Etiket: çocuk

  • Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    Türk Annesiyle Yabancı Anneler Arasındaki Farklar

    2013 yılında Hürriyet’te yayınlanmış bir yazıdan alıntı.
    ”Bugünlerde pek çok platformda Türk Anneleriyle yabancı anneler arasındaki farklılıklar konuşuldu. Ben de aradaki farkı yurt dışında yaşayan annelere sordum ve bakın nasıl yanıtlar aldım.

    Şili

    Tijen Arttıran Çetin: Şilili anneler çocuğunu gittiği heryere götürüyor. Evde bırakmıyorlar. Çok nadiren büyük anne desteği görüyorlar ve bu normal bir durum. Metroda, otobüste, sokakta çok rahat emziriyorlar.  Kimse de dönüp bakmıyor. Ayrıca devlet doğum yapan her anneye emzirme eğitimi veriyor. Çocuk 5 yaşına gelinceye değin süt yardımı yapıyor. Doğal doğum oranı çok yüksek.  Yerli kültürün bir etkisi olsa gerek. Burada annelerin çok azı çocukları için akademik kaygı taşıyor. Liseyi bitirince üniversite okuyamama gibi bir sorun yok çünkü. Alternatif eğitim modelleri çok yaygın.

    Güney Afrika

    Akasya Asiltürkmen: Yanında kaldığım kadının on yasında bir kızı var. Hava oldukça soğuk olduğu halde çıplak ayakla dolaşıyor ve hasta filan da olmuyor. Ben bakarken uzaktan cocuğa içim cız ediyor ve anneannemin sesini duyuyorum adeta ” evladım ayağına terliğini giy! ” diye bağırıyor peşimden. Rahatlar, çok hem de. Çocuk yemekten önce Mısır gevreği yiyor ama her şeyi de seviyor. Elinden meyve düşmüyor. Sağlıklı. Daha iki yasında buz gibi suyla tanışıyor burada çocuklar ve köpekbalıkları içinde üç yasında sörfe başlıyor. Hepsinin dengesi mükemmel. İki tekerlekli bisikletle başlıyorlar direk. Ayağı çıplak kızın adı Arille ve şimdiden üç dil konuşuyor cadı. Annesi kontrolcü bir anne üstelik buradakilere göre.

    İsveç

    Şengal Güneş: Çoğu İsveçli kadın, oldukça fit oluyorlar hamilelik öncesinde. Yani kücük yastan itibaren mutlaka bir spor ile ilgilendikleri için, genelde hamileliklerinde de spora devam ederler. Çoğu anne son 1-2 aya kadar çalışır. Son ana kadar çalışanlar bile var. Erkenden izne ayrılmazlar. Doğumdan sonra anne sütü her ne kadar verilse de, Türkiye’ den daha hızlı bir şekilde mamaya geçilir. “Välling” adi verilen mamalar, süt ve undan üretilir ve çok yaygındır. Yaklaşık 5-6 yaşına kadar bu mamayı içen çocuklara rastlayabiliriz. Çocukların çoğu küçük yastan itibaren yazılmamış bir sosyal “kural” olan “Jante” kuralı ile yetiştirilir. Slogan “kendini bir şey sanma” dir. Bu sebeple okullarda, işyerlerinde, toplumun genel kesimi bu yazılmamış kuralı uygular ve bunun dışına çıkanlardan haz etmezler. Yani prestijiz olmak, sıradan olmak, “normal” olmaktır hedef.

    İngiltere

    Selin Tüzmen:  Kızım bebekken evde mama yapmak hazır mama yedirmemek sanki kutsal mis gibiydi bizim için. Ne zaman kavanoz maması yedirsem annemden azar işitirdim. Burada çocuklu yasam çok kolay, çünkü bütün kaldırımlar, otobüsler bebek arabasına uygun. Eğer metro duraklarında asansör yoksa muhakkak birileri gelip bebek arabasının taşınmasında yardım ediyorlar. Burnunun akmasından, soğuktan üşümesinden korkmuyorlar. Kış, yağmur,  kar demeden sokakta bebekli anneleri görebilirsiniz. Bebekler için bile çeşit çeşit faaliyetler var. Oyun grupları müzik grupları yüzme dersleri vs… Montessori okulları çooook yaygın ve çoktan kabul görmüş. Kimse çocuğu bu olsun demiyor ama mutlu olsun diyor.

    A.B.D

    Eren Kaya: Amerika’da Türk annesi olmanın en zor taraflarından biri çocuğunuzun ara sıra aksanlı Türkçe konuştuğuna tanık olmak ve durumu bir an önce toparlayabilmek maksadıyla Türkiye’ye gitmek için gün saymak… Diğer zor tarafı aileden uzakta olmak. En yakın bağınızın skype olması. Toruna duyulan özlem. Özlemin verdiği acı. Bir türlü alışamama durumu… Terazide çok büyük yer kaplayan bu tarafları saymazsak Amerika çocuk yetiştirmek için Türkiye’den yaklaşık 398 bin kat daha iyi bir ülke. Kızımın her ne olmak isterse, hayatına her nasıl yön vermek isterse bütün yollarının açık olduğunu, kendisine destek olmak isteyecek insanların bulunduğunu, hayatta başarılı olabilmesi için her türlü fırsatının olduğunu biliyor olmanın dayanılmaz rahatlığını yaşıyorum. Ne okulda öğrenmek istemediği bir ders zorla kendisine ezberletilecek, ne farklılıkların ¨problem¨ olabileceğini görecek, ne düşüncesini ifade sorunu yaşayacak ne de yaşam alanı kısıtlanacak. Bütün bunları düşününce Amerikalı Türk olmak Türkiyeli Türk olmaktan daha kolay geliyor bana.

