri vardır. Kadın ya da erkek, çalışmayan her Norveç vatandaşı aktif bir şekilde iş aramaktadır. Dolayısıyla çocuk yuvaları oldukça fazladır Norveç’te. İlkokulun ilk dört yılında da  okul sonrası çocuklara ücretli bakım ve etüt imkanı verilir. Bütün bu şartlar hem annenin hem de babanın başka bir kimseye ihtiyaç duymadan yüzde 100 çalışabilmesini mümkün kılar.
    Çoğunluğu en geç bir buçuk – iki yaşında yuvaya gitmeye başlayan Norveçli çocuklar, düşe kalka yuvanın bahçesinde büyür ve bu çocuklar üç yaşına gelmeden kayak ve paten, beş yaşına gelmeden yüzme ve iki tekerlekli bisiklete binmeyi öğrenmiş olur.
    Yuvaların çoğunluğu devlete aittir. Devlet yuva parasının bir kısmını karşılar, çocuk henüz yuvaya başlamamışsa  bu para doğrudan aileye verilir. Özel olan yuvalardaki eğitim, devletinkinden farklı değildir, fiyatları da devlet ile aynı düzeydedir.
    Tek ya da iki katlı müstakil bir evde faliyet gösteren çocuk yuvalarının oldukça büyük bahçe ve oyun alanları olması gereklidir. Norveç’te birçok çocuk yuvası, daha önce çiftlik ya da büyükbaş hayvanların barınağı olarak kullanılan yapılardan dönüştürülmüştür. Ayrıca yuva dışı faaliyetlerinin kolay yapılabilmesi için yuvanın deniz kenarına, ormana, yaşama alanlarına ve otobüs durağına yakın olması planlanır.
    Zorlu ve soğuk hava koşullarında yaşamayı her alanda becerebilen Norveçliler, aslında bunu taa bebekken öğrenirler. Yuvada ya da evde, yaz ya da kış, Norveç’te bebek ve çocukların öğle uykularını çocuk arabalarının içinde ve bina dışında uyumaları gayet normaldir. Norveç yuvalarında uyku odası yoktur.

    Sınav ve karne yok, oyun sınırsız!

    Norveç eğitim sistemi ‘eşitlik ve kapsayıcılık’prensiplere dayalıdır. Rekabet öğretilmez. 8’inci sınıfa kadar karne almayan, sınava tabii tutulmayan ve tüm müsabakalarda sadece katıldığı için ödül alan Norveçli çocukların öğretmenleri sınıfa ya da veliye kimin en iyi olduğunu açıklamaz. Çocuk en fazla en iyilerden biridir. Spor müsabakaları sonucunda tüm çocuklara birincilik madalyası verilir.
    Okullarda ya da aile içinde disiplin konusu üzerinde fazla durulmaz. Zaten çocuklar çok erken yaşta sorumluluk almaya ve kendi kararlarını vermeye başlarlar. 18 yaşına geldiğinde hâlâ ailesiyle yaşayan çok az çocuk vardır. 9-10 yaşlarında ailenin maddi durumu ne olursa olsun çocuklar; gazete/broşür dağıtarak, hasta, çocuk ya da özürlü bakıcılığı yaparak ya da mahalle futbol turnuvalarında sosis ve kek satarak para kazanmaya başlarlar. Norveçli çocuklar, manevi olarak pek olmasa da maddi olarak aşırı şımartılırlar. Kendilerine ait her türlü elektronik alet veya eşyaya fazlasıyla sahiptirler.

