Yazar: nilaylaylom
-

Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin
Beni rahatsız eden bir konu; yetişkinlerin çocuklara hitap şekillerindeki absürdlük! ”Annecim, babacım, aşkım, babaannecim, anneannecim, dedecim, yengecim, dayıcım, amcacım, halacım, cımcım da cımcım!!!” İşin cıvığını çıkardığınızın farkında mısınız? İlk kimden çıktı bu saçma hitap şekli gerçekten merak ediyorum. Ve sonrasında koyun sürüsü gibi, sorgulamadan nasıl bu kadar akılsız ve fikirsizce yayıldı? Annesine ”annecim” diye hitap etmeyenlerin, kendi çocuklarına ”annecim” diye hitap etmeleri kadar saçma şey çok azdır. Anneniz mi o sizin? ”Bakın ben onun anneciğiyim” demek istiyorsunuz aslında sanırım. Annecim! Çocuğunuz size çoğu zaman ”anne” derken ve ”annecim” diye çok az hitap ederken sizin sürekli o çocuğa ”annecim” diye hitap etmeniz kendi egonuzdan kaynaklı büyük ihtimalle. Annem bana ”annecim” diye hitap etse normal karşılamazdım bunu. Ben onun annesi miyim, neden bana annesiymişim gibi hitap etsin? Türkler dışında hiçbir millette bu hitap şekli yok. Yabancılar da garip ve komik buluyor zaten bu davranışınızı. Aslında bir davranış bozukluğu bence. Bu konuda internette en sık rastladığım yazılardan birini Psikolog Nihal Akyıldız yazmış, web sitemde onu ben de paylaşmak istiyorum.”Son dönemde çevremdeki annelerin sıklıkla çocuklarına hitap ederken; annecim, babaların; babacım, hatta teyze ve halaların; teyzecim, halacım şeklinde hitap ettiklerini duyuyorum!Ayrıca çocuğunun ismine her an ‘cim’ eki koyup; çocuğuna kızarken bile Egecim, Defnecim şeklinde hitap eden ebeveynler de var.Bir de bunun bir üst durumu var ki; o da çocuklarına ‘aşkım‘ ve bu türde hitap eden anne babalar!Ne oluyor bu ebeveynlere? Çocuğunuza koyduğunuz isme ne oldu? Oğlum, kızım, yavrum gibi sıfatlar nereye gitti?Dünya bu kadar tersine giderken bu durum o kadar da önemli bir konu mu diyebilirsiniz. Ancak çocukların gelişimi için oldukça önemli bir konu; çünkü çocukların gelişim halkasına zarar veriyor ve çocuklara yazık oluyor! Eskiden anne baba otoritesi altında pasifize edilen nesiller yetişirken şimdi de eşitlik, sevgi adına kendi yetişkin konumunu görmezden gelen bir nesil oluştu. Çocuklara nasıl hitap etmeli Çocuklarımıza; annecim, babacım, aşkım… gibi hitap etmekle ne zararlar verdiğimize bakalım mı?5 yaşında bir çocuk olduğunuzu ve ebeveynlerinizin size; annecim, babacım diye hitap ettiğini düşünün. Kendinizi güçlü hisseder misiniz? Evet. Güvende hisseder misiniz? Büyük olaslıkla hayır! Anne babanın çocuğuna mutlak vermesi gereken şey; kendini güven içinde hissetme duygusudur. Bir üst konumdaki kişinin varlığını hissederek, çocuk – insanoğlu kendini güvende hisseder. Güven içindeki çocuk sağlıklı gelişir. Bu beslenme ve sevgi ihtiyacı ile birlikte çok önemli bir ihtiyaçtır. Ayrıca yaşları gereği; somut öğrenme döneminde olan çocukların kafaları karışıyor ve kavram kargaşası yaşıyorlar. Ben neden annemin annesiyim, neden babamın babasıyım diye düşünüyor? Bu durum onların size; ‘yavrucum, oğlum, kızım’ demesi gibi bir şey. Ne kadar absürd değil mi? Siz de onlara; olmayan rolleri üzerinden hitap etmemelisiniz. Bir diğer zarar çocuğun model alması konusudur. Çok önemli bir öğrenme şekli olan; model almada / özdeşim kurmada ilk modellerimiz anne babamızdır.Kimleri model alırız? Bizden daha güçlü, daha bilen, daha yetkin…. kişileri. Ama biz onlara annecim, babacım derken çocuğun gözünde rol model olamayız ki! Anne babasının daha tecrübeli, daha bilen, koruyucu, güçlü olduğunu kabul eden ve model alan çocuk; okul hayatının başlamasıyla birlikte dış dünyaya açıldığında; ben de onlar gibi olmalıyım diyecek ve kendini kanıtlamak için çaba gösterecek, çalışacak, öğrenecek ve gelişecek. Anne babalardan ve öğretmenlerden sıklıkla şunu duyarız; çok zeki ama çalışmıyor! Okulda dersleri ciddiye almayan, sorumluluk almayan, çaba göstermeyen, otoriteyi tanımayan bu çocuklara evde ilk altı yıl içinde verilen mesaj genellikle şöyledir; dünya hep senin etrafında dönüyor ve dönecek. Bu çocuk neden kendini zorlasın, sorumluluk alsın, neden çabalasın, kendini kanıtlama ihtiyacı duysun, dersine çalışsın ki? Buna bağlı diğer bir zarar da; evde anne babasının gücünü (bu güç aynı zamanda çocuğa korunduğu, güvende olduğunu hissettirir), okulda öğretmenlerinin gücünü hissetmeyen çocuk; nerede duracağını bilemediği için uçlara kayar. Bir uçta; her şeyden kaygı duyan, güvensiz bir çocuk, diğer uçta; her şeyi sonuna kadar deneyip, sınırları görmeye çalışan bir çocuk. Her ikisinde de mutsuz çocuk. Oysa bizim onlar için istediğimiz şey; potansiyeli doğrultusunda sınırlarını zorlasın, kendini gerçekleştirsin ama her konuda da sınırsız olamayacağını, nerede duracağını bilsin ki; zarar görmesin. Gördünüz mü; küçük yaşlarda gelişimsel bir halkanın zarar görmesinin ucu nerelere uzanabiliyor!Ayrıca; annesinin babasının aşkı konumunda olan çocuğun da; sevgilisinden her aşkım sözcüğünü duyduğunda bilinçdışında suçluluk duygusu altında ezileceği büyük olasılıktır. Bu konu ayrı bir yazıya konu olacak kadar da önemlidir.Sonuç; bu hitapları bol bol kullanan yeni nesil anne babalar; aslında çocuğunuzu değil kendinizi düşündüğünüz için tebrikler.Bilinç dışınızda; senin arkadaşın benim, senin sevgi nesnen benim, biz eşitiz (sorumluluk almayayım) mesajları vererek onları kendinize bağımlı bir insan haline getirmeye çalıştığınız için.İnsanın doğasında özerk olmak var. O nedenle; güçlü olan çocuk bu durumdan sıyrılmak için ileride bir şekilde (ruhsal veya gerçek) çok uzağa gidecek ve dönmeyecek.Gidecek kadar güçlü olmayan çocuk ise yanıbaşınızda size bağımlı ama öfkeli kalacaktır.İyi anne babalık; kendini ona adamak, her dediğini yapmak, çocuğu sevgiye boğmak, (böylece hep beni sevsin) hiç çatışma yaşatmamak, hep size bağımlı kılmak, biz arkadaşız, …… demek değildir.Anne babalık; sanki siz hiç yokmuşunuz gibi ayakları üstünde durabilen, kendi kararlarını verip, sonuçlarını yaşayabilen, yaşına uygun sorumlulukları yerine getirebilen, hayata karşı kendi normlarını oluşturabilen, hayatı iyisiyle kötüsüyle bir potata eritebilen çocuklar/nesiller yetiştirmektir.Ödülü de; size bağımlı değil, bağlı evlatlar yetiştirmiş olmaktır.”Nihal Akyıldız, Psikolog -

