Etiket: seyahat

  • Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Kimileri için seyahat etmek bir tutkudur. Ancak geriye dönüp baktığınızda, bu tutkunun ne zaman içinize işlediğini hatırlıyor musunuz? Bunun cevabı çocukluğunuzda saklı aslında. Belki aileniz, belki öğretmenleriniz bilerek ya da farkında olmadan aşıladılar size bunu. Belki de çocukken duyduğunuz, gördüğünüz ya da tattığınız bir şey sizi şu an olduğunuz kişiye dönüştürdü. Her halükarda o kırılma noktasını keşfedebilmek için çocukluğunuza inmeniz gerekiyor. Bu yazıyı okuyunca neden çocuklara seyahat kültürü aşılamamız gerektiğini daha iyi anlayabiliyoruz. O halde kolları sıvayalım ve başlayalım.

    1 – Hafta Sonları Ailece Bisiklet Turuna Çıkın

    Öncelikle ailece hareket etmeniz gerektiğinin bilincinde olmalısınız. Arkadaşlarıyla da oldukça eğlendiğini düşünebilirsiniz, öyle de zaten. Ama inanın sizlerle bir şeyler yapmaktan daha büyük keyif alıyorlar. Ailece bisiklet turuna çıktığınızda, farkında olmadan çocuğunuzla kaliteli zaman da geçiriyorsunuz aslında. Bisiklet, onun için hem ekstrem bir şey hem de “gezmek” demek şeyin sadece AVM’lerden ibaret olmadığını gösteren bir simge. Bunu rutin haline getirdiğinizde çocuğunuzun ruh halindeki değişimi siz de fark edeceksiniz. Bir çocuğa seyahati sevdirmek için, önce bisikleti sevdirmek gerekiyor.

    2 – Onu Seyahat Kitapları ve Filmleri ile Tanıştırın

    Çocuğunuzun yaşına göre internetten yapacağınız küçük bir araştırma ile ona uygun kitapları ve filmleri bulabilirsiniz. Keşfetmenin ne denli keyifli bir şey olduğunu ona göstermenin en kolay yollarından ikisi bunlar. Jules Verne ile büyüyen nesil, ne demek istediğimizi çok iyi anlıyordur. İranlı yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık isimli kitabı da, çoğu çocuğun içindeki keşfetme duygusunu tetiklemiştir. Teması ağaç evler, izcilik, kamp, macera ve ailece seyahat içeren eğlenceli filmler izleterek de bunu aşılayabilmeniz mümkün.

    3 – Her Hafta Bir Saat Belgesel İzletin

    Bir çocuk için kulağa oldukça sıkıcı geliyor. Bu alışkanlığa ne kadar erken başlatırsanız o kadar iyi olur. Eline bir iPad veya akıllı telefon verdiğiniz an, iş içten çoktan geçmiş olacak. Ancak hiçbir şey için geç değil sözünü hatırlayın. Haftada 1 saat uzun bir zaman değil. Onun ilgisini çekebilecek herhangi bir belgesel olabilir. Uzay belgeseli, deniz belgeseli, doğa belgeseli ya da ülke belgeselleri… Aklınıza gelebilecek başka bir belgesel. Bazı belgesel kanallarının çocuklara yönelik programları oluyor mesela. Hatta direk çocuklar için belgesel kanalları da var. Bunu mutlaka yapın. Böylece onun merak duyma duygusunu geliştirmiş olursunuz.

    4 – Bir Seyahat veya Bilim Dergisine Abone Edin

    Bunu onun adına yapmanız çok daha iyi olur çünkü kendi ismine bir kargo geldiğinde oldukça heyecanlanacaktır. Bu konuda National Geographic Kids, Atlas Çocuk ve Bilim Çocuk dergilerini oldukça başarılı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Ayrıca verdikleri promosyonlar da onlar için bir hayli ilgi çekici oluyor. Her ay kapısına gelen bu tarz bir dergi, onun öğrenme isteğini perçinleyecek ve her geçen gün merak duygusuna engel olamayacak. Ve artık dergilerde fotoğraflarını gördüğü o yerlerde kendisini hayal etmeye başlayacak.

    5 – Birlikte Doğa Yürüyüşlerine Çıkın

    Her şeyden önce bir çocuğa doğa bilinci aşılamak son derece önemli. Farklı bitki türleri ve hayvanların doğal yaşam alanını yakından tanıması için mümkün olduğunca birlikte doğa yürüyüşleri yapmanızı tavsiye ediyoruz. Tabiat ananın, insanlık için ne kadar değerli olduğunu ve neden doğayı korumamız gerektiğini ona öğretmek açısından bundan daha güzel bir fırsat olamaz. Şehrin içerisinde küçük bir yeşillik alan bile olsa, bu onun keşfetme arzusunu daha da körükleyecektir.

    6 – Kamp Yapın

    Çocuğunuz bir gün büyüyecek ve küçükken sizlerle yaptığı kamp maceraları hafızasından hiçbir zaman silinmeyecek. Ve bir gün gerçek bir kamp bağımlısı olacak. Bu ona, doğada zorlu şartlarda hayatta kalmayı ve yaşamak için doğayı olabildiğince daha az tahrip etmeyi öğretecek. Doğanın sesini dinleyecek. Cesareti artacak. Ona ufak-tefek işler yaptırdığınızda, kendisinin de önemli olduğunun farkına varacak. Kamp, bir çocuğa seyahat kültürünü aşılamaktan çok, onun müthiş bir özgüvenle yetişmesini sağlayacak.

    7 – Mutlaka Bir Spor Dalıyla İlgilenmesini Sağlayın

    Spor salonları gibi 4 duvar arasından ziyade, açık havada yapacağı spor dallarına yönlendirmeniz bu noktada daha doğru olur. Ancak burada mevzu bahis seyahat kültürü aşılamaksa eğer bunlar, kayak, sörf, yüzme, at binme, olta balıkçılığı gibi çeşitli bedensel ya da zihinsel sporlar olmalı. Bu sayede hem kondisyon ve zihinsel gelişimini hızlı sağlamış olacak hem de evden çıkmak için her zaman bir bahanesi olacak. Doğa yürüyüşü ve bisiklet de, imkanınız yoksa ilgilenmesini sağlayabileceğiniz birer spor dalı olarak aklınızda kalabilir.

    8 – Ailece Arabayla Seyahate Çıkın

    Daha doğrusu, olabildiğince arabayla seyahat etmeye çalışın. Ailece arabayla seyahate çıkmak, ona izlediği filmlerdeki sahneleri hatırlatacağından heyecanı fazlasıyla artacaktır. Yol üzerinde göreceği farklı manzaralar, tadacağı çeşitli lezzetler ona yaşadığı dünyanın büyüklüğünü algılamasına yardımcı olacak. Ayrıca uzun bir yolculuğun ardından vardığınız yerin güzelliği, yolculuk yapmayı ona daha da fazla sevdirecek. Ancak tüm bunları aşılamak için bu yolculuğa gündüz vaktinde çıkmanız gerektiğini belirtmek isteriz.

    9 – Ona Sorumluluklar Yükleyin

    Konumuz seyahat kültürü aşılamak olduğu için, bunu çağrıştıracak sorumluluklar olmalı. Mesela, kendi valizini hazırlaması, kendi valizini kendisinin taşıması, uçak ya da otobüs biletine sahip çıkması gerektiği gibi sorumluluklar verin ona. Bu kendisini önemli hissettireceği gibi, çıkacağınız seyahate karşı daha da heyecanlanmasını sağlayacaktır. Farkında olmayabilirsiniz ancak şu çok önemli; giderken onu da yanınızda götürmüyorsunuz, birlikte bir seyahate çıkıyorsunuz. Bu ikisi arasında inanın çok fark var.

    10 – Hayvan Sevgisi Aşılayın

    Bunu hayvanat bahçelerine götürerek yapmayın tabi. Olabildiğince hayvanları kendi doğal yaşam alanlarında görmesine yardımcı olun. Elbette ki kanguruları görmek için Avusturalya’ya gidecek imkanı bulamayabilirsiniz, ancak sıcak bir kek yapıp birlikte kanguru belgeseli izleyebilirsiniz. Hatta evde hayvan besleme olanağınız varsa bunu kesinlikle yapın. Ama pet shoplardan satın alacağınız bir hayvan olmamalı bu. Daha çok sahiplenmeye çalışın. Gerçek hayvan sevgisini bu şekilde aşılayabilirsiniz.

    11 – Tarihi Sevdirin

    Bir çocuğa tarihi sevdirmek dünyanın en zor şeylerinden biri olsa gerek. Bunu nasıl yapabileceğinizi merak ediyorsanız hemen önerilerimizi sıralayalım; yaz tatillerinizi plajlarla sınırlamayın mesela. Antik kentleri de keşfedin birlikte. Gittiğiniz yerin kalesine çıkın. Yaşadığınız şehirdeki ya da gittiğiniz yerdeki önemli müzeleri gezdirin. Ve bir yandan da orada neden bulunduğunuzu ve geçmişte orada nelerin yaşandığını bir hikaye anlatır gibi anlatın ona. Ona tarihi sevdirmeyi başarabilirseniz, zaten bir zaman sonra kendi keşif rotalarını kendisi çıkarmaya başlayacaktır.

