Yazar: nilaylaylom

  • Vedat Milor, Roca Kardeşleri Değerlendirdi

    Vedat Milor, Roca Kardeşleri Değerlendirdi

    Vedat Milor, Roca Kardeşleri Değerlendirdi

    Dünyanın tartışmasız en iyilerinden ve hatta kimi kaynaklara göre de düyanın en iyisi olan Roca Kardeşler‘in İstanbul deneyimleri üzerine Vedat Milor‘un çok güzel bir değerlendirme yazısını bugün sizlerle paylaşmak istedim:

    ”Roca Kardeşler’in İstanbul Yemeği

    Vedat Milor

    Josep Roca’yı kucaklamak istedim. Ne zaman mı? 3 Eylül’de Karaköy Neolokal’de davetlilere verdikleri yemeğin sonunda bana İstanbul’da onu en etkileyen üç lezzeti sıraladığı zaman: Kokoreç, cağkebap ve köfte!

    Dünkü yazımda belirttiğim gibi İspanya, Girona kentindeki El Celler de Can Roca, dünyanın rezervasyon yapması adeta imkansız lokantalarından. Michelin’in üç yıldız verdiği yedi İspanyol lokantasından biri. Parlak bir fikirle ve San Pellegrino sponsorluğunda çıkan bir İngiliz dergisine göre dünyada bir numara.
    ***
    Josep Roca, lokantanın somölyesi ve belki İspanya’nın en iyisi. Abisi Joan mutfakta, küçük kardeş Jordi ise tatlı şefi. Üç silahşörler ülkemize haziran ayında da gelmiş kısa bir süre bile olsa mutfağımız ve onlara sunulan şaraplarla tanışmışlar. Bu tanışıklıktan doğan ilişki, iyi niyetli ama kimyaları tam tutmamış iki genç arası evlilik gibi. Joan Roca kendi kadrosunu getirmiş ve Türk mutfağından esinlenen ve sadece bizim malzemeleri kullanan tadımlıklar ve minik porsiyonlar hazırlamış.
    Zengin bir mönü hazırlamışlar. 12 minik tadımlık ve altı küçük porsiyon ve son olarak iki tatlı. 100 küsur kişiye aynı anda ve doğru sıcaklıkta yemek çıkarmak kolay değil. Durum böyleyken beni şaşırtan bir nokta, 12 tadımlık arasında frutoz ve kızartmaların ağırlığı. Belki bu yüzden, benim bulunduğum masada tadımlıklar başarılı bulunmadı. Ben iki tanesini çok beğendim. Biri kızartma yerine buharda pişen, içi ançuvezli brioche. Diğeriyse patates kokoreci.

    Kafam karıştı

    Bundan sonraki altı küçük porsiyonun bazıları kafamı karıştırdı ve fazla bir şey ifade etmedi, bazılarınıysa beğendim. Kafamı karıştıranlara bir örnek: Yeşil mantı, keçi peyniri, nar, antep fıstığı, soğan turşusu, kavun ve rakılı kavun… İçinde başka baharatların da bulunduğu bu çorba benzeri tabakta, malzemelerin birbirleriyle kimyası iyi tutmamıştı ve yanlarında sunulan Sultaniye ve Emir kupajı da biraz eğreti kaçmıştı. Keza ben balık ve etlerin birlikte olduğu yemeklere ilgi duymama rağmen, kemiksiz kaburga kebabı ve midyenin bileşimini anlayamadım.
    ***
    Kuzey Ege’de harika kabuklular olmasına rağmen yemekte karşımıza sadece midye çıktı. Bu öğünde bağlayıcı olarak kullanılan greyfurtlu kayısı püresi de hem yemekle uyumsuzdu hem de sunulan öküzgözü şaraba yakışmıyordu. Minekop balığı da yetiştirme idi ve vakumda pişirme yöntemi bu balığı aşırı yumuşatmasına rağmen, yavanlığını önleyememişti.

    En iyi beyaz

    Diğer üç yemeği beğendim, tatlıları çok beğendim, sunulan ikisi tatlı, sekiz şarap arasında da birini epey takdir ettim, diğeriniyse ülkemizde şu ana kadar yapılan en iyi beyaz buldum. Beğendiğim yemeklerin başında İspanyol escabeche’den esinlenen kefal yumurta, kereviz, uskumru infüzyon ve deniz börülceli çiğ uskumru turşusu geliyor. Yanındaki Kapadokya’da bir Alman’ın Hasan Dede sepajından anforada yaptığı hafif oksidatif doğal şarap bardakta durdukça güzelleşen, derinliği olan, tam bir teruar şarabıydı.
    ***
    Bunların dışında, içinde ondan fazla malzemenin bulunduğu kuzu gerdan yahni başarılıydı.
    Tatlılar parfüm acısından zengin, şekerli olmayan, harika tatlılardı. Önce Türk parfümü, şeftali sorbe, tarçın kreması, kimyon kreması, safran ve ballı lokum, antepfıstığı karamel… Arkasından keçi sütünden olduğunu düşündüğüm, incirli, sütlü tatlı…
    Kısacası ilginç ve provoke edici bir yemekti. Eğer üç silahşör ülkemizi tekrar ziyaret ederse İspanya’daki düzeylerine daha da yaklaşacaklarını düşünüyorum.

    DEĞERLENDİRME: 4 YILDIZ
    GASTROMONDİALE ÖLÇEĞİ: 13/20

    İçinde kokoreç suyu hapsedilmiş patates bizim bu enfes halk yemeğini modern tekniklerle çok güzel birleştiriyordu.’’

     

    Deniz Gündüz

     

  • Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Michelin’in Yıldızlarından Mauro Colagreco

    Menton’un pastoral manzarasında Arjantin-İtalyan kökenli Şef Mauro Colagreco gastronomiye olan kendi bakış açısının muhteşem bir kanıtını yarattı:

    1950’lere ait ve sıradanlığın çok ötesinde bir binada, Akdeniz’in nefes kesen manzarası eşliğinde, arka bahçesindeki çiftliğinden (150’ye yakın yerel ot ve çiçek) ya da İtalya ve Fransa’nın yerel çiftçi pazarlarından (İtalyan sınırı Mirazur’un ön kapısına sadece otuz metre mesafede) gelen ürünlerle hazırlanan sebze odaklı lezzetli yemekleri servis ediyor

    Colagreco daha önce hiç bulunmadığı ve hiç kimseyi tanımadığı bir yerde bir restoran açmayı tercih etti: ne bir tedarikçi ne de bir üretici. Fakat dünyayı gezmiş bir şef olarak Colagreco’nun Mirazur’daki mutfağı, sınırda bulunması sebebiyle Akdeniz’in etkisini taşırken şefimiz Arjantin köklerini de asla unutmadı.

    Colagreco, yemekleriyle çevresini benzersiz ve her şeyi kapsayacak şekilde kucaklarken aynı zamanda en taze deniz ürünlerinden Piedmont cevizlerine ve Menton’un meşhur turunçgillerine en iyi malzemelerin de arayışında oldu. Colagreco’nun yeteneği, dağlardan denizlere olan etkileri birleştirerek lezzet ve aroma arasındaki hassas dengeyi kurabilmekte yatmaktadır.

    1976’da La Plata’da doğan Colagreco, kariyerine Gato Dumas Otel Okulu’nda başladı. Aynı zamanda şehrin en prestijli restaurantlarında da çalışıyordu. La Plata Ekonomik Bilimler Üniversitesi’ndeki eğitimini, içindeki yemek yapma aşkından dolayı bıraktı. 2000’lerin başlarında Alain Passard’ın L’Arpege’i ve Alain Ducasse’nin Hotel Plaza Athenee’si gibi dünyaca meşhur restaurantlarda çalışabilmek için rotasını Fransa’ya çevirdi ve 2003’teki ölümüne kadar Bernard Loiseau’nun yanında ve bir sene de Le Grand Vefour’da çalıştı.

    2006’da Mirazur’u kurdu ve ilk Michelin Yıldızı’nı da bir sene içinde aldı. Aynı sene içinde Gault Millau dergisinin yeni vermeye başladığı ‘Yılın En İyi Yeni Restaurantı” ödülünü alarak yeteneğini kanıtladı. Colagreco 2012’de ikinci, 2019’da ise 3. Michelin Yıldızı’nı alarak buna hak kazanan ilk Latin Amerikalı şef oldu. 2009’dan bu yana Mirazur dünyanın en iyi 50 restaurantı listesinde yer almakta ve 2018 listesinde 3. sıraya kadar yükseldi.

    Colagreco’nun imza yemekleri, Ventimigla çiftçi pazarından Menton’ın tarlalarına yerel içeriklere odaklanmıştır, tapyokalı istiridye, arpacık kreması ve armut veya pancar kökü ve Oscietra Havyarı, Colagreco’nun sebzelerle çalışma tercihini ortaya koymaktadır. Mirazur’un tüketiminin %25’inimeydana getiren 150 farklı ot, yenilebilir çiçekler ve Menton Limon’unun yetiştiği turunçgiller ağaçlarından oluşan iki bahçesinde Colagreco 5 personel çalıştırmaktadır.

    Colagreco’nun ekmeği bile detaylara gösterdiği önemin bir göstergesidir: büyükannesinden esinlenerek somunlar limonlu zencefilli zeytinyağı ve Pablo Neruda’nın şiiri “Ekmeğe Kaside” eşliğinde servis edilmektedir.

    Her ne kadar Mirazur ilk göz bebeği olsa da açılışından bu yana geçen 10 yıldan sonra Colagreco’nun ünü Paris’teki Brasserie GrandCœur ve Courchevel, Nice ve Cannes’daki mekanlarına ek olarak Asya’da (Beijing’de Azur by MC ve Macau’da Grill 58) da artmaya devam etmektedir. En son olarak Amerika’daki ilk restaurantını açtı (Palm Beach Four Seasons Hotel’de Florie’s). Aynı zamanda Arjantin’de de Carne adında bir hamburger zinciri açtı ve şimdi zamanı 4 kıta arasında mekik dokuyarak geçmekte.

    Deniz Gündüz

  • Evinizi Ucuza Dekore Etme İpuçları

    Evinizi Ucuza Dekore Etme İpuçları

    Evinizi Ucuza Dekore Etme İpuçları

    Evinizin dekorasyonundan sıkıldınız mı? Yüksek bir bedel ödemeden bu harika ipuçlarıyla evinizi gayet hesaplı bir şekilde yeniden dekore edebilirsiniz. Bu ipuçlarının en güzel yanı da tamamını kendi başınıza yapabilecek olmanız. Bir dekorasyon profesyoneline fazladan para vermek zorunda değilsiniz.  Bazen en basit çözümlerle yaşam stiliniz ve modunuzu yansıtarak çok büyük değişimlere yol açabilirsiniz.

    Daha fazla vakit kaybetmeden hadi evinize gidelim!

    Duvarlarınızı boyayın.