Süpermarketlerin Akıl Oyunları
Şehrin her yerinde mantar gibi çoğalan alışveriş merkezleri ve süpermarketler, hem çevre hem de sağlık açısından büyük tehdit. Üstüne üstlük hızlı ve aşırı tüketim pompalayan bu dükkânlar bakın aklınız ve seçimlerinizle sizin kontrolünüz dışında nasıl oynuyorlar.1. Kırmızı rengini indirimle özdeşleştirmenize sebep olurlar.AVM’lerin otoparklarında ve broşürlerinde kırmızının hakim olduğu indirim ilanlarından bulunur. Bu da sizin daha alışverişe başlamadan önce kırmızı rengini indirimle özdeşleştirmenizi sağlar. İçerde ise benzer etiketler hem indirimdeki hem de indirimde olmayan bazı ürünler üzerinde bulunur. Siz de bu ürünleri satın almaya daha meğilli olursunuz.2. Gerektiğinden büyük alışveriş sepetleri kullanırlar.1938’den beri kullanılan alışveriş arabaları, ortalama bir ailenin bir haftalık ihtiyacını karşılayacak ebattan daha büyük olacak şekilde tasarlanır. Bu da sizde ihtiyacınız olandan daha fazla şey satın alma dürtüsü oluşturur.3. Meyve ve sebzeleri girişe koyarlar.Meyve ve sebze rafları genelde süpermarketlerin giriş kısmında bulunur. Lojistik olarak bu konumlandırma yanlıştır çünkü taze gıdaların ezilmemesi için önce daha ağır olan ihtiyaçlarınızı satın alıp meyve sebzeyi en üste koymanız gerekir. Ama alışverişe başlarken renkli, güzel kokulu ve sağlıklı ürünler almak daha iyi hissetmenizi sağlar. Üstelik başta sağlıklı gıdalar aldığınız için alışverişin devamında içiniz rahat olduğundan daha fazla abur cubur satın alırsınız.4. Farklı fiyatlandırmalarla kafanızı karıştırırlar.Açıkta satılan meyve ve sebzeler için kilo fiyatı verirler ancak paketli olanlarda fiyatı pakete göre hesaplar ve etiketlerler. Bu da hangi seçeneğin daha ucuz olduğunu anlamanızı zorlaştırır.5. Raftaki sebze ve meyvelerin taze olduğu hissi yaratırlarSebze ve meyveleri tahta kasalara koyarak çiftlikten yeni gelmiş hissi uyandırırlar.6. Sebze meyvelere su sıkarlar.Sebze meyve raflarına belli aralıklarla su püskürterek bu ürünlerin daha parlak, sağlıklı ve taze görünmelerini sağlarlar.7. Sizi çiçeklerle kandırırlar.Süpermarketin girişinde sebze ve meyvelerden daha geniş alanlara çiçekler yerleştirerek sizde yerel bir dükkandaymışsınız hissi yaratırlar. Böylece siz de marketin devasalığından daha az rahatsız olursunuz.8. Aç hissetmenize sebep olurlar.Fırından çıkma ekmek ve unlu mamüllerin bulunduğu kısmı giriş/çıkış kapılarına yakın kısma koyarlar. Taze ekmek kokusu tükürük bezlerinizi çalıştırır ve düşünmeden, dürtüsel olarak alışveriş yapmanıza sebep olur.9. Sizi tüm marketi gezmeye zorlarlar.Ekmek, süt, yumurta gibi temel ihtiyaçlar, market içerisinde birbirinden uzak noktalara yerleştirilir. Böylece basit bir alışveriş için bile içerde hayli dolaşmanız gerekir.10. Aslında öyle değilken hızlı gittiğinizi düşünmenizi sağlarlar.Daha lüks ve pahalı ürünlerin bulunduğu raflarda daha küçük yer karoları kullanırlar. Böylece alışveriş arabasının karolardan geçerken daha sık ses çıkarır ve bilinçaltınız hızlı yürüdüğünüzü düşünerek yavaşlamanıza, bu raflarda daha fazla zaman harcamanıza neden olur.11. Peyniri en arkaya saklarlar.Süt ürünlerinin bulunduğu raflar genelde marketin arka duvarında bulunur. Bu da günlük ihtiyaçlarınıza ulaşmak için tüm marketi katetmenize ve daha fazla şey satın almanıza neden olur.12. Gizli bir sağ-sol formülü kullanırlar.Büyük marketler sizin marketi sağdan sola doğru gezmenizi isterler ve bu da doğal olarak koridorun sağındaki ürünlerin daha fazla dikkatinizi çekmesine sebep olur. Aynı ürünün daha pahalı olanı, her zaman sağ tarafta bulunur.13. Çocuklarınızı istismar ederler.Marketlerdeki pahalı ürünler göz seviyesine (1.60 cm) yerleştirilir. Çocukların dikkatini çekebilecek ve onları cezbedecek ürünler ise onların göz seviyelerine yerleştirilir. En ucuz ürünler genelde en son bakmayı akıl edeceğiniz, en alt raflarda bulunur.14. Ucuz olmayan şeyleri ucuz gibi gösterirler.Aceleniz varsa genelde koridor sonundaki fırsat sepetlerindeki ürünlere yönelirsiniz. Oysa ki buraya ender olarak gerçekten ucuz ürünler yerleştirilir.15. Et ve balık reyonlarını beyaz duvarlar önüne koyarlar.Et ve balık reyonları genelde beyaz fayans duvarların önüne konur. Bu duvarın sağladığı ışık yansıtması bu ürünlerin daha taze görünmesine sebep olur.16. Daha fazla para harcamanız için ürünleri süslerler.Lüks ürünlerin bulunduğu kısımlara tahta raflar yerleştirmek, daha kaliteli ışıklandırma yapmak gibi özel tasarımlar yaparlar. Böylece bu ürünlerin daha kaliteli olduğunu düşünerek daha fazla para ödemeye ikna olursunuz.17. Daha çok para harcamanız için müzik çalarlar.Yavaş müzikler içeride daha uzun kalmanıza, klasik müzik ise daha fazla para harcamanıza sebep olur. Araştırmalar şarap reyonlarında Fransız müziği çalmanın Fransız şaraplarının satışını artırdığını da ortaya koymuştur.18. Temel ihtiyaçları özenle yerleştirirler.Çorap, deodorant gibi sürekli kullandığınız şeyleri kasaların yakınına koyarlar. Böylece alışveriş sonunda bu ürünlere nasılsa bir gün ihtiyacınız olacağını düşünerek son anda sepete atıverirsiniz.19. Pisboğaz yönünüzü kullanırlar.Ödeme kuyruğunu beklediğiniz bölgeye çikolata, şeker, dondurma gibi pisboğaz tarafınızı harekete geçirecek ürünler yerleştirirler. Böylece alışverişi tamamladığınız için ödül olarak bu ürünlerden satın alma olasılığınız yükselir.KAYNAK: -

Okumasaydım Ben De Bilirdim Her Şeyi
Erol Anar’ın yazısıdır:
Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.