    İtalya

    Esin Eraydın Erdoğan: Aslında çok fark yok, baskı ve korumacılık az, erkek çocuklarının evlenseler dahi ailenin bir parçası olarak kalması, hatta anne baba evine eş, çoluk çocuk kalmalı gitmek… Eslerin ikisi de çalışıyorsa mutlaka biri ücretsiz izin alır. Çocuklara özgürlüklerini verip, kontrolü elden bırakmamaları bizden çok farklı. Ama en çok dikkatimi beslenme şekilleri çekmişti. Eğer çocuk masada oturup çatal, kaşık kullanabilecek yastaysa ona da ayrı bir tabak yemek gelir ve asla anneleri karışmaz, ye demez, aman dökme demez, büyük insanmış gibi davranırlar.

    Katar

    Burcu Özmaya: Katar da evlerde çok sayıda hizmetli çalıştırılıyor. Temizlik için, mutfak için ve çocukların bakımı için ayrı ayrı hizmetlileri var. Genelde çoğu Filipin’ den gelen hizmetliler. Çök çocuklu ailelerde her çocuk için ayrı bir bakıcı var genelde. Bakıcıların aylık ücretleri 1000-1500Qr arası değişiyor. Bu da bizim para birimimizle 500-750Tl arası bir rakama denk geliyor. Burada genel olarak gördüğüm durum şu ki; kadın çocuğu doğurur bakıcı bakar. Alışveriş olsun, park olsun, her ortamda kadın ailesiyle genelde oturup sohbet halindeyken, bakıcı çocuğun ihtiyaçları vs. ile ilgileniyor. Diğer yandan çocukların bakıcıya bırakılmış olması boşverilmiş yada önemsemiyor anlamına da gelmiyor. Bu toplumda ilk önce çocuklar daha sonra kadınlar çok değerli. Beslenmeleri ise benim gördüğüm kadarıyla çok sağlıklı değil. Genel olarak obeziteyle mücadele etmek zorunda kalacak ülkelerden Katar.

    İskoçya

    Mümine Yıldız: İskoçya da taze Türk annesiyim. Burada geneldeaileler çok çocuk sahibi. 3 çocuk çok normal bir sayı, 6 çocuğuyla mağaza gezenini gördüm mesela. İskoç kadınları anaç tipli genelde, çocuk da seviyorlar. Ben bizden çok farklı bulmadım onları, sadece bizden daha fazla kurallarına sadıklar. Bir de kendi çocuklarına sevgilerini gayet belirgin gösteriyorlar, sıcak kucaklaşma, öpme vesaire öyle birçok Avrupa ülkesi gibi.. Uzak değiller çocuklarına ama başkasının çocuğunun saçını okşamak mesela çok uzak onlara. Bildiğim kadarıyla kanunen de yasak böyle şeyler. Benim çok sevdiğim çocuklar oluyor mesela, komşu çocukları elimi şöyle sarı kızıl saçlara değdiresim geliyor ama ne mümkün:) Yanı sıra rahatlar. Çocuklar sokakta ne isterse yapıyorlar; ellerini çamurlu suyla temizlemek, sokakta çiş mahzeni kurmak ve işemek dert değil hiç onlara:)

    Almanya

    Elif Yilisin Curi:  Biz Akdeniz ikliminden kaynaklı şairsiz, şen şakrak, ve tez canlıyız. Doğal olarak bu anneliğimize de yansımakta, bir nevi süreç değil sonuç odaklıyız… Oysa bir Alman anne sabırlıdır. Etrafında 3 çocuğun 3’üde ağlarken, Alman anne gayet sakin market kasa sırasında elindeki ürünün yazısını okur ve arada okey, okey, okey der alışverişini bitirir. Bizde ise anne isyan bayrağını çeker… Doğum sonrası hastaneden çıkarken verdikleri bilgi şudur: Ferber tekniğini mutlaka deneyin, emzirin, gazını çıkarın ve yatağa bırakın. Sabretmeyi, beklemeyi öğrenecek .
    Alman çiftler her anlamda paslaşarak çocuk büyütür. Oysa biz bunu didişmeyle yapmaktayız.
    Alman anneler müthiş kuralcılar o kurallar asla ama asla esnemez, değişmez. Örnek: aksam saat 7’den sonra çocuk asla oturma odasına giremez. Oldu da girdi, yok sayılır çocuk, görülmez, duyulmaz… Burada doğum doğal sürecinde beklenerek yapılır. Emzirmek için süt pompaları komik bir ücretle kiralanmakta ve bulunduğunuz semtte emzirme grupları oluşmaktadır, Burada Alman ve Türk anneler çok kolaycıdır, her şeyi hazır olarak sunarlar bebeğe yada çocuğa. Bir Alman anneyle, bir Türk anne arasında fark;