HT Yazarlarından Perihan Özcan’ın aşağıdaki yazısı tam olarak benim de hislerimi anlatıyor. Her kadın çocuk yapmak istemez. Bunu kabullenemiyorsanız da kabullenmekten başka çareniz yok. Siz isterseniz 10 tane doğurun ama bizim gibi düşünen ve her geçen gün sayısı artan kadınlara da karışıp durmayın. Evet erkeklerimiz de çocuk istemiyor. Çünkü bizimle nesillerinin devamı için evlenmediler. Bunu da kabullenmek zorundasınız. Her erkek sizdekiler gibi neslini devam ettirmek için evlenmiyor, bazıları o kadın hayatındaki en önemli şey olduğu için evleniyor ve böyle ilişkiler çıkarsız muhteşem ilişkiler emin olun. Ayrıca doğurmadan da anne olunabiliyor. Bir çocuğu ya da bir hayvanı evlat edinebiliyorsun. Kendimizden çıkardığımızı mecburen sevmek zorunda hissetmek yerine gönüllü ve çıkarsız anne baba olmayı da tercih edebiliyoruz. Siz nesil devam ettirmek için bir araya gelmiş olabilirsiniz, sizin evliliklerinize biz karışmıyoruz, siz de lütfen bizleri dürtükleyip durmayın. Çoğu kadın ne yazık ki doğurduktan sonra eşleri tarafından yalnız bırakılıyor ve bebeğin bakımında o eşler pek de rol oynamıyor. Tek başına hamile kalmış gibi tek başına her işin üstesinden gelmeye çalışıp bir de çocuk bakmak için hayatını heba eden insanlardan akıl almaya şahsen benim hiçbir zaman ihtiyacım olmadı.
Neyse.. Perihan Özcan’ın yazısına gelelim:
————————————-
Ben kırk iki yaşında bir kadınım ve bugüne kadar hiç anne olmak istemedim. Elimi karnıma götürüp içinde bebek büyütme, sonra da doğurduğumu büyütme hayali kurmadım. İçimden gelmedi, bunun nasıl bir his olduğunu bilmiyorum. Eşsiz bir duygu olduğunu söyleyen kadınlara inanıyorum, güveniyorum. Öyle diyorlarsa öyledir. Bu duyguyu tekrar tekrar yaşamak isteyenleri de destekliyorum.
Fakat anne olmuş kadınların istedikleri her an doğurmaktan söz açıp fütursuzca ilerlemeleri, bazen fena halde can sıkıyor.
“Çocuk düşünmüyor musun?”
“Hayır.”
“Neden?”
“İstemiyorum.”
“Neden?”
“…”
“Bir gün pişman olabilirsin ama.”
“Olmam.”
“Biyolojik saatin geçtiği zaman gerçekten geri dönüşü yok.”
“…”
“O da mı istemiyor?”
“…”
“İstiyordur…”
“…”
İlk, hadi ikinci sorudan sonrası tacize giriyor. “İstemiyorum” diyorsun susmuyor, sırf istemediğin için doğurmadığına bir türlü ikna olmuyor. Sebeplerini anlatsan incinecek. İçin sıkışıyor, kendine gelmesi için bekliyorsun. Bizde böyledir, anne olmuş kadına bütün densizlikleri için anlayış gösterilir.
Bazen birinin çocuğunu kucağına alman icap ediyor, konuşuyorsun, gülüp oynuyorsun ve bunu yaptığına seni pişman ediyor. O anki bakışlarından “senin de bir tane istediğinden” emin, “Bakışlarını gördüm” diyor. Dönüp diyemiyorsun “Onu doğurana kadar kocanla yaşadıklarınız geldi aklıma.”
Hiç tanımadıklarının kendini bilmezliğine veriyorsun. Tanıdıkları boş veriyorsun, ama arkadaşın bunu yapınca asabın bozuluyor. Çünkü seni tanıyor, bin kere demişsin “İyi ki kazayla filan doğurmamışım” diye.
Anne olan kadınların, anne olmak istemeyen kadınları neden anlamadıklarını biraz anlayabiliyorum. Ama neden anlamak istemediklerini, neden bu konuda bütün soruları sormayı kendilerine hak bildiklerini anlamıyorum.
Ben mesela bugüne kadar anne olmuş bir kadına hiç “Pişman mısın?” diye sormadım. Saçı başı dağılmış, gözünden uyku akan, ödev yapan, cildi gibi bedeni de kendini koyvermiş, kocasıyla sevişecek vakit bulamayan, bulsa da sevişemeyen, çünkü artık arzulanmayan hiçbir kadına “Değdi mi yaptığına?” demedim. “Keşke yapmasaydım dediğin hiç oluyor mu?” diye ısrar etmedim.
Doğum gibi bir olayla beraber hiç bilmediğin duyguları keşfettin, peki. Ya bunları keşfederken unuttuğun duygular? Onları unutmana değdi mi? Onları hiç özlemiyor musun?
Çocuk doğuran kadın, doğurmayan kadına acır, kendi sahip olduklarına o sahip olamadığı, kendi tattığı duyguları o tadamadığı için. Fakat hiç düşünmez, kendisinin unuttuğu duyguları çocuksuz kadının tatmaya devam ettiğini ve halinden memnun olduğunu.
Çok tuhaf gelebilir ama hiç anne olmak istemeyen kadınlar var dünyada. Çünkü hayatta anne olmaktan başka olunabilecek şeyler var. Hiçbir şey olmamak da ayrı bir seçenek.
Anne olmayan bir kadını “çocuk yapma” konusunda konuşmaya zorlamayın. Zaten hayatta hiçbir şeyi zorlamayın. Hayat su gibi akar gider, yolunu değiştirmeye çalışırsın taşar, kurcalarsın teper.
Çocuk doğurmak bir meziyet değil. Bu bir meziyet olmadığı için, doğurmayan kadın da eksik değil.
Gece masal okumak, çocuk doğum günlerine gitmek, okul taksiti denkleştirmek, arzularını hayallerini unutmak zorunda olmadığı için “iyi ki doğurmamışım” diyen çok kadın yaşıyor dünyada.
Bu kadınlar gerçekler, samimiler ve fazla bir şey değil, bari hemcinsleri tarafından hoyratça sorguya çekilmesinler istiyorlar.
İstisnasız herkesin denk geldiği bu şımarıklık hakkında Ekşi Sözlük yazarlarının çok isabetli tespitleri var. Aşağıda aynen alıntılıyorum:
————————————————
burada bahsedilen durum ele güne karşı “ben ne kadar mükemmelim”i gösterme çabasıdır aslında. bu iş çocuk doğurmadan çook çok önce başlar, çocuk bunun nirvanasıdır artık.
üniversiteye gider, ışık hızıyla giyimi kuşamı, saçı başı makyajı, yürüşüyü hali tavrı değişir, çünkü bunu bekliyordur uzun zamandır dört gözle. sonra okul kantininde, kampüs çimlerinde zilyon tane fotoğraf çektirmeyle başlar, birinde sağdan bakar birinde soldan bakar, birinde sağ elini beline koyar birinde sol elini, sonra bir bakmışsın badegül “kampüste keyif” albümüne 107 fotoğraf eklemiş.
bir sevgili bulur, soran sormayan herkese onu anlatmaya başlar, dünyanın en yakışıklı en romantik en düşünceli erkeğidir o, her türlü kaprisine katlanır hiç ses etmez, çocuk onu öyle böle sevmiyordur, her gün elinde çiçekle gelir, mütemadiyen hediye alır, sonra bir bakmışsın pelinsu “romantik aşkitoşumun süprizi :)))” albümüne 87 fotoğraf eklemiş.
sonra evlenmeye karar verirler, bunun tanışması var, istemesi var, sözü var nişanı var, kınası var düğünü var, fotoğraflar, check-in’ler kuaför salonundan başlar, french manikürlü tırnağa yaptırılan nazar boncuğunun fotoğrafı “aman nazar değmesin” yorumuyla hemen paylaşılır, kuaföre düzülen methiyelerle saç makyaj merasimi son bulup düğüne geçilirken bir bakmışsın kezbancan “evlendik :)))” albümüne 750 fotoğraf eklemiş.
ve işte beklenen an. kızımız hamiledir ve “evli mutlu ve yakında çocuklu :))” diyerek müjdeli haberi eşe dosta yayar. tüm tanıdıklarının midesinin kadar bulandığından, o gün neye aşerdiğinden, ne yediğinden de haberi vardır artık. çocuğun cinsiyeti de belli oldu mu alışveriş temalı paylaşımlara gelinir, her güne bir bebek eşyası olmak üzere paylaşımlar itinayla sürdürülür, doğum öncesi hastanede en az yüz tane fotoğraf çektirmek tabi ki unutulmaz ve o mucizevi an yaşandıktan sonra bir bakmışsın şehriyesu “minik prensesim” albümüne 1026 fotoğraf eklemiş.