    Belki de artık duvarlarınızı farklı bir renge boyama vakti gelmiştir. Bu sadece bir yenilik hissi vermekle kalmayacak aynı zamanda bir tazelenmeye de sebep olacaktır. Evinizin duvarlarına yeni renkler eklemeniz evinize tazelik katmanızın ucuz bir yoludur. Özel bir duvar dokunuşu, yoğun canlı gölgelendirme ya da ikili renk düzeni de uygulasanız büyük bir fark yaratacağınız muhakkaktır.

    Sahip olduklarınızı değerlendirin

    Odanızı yeniden değerlendirin ve eşyaların yerlerini değiştirin. Yer kazanmak için büyük eşyalardan kurtulun ve yer kazanın. Kendi stilinizi ve zevkinizi yansıtacak birkaç ilgi çekici dekoratif obje yerleştirin. Kendinize şu anda odada bulunan eşyaların gerçekten gerekli olup olmadığını sorun. Eğer değilse bunları atmaktan ya da online olarak satışa çıkarmaktan çekinmeyin.

    Yeni bir ışıklandırma kullanın

    Bir odanın görünümünü değiştirmenin bir diğer yolu da ışıklandırmayı değiştirmektir. Ayaklı lambalarınız için yeni abajurlar edinin. Uyumsuz masa lambalarını stil sahibi yenileriyle değiştirin. Nasıl bir ürün alırsanız alın odanızın görüntüsünü zenginleştirdiğine emin olun. Lambaları odanızın dekorunu en iyi gösterecek şekilde yerleştirin. Seçtiğiniz ürünler senkronize bir görüntüye sahip olsun.

    Koltuk ve minder kılıflarını değiştirin

    Evinizdeki bir alanı yeniden dekore etmek için yepyeni bir kanepe almanıza gerek yok. Farklı online alışveriş sitelerinden makul fiyata alabileceğiniz binlerce kanepe ve minder kılıfı mevcut. Oldukça ucuza alabileceğiniz, sizin stilinizi ve bugünün modasını yansıtan farklı kılıflarla evinizi kendi zevkinize göre dekore edin. Eğer renk konusunda kararsız kalıyorsanız bu konuda online olarak yardım alabileceğiniz pek çok dekorasyon sitesi de mevcut.

    Aynalar kullanın

    Evinizin görünüşüne yeni bir hava katmanın diğer bir ucuz yolu da evinizin çeşitli yerlerine aynalar eklemek olacaktır. Odanızın görünüşüne canlılık katmak için ayna kullanın. Duvarlarınıza daha fazla ışıltı ve parlaklık katmak için değişik aynaları kombinleyin ya da farklı çeşit aynalar kullanın. Evinizi daha zarif ve stil sahibi hale getirin. Günümüzde birbirinden farklı pek çok benzersiz dekoratif ürüne online olarak ulaşmak mümkün.

    Şeklini değiştirerek yenileyin

    Yeni mobilyalar almak yerine mevcut olanı boyayarak neden onlara yeni bir şekil vermiyorsunuz? Bunun için de internetin bize sağladığı olanaklardan faydalanmak ve yeni tasarım ve kendin yap fikirlerine ulaşmak yeterli olacaktır.

    Pencerelerinizin görüntüsünü yenileyin

    Pencerelerinizin görüntülerini de çok fazla masraf etmeden değiştirmek mümkün. Perdelerinizi veya tutacaklarını değiştirebilirsiniz mesela. Bu küçük bir çabayla büyük fark yaratmanın bir yolu olabilir. Fark yaratmanın diğer bir yolu da pencere filmi çekmek olabilir. Bu şekilde gün ışığını engellemeden kendiniz için bir mahremiyet elde edebilirsiniz ve sıkıldığınız zaman çıkartarak eski görüntüsüne de döndürme şansına sahip olursunuz.

    Duvar kağıtları kullanın

    Son yıllarda çok çeşitli duvar kağıtları piyasaya çıkmış durumda. Online olarak da uygun fiyatlara satın alabileceğiniz duvar kağıtlarına ulaşabilir, istediğiniz duvarı kendi zevkinize göre duvar kağıdı ile kaplayabilirsiniz.

     

    Yukarıda bahsettiğimiz ipuçları herkesin kendi evinde uygulayabileceği basit uygulamalar içeriyor. Bunları yapmak evinize yepyeni bir görünüm kazandıracak. Sanatçı bir kimliğiniz varsa evinizin duvarlarına resim ve çizimler de ekleyebilirsiniz. Unutmayın ki burası sizin eviniz ve nasıl bir evde yaşamak istediğinize siz karar vereceksiniz.

    Nilay Gündüz

  • Pesketaryen Diyet Nedir?

    Pesketaryen Diyet Nedir?

    Pesketaryen Diyet Nedir?

    Pesketaryen diyeti balık anlamına gelen İtalyanca “pesce” kelimesinden gelir ve et proteini kaynağı olarak sadece balık ve kabuklu deniz ürünlerini kabul eder. Bu dana, tavuk, domuz ve koyun etinin denklemin tamamen dışına itilerek bunların yerine balık, karides, istiridye ve ıstakozun koyulduğu anlamına geliyor. Pesketaryenler diyetlerine yumurta ve mandıra ürünlerini dahil edip etmeyeceklerini seçebiliyorlar ancak sebze, meyve ve tahıl gibi bitkisel gıdalar öncelikli olarak tercih ediliyor. Yenilecek balık miktarıyla ilgili olarak herhangi bir kısıtlama yok ve sadece bu konuda serbestlik var.

    Yeni nesil “moda diyetler’’ ile kıyaslandığında pesketaryenliğin tarihten gelen bir temeli var. Dinler tarihi boyunca yoksunluğun deneyimlenmesi ve bir saygı göstergesi olarak kutsal günlerde, kırmızı et ve kümes hayvanlarından kaçınılması gereken zamanlarda pesketaryen diyeti takip edilen bir yol olmuştur.

    Günümüzde pesketaryenliği seçmek için sebepler çeşitlidir. Pesketaryenliği seçenler kırmızı et ve kümes hayvanı etlerinin alımından vazgeçmelerinin esas sebebini hayvan ve çevre refahı olarak dile getirirler. Toksik gaz salınımı ve hayvancılık sonucu oluşan kirlilik, gezegenin refahını düşünenler için bir diğer sebep olarak ortaya çıkar. (Aslında balıkçılık endüstrisi de aşırı avlanma ve balık teknelerinin deniz ekosistemine zarar veren benzin emisyonlarıyla problemli bir durum oluşturabiliyor.)

    Aşırı et tüketiminin sağlık üzerindeki olumsuz etkileri de diğer bir geçerli sebebi oluşturur. Genel bir görüşe göre kırmızı et ve kümes hayvanlarının yoğun olarak tüketimi kalp damar rahatsızlıkları ve kanser riskini artırıcı bir etkiye sahip. Balığın bunların yerine geçerek aynı besini alabilmek için sağlıklı bir alternatif oluşturduğu kanıtlanmış bir gerçektir.

    Pesketaryen diyeti kırmızı etin yoğun olarak tüketildiği diyetlere etik bir alternatif olarak aynı protein miktarını ve daha fazlasını size sağlayacaktır. Gastronomik bir bakış açısından bakıldığında pesketaryen diyeti, içeriğindeki balık çeşitleri alternatifleriyle sadece bitki odaklı yaklaşımlara göre size çok daha esnek bir alternatif oluşturur. Bu dışarıda yemek yemeyi sizin için daha kolay bir hale getirir ancak eğer kıyı kesiminden uzak yaşıyorsanız pahalı da olabilir.

    Peki pesketaryen diyetini vejetaryen diyetle karşılaştırdığımızda durum nedir? Pesketaryen diyetin vejetaryen diyetinin bir çeşidi olduğu konusunda tartışmalar mevcut olmakla birlikte etik anlamda benzerlikler olduğu muhakkaktır. İlginç olan bir şey daha var ki bilimsel literatür genellikle pesketaryen diyetten, vejetaryen diyete ek olarak deniz ürünlerinin eklendiği bir alt tür; “pesko – vejetaryen” olarak bahseder.

    Aslında pesketaryenler genellikle kendi diyetlerinin vejetaryenlerle çoğu anlamda aynı içeriğe sahip olmasıyla övünürler. Diğer modern kaynaklar ise vejetaryen diyetin her türlü hayvan etini yemeyi yasakladığını söyler ve bu iki görüş tamamen zıt kutupları oluşturur. Bazıları için pesketaryen diyeti tam anlamıyla vejetaryenliğe giden yolda hayvan eti yemenin adım adım kesildiği bir ara yoldur.

     

    Pesketaryen Diyetin Faydaları

    İnsanların pesketaryen diyetini seçmelerindeki temel sebep genelde iddia edilen sağlık faydalarıdır. Kırmızı et ve tahıla dayalı beslenme programları pek çok açıdan sorunludur ve insanların pek çoğunun vejetaryen veya pesketaryen diyete geçmelerinin temel sebebi de budur. Endüstriyel yöntemlerle yetiştirilen bitkilerin işlenme aşamasında genellikle bazı kimyasallar kullanılır ve bu kimyasallar son tüketici olan bizlerin tabaklarımıza kadar gelir. Bazı çalışmalar da göstermektedir ki daha az kırmızı et tüketimi kalp krizi, diyabet ve kanser riskini azaltan kan basıcındaki düşüşe yol açan kolesterol, doymuş yağ ve sodyum tüketimimizi azaltmamıza yol açmaktadır. Diğer bir taraftan da demir ve protein eksikliğine yol açar ki bu da yorgunluk ve anemiye sebep olur.  

    Pesketaryen diyet ağırlıklı olarak sebze ve yeşillik tüketimine dayalı diyetlere göre deniz ürünleri tüketiminin beslenme avantajlarını taşır. İhtiyacımız olan tüm besini ve proteini farklı sebzeler vasıtasıyla alabilecek olsak da bunlar deniz ürünlerinde hazır bir şekilde bulunur ve vücut tarafından emilimi çok daha kolaydır. Dengesiz bir vejetaryen diyet B12 vitamini ve aminoasit seviyelerini hızlı bir şekilde düşürebilecek iken deniz ürünleri bu eksikliği giderebilir. Balık aynı zamanda düşük doymuş yağ oranına sahipken yüksek miktarda DHA ve EPA gibi çoklu doymamış omega-3 yağ asitleri içerir. Bu sağlıklı yağlar bilim çevrelerince kronik rahatsızlıklar, anksiyete ve depresyon gibi zihinsel hastalıklar ve eklem ağrılarına karşı antienflamatuvar olarak kabul edilmektedirler. Balık ve kabuklu deniz ürünlerinden daha az protein alırsınız ki bu da genel anlamda kötü bir şey değildir. (Bazı çalışmalar göstermektedir ki çoğu insan diğer yediklerinden vücutlarının ihtiyacı olan proteini almaktadırlar)

    Ancak pesketaryen diyete de şüpheyle bakanlar mevcut. Balık ağırlıklı bir diyete yapılan öncelikli eleştiri yüksek miktarda civanın vücuda alınmasıdır. Civa özellikle ton balığı ve kılıç balığı gibi deniz canlılarında biriken ve çevresel şartlara bağlı oluşan bir zehirdir. Her ne kadar selenyum minerali ve doğal yöntemlerle yakalanmış balıklar civanın etkisini dengeleyebilecek olsa da okyanuslardaki yüksek zehir oranları civa zehirlemesini gerçek bir problem haline getirmektedir. Balık boyutu büyüdükçe zamanla içlerinde biriken civa miktarı artmaktadır. Bu hamilelik döneminde sağlıklı fetüs gelişimi için yoğun civa içeren balıklar yerine daha kaliteli balıkların tüketiminin önerilmesinin temel sebebidir. Bazı kaynaklar doğal yöntemlerle yakalanmış balıkların çiftlik balıklarına göre daha az toksin ve kimyasal içerdiğini iddia ederken diğerleri çiftlikten ya da doğal yöntemler fark etmeksizin sürdürülebilir kaynaklara yönelmek gerektiğini söylerler.