    Sosyallik ve doğal yaşam

    Sosyalleşme ve doğal hayatı öğrenmek, bilgi eğitiminden daha önemlidir. Norveçli öğrenciler hava koşullarının elverişli olma durumuna göre bazen bütün günü okul binası dışında geçirirler. Hava sıcaklığı ne olursa olsun günde en az bir saat bahçede tenefüs yapmaları şarttır. Hava sıcaklığının eksi 20 derece olması bile buna engel değildir. Sadece görüş mesafesini düşüren ya da hareket etmeyi zorlaştıran tipi ve ya sağanak yağış olursa dışarı çıkılmaz.
    Okul ve çocuk yuvalarında sıklıkla kısa ya da uzun mesafelere geziler ve ailelerin katılabileceği organizasyonlar düzenlenir. Okul gezilerinde temel amaç; fabrika, huzurevi, karargah gibi çocukların yaşadığı kasaba ve şehrin önemli birimlerini tanımaktır.
    Norveç’te ilkokul binalarında aynı seviyede olan sınıflar arasında duvar bulunmaması da normaldir. Her öğretmenin kendi sınıfıyla konuşabileceği bir köşesi vardır. Bunun dışında aynı sınıftaki tüm öğrenciler büyük bir salonda karşılıklı otur, öğretmenleri yanlarına gelerek teker teker ilgilenir. Öğrenciler öğretmenlerine ön isimleriyle ve “sen” diye hitap ederler. Zaten Norveç kültüründe kimseye “siz” diye hitap edilmez.
    Eğer en yakın okul çocuğun evine 2 kilometreden uzak ise, ya da arada anayol gibi yalnız başına yürümesine tehlike yaratacak bir durum var ise devlet o çocuğun yol parasını (taksi ya da otobüs) karşılar. Aynı şekilde evi okula çok yakın bile olsa, ayağı sakatlandığı için okula yürüyemeyecek öğrenci için de ayağı iyileşene kadar devlet tarafından özel taksi tutulur.
    Başka tipik bir Norveç kültürü özelliği de “beslenme çantası” geleneğidir. İlkokullarda isteğe bağlı ve para karşılığı çocuklara basit kahvaltılık yiyecek, yoğurt ve meyve verilir, fakat çocuk ya da yetişkin herkes evden çıkarken yanına illa ki beslenme çantası alır.

    Norveç’te okul müfredatı

    Norveç’te zorunlu eğitim 10 yıldır. Zorunlu olmadığı halde en az üç yıl anaokul eğitimi alan Norveçli çocuklar 6 yaşlarını dolduracakları yıl ilkokula başlar. 7 yıl sürecek ilkokul müfredatı diğer ülkelerde 4 ya da 5 yılda okutulanla eşdeğerdir. 12-15 yaş arasında da sınav ve karne ile tanıştıkları mecburi ortaokul eğitimini alırlar.
    Özel okul gerekliliği yabancı öğrenciler ve kapsamlı dini eğitimi önemseyen ailelerden dolayı doğmuştur. Büyük illerde İngilizce eğitim yapan birkaç okul vardır. Gene az sayıdaki Hristiyan okulları ise eğitim konusunda diğerlerinden biraz daha katıdır ve daha fazla din dersi içerir. Ne var ki bu okullar Türkiye’deki İmam Hatip okullarıyla aynı kategoriye alınamaz.
    Norveç okullarında din dersi zorunludur ama dersin tam adı eskiden Türkiye’de de olduğu gibi.”Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi”dir. Bu derslerde sadece Hristiyanlık mezhepleri değil, diğer bütün dinler öğretilir. Paskalya ya da Noel zamanı yapılan kilise ziyaretlerine gidebilmesi için öğrencinin ailesinden yazılı izin alınır.
    Bunun dışında özel eğitime ihtiyacı olan çocuklar diğer öğrencilerle beraber okur, sadece kendilerine tahsis edilmiş özel öğretmenleriyle birkaç ayrı ders yaparlar. Norveç’te prensip olarak fiziksel ya da psikolojik rahatsızlığı olan çocuklar özürsüz çocuklarla aynı sınıfta ders görür.