Daha önceleri yine okuyordum, ama belli bir düzen içinde değil. Son bir yıldır disiplinli olarak okumaya bașladım. Genellikle tablet bilgisayarda okuyorum, ya da e-kitap okuyucuda. Bir yıldır günde en az 80 kitap sayfası okudum, son bir aydır ise bunu günde 100 sayfaya çıkardım. Bir gün okuyamazsam, diğer gün telafi ediyorum okuyamadığım kısmı. Böylece son bir yılda okuduğum kitap sayfası yaklașık 30.000 sayfaya ulașmıș. Gelecek yıl için hedefim 35-40 bin sayfa. Makaleleri, okuduğum yazıları saymıyorum bu rakamın içinde, yalnızca kitap sayfası olarak ölçüyorum.Genellikle üç-dört kitabı bir arada okuyorum. Bunlar sosyoloji, psikoloji, astrofizik, tarih, ideoloji, sanat, edebiyat ve felsefe kitapları genelde.Peki bir yıl önceye göre kendini nasıl hissediyorsun diye sorarsanız, onu da söyleyeyim: kendimi daha cahil hissediyorum. Paradoksal bir durum bu, öğrendikçe Sokrates’in dediği gibi aslında hiçbir șey bilmediğinizi ve de bilemeyeceğinizi anlıyorsunuz.Yani öğrendikçe cahilliğimiz de buna paralel olarak artıyor. Şöyle bir düșünelim.Giderek karmașıklașan sonsuz bir ağ üzerinde yürüyoruz ve yürüdükçe daha içinden çıkılmaz bir karmașaya düșüyoruz. Ağın iplikleri bizi sarıyor. Her gün okuyan bir insan bile ömrü boyunca 3-4 bin kitap civarında okumuș olur azami. Peki milyonlarca kitap, dergi, yazı, gazete ve yazılı diğer ürünler? Buna rağmen ne kadar bilgili olduğumuzu düșünürüz değil mi? Toplasan bir avuç bilgimiz yok aslında. İște bu nedenle cahil insanlar her șeyi bildiklerinden son derece eminlerdir.Diğer yandan, her okuma eylemi, cahilliğin azalmasını sağlamaz. Örneğin gazete okumak cahilliği azaltmaz, aksine çoğaltır.Düșünür Bertrand Russell șöyle der: “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”Russell’in bu sözü ile așağıdaki Cornell Üniversitesi’nde yapılan test, birçok yazıda alıntılanmıștır. Ben de bu alıntılardan yola çıkarak kendi özgün görüșlerimi açıklamaya çalıșacağım.“Dunning-Kruger etkisi”Türkçe’de “cahil cesareti” diye bir deyim var, bu bilimsel olarak “Dunning-Kruger etkisi” diye de bilinir. Bu görüș, “Yetkin olmayan insanlar, vardıkları yanlış sonuçlar ve talihsiz seçimlerin yanlışlığını anlayabilecek kapasiteye sahip değillerdir.” görüşünü savunmaktadır.Bu teori 1999 yılında Cornell Üniversitesi Psikoloji bölümü öğretmenlerinden by Dr. David Dunning ve Dr. Justin Kruger tarafından yaratılmıș.‘Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir.Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.’Cornell Üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik ‘Nasıl geçti?’ sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi… Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin ‘kendilerine güvenleri’ müthişti. Onların ‘testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini’ düşündükleri; hatta ‘iyi günlerinde olmaları halinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları’ ortaya çıktı. Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise ‘en alçakgönüllü’ deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.”Anlatmak istediğim tam da buydu. İnsan öğrendikçe ve araștırdıkça bilmediğini düșünüyor. İște Dunning-Kruger Etkisi, çağımızın anti-entelektüel kimliğinin de neden ve nasıl olduğunu açıklıyor bence. Bilim sürekli bir arayıș üzerine kurulu diyalektik olarak gelișen bir organizmadır. Dünün birikimiyle bugünü açıklar ve buradan geleceğe uzanır. Bilimsel olarak bugün herhangi bir konuda sunulan gerçek, yarın değișebilir. Çünkü bilimde dogmalara yer yoktur. Bilim, bilmediğini düșünebilmektir özünde. İște bunun için, araștırma, öğrenme ve algılama sonsuzdur. Bilim gerçekliği arar, gerçeklik de sonsuzdur.Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandırHepimiz çok akıllı olduğumuzu ve çok șey bildiğimizi düșünürüz. Bilmediğimiz șeyler varsa bile, yine de akıllıyızdır kendimize göre. Oysa gerçekte hiçbirimiz en azından düșündüğümüz kadar akıllı değiliz ve düșündüğümüz kadar da çok șey bilmiyoruz.Yașayan en büyük bilim insanlarından birisi olan Stephen Hawking șöyle der: “Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bildiğini zannetmektir.”İște insanın tarihsel paradoksu, bildiğini sanma yanılsamasıdır. İkili ilișkilerimizde de karșıdaki insandan daha akıllı olduğumuzu, onun tüm davranıșlarının nedenini bildiğimizi düșünür ve çoğu zaman empati yapmaktan kaçınırız. Bu nedenle ikili ilișkilerimiz karmașık bir yün yumağına dönüșür ve bașarısız oluruz. İlișkinin öznelerinden birisinin diğerini, ya da her ikisinin birbirini küçümsediği bir ilișkinin bașarılı olma olasılığı yoktur.Cahil insan, cahil olduğunu bilmeyen insandır ve iște bu nedenle her șeyi bildiğinden emindir. Ancak okuyan, araștıran, bilime inanan bir insan ise cahil olduğunu bilir ve bu yüzden öğrenmeye çalıșır, öğrenme sürecinin sonsuz olduğunun ve hiçbir zaman her șeyi bilemeyeceğinin farkındadır.Bilgi öyle bir șey ki, öğrendikçe onunla ilișkili olan sınırsız sayıda diğer bilgileri de öğrenmeniz gerekiyor.Keșke yüz yıl daha ömrüm olsaydı da, okusaydım. En azından ölene kadar okuyacağım. Ama geriye baktığımda, denildiği gibi, yine de sonsuz uzunluktaki bir kumsalda tek bir kum tanesi kadar bilgiye sahip olamayacağım. Ama bunu bilerek okumak daha da güzel ve anlamlı.Hayatımızda en az kullandığımız kelime, ‘bilmiyorum’ kelimesidir. Bu kelimeyi daha sık kullanmaya bașladığımızda ise, o muhteșem kibrimizi ve kemiklerimize kadar ișlemiș cehaletimizi görmeye bașlayacağız demektir.Bana herhangi bir șey sorarsanız, size yanıtım ‘bilmiyorum, ama öğrenmeye çalıșıyorum.’ olacaktır.Ve son söz: Okumasaydım, ben de bilirdim her șeyi…Erol Anar’dan alıntılanmıştır. -

Sosyal Medyada Genç Evlilerdeki Olağanüstü Kıroluk
Ekşi Sözlük yazarı ”isolde” hislerime resmen tercüman olmuş. Yazıyı okuyunca çevrenizde bunlardan ne kadar çok olduğunun farkına varacaksınız. Bu tiplere evlilik afyon etkisi yaratmış sanırım ki kafaları bu derece uçmuş durumda. Hele ki o ”sunum” meraklılarına Allah şifa versin diliyorum. Biz de evliyiz ama çok şükür bu saçmalıkların içinde debelenmiyoruz. Her zaman diyorum, kitap okumayan beyinlerden çok fazla beklentiniz olmasın.