    En nihayetinde pesketaryen diyetin ne kadar sağlıklı olup olmadığı, yediğiniz tüm gıdaların beslenmeniz noktasında ne kadar dengeli olup olmadığıyla alakalıdır. Direkt pesketaryen diyet uyguladığınızda vücudunuza yeterince demir almanız mümkün olamayacağı gibi eğer şarküteri ürünlerini ve yumurtayı da keserseniz kalsiyum ve kolin eksikliği de yaşayabilirsiniz. Fazla tüketim de beraberinde başka riskler getirir. Fazla balık ve deniz ürünü tüketimi civa seviyesinin de artmasıyla aynı fazla kırmızı et tüketimine bağlı olarak oluştuğu gibi kolesterol ve hormon seviyelerinin artmasına neden olabilir. Tekdüzelik de sizi sınırlandıran başka bir etken gibi görünebilir ancak zaman içinde yemek reçetelerinizi birazcık da yaratıcılığınızın etkisiyle değiştirerek bu sorunun da üstesinden kolayca gelebilirsiniz. Genel kabul edilen görüş deniz ürünlerinin haftada iki ya da üç kez tüketilmesi yönündedir. Aynı vejetaryen diyetlerinde olduğu gibi pesketaryen diyet de çeşitlendirilebilir. Burada akılda tutulması gereken şey tüm ürünleri besin anlamında yoğun bir şekilde içeren iyi dengelenmiş bir diyeti takip etmektir.

     

    Pesketaryen Tarifler

    Balık pişirmek ürkütücü gibi görünebilir ve bunu doğru bir şekilde yapmanın zor olduğu gibi yanlış bir görüş hakimdir. Az pişirme korkusu genelde balığın fazla pişirilerek kurutulmasına sebep olurken güçlü balıksı tat pek çok kişi için balıktan uzak durma sebebidir.

    O zaman balık ve deniz ürünlerini pişirmenin düşündüğünüzden kolay olduğunu ve daha az zaman aldığını bilmek pek çoklarımız için güzel bir haber olacaktır. Eğer bir balıktan fileto çıkarmak size zor geliyorsa, pişirme metodunuza uygun olarak balıkçınızdan tüketmek istediğiniz balığı istediğiniz şekilde hazırlamasını isteyebilirsiniz.

    Orkinos ve somon gibi omega-3 seviyeleri yüksek olan daha büyük balıklar daha yağlı olurlar ve damakta bıraktıkları tat daha güçlüdür. Bu sebeple balık seçiminizi yaparken damak tadınızı ve mevsimsel tercihleri de göz önünde bulundurmayı unutmayın.

    Deniz Gündüz

  • En Popüler ve Pahalı TV Ünlüsü Arabaları

    En Popüler ve Pahalı TV Ünlüsü Arabaları

    TV ünlülerinin Her zaman göstermeleri gereken bir statüleri ve imajları vardır

    Onlar her zaman şov dünyasının ihtişamlı görünüşünü yansıtma ihtiyacı duyarlar. Lüks yaşam tarzlarını göstermelerinin bir yolu da arabalarıdır. Ayrıcalıklı bir araba sahibi olmaları gerekir. Rap yıldızları ve TV ekranı yıldızları lüks araba sahipliği söz konusu olduğunda hep listenin en başında yer almışlardır. İlginizi çekebileceğini düşünerek bazı TV ünlülerinin arabalarını burada sizin için listelemeye çalıştım. Listede de görebileceğiniz üzere bazıları lüks kavramını çok üst bir seviyeye taşımış durumda. Bugatti Veyron’dan Maybach Exelero’ya bu pahalı arabaları almak kadar sigortalatmak da pahalıya mal oluyor. Bazı TV ünlüleri için bu savurgan araçları almak sadece basit bir cep telefonu değişikliği gibi. Eğer bir TV ünlüsü limuzininde değilse onu muhtemelen listemizdeki bu pahalı arabalardan birinin direksiyonundadır.

    İşte karşınızda en popüler TV ünlüleri ve arabalarından bazıları;

     

    LAMBORGHINI AVENTADOR, TAHMİNİ FİYAT 750,000 $ – KANYE WEST

    Kanye West’in bindiği bu süper araba Lamborghini Aventador’un fiyatı $ 750,000 civarında. Kanya West’in seçimi, bu süper araba için alışılmadık bir renk olan kraliyet mavisi. Bu araba 729 beygir gücü 6,5 litrelik V12 motoru ile gelmiş geçmiş en güçlü Lamborghini’lerden biri.  Bu arabanın gazına sonuna kadar bastığınızda 100 km’ye 2,8 saniyede ulaşıyorsunuz. Kadrandaki son hız 350 km olsa da aslında 370 km’ye kadar çıkabiliyorsunuz. Aşırı hızlı bir araba olmasına rağmen en yakıt tasarruflu Lamborghini’lerden birisi. Yıllık sigortalatma ücreti ise $ 6,816

     

    BUGATTI VEYRON, TAHMİNİ FİYAT 1.375 MİLyON-2.7 MİLYON $ ARASI – SIMON COWELL

    Listenin sırasında Simon Cowell, Flo Rida ve Bird Man tarafından tercih edilen ve her birinin fiyatı bireysel olarak 1,375 – 2,7 milyon $ arasında değişen Bugatti Veyron var. Bu araç 100 km hıza sadece 2,5 saniyede çıkabiliyor. Görünen o ki bu araba ünlüler tarafından oldukça rağbet görüyor. Yüksek yakıt sarfiyatıyla bu arabaya sadece ünlüler binebilir gibi görünüyor. Bu arabanın yıllık sigorta ücreti ise $ 50,000

     

    MAYBACH EXELERO, TAHMİNİ 8 MİLYON $ – JAY-Z

    Rapçi Jay Z’nin bindiği Maybach Exelero fiyat olarak listenin en tepesinde yer alıyor. Bu arabanın liste fiyatı 8 milyon $. İlk bakışta dikkat çekiciliğiyle Bat Mobile ile benzerlikler taşıyor. 690 beygir gücü ve V12 ikili motoruyla 100 km’ye 4,44 saniyede çıkabiliyor. İç döşemesinde çoğunlukla koyu renk deri kullanılmış ve koşum stili emniyet kemeriyle böylesine güçlü bir arabanın içinde güvende olmanız hedeflenmiş. Araç fren yaptığında hem ön hem de arka tarafta havalı diskler devreye giriyor. Ve dünya üzerinde bu araçtan sadece bir tane var. Bu arabanın sigortalatma ücretine baktığımızda ise pek çok firmanın bu aracı sigortalamaya yanaşmadığını söyleyebiliriz.

     

    FERRARI ENZO, tahmini 670,000 $ – NICOLAS CAGE

    Listemizdeki en pahalı araçlardan bir diğeri. Ferrari’nin en üst model arabalarından birisi ve Nicholas Cage de bu süper arabanın şanslı sahiplerinden bir tanesi. Günümüzde bu araba yaklaşık 670,000 dolara satılıyor. Ve bazı özel donanımlı modeller ise bir milyon doların üstünde alıcı buluyor. 2002 – 2004 yılları arasında bu modelden sadece 400 adet yapıldığı için bunlardan sokaklarda fazla görmemiz mümkün değil. 6 litrelik bir V12 motoruyla 660 beygir gücüne sahip. Gövde altı kanatçıklar, arka difüzör ve ayarlanabilir rüzgarlığıyla bu araba inanılmaz bir sürtünme kuvveti üretebiliyor. En son hızında bu araba 100 km’ye sadece 3 saniyede ulaşabiliyor. Bu arabayı sigortalatmanın maliyeti ise senelik 16,000 $.

     

    MERCEDES-BENZ SLR MCLAREN, TAHMİNEN 1 MİLYON $’DAN FAZLA – JAY LENO

    Jay Leno, TV ünlüsü akranlarıyla kıyaslandığında doyumsuz bir araba koleksiyoncusu olarak tanınır. Bir röportajında arabaları ve favorisi olan SLR McLaren için tahsis ettiği 17,000 metrekarelik bir garajı olduğunu dile getirmiştir. Aynı röportajında Mclaren’ın bu koleksiyonun en hızlı aracı olduğunu söylemiştir. Bunlardan yeni bir tanenin maliyeti ise bir milyon dolardan fazla olacaktır. Ancak maalesef bu aracın üretimine 2010’da son verilmiştir. Her şeye rağmen bu araba 617 beygir gücü ve 100 km’ye 3,6 saniyede çıkışıyla süper hızlı bir arabadır. Bu aracın aerodinamiği öylesine kendine has ve özeldir ki egzoz borusu aracın yan tarafı boyunca uzanır zira arka difüzör ve aracın düz alt yapısı yüzünden koyulabileceği başka bir yer yoktur. Kelebek kapılar da bu arabanın diğer bir ilginç özelliği. Bu arabanın tahmini sigorta bedeli 3000 $ civarında.

     

    FERRARI F430, TAHMİNİ 187,000 $ – KIM KARDASHIAN

    Ferrari F430 tuhaf ve tartışmalı TV ünlüsü Kim Kardashian’ın süper arabasıdır. Fiyatı 186,925 $’dır ve bu fiyatıyla ancak onun gibi popüler TV ünlülerine uygun bir arabadır.  F430 4,3 litrelik V8 motoru ve 503 beygir gücü üretebilen motoruyla 370 km maksimum hıza ulaşabilmektedir. Montajı Maranello İtalya’da yapılan bu seçkin araç 2 kapılı Berlinetta veya 2 kapılı örümcek gövdesi şeklinde gelmektedir. Ferrari F430’unuzla 100 km’ye 4 saniyede çıkabilirsiniz. 1516 kg’lık ağırlığıyla bu kategorideki en hafif araçlardan biridir. Diğer bir ilginç bilgi; Ferrari bu aracı Amerika standartlarına uydurmak için hava yastığı şeklinde değişiklik yapmak zorunda kalmıştır. Bu aracın yıllık sigortalatma maliyeti 4000 $ civarındadır.