tabi bebeğin kırkı çıkana kadar asla yüzü paylaşılmaz çünkü hanım kızımız nazara çok inanmaktadır, bugüne kadar paylaştığı beşbin fotoğraftan bişey olmaz ama mazallah bebeğin bir fotoğrafıyla her şey yerle yeksan olabilir. bunu telafi etmek için bol bol el ayak resmi paylaşır ilk dönem, sonra yasaklar kalkınca…
bebeğin bir sağdan baktığı, bir soldan baktığı, bir sağ elini bir sol elini havaya kaldırdığı, sıçtığı, kustuğu,üstüne yemek döktüğü, ağladığı, güldüğü milyon tane fotoğraf paylaşmaya devam edecek ve aralarda “anne olmak çok zor iş”, “gene uykusuz kaldım”, “çocuk da yaparım kariyer de”, bittim tükendim tandanslı yorumlarda bulunmayı asla ihmal etmez.
bu bir süreçtir, çocuk doğurmakla başlamaz, ve maalesef doğurmakla da bitmez, bu canhıraş çaba ister istemez çocuğa da bulaşacaktır ve nesilden nesile aktarılacak, kafa sikmeye devam edeceklerdir.
‘genç evlilerdeki olağanüstü kıroluk’un bir sonraki level’ıdır
“hadi çocuk yaptım beni takdir et” diye beklerler sanki bana yapmışlar gibi! sorun çocuk doğurmaları değil, sorun bunu köpürtmeleri. çocuk doğurdun diye ilk yaptığın geceden son dakikasına kadar log tutman, ifşa etmen ve başkalarının kafasını şişirmen gerekmiyor.
yeni nesil bir anne olarak tamamen katıldığım önerme
küçük yaşımdan beri çocuklara bayılan bir insanım. ilkokuldayken bile eve gelir önlüğümü çıkarır karşı komşumuzun bebeğine bakmaya onunla oynamaya giderdim. sonra yurtdışında da bu alışkanlığımı au pair olarak sürdürdüm ve yabancı annelerin ”cool” duruşuna orada iyice şahit oldum. çocuğu kafayı gözü patlatıp yere düşse bile sakinliğini koruyan ”ağlayacak bir şey yok bunda haydi” diyerek sakince teselli eden, bizde olsa morarana kadar ağlayacak çocukları 1 dakikada susturup yüzündeki morluklara şişliklere gülerek pansuman yapan annelerdi. buradaki o ‘çocuğumun yüzüne sinek konsa dünyayı yakarım’ andavallarına karşı, çocuğunu o sinekle başbaşa bırakıp onla başetmesini öğreten annelerdi. yıllarca gözlemlediğim en önemli şey türk annelerinin çocuklarını çok ana kuzusu ve donanımsız yetiştirdiğini görmekti.
geçen gün yine hamile bir arkadaş ile benzer şey geldi başıma
sürekli dünyada sadece kendisi doğuracakmış gibi davranan, doğurganlığı kendisine özgü sanan bu arkadaş ile pazara gittik. bu konuda zaten sürekli ufak sürtüşmelerimiz vardır. en sonunda anne olmanın yetiştirmeyle alakalı olduğu bölümde hemfikir olmuşken ”evet yoksa kediler, köpeklerde anne oluyor bizim farkımız var yaneeeee” deyip yine bütün asfalyalarımı attırmıştı. cayır cayır yanan binadan yavrularını kurtaran köpekler, annesi ölen kedileri sahiplenip kendi yavrularından ayırt etmeden bakan kediler… çoğu insandan daha iyi annelik yapan hayvanlar keşke kendisine anaçlık konusunda biraz ilham verebilseydi. neyse gittiğimiz bu pazarda yürürken yanımızdan tatlı mı tatlı bir köpekçik geçti ve o anda bin kişilik o pazarda başımdan aşağı kaynar sular döken sahneler yaşanmaya başladı “ayyyyyyy köpeeekkk, git burdan ne işin var senin pazarda, hamileyim ben hamileeeeeeeee” gibi anlam dahi veremediğim cümleleri içerek çığlıklar atmaya başladı. sadece ondan böyle bir tepki gelirken, herkes şaşkınlıkla olan biteni izliyordu. köpek sadece yanından geçmişti halbuki… hemen adımlarımı hızlandırıp pazarın çıkışına ilerledim. kimsenin o kişinin arkadaşı olduğumu bilmesini istemedim, gerçekten o an biri sorsa ”tanımıyorum” diyecektim.velhasıl evet dostlar, özellikle yeni nesilin bu çocuk doğurmanın bokunu çıkarması sebebiyle ağızlarına ıslak odunlarla vurulması gerek. avrupada köpeğiyle uyuyan, düşen kalkan, yere düşen emziği alıp ağzına atan hanslar, stevenlar, sarahlar varken bizim burda anneleri tarafından tekmişcesine yetiştirilen muhittinler, cerensular, berketaylar…
işin komiği bizim süper, über koruyucu annelerimizin yetiştirdikleri memur olsa büyük başarı sayılırken, orada sözde ilgisiz ecnebi analarının evlatları cern’i kuruyor.
sözüm size genç anneler, tek doğurabilen varlıklar sizler değilsiniz. bu yazıyı okurken yüzbinlerce kadın hamile kalıyor, bir o kadarı doğum yapıyor. hepimiz aynıyız; insanız. farkımız doğuştan gelmiyor, sonradan oluyor. merhametli, sevgi dolu, mütevazi, bilinçi nesiller yetiştirin. bırakın artık şu çocuğum için dünyayı yakarım masallarını. çocuğunuzu düzgün yetiştirin yeter!
belli bir disiplinle büyümüş, çocuğum olsa onu da bu şekilde büyütecek biri olan tamamen katıldığım önerme
yav arkadaş hakikaten bu nasıl bir şımarıklıktır aklım almıyor. o sizin biricik evladınız olabilir ama karşınızdaki için sıradan, muhtemelen sevimli bir bebekten başka bir şey değil.
her muhabbete çocuğunuzu limon gibi sıkmayın, yaptığı bilinçsiz bebek hareketlerine belki anne baba olarak aşırı heyecanlanıyor olabilirsin ama bana anlatıp da bu olaya şok olmamı ya da kahkahalar atmamı bekleme.
hastanede başlayan ve cidden birçok doktorun dalga geçtiği, sinir olduğu (şahit olmuşluğum var) oda süslemek nedir arkadaşım? insanın gülesi geliyor yemin ediyorum.
istediğini yedir, istediğini giydir, istediğin marka araç koltuğunu al, güle güle yesin, giysin, kullansın da bana bunların markasını, fiyatını, hangi yurt dışı gezinde paris’in bilmemne mağazasından aldığını kibirli kibirli anlatma gözünü seveyim. senin çocuğun senin için biricik, tek; bunu biliyorum ama emin ol benim sümüklü yeğenimden hiçbir farkı yok, hepsi bebek, hepsi götü boklu velet işte, abartma bu kadar.
eline tablet, bilgisayar verip de mucizeler yaratıyormuş gibi davrananlar var ya, size ne demeli bi bilsem… ne yaparsanız yapın elbette, beni ilgilendirmez ama şunu unutmayın ey anne-baba; çocuğun zekasını tablet, bilgisayar, telefonu ne kadar iyi kullandığı değil, ne kadar iyi iletişim kurabildiği, kendisinin ne kadar farkında olduğu, gerçek sosyal ortamlarda ne tepkiler verdigi belirler. yoksa sizin ufaklığın bilgisayar ekranını büyütüp küçültmesini mucize gibi anlatmayın zira bu durum çocuğunuzun ne kadar zeki oldugunu göstermiyor maalesef.
bir de “yemek yemiyor, ayy her şeyi kırıp döküyor, görüyor musun nasıl da büyüklerine cevap veriyor (olumsuz anlamda), elinden bilgisayarı alamıyoruz” gibi çocuğun olumsuz davranışlarını bıyık altından gülerek yalancıktan şikayet etme ve gurur duyulacak bir şey gibi anlatma ablacım, acayip yapmacık oluyorsun. sen daha 2 yaşındaki çocuğuna laf geçiremiyorsan, sözünü dinletemiyorsan benim söyleyeceğim tek şey, o çocuk büyüdüğünde önce sana, sonra öğretmenlerine allah sabır versin.
herkes çocuğunu elbette istediği gibi yetiştirecek, anneliğinin, babalığının tadını çıkaracak, buna zaten lafı yok kimsenin, ama bıktırma insanları, bunaltma, çocuğundan soğutma.