Yine de züccaciye sektörüne sevgili kocişkolarının paracıklarını kazandırdıkları ve piyasaya hareket getirdikleri için bu israf meraklısı gelinlere teşekkür etmeden geçemeyeceğim. Onlar olmasa hangi aklı başında kişi alır o acayip pembiş-maviş icatları? Kim Barbie kusmuşa döndürür evini?Neyse gelelim yazıya =)”var böyle bir şey, hakikaten. varlığını ilk şu sıralar pırtlak gibi türeyen “bebiş ve kociş” temalı bloglarda farkettim. çiftlerin genelinde kadın daha eften püften işlerle meşgulken adamların hepsi dünyanın en harika kocişi ve yeri geldiğinde(mesela evlilik yıldönümü fotoğrafı yayınlanacaksa) süper bir dekor.1. devre – evolution– çiftler genelde kız tarafının ailesine yakın bir muhitte mutlaka stor perdeleri ve plazma tv’si olan bir dairede oturuyorlar,– haftasonları anne ve kayınvalide evlerinden beylikdüzü migros’a oradan da polonezköy’e uzanan ideal gezilere çıkıyorlar(tabi işin anne ve kayınvalide evi kısımları asla anlatılmıyor bloglarda)– orta sınıfın biraz zıplamışı tabakanın gidebildiği fix mekanlarda yemek yiyip bunu gözlerinde o kadar büyütüyolar ki fotoğraf çekinmeden edemiyorlar, versailles’a bruncha gitmişler sanki asdfghklşi,– markafoni’den, limango’dan çift çift elele alışveriş yaparak aşklarını pekiştiriyorlar,– onların dünyasında kayınvalideler hep çok nazik, hepsi bir esma sultan, asla “kayınvaldem ne cadı bir görseniz” diyen yok, hep “sevgili kayınvalideciğimin bana hediye ettiği chanel no.5 karşısında çok duygulandım, nasıl da zevklidir” (şanel no.5 kocakarı kokusu ayol)– çiftin erkek olanı bence tam bir godoş, ya da kibar kızla evlenince kendini modifiye etmiş kıro. ilk tür genelde beyaz yakalı ve adı bahadır, tolga, alper filan. ikinci türün adı muharrem ama karısı ve ortak arkadaş çevrelerince “muh” deniyor kısaca, ne şirin. muh– kadın tarafı genelde makarna haricinde yemek yapamıyor, hepsi hazır kavanozda ithal makarna soslarına hayran.– cici çiftimiz haftasonları kendileri gibi evli 4-5 çift zibidiyi eve çağırıp sinema gecesi yapmaktan çok keyif alıyorlar, lan manyak mısınız niye evlendiniz sürekli onu bunu çağırıp ebleh eğlenceler düzenleyecekseniz, pazar günü yahu, kocana sarıl yat.2. devre – transmutation– kıroluk kadının hamile kalmasıyla everest zirvesine ulaşıyor, ondan sonra 9 ay “piremsesimizin ilk donu, paşamızın ilk oyuncak arabası” kafa şeetme seansı başlıyor. hayır anlamıyorum ki bu monarşi hayranlığı nedir, prensesler vezirler ibrikçibaşılar havada uçuşuyor.– ve artık kıroluk başkalaşım geçirip bambaşka bir boyuta ulaşıyor: “annişi ve bebişi”, “börülsu’nun annesi”. ilerinin cadde çocuklarını üretmek üzere and içen çiftimiz çocuğu 2 yaşında reiki’ye, 2,5 yaşında keman dersine, 4 yaşında tan sağtürk bale okuluna yollayıp geleceğin behlül ve esra-ceyda kardeşlerini yetiştirmenin ilk adımını atmış oluyorlar böylece. o çocuğu nereye gönderirsen gönder çocuktan bi halt olmuyor çünkü anne ve baba özünde burjuva kıro.– ve kadın tarafı zaten ne idüğü belirsiz kariyerini bir yana atıp kendini çılgınlar gibi çocuk yetiştirmeye adıyor, bu yetiştirme çocuğun herşeyini “bugün muzoberk ilk fransızca şarkısını söyledi:)) allah her anneye bu gururu yaşatsın” diye bir bloga post etmekten ibaret ama olsun, önemli olan adama ne olduğu.– adam bu full domestic kadın bir yandan çocuk yetiştiriyormuş gibi yapıp bir yandan istinye park’ta gezerken tamamen arka planda kalıyor, itibarı sıfırlanıyor. o zaman blog ve hayat şuna dönüşüyor “anne ve bebişi:) ve duvara tırmanan kocişi”bir gün birinin şunu yazmasını bekliyorum gerçekten: “kızlaar mustafasu ile yoga seansından döndük bir de ne görelim kocişim ölmüş:((“işte size yeni evli post-modern çift barzoluğunun kısa bir özeti, esen kalın.edit: işbu entry hiçbir maddi ve manevi küçümseme içermemektedir.sadece bu tip çiftler birbirlerine sevgi ve saygıdan çok ev eşyaları, lüks harcamalar, görüşülen insan tipleriyle bağlıymış gibi gelir bana, sanki ikea komodinlerini, gezdikleri mağazaları, yemek yedikleri restaurantları ellerinden alsalar, sessiz sinema oynayabilecekleri diğer çiftler bunlara yüz çevirse ve tamamen birbirlerine kalsalar anında birbirlerinin ömrünü yemeye, kırmaya ve kaçmaya başlayacaklarmış gibi gelir.onlara baktıkça bir gün yeterince sevmediğim bir insanla evlenmek gibi bir şuursuzluk edip mutluluğu gelinlik modelinde, koltuk kumaşlarında ararım diye korkarım..”Yazı için teşekkürler ”isolde”
Ekşi Sözlük’ten alıntıladım =) -

Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor
İngiltere merkezli, dünyanın en önemli profesyonel mühendislik ve teknoloji enstitülerinden The Institution of Engineering and Technology (IET) tarafından yayınlanan bir raporda, cinsiyetçi oyuncakların kız çocukları mühendislik alanında kariyer yapmaktan uzaklaştırdığı açıklandı.
The Guardian’da yayınlanan habere göre IET tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre teknoloji, bilim, mühendislik ve matematik odaklı oyuncaklar, kız çocuklara üç kat daha fazla oranda erkek çocukları hedefliyor. Avrupa kamuoyunda ses getirmiş birçok başarılı kampanyaya rağmen, halen kız çocukları hedefleyen oyuncaklarda halen “pembe” rengin ezici üstünlüğü var. İngiltere merkezli IET’nin amacı, daha fazla kadını mühendislik, bilim ve teknoloji alanlarında kariyer yapmaya motive etmek. Ingiltere’de kadın mühendis oranının yüzde 9 seviyesinde olduğu hatırlatılan rapora göre, bu sonucun temelinde kız çocukların söz konusu dallardan uzaklaşmasına neden olan toplumsal klişeler yatıyor.
Erkek çocuklar, küçük yaşlarda mühendislik alanlarına uygun oyuncaklarla daha yoğun oynuyor.
Ebeveynlere, oyuncak alışverişi sırasında mavi ve pembe renk kutulu oyuncaklardan uzak durmayı öneren IET, oyuncak üreticileri ve internet arama motorlarına da cinsiyetçi klişeleri güçlendirecek yaklaşımlardan uzak durmaya davet ediyor.
IET analistlerinin yaptığı bazı basit araştırmaların sonuçları oldukça çarpıcı. Önde gelen internet arama motorlarından yapılan “STEM Oyuncakları” (BTMM – Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik oyuncakları) aramasında yüzde 31 erkek çocuklar, yüzde 11 ise kız çocuklara yönelik sonuçlar çıkıyor. “Kız çocuk oyuncakları” internet aramasının sonucunda gelen oyuncakların yüzde 89’u pembe renkli iken, bu oran “Erkek çocuk oyuncakları” sonucunda sadece yüzde 1.
Oyuncaklardaki cinsiyetçiliğe tepki yeni değil
IET’nin raporuyla bir kez daha gündeme gelen “oyuncaklardaki cinsiyetçi klişeler” konusu aslında bir süredir gündemde. “Kusursuz güzelliği” ile kız çocukların rol modeli olan Barbie bebekler bir süredir farklı vücut tipleri, farklı meslek sahibi versiyonlarıyla da üretiliyor. Örneğin 2014 yılında “Girişimci Barbie” oyuncağı üretilmiş, 2015’te Barbie, topuklu ayakkabılarını çıkartıp, güzelliğinden “feragat etmişti.” Ancak bu hamleler işin sonunda kız çocuklara yine “bebek” sunulduğu gerçeğini değiştirmedi.
2012 yılında kurulan “Let Toys Be Toys” inisiyatifi gibi bu konuya dikkat çeken organizasyonlar ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi alanlarda kız çocuklarına yönelik “yapı ve inşaat oyuncakları” tasarlayan GoldieBlox gibi firmalar da mevcut. Türlü kampanyalar ve bazı firmaların –muhtemelen yine ticari kaynaklı- özel üretimleri, oyuncak sektöründe IET’nin dikkat çektiği cinsiyetçi yaklaşımı ortadan kaldırmıyor.