     

    PORSCHE CAYENNE S HYBRID, TAHMİNİ 350,000 $ – ADRIANA LIMA

    Süper modelleri kendi arabalarını kullanırken çok nadir görürüz ancak tabi ki onların da bu süper arabaları kullanmalarını engelleyen bir kanun yoktur. Eğer olsaydı muhtemelen Adriana Lima’nın bununla baş etmesi gerekecekti. Bu araba herhangi bir sıradan Porche S serisi gibi ve hatta bir Hybrid gibi görünmüyor. Bir şekilde Porche S Hybrid’in (fiyatı yaklaşık 350,000 $ civarında) tüm lükslerine sahipken elektrikli bir SUV gibi çalışıyor. İçi geniş ama kullanımı rüya gibi ve bu sayede azman bir SUV kullanıyor gibi oluyorsunuz. Podyumlarda yürüyerek geçen bir ömürden sonra Lima, Miami caddelerinde böyle bir aracın içinde gezmeyi hak etti. Böyle bir araç seçerek çevreye gösterdiği duyarlılık için de onu ayrıca alkışlıyoruz. Bu aracın yıllık tahmini sigorta bedeli ise 2320 $.

     

    BUGATTI VEYRON, TAHMİNİ 1.7 MİLYON $ – TOM CRUISE

    Eğer Bugatti Veyron gibi gösterişli ve pahalı arabalar alamayacaksanız Tom Cruise olmanın ne anlamı var? Filmlerinde kullandığı klasik arabaların bir kısmını satın aldığı yönünde bir söylenti vardır. Bugatti’si bir film de hiçbir zaman kullanılmadı ancak Top Gun’ın yıldızının en üst hızlara ulaşabilen bir arabası olması oldukça mantıklı bir durum. Ancak Cruise, Görevimiz Tehlike 3’ün dünya prömiyerinde Bugatti’siyle kırmızı halıda durduğunda başı biraz belaya girdi. Aslında bu anın hem Cruise için hem de reklamı yönüyle firma için müthiş bir an olması gerekiyordu. Ancak aksiyon starımız kapıyı açmakta zorlandığında işler sıkıntılı bir hal aldı. Bu hem Cruise’un hem de arabanın kameralar önünde kötü bir görüntü vermesine yol açtı. Bu aracın yıllık tahmini sigorta bedeli 50,000 $.

     

    FERRARI 599 GTO, TAHMİNİ 500,000 $ ÜSTÜ – TAMARA ECCLESTONE

    Kullanılmış bir 612 beygir gücüne sahip Ferrari 599 GTO bile 500,000 $’lık bir fiyat etiketiyle gelir. İngiliz sosyetesinden Tamara Ecclestone dışarı çıktığında hava atmayı seven tiplerden. Süper arabası 100 km’ye 3,2 saniyede ulaşabiliyor. İlk üretildiğinde Ferrari bunun 335 km’lik hızıyla en hızlı yasal yol arabası olduğunu ileri sürmüştü. Ferrarilerin en pahalısı değildir ama yola çıktığında kesinlikle tüm bakışları kendine çevirebilir. Yüzyılımızın en yaratıcı araba tasarımcılarından Frank Stephenson tarafından dizayn edilmiştir. Dünya üzerinde 599 adet üretilen bu arabanın yalnızca 125 adedi Amerika’da satılmıştır ve bu nedenden dolayı en nadir bulunan arabalardan birisidir. Bu aracın yıllık tahmini sigorta bedeli 10,000 $’dır.

     

    PORSCHE 356 CABRIOLET (1956), TAHMİNİ 78,000 $ – ADAM LEVINE

    Tüm TV ünlülerii ve pahalı arabalarını bir kenara bırakırsak Adam Lavine ve Porche’si birbirleri için mükemmel bir eşleşme gibi duruyorlar, öyle değil mi? Araba çok karizmatik ve zamansız gibi duruyor, aynı Lavine’in kendisi gibi. Aynı zamanda bu 356 Cabriolet de sahibi gibi kusursuz duruyor. Voice’da jüri üyeliği yapmak ve Maroon 5’la hit şarkılarını söylemek dışında Lavine arabasını kendisi yıkayarak ve cilalayarak 60 yaşında değil de yeniymiş gibi görünmesini sağlıyor. Boyutundan anlaşılmasa bile Porche 356 120 beygir gücü ile inanılmaz derecede hafif bir araba ve bu da Lavine’in eğer isterse Los Angeles’ın serbest yollarında yüksek hızlara çıkabileceği anlamına geliyor. Tabi ki yavaş giderek insanların bu muhteşem arabayı daha iyi görmelerini de istiyor olabilir. Bu arabanın yıllık sigorta bedeli senelik 730 $.

    Deniz Gündüz

  • İnsanlığın Utancı; Nazi Kampları

    İnsanlığın Utancı; Nazi Kampları

    NAZİ KAMPLARI

    1933 ve 1945 yılları arasında Nazi Almanya’sı ve müttefikleri, gettolar da dahil olmak üzere kırk dört binden fazla hapis alanı oluşturdular. Failler bu alanları zorla çalıştırma, insanların devlet düşmanı oldukları için tutulmaları ve toplu katliam gibi bir dizi amaca hizmet etmesi için kullandılar.

     

    BİLİNMESİ GEREKENLER

    • 1

    Mart 1933’te ilk toplama kampı Dachau, Almanya’da Münih’in hemen dışında kuruldu. Esas olarak kullanım amacı politik mahkumların tutulmasıydı ve Nisan 1945’te özgürleştirilene kadar en uzun süre kullanılan kamp oldu.

    • 2

    Nazi görevlileri Üçüncü Reich boyunca kırk dört binden fazla toplama kampı meydana getirdiler. Bu tahmin faillerin kendi kayıtlarına dayanan ve üzerinde çalışmaların halen devam ettiği dönem kaynakları baz alınarak yapılmıştır.

    • 3

    Oluşturulan tüm yerler toplama kampı niteliklerini taşımasa da genellikle bu şekilde adlandırıldılar. Bu alanlar kullanım amaçlarına ve içlerinde tutulan mahkumların niteliğine göre farklılıklar gösteriyordu.

     

    İLK KAMPLAR (1933 – 1938)

    1933’te iktidara gelmesinden itibaren Nazi Rejimi, gerçek devlet düşmanlarını ve devlet düşmanı olduğunu düşündüklerini hapsetmek ve yollarından çekilmelerini sağlamak için bir dizi toplanma alanı inşa etti. Erken dönem toplama kampındaki çoğu mahkum politik – Alman komünistleri, sosyalistler, sosyal demokratlar – ve çingeneler, Yehova şahitleri, homoseksüeller, asosyal ve sosyal sapkın davranışlara sahip olmakla suçlananlardan oluşuyordu. Bu alanların çoğuna toplama kampı adı verildi. Toplama kampı olarak adlandırılan yerler genellikle insanların anayasal demokrasilerde kabul edilebilir olmayan şekillerde tutuklandıkları ve insani olmayan koşullarda tutuldukları yerleri kastetmek için kullanıldı.

    Almanya’nın 1938’de Avusturya’yı ilhakından sonra Avusturyalı politik mahkumlar da Nazi toplama kamplarına gelmeye başladı. Nasyonel Sosyalist Parti öncülüğünde 9 Kasım 1938’i 10 Kasım’a bağlayan gece yapılan ve “Kristal Gece” olarak adlandırılan şiddet olaylarından sonra Naziler, Yahudilerin ilk defa sadece Yahudi olarak tutuklandıkları ve ülke çapında Yahudi erkeklerinin tutuklandığı bir süreci başlattılar. Otuz binden fazla Alman Yahudisi başlangıçta her biri yasal göçmen olduklarını ispatlayana kadar Dachau, Buchenwald ve Sachsenhausen toplama kamplarında tutsak kaldılar.

     

    KAMPLARIN TÜRLERİ

    Pek çok insan soykırım dönemindeki Nazi toplama alanlarının tamamın toplama kampı olarak adlandırır. Toplama kampı ifadesi en genel haliyle Nazi Rejimi altında tutuklananların konulduğu ve cinayetlerin işlendiği yerleri anlatmak için kullanılır ancak Naziler tarafından oluşturulan tüm alanlar toplama kampı değildir. Naziler tarafından oluşturulan bu alanlar:

    • Toplama Kampları: Gerçekten öyle olan veya öyle olduğu kabul edilen “Reich” düşmanlarının tutulması için oluşturulan yerler.
    • Zorla Çalıştırma Kampları: Nazi rejiminin, mahkumların emeğini vahşice sömürdüğü, bundan ekonomik bir kazanç elde ettiği ve işgücü eksiklerini bu şekilde giderdiği yerlerdir.  Mahkumlar uygun ekipman, giyim ve diğer sosyal haklardan yoksun bırakılırdı.
    • Transit Kamplar: Yahudilerin geçici olarak tutuldukları yerlerdi. Bu kamplar genellikle Yahudilerin bir ölüm kampından önceki son durakları olurdu.
    • Savaş Mahkumlarının Tutulduğu Kamplar: Polonyalı ve Sovyet askerlerinin de bulunduğu yabancı savaş mahkumlarının tutuldukları kamplar.
    • Ölüm Merkezleri: Büyük sayılarda insanların öncelikli olarak ya da münhasıran gelir gelmez üretim hattı tarzında öldürülmesi için kurulmuş yerlerdi. Öncelikli olarak Yahudilerin öldürülmesi için kurulmuş beş adet ölüm merkezi vardı.

    Diğer tür toplama alanları on binlerle ölçülecek sayıdaydı. Bunlardan bazıları engelli hastalara “ötenazi” uygulanan alanlar, Gestapo, SS ya da Alman adalet tutuklama merkezleri, çingene kampları ve Almanlaştırma merkezleridir.

     

    TOPLAMA KAMPLARI

    Toplama kampları genellikle modern toplumlardaki hapishanelerle karıştırılır. Fakat toplama kampları hapishanelerden farklı olarak herhangi bir yargısal değerlendirmeden bağımsızdır. Nazi toplama kampları üç temel amaca hizmet ederlerdi:

    Gerçek devlet düşmanlarını ve öyle olduğu kabul edilen devlet düşmanlarını hapsetmek. Bu insanlar belirsiz zamanlar süresince hapis tutulurlardı.

    Bireyleri ve belirlenmiş küçük grupları kamusal ve yargısal denetimden uzak tutarak katletmek.

    Hapisteki insan sayısından faydalanarak zorunlu bir iş gücü elde etmek. Bu amaç işgücü kıtlığına bağlı olarak sonradan ortaya çıkmıştır.