şahsi fikrime göre arabayla hava atmaktan ya da evi ile övünmekten farkı olmayan durumdur.
sosyal medyada kişilerin paylaşımlarına dikkat ederseniz kendini konumlamaya çalıştığını görürsünüz. adam nefret ettiği ofisinden bin tane foto paylaşır çünkü kendini beyaz yakalı pozisyonuna konumlandırmak ister. arabasını paylaşan adam kendini zenginliğe, çocuğunu öne çıkaran kadın ise kendini anneliğe konumlandırmaya çalışır.
toplumumuzun bu hastalığa tutulmasının sebebi ise kendine yatırım yapmayan bir sürü olduğumuz gerçeğidir. bireysellik anlayışının da pek gelişmemesi ile kendi başına bir varlık olmaktan ziyade bir kitlenin parçası olmak için çırpınmamızdır. çocuk doğuran kadın annelere dahildir ve bunu öne çıkararak o kitleye dahil olur. beyaz yakalı adam işten çıkmak için saniye sayan haliyle beyaz yakalı sürüsüne dahil olmak için her ritüeli yerine getirir. pahalı kıyafet, saat, son model telefon hep bu aitlik çabası ile satın alınır.
gezmekle övünen insan bile böyledir ki gezmek kendine bir yatırımdır ama gezen kişi ayhh ben de çok geziyorum yha diye bağıra bağıra bi hal olmak zorunda hisseder. örneğin ben yurt dışında türklerden başka full makyaj ve düğüne katılsa sırıtmayacak abiyelerle gezen başka bir ırk bilmiyorum. çünkü onlar için gezmek sosyal medyada paylaşmak içindir, kendine yatırım için değil. bir amerikalıya bakarsınız, eski bir tişört, şort ve parmak arası terlikle gezer. sıfır makyajı belirtmiyorum bile.
herhangi bir şirkette çalışırken yırtık çantayla gezen sade giyimli bir üst düzey çalışana illa denk gelmişsinizdir. bu kişi mesela avrupalıdır, bireyselliği oturmuştur, kendine sürekli yatırım yapar ama bir sınıfa dahil olmak için çabalamak zorunda hissetmez. 10k dolarlık saati olmazsa ölecek hastalığına yakalanmamıştır.
kendine yatırım yapmak bir kitap okuyup bir fikir edinmektir, bir müziği dinlemek, bir filmi izlemek, eğitim almak, hep öğrenmek, kendini geliştirmek, dünyayı merak etmek, yeni yerler keşfetmektir. vizyon edinmektir. fizyolojik olanaklarla elde ettiklerimiz veya parayla üzerimize iliştirdiğimiz nesneler değil.
kısacası birey olduğumuzu anladığımızda bu şımarmalar, sosyal medyayı çöplüğe çevirmeler bitecek. o vakit gelene kadar bir kitleye dahil olmak için çırpınmalarımız bitmeyecek. kimseye bir şeyi kanıtlamaya çalışmayacağız. ama o zamanın gelmesine daha çok var.
Danimarka, yıllardır dünya mutluluk sıralamalarında zirveyi kimseye kaptırmıyor. Peki, bu küçük İskandinav ülkesini bu kadar mutlu kılan sır ne? Cevap, son yıllarda tüm dünyaya yayılan “hygge” kavramında yatıyor.
Hygge, Türkçe’ye tam olarak çevrilmesi zor bir Dan kelimesi. En yakını “içimizi ısıtan, huzur dolu anlar” diyebiliriz. Birlikte olmanın verdiği güven, mum ışığındaki samimiyet, sıcacık bir battaniyenin altında kahve içmek, sevdiklerinle veya kendinle dertsiz tasasız vakit geçirmek… Hygge, tam olarak bu tür küçük ama derin mutlulukları ifade ediyor. Danimarkalılar bu kelimeyi hem sıfat hem fiil olarak kullanıyor: Bir ortam “hyggelig” (hygge dolu) olabilir ya da arkadaşlarınla “hygge yapmak” mümkündür.
Danimarka’da yılın büyük kısmı karanlık, soğuk ve yağışlı geçiyor. (Şahsen en sevdiğim havadır.) Güneş neredeyse hiç görünmüyor, vergiler çok yüksek ve insanlar sabahın kör karanlığında bisikletle işe gidiyor. (Türkiye’de de karanlıkta işe ve okula gidildiğini es geçmeyelim.) Tam da bu zor koşullarda, insanlar kendi mutluluklarını yaratmak zorunda kalmış. Hygge işte bu “yokluktan varlık çıkarma” sanatı olarak doğmuş.
Peki Türkiye’de kendi zor şartlarımızda biz bu hygge’yi hayatımıza nasıl dahil ederiz? Kopenhag’daki Mutluluk Araştırma Enstitüsü’nün (vallahi var böyle bir enstitü, işte linki: https://www.happinessresearchinstitute.com) hazırladığı gayri resmi “Hygge Manifestosu”na göre temel kurallar şöyle:
Atmosfer yarat: Işıkları kıs, bol bol mum yak (Danimarka kişi başı mum tüketiminde dünya lideri!).
Anda kal: Telefonları uçuş moduna al, bilgisayarları bir kenara bırak.
Küçük zevklerin peşinden git: Sıcak çikolata, taze kurabiye, kahve… (Danimarkalılar şeker tüketiminde de önlerde, ama mutlular işte!)
Eşitlik: Ev sahibi-misafir ayrımı yok; herkes elini taşın altına koyar, sofra birlikte hazırlanır, birlikte toplanır filan.
Şükret: Elindekilerin farkına var.
Gösteriş yapma: Rekabet ve ego hygge’nin düşmanı.
Rahat ol: En eski eşofmanını giy, saçın başın dağılsın, kimse yargılamaz.
Tartışma yok: Politikadan, dedikodudan uzak dur. (Zaten Avrupalılar politikadan pek konuşmazlar.)
Birlikte ol: Gerçek bağlantı kur.
Güvende hisset: O an, o mekan senin sığınağın olsun.
Evde bir “hygge köşesi” oluşturmak çok kolay: Bir koltuk, yumuşak bir battaniye, birkaç mum, belki bir bitki ve sevdiğin bir kitap. Kış akşamı arkadaşlarını çağırıp yavaş yavaş pişen bir yemek yapmak, evde kek-reçel hazırlamak, dışarıda yürüyüşe çıkıp eve dönünce sıcak şarap içmek… Bunların hepsi hygge.
Sonuçta hygge pahalı bir şey değil; aksine lüks ve tüketim karşıtı bir yaklaşım. İhtiyacın olan tek şey biraz yavaşlamak, sevdiklerinle veya kendinle vakit geçirmek ve mevcut anın tadını çıkarmak.
Kısacası, Danimarkalılar bize şunu öğretiyor: Mutluluk dışarıda değil, evin içinde, mum ışığında, yün çorapların içinde ve birlikte gülmenin sıcaklığında saklı.
Biz eşimle tüm kış boyunca akşamları salonumuzda, yazın da balkonumuzun serinliğinde bunu uyguluyoruz. Aksi türlü bu coğrafya kesinlikle çekilmez. Keşke Danimarka’da veya başka bir kuzey ülkesinde olabilseydik, ama şartlar şu an burada kalmayı gerektiriyor. O yüzden burada hygge’lemeye devam. 🙂
Anneliğin biyolojik/doğal bir olay olması, kutsallık atfetmeyi anlamsız kılar
Her memelinin yaptığı şeye kutsal demek kadar saçma bir şey yok.
Kedi de doğuruyor, tavuk da yumurtluyor, inek de buzağılıyor… hangisine kutsal diyoruz?
Kutsallık nadirlik ve üstünlük gerektirir, herkesin yapabildiği şeye kutsal denmez.
Annelik tabii ki kutsal değildir, doğanın sebep ve sonuç zinciri içerisinde gelişen bir olgudur.”
Tüm dişilerin -fizyolojik bir sorun yok ise- yapabilecekleri bir şeye kutsallık atfetmek bariz saçma zaten. Kutsallık aynı zamanda bir nadirlik yeganelik de içermelidir, herkes kutsal olursa kutsalın ne anlamı kaldı?
“Kutsal anne” söylemi kadınları manipüle etmek için kullanılır
Annelik kutsal diye diye kadını eve zincirleyen, her türlü eziyete ‘sabret, cennet ayaklarının altında’ diyen zihniyetin argümanıdır.
Çocuğuna şiddet uygulayan anneye bile ‘ama o anne sonuçta’ diyerek dokunulmazlık sağlayan cümledir.
Kadının birey olduğunu unutturup sadece ‘anne’ kimliğine indirgeyen, 7/24 fedakârlık bekleyen dayatmadır.
Boşanmak isteyen kadına ‘çocukların var, anne olarak katlanmalısın’ diyen zihniyetin temel taşıdır bu cümle.