    Norveç’te yüksek öğrenim

    5 milyon nüfuslu Norveç’teki yüksek öğrenim sektörü yedi üniversite, dokuz uzmanlaşmış üniversite kurumu, 23 devlet yüksek okulu, iki ulusal sanat akademisi ve 16 özel okuldan oluşmaktadır. Eğitimleri süresinde her öğrenci devletten kredi alır. Sınavları geçtiğinde kredinin bir kısmı bursa dönüşür. Kalan borç ise iş hayatına atıldığında 20 yıla kadar olan vadelerle ödenir.
    Norveç üneversitelerinin hiçbiri dünyanın en iyi üniversitelerinden sayılmasa da Oslo ve Trondheim üniversiteleri ilk yüzün içindedir. Üniversite harcı en fazla 500 kron, yani yaklaşık 160 lira civarındadır. Okul bitirme ya da üniversiteye giriş sınavı yoktur. Başvurulan fakültenin kapasitesi başvuru talebinden az ise öğrenci daha önceki okullarda aldığı notlara göre değerlendirilir.

    Mutlu ve huzurlu çocuk ve ebeveyler

    Bir çiftin çocuk yapmadan önce bir çok konuyu düşünmesi gerekir. Çocuğun eğitim masraflarını karşılayabilmek, iyi bir bakıcı bulabilmek, güvenli ve sağlıklı bir ortam, çevre ve doğal koşullar sağlayabilmek, çocuğu hastalandığında işten izin alabilmek gibi birçok kaygıları vardır anne babaların.
    Bu veya buna benzer sorular Norveçli ailelerin aklına bile gelmez. Nüfusu az olduğu ve bu yüzden de çocuk yapılmasını teşvik eden Norveç Hükümeti, güvenli ve sağlıklı çocuk yetiştirmenin şartlarını zaten hazırlamıştır. Bu yüzden de Norveç’te kardeşi olmayan çocuk çok azdır. Hem çocuklar hem de ebeveynler diğer birçok ülkeye göre çok daha huzurlu ve mutludur Norveç’te.
    KAYNAK: İndigo Dergisi / Deniz Alan Held
  • Eğitim Zevk Vermiyorsa Suçtur