    12 – Ona Bir Harita Hediye Edin

    Küçük yaşta bir çocuk haritayı ne yapacak demeyin. Farkında olmayabilirsiniz ama harita, küçük çocukları gerçekten de heyecanlandıran bir şey. Mesela harita üzerinde ülke ve şehir bulmaca gibi eğlenceli oyunlar oynayabilirsiniz. Siz o oyunu oynarken dikkat edin, size ülkeler, şehirler, okyanuslar, diller, insanlar hakkında çok sayıda soru soracak. Her birine sabırla cevap verin. Ara ara onu gözlemleyin, boş zamanlarında haritasını incelediğini fark edeceksiniz.

    13 – Kısa da Olsa Bir Yurt Dışı Programı Yapın

    Hayat şartlarından dolayı herkesin böyle bir imkanı olamayacağının farkındayız. Sadece elinizden geldiğince bunu yapmaya çalışın. Çocuğunuzun farklı kültürleri tanıması için bu gerekli. Ayrıca uçak deneyimi yaşaması için de güzel bir fırsat. “Çok gezen mi çok okuyan mı” mottosuyla hareket etmeye özen gösterirseniz, çocuğunuza çok kısa bir sürede seyahat kültürünü aşılamış olacaksınız. Sonraki yurt dışı rotasını kendisinin belirlemesini de isteyebilirsiniz. Dünyanın bir ucunu söylemediği sürece sorun yok. 🙂

    14 – En Önemlisi; Para Biriktirmeyi Öğretin

    Bu gerçekten çok ama çok önemli. Sadece seyahat kültürü aşılamak için değil, hayatın her alanında bu gerekli. Ancak ona bir seyahat kumbarası yaparsanız, bu onun önemini ileride daha iyi anlayacaktır. Bir sonraki seyahat için ya da seyahatinde kullanabileceği bir şeyi satın alması için para biriktirmesini isteyebilirsiniz. Ya da gideceğiniz yerdeki kişisel harcamalardan kendisinin sorumlu olduğunu da söyleyebiliriz. Arkadaşlarına gezdiği yerlerden kendi harçlığından biriktirdiği parayla hediyeler almasını da sağlayabilirsiniz. Sonuçta para biriktirirken de, harcarken de sizin yönlendirmelerinize ihtiyaç duyacak.

    15 – İngilizce Dersini Sevdirin

    En az tarihi sevdirmek kadar zor olduğunu düşünebilirsiniz bir çocuğa İngilizce dersini sevdirmenin. Ancak en az seyahat etmek kadar heyecan verici bir ders İngilizce. Dil öğrenmenin kendisini dünya vatandaşı gibi hissettirdiğini görünce belki ileride kendi isteği ile ikinci ya da üçüncü bir yabancı dili de dağarcığına ekleyebilir. Neden olmasın? Bu sayede yurt dışı seyahatlerinde asla zorlanmayacağını bilir ve herkesle iletişim kurabilecek olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamış olur.

    16 – Mümkün Mertebe Her Şey Dahil Sistemlerden Uzak Durun

    Seyahat ile tatil farklı şeyler olduğundan, bu noktada her şey dahil sistemlerden sıyrılmanız gerekiyor ne yazık ki. Oldukça konforlu ve kimi zaman uygun fiyatlı olabiliyorlar, evet. Hatta çocuklar için de ideal ortamlara sahipler. Ancak konfor alanından çıkmak deyimi burada devreye giriyor. İyi bir şeyler başarmak için bir takım fedakarlıklarda bulunmalısınız. Her şey dahil sistemlerde bol bol yemekten, yüzmekten ve yatmaktan başka bir şey öğretemezsiniz çocuğunuza. Eğer çocuğunuzun ufkunu genişletmek istiyorsanız, her şey dahil tatillerinize bir süreliğine ara vermeniz gerekiyor.

    Bonus: Belli Bir Yaşa Geldiğinde Tek Başına Seyahate Çıkmasını Destekleyin

    Belki de en can alıcı şeylerden biri de bu. Herkesin hayalini kurduğu, yapabilenlere imrenerek baktığı fakat çoğu kişinin de cesaret edemediği bir şey tek başına seyahate çıkmak. Fakat onca şeyi bunun için yapmıyor muydunuz zaten? Bir gün karşınıza gelip, size 1 ay sürecek bir Güney Amerika seyahatinden bahsettiği zaman karşısında donup kalmamalı, tam tersine onu desteklemelisiniz. Bunu da ona ufak yaşlarından itibaren hissettirmeniz gerekiyor. Çocuğunuz, kendisine güvenildiğini bilerek büyümeli. Tek başına ya da arkadaşlarıyla fark etmez, siz olmadan bir şeyleri başardığını ve kendi sınırlarını kendi çizebildiğini görmesi gerekli. Bunun için de özellikle manevi desteğiniz çok önemli.
    KAYNAK:
  • Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine

    Stephen King’in Neredeyse Her Kitabına Mekân Olan Eyalet: Maine

    Bir Stephen King kitapları hayranı olarak Ekşi Şeyler web sitesinden Maine ile ilgili çok beğendiğim bir yazıya web sitemde yer vermek istedim. Yaşamak istediğim yerlerden biri Maine bu arada 😊

    —————————————-
    maine ile stephen king birbirinden ayrılamaz ve ikisi birbirinden ayrı düşünülemez
    belki de maine’in uçsuz bucaksız ormanlarından çıkan odun ürünlerini saymazsak eyaletin en büyük ihraç kalemlerinden biri stephen king kitaplarıdır. 1 milyon nüfuslu ve ufak ve şirin eyalet stephen king’in doğup büyüdüğü, hemen hemen tüm kitaplarının geçtiği yerdir. stephen king’in çoğu kitabı bu eyaletin küçük kasabalarında geçtiği için bir zamanlar en büyük hayallerimden biri maine eyaletine gidip birkaç hafta takılmak, bir yandan o toprakları gezerken bir yandan da stephen king’in kitaplarını sindire sindire okumaktı. bu gezinin sonucu olarak kaleme aldığım bu yazıda maine ile stephen king’i harmanlayarak anlatmaya çalışacağım.
    maine 1 milyonluk nüfusuyla abd’nin en küçük eyaletlerinden biri. aslında bu eyalete “oregon’un doğu yakasındaki kuzeni” diyebiliriz zira aynı oregon gibi okyanus kıyısında, neredeyse tamamen ormanlarla kaplı ve huzur dolu olan bu eyaletin (tesadüf bu ya) en büyük şehrinin ismi de aynı oregon’daki gibi portland. bu yüzden bende maine eyaletine karşı daha oraya gitmeden ayrı bir sempati oluşmuştu.
    portland’da birkaç gün kaldıktan sonra stephen king’in ruhunu yakalamak için eyaletin küçük kasabalarına geçtik
    kasabalar tam da beklediğim gibiydi. viktorya tarzı ahşap evler, her kasabada 1-2 benzinci olması ve bu benzincilerin de 150 yaşında dedeler tarafından işletilmesi, yol kenarlarındaki bazıları terk edilmiş olan “diner” tarzı metalik restorantlar, yıllara ve soğuk iklime yenik düşerek çürümeye yüz tutmuş 50-60 kapasiteli beyaz ahşap kiliseler, neon ışıklarla vizyondaki filmlerin isimlerinin yazıldığı ve sadece 2-3 salondan oluşan ufak sinemalar, etrafta bahçelerinin çimlerini kesen yaşlı amcalar, her rüzgarda gıcırdayarak kendi dillerinde türkü söyleyen ahşap oteller, trafikte hala görülebilen 1970 ve 1980’li yıllara ait eski model arabalar, bazı evlerin bahçelerinde aylar önceki cadılar bayramından kalma olan ve belli ki üşengeçlikten temizlenememiş dekorlar ve süslemeler, sarı okul otobüsleri ve daha neler.
    aman tanrım, her an bir yerden carrie çıkıp gözleriyle beni süzecek ve etraftaki binalar yanmaya başlayacak gibi bir his hâkim. ufak bir mezarlığın önünden geçerken aklıma hayvan mezarlığı ve orada yatan yarı rahmetli hayvanlar geldi ve dinlere inanmamama rağmen ruhlarına fatiha okuyasım geldi. bir ara telefonum çaldıysa da cell kitabında olanlar aklıma geldiği için cevap vermeye cesaret edemedim. uzaklarda bir yerde tepenin tekine oturup kasabaya hakim bir noktaya yerleşmiş olan eski ama görkemli bir malikane gözüktü ve aklıma salem’s lot kitabındaki vampir evi geldi.
    okyanustan gelen esinti ve bunun etkileri yüzünden orada kaldığımız zamanın yarısında ortam şişliydi ve bu da ortamın gizemini arttırdı. ortamdaki hava, o karanlık atmosfer, insana huzur vermesi gerekirken içini kemiren sessizlik ve sakinlik, sanki her an bir yerlerde bir şeyler olacakmış da fırtına öncesi sessizlik yaşanıyormuş gibi bir hava…
    ilk gece kaldığımız otel 1920’lerde inşa edilmiş ve eyaletteki hemen hemen tüm binalar gibi ahşaptan oluşuyor. burası aynı oregon gibi geçimini odunculukla sağladığı için tüm binalar ahşaptan yapılmış. otelin lobisine girerken “perili otel” esprisi patlayayım dedim ama bu klişe espriyi sırada benden önce bekleyen 40 yaşlarında sakallı bir abi patlatınca susup kalmak zorunda kaldım. meğer her 5 müşteriden 4’u zaten o espriyi yapıyormuş. hatta otel de bunu ticari kara çevirebilmek için üzerinde perili köşklere ait bilgiler olan broşürler bastırmış ve lobide bu broşürler dağıtılmaya başlanmış.