Anneliğe kutsallık atfeden bir tane düzgün insan görmedim. Bu tipler küfretmeye annelerden başlar.
Kötü annelik örnekleri kutsallık iddiasını çürütür
Erkek egemen toplumun kadınları kontrol altında tutma yöntemlerinden biridir.
Kısacası; doğurmak biyolojik bir eylemdir, yumurtanız sperm tarafından döllendi diye kendi kendinize kutsallık atfetmeyi bırakın. Kendi seçiminizle bir çocuk dünyaya getirmiş olmayı abartmayın, sadece sizin yapabildiğiniz bir şey değil bu. Yenisini dünyaya getirmek yerine dünyaya getirilmiş ve terk edilmiş çocukları evlat edinenleri anneden saymayıp başkasının çocuğuna bakan kadın olarak görerek aşağılamaya çalışan insanların kutsallık iddiasında bulunması gerçekten komik. Bir insan yavrusu yerine hayvanlara annelik yapmayı ve doğurmadığı canlılara kendi rızasıyla annelik edenleri aşağılamaya çalışan insanlar sırf kendileri doğurdu diye kutsallığı hak ettiklerini zannediyorlar. Kutsal olmak yegane olmayı ve aynı zamanda saf ve temizliği de gerektirir, bu büyüklenme ve sizin gibi davranmayanları aşağılama özelliklerinizle hiç de o kadar saf ve temiz değilsiniz ne yazık ki. İçinizdeki kibiri temizlemeden kutsallıktan bahis dahi etmeyin.
Dublin’e hoş geldiniz! Burası Vikinglerin “birazcık içelim” diye kurduğu, sonra da bir daha kalkamadığı şehir. BBC bir ankette “Avrupa’nın en iyi başkenti” seçmiş, İrlandalılar da “tabii ki ya, başka kim olacak?” diye Guinness’lerini tokuşturmuş. Her yıl 4 milyon turist geliyor, çoğu “bir pint içeceğim” diye gelip 47. pintte pasaportunu pub’da unutup kalıyor. Şehir o kadar yeşil ki, Google Maps bile bazen “burası orman mı?” diye karıştırıyor.
Pint dediğimiz şu meşhur İrlanda bira bardağı! 🍺
Resmi tanımı: 1 pint = tam 568 ml (yarım litre değil, biraz daha fazla). Yani klasik Türk bira şişesi 500 ml ise, pint bardağına döktüğün zaman “biraz eksik geldi la” diye düşünüyorsun, ama tam tersi; pint daha büyük!
Dublin’de pub’a giriyorsun, barmen soruyor: “A pint of Guinness?” Sen “evet” diyorsun → önüne geliyor o kocaman, siyah, krema gibi köpüklü dev bardak.
Eğer “half pint” söylersen barmen sana acıyarak bakıyor, “turist bu” diye içinden geçiriyor.
Kısacası: Dublin’e gittiğinde “bir bira” deme, doğrudan “a pint of the black stuff” de (Guinness’e öyle diyorlar), hemen local olursun.
Özet tablo:
Türk bira (şişe): 330 ml veya 500 ml
Pint (İrlanda/İngiltere standardı): 568 ml → tam bir “adam gibi bira”
Senin mide: 3 pintten sonra “abi yeter” diyor
İrlandalıların midesi: 8-9 pintten sonra “one more for the road?” diyor
Dublinliler? Dünyanın en tatlı manyakları. Yolda 5 kere “Are ye alright there?” diye soruyorlar, sen de 5. seferde “Hayır ya, kayboldum” diyorsun, adam seni evine götürüp annesiyle tanıştırıyor. Euro 2016’da İrlanda taraftarları metroda bir bebeğe ninni söylemişti ya? İşte o ruh burada 7/24 aktif. Oscar Wilde, James Joyce, Samuel Beckett burada doğmuş; şehir o kadar edebiyatçı ki, barda oturan adamın biri sana hayat hikâyesini anlatırken fark etmeden roman yazmış olabiliyor.
Akşam 5’ten sonra şehir kapanıyor… diye bir yalan yok! Pub’lar açılıyor! Temple Bar’a gidiyorsun, kapıda “Hoş geldin, cüzdanını teslim et” yazıyor (çünkü bir pint Guinness 2025’te €8-9). Ama değer mi? DEĞER! Çünkü canlı müzik var, herkes şarkı söylüyor, sen de 3. biradan sonra “Danny Boy”u İbrahim Tatlıses gibi yorumluyorsun, kimse garipsemiyor.
Kısacası Dublin: Tarih var, teknoloji devi var (Google, Facebook burada, muhtemelen senin verilerini bir pint’e satıyorlar), doğa var, ama en önemlisi “craic” var. Craic ne mi? Google’layın demeyeceğim, gelin yaşayın, çünkü Türkçe karşılığı yok – en yakın deyim “kafası güzel eğlence” ama o bile yetmiyor.
2025 Dublin Hayatta Kalma Rehberi
Ne zaman gidilir? Yazın asla! Çünkü herkes orada, fiyatlar uçmuş, Temple Bar’da bir bira almak için sıraya giriyorsun, sırada 3 Türk buluyorsun, muhabbet başlıyor, gece bitiyor. En kral zaman: Nisan-Mayıs ya da Eylül-Ekim. Hava “eh işte”, turist yok, oteller “lütfen gelin” diye yalvarıyor. 17 Mart St. Patrick? Gitmeyin. Gitmeyin çünkü oteller 2024’te doldu, 2025 için 2023’te rezervasyon yaptırmanız lazımdı. Yeşil bira içip yeşil kusmak istiyorsanız gidin tabii, biz karışmayız.
Vize olayı Türküz diye Schengen yetmiyor, İngiltere vizesi yetmiyor, ayrı İrlanda vizesi lazım. Konsoloslukta “Guinness seviyor musunuz?” diye sormuyorlar ama sorsalar geçerdik.
Uçak bileti THY direkt uçuyor, 4,5 saat. Pegasus genelde direkt uçmuyor Dublin’e (ya da uçuyorsa çok nadir). O yüzden Sabiha Gökçen’den biniyorsun → 2-3 saat aktarma yapıyorsun (genelde Stansted, Charleroi ya da başka bir tuhaf Avrupa havaalanı). Uçak iniyor, sen uykusuzsun, aktarma stresiyle zaten zombi gibisin… Kapıdan çıkarken etrafa bakıyorsun:
Her yer yeşil,
Herkes İngilizce konuşuyor ama aksan garip,
Biralar dev gibi,
Sen de “Ulan burası Dublin miydi yoksa Londra’da mı indim?” diye şüpheye düşüyorsun. Çünkü aktarmalı uçmaktan beynin yanmış, yön duygun sıfırlanmış. Klasik Pegasus yolcusu hali yani. ☠️
Havaalanından merkeze Taksi €40 istiyor, sen de “yürürüm” diyorsun, 2 saat sonra Phoenix Park’ta geyiklerle selfie çekiyorsun. Akıllı olan Aircoach’a biniyor (€10), 25 dakikada otelin önünde. Leap Card alın, yoksa otobüs şoförü sana İrlandaca küfür ediyor, sen de “teşekkürler” diyorsun çünkü çok kibarlar.
Konaklama Temple Bar civarında kalırsan gece 4’te biri kapına dayanıp İrlanda marşı söylüyor. St. Stephen’s Green civarı daha medeni. Hostel mi? 19 yaşında Avustralyalıların “mate have you ever tried vegemite?” muhabbetine hazır olun.
Normal insan modu: €250 (otel + pub yemeği + “bir pint daha alsana” tuzağı)
Zengin mod: €500+ (sen hâlâ bir pint ödüyorsun ama bu sefer VIP bölümde)
Yeme içme tüyoları Temple Bar = turist kasabı. 200 metre ileriye git, aynı bira €3 ucuz. Fish & chips ye, Irish stew ye, ama en güzeli: pub’da crisp (cips) söyle, bira ile ye, 5 kilo al ama mutlu öl. Kahvaltıda Bewley’s’e git, yoksa otel kahvaltısında “bu ne lan, fasulye mi yenir sabah sabah?” diye ağlarsın (evet yenir, alışıyorsun).
Ücretsiz eğlence Phoenix Park’ta geyikler var, ücretsiz selfie. Trinity College kampüsüne gir, “ben de öğrenciymişim” diye poz ver. National Museum ücretsiz, Kilmainham Gaol turu değil ama anlatılan hikâyeler o kadar dramatik ki, Oscar alabilir.
Kilmainham Gaol (telaffuz: “kil-MEY-nım Ceyl” – yani “Kilmainham Hapishanesi”), Dublin’in en ikonik, en dramatik ve en “ağlayarak çıkılan” yeri!