    Eğitim Zevk Vermiyorsa Suçtur

    Okuldan paydosta çıkan öğrenciyle, cezaevinden çıkan mahkûm kadar birbirine benzeyen başka iki şey yoktur. Teneffüste bahçeye çıkan çocuklar neden çıldırmış gibi bağırır? Teneffüs, okulda boğulmamak içindir.
    Özgürlük en güzel teneffüstür. Ama hep okul kapılarında bırakılır. Bazıları özgürlüğü avuçlayarak cebine doldurur, okula sokmak ister. “Çıkar ellerini cebinden!” sözü söylenir onlar için.
    Okul adaletsizliğin, haksızlığın, üçkâğıtçılığın, uyma ve uymamanın getirdiği sonuçların, egemen bir güce boyun sunmanın, kendinden olanla dayanışma yerine rekabetin, kendinden üstte olana boyun sunma ve altta olanı küçümsemenin, ezme ve ezilmenin, mitlerin ve bu mitlere kendini adamanın, siyasal bağnazlıkların ve ekonomik cehaletin, başkaldırmanın ve bunun nelere gebe olduğunun öğretildiği ve benimsetildiği yerdir.
    Devlet dersini yapan öğretmendir. Çocuklara ortak ve yanlış soruları soran da odur. Çocukları oyuncakları olduklarına inandıran da.
    Öğretmenler öğretmenlik mesleğinin küçük insanlar karşısında yarattığı gücün sağladığı baş döndürücü kişilik gerçekleştirme olanaklarına sahiptirler. Öğretmen dört duvar içinde kıstırılmış küçük insanları düzenin istediği insanlar hâline getirir. Öğretmen çocuğun özgürlüğünü, yaratıcılığını, benliğini yok etmek için seçilmiş ve bunu yapması için eğitilmiş kişidir. Öğrenci okula gelmeye zorunludur. Okula geç kalır; yetişkin yaşamında işine geç kalmamayı öğrenir. Öğretmen öğrencinin okuldaki, sınıftaki davranışlarını sürekli kontrol eder, öğrenciye ne yapması gerektiğini söyler; onu azarlar, tek tip giyim konusunda zorlar, saçı, üstü başı, yüzü, bakışı, yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve dil kullanımlarına istenilen biçimi verir.
    Bu süreç insanı doğal yapısından koparma ezenin gerçekliğini kabul ettirme, içselleştirme sürecidir. Eğitim insan avıdır. Okul ve okulun bütün araçları bu av için kurulmuş bir tuzaktır. Uyumlu, düşünmeyen, farklı olmayan, sürüleşmiş, ezenin nesnesi olmaktan mutlu insanlar üretilir bu süreçte. İnsanın doğallığından kopartıldığı bu süreçte istenilen insan tipi yaratmak için bir alıştırma dönemidir.
    Çocuk eğitim süresince başkası için varlık olma alıştırmaları yapar ve bunu içselleştirir. Bağırma, azarlama, aşağılama gibi eylem karşısında boyun eğmeyi bu süreçte öğrenir. Hiçbir şey olmadığını, hiçbir şey bilmediğini, birileri yap dediğinde yapmayı; yapma dediğinde yapmamayı, itaat etmeyi, otoriteye boyun eğmeyi, bencil olmayı, paylaşmamayı, dayanışmamayı, işbirliği içinde olmamayı, hırslı olmayı, yaşamda tutunabilmek için her yolun mübah olduğunu, beş parmağın beşinin bir olmadığını, kadere karşı gelinmeyeceğini, böyle gelip böyle gideceğini, insanın güçsüz olduğunu, adaletin herkese eşit uygulanamayacağını vb. bu süreçte öğrenir ve güdülmek için hazır hale gelir.
    Öğretmenler çocukları birbirleriyle yarıştırırlar. Onları korkuturlar. Kötü bir gelecek tablosu çizerler. Eğitimi kazananların ve kaybedenlerin olduğu bir yapı olarak gösterirler. Gerçekte kazananlar uyumlu, her denileni yapan, “çalışkan” dedikleri çocuklardan çıkar. Bunlar için kazanmak, egemenlerin istediği toplumsal düzende, eğitimle oluşturulan bu kişilik yapılarıyla toplumsal sınıflamada üst sıralarda yer almaktır. Kaybedenlerse onları yalnız kendileri bilir, kimse tanımaz onları.
    Öğretmenler, öğrencilerin öğrendiklerinin yaşamla bağını kurmazlar; öğrenmenin yararına ilişkin değerlendirme yapmazlar. Öğrenciye öğrenme süreciyle yani neyi, niçin, nasıl öğreneceklerine ve öğreneceklerinin ne işe yarayacağına ilişkin bilgi vermezler; çünkü öğrencilerin çevresini görmesini istemezler.
    Ülkemizdeki eğitimde, okulun yapısında, okul yönetiminde, idareci, öğretmen, öğrenci, veli ilişkilerinde, öğrenme ortamlarında ve bu ortamların kullanımında despotik davranış vardır. Okul despotik davranışla yükselir. Öğretmenler kendilerini her şeyi gören, bilen mutlak varlık olarak görürler. Öğrencinin karşısına her zaman Tanrı gibi çıkarlar. Her şeyi bilendir onlar. Takdir eden, cezalandıran, affeden ve öğretendir onlar. Onlar tek kitaplı (ders kitabı) insanlardır.
    Öğretmenler, düzeni, yanlışı sürekli kılan insanlardır. Ama çoğu bunun farkında bile değildir. Ama daha özgür bir eğitim ve toplum için onlardan başka kim mücadele edebilir?
    KAYNAK: İrfan Erdoğan, İletişim Egemenlik Mücadeleye Giriş
  • Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Bize Belki de Daha Çok Başarısız Çocuk Gereklidir