    her yerde stephen king’in ve onun yarattığı korkunç karakterlerin ruhları dolaşıyor

    ufak kasabalardaki yerel sinemalarda stephen king’in kitaplarından yola çıkarak çekilen filmler gösteriliyor. bir çok yerde stephen king’in kitaplarındaki karakterlerin hediyelik eşyaları, oyuncakları, posterleri satılıyor.
    yerel restoranlar paso “stephen king de bizde yiyor abi” geyiği çeviriyor. belki de doğrudur. sonuçta adam çok büyük olmayan bir şehirde yaşıyor ve altı üstü 10-15 tane kaliteli restoran var. adam belki her dışarı çıkışında bunlardan birine gidiyordur ve bunlardan birinde yemek yiyen birinin onunla karşılaşma ihtimali yüksektir. garsonlar zaten adamdan bahsederken adeta kankalarıymış gibi konuşuyorlar.
    her şeyi bir kenara bırakırsak %97’sı orman arazisi olan ve bu alanda abd’deki tüm eyaletleri geride bırakan maine muhteşem güzellikle bir eyalet. her ne kadar eyalet buram buram stephen king koksa da içinizin korkudan çok huzurla dolacağını garanti ederim. maine kesinlikle oregon’dan sonra en sevdiğim eyaletler listesine girmiş durumda. abd’nin doğu yakasını pek sevmesem de burayı ileride mutlaka yeniden ziyaret edeceğim. bir sonraki gelişimde en az 1-2 ay kalmayı planlıyorum.”

    KAYNAK: https://eksiseyler.com/stephen-kingin-neredeyse-her-kitabina-mekan-olan-bir-garip-eyalet-maine

  • Dublin: Avrupa’nın En Yeşil, En Sarhoş ve En Komik Başkenti!

    Dublin: Avrupa’nın En Yeşil, En Sarhoş ve En Komik Başkenti!

    Dublin’e hoş geldiniz! Burası Vikinglerin “birazcık içelim” diye kurduğu, sonra da bir daha kalkamadığı şehir. BBC bir ankette “Avrupa’nın en iyi başkenti” seçmiş, İrlandalılar da “tabii ki ya, başka kim olacak?” diye Guinness’lerini tokuşturmuş. Her yıl 4 milyon turist geliyor, çoğu “bir pint içeceğim” diye gelip 47. pintte pasaportunu pub’da unutup kalıyor. Şehir o kadar yeşil ki, Google Maps bile bazen “burası orman mı?” diye karıştırıyor.

    Pint dediğimiz şu meşhur İrlanda bira bardağı! 🍺

    Resmi tanımı: 1 pint = tam 568 ml (yarım litre değil, biraz daha fazla). Yani klasik Türk bira şişesi 500 ml ise, pint bardağına döktüğün zaman “biraz eksik geldi la” diye düşünüyorsun, ama tam tersi; pint daha büyük!

    Dublin’de pub’a giriyorsun, barmen soruyor: “A pint of Guinness?” Sen “evet” diyorsun → önüne geliyor o kocaman, siyah, krema gibi köpüklü dev bardak.

    Neden pint bu kadar önemli?

    • İrlandalılar birayı “half pint” (yarım pint = 284 ml) içmeyi ayıp sayıyor.
    • “Bir bira” demek otomatik “bir pint” demek.
    • Eğer “half pint” söylersen barmen sana acıyarak bakıyor, “turist bu” diye içinden geçiriyor.

    Kısacası: Dublin’e gittiğinde “bir bira” deme, doğrudan “a pint of the black stuff” de (Guinness’e öyle diyorlar), hemen local olursun.

    Özet tablo:

    • Türk bira (şişe): 330 ml veya 500 ml
    • Pint (İrlanda/İngiltere standardı): 568 ml → tam bir “adam gibi bira”
    • Senin mide: 3 pintten sonra “abi yeter” diyor
    • İrlandalıların midesi: 8-9 pintten sonra “one more for the road?” diyor

    Dublinliler? Dünyanın en tatlı manyakları. Yolda 5 kere “Are ye alright there?” diye soruyorlar, sen de 5. seferde “Hayır ya, kayboldum” diyorsun, adam seni evine götürüp annesiyle tanıştırıyor. Euro 2016’da İrlanda taraftarları metroda bir bebeğe ninni söylemişti ya? İşte o ruh burada 7/24 aktif. Oscar Wilde, James Joyce, Samuel Beckett burada doğmuş; şehir o kadar edebiyatçı ki, barda oturan adamın biri sana hayat hikâyesini anlatırken fark etmeden roman yazmış olabiliyor.

    Akşam 5’ten sonra şehir kapanıyor… diye bir yalan yok! Pub’lar açılıyor! Temple Bar’a gidiyorsun, kapıda “Hoş geldin, cüzdanını teslim et” yazıyor (çünkü bir pint Guinness 2025’te €8-9). Ama değer mi? DEĞER! Çünkü canlı müzik var, herkes şarkı söylüyor, sen de 3. biradan sonra “Danny Boy”u İbrahim Tatlıses gibi yorumluyorsun, kimse garipsemiyor.

    Kısacası Dublin: Tarih var, teknoloji devi var (Google, Facebook burada, muhtemelen senin verilerini bir pint’e satıyorlar), doğa var, ama en önemlisi “craic” var. Craic ne mi? Google’layın demeyeceğim, gelin yaşayın, çünkü Türkçe karşılığı yok – en yakın deyim “kafası güzel eğlence” ama o bile yetmiyor.

    2025 Dublin Hayatta Kalma Rehberi

    • Ne zaman gidilir? Yazın asla! Çünkü herkes orada, fiyatlar uçmuş, Temple Bar’da bir bira almak için sıraya giriyorsun, sırada 3 Türk buluyorsun, muhabbet başlıyor, gece bitiyor. En kral zaman: Nisan-Mayıs ya da Eylül-Ekim. Hava “eh işte”, turist yok, oteller “lütfen gelin” diye yalvarıyor. 17 Mart St. Patrick? Gitmeyin. Gitmeyin çünkü oteller 2024’te doldu, 2025 için 2023’te rezervasyon yaptırmanız lazımdı. Yeşil bira içip yeşil kusmak istiyorsanız gidin tabii, biz karışmayız.
    • Vize olayı Türküz diye Schengen yetmiyor, İngiltere vizesi yetmiyor, ayrı İrlanda vizesi lazım. Konsoloslukta “Guinness seviyor musunuz?” diye sormuyorlar ama sorsalar geçerdik.
    • Uçak bileti THY direkt uçuyor, 4,5 saat. Pegasus genelde direkt uçmuyor Dublin’e (ya da uçuyorsa çok nadir). O yüzden Sabiha Gökçen’den biniyorsun → 2-3 saat aktarma yapıyorsun (genelde Stansted, Charleroi ya da başka bir tuhaf Avrupa havaalanı). Uçak iniyor, sen uykusuzsun, aktarma stresiyle zaten zombi gibisin… Kapıdan çıkarken etrafa bakıyorsun:
      • Her yer yeşil,
      • Herkes İngilizce konuşuyor ama aksan garip,
      • Biralar dev gibi,
      • Sen de “Ulan burası Dublin miydi yoksa Londra’da mı indim?” diye şüpheye düşüyorsun. Çünkü aktarmalı uçmaktan beynin yanmış, yön duygun sıfırlanmış. Klasik Pegasus yolcusu hali yani. ☠️
    • Havaalanından merkeze Taksi €40 istiyor, sen de “yürürüm” diyorsun, 2 saat sonra Phoenix Park’ta geyiklerle selfie çekiyorsun. Akıllı olan Aircoach’a biniyor (€10), 25 dakikada otelin önünde. Leap Card alın, yoksa otobüs şoförü sana İrlandaca küfür ediyor, sen de “teşekkürler” diyorsun çünkü çok kibarlar.
    • Konaklama Temple Bar civarında kalırsan gece 4’te biri kapına dayanıp İrlanda marşı söylüyor. St. Stephen’s Green civarı daha medeni. Hostel mi? 19 yaşında Avustralyalıların “mate have you ever tried vegemite?” muhabbetine hazır olun.
    • Günlük bütçe (2025 gerçekleri)
      • Sırt çantalı mod: €150 (hostel + market sandviç + bedava yürüyüş)
      • Normal insan modu: €250 (otel + pub yemeği + “bir pint daha alsana” tuzağı)
      • Zengin mod: €500+ (sen hâlâ bir pint ödüyorsun ama bu sefer VIP bölümde)
    • Yeme içme tüyoları Temple Bar = turist kasabı. 200 metre ileriye git, aynı bira €3 ucuz. Fish & chips ye, Irish stew ye, ama en güzeli: pub’da crisp (cips) söyle, bira ile ye, 5 kilo al ama mutlu öl. Kahvaltıda Bewley’s’e git, yoksa otel kahvaltısında “bu ne lan, fasulye mi yenir sabah sabah?” diye ağlarsın (evet yenir, alışıyorsun).
    • Ücretsiz eğlence Phoenix Park’ta geyikler var, ücretsiz selfie. Trinity College kampüsüne gir, “ben de öğrenciymişim” diye poz ver. National Museum ücretsiz, Kilmainham Gaol turu değil ama anlatılan hikâyeler o kadar dramatik ki, Oscar alabilir.