Kısaca ne mi? 1796’da açılmış, 1924’te kapanmış dev bir eski hapishane. Ama sıradan hapishane değil; İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesinin kalbi burada atmış.
Neden bu kadar ünlü?
1916 Paskalya Ayaklanması’nın (Easter Rising) liderleri burada idam edildi. 14 lider (şairler, öğretmenler, doktorlar) duvarın önünde kurşuna dizildi. Bu idamlar o kadar tepki çekti ki, İrlanda halkı “Yeter ulan!” deyip İngilizlere karşı ayaklandı ve bağımsızlık yolunu hızlandırdı.
İrlanda İç Savaşı’nda da hem Cumhuriyetçiler hem karşı taraf burada hapsedildi (hatta bir ara kendi vatandaşlarını kendi vatandaşları infaz etti, tam dram filmi).
Açlık grevleri, hücre cezaları, çocuklar bile hapsedilmiş (7 yaşında ekmek çaldı diye!).
İdam avlusu (o duvarın önünde fotoğraf çektiren herkes 3 saniye sonra sessizleşiyor).
Hapishane müzesi: mektuplar, son yemek tabakları, idam belgeleri…
Rehberli tur zorunlu (ve rehberler o kadar iyi anlatıyor ki, Oscar’lık performans).
Pratik bilgiler (2025)
Giriş: €8-12 (yetişkin), ama mutlaka online önceden bilet al! Yoksa kapıda “sold out” yiyorsun.
Tur süresi: 1 saat, İngilizce (bazen İrlandaca ama turistler için İngilizce).
Yer: Dublin merkezden Luas (tramvay) ile 10 dk veya yürüyerek 30-40 dk.
Yanında mendil bulundur: Erkekler “gözüme toz kaçtı” diyor, kadınlar direkt ağlıyor.
Son Dublin uyarıları
Yanınıza yağmurluk alın, yoksa 10 dakikada ıslanıp “ben niye geldim buraya?” diye ağlıyorsunuz.
Her “How’s it going?” sorusuna “Grand!” diye cevap verin, İrlandaca öğrenmiş gibi hissedersiniz.
Bir pub’da “the next round is on me!” derseniz, ertesi gün böbreğinizi satmak zorunda kalabilirsiniz.
Dublin’e gel, bir haftalığına İrlandalı ol, çıkarken bavuluna 3 kilo fazladan mutluluk ve 27 yeni “arkadaş” yükle. Sláinte (şerefe demek, şimdi sen de İrlandalısın)! ☘️🍺😂
‘Tatil için yaşıyoruz’ düşüncesini doğal sanan beyaz yakalı, İbiza’daki köpük partilerine katıldığını göstermek için yıl boyunca çalışır, bir yılda taksitle öder. Mecliste, sokakta, ilişkilerde paçozluk sinsice pusudadır; her fırsatta yapışkan bir samimiyet ile karşınıza fırlar.
Yüzeyselliğin hüküm sürdüğü, paçozluğun damgasını vurduğu çağımızda, ‘etrafta konuşacak insan bulamıyorum’ diye dert yanan insanların sayısı sürekli artar. İlişki danışmanı olarak karşımıza Seren Serengil çıkar.
Alev Alatlı’ya göre ‘paçozluk’ Türkiye’de giderek yerleşen bir durum. (Yazar paçozluk kavramını Dostoyevski’nin ‘Puşlost’una benzetir. Ayrıca Erdoğan’a ‘George Orwell sizi ayakta alkışlardı’ diye seslenerek, bu kavrama yönelik en güçlü örneği yine kendi vermiştir)
Kapitalizm, dehasını konuşturarak insanlarda ‘sanal ihtiyaçlar’ yaratır. Böylece avmler,satın almaz ise yaşayamayacakmış gibi hissedeninsanlar ile dolar. Sistem, tüketmeden duramayan, tükettikçe yaşadığını sanan ancak bir türlü mutlu olamayan ‘tüketim toplumunu’ yaratır. Bu düzende susayan insanın önüne tuzlu su konulur, içtikçe susar.
İşte tam da bu noktada paçozlaşma süreci kendini gösterir.
Tüketim toplumunda, çarkların sürekliliği için bu eblehleşme olmazsa olmaz yaşanması gereken bir süreçtir.
Paçozlaşan insanları, belki de en belirgin ‘gece hayatında’ görebiliriz. Masa tutup, göstermelik şişe açan, dans etmeden etrafını kesen yeni model ‘delikanlılar’ ya da ‘antropoz bayımlar’ bu paçozluk sürecinin güçlü temsilcileridir.
Ya da Beyoğlu’nun bilinen bir mekanında, sahnede önde olmak için birbirinin küpelerini çekerek kavga eden ‘catwalk’ kadınları görebilirsiniz. Bodrum’da tek derdi, bir gece kulübüne tekneden inerek girmek olan insanlar vardır.
Memleketin en seçkin yerlerinde yaşayan, sözüm ona bilgili, kültürlü sosyetimiz, her yaz Çeşme‘nin yolunu tutar, sanat adına tercihleri ise Serdar Ortaç veya en fazla Fatih Ürek‘tir. Rezervasyonlar hızla yapılır, ‘ama çok eğlendiriyor’ dur. Alaçatı‘nın dar ve kalabalık sokağında yürürken, podyumda gibi hissettiren sıcacık bir mutluluktur yaşanan!
Derinlikten uzaklaşan, var olmayı tüketerek sağlama yanlışı peşindeki toplum, kültür ve sanatı ıskalarken, paçozlaşmaya daha çok prim verir hale gelir. Paçozlaştıkça tüketir, tükettikçe paçozlaşır. TV’lerin gündüz programları paçoz kadın ve adamlarla dolar. Dünya başına yıkılsa o halay çekilmeye devam eder.
Etraf dalga geçer gibi konuşan başkan, bürokrat, STK temsilcisi, özel sektör yöneticisi ile doludur. Paçozlukları, tuhaf bir samimiyet algısı ile iş yapar. Aklına geldiği gibi konuşan garip bir kitle neredeyse her şeyi yönetir.
Mecliste, sokakta, ilişkilerde paçozluk sinsice pusudadır, her fırsatta yapışkan bir samimiyet ile karşınıza fırlar.
Paçozluk her yerde, farklı bir ambalajla da olsa yerini alır.
Mesela bugün iş hayatında, genel bir iş kalitesinde düşüş yaşandığı hissedilir bir şeydir.
Ortaya çıkan iş kalitesi probleminin temel nedeni, paçoz davranışların prim yapması ile üretim verebilme kabiliyetinin kaybedilmesidir. Ya da yabancıların da ilgisini çeken ‘İstanbul salaşlığı’nın kültürel ilerleme ile daha ‘rafine’ olması gerekirken, ‘İstanbul paçozluğu’na dönüşmesi de bu sürecin bir parçasıdır.
Tatminsiz paçozlar üreten, ürettiği paçozlara, tüketerek mutlu olacağını düşündüren bu sisteminde, su akar, kova bir türlü dolmaz. Çünkü kova deliktir. Paçozluk, her yanımızı sarmış bir karabasandır.
Egonomik sitesinin yazarlarından Caner’e ait çok beğendiğim bir yazıyı bloguma alarak sizlerle paylaşmak istedim. Zira çoğu yerine katıldığım ve çok beğendiğim bir yazı.
”Çok uzun zamandır buna benzer başlıklara sahip yazılar hazırlıyorum, satırlarca, paragraflarca yazıyorum, sonra maksatlarını aşabilecekleri veya yapıcı olma amacı taşımalarına rağmen durduk yere insanları incitebilecekleri düşüncesiyle yayınlamaktan vazgeçiyorum.
Emin Çapa isimli bu gazeteci abimizin yukarıdaki TED konuşmasına denk gelince, benimle aynı soruları soran ve hemen hemen aynı frekansta cevaplar veren insanların var olduğunu görüp sevindim. Abimiz konuyu klasik olarak eğitimsizliğe, sistemin çarpıklığına bağlamış fakat benim bu konuda Türklerin iyi kötü verilen eğitimi dahi almak istemiyor olmalarıyla ilgili hafif radikal bir teorim var. Müsadenizle yıllardır içimde birikenlerin ufak bir özetiyle birlikte paylaşayım.
Evet eğitim sisteminin bozuk, yetersiz olduğunu hepimiz biliyoruz ve ben kendi adıma en az 30 yıldır çevremdeki hemen herkesten artık düzeltilmesi gerektiğiyle ilgili yakınmalar duyuyorum. Peki bu bozuk, çarpık sistemi kuranlar, varlığını devam ettirmesini sağlayanlar ve onu bulduğu her fırsatta eleştirenler kimler? Yine bizler, Türkler değil mi?