     

    İLK TOPLAMA KAMPI

    1930’larda kurulan en erken dönem toplama kamplarının ana amacı Nazilerin rejime tehdit olarak gördüğü politik, kültürel ve sosyal hareketlerin liderlerini hapsetmek ve gözdağı vermekti. İlk Nazi toplama kampı Münih’in hemen dışında Dachau’da Mart 1933’te kuruldu.

    Toplama kamplarının pek çoğunda Nazi SS’leri günlük çalışma rutinlerinin bir parçası olarak çok zayıf olan ya da çalışmak için yeterli olmayan mahkumları öldürmek için gaz odalarını kurmuş ya da kurmayı planlıyorlardı.

    Gaz odalarının yaygın olarak kullanımından önce zayıf, hasta ya da çalışamayacak durumda olan mahkumlar kamp doktoru tarafından seçilerek 1941 – 1943 tarihleri arasında 14f13 adındaki gizli bir program çerçevesinde “ötenazi” (T4) tesislerinde öldürülüyorlardı.  Gaz odaları aynı zamanda Nazilerin yok etmek istedikleri küçük grupların öldürülmesi için de kurulmuştu. (Polonyalı direnişçiler, Sovyet direniş grupları.. vb) Mauthausen, Sachsenhausen, Stutthof, Auschwitz, Ravensbrück, Lublin/Majdanek..ve benzeri yerlerdeki gaz odalarının kuruluş amacı buydu.

     

    KAMP YAPISI

    Tüm toplama kampları aynı yapıya sahiptir. 5 bölümden oluşan bir mimari yapısı ve personeli vardır:

    Komutan karargahı. (komutanın kendisi ve kendi personeli için)

    Mahkum kayıtlarını geliş, tahliye, disiplin ve ölüm durumlarına göre tutan ve emirlerini doğrudan Reich Merkezi Güvenlik Birimi’nden alan güvenlik polisi yetkilisinin yönettiği koruyucu gözaltı ofisi.

    Koruyucu gözaltı kamp komutanı.

    Yönetim ve tedarik.

    SS Doktoru.

     

    ZORUNLU İŞGÜCÜ VE SAVAŞ KAMPLARININ MAHKUMLARI

    Polonya’nın 1939’da Almanlar tarafından ilhakını müteakip Naziler binlerce mahkumun açlık, kötü muamele ve tükenmişlik sonucu öldüğü zorunlu işgücü kamplarını kurdular. SS birimleri kamplara gardiyanlık yaptılar. 2. Dünya Savaşı boyunca Nazi kamp sistemi hızla yayıldı. Bazı kamplarda Nazi doktorları mahkumlar üzerinde tıbbi deneyler gerçekleştirdi.

    1941’de Almanların Sovyet istilası sonrası Naziler savaş suçlusu kamplarının ve bunların alt kollarının sayısını artırdı. Bazı yeni kamplar halihazırda var olan (Auschwitz gibi) kamp komplekslerinin içinde, işgal altındaki Polonya’da yapıldı. Daha sonraları Majdanek olarak bilinecek olan ve Lublin’de 1941’de Sovyet savaş mahkumlarının tutulması için inşa edilen kamp, 1943’te bir toplama kampı haline getirildi. Binlerce Sovyet savaş mahkumu orada gaz odalarında veya vurularak öldürüldü.

     

    TRANSİT KAMPLAR

    Nazilerin işgali altındaki topraklarda yaşayan Yahudiler ilk önce Hollanda’daki Westerbork ya da Fransa’daki Drancy Kamplarına gönderiliyor, oradan da Alman işgali altında bulunan Polonya’daki öldürme merkezlerine naklediliyorlardı.

     

    ÖLDÜRME MERKEZLERİ

    Öldürme merkezleri ilk önce T4 operasyonunun, daha çok bilinen adıyla “ötenazi” programının uygulanmasıyla alakalı olarak ortaya çıktı. Bu Alman tesislerindeki engelli hastaların karbonmonoksit kullanılarak gaz odalarında öldürüldüğü, Nazilere ait ilk kitle imha programıydı.

    Nihai çözüme (Yahudilerin kitle imha yöntemleriyle soykırımına) katkıda bulunması için Naziler en büyük Yahudi popülasyonuna sahip Alman işgali altındaki Polonya’da öldürme merkezleri oluşturdu. Öldürme merkezleri kitle imha yöntemlerinin en etkili şekilde uygulanabileceği şekilde dizayn edilmişti. Bunlardan ilki Yahudilerin ve Romanların mobil gaz araçlarında öldürüldüğü Chelmno’da açıldı. 1942’de Naziler (Alman işgali altındaki Polonya’daki) Merkezi Hükümet vatandaşı Yahudilerin sistematik şekilde katledilmesi için Belzec, Sobibor ve Treblinka öldürme merkezlerini açtılar. Buralarda Nazi planlamacılar Yahudileri öldürmek için motor egzozundan gaz çıkarma yöntemiyle ve karbonmonoksit kullanarak “ötenazi” programındaki aynı şekilde cinayetleri gerçekleştirdiler.

    Auschwithz toplama kamp kompleksindeki Birkenau öldürme merkezinde bilinen adıyla “krematoryum” denilen 4 adet gaz odası vardı. Burada gaz odalarında “Prestisit Ziklon B” kullanılıyordu. 1943 – 1944 yıllarında kampa sevkiyat öyle yüksek rakamlara ulaşmıştı ki günde ortalama 6000 Yahudi buradaki gaz odalarında öldürülüyordu. Öldürme merkezlerinde iki milyon yedi yüz yetmiş iki binden fazla (Yahudi kurbanların %46’sının) öldürüldüğü tahmin ediliyor.

    Milyonlarca insan Nazi kamplarında mahkum edildi, kötü muamele gördü ve öldürüldü. SS yönetimi altında, Almanlar ve işbirlikçileri sadece ölüm kamplarında üç milyondan fazla Yahudi’yi öldürdüler. Nazi kamplarında tutuklu bulunan bu insanların sadece küçük bir yüzdesi sağ kurtarılabildi.

    Bugün geriye dönüp baktığımızda yaşananlar, tarih kitaplarındaki birkaç sayfa gibi dursa da yaşananların insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri olarak hatırlanacağı ve zihnimize kazındığı muhakkak.

    Deniz Gündüz

  • Uzay Boşluğu ve Evren Hakkında Hiç Duymadığınız Bilgiler

    Uzay Boşluğu ve Evren Hakkında Hiç Duymadığınız Bilgiler

    Uzay boşluğu ve Evren çoğu insan için merak uyandırıcı bir konudur. Belgesel izlemeyi sıkıcı bulanlar bile uzay belgesellerini ilgi çekici ve etkileyici bulurlar.

    Çünkü insan olarak bilmediğimiz şeylere karşı daha meraklı ve ilgiliyizdir. Uzay filmlerinin bu kadar çok dikkat çekmesi de bu nedendendir belki de… Şimdi gelelim astronotlardan ve bilimsel araştırmalardan doğan, uzay ve evren hakkında daha önce hiç duymadığınız bilgilere…

    Uzay Boşluğu Hakkında Bilinmeyen İlginç Bilgiler

    Astronotlar, uzayın dağlanmış biftek, sıcak metal ve kaynak dumanları gibi koktuğunu hatta Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), astronotların uzayın nasıl koktuğunu anlatmaları üzerine, Dünya’da bu kokuyu oluşturmak için bir kimyager tuttu ve bu kokunun benzerinin oluşturulmasını istedi. Bu kokuyu oluşturmak tabi ki tam anlamıyla mümkün olmasa da kızarmış biftek kokusunun benzerinin oluşturulduğu biliniyor. NASA bu kokuyu astronotların eğitilmesinde kullanmak istiyor.

    Dünya’yı yok etmek istiyorsanız, onu bir bilye kadar küçültün! Bu tabi ki mümkün olan bir şey değil ama eğer mümkün olsaydı, Dünya’yı bir bilye büyüklüğüne gelecek kadar sıkıştırırsanız, kendi içine çökecek ve kara delik olacaktır.

    Kara delik demişken…

    Bir kara deliğin içinden dışarı bakacak olsanız, kendi kafanızın arkası dahil tüm Evren’i gökyüzünün ufak bir parçası gibi görürsünüz. Bunun nasıl bir görüntü olacağını hayal bile edemiyorken, bu deneyimi yaşasaydık nasıl unutulmaz bir anı olurdu düşünün…

    Mars’taki Olympus dağı, Everest dağının 3 katı yüksekliğinde. O kadar uzun ki Mars atmosferinin dışına çıkıyor. Genişliği ise 550 km. O kadar geniş ki dağın en ucunda dursanız, tepesi görüş alanından çıkıyor.

    Astronotlar uzaya gittiklerinde orada neler yaptıklarını, uzay meraklıları olarak hepimiz merak ediyor ve onları izlemek istiyoruz. Bunu yapabilmek için, eğer yeterli ölçüde güçlü bir teleskobu ve yeterli büyüklükte bir aynayı 22 ışık yılı uzaklığa yerleştirmiş olsaydık, daha önceden uzaya gönderilen gemilerin inişini eş zamanlı izliyor olabilirdik.

    Televizyonunuzdaki elektriğin bile yıllar öncesinde uzaydan kaynaklı olduğunu biliyor muydunuz?

    Televizyondaki statik elektriğin yüzde 1’inin, 13.7 milyar yıl önce gerçekleşen büyük patlamadan kalan Kozmik Mikrodalga Arka Planı radyasyonundan kaynaklı olduğu söyleniyor.  İçinde yaşadığımız Evren’de, tıpkı bir domino taşı gibi olayların hepsi birbirine bağlı…

    Dünya’nın dönüş hızı her yüz yılda 17 milisaniye azaldığı için, bir günün süresi sürekli kısalıyor. Yani dinozorlar zamanında bir gün yaklaşık 22 saat yaşanıyordu.,

    Uzay boşluğunda henüz keşfedemediğimiz milyonlarca madde var. Tıpkı bulunan devasa alkol bulutu gibi…

    Astronomlar 10,000 ışık yılı ötede 463 milyar kilometre genişliğinde bir alkol bulutu buldu. Bu bulut 200 trilyon çarpı trilyon litre biranın içerdiği alkolü içeriyor.

    Uzay boşluğunda bir dev olan Andromeda Gökadası, Samanyolu‘na en yakın olan bir sarmal gökada olarak anılıyor. Adını Dünya’nın göründüğü gökyüzü alanından ve Andromeda takımyıldızından alan bu devasa gökada, daha küçük protogalaksilerin birleşmesinden dolayı yaklaşık 10 milyar yıl önce oluşmuştur. Andromeda çıplak gözle görülebilseydi, gece görünen aydan 6 kat daha büyük görünürdü.

    Ve Astronomların tahminine göre, uzay boşluğunda her gün 275 milyon yeni yıldız doğuyor.