Bu konuda başta ebeveynler olmak üzere tüm topluma büyük görev düşüyor. Lütfen kızlara pembe bebekler, erkeklere otomobil almaktan vazgeçelim. Unutmayın, kızınız bir mühendis adayı, oğlunuz da bir aşçı ya da terzi adayı olabilir. Bırakalım, oyuncaklar sadece oyuncak olarak kalsın. “Erkek oyuncağı” ya da “kız oyuncağı” diye ayırmak çok saçma değil mi?
KAYNAKLAR:
https://uzuncorap.com/cinsiyetci-oyuncaklar-kiz-cocuklari-muhendislik-kariyerinden-sogutuyor/
-

Türk Anası İle Alman Anası Arasındaki Davranışsal Farklılıklar
1- Türk anası tezcanlıdır. Merdiven çıkan bir yaşındaki çocuğuna, iki dakikadan fazla zaman tanımaz. Çocuğu kapıp kucakladığı gibi fırt fırt kendi çıkarıverir merdivenleri. Alman anası sabırlıdır. İki saat de sürse çocuğun yanında ayakta dikilip, tek başına çıkmasını bekler.2- Türk anasına göre, çocuğu kendisine tabiidir. Alman anasına göre, ayrı bi bireydir.3- Türk anası tutarsızdır. Prensipte karşı olduğu şeyleri bile, o an işine geldiği gibi esnetir. (Örneğin, TV seyrettirmek, geç yatırmak, abur cubur yedirmek). Alman anası tutarlıdır. Şartlar ne olursa olsun kararının arkasındadır.4- Türk anası işgüzardır. Kendine gün içinde bir sürü iş çıkarır. Misafir ağırlar, insanlara yardım teklif eder, herkese koşar, başına iş alıp durur. Alman anası benim zaten şuan işim var o da çocuğumla ilgilenmek der, yaralı parmağa işemez.5- Türk anası çok iyi bi anne olduğunu düşünür… Alman anasının böyle bir iddiası yoktur.6- Türk anası, diğer anneleri mutlaka eleştirir, akıl verir, gıybet eder. Alman anası kimsenin annelik ve çocuk yetiştirme tarzıyla ilgili yorum yapmaz. İlgilenmez.7- Türk anası yufka yüreklidir, ağlayan yavrusuna kıyamaz. Alman anası taş kalplidir, soğukkanlıdır. Ağlamadan, ajitasyondan, manipülasyondan etkilenmez.8- Türk anası titizdir. Titizlikte aşırı Uç Örnekler olduğu gibi; anaların en rahatı, en ‘amaaan nolcak’cısı bile, çocuk sokakta pis yere yattı mı bi huzursuz olur, yemek yerken ortalığı batırdı mı bi içi gider. Çantasında ıslak mendil taşımayanı yoktur. Alman anası nasıl desem, doğru sıfatı bulmak için çok düşündüm ama olduramadım, bildiğin pasaklıdır. Hijyen çıtası bize göre birkaç tık aşağıdadır.9- Türk anası kendi sosyal hayatına çocuğu direkt entegre eder. Alışveriş, misafirlik, bar-pavyon, düğün-dernek her yere çocuğu yanında götürür. Gece yarılarına kadar takılır. Gerekirse çocuğu, sandalyeleri birleştirip bulunduğu mekanda uyutur. Alman anası akşam 8’den sonra çocuğu hiçbi yere zinhar götürmez. Babysitter ya da büyükanneyle falan evde bırakır. Kendi sosyal aktivitelerine de (örneğin, arkadaşlarla kahve içme, alışveriş) mutlaka çocuksuz gider.10- Türk anası çocuksuz tatil yapmaz. Yapsa bile bu ömr-ü hayatında 1-2’yi geçmez. Alman anası 8 aylık bebesini 10 gün bırakıp kocasıyla Vietnam’a Zangoçya’ya gider. (Zangoçya diye bir ülke olmadığının farkında mıyım?)11- Türk anası çocuğunu lafta çok güzel besler! Evde her öğün tencere yemeği pişer, keki kurabiyesi her şeyi ev yapımıdır. Yemekleri bol sebzeli etlidir. Çorba olmazsa olmazıdır. Alman anası çocuğunu sözde çok tırt besler. Sağlıklı besin ve sebzeden kastı: 2 parmak çiğ havuç-hıyar kemirtmek ve haşlanmış tuzsuz brokolidir. genellikle şinitzel sosis makarna vs tarzı yemekler yapar. Börek çörek hazır alır, evde yapmaz12- Türk anası çocuğu yemek yemedi mi kahrolur. Bütün derdi o olur. Dosta düşmana “çocuğum yemiyo” diye anlatır ve de ağlanır. Alman anası önemsemez, yiyo-yemiyo muhabbeti yapmaz hiç.13- Türk anası çocuğu yesin de nasıl yerse yesin mantığıyla hareket eder. Eşşek kadar çocuğa püreler, bulamaçlar, sebzeyi eti çaktırmadan yoğurdun içinde kaktırmalar, TV izlerken yedirmeler, tabakla peşinden koşmalar, yesin diye 40 takla atmalar, her lokmadan sonra aferim bravo alkış kıyamet tezahuratlar hep bizdedir. Alman anası 9-10 aylıktan itibaren yedirme işine karışmaz. Çocuğun önüne koyar tabağı, çocuk ne kadar becerebilirse o kadarını yer. 1,5-2 yaşında Çatal bıçak kullanarak yer hale gelir çocuklar.14- Türk anası çocuğunu çok süslü giydirir. Hele bir de kızsa! Baştan ayağa pembeli, güllü dallı simli kıyafetler kombinler. 3 aylık bebeye dev güllü saç bantları takar. Yaş büyüdükçe akla hayale gelmeyecek saç modelleri konusunda uzmanlaşır. Oğlan çocuklara gömlek giydirir, saçına azıcık köpük sürer. Alman anasının kıyafet seçiminde kalite ve rahatlık ön plandadır. Renk desen ve uyum hiç önemli değildir. Zebralı tayt, kareli tişört, puantiyeli çorap, kalpli bere ve sekiz farklı renk içerebilir bir kombin. Organik pamuklu bodyler, aşırı pahalı outdoor spor markaların montları, superfit bot (çifti 250 lira falan) mutlaka her çocuğun dolabında bulunur. Az ama öz kıyafet alırlar. İkinci el kıyafet almak çok yaygındır.15- Türk anası hava soğuksa (10 derecenin altı soğuktur) çocuğu dışarı çıkamaz. Parklarda çamurla oynamasına asla müsade etmez. AVM’lerde olan indoor lunaparkları tercih eder. Jetonla çalışan atlıkarıncalara bindirir. Alman anası yağmur-çamur, kar-kış, kıyamet dinlemez çocuğu her gün mutlaka dışarı çıkartır. Her mevsime uygun “park kıyafeti” vardır. Muşambadan tulum, lastik çizme vs gibi. Onu giydirip çamurla oynamasına yerlerde yuvarlanmasına izin verir.16- Türk anası iki çocuğun oyununa müdahale eder. “Öyle yapmayın, koşmayın, bağırmayın”cümleleriyle araya girer. Hatta yetmezse “bakın şunu yapın, şöyle oynayın” diye fikir verir. Çocukların kavga edeceğinden, birbirine zarar vereceğinden korkar. Sürekli tedirgindir. Parklarda yabancı çocuklarla da diyaloğa girer:– Abisi biz de oynayalım mı?
– Ablası hadi sen kalk biraz da küçük sallansın. Biz gidicez zaten, sen sonra yine binersin.