    Kilmainham Gaol (telaffuz: “kil-MEY-nım Ceyl” – yani “Kilmainham Hapishanesi”), Dublin’in en ikonik, en dramatik ve en “ağlayarak çıkılan” yeri!

    Kısaca ne mi? 1796’da açılmış, 1924’te kapanmış dev bir eski hapishane. Ama sıradan hapishane değil; İrlanda’nın bağımsızlık mücadelesinin kalbi burada atmış.

    Neden bu kadar ünlü?

    • 1916 Paskalya Ayaklanması’nın (Easter Rising) liderleri burada idam edildi. 14 lider (şairler, öğretmenler, doktorlar) duvarın önünde kurşuna dizildi. Bu idamlar o kadar tepki çekti ki, İrlanda halkı “Yeter ulan!” deyip İngilizlere karşı ayaklandı ve bağımsızlık yolunu hızlandırdı.
    • İrlanda İç Savaşı’nda da hem Cumhuriyetçiler hem karşı taraf burada hapsedildi (hatta bir ara kendi vatandaşlarını kendi vatandaşları infaz etti, tam dram filmi).
    • Açlık grevleri, hücre cezaları, çocuklar bile hapsedilmiş (7 yaşında ekmek çaldı diye!).

    İçeride ne görüyorsun?

    • Soğuk, dar, ürkütücü hücreler (gerçekten tüylerin diken diken oluyor).
    • İdam avlusu (o duvarın önünde fotoğraf çektiren herkes 3 saniye sonra sessizleşiyor).
    • Hapishane müzesi: mektuplar, son yemek tabakları, idam belgeleri…
    • Rehberli tur zorunlu (ve rehberler o kadar iyi anlatıyor ki, Oscar’lık performans).

    Pratik bilgiler (2025)

      • Giriş: €8-12 (yetişkin), ama mutlaka online önceden bilet al! Yoksa kapıda “sold out” yiyorsun.
      • Tur süresi: 1 saat, İngilizce (bazen İrlandaca ama turistler için İngilizce).
      • Yer: Dublin merkezden Luas (tramvay) ile 10 dk veya yürüyerek 30-40 dk.
      • Yanında mendil bulundur: Erkekler “gözüme toz kaçtı” diyor, kadınlar direkt ağlıyor.
    • Son Dublin uyarıları
      • Yanınıza yağmurluk alın, yoksa 10 dakikada ıslanıp “ben niye geldim buraya?” diye ağlıyorsunuz.
      • Her “How’s it going?” sorusuna “Grand!” diye cevap verin, İrlandaca öğrenmiş gibi hissedersiniz.
      • Bir pub’da “the next round is on me!” derseniz, ertesi gün böbreğinizi satmak zorunda kalabilirsiniz.

    Dublin’e gel, bir haftalığına İrlandalı ol, çıkarken bavuluna 3 kilo fazladan mutluluk ve 27 yeni “arkadaş” yükle. Sláinte (şerefe demek, şimdi sen de İrlandalısın)! ☘️🍺😂

    Nilay Gündüz

  • Hızlı Ve Uzun Süreli Schengen Vizesi Nasıl Alınır?

    Hızlı Ve Uzun Süreli Schengen Vizesi Nasıl Alınır?

    Schengen vizesi yani nam-ı diğer şengen vizesi nasıl alınır?

    Bunu elbet bilirsiniz ya da bilmeseniz de size bir şekilde öğretirler. Seyahate niyetlendiğinizde yığınla evrak, bürokrasi, koşturmaca… Masraf, hiç kolay değil. Bir de bu kadar uğraşıyla aldığınız Schengen vizesi kısa süreli olursa sevinsem mi üzülsem mi bilemez insan. Üstelik aniden çıkan fırsatları, promosyon turları kaçırmamak için hazırda bulunan Schengen vizesi gibi tatlısı da yoktur elbette. Peki, en hızlı Schengen vizesi nasıl alınır ya da uzun süreli Schengen vizesi almanın püf noktaları nelerdir?

    UZUN SÜRELİ SHENGEN VİZESİ NASIL ALINIR
    1 – Hep aynı ülkeye başvurmak (Schengen sizin pek çok Avrupa ülkesinde dolaşmanıza izin verse de en az bir kez aldığınız ülkeye girmelisiniz)
    2 – Schengen vizenizin süresi ne olursa olsun ilk girişinizi aldığınız o ülkeye yapmak sizin bir daha seferki en büyük referansınızdır. Sözünde duran bir kişi olduğunuzu gösterir. Bu da sizin bir sonraki vizede daha uzun alma ihtimalinizi güçlendirir.
    3 – Mali durumunuzu eksiksiz, geniş ve bolca göstermek. Bu konuda banka hesabı, tapu, ruhsat, mal, mülk, emekli cüzdanı ne var ne yoksa gösterin ya da güçlü bir sponsor belirtin. Sizi çulsuz sanmasınlar.
    4 – Emekli iseniz şansınız biraz daha fazla. Özellikle Yunanistan ve Fransa, emeklilere uzun vize verme konusunda oldukça bonkör olabiliyor.
    5 – Çalışıyorsanız firmanızın iyi tanınır ve güvenilir olması çok etkili ve sizin  firmada çalışma süreniz elbette. 3 aydan kısa süre o firmada çalışıyorsanız pek şansınız olmaz. Uzun süre çalıştığınız firmadan çıkmadan Schengen’e başvurup bir kenara koyabilirsiniz.
    6 – Ticari vize başvurusu yapmak… İnternetten gideceğiniz ülke için birkaç fuar bileti veya ücretsiz davetiye ayarlayıp ticari Schengen vizesine başvurmak da vize sürenizin uzun olması için iyi bir ipucu.
    7 – Değişik tarihlerde yapılmış uçak ve otel rezervasyonları da “bak gidicem dönücem ama işim bunla bitmiyor ki canım” demenin bir başka yolu. Çok uçmamak kaydıyla uzun tarihli vize almanızda oldukça faydalı bir yöntemdir.
    8 – Asla hiçbir ülkeden ret yememelisiniz. Pasaportunuzda “ret” damgası varsa değil uzun, kısa süreli Schengenvizesi bile alamayabilirsiniz. Bu durumda ret edilmiş pasaportu çamaşır makinenizin ön yıkamalı uzun programında bir güzel yıkayın. Aaa o ne? Okunmaz hale mi gelmiş. Haydi bakalım Emniyet Müdürlüğü’nden tertemiz yeni bir pasaport çıkartmaya. Hem de hiç retsiz pırıl pırıl : )
    9 – Vize müracaatınıza daha evvel uzun süreli vize almış bir yakınınızla birlikte başvurmak… O vizesini yenilerken sizin de araya karışıp onunla aynı süre vize almanız işten bile değil. Ne demişler komşuda pişer, bize de düşer.
    10 – Daha evvel ülkeye kaçak yollarla girmiş veya vizesi bittiği halde o ülkede kalmaya devam eden bir yakınınız varsa onu unutun. Asla hatırlamayın, hatırlatmayın. Onlar sorana kadar bahsetmeyin bile. Bu sizin için büyük bir eksi puan olacaktır. Hatta zamanında Avrupa ülkelerine çok fazla kaçak göç olduğundan doğum yerinizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde olması bile Schengen vizesi için büyük bir dezavantaj oluşturuyor. Maalesef adamlar, bunun hemşerisi kalmış bu da dönmez diye saçma bir düşünceyle kısa süreli vize veriyorlarmış (bence de çok büyük haksızlık).
    Tüm bunların yanı sıra, uzun süreli vize almak biraz da şansa bağlı. O sırda ülkenin ekonomik durumu, iki ülke ilişkileri hatta konsolosluktaki genel hava bile süreyi etkiliyor.
    Dilerim bir gün istediğimiz yere hiç vize sorunu olmadan gider gezeriz. Dilerim ülkemiz öyle güçlü, öyle prestijli bir ülke olur ki değil vize almak, aman şu kıymetli Türkler gelsin de ülkemizi şereflendirsin diye bekler hergeleler. Ama o zamana kadar tek yol Schengen.
    KAYNAK: Gezimanya
  • Kum Zambaklarını Koparmayın!

    Kum Zambaklarını Koparmayın!