    Tabi ki aklımızın alamayacağı kadar büyük olan bu Evren’de tek gezegenler Güneş Sistemi’mizdekiler değil, orada belki de henüz sayısını bile net bilemediğimiz kadar gezegen var! Bunlardan biri de 33 ışık yılı uzakta yüzeyi tamamen yanan buzla kaplı bir gezegen!

    Koca Uzay Boşluğunda O Bizim Evimiz: Samanyolu (Milky Way)

    Samanyolu galaksisinde şu an 400 milyar yıldız ve 50 milyar gezegen var. Bunlardan yüzde 1’i bile Goldilocks bölgesindeyse, şu an içinde yaşam olan 500 milyon gezegen var. Bizim Güneş sistemimiz, Milky Way etrafında dönüşünü 225 milyon yılda tamamlıyor. Yani, Dünya şimdiki konumunda en son bulunduğunda, Dünya’da dinozorlar yeni üremeye başlıyordu. Ve Dünya şu anki konumuna bir daha geldiği zaman belki de bizden eser kalmayacak…

    Şu anda 4.5 milyar yıllık bir uzay gemisindeyiz. Bu kendini yönetebilen, organik, kompleks bir uzay gemisi. Geminizden milyon kat bir enerji kaynağı etrafında dönüyorsunuz. Bu kaynak gibi 200 milyar enerji kaynağı var. Geminizin içinde bulunduğu 40 tane daha grup var. Geminizle 150 milyon ışık yılı ötedeki kaynağın etrafında saniyede 467 metre hızla dönüyorsunuz. Büyük resme baktığınızda hayat daha heyecanlı!

    Bizler Evren’in Parçacıklarıyız…

    Her bir gözünüz 130 milyon foto reseptör içeriyor. Her foto reseptörde 100 trilyon atom bulunuyor. Halbuki bu hücrelerin her biri milyarlarca yıl önce bir yıldızın çekirdeğinde oluştu ve şu an enerjiyi tanımlıyorlar. Ayrıca, şu an kanımızda bulunan demir, trilyonlarca kilometre ötede milyarlarca yıl önce oluştu.

    İnsan vücudu ile şaşırtıcı bir bilgi daha… Vücudumuzun kütlesinin yüzde 90’ı yıldız tozu, çünkü hidrojen ve helyum dışındaki bütün elementler yıldızlar tarafından üretiliyor.

    Evrende Bulunan İlginç Maddeler

    Donmuş duman olarak da bilinen “Aerogel”, Dünya’nın öz kütlesi en düşük maddesi. Elinizde tuttuğunuzda görmeniz ve hissetmeniz neredeyse imkansız. Fakat dürttüğünüzde strafor gibi olur. Kendi ağırlığının 4000 katını kaldırabilir ve iki kiloluk bir dinamitin patlamasına karşı koyabilir. Şu an bilinen en iyi yalıtım maddesidir.

    Ve bu Evrende her şeyin birbirini etkilediğine dair küçük bir bilgi;

    2011’de Japonya’da gerçekleşen deprem, gün uzunluğunun 1.8 mikro saniye kısalmasına sebep oldu.

    Deniz Gündüz

     

  • Maske Kaynaklı Akne Olan ”Maskne”

    Maske Kaynaklı Akne Olan ”Maskne”

    Korona virüsün hayatımızı yakında terk etmeyeceği gerçeğini göz önüne aldığımızda virüsün yayılımını engellemek için maske kullanımının gerekli bir önlem olduğu aşikar. Sorumluluk sahibi insanlar olarak her ne kadar bize yabancı olsa ve bizi rahatsız hissettirse de hem kendimizin hem de başkalarının sağlığını korumak görevimiz. Ancak bu maskelerin sebep olduğu, özellikle de uzun süreler takılmaları durumunda sosyal medyanın “Maskne” adını taktığı sizin ve benim maske kaynaklı akne dediğimiz yan etkileri de mevcut.

    Maskne Nedir?

    Maskne birkaç farklı sebepten dolayı meydana gelebilir:

    • Maskenin sürtünmesinden kaynaklı tahriş,
    • Nefes alma kaynaklı nemli ortam,
    • Kaçınmanın mümkün olmadığı terli, yağlı ve bakterili bir ortam,
    • Tıkalı gözenekler.

    Maske kaynaklı akne aslında işlerinin gereği uzun süreler maske takan sağlık profesyonellerinin karşı karşıya olduğu bir problemdir ve yeni değildir ancak şu an hepimiz maske taktığımız için sorun şiddetlenmiştir. Maskne sonucunda etkilenen yüz alanı esas olarak burun çevresindeki deri, çene ve ağızdır. (Maskeyle örtülü olan tüm alan.) Ve esas problem şu ki bu alanlar yüzün en narin kısımları olduğu için sadece daha fazla akne vakası görülmekle kalmıyor aynı zamanda duyarlılık, ağrı, dermatit ve gül hastalığı gibi deri alevlenmelerinde de artan bir risk söz konusu oluyor.

    Maskne’ye yakalanmaktan nasıl korunurum?

    En belirgin cevap maske takmayı tamamen bırakmak olacaktır ancak olayların seyrini göz önüne aldığımızda bunun mümkün olmadığı ortadadır. Bu da tahrip edilmiş cildimizi korona virüsten önceki haline getirmek için birtakım koruyucu önlemler almamız gerektiği anlamına gelmektedir.

    Neyse ki bu durumla alakalı olarak yapabileceğimiz bir şeyler hala mevcut:

    Maskenin yüzünüze iyi oturduğundan emin olun

    İlk ve en önemli konu taktığınız maskenin yüzünüze uygun olması bir zorunluluktur. Bu sadece sinir bozucu mikropların içeri ve dışarı doğru hareketini engellemek için değil aynı zamanda maskenin yüzünüze tam olarak oturması, daha az hareket olacağından sürtünmeyi engellemek için de gereklidir. İdeal olanı, maskenin ağzınız ve burnunuzu saracak büyüklükte olması ve kenarlarda hiçbir boşluk kalmamasıdır. Eğer nispeten küçük bir kafanız varsa maske kenarlarındaki boşluklar ümit ettiğinizden fazla olabilir.  Bu genellikle maske iplerine ya düğüm atarak ya da bazı maskelerde bulunan ayarlanabilme özelliğiyle değiştirerek giderilebilir. Diğer yandan bir maske asla çok sıkı olmamalıdır çünkü rahatsızlık verir ve tahriş edebilir.  Ayarlanabilir bağcıkları ve burun köprüsünün üzerine oturacak şekilde bükülebilir kısmı olan nefes alabileceğiniz yumuşak ve katlı bir kumaş seçin. (Pamuk ve yıkanabilir ipek iyi seçenekler olabilir.)  Eğer gözlük takıyorsanız buğulanma problemine sebep olmaması da gerekir.

    Maskenizi düzenli olarak yıkayın ve değiştirin

    Maskeniz yüzünüzle her temas ettiğinde yağ, ter ve tükürük bulaşır. Bu kiri ılık ve nemli bir çevreyle ele aldığınızda bakterilerin üremesi için oldukça elverişli bir ortam olacaktır. Aynı şekilde bir iç çamaşırını iki gün üst üste giymemeniz gerektiği gibi (umarım yapmıyorsunuzdur!) maskenizi de üst üste iki gün giymemelisiniz. Eğer tek kullanımlık maskelerden kullanıyorsanız onları düzenli olarak değiştirmeniz çok önemlidir. Eğer daha çevre dostu seçeneklere yöneliyorsanız da kullanıyor olduğunuz maskenin gün sonunda yıkandığından emin olmalısınız.

    Diğerleri yıkandığında değiştirerek kullanabileceğiniz birkaç adet maske alın ve bunları çantanızda ya da cüzdanınızda taşırken çapraz bulaşma riskinden korumak için ayrı ayrı poşetlerin içinde taşıyın. Eğer hassas bir cildiniz varsa çamaşır deterjanı olarak kokusuz ve yumuşak olanları tercih edin ve tabii ki yumuşatıcı kullanmayın.

    Temizleyici, tonik ve nemlendirici kullanın

    Maskenizi olabildiğince temiz tutmanız gerektiği için yüzünüzü de temiz tutmanız önemlidir, o sebeple daha önceden temizleyici, tonik ve nemlendirici rutininizde daha gevşek davranıyor olsanız da artık cilt bakımınızı daha fazla önemsemenizin vakti geldi. Eğer korkutucu bir masknemizin olmasını istemiyor ve bundan kaçınmaya çalışıyorsak hem sabah hem de gün sonunda iyi bir cilt temizliği rutinine sahip olmamız önemlidir.

    Sabahları – Maskenizi takmadan önce güne temiz bir ciltle başlamanız önemlidir zira diğer türlü kir altta saklanmış olarak kalacak ve bu da gözeneklerin tıkanmasına sebebiyet verecek ve cildinizde sıkıntılara yol açacaktır. Geceden kalma kiri temizlemek için hafif bir temizleyici kullanın ve ılık bir suyla yüzünüzü nazikçe yıkayın. Daha sonra kapalı gözenekleri açmak ve cildinizin pH dengesini sağlamak için bir tonik kullanarak yüzünüzü silin. Bir nemlendirici olarak da cildinizle maske arasında koruyucu bir bariyer kurması ve cildinizi gün boyu nemli tutması için içeriğinde seramidler, hyaluronik asid ve dimetikon içeren bir ürün seçmeye dikkat edin.

    Gece – Maskenizi gece çıkardığınızda öncelikle ilk izleri temizlemek daha sonra da cildinize derinlemesine nüfuz etmiş kirin izlerini yok etmek için iki aşamalı bir temizlik yapmanız gerekmektedir. Yüzünüz daha duyarlı bir hale geleceği için yüzünüzü temizleyip suyla duruladıktan sonra daha fazla tahrişi engellemek için nazikçe kurulayın. Her zaman olduğu gibi toniğinizi yaptıktan sonra cildinizin kaybettiği nemi ona geri vermek için iyi kalite bir nemlendirici kullanın.

    Haftada iki kere –  Cildinizin alt katmanlarına nüfuz etmiş kir ve bakterilerden kurtulmak için cilt bakım rutininizin bir parçası olarak hali hazırda haftada bir kez yüz maskesi yapmanız faydalıdır. Ancak şu anda fazladan bir maske daha takmaktasınız ve bu uygulamayı haftada iki kereye çıkarmak cildinizi rahatlatmanız ve maskneye karşı bir önlem olması açısından daha akıllıca bir hareket olabilir.

    Makyaj Yapmayın

    Eğer cildinizdeki lekelerden şikayetçi iseniz bunları kapatmak istemeniz gayet anlaşılabilir bir durumdur ancak makyaj sadece problemi büyütür ve kısır döngünün bir parçası olur.