Uzaydan gelen yaratıklar veya dış mihraklar kurmadılarsa –ki kurdularsa bile– bu sistemin yönetimi bizim elimizde, varlığının mevcut biçimde devam etmesini de yine biz sağlıyoruz. Dolayısıyla “Artık düzelsin” diye yakınmak yerine düzeltmek için ciddi, somut adımlar atmıyorsak bu yine tamamen bizim eşekliğimizdir ve cezasını bizler gibi çocuklarımız da, torunlarımız da çekecektir.
Bir çokları eğitimin okul ve öğretmenlerle alakalı bir kavram olduğunu düşünür oysa eğitim okul, aile ve sosyal çevrenin katkılarıyla, insanın yaşamının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Çarpık olduğundan yakındığımız sistem ise bu bütünün sadece bir parçasını oluşturur, dolayısıyla tüm suçu ona yüklemek işin kolayına kaçmak olur.
Her üç Türkten birinin gittiği Almanya’ya benim de bir şirket gezisi vesilesiyle gitme imkanım oldu. Öncesinde bu gezinin ciddi ciddi bana bir şeyler katabileceğine ihtimal vermiyordum zira adamların yaşam standartlarının bize göre yüksek olduğunu, şehirleşme, sanayi ve teknoloji gibi konularda açık ara ileride olduklarını zaten herkes gibi ben de biliyordum. “Çok gezen mi çok okuyan mı?” sorusuna “Çok okuyan” cevabı vermeyi ise bu geziden sonra bıraktım.
Almanya’da hem kasabaları hem büyük şehirleri detaylı olarak gözlemleme imkanı buldum. Her şeyden önce bizdeki otomobil markalarının bu kadar çeşitli olmasına üzüldüğümü hissettim. Nasıl bir pazar konumundaysak Japon’undan Fransız’ına kadar herkes bize otomobil satarken, Fransa’nın hemen dibindeki Almanya sadece ve sadece kendi ürettiği koyu renkli otomobilleri kullanıyordu. Sokaklarda Peugeot’a, Renault’a rastlamak neredeyse mümkün değildi. Bu arada bizde “Avrupa’nın en iyi ticari aracı” diye reklamlar görürüz ya, heh işte o sözü edilen Avrupa bizim İstanbul’un Avrupa yakasıymış bir de onu öğrendim. Has Avrupa’da o araçların esamesi bile okunmuyor.
Otomobillerin varlıklarından sonra kullanılma biçimleri dikkatimi çekti. Dedim ya kasabalara da gittim büyük şehirlere de diye, eğer kaldırımda yürüyen bir yaya iseniz, yakınlarınızda bir trafik ışığı veya yaya geçidi olmasa dahi ayağınızı yola attığınız anda sizi fark eden bütün araçlar durup size yol veriyorlar. Bunu ilk kez yanlışlıkla yapınca fark ettim, daha sonra “Bu yöreye özel bir durum mu acep” diye farklı şehirlerde de denedim sonuç değişmedi, herkes istisnasız biçimde yayalara öncelik tanıyordu.
O kadar gezdim geldim, inanır mısınız seyahatim boyunca tek ama tek korna sesini memlekete dönüp Sabiha Gökçen Havalimanı’nın dış hatlar kapısının hemen önündeki yaya geçidine adımımı atınca duydum. O sırada yanımda iş arkadaşım Mesut vardı, birbirimize baktık. Böyle küçük bir detaya o kadar içten üzüleceğimizi tahmin etmezdim.
Tüm bunların konumuzla alakasına gelecek olursak; Almanların sürücülere eğitim veren kurumlarında olduğu gibi bizim kurumlarımızda da iyi kötü “Şu şu durumlarda öncelik yayanındır, yol vermek gerekir” diye öğretiliyor değil mi? O adamlar buna kulak asmayı tercih ederken bizim neden zerre iplemediğimiz sorusuna cevap bulabilirsek sorunu kökten çözdük demektir. Eğitimse en salt haliyle eğitim bu işte, fakat biz onu almıyoruz, elin oğlu alıyor biz reddediyoruz. Sürücü kurslarında “haybeden” anlatılan şeyleri ehliyeti cebimize koyuncaya kadar hafızada tutup hemen unutuyoruz, esas eğitimi ise “Çıkar burnunu, kes şu pezevengin önünü… Ohoo böyle enayi gibi beklersen kimse sana yol vermez aslanım” diye akıl veren kimselerden alıyoruz.
İşte biz en kaba haliyle bu şekilde eğitilen bir toplumuz.
Bir ülke düşünün ki gazeteleri “16 Mayıs son gün! Ehliyet almak zorlaşacak şimdiden koşun alın!” diye manşet atıyor olsun ve o manşetleri okuyan vatandaşlar ilk tepki olarak ehliyet sahibi olmayan arkadaşlarını arayıp “Koş lan git sen de al” diye haber versinler…
Memlekette herhangi bir alanda verilen eğitimin az buçuk iyileştirilmesi topluma yön verenler tarafından bile “zorlaştırma” olarak algılanıyor aziz dostum. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ne güzel trafik kazaları da magandaları da azalacak. Herkes artık daha dikkatli olacak, canlar kaybolmayacak” diye sevinmiyor. Bu bile tek başına neyin ne kadar yanlış olduğunu, algının nasıl işlediğini anlatmıyor mu?
Mektep cehaleti alır merkeplik baki kalır.
Eğitim sistemini düzeltmek elbette çok şeyi değiştirir ancak –konuyu derinlemesine düşünmeden sadece duyduğunu tekrar edenler tarafından– sanıldığı gibi mucize yaratmaz. “Öğretmenim elektrikler kesikti ödevimi yapamadım” bahanesini ortadan kaldırmaz mesela. Böyle böyle bahane üretme konusunda uzmanlaşan bireyi kalan ömründe “Bizim 1. Dünya Savaşında okumuş neslimiz katledildiği için…” veya “Biz aslında yapacaktık ama dış mihraklar var ya…” ile başlayan cümleler kurmaktan, kendi başarısızlığını, kendi tembelliğini bu tür hikayeler arkasına gizlemekten alıkoymaz. Dünyanın en iyi sistemine sahip olsa dahi devlet okullarından insana insan olmayı öğretmesini bekleyemezsiniz. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu farklı bileşenlerin birlikte hareket ederek ortaya koyduğu bir süreç neticesinde meydana gelir.
Gerçekten ilginçtir, onca olumsuzluğa rağmen nüfusumuzun büyük çoğunluğu ülkemizin çok yüksek bir potansiyele sahip olduğuna ve fakat yükselmesine mani olmak isteyen dış güçlerin ayaklarına prangalar vurduğu için pasif kaldığına inanır. Hani o prangalardan bir kurtulsa roket gibi fezaya yükselecektir zaar.
Şaka gibi…
Yahu bizler Behçet’ten başka hangi hastalığa çare bulmuşuz? (Çare bulmamışız, teşhis etmişiz. Düzeltme için Nurten Alan’a teşekkürler) Hangi alandaki araştırmalarımız bilim zirvelerine konu edilmiş veya hangi konudaki hangi çalışmamız, ürünümüz dünya kamuoyu tarafından “İşte bunu da Türkler yaptı” diye parmakla gösterilmiş? Biz paramızın arkasına resmini basacak bilim insanı bulamıyorken bu kafaya nasıl ulaştık anlamak mümkün değil. 80 milyonda bir çıkan deli yürekleri saymazsak profesör dediğimiz adamlar ancak açık oturum programlarında laf ebeliği yapmayı, hiçbir şey için fikir üretmeyi, havanda su dövmeyi biliyorlar. Yurtdışında araştırılıp yazılmış makalelerden kopya çekip ve hatta birebir çevirip “Bilime katkı sağladım ben” diyorlar, memur gibi maaşlı öğretmenlik yapıyorlar. Onları da tamamen suçlayamıyorum zira bir kıymetleri yok, sözleri başka platformlarda değer görmüyor veya kimse onlara filmlerdeki gibi beyaz laboratuvar önlüğü giymeleri, kendi araştırmalarını yürütmeleri için imkan sağlamıyor.
Tüm bunları işkembeden sallamıyorum. İstatistiki veriler bize, ülke tarihimiz boyunca modern çağa, bilime sağladığımız katkıların hepsinin toplamının gelişmiş herhangi bir ülkenin 1 yıllık çalışmaları kadar olmadığını gösteriyor. Aynı şekilde cumhuriyet tarihi boyunca bütün insanlarımızın, kurumlarımızın aldığı patentlerin toplamı Koreli tek bir firmanın bir kaç yılda aldığı patent sayısından fazla değil.