    Her güzel gördüğümüz veya başka bir deyişle her sevdiğimiz şeyi kendimize isteme ediminin birçok yıkıcı sonucu da var. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle dolu olmasına rağmen insan olarak bazen “Hep daha fazlası” demekten kendimizi alamadığımız oluyor. Ve ne yazık ki her fazlasını isteme edimimiz iklim krizinin yıkıcı etkilerini deneyimlerken, “hadi bir taş da sen at” tadında bir yaklaşım! Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haber buna iyi bir örnek. Beğendiği bir bitki görünce onu koparıp, sahip olma dürtüsünün de tek örneği değil elbette. Sahilde görüp, çok beğendiği kum zambağını koparan ve evdeki saksısına ekmek istediğini iddia eden kadına kesilen cezanın miktarı da insanların duruma yaklaşımını değiştiriyor. Nesli tükenmekle karşı karşıya olan “kum zambağını” koparmanın cezası 109 bin 593 TL.

    Doğal yaşam alanı olan sahillerin birçoğunun plaj olarak kullanılması, sahillerdeki işletme sayılarının artması, artan kentleşme ve bitkinin koparılması nedeniyle kum zambakları tüm dünyada azalıyor! Her bir türün ekosistemin dengesi için vazgeçilmez olduğu bilgisiyle durumu değerlendirecek olursak, yok olmasına ramak kalan her bir canlı gezegenimize yeni bir yara açılması demek. İnsan faaliyetleri azalınca, “Dünya Limit Aşım Günü” bile ileri bir tarihe kendini atabiliyor. Elimizde böyle bir veri varken, tüketim alışkanlıklarımızdan taviz vermemekte ısrar etmek pek mantıklı görünmüyor. Bu nedenle ilk olarak yapmamız gereken şeylerin başında sadeleşmek ve sevdiğimiz/beğendiğimiz -illa ki sevmek zorunda değiliz- herhangi bir varlığın önce yaşam hakkına saygı duymak geliyor.

    Kum zambağının (Pancratium maritimum) biyolojik özelliklerine baktığımızda ise yaşama sıkıca tutunan ve barındırdığı şifayı paylaşan bir bitki olduğunu anlıyoruz. Temmuz-ekim ayları arasında çiçek açan kum zambakları, kendi kendine döllenen ve soğanlı bir bitkidir. Türkiye’de İstanbul, Bolu, Bartın, Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Kırklareli, Antalya, Mersin ve Adana’nın kumlu sahillerinde görülür. İçindeki alkaloitler ve flavanoidler; gıda, tekstil ve farmakolojik endüstrilerde kullanılmaktadır. Akdeniz ülkelerinde ve Karadeniz’in güney kıyılarında sıklıkla rastlanan kum zambağı tuza, kuraklığa ve sıcağa karşı dayanaklı bir bitkidir.

    Minos uygarlığına başkentlik yapmış Knossos antik kentindeki fresklerde yer aldığını öğrendiğimde ise bitki sembolizmini bir kez daha hatırladım. Minik bir parantez; zambak kelimesi (lily) Sümerce’de nefes, hayat gibi anlamlar taşır. Zambağın Antik Mısır’dan Antik Yunan’a kadar birçok kültürde barındırdığı derin bir bilgisi vardır. Kum zambağına dönecek olursam; eşleştiği mitlerden biri yeraltıyla eşleşen Persephone’dur. Tarım ve bereketin tanrıçası Demeter’in kızı olan Persephone yaşamının bir kısmını eşi Hades’in yanında yeraltında, bir kısmını annesi Demeter ile yeryüzünde geçirir. Kızı her yeryüzüne çıkarken baharı getiren Demeter, kızının yer altına inmesiyle toprağı soğutup, kışın -ölümün- gelmesini sağlar. Kum zambağının çiçekleri de açmayı bıraktığında bu durum havanın soğuyacağının habercisidir.

    Kum zambağına rastlayacak olursanız, doya doya seyredin ve illa ki bir anı istiyorsanız fotoğrafı çekin. Yaşamın çeşitliliğine engel olmayın!

    Kaynak: Researchgate

    Yeşilist / Ayça Ceylan

  • Avrupa’nın Yaşanacak En İyi Başkenti: Dublin

    Avrupa’nın Yaşanacak En İyi Başkenti: Dublin

    Tarihi, mimarisi, müziği, birası ve yeşiliyle Dublin, görünce ”Keşke burada yaşasam!!” diyeceğiniz nadir yerlerden. Kuzeyin büyüleyici topraklarında, tıpkı İtalyanlar kadar sıcak kanlı ve güler yüzlü insanların yaşadığı, mutluluğun şehri Dublin’e gelin birlikte göz atalım!

    Listemize bir soundtrack ile başlayalım, buyrunuz.

    Eski zamanlarda Viking yerleşimlerinin merkezi olarak kurulan Dublin, Orta Çağ’dan beri İrlanda’nın başkentidir.

    BBC’nin Avrupa genelinde 11.200 kişiye uyguladığı bir ankette, Dublin, Avrupa’nın yaşanacak en iyi başkenti, İrlanda ise Avrupa’nın en mutlu ülkesi seçilmiştir.

    Yılda dört milyondan fazla ziyaretçisiyle, Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’da en çok ziyaret edilen başkenttir.

     

    Şehrin hemen her noktası kartpostalları andıran, doğal güzellikler ile doludur. Eğer yeşili seven biriyseniz, Dublin’e aşık olmamanız için hiçbir sebebiniz olamaz!

    Sürekli size gülümseyen insanlar görürseniz şaşırmayın, zira Dublin’de insanlar alışık olmadığımız kadar kibar ve mutlu.

    Şehir aynı zamanda dünya edebiyatına da birçok unutulmaz isim kazandırmıştır. Oscar Wilde, James Joyce ve Samuel Beckett bunlardan sadece birkaçıdır.

    Google, Facebook, Yahoo, Pay-Pal, eBay, Linkedin gibi dünyanın en prestijli teknoloji firmalarının Avrupa merkezleri Dublin’de bulunur. Vardır elbet bir bildikleri…

    Saat 17.00’den sonra hemen hemen tüm Dublinliler Irish Pub’lara akın ederek sosyalleşir.

    Bira ve müzik bu şehrin olmazsa olmazıdır! İrish Pub’ların konumlandığı Temple Bar bölgesi Dublin’in en ünlü eğlenceli merkezidir. Temple Bar’da geçireceğiniz bir gecede kendinizi hiç bitmesini istemeyeceğiniz bir filmin içindeymiş gibi hissedebilirsiniz.


    Dublin’de yaşama fırsatınız hiçbir zaman olmayabilir. Ancak seyahat planlarınızı tekrardan gözden geçirmek isteyebilirsiniz! Bizden söylemesi, Dublin kesinlikle gidip görülmesi gereken şehirler listemizin zirvelerinde!

     

    Kaynak: ListeList / Serkan Mermer

  • İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’ndaki Yalıların Hikayeleri

    İstanbul Boğazı’nı süsleyen birbirinden güzel tarihi yalıların hikayelerini merak etmemek mümkün değil. Boğaz’ın iki yakasını birden süsleyen 600 yalıdan günümüze kadar yalnızca 150 tanesi aslını koruyabildi. Hayatta kalanların ise birbirinden ilginç hikayesi var.

    İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ Yayınlarından çıkan, Mahmut Sami Şimşek’in yazdığı “İstanbul’un 100 Yalısı” adlı kitabından derlenen bilgilere göre İstanbul Boğazı’ndaki bazı yalıların merak uyandıran hikayeleri var.

    Esma Sultan Yalısı

    1788 yılında Esma Sultan’a hediye edilen yalı, Mimar Sarkis Balyan tarafından yapıldı. Sultan I. Abdülhamid’in kızı Esma Sultan, Osmanlı tarihinde yönetime kazan kaldıran yeniçeriler tarafından saltanata aday gösterilmiş tek kadın olma özelliğini taşıyordu. Şık giyinmesiyle ünlü olan Esma Sultan, sosyete dünyasının gözdesi, İstanbul modasının bir numaralı ismiydi. 1915 yılında Osmanlı saray hanedanının mülkiyetinden çıktı. 1918’de Rum okulu, 1922’den itibaren ise tütün deposu olarak kullanıldı. 1950’li yıllarda marangozhane ve depo gibi işlevler gören Esma Sultan Yalısı, 1975 yılında büyük bir yangın geçirdi ve harap oldu. Uzun yıllar metruk halde kalan yalının iç mekanı 2001 yılında cam ve çelik kullanılarak yeniden yapılmıştır  Şu anda turistik olarak işletilen yalı, önemli davet, düğün ve kutlamalara ev sahipliği yapıyor. Yalı Ortaköy Camii’nin yanında yer alıyor.

    Hatice Sultan Yalısı

    Ortaköy sahilindeki yalı, Ali Saib Paşa’ya aitti. Paşanın vefatından sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından satın alınan yalı, V. Murad’ın en büyük kızı Hatice Sultan’a düğün hediyesi olarak verildi. Hanedanın yurt dışına sürülmesinden sonra bir süre yetimhane ve ilkokul binası olarak kullanılan yalı, 1972 yılından beri Yüzme İhtisas Kulübü’ne ait. Boğaziçi Köprüsü’nün ayakları çakılırken Hatice Sultan Yalısı’nın temelleri büyük zarar gördü ve yalı, denize doğru kaymaya başladı. Yalının ikiye bölünmek üzere olduğu ve kuzey yarısının denize yöneldiği fark edilince dört köşesine beton istinatlar yapılarak yalı yıkılmaktan ve yok olmaktan kurtarıldı. Şu anda 25 yıllığına otel olmak üzere kiraya verilen yalı, restore edilmeyi bekliyor. Hatice Sultan Yalısı, günümüze kadar sağlam olarak gelebilen tek hanımsultan yalısı olma özelliğini taşıyor.