– Canım biraz yavaş kayın, bak burda küçük kardeş var, çarparsınız…Alman anası oynayan çocuklara asla müdahale etmez, birbirini ağlatan çocuklara maksimum özür diletir. Çocukların, kendi sorunlarını kendileri çözmeyi öğrenmesi; annesinden yardım beklemeksizin hakkını araması altın değerindedir! Hiçbir Alman anası, çocuğunun davranışları yüzünden kendini “mahçup” hissetmez. Eğer çocuğu diğer çocukları rahatsız ediyor ve laf dinlemiyorsa alır çocuğunu gider. Parklarda diğer çocuklarla konuşmaz, hiçbir çocuktan sırasını istemez, diğer çocukları uyarmaz. Genellikle büyük ve küçük yaş gruplarının parkları ayrıdır.17- Türk anası pek oyuncu değildir. Hele hele çocuklarla bağıra çağıra, koşturarak oynamak “koskoca kadının” sokak ortasında yapacağı iş değildir. Alman anası, çocuklarla koşturur, çocukla çocuk olur.18- Türk anası narindir. Ağır kaldırmaz, sırtı beli ağrır, hemen yorulur. Yorulunca şikayet eder. Ağır kilodaki çocukları taşımak, puset açıp kapamak, otokoltuğu söküp takmak gibi işler bir ortamda baba varsa, anında babaya itelenir. Alman analarının hepsi, Alman gülle Takımı sporcusu kas gücündedir. Çocuğu baba gibi, omzunda taşır, havalara atıp tutar, beş yaşında çocuğu bile slinge koyup sırtına bağlar. Babanın yardımını istemeksizin bir elinde çocuk varken diğer elinde 24’lük bira kasası taşıyabilir.19-Türk anasının çocuğu giydirirken yapı taşı olarak kullandığı üç ana element vardır : (önem sırasına göre)1- atlet+çorap
2-patik
3-yelekAtlet ve çorap hava 40 derece olana kadar tişörtün ve sandaletin içine giyilir.Patik bugünlerde yerini; ev babeti, pisipisi, pantuf, yumuşak ev ayakkabısı tarzı güncellenmiş versiyonlarına bırakmışsa da, mantık aynı mantık.Yelek, hepimiz biliyoruz ki en çok uykudan kalkınca! Gerisi isteğe göre günde birkaç doz giyilir.Alman anası, kolay kolay atlet giydirmez. (Evet, kışın bile) Bebeler şöyle bir kolunu kaldırınca cıbıl cıbıl göbüşler görünür. Çorap giymeyi, çocuğun kararına bırakır. Çıkarmak isterse ses etmez. Patik ve yeleğin hayati öneminden ise bihaberdir!20- Türk anası “aşkım, canım cicim” tarzı sevgi sözcüklerini muazzam kullanır. Hatta nerdeyse çocuğa adıyla hiç hitap etmez. “Balım, böceğim, pompişim, tontişim” gibi sevgi sözcüğü veya lakap uydururken yaratıcılıkta sınır tanımaz. Alman anası, lakap ve sevgi sözcüğü çok nadir kullanır. Çocukla, büyüklerle konuştuğu gibi konuşur.Basak Usanovic
Mart 2015, Viyana -

Düşünce Özgürlüğüne Karşı Üç Silah: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı
Bertrand Russell’ın 1922 yılında Moncure Conway Konferansında sunup daha sonra Özgür Düşünce ve Resmi Propaganda(1922) adıyla yayımladığı yazısı, düşünce özgürlüğü konusunda yazılmış en açıklayıcı metinlerden birisi. (Yazıyı Nermin Arık çevirisiyle, Say Yayınları tarafından yayımlanan Sorgulayan Denemeler kitabında bulabilirsiniz.)Bertrand Russell, düşünce özgürlüğünü tırpanlayan yaklaşımın temelinde irrasyonel yani akla, bilime dayanmayan görüşlerin yattığını açıkladıktan sonra bu tür düşüncelerin nasıl olup da bu kadar yaygınlaşabildiğini sorguluyor. Öyle ya, insanlar hem bilgi çağında yaşayıp hem de bu kadar yalanla, dogmayla nasıl karşılaşıyor? Yıllarca okullarda okuyup da en basit yalanlara nasıl kanabiliyor?Russell, özgür düşüncenin yalnızca dinlerin değil tüm yönlendirici dış etkenlerin baskısından kurtulmuş olması gerektiğini vurguluyor. Russell’a göre geniş anlamıyla özgür düşünceyi baskılayarak irrasyonel düşüncenin öne çıkartılması için üç temel öğe kullanılıyor: Eğitim, Propaganda ve Ekonomik Baskı.Russell, doğrudan yasalarla cezalandırmak yerine bu üç öğeyi kullanarak özgürlüklerin toplum içinde gönüllü olarak sınırlandırılmasının sağlanabileceğini belirtiyor. İsterseniz biraz da bu öğelere odaklanalım:Eğitim, çocuklara bir yandan temel bilimleri öğretirken diğer yandan devletin istediği düşünceleri veya dini öğeleri de öğretir. Rasyonel düşünceyle, irrasyonel olanın harmanından oluşan bir eğitim sisteminden sorgulayan, kuşku duyan insanların çıkmasını beklemek güçtür.Bugün herhangi bir yerde söylendiğinde insanların güleceği yalanları gazetelere röportajlar vererek, otobüs duraklarına asarak sürekli yinelerseniz insanlar buna inanır. Russell, propagandanın psikologları bile şaşırtan bu başarısının sonucu olarak zengin ve güçlü olanın, diğerlerine oranla çok büyük bir avantaj sağladığını çünkü zenginlerin propaganda olanaklarının çok daha fazla olduğunu söyler.Özgür düşüncenin önündeki üçüncü engel ise ekonomik baskıdır. Bu baskı iki türlü uygulanır: Cezalandırma ve ödüllendirme. Karşı düşüncelere sahip akademisyenlerin üniversitedeki görevlerine son vermek, devlet kuruluşlarındaki muhalif görüş sahiplerini işten atmak işin ceza kısmıyla ilgilidir. Üniversite ve çeşitli kurumların sağladığı araştırma fonlarının kendi görüşlerine yakın kişilere dağıtılmasıysa ödüllendirme yöntemidir.Devleti yönetenler genellikle bu üç öğe üzerinden düşüncelerin önüne engel koyarlar. Eğitim düzenini dogmalarla doldurmak, resmi propaganda yoluyla çeşitli yalanları halka kabul ettirmek ve farklı düşünen kişilerin üzerinde ekonomik baskı kurmak, düşünceyi doğrudan yasalarla yasaklamaya göre hem çok daha etkin bir yöntemdir hem de doğrudan yasaklamaya oranla daha az dikkat çeker.Elbette bu yöntemler gizlice yürütülür. Eğitimin dogmatik yapısı manevi bir ambalajla örtülür. İşten çıkartmalar farklı gerekçelerle kamuoyuna sunulur. Resmi propaganda kanalları istediği kişiyi, kurumu yüceltecek, istemediğini karalayacak bir makine gibi yedi gün 24 saat çalışır. İnsanlar, kahramanlar ve vatan hainleri olarak ayrışmaya başlar. Namuslu olarak övülen kişiler omuzlarda taşınırken, ırz düşmanı ve terörist olarak imlenenler linç edilir.Bu oyun sahnelenirken, pek çok kişi, devletin öne sürdüğü gerekçeleri -belli ölçülerde- kabul eder:- “Biz sadece dinsel eğitim yapmıyoruz, bilimsel bir eğitim de veriyoruz.” (Eğitim)
- “Öğrencilerin matematik, fen, biyoloji, felsefe öğrenirken bir yandan dinlerini de öğrenmelerinin ne zararı olabilir?” (Eğitim)
- “İsteyen görüşünü açıklayabilir. Yurttaşlar hepsini dinleyip neye inanacağına kendisi karar verecektir. Ancak, elbette devlete zararlı görüşlerin yayılması için de kaynak sağlayacak değiliz.” (Resmi Propaganda)
- “Biz devlet olarak herkese iş vermek zorunda değiliz, başka yerlerde çalışabilirler.” (Ekonomik Baskı)
- “Rektörün/Genel Müdürün/Başkanın kişisel kararıdır. İşten çıkarmanın arkasında siyasi değil bilimsel/ekonomik/mesleki yetersizlikler var.” (Ekonomik Baskı/Resmi Propaganda)
Eğer bir ülkede düşünce özgürlüğü değil de düşünce özgürlüğünün sınırları tartışılıyorsa orada özgür düşüncenin olmadığından kuşku duymak gerekir.Düşünce özgürlüğü bilimin, sanatın olmazsa olmazıdır. İnsanlık tarihindeki her olumlu gelişmenin altını yeterince derinlikte kazdığınızda karşınıza özgür düşünce çıkar. Ülkemizi de düşünce özgürlüğü açısından sınarken Bertrand Russell’ın ünlü yazısındaki bu üç öğenin eleğinden geçirmek gerekiyor.Ne dersiniz, düşüncelerimizi açıklarken gerçekten de özgür müyüz?KAYNAK:
-

Çocuğunuzu Dudağından Öpmeyin
Son zamanlarda artan çocuk istismarı ile ilgili haberler tüm toplumu derinden sarstı. Yapılan araştırmalara göre çocuğu istismara uğrayan aileler, çocuğunun yaşadığı olayın öğrenilmesini istemiyor ve çocuk istismarına sessiz kalıyor. Birçok ebeveyn, çocuğu ile arasına mahremiyet sınırları koymuyor. Bu durum, istismara uğrayan çocukların bu olayı ‘olağan’ karşılamasına sebep olabiliyor.