    Bir maskenin altına makyaj yapmak daha da kötü sonuçlara yol açar zira cildinizin havasız kalması ekstra ter ve yağ ile birleşince gözeneklerin tıkanması ve dolayısıyla da cildinizle ilgili daha fazla sıkıntı kaçınılmaz olur.  Aynı zamanda makyajın kendisi özellikle de ağır bir şekilde yapıldığında maskenizi kirletir ve bu da tam olarak kaçınmanız gereken, bakteriler için cennet gibi bir ortam olur.

    Eğer uzun süreler maske takmanız gerekecekse ideal olanı makyaj yapmamanızdır fakat bu durum kendinizi çok garip hissettirecekse daha hafif ürünler kullanın ve makyaj temizleme rutininizi son noktaya kadar yaptığınıza emin olun

    Bu basit ipuçlarını uyguladığımızda ve gerektiğinde maske kullandığımızda korkutucu bir maskneden çekinmemiz için bir sebep kalmayacaktır.

    Nilay Gündüz

  • Hypatia

    Hypatia

     İskenderiyeli Hypatia

    Kadının toplum ve bilimdeki yerinin hala tartışıldığı günümüzde, 1600 sene önce yaşamış İskenderiyeli Hypatia (370–415), felsefe ve bilim alanında önemli katkılarda bulunmuş ancak dönemin gerici zihniyeti tarafından, onun “inanmadan önce sorgulama ve bildiklerinin arkasında durma” olarak belirteceğimiz düşünce tarzı sebebiyle yok edilmiştir. Bu sadece Hypatia’ya değil bilim dünyasına karşı yapılmış olan bir cinayetti ve tarih boyunca da başka örnekleri yaşanacaktı.

    İskenderiyeli Hypatia filozof, matematikçi ve astronomdur. Güzelliği, bilim insanı kimliği ve zarafeti ile ünlüdür. Yaşadığı dönemde, İskenderiye Roma’nın bir eyaletiydi. İskenderiye’yi kendi döneminde ön plana çıkaran en önemli özelliği müze ve kütüphanesinden ileri gelmekteydi. Ünlü matematikçi Öklid (Euclid M.Ö-300) de bu merkezde yaşamıştır. İskenderiye Kütüphanesi’ni ünlü yapan şeyler: felsefe okulu, müzesi ve “eklektik” olarak bilinen geniş bir bakış açısına sahip öğretisiydi.

    Hypatia’nın bilim insanı kimliğinin temelleri, filizof babası Theon ile şekillendi. İlk eğitimlerini aldığı babası, Hypatia’nın dogmatik düşünce yapısına girmesine izin vermedi. Babası ona kendine saygısı olan bir kimsenin hiçbir bilgiyi mutlak gerçek olarak kabul etmemesi gerektiğini, düşünme hakkını hep kullanmasını, yanlış düşünmenin hiç düşünmemekten yeğ olduğunu öğretti. Eserlerinden de anlaşılacağı gibi babası kızıyla hep gurur duymuştur. Hypatia, Atina’da eğitimini tamamlayıp İskenderiye’ye döndü ve okulun başına geçti. Platon’un fikirlerini benimsedi. Hatta Platon, Aristo ve Suda gibi filozoflar hakkında İskenderiye’de halka açık dersler verdi. Bu sınıfta, daha sonra İskenderiye valisi olacak Orestes ve Ptolemais’in piskoposu olacak Synesius da vardı. Sonradan büyük bir filozof olan Synesius ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini içeren pek çok mektup yazdı. Bu mektuplar, felsefe tarihi kitaplarında Hypatia ile ilgili olarak günümüze kadar gelen nadir belgelerden olmuştur.

    İskenderiye eklektik okulunda yeni Plâtoncu geleneği hâkimdi. Bu okul hangi inanca ve felsefi tarza sahip olursa olsun herkese açıktı. Farklılıkları bir çatışma unsuru olarak algılamayı değil, onları çeşitli görünümlerde olan, temellerini aldıkları tek ve aynı kaynağa yönelterek, insanlık tarihinin belleğindeki kadim bilgiyi inisiyelerden filozoflara ve topluma aktarma çabası gösteren bir felsefe okuluydu.

    Hypatia, sahip olduğu bilgileri cesurca ve kaygı duymadan öğrencilerine anlatmaya, dönemin önemli siyaset, bilim, din adamlarıyla görüşmeler yapmaya devam ediyordu. Bu bilgiler görünüşte ayrı olan inançların özündeki ortak bilgiye dayanıyordu.

    Hypatia’nın yaşadığı dönem Roma’nın yavaş yavaş çökmeye başladığı, karmaşık bir dönemdi. Genel eğitim seviyesi çok düşük, bilgiye ulaşmak zahmetli, mesafeleri aşmak çok zordu. Yani tam bir ortaçağın yaşandığı dönemde, Hypatia bilime yaptığı katkılarla o döneme ışık oldu. Doğayı açıklamaya olan yaklaşımı mantık, matematik ve deney temeline dayandırmak oldu. Hypatia, matematik ve astronomi ile ilgili kitaplar da yazdı. Bu eserlerinden birinin adı Astronomik Kanun’dur. Eski olarak adlandırılan bilgiler yeniden açığa çıkarılmış ve yeniden sunulmuştur.

    Hypatia ve Theon, Batlamyus (Ptolomy), Öklid ve diğer Yunanlı matematikçilerin eserlerinin günümüze ulaşmasında en önemli yere sahiptir. Hypatia ve babası, Batlamyus’un astronomi kitaplarını düzenleyerek yorumladılar. Ortaya çıkan bilgileri öğrencilerine aktardılar. Yorumların bir tanesinin girişinde  “Bu baskı filozof olan kızım Hypatia tarafından hazırlanmıştır” yazısını görmemiz Theon’un kızına verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir.

    O yıllarda İskenderiye’deki (Bu şehir Büyük İskender tarafından kurulmuştu) en önemli yapılardan biri Serapis tapınağıydı. Serapis tapınağı, müze ve İskenderiye Kütüphanesi Hıristiyanlık için önemli engellerdi. İmparator Theodisius İskenderiye piskoposundan eski dine ait her şeyin yok edilmesini istedi. Başpiskopos Theodisius, elinde bir haçla ve ona eşlik eden rahiplerle tapınağa gitti ve yıktı. Bu olayda pek çok tapınak görevlisinin ve hekimlerin öldüğü bilinmektedir. Daha sonra aynı yere bir kilise dikilmiştir.

    Bu hareket İskenderiye Okulu üzerinde bir baskı kurmuş ve ayrıca fanatizmi de güçlendirmiştir. İskenderiye piskoposunun yerini almak için başpiskopos Timotheus ile rekabet halinde olan piskopos Cyril’in onun şehirdeki etkisinden ve liderlik özelliğinden hiç hoşlanmadığı da kaynaklarda yer almaktadır. Piskoposun şehirde rakibi sayılabilecek vali Orestes de, Hypatia’nın dinleyicileri arasındaydı. Piskopos Cyril, Hypatia’nın sonunu hazırlarken bir yandan da cemaatini Hypatia’nın değersiz olduğuna inandırması gerekiyordu. İncil’den yaptığı alıntılardan ilham alıyordu “Kadın sessizliği ve uysallığı öğrenmelidir. Kadının ne ders vermesine ne de erkeğin üzerinde yetki sahibi olmasına izin vermeyeceğim. Suskun olacak ve sessiz kalacaktır. Çünkü önce Âdem, sonra Havva yaratılmıştır”. Cyril, Hypatia’nın ölümünü doğrudan emretti veya halkı bunun için teşvik etti. (Hangi şekilde olduğu hakkında net bilgi bulunmamakta.) Halkı kışkırtmış ve halk arasında Hypatia “dinsiz” ve “şeytan” olarak nitelendirilmiştir.

    Yaklaşık 500 kadar kalabalık bir fanatik grup, bir sabah Hypatia evden çıkarken, onu durdurup arabasından indirdi ve saçlarından sürükleyerek kiliseye götürdü, ardından da vahşice öldürdü. Sonra bu güruh yaptıklarının dehşetine kapılarak onu kilisenin içinde ateşe verdi. Olay şehirde büyük yankı yarattı.

    Hypatia böyle acımasız bir şekilde yok oldu ve Hypatia’nın ölümünden sonra yeni Plâtoncu okul da onunla birlikte tarihe karıştı. Hypatia, ölümünden bu yana unutulmayan bir isim oldu ve bir efsane haline geldi. Bilim ve sanat alanında sembol olan Hypatia hakkında zaman içerisinde şiirler, romanlar, oyunlar yazılmıştır. Feminist sanata da konu olmuştur. Feminist sanatçı Judy Chicago, 1979’da San Francisco modern sanat müzesinde açtığı sergide Hypatia’yı o şiirlerde güzelliği ile değil de tüm görkemiyle ünlü ve yetenekli kadınlarla birlikte göz kamaştıran bir akşam yemeğinde sunar.

    Voltaire’e göre Hypatia, “bağnazlığın masum bir kurbanı; öldürülmesi ise Yunan tanrılarıyla beraber, sorgulama özgürlüğünün de ortadan kalkışının bir simgesidir”. Voltaire bir aydınlanma filozofudur ve Hypatia onun muhalifliğinde sembol olarak kullandığı bir isimdir. Diğer yandan kendine karşıt bir grup içerisinde “İskenderiyeli hayâsız bir öğretmen olarak kabul edilmiştir”.

    Hypatia daha sonra Ortaçağ’da ünlü usta Raphael’in en büyük eserlerinden biri olan Atina Okulu’nda görülmektedir. Raphael’in bu eseri Vatikan’da Papa Julius II döneminden Stanza della Segnatura’nın dört duvarından birinde yer almaktadır. Usta eserine başladığında, kendisine sorulan bir soru üzerine Hypatia’nın “Atina Okulu’nun en ünlü öğrencisi” olduğunu söylemiştir. Ona hemen bu kaydı değiştirmesi gerektiği, aksi halde eserin yok edileceği söylenir. Bunun üzerine o da eserdeki kişiyi Papa’nın yeğeni olan “Francesco Maria della Rovere” (1490-1538) olarak değiştirdiğini belirtmiştir.

    Maalesef eserleri günümüze ulaşamamıştır. Çalışmaları:

    • Aritmetik üzerine 13 ciltlik bir yorum
    • Apollonius’un konikleri üzerine bir yorum
    • Batlamyus’un Almagest’i üzerine düzenleme
    • Babası Theon’un yazdığı “Öklid’in Elementleri” adlı eser üzerinde düzenleme
    • “Astronominin Kanunları” adlı kitabı

    Hypatia’nın bilime katkıları gök cisimlerinin sınıflandırılmasında, hidrometre’nin bulunmasında, sıvıların yoğunluk derecesinin belirlenmesinde ve daha birçok konuda etkili olmuştur.

    Hypatia’nın yaşadığı dönemden itibaren 1000 yıldan fazla süre geçmiş, ona rağmen kilise Raphael’in eserine Hypatia’yı katmasını engellemeye çalışmıştır. Bugüne kadar söylenen sözler, eserde belirtilenin Hypatia olduğunu fısıldamaktadır. Zaten eserdeki kişiliklere baktığımızda Hermes, Platon, Aristo, Diyojen, Zenon, Fucino, Alkibiades arasında sıradan birisinin bulunamayacağını anlayabiliriz.