    Muhsinzade Mehmed Paşa Yalısı

    Sultan III. Mustafa ve I. Abdülhamid dönemlerinde sadrazam olan Muhsinzade Mehmed Paşa tarafından yaptırılan yalı, İstanbul Boğazı’nın en büyük yalılarından birisiydi. Yalı bir süre kömür deposu, bir vakit de kum deposu olarak kullanıldı. Tam karşısında yer alan, bir zamanlar kömür deposu olan Kuru Çeşme Adası gibi yalı da bugün turistik tesis olarak kullanılıyor. Muhsinzade’nin Kuruçeşme’deki yaklaşık dört asırlık yalısı, 1940 yılına kadar ayakta kalabildi. 1980 yılında 22 varis, yalının arsasını sattı. 2006 yılında otel olan yalı, en küçüğü 80 metrekarelik 12 suit oda, açık ve kapalı yüzme havuzu ve kulüplerden oluşuyor.

    Emine Valide Paşa Yalısı

    Boğaziçi’nin en büyük yalılarından biri olan Emine Valide Paşa Yalısı, bir sahil sarayı olma özelliği taşıyor. Şu anda Mısır Konsolososluğu olarak kullanılan sahil sarayın yerinde önceleri Sultan 1. Abdülhamid devri şeyhülislamı Dürrizade Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısı bulunuyordu. 1781’de inşa edilen yalı, ikinci defa Sultan II. Mahmud’un sadrazamlarından Rauf Paşa tarafından yaptırıldı. Daha sonra Sultan Abdülaziz’in sadrazamlarından Ali Paşa tarafından da yenilendi. Ali Paşa’nın ölümüyle Sultan II. Abdülhamid Han yalıyı satın alarak Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi Hıdiva Emine Valide Paşa’ya hediye etti. Prenses Emine Hanım, İstanbul’da “Valide Paşa” olarak bilinirdi ve paşa unvanını alan tek kadındı. Bu unvanı kendisine veren Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Yalı üçüncü defa Emine Valide Paşa tarafından mimar Raimondo D’Aronco’ya yaptırıldı. 48 odalı yalının rıhtımı 76 metre uzunluğunda.

    Yılanlı Yalı

    Sultan 3. Selim zamanında inşa edilen yalının ilk sahibi Tavukçu Reis lakaplı Reisülküttab Mustafa Efendi’ydi. Bir boğaz gezisi sırasında bu yalıyı çok beğenip satın almak isteyen Sultan 2. Mahmud, Musahip Said Efendi’ye yalının kime ait olduğunu sorar, yalıda gözü olan Musahip Said Efendi, “Sultanım o yalı yılan kayalıklarının üzerine yapılmış, bu yüzden sürekli yılan çıkmakta.” diye söyleyip padişahı vazgeçirmiş. Bu yalandan sonra Musahip Said Efendi’nin de alamadığı yalının adı Yılanlı Yalı olarak kalır. 1964 yılı mayıs ayında çıkan yangında harem bölümü yanan yalının şu anda sadece selamlık kısmı ayakta. Yapının selamlık kısmının en üst katında bir de sakal-ı şerif odası bulunuyor. Yalı, 2001 yılında bir holding tarafından satın alındı.

    Mısırlı Yusuf Ziya Paşa Yalısı

    “Perili köşk” olarak da bilinen yalının sahibi, gemileriyle İtalya’dan Osmanlı’ya ticaret yapan, dönemin önemli tüccarlarından Yusuf Ziya Paşa’ydı. Paşa yalıyı Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa ile aralarındaki rekabete yorulabilecek bir nedenle Hıdiv Kasrı’ndan büyük olmasını istediği için 7 katlı kulesiyle birlikte 10 katlı yaptırmıştı. Rumeli Hisarı’ndaki köşkün inşasına 1910 yılında başlandı. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla inşaatı yapan ustalar askere alındı, çalışmalar yarım kaldı. O esnada paşanın ticaret gemilerinden ikisi batınca Paşa maddi sıkıntıya düştü, hatta iflasın eşiğine geldi. Bu sebeple tamamlanamayan ve boş kalan ikinci ve üçüncü katlar yüzünden bina, çevrede “perili köşk” diye anılmaya başlandı. Hakkında öyle hikayeler uyduruldu ki tadilat ve tamirat esnasında dahi işçiler çok defa Paşa’nın karısının hayaletini gördüklerini iddia ettiler. 1926 yılında Mısır’da vefat eden Yusuf Ziya Paşa’nın vasiyeti gereği köşkün kulesindeki en üst katının taşları sökülerek Mısır’a götürüldü ve bu taşlardan Yusuf Ziya Paşa’nın mezarı yapıldı. Paşa’nın vefatından sonra ailesi 1993 yılına kadar köşkte oturdu. Bu tarihte köşkü Basri Erdoğan satın alarak restorasyon çalışmalarına başladı. Ancak köşkün kullanılamaz durumda olduğu görülünce Anıtlar Kurulu’nun kararıyla ilk hali göz önüne alınarak yeniden yapıldı. 2002 yılında bir holding tarafından 25 yıllığına kiralanan köşkün dış görünüşü aynen muhafaza edildi, ancak içi tamamen değiştirilip modern bir şekilde dekore edildi.

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı

    Recaizade Mahmud Ekrem Yalısı, üç kahverengi binadan oluşan çok hoş bir yalı. Recaizade Mahmud Ekrem, bu yalıyı Servet-i Fünun ekolünün karargahı haline getirdiğinden, yalı yirminci asrın başlarında “Yazarlar Yalısı” olarak bilinirdi. Yalıyı Şişe Cam Fabrikası’nın ustabaşılarından Pigeon’un yaptığı, Recaizade’nin de yalıyı Pigeon’dan satın aldığı belirtiliyor. Devrin en meşhur ve kıymetli edipleri onun yalısında toplanır, edebiyat meclisleri kurar, edebi sohbetler yaparlardı.

    Afif Paşa Yalısı

    Yeniköy sahiline Boğaz’dan bakıldığında soldan 6. sırada bulunan Afif Paşa Yalısı, İstanbul Boğazı’nın en pahalı ikinci yalısı olma özelliğini taşıyor. Ahmed Afif Paşa Yalısı, Muhayyeş Yalısı ya da Kemal Uzan Yalısı, Boğaziçi’nin Avrupa Yakasında İstinye-Yeniköy arasında bulunan ve tahminen 1900-1910 yılları arasında inşa edilmiş yalıdır. Klasik boğaz yalıları tipinden farklı, eklektik beyaz, 4 katlı ve simetrik bir yapıdır. Her katının farklı stili, dört kulesi olan yalı ismini, ikinci sahibi Ahmet Afif Paşa’dan alır. Mimarı, Alexandre Vallaury’dir. Yalının arkasında korusu ve koru içinde yalının bir parçası olarak inşa edilmiş olan Afif Paşa Mehtabiye Köşkü adlı yalı köşkü bulunur. Başrolünde Müjde Ar’ın oynadığı, TRT yapımı Aşk-ı Memnu dizisi Afif Ahmed Paşa Yalısı’nda çekildi. Yalı, Bin Bir Gece dizisinin son sezonunda da kullanıldı. Yalının şimdiki sahibi Suzan Sabancı Dinçer.

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı

    Doktor Hulusi Behçet Yalısı, yalıdan ziyade daha mütevazi köşk modellerine benziyor. Çaycı İstapan Yalısı olarak da bilinen yalı, Behçet hastalığını bulan Doktor Hulusi Behçet’e aitti. Hulusi Behçet’in 1948’de vefatının ardından yalı 1991 yılında sanayici Necati Aslan’a satıldı.

    Şehzade Burhaneddin Efendi Yalısı

    Sultan II. Abdülhamid’in en sevdiği oğlu Şehzade Burhaneddin Efendi’ye ait olan yalı, dünyanın dördüncü, İstanbul Boğazı’nın ise en pahalı yalısı olma özelliğini taşıyor. Yalı, Kıbrıslı Yalısı’ndan sonra 60 metre ile Boğaz’ın en uzun rıhtıma sahip ikinci yalısı. 2015 yılında Katar Emiri Şeyh Temim tarafından satın alınan yalı, ikinci eşi Kraliçe Anoud’a hediye edildi. Yalının rıhtımı, 29 Mayıs 2009’da 10 bin grostonluk kereste yüklü geminin çarpmasıyla hasar gördü.

    Said Halim Paşa Yalısı

    Said Halim Paşa Yalısı, bahçesindeki iki aslan heykeli sebebiyle “Aslanlı Yalı” olarak da biliniyor. Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın da kiracı olarak kaldığı yalı, bir dönem sadece yabancıların girebildiği bir kumarhane olarak da kullanıldı. Tarihi yapı daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınarak tadilattan geçirildi. Ancak tadilat sırasında çıkan bir yangın, tarihi yapıya zarar verdi. Yalı, 1998 yılında tamamen yenilendi. Bir dönem Başbakanlık yazlık konutu olarak da kullanılan yalının şu anda bahçesi, restoran ve odalarının bir bölümü müze olarak kullanılıyor.