Sezen Aksu’ların, Ajda Pekkan’ların, Erkin Koray’ların ve diğer pek çok ünlü müzisyenimizin aşklarımızın simgesi haline gelen şarkıları araklama, “Memleketim” şarkımız, onu geçtim 10. Yıl Marşımız bile esasen yabancılardan aşırılmış. Telefonu, bilgisayarı Çinlilere ürettiriyoruz, piyade tüfeği yaptık diyoruz Alman bilmem ne firması “Ürünümüzü klonlamışsınız” diye patent davası açıyor. Milli taarruz helikopterimiz, tankımız esasen İtalyanlardan, Korelilerden teknoloji transferi. Medeni kanunumuz bile port bizim arkadaşlar. Fanatik partizan arkadaşlar kızmasınlar ben milli savunma teknolojilerinin gelişimini herkesten çok destekliyorum, benim isyan ettiğim şey 2015 yılında elalem kara maddelerle, atom altı parçacıklarla oyun hamuru gibi oynarken bizim hala tam anlamıyla kendi imkanlarımızla nihai bir cep telefonu bile üretemiyor olmamız. Bizdeki tek potansiyel çalıp çırpma, dümen üzerine, orjinallik sıfır taklitçilik gırla, hiç öyle potansiyel falan diye kendimizi kandırmayalım.
Emin olun dış mihraklar memlekette özgün müzikler üretlmesin diye özel çaba göstermiyorlardır veya siz denk geldiniz mi bilmem, ben hiç “Lan var ya 100 metreyi süper koşuyorum ama dış güçler önümü kestiği için yükselemiyorum” diyen bir sporcuya rastlamadım. Afrika’dan Türkçe konuşmayı bile bilmeyen gariban bir zenci getirip, vatandaşlık verip bizi temsil etsin diye olimpiyat oyunlarına sokmak dış güçlerin oyunu olabilir mi?
Sözün özüne gelecek olursak sevgili dostlar kimsenin bizim yükselmemizi engellediği falan yok önce bunu bir kabul edelim. Biz, bahanelerin arkasına saklanarak alçakta kalmayı seviyoruz, bu halimizden memnunuz çünkü hiçbir şey üretmeyerek her şeyi eleştirmek genlerimize işlemiş. O prangalar ayağımızda değil beynimizde. Kimse bizim eğitimsiz kalmamız için ekstra çaba göstermiyor, eğitimsiz, cahil kalmayı biz kendimiz tercih ediyoruz. Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak papağan gibi “Eğitim şart, eğitim şart” diyerek etrafta dolaşmak yerine işe kendimizi, ailemizi düzeltmekle başlamamız gerekiyor. Sağlıklı bir toplum istiyorsak önce sağlıklı bireyler yetiştirmemiz lazım. Ortada başarılı olmayı, yükselmeyi amaçlayan azimli ve dürüst çocuklar olmadıktan, mayası sağlam hamur olmadıktan sonra dünyanın en kallavi fırınında bile pişse nefis kokulu bir ekmek elde edemezsiniz. O elektrikler yine kesilir o ödev yapılmaz, dış mihraklar yine ülkeyi “geri bırakmaya” devam ederler.”
Hormonlarım, doğa bana doğur diyebilir. Rahmim görevini yerine getirmediği için kist ve miyom tutuyor olabilir. Memelerim atıl duruyor olabilir, bir canlıyı sütle beslemediğim için.
Ama içimden hiç doğurmak gelmiyor.
Her sabah alarmı susturup beş dakika daha uyumam, sabah şekerlemesini sevdiğimden değil, yorgunluktan. Ayakkabılarımı giyip evden çıkarken “İyi ki çocuğum yok” diyorum. Evde bir can bırakmak, bir canı götürüp bir eve, bir yere bırakmak zorunda olmadığım için, onun üzgün, ağlamaklı bakışları, gözyaşları yüreğime oturmuş işe gitmemek için.
Masamda çalışırken “İyi ki anne değilim” diyorum. Karşımda oturan arkadaşımı annesiyle, kayınvalidesiyle, bakıcıyla konuşurken duyuyorum çünkü. Endişeli, huzursuz. Biraz gülümsesin, rahatlasın diye kalkıp çay getiriyorum ikimize, komik bir video açıyorum belki neşelenir diye. Başardığı büyük iş, ben o stresi kaldıramazdım.
İşten çıkıp eve giderken, eve girerken, evde akşam salonda otururken iyi ki o anda çocukla ilgilenmek zorunda olmadığımı düşünüyorum. Vücudum külçe gibi, yemeğimi yiyip çöküyorum koltuğa. Kendimi zor beslerken onu nasıl yedirirdim? Koltuktan yatağıma geçmemle uykuya dalmam arasında birkaç dakika varken, onu nasıl uyuturdum?
Günlerden cumartesi. Metrodan inip alışveriş merkezinin içinden geçiyorum eve gitmek için. Çıkış kapıları oyun salonunun bitiminde. “Çocuğum olsaydı buraya gelmek isteyecekti, iyi ki yok” diyorum. Makinalar canavar gibi, kulaklarım uğulduyor, gürültü sanki çığ da üzerime düşüyor. Çocuğum olsaydı bu karanlıkta oynamak isteyecekti. Ben onu toprağa, çayıra çimene götürsem de arkadaşlarının yanında olmak isteyecekti. Ben de boynumu eğip cumartesi çilesinin bitmesini bekleyecektim. Sonra kızgın ve öfkeli bir kadın olacaktım. Bana ufacık bir şey sormasına tahammül edemeyecektim. Ona bağıracaktım, küçücük kalbini kırıp onu üzecektim.
Çocuğum olsaydı, onunla ilgili bütün işler benim üzerime kalacaktı. Bakmak, bezlemek, beslemek, kucağımda sallamak, ayağımda sallamak, beşiğinde sallamak, ödevlerini yapmak, öğretmenleriyle konuşmak. Onunla alışverişe gitmek, isteklerini karşılamak, bir sıkıntısı olunca dinlemek ve çözüm bulmak, mutsuzluğunu gidermek. Babası elbette yardımcı olurdu, ama bu işlerin yarısından fazlası benim üzerimde olurdu ve kamburum çıkardı.
Sonra mesela çocuğum olsaydı ve bir yerde bir yanlış yapsaydı, ben ayıplanır, suçlanırdım. “A-aaa… annesi bunu nasıl yetiştirmiş?” Niye ben yetiştireyim ki tek başıma? Bunun bir de babası var, bir de anneannesi babaannesi dedesi var. Küfür etti diye ben mi alkışladım? Pipini göster ben mi dedim? İstediğini yaptırmak için yalandan ağlamayı ben mi öğrettim? … deseydim kimse beni dinlemezdi. “Çocuğu anne yetiştirir” derlerdi.
Yolda giderken bir okul çıkışına denk geldiğimde aklımdan geçen, iyi ki çocuk yapmadığım. Çünkü çocuğu yetiştiren aynı zamanda okul, öğretmenleri ve okuldaki arkadaşları.Okulu seçsem öğretmenleri seçemezdim, öğretmenleri seçsem arkadaşlarını seçemezdim. Yani çocuğu yetiştiren biraz da eğitim sistemi ve hatta arkadaşlarının aileleri. Arkadaşlarının doğruları onun da doğruları, ben bunu ne kadar değiştirebilirdim bilmiyorum.
Doğa bana doğur demesine rağmen, hormonlarım, bedenim buna programlıyken neden çocuk yapmıyorum? Ben doğayı, hormonlarımı, bedenimi duyamıyorum ki… Yorgunluk, hayat gailesi, gelecek endişesi üzerime öyle bir çökmüş ki, onları duyamıyorum.
20. yüzyılın en önemli fizikçilerinden Nobel Ödüllü Richard Feynman, yaşam boyu öğrenme konusundaki ünüyle de bilinen bir deha. İster fiziğe ilgi duyun ister duymayın, Feynman’ın derinlemesine ve özenle öğrenme üzerine önerdiği teknikler ve yöntemler, okulda, işte ya da hayatta herhangi bir konuyu öğrenmenize mutlaka yardımcı olacaktır.
Feynman henüz dünyaca bilinen bir fizikçi değilken, Princeton Üniversitesi’ndeki öğrencilik yıllarında sözlü sınavlara hazırlanmak için özel bir yöntem geliştirdi. Feynman’ın biyografisini yazan James Gleick bu yöntemi şöyle anlatıyor:
“Temiz ve boş bir defter açardı. Kapağına “Bilmediğim Şeyler Defteri” başlığını atardı. Bu defterde bilgilerini yeniden düzenlerdi. Yaptığı şey; fiziğin her dalını parçalara ayırmak, bu parçaları ‘yağlamak’ ve sonra onları tekrar bir araya getirmekti. Bunu yaparken tutarsızlıkları ve henüz işlenmemiş bilgileri arardı. Her konunun özünü bulmaya çalışırdı ve buna haftalarını verirdi.”