    Silikon Vadisi’nin resmi olmayan bir sloganı vardır: “Başarısız ol.” Örneğin Facebook’un ofisinde üzerinde “Çabuk Başarısız Ol” yazan posterler bulunur. Çalışanlar daha “sık” başarısız olmaları için adeta teşvik edilir. Hatta “FailCon” isminde dünya çapında düzenlenen bir konferans bile vardır.
    Peki ama neden?
    Onca parlak fikrin ve zekanın bir arada bulunduğu bir ortamda başarısızlık, başarıya giden yolda bir adım olarak görülür. Bizler de özel ve çalışma hayatımızda bu nedenle başarısız olarak anılmaktan rahatsızlık duyarız.
    Üstelik kendimizin başarısız olmaya tahammülümüz olmadığı gibi, başarısız olma korkusunu bizden sonra gelen nesillere de itina ile aktarmaktayız.
    Oysa ki bu başarısızlıktan kaçınma tutumu çocuklarımızın kendileri hakkında bir içgörüye sahip olmalarını engelliyor. Öte yandan başkalarına karşı empati geliştirmelerini de önleyebiliyor.
    Çocukları koruma içgüdüsü ile başarısız olmalarını engellemeye çalışmak kabul edilebilir bir fikir gibi gelebilir. Ancak helikopter aile olarak tanımlanan yani çocuklarının etrafında pervane olan ailelerin bu koruma görevinde çok ileriye gittiği de kabul edilmelidir.
    Bu iyi niyetli anne-babalar ayakkabı bağcığı bağlamaktan, ev ödevi yapmaya kadar uzanan zor ya da sinir bozucu olabilecek işleri genellikle çocuklarının yerine üstlenmektedir.
    Günümüzde pek çok takım sporunda rekabet olabildiğince arka planda bırakılmakta ve bunun yerine sporculara yarıştıkları için değil katıldıkları için madalyalar verilmektedir.
    Oysa biz öylesine yapay ölçümler oluşturuyoruz ki çocuklar evde oynadıkları basit oyunlarda bile kaybetmekten korkuyor. Bir bakıma onları duygusal olarak pamuklara sarıyoruz.
    Ve sonuç olarak, çocuklar kişisel gelişimleri için gerekli olan fırsatları kaçırıyorlar.
    Çocukların ne düşündüklerini açıkça söyleyebilmeleri, sağlıklı riskler almaları ve hedeflerinin peşinde koşmaları gibi önemli hayat dersleri, başarısızlıktan kaçınma eğilimi ile yok olmaktadır.
    Çocuklar aynı zamanda kendilerini affedebilme yetisini kaybetmekte ve diğerlerine karşı bağışlayıcılıklarını, duyarlılıklarını ve sempatilerini göstermekte zorlanmaktadır.
    Örneğin, ödevlerini kendisinin yerine yapan ebeveynlere sahip bir çocuk ödevini yapamayan bir sınıf arkadaşını rahatlıkla yargılayabilmektedir.
    Pamuklara sarmalanan çocuklar şüphesiz ki büyüdükçe evsiz, işsiz ve ruh sağlığı yerinde olmayan insanlarla karşılaşacaklardır. Yanıltıcı bir varsayım olarak herkesin etrafında kendilerinde olduğu gibi kurtarıcı bir takımın olduğu düşüncesi ile gelişen beyinler için, başarısız olarak tabir edilen kişileri ve bunun altındaki nedenleri anlamak kolay olmayacaktır.
    Irk ve cinsiyet ayrımcılığı yapmak toplumda genelde hoş görülmese de, şartlar gereği başarısız olmuş birini suçlamak kültürel olarak hala uygun görülmektedir günümüzde.
    Çocuklarımızın –onlar hala beta evresindeyken, zorlukların üstesinden gelmek için gereken güce sahiplerken– başarısız olmalarına izin verelim. Bir matematik problemi ile uğraşmalarına ve çözememelerine izin verelim.
    Yardımcı oyuncu olmalarının daha olası olduğunu bilsek bile başrol için seçmelere girmelerine izin verelim. Öz-bakım güçlerini ve empatilerini artıracak hatalar yapmalarına izin verelim.
    Belki de daha çok başarısız çocuk yetiştirirsek, daha merhametli bir toplum oluşturabiliriz.

    Matematiksel  /  Sibel Çağlar