    Hekimbaşı Salih Efendi Yalısı

    Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ayaklarının dibinde, Otağtepe’nin eteklerindeki kırmızı yalı, Boğaziçi’nin en gözde yalılarından birisiydi. Osmanlı’nın son hekimbaşısı Salih Efendi’nin ilk sahibi olduğu yalı, Boğaz’da ilk sahibinden beri aynı ailenin elinde kalan az sayıda yalıdan birisiydi. İçindeki eşyaların da Salih Efendi’den kaldığı yalı, 7 Nisan 2018’de Malta bayraklı “Vitaspirit” isimli yük gemisinin çarpması sonucu ağır hasar gördü.

     

    Kaynak: Anadolu Ajansı

  • Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer

    Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer

    Herkesin hayalidir günün birinde işi gücü bırakıp dünya turuna çıkmak. En çok da masa başı çalışanlar uzun uzun görülmesi gereken yerlerin listesine bakıp iç geçirir. En sonunda, ben buraları görmeden bu dünyadan gitmeyeceğim diyenler, her şeylerini toplar, başlarlar dünyayı keşfetmeye. Kimileri tarih merakıyla yanıp tutuşur, kimileri doğanın bize sunduğu göz kamaştıran güzellikleri görmek adına, dağları bayırları arşınlar. Bu merak duygusuna bir de fotoğraf tutkusu eklenince, işte o zaman hayran olunası muhteşem kareler ortaya çıkar.
    Eğer siz de bir fotoğraf tutkunuysanız ve seyahate çıkmanın size çok şey kattığına inanıyorsanız, yepyeni yerler keşfetme olanağı bulacağınız bu yazıya mutlaka bir göz atın.

    1 – Jasper Milli Parkı / Kanada

    10.878 kilometrekarelik yüz ölçümüyle Kanada’nın en büyük eko parkı niteliğinde olan Jasper Milli Parkı, Alberta eyaletinde yer alıyor. İçerisinde ren geyiği, boz ayısı, kunduz, puma gibi vahşi hayvanların yaşadığı park, cesareti olanlara kamp alanı sunuyor. Parkın, muhteşem güzellikte karlı dağları, bu dağlarda eriyen karların oluşturduğu buz gibi akarsuları ve insanı hayran bırakan gölleri görülmeye değer nitelikte. Trekking yapanlar için yol boyunca takip edebilecekleri bir harita sunan Jasper Milli Parkı, piknik alanı ve su sporları ile de ziyaretçilerin oldukça dikkatini çeken yerlerden biri.

    2 – Whitsunday Adası / Avustralya

    Queensland eyaletine bağlı takım adaların en büyüğü olma özelliğini taşıyan Whitsunday Adası’nın, en ünlü kumsalı Whitehaven Kumsalı’dır. Gezginler, merak uyandıran güzellikteki adaya eyalette bulunan Airlie Beach’ten tekne turlarıyla ulaşma imkanı buluyor. Whitsunday Adası, daha görür görmez bembeyaz kumlarına saatlerce uzanma isteği uyandıran sahiliyle cennet niteliğinde. Günün birinde bu muhteşem kumsalın uzun uzun fotoğrafını çekmek ve harika plajında vakit geçirmek isteyenler için küçük bir not düşmek gerekirse, ada Avustralya’da yer alıyor.

    3 – Kızıl Sahil / Çin

    Güzelliğiyle bizi büyüleyen rotalarda sıradaki durağımız ise Çin’de yer alan Kızıl Sahil. Klasik kumsal anlayışından çok farklı olan Kızıl Sahil’e göz kamaştırıcı rengini veren aslında bölgede yer alan bir çeşit yosun. Yaz aylarında yeşil olan yosunlar, sonbaharda kızıl rengini alıyor. Anlaşılacağı üzere Kızıl Sahil’i keşfetmek amacıyla yola koyulacaksanız, sonbaharı beklemeniz gerekiyor.

    4 – Berchtesgaden Milli Parkı / Almanya

    Berchtesgaden Milli Parkı, Almanya – Avusturya sınırında yer alıyor. Alpler’in ihtişamlı güzelliğinin yanı başında uzun doğa yürüyüşlerine olanak sağlayan park, benzersiz ormanları ve gölleriyle, tam bir doğa harikası. Fotoğraf meraklılarının günün birinde ziyaret etmelerini tavsiye ettiğimiz parkta gezinirken, dağ keçilerine, tavşanlara ve onlarca farklı çeşitte bitki türüne rastlamak mümkün.

    5 – Fingal Mağarası / İskoçya

    Ünlü Alman müzisyen Felix Mendelssohn Bartholdy’nin piyanoya benzettiği ve uğruna beste yaptığı mağara, düzgün geometrik yapısı ve ihtişamlı görünümüyle görenleri hayrete düşürüyor. Sıra sıra dizilmiş sütunlardan oluşan Fingal Mağarası, volkanik patlamalardan çıkan lavların soğuması ve kayaların sıkışması sonucu oluşmuş. Sanat eseri niteliğindeki mağara İskoçya’nın Staffa Adası’nda yer alıyor.

    6 – Thingvellir Ulusal Parkı / İzlanda

    Gökyüzünde muhteşem bir görsel şölen oluşturan Kuzey Işıkları’nı izleme imkanı sunan Thingvellir Ulusal Parkı, günümüzde festivallere ve önemli kutlamalara ev sahipliği yapıyor. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan park, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çeken yerlerden biri. Büyüleyici güzellikteki parkta doğayla iç içe olacağınız uzun yürüyüşler yapma olanağı bulurken, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyeceksiniz.

    7 – Morskie Oko Gölü / Polonya

    Polonya’nın Tatra Ulusal Park’ı sınırları içerisinde yer alan ve yılın her dönemi kendine has güzelliğiyle ziyaretçilerini büyülemeyi başaran gölün, doğa fotoğrafçıları için hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Gölü çevreleyen Tatra Dağları’nın gölün berrak sularına yansımasıyla ortaya, usta bir ressamın elinden çıkmış tabloyu andıran bir manzara çıkıyor. Ulaşımın kolay olması açısında burayı yaz aylarında ziyaret etmek daha doğru bir zamanlama gibi görünse de, karlar altında bambaşka bir güzelliğe bürüneceğini bilmek belki yoldan dönmenize engel olabilir.

    8 – Büyük Kanyon – ABD

    Bir diğer durağımız ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Büyük Kanyon. Arizona eyaletinde bulunan kanyon, 466 kilometre uzunluğunda ve 1.6 kilometre derinliğinde. Bugün, yüzlerce kuş ve bitki türünü barındıran Büyük Kanyon, Amerikan yerlileri olan Kızılderililer’e de ev sahipliği yapıyor. ABD’nin en ilgi çekici doğal oluşumlarından biri olması nedeniyle, bu etkileyici manzarayı görmek için her yıl dünyanın dört bir yanından pek çok turist bölgeyi ziyarete geliyor.

    Bonus: Ayder Yaylası / Rize

    Göz kamaştıran doğa fotoğraflarından bahsederken şifalı suları ve yeşilin her tonunu barındıran muhteşem doğasıyla Ayder Yaylası’nı unutmak olmaz. Yöre halkının kendine yakışır bir şekilde misafirlerini karşıladığı bölgeye adımınızı attığınız an fotoğraf makinenizi hazırlasanız iyi olur çünkü buradaki manzara sizi başka diyarlara götürecek güzellikte. Üstelik rafting ve trekking gibi sporlara ilginiz varsa Ayder Yaylası aradığınız durak olabilir.

     

    Kaynak: NeredeKal / Bengi Alkaya

  • Gördüğünüze İnanamayacaksınız: Dracula’s Castle

    Gördüğünüze İnanamayacaksınız: Dracula’s Castle

    Efsane karakterin doğduğu yer! Bran Castle olarak da bilinen Dracula’s Castle hakkında vampir karakter Dracula ile ilgili birçok spekülasyon mevcut. Bazı kaynaklara göre Poenari Kalesi ve Hunyad Kalesi Dracula’nın çıkış yeri olarak gösterilse de, Stoker’ın Dracula için ilham aldığı yerin burası olduğu hakkında kesin bir kanıt yok.

     

    Romalı yazar Hans Corneel de Roos’un bu efsane romanı yazdığında kalenin bulunduğu yerin boş bir tepe olduğu iddiaları bulunuyor. Dracula’nın çökmüş kalesinin Bran Castle’a ne kadar benzediği de muallakta. İşin aslı ne olursa olsun var olan bu efsaneler kalenin gizemini arttırmışa benziyor.

    Canlı Tarihe Tanıklık Edin

     

    Dracula’s Castle şu anda Kraliçe Maria tarafından toplanan sanat eserleri ve mobilyaları sergilemek üzere bir müzeye dönüştürülmüş durumda. Şimdiden belirtelim bu muhteşem yapıyı turist olarak gezebilir ve mekanın içini tek başınıza ya da rehberler eşliğinde keşfedebilirsiniz. Ayrıca kalenin bulunduğu tepenin altında Romen köylü yapılarını sergileyen küçük bir açık hava müze parkı da bulunmakta.