“Çocuğumu ister dudağından, ister yanağından öperim. O benim çocuğum, istediğimi yaparım!” demeyin. Uzman Psikolog Ramazan Şimşek, çocukluk döneminde yapılan bazı yanlışların, çocukların gelecek dönemdeki cinsel gelişimini etkilediği konusunda uyarıyor. Zamanında verilmeyen mahremiyet eğitimi de çocuğun kendini korumasına engel oluyor.Bir ebeveynin, çocuğunu dudağından öpmesi neden zararlı?Çünkü çocuk hafızası her şeyi ‘iyi’ veya ‘kötü’ olarak kodlar. Bilinçaltında olumlu duygu yaşadığı dokunmaları iyi algılayan çocuk, olumsuz duygu yaşadığı dokunmaları ise kötü olarak algılar. Eğer anne veya baba, çocuğun dudağını sevgiyle, mutlu bir şekilde öperse, çocuk bundan keyif alır. Dolayısı ile bunu “Dudaktan öpülmek iyi ve güzeldir” şeklinde kodlar. Bu nedenle çocuk, başka kişilerin de dudağından öpmesini yadırgamaz. Dudaklar beyinde en çok nöron sayısına sahip bölgelerden biri olduğu için bu duygunun kalıcı olmasına da neden olur.Peki, bu durum çocuğun gelecekteki yaşamını nasıl etkiler?• Çocuk, dudaktan öpmeyi ‘iyi’ olarak kodladığı için yetişkin biri onu dudağından öpmek isterse bunu reddetmez. Bu durum çocuğu tacize açık hale getirir.• Çocuk yabancı kişileri ayırt edecek yaşa gelse de bu davranış keyif veren bir duyguyla eşleştirildiği için ‘hayır’ diyebilme olasılığı düşer.• Dudaklarından öpülen çocuklar cinsel olarak erken uyarılabilir. Bu çocuklarda akranlarını suiistimal etme veya insanlar içinde mastürbasyon yapma gibi olumsuz cinsel davranışlar gözlenir.• Aile içinde dudağından öpülen çocuklar, bunu sevgi gösterisi olarak kodladıkları için anaokulunda da sevdiği arkadaşlarının dudaklarından öpme eğiliminde ya da buna izin verme eğiliminde olurlar.• Babanın kızını; annenin oğlunu dudaktan öpmesi çocuğun ileride evlilik hayatında cinselliğini olumsuz yönde etkileyebilir. Babanın oğlunu; annenin kızını dudağından öpmesi çocuğun ileride hemcinsinden hoşlanabilmesine bu da cinsel yöneliminde farklılıklara neden olabilir.• Cinsel olarak erken uyarılan çocuklar ergenlik dönemlerinde erken ve sağlıklı olmayan cinsel ilişkilere maruz kalabilir.Aileler ne yapmalı?Çocuklara sevgilerini ve onların özel bölgelerine dokunarak göstermemeliler. Onlara mahremiyet eğitimi vermeliler ve bu eğitim sırasında, kendilerini korumaları gerektiğini de öğreterek, çocuğun özeline saygılı olmalılar.KAYNAK:
Şuraya kendi yorumumu eklemeden geçemeyeceğim.Çocuklarınızın öpecek yanağı, alnı filan kalmadı mı dudaklarına yapışıyorsunuz gerçekten? Canınız dudaktan öpmeyi neden çekiyor? Hiç mi sapkınca gelmiyor? Bu çocuğa sevgi filan değil, siz eşinize olması gereken sevgiyi ya karıştırmışsınız ya da eşinizle yeterince öpüşemiyor ve çocuklarınızı kullanıyorsunuz bu ihtiyacınız için. Çok çirkin ve mide bulandırıcı bir görüntü bu. Annenizle babanızla da dudak dudağa öpüşüyor musunuz? Bunu sormak bile midemi bulandırıyor. Dudaktan öpmek kim aksini iddia ederse etsin cinsellik içerir. Kendi çocuğunuza cinsel harekette bulunuyorsunuz ve bu tiksindirici bir davranış. Yani normal psikolojide birini tiksindirir. Sizi tiksindirmiyorsa ve hatta kendi anne babanızla da dudaktan öpüşüyorsanız ahlaki sorunlarınız ve tedavi edilmesi gereken psikolojik sorunlarınız var demektir. Halen bu yaptığınızı savunuyorsanız da ar damarınız çatlamış demektir. -

Stephen Hawking’in Sandalyesi Nasıl Çalışıyordu?
Einstein’dan sonra dünyanın en büyük fizikçisi kabul edilen Stephen Hawking bugün 75 yaşına girdi ve bizim de kutlu doğum haftasını kara kışa özel bir yazıyla kutlamamız gerekiyor. Hawking ve tekerlekli sandalyesi nasıl çalışıyor? Peki ünlü fizikçiyle ilgili az bilinen 10 gerçek nedir? Hemen görelim.TABLETLİ SANDALYE
Stephen Hawking 1997 yılından beri bilgisayarlı bir tekerleklik sandalyede çalışıyor. Sandalyenin kontrol sistemi Intel tarafından geliştirildi. Sandalyenin koluna yerleştirilmiş olan bir tablet aynı zamanda tekerlekleri döndüren motorlara güç sağlayan pillere çalışıyor. Bunun dışında tabletin kendi dahili pili bulunuyor.YANAK GÜCÜ
21 yaşından beri ALS hastası olan Hawking tekerlekli sandalyeye bağlı olarak yaşıyor. Buna bağlı bir komplikasyon nedeniyle konuşma yeteneğini de kaybetmiş bulunuyor. Intel tabletin ACAT adlı açık kaynak yazılımını kullanan Hawking yanağını oynatarak tablet ekranındaki imleci mouse tutar gibi hareket ettirebiliyor.ACAT yazılımı tablet ekranındaki her pikseli satır satır ve sütun sütun tarayarak Stephen Hawking’in yanağını oynatarak sanal klavyedeki tuşlarda gezinmesini sağlıyor. Böylece Hawking istediği tuşa “basarak” düşüncelerini ekrana dökebiliyor.Sistem yanak hareketlerini kızılötesi ışınlarla takip ediyor. Bunun için kullanılan kızılötesi göz Google Glass’a benzer şekilde, Hawking’in gözlük çerçevesine yerleştirilmiş bulunuyor.NASIL KONUŞUYOR?