Feynman bu defteri, yeni öğrenmeye başladığı bir konuya adardı. Bilmediği şeyleri anlama isteğiyle başladığı defterin amacı, bir konuyu öğrenmeye başlamanın zorluğunu hafifletmek için “somut ipuçları” sağlamaktı.
“İlk başta boş olan defter sayfaları, özenle alınmış notlarla dolmaya başladıkça bilginiz de artmaya başlar. Daha fazla sayfa doldurma isteği, öğrenme motivasyonunuzu da yüksek tutar. Bir konuda giderek artan bilginizi somut bir şekle dönüştürürseniz, öğrenmeye devam etmek için ihtiyaç duyduğunuz zihinsel enerjiye yatırım yapmaya daha meyilli olursunuz,” diye anlatıyor Gleick.
Peki düzenli olarak test etmezseniz, yeni kazandığınız bilgi hakkında kendinizi nasıl emin hissedebilirisiniz? Feynman, Princeton Üniversitesi hocalarının karşısına çıkarak sözlü sınava girerdi, ama siz bu noktada Feynman tekniğinin diğer pratiğini uygulamaya başlayabilirsiniz: Öğrendiğiniz şeyi bir başkasına “öğretmek”.
Feynman muhteşem bir bilim insanı olmanın yanı sıra aynı zamanda harika bir öğretmen ve harika bir anlatıcıydı. İnanılmaz karışık konuların özünü alır ve herkesin anlayabileceği basit bir dile çevirirdi.
Eğer siz de herhangi bir konuda kendi bilginizi yeterince sağlam hissetmiyor ve kendinizi bu konuda geliştirmek istiyorsanız, Feyman’ın basit anlatım tekniğini kullanabilirsiniz. Sadece Feynman’ın en önemi sözlerinden birini aklınızda tutmayı unutmayın: “İlk prensip kendinizi kandırmamaktır. Çünkü en kolay kendinizi kandırırsınız.” Eğer kendi kendinizi kandırırken bulursanız, o zaman defterinize geri dönebilirsiniz.
New York Üniversitesi’nde profesörlük yapan Selçuk Şirin pek çok değişik konuda yazılarını dikkatle takip ettiğim akademisyenlerden biri. Ülkemizde kitap okuma konusunda insanların ne kadar geride oldukları apaçık ortada. Selçuk Şirin’in bu yazısı da bu konuyla ilgili. Evet okumak beşikten başlar, başlamalıdır.
Selçuk Şirin’in yazısı;
”Başlıktaki soruya hemen yanıt vereyim. Evet! Yeni doğan çocuğa doğduğu andan itibaren kitap okuyun! Daha da ötesini söyleyeyim: Bu, çocuğunuzun geleceğine yapacağınız en kıymetli yatırımdır. İddialıyım, evet.
TÜYAP kitap fuarında çocuk gelişimini ve eğitimi dert eden biri olarak çok acı bir tablo ile karşılaştım. Bir okulöncesi eğitimci ile fuarda basit bir soruya yanıt aradık: Yeni doğan çocuğa okumak için kitap var mı? Çoğu yayıncı bırakın kitap önermeyi soruyu bile anlamadı. Yeni doğan çocuğa kitap okunmaz diyen bile çıktı. Bulduğumuz birkaç kitap ya o yaş çocuğa uygun değildi ya da kötü birer çeviriydi. Çocukların geleceğine, ülkenin geleceğine dair bundan daha korkunç bir şey duymadım. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız lütfen okumaya devam edin.
BEYİN GELİŞİMİNİN YÜZDE 90’I İLK 36 AYDA BİTİYOR!
İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.
30 MİLYON KELİME FARKI NEDİR?
İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.
İlk 3 yılda çocukları aileleriyle gözleyen klasik bir çalışmayı anlatmadan yukarıdaki soruya yanıt vermek mümkün değil.
Evet, Hart ve Risley tarafından gerçekleştirilen meşhur ‘20 Milyon Kelime Farkı’ araştırmasından söz ediyorum. Araştırmacılar insan beyninin en hızlı geliştiği dönemde ebeveynlerin ne yaptıklarını anlamaya çalışyor bu çalışmada. Bu amaçla üç değişik sosyoekonomik seviyeden onlarca aile seçiyor ve sıkı bir takip başlıyor. Araştırma boyunca çocuklar üç yaşına kadar her ay bir saat aile içinde gözleniyor. Araştırma tamamlandığında görülüyor ki gelir seviyesi ne olursa olsun çocuklar birbirine çok benziyor ama bir istisna hariç. Farklı gelir gruplarından gelen çocuklar arasındaki en büyük fark çok net bir şekilde açığa çıkıyor. O da çocukların duyduğu kelime sayısı. Aşağıdaki sonuç grafiğinde de göreceğiniz gibi varlıklı ve eğitimli aileler üç yıl boyunca toplam 45 milyon kelime kullanıyor. Orta eğitim ve gelir seviyesine sahip ailelerde bu rakam 30 milyona düşüyor. Ancak eğitim seviyesi düşük ailelerde bu rakam 15 milyonu ancak buluyor. Yani alt ve üst grup arasındaki fark “30 milyon kelime”. Bu araştırmanın çocuk gelişiminde yarattığı devrimi anlatan aynı adlı kitap yakında Türkçede de basılıyor.
OKULÖNCESİNDE ZEKÂ DEMEK KELİME HAZİNESİ DEMEKTİR!
Acı olan ilk 36 ayda ortaya çıkan 30 milyon kelime farkının sonraki yıllara etkisi. Çünkü pek çok çocuk için bu fark hiç kapanmıyor! Çocuklar okul çağına geldiklerinde görüyoruz bu farkın ilk etkisini. Çünkü okulöncesi dönemde zekâ dediğimiz şey aslında kelime hazinesinden ibarettir. Daha çok kelimeye aşina çocuklar işte bu yüzden okula başladıklarında öğrenmeye hazır oluyor. Kelime hazinesi geniş olan çocuk, arkadaşlarından birkaç adım önde başlıyor. Çünkü o çocuk öğretmenin ne dediğini daha çabuk anlıyor. Ve maalesef okullar bu farkı kapatmakta çok başarılı olmuyor. O nedenle alt gelir gruplarından gelen çocuklar zorlanırken üst gruptan gelen çocuklar rahatlıkla üniversiteye ulaşıyor.
ÇOCUKLA BİRLİKTE OKUMALIYIZ
BU dönemdeki en önemli uğraş çocuklarla bir kitap aracılığıyla diyalog kurmak. İngilizcede ‘dialogic reading’ denen bu teknik bildiğimiz manada bir kitap okuma değil. Yeni doğan çocuk kelimeleri bilmiyor o nedenle yapılması gereken bir kitap aracılığıyla çocukla diyalog kurmak. Yani çocuğa kitap okumak değil, çocukla kitap okumak. Tıpkı eskiden nenelerimiz dedelerimizin yaptığı gibi ninnilerle okumak. Ya da annelerimizin yaptığı gibi çiçekle konuşur gibi çocukla bir kitap üzerinden konuşmak. Her beceri gibi bu da öğrenilebilir bir beceri. Merak ediyorsanız girin YouTube’da pek çok iyi örnek var.
KİTAPSIZ EVDE ÇOCUK YETİŞMEZ!
Çocukların zihinsel gelişimini desteklemek, onları okula daha iyi hazırlamak için yapmamız gereken en temel uğraş onlarla kitap okumak. Peki biz bunu ne kadar yapıyoruz? AÇEV’in ebeveynlerle yaptığı araştırmayı daha evvel bu köşede paylaşmıştım. O çalışmada okulöncesi yaşta çocuğu olan ebeveynlere tam olarak neler yaptığı sorulduğunda ilk sırada televizyon izlemek çıkmıştı. Evlerinde çocuklarına kitap okuyanların oranı yüzde 20’lerde kalıyor. Yani her 5 ebeveynden sadece biri çocuğuna kitap okuyor! Bunun bir nedeni zihinsel gelişim için kitap okumanın önemi konusunda bilgi eksikliği. Bir diğeri nedeni ise evlerdeki kitap eksikliği. Malum biz çok okuyan bir ülke değiliz. Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre evinde okul çağında çocuk olan ailelerin bile yarısından çoğunda toplam kitap sayısı 25’i bulmuyor.
Türkiye eğer eğitimde içinde bulunduğu çıkmazı aşmak istiyorsa işe doğumdan başlamalı. Çocukların beyninin en hızlı değiştiği okulöncesi döneme özel olarak yatırım yapmalı. Eğer bu erken yaşta çocuklarımız için gerekli yatırımı yapmazsak ondan sonra hangi sınavın nerede kullandığının hiçbir anlamı yok.”