    Hypatia işte böyle bağnaz, sığ düşüncelerden dolayı acımasızca, canice yok edildi. Düşünce özgürlüğü istedi, düşündüğünü söyledi, adaletsizliğe isyan etti, inandığı ve savunduğu bilim ve akıl için öldü.

    Referanslar:

    1. Aktif felsefe dergisi sayı:67 ve sayı:72
    2. Orta Çağ Uygarlıklarında Tarih ve Bilim –Hüseyin Gazi Topdemir
    3. http://www.pdf177.com/pdf/iindekiler-stanbul-barosu-78985.pdf

     

    Deniz Gündüz

  • İlahi Dinler ve Kahve

    İlahi Dinler ve Kahve

    Baba Oğul ve Kutsal Çekirdek..

    Şeytan kadar siyah, cehennem kadar sıcak, bir melek kadar saf, aşk kadar tatlı.
    -Charles Maurice de Talleyrand, Fransız Diplomat

    Siz hiç en sevdiğiniz kahveden bir yudum alıp başınızı göğe doğru kaldırıp gözlerinizi kapatıp “Tanrım, bu gerçekten çok iyi bir kahve!” diye mırıldandınız mı?

    Eğer dediyseniz tüm dinlerden ve her inanç sisteminden olup da Tanrı’ya sadece kahve için inanan milyonlarca kişiden birisi olabilirsiniz. Kahve çekirdeği mucizesini çekip aldığınızda bu insanların önemli bir kısmı ya Agnostik ya da Ateist olacaktır. Ve hemen hepsi de uykulu… 😊

    Her şeyden öte pek çok insan için kahve din ile eşdeğer. Pek çok farklı şekilde ibadet edilmiş, gelenek ve ritüellerin parçası haline gelmiştir; çekirdeğin öğütülmesi, kahvenin fincana dökülmesi, sessizlik yemini (en azından ilk üç yudumu alıncaya kadar)…

    Aslında kahve hakkında pek çok şey biliyor olsak da ilahi dinlerin kahveye bakış açısı hakkında yeterince bilgimiz yok. Papazlar, rahipler, hahamlar, İslam alimleri ve gurular bu güzel iksir hakkında ne düşünüyorlar? Peki onlar içiyorlar mı?

    Bu yazıda bu soruların bir kısmına cevap bulmaya çalışacağız.

    İslam

    Seyahat yasakları ve İŞİD ortaya çıkmadan yüzyıllar önce de kahveye Arap dünyasında büyük bir talep vardı. Her şey 13. yüzyılda Güney Arabistan’da gezgin Arap Sufilerin kahve çekirdeklerini işlemesiyle başladı.  Şeyh Abu’l Hasan Ali ibn Umar Etiyopya’da tanıştığı kahve kültürünü Yemen’e getirmeye karar verdi. Gece geç saatlerde yapılan ibadetlerde kahve uyanık kalmayı sağladığı için kahve bir anda çok popüler oldu. “Allahü Ekber!” Kahveyi seviyoruz!

    Sosyal medyanın olmadığı o dönemde dahi “Qahwa” kelimesi İslam aleminde büyük bir hızla yayıldı ve her yerde tüketilmeye başlandı, Mekke’nin en kutsal kabul edilen mekanlarında bile.

    Güney Arabistan’ın iklimi kahve yetiştirmek için çok uygundu ve Yemen’in limanları kahve ihracatçılarının dünyadaki merkezi oldu. Çoğu servet kahve ihracatı sayesinde kazanıldı ve hatta bu servet Starbucks’ın patronu olan Howard Schultz’un servetiyle yarışabilecek düzeydeydi… (Bir söylentiye göre de Starbucks’ın yıldızı İslam yıldızına bir göndermeydi.)

    Mistik teolojist ve kahve tiryakisi Şeyh ibn Isma’il Ba Alawi of Al-Shihr, veya arkadaşlarının onu tanıdığı ismiyle “Shorty”, ibadetten önce içilecek kahvenin ibadetten alınacak dünyevi hazzı artıran bir etkisi olduğu kabul etmiştir.

    Ticaretle uğraşanlar, seyyahlar, öğrenciler ve bölgede seyahat edenler kahve içmenin erdemlerinden bahsediyorlar ve kahve dükkanları tüm İslam dünyasını özellikle de metropolleri tamamen sarmış durumda. Ancak geleneksel olanlarda genellikle bedava WiFi yok!

    Ancak sonraki yüzyıllarda Arap Dünyasında bu çekirdeğin suyuna sıcak bakmayanlar da oldu. Kahve yasaklanmak istendi. Bu çabalar genellikle başarısız oldu zira dini kanaat önderleri de kahveyi seviyorlardı. Kahve galip geldi! Allaha şükürler olsun..

    Yahudilik

    Yahudilik’teki kahve ve din ilişkisi oldukça geçmişe dayanır ve neredeyse Arap Dünyasında yaşananlarla paralel seyreder. Dini bağlılık temel motivasyonu belirler; ne kadar uyanık kalırsan Allah’a o kadar daha fazla ibadet edebilirsin.

    “Koşer” olduğu varsayıldığı için (içinde domuz parçaları yüzmediği sürece öyle olmalı) kahve Şam, Kahire ve İstanbul gibi Yahudilerin yoğun yaşadığı yerlerde çok popüler oldu. Ve ilk kahveci, kahveyi kendi zevklerine göre demledikleri İstanbul da açıldı.

    1632’de Avrupa’da ilk kahve dükkanı bir Yahudi tarafından Livorno, İtalya’da açıldı. 18 yıl sonra bir Seferad Yahudisi olan “Yahudi Yakup” Oxford İngiltere’deki  ilk kahve evini açtı. Bu dönem boyunca pek çok Seferad Yahudisi kahve ticareti yaptılar ve Fransa ile Hollanda’ya kahve evi fikrini getirenler de onlar oldu.

    Tabii ki Yahudilerin gelişim gösterdiği her yerde olduğu gibi antisemitizm kendini hemen gösterdi. Almanya’da (sürpriz!!) Yahudilerin kahve ticaretini engellemeye yönelik girişimler oldu çünkü kahve geleneksel bira endüstrilerini tehdit ediyordu. Fakat kahve, her zaman olduğu gibi, kutsanmıştı.

    1800’lere gelindiğinde Berlin, Viyana, Budapeşte ve Prag’da kahve evleri sosyal değişimin öncü dinamiklerinden olmuştu. Yahudi akademisyenler, yazarlar ve sanatçıların kahvelerini söyleyip oturarak saatlerce politika, kültürel hayat ve yüzlerce farklı konu hakkında konuştukları bir atmosferde Viyana’nın kahve kültürünün yıldızı parladı. Kahve evleri, içerisinde görülmeniz ve orda olduğunuzun bilinmesi gerektiği yerler haline geldi.

    19. yüzyılın Amerika’sında Yahudi tacirler işlerini San Fransisco, New Orleans ve New York gibi liman şehirlerinden yürütmeye başladılar. New York pazarı özellikle rekabetçi bir piyasaydı ve büyük servetler Waldorf Astoria’da servis edilen yüksek kalite Savarin markasının yaratıcısı Samuel Schonbrunn ve fındık dükkanlarını Chock Full o’Nuts Kahve Dükkanları’na dönüştüren William Black gibi adamlar tarafından kazanıldı.

    Günümüzde daha önce bahsetmiş olduğumuz Howard Schultz büyük kahve evi geleneğini 63 ülkedeki 20737 dükkanıyla devam ettirmektedir.

    Hıristiyanlık

    Kahve ve Hıristiyanlık; cennetten gelen bir eşleşme! “İsa Aşkına, bu kahve süper olmuş!” diye söylendiğini dünyanın her yerinde her Allah’ın günü duyabilirsiniz.

    İncil’i inceleyen alimler Hazreti İsa’nın kendisinin asla bir fincan bile kahve içmediğini bilirler ancak bir söylentiye göre öngörüsüyle dağdaki vaazı sırasında kahvenin gücüne atıfta bulunarak “Kutsanmış olan onlardır ki onlar uykusuzdur çünkü Yusuf’un kadehinden içmişlerdir” diye buyurmuştur. Burada bahsettiği “Yusuf’un kadehi” ile kahveyi kastediyor olabilir mi?

    Kiliseye ya da kilise toplantılarına gidenler bilirler ki kahve tezgahları vazgeçilmez bir aksesuardır. Vaazlardan sonra gruplar ya da ibadete katılanlar kilisenin bu tarz toplantılar için toplanılan bir bölümünde bir araya gelerek bir şeyler içerler. Evanjelistler için bu içecek likör iken Baptistler, Metodistler ve lex Luteranlar kahvenin gerçek bir nimet olduğu konusunda hemfikirdirler.

    Ancak kafeinli kutsanmaya giden yol her zaman dümdüz değildi. 16.  yüzyıla geri döndüğümüzde Yahudi düşmanı papazlardan oluşan bir grup Papa VIII. Clement’e giderek “Şeytanın İçeceği’’ dedikleri kahveyi yasaklamasını istediler. Papa “Hemen değil” diyerek kendisine bir fincan kahve getirilmesini istedi. Yedinci fincanından sonra ve Danimarkalı yaşlı ve ılıman Papa sandalyesinden kalkarak “Şeytanın bu içeceği o kadar lezzetli ki sadece kafirlerin kullanmasına izin vermemiz çok yazık olur. Neden onu vaftiz ederek şeytanı aldatmıyoruz!” deyiverdi.. (Gerçek bir hikayedir)

    Ve sevgili kahve severler, daha da iyisi var. İşte sizin için bir gerçek anekdot daha:

    1683’te Osmanlı’nın Viyana Kuşatması’nı müteakip Marciano d’Aviano adındaki bir Fransiskan rahibin Osmanlının geride bıraktığı kahve çekirdeklerini çok acı bulduğu için yapımında içine süt ve şeker ekleyerek Cappuccino’yu bulduğu rivayet edilir. Ek olarak “Frappuccino” kelimesinin de Cappuccino Rahiplerinden geldiği söylenmektedir.

    Din ve Kahve

    Görebileceğimiz gibi din ve kahve ilişkisi pilavla az kuru fasulye ilişkisi gibidir. Tek istisnası burada kahveden bahsediyor olmamız. O sebeple favori içeceğinize eşlik eden bir dinsel deneyim yaşadığınızda ona eşlik eden tarihsel gelişimi de bir düşünün. Eğer bazı maceracı sufiler 13. yüzyılda yaptıklarını yapmamış olsalardı, siz şu anda oturup bir bardak sıcak ….. çayınızı içiyor olacaktınız. Allah korusun! 😊

    Deniz Gündüz