Stephen Hawking’in kullandığı ACAT yazılımı aynı zamanda SwiftKey tarafından sağlanan bir kelime öngörü algoritmasını içeriyor. Bu algoritma derin öğrenme sistemini kullanarak kendini Hawking’in nasıl konuştuğu ve nasıl cümle kurduğu hakkında eğitmiş bulunuyor.Öyle ki Hawking bir konferansta konuşur ya da okulda ders verirken yanağıyla sadece ilk birkaç harfi yazdığı zaman, yazılım kelimeyi telefondaki gibi otomatik olarak; ama doğru şekilde tamamlıyor. Ardından Hawking’in cümlelerini özel bir sintisayzır ile seslendiriyor.Stephen Hawking bunun için Speech Plus adlı ayrı bir sintisayzır donanımı kullanıyor. Ancak, alanında en gelişmiş örneklerden olan sistemin Hawking’e İskandinav, Amerikan ve bazen de İskoç aksanı verdiği söyleniyor.SANAL FARE
Hawking ACAT ile Windows 10 yüklü olan tabletindeki sanal fareyi de kontrol ediyor. Böylece Eudora e-posta istemcisi ile iletilerine bakıyor, Firefox ile interneti geziyor (Evet, Stephen Hawking Mozilla Firefox kullanıyor ve ben de gözetlenmeyi önlemek için bu browserı temel alan Palemoon’u eklentileriyle birlikte kullanmanızı öneriyorum).Hawking konuşma ve ders metinlerini ise Microsoft Word ile yazıyor. Ayrıca Intel’in sağladığı web kamera ile dostlarıyla Skype görüşmesi yapabiliyor. Hawking bu bağlamda kendisini tanıyanların “yüz ifadelerinden” çok şey çıkardığını söylüyor.HIZ DEDİK DE
Hawking gerçekten hızlı ve verimli çalışıyor; çünkü ACAT yazılımı fizikçinin önceden hazırladığı metinleri tarıyor ve SwiftKey ile bu cümleleri yüzde 100 doğru seslendiriyor. Ardından ünlü bilim insanı konuşmasını konferans verirken kayıttan yürütüyor.Hawking göz hareketleriyle çalışan sistemler ve beyin-bilgisayar arayüzleriyle de denemeler yaparak tabletini bu tür gelişmiş teknolojilerle kontrol etmeye çalışıyor. Hawking bu çabalarıyla beyin-bilgisayar arayüzleri kablosuz telepati (bilgisayarların düşünce komutlarıyla uzaktan yönetilmesi) ve telepatik internetin önünü açıyor. Bununla birlikte tableti yanaklarıyla çok daha iyi kontrol ettiğini söylüyor.GÜNCEL YAPILANDIRMA
- Lenovo Yoga 260
- Intel® Core™ i7-6600U CPU
- 512GB SSD
- Windows 10
- Sound Research hoparlör ve amfi
- Speech Plus Konuşma Sintisayzırları (3 kopya): Model – CallText 5010
KAYNAK:
https://khosann.com/stephen-hawking-ve-sandalyesi-nasil-calisiyor/
-

Çocuk Sahibi Olmak Ya Da Olmamak
Yakın zamana kadar, çoğu insan genellikle herkesin evlenmek ve çocuk sahibi olmak istediğini, ancak bu durumun kökten değiştiğini varsaydı. Batı dünyasında çocuk sahibi olmayı seçmeyenlerin sayısı artıyor. Çocuk sahibi olmayı istemeyen ya da tercih etmeyen birçok kadın ve erkek var.Bunun sebebi, kişisel arzulardan dünyaya yeni bir yaşam getirme fikrinin, dünya toplumlarını ve ekosistemlerini dengeden çıkaracağı düşüncesi. Sebep ne olursa olsun, bu fikir tabu olmaktan çıkıyor. Dünyanın her yerinde toplumlar bu fikri pratiğe dökmeye başladı bile.“Zaman kötü. Çocuklar artık ebeveynlerine itaat etmiyor ve herkes kitap yazıyor.”– ÇiçeroSonuç olarak, gelişmiş ülkelerin çoğunda demografik özellikler yaşlı insanların gençlere oranla fazla olduğunu gösteriyor.Bazı ülkelerde ise doğum oranı 20 yıl öncesinden daha düşük. Bu yaşam beklentilerinin artmasıyla birlikte yaşlı bir popülasyona neden oluyor.Çocuk yapmama kararı
Birçok insan, çocuk sahibi olmalarının özgürlüğünü alıp hayatlarını zorlaştırdığını düşünüyor. Ebeveynlik, birçok insanın yatırım yapmaya hazır olmadığı bir süreyi gerektirir. Bazıları için çocuk sahibi olmak ve büyütmek boğucudur veya basitçe bu fikir sadece ilgilerini çekmez. Bazı insanlar bir kariyere sahip olduklarına inanır ve sosyal yaşantı hayatlarına anlam katmak için yeterlidir. Ve diğerleri için ise çocuklar sorumlu ebeveynlik gerektiren yatırımlara değmez.Avrupa’da Çocuksuzluk (2015) çalışmasına göre, çocuk sahibi olmama nedenlerinin çoğu işle ilişkilidir. Bununla birlikte, ekonomik nedenler, kişinin kendi ebeveynleriyle kötü ilişki geçmişi ve genetik bir hastalık iletme korkusu da dahil olmak üzere pek çok nedeni daha vardır.Finlandiya Aile Federasyonu tarafından yapılan bir başka çalışma, son birkaç yıldır ekonomik sıkıntıların çocuk sahibi olmamanın ana nedeni haline geldiğini göstermektedir. İş güvensizliği ve geleceğe dair belirsizlik, bu fenomenin yayılmasına neden oldu.Kimin daha mutlu olduğu sorusuyla ilgili olarak Kanada’daki Western Ontario Üniversitesi kesin bir cevabın olmadığı sonucuna vardı. Kişinin yaşına bağlı gibi görünüyor. Daha genç insanlar için, çocuk sahibi olma, daha düşük bir mutluluk derecesi ile ilişkili olma olasılığı daha yüksektir.Çeşitli faktörlerden etkilenen bir kararÇocuk sahibi olup olmama konusunda kesin bir yanıt yok. Her insan ve özellikle her çift, kendileri için karar vermelidir. Konuyu derinlemesine düşünmek ve alınan karardan emin olmak önemlidir. İnsanlar onları istemeden çocuk sahibi olduklarında, gerçekten yıkıcı etkilere sahip olabilirler. İşin yüzeyinde ebeveyn olma arzunuzu ezmek, sonunda sizin için büyük bir varoluşsal boşluk yaratacaktır.İnsanlar neredeyse hiçbir zaman kendilerini çocuk yapmak için yeterli hissetmiyor. Bunun için bir partner, yeterli para, çok boş zaman ve ebeveyn olmak için arzu olmalı ve hepsi aynı anda olmalıdır. Dünyaya yeni birini getirmek için yine de şartlar imkansız değil. Aslında bu ayarlamalar her zaman yapılıyor. Çok kısa zaman öncesine kadar büyük aileler bir şekilde bunu yaparak ayakta kalıyordu.Neden çocuk istediğini bilmek
Çocuk sahibi olma arzusunun nereden geldiğini bilmek önemlidir, çünkü bazen yanlış yerdedir. Bir ilişki sorunu yaşayan ve bir çocuğun ilişkilerini geliştireceği veya tartışmaya bir son vereceğini düşünerek kendilerini aldatan çok sayıda çift vardır. Ayrıca, kendi yaşamlarıyla ilgili hayal kırıklığına uğrayanlar ve yapamadıkları başarıları telafi etmek isteyen çocuklar da var. Her iki durumda da muhtemelen başarısızlık için tarifler.Ailelere sahip olmak istediğimiz ve nasıl olmasını istediğimiz hakkında karar vermek için daha fazla özgürlük kazanıyoruz, ki bu büyük bir gelişme. Bununla birlikte, yeni kaygı ve belirsizliklere yol açmaktadır. Önemli olan, kalbinizi dinleme yeteneğinizi geliştirmek ve diğer her şey zaten kendiliğinden olur.Çocuk sahibi olmak her zaman zor olacaktır. Dünyaya yeni bir yaşam getirmek basit bir süreç değildir. Çocukların kendilerinin yarattığı birçok sosyal ve biyolojik zorluklarla yüzleşmeyi içerir.KAYNAK: https://aklinizikesfedin.com/cocuk-sahibi-olmak-ya-da-olmamak/