    Kalenin Stratejik ve Askeri Önemi

     

    Kalenin ilk yapılışı 1212’lere kadar dayanıyor. 1242’de ahşap olarak kurgulanmış bu yapı Moğollar tarafından yıkılınca aynı sene taş bloklar kullanılarak kale tekrar inşa edilmiş. Kale bundan iki yüz yıl sonra 1438-1442 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı askeri bir savunma binası olarak kullanılmış. Uzunca bir dönem Macar Krallarının malı sayılan Bran Kalesi, hanedanın kredilerini ödeyememesi sonucu 1533’te Brasov şehrinin himayesine geçmiştir. Kalenin Dracula efsanesinin yanında askeri ve stratejik açıdan da önemine değinmek istedik.

    Zaman içerisinde kale tekrar hanedanın himayesine geçti ve 1920’de çek mimar Zdeněk Líman tarafından kapsamlı bir şekilde yenilendi. Artık kale Kraliçe Marie’nin favori evi ve aynı zamanda geri çekiliş kalesi oldu.

    Zamanla Büyüyen Bir Efsane

     

    Bir çoğumuzun bildiği efsane roman karakteri Dracula’nın ayrıntılarını da vermeden geçmeyelim istedik. Romanda anlatıldığına göre Duracula adlı vampir, beyaz tenli, kırmızı gözlü, 20 insan gücünde, tırnakları uçlara doğru sivrilen, dudakları kırmızı ve beyaz, sivri köpek dişleri ile korkutucu bir görünüme sahip insanüstü bir yaratıktı. Dracula istediğinde kurt, yarasa ve sıçan kılığına girebilmekte ve bu hayvanlarla hükmetmenin yanında küçücük deliklerden bile içeri sızabilmektedir.

    Kalenin efsaneleri destekleyen bir mimari yapısı var. Yaklaşık 20 dönümlük bir arazide kurulan ve içerisinde bulunan 17 yatak odası ile beraber toplamda 57 odası olan bu kalenin özelikle bodruma yakın olanlarında tabutların olduğu iddia edilmekte. Kalenin aslında bir temelinin olmadığı ve bodrumun sağlam bir kaya üzerinde inşa edildiği bilgiler arasında yer almakta. Ayrıca yukarıda bahsettiğimiz odaları gözcü kulelerine bağlayan gizli bir geçidin de varlığından söz ediliyor.

     

    Kaynak: Milliyet

  • Seyahat Etmenin Bir Çocuğa Kazandıracağı 11 Şey

    Seyahat Etmenin Bir Çocuğa Kazandıracağı 11 Şey

    Seyahat etmenin sadece bir çocuğa değil, biz yetişkinlere de kazandırdığı şeyler saymakla bitmez. Ancak bazı şeyleri erken yaşta görmek, bir çocuğun elde edebileceği en büyük hazinelerden biri. Ne yazık ki çocuklar şimdilik bu durumdan bir haber, bilgisayar ve tabletlerine gömülü bir şekilde yaşıyorlar. Burada biz büyüklere çok iş düşüyor. Dünya, onların ufkunu genişletecek pek çok sırla doluyken, onların evde oturmasına izin vermemeli. Elimize geçen ilk fırsatı çok iyi değerlendirmeli ve yakın-uzak fark etmeksizin bir seyahat planı yapmalı. İşte seyahat etmenin bir çocuğa kazandıracağı 11 şey.

    1 – Öğrendiklerini Asla Unutmazlar

    Kültürel ve ilgi çekici bir rota, okul sırasında öğreneceklerinden çok daha fazlasını öğretebilir onlara. Sonuçta onların beyinleri şu an her şeyi almaya hazır, taptaze. Gereksiz hiçbir bilgiyle dolmadılar henüz. Çocuğunuzun ilgi alanlarına göre harika bir rota oluşturabilirsiniz. Eğer imkanınız varsa, en azından 1 haftalık kültürel bir seyahat ile değerlendirebilirsiniz bu fırsatı.

    2 – Sosyalleşirler

    Çocuklu ailelerin tercih ettikleri turlardan birine katılarak, çocuğunuzun sosyalleşmesini sağlayabilirsiniz. Hiç belli olmaz, bakarsınız bu tur çocuğunuz için kalıcı bir arkadaşlığın başlangıcı olabilir. Hem bu sayede çocuğunuzun içe dönük bir birey olarak yetişme riskini de en aza indirgemiş olursunuz.

    3 – Özgüvenleri Gelişir

    Şimdilerde çocukların özgüvenleri sınıfın en iyi telefonuna sahip olmaktan ibaret olsa da seyahat etmenin kazandıracağı özgüvenle kıyaslanamaz bile. Bunun farkına varmaları birkaç seneyi bulacak elbette ki ama ileride bunun çok ekmeğini yiyeceklerinden emin olabilirsiniz.

    4 – Sorumluluk Sahibi Olurlar

    Burada ebeveynlere çok iş düşüyor. Sonuçta bir çocuğun sorumluluk sahibi olabilmesi için ona bir takım sorumluluklar yüklemek gerekiyor. Mesela valizini sizin hazırlamanızdansa birlikte hazırlamayı teklif etmek, tatilde her istediğini almaktansa, ona bir tatil harçlığı verip nasıl değerlendireceğine kendisinin karar vermesini sağlamak, çocuğun yavaş yavaş sorumluluk bilincine varmasına neden olacaktır.

    5 – Tecrübe Kazanırlar

    Unutmayın ki ilk defa uçağa binecek olmak bile bir tecrübedir. Dolayısıyla küçük yaşta seyahate çıkmak da çocuğun erken yaşta bilinçlenmesine ve dolayısıyla tecrübe kazanmasına neden olur.

    6 – Doğa ve Hayvan Sevgisi Aşılanmış Olur

    Bizim için belki de en önemlisi bu. Ne demişler, hayvanları sevmeyen, insanları sevemez. Hayvan sevgisi ve doğa bilinci, çocuğun ileride dünyaya faydalı bir birey olarak yetişmesine neden olur. Bu nedenle çocuğunuzu israfla tanıştıran 5 yıldızlı bir otele götürmek yerine, doğayla iç içe olacağı bir kamp alanına götürebilir ve ona bu bilinci yerinde aşılayabilirsiniz.

    7 – Hızlı Karar Verme Becerileri Yükselir

    Tatil demek, ani plan değişiklikleri demek. Elbette ki çocuklu aileler daha programlı tatiller planlıyorlar ancak bırakın çocuğunuz da sizinle birlikte anı yaşasın. O an ne yapılması gerektiği ile ilgili onun da fikrini alın. Ya da bir sonraki adımı bırakın çocuğunuz planlasın.

    8 – Erken Yaşta Hedef Koymaya Başlarlar

    Eğlenceli bir seyahat programı çocuğunuzun yeni yerler keşfetme isteğini de beraberinde getirecektir. Ona bir harita ve birkaç raptiye verin. Gidip görmek istediği yerleri ya da gidip gördüğü yerleri işaretlesin. Bu onun hayatta her zaman bir hedefi olacağının da işareti olacaktır aynı zamanda.

    9 – Zorluklarla Baş Etmeyi Öğrenirler

    Dedik ya, seyahat etmenin bir insana öğrettiklerinin sınırı yok diye. Zorluklarla başa çıkma meziyeti de onlardan biri. Bu sadece çocuklar için değil, biz yetişkinler için de geçerli. Ancak şu bir gerçek ki, onların da biraz teknolojiden kopmaya ihtiyacı var. Mesela birlikte kampa gidin. Doğal hayatın içinde, sınırlı imkanlarla yaşamayı öğretin ona.

    10 – Cesaretleri Artar

    Bir çocuğu ilk kez uçağa bindirmek, daha önce hiç görmediği bir ülkeye götürmek ve onu sürekli yeni şeylerle tanıştırmak, onların cesaretine cesaret katacaktır. Hatta onu doğa sporlarıyla tanıştırabilirsiniz. Mesela çocuklara özel bir rafting turuna katılabilirsiniz beraber. Bu sayede hem eğlenceli hem de adrenalin dozajı yüksek bir aktiviteye katılmış olmanın cesareti ile kendisiyle gurur duyacaktır.

    11 – Ailesiyle Olan Bağlarını Güçlendirir

    Bu son derece önemli bir madde. Evet, evde de hep berabersiniz ama ne kadar kaliteli zaman geçirdiğiniz tartışılır. Seyahatler, aile bağlarının kuvvetlendiği yegane zamanlardandır çocuklara göre. Eğer imkanlarınız da el veriyorsa, her fırsatı bu anlamda değerlendirmelisiniz.

    Bonus: Coğrafya Dersinden 100 Alma Garantisi!

    Bu kesinlikle birinci maddeyle doğrudan ilintili. O kadar gezip gördükten sonra, tüm yaşanmışlıklarını yazılı kağıdına aktarmak zor olmasa gerek.

     

    Kaynak: NeredeKal / Diley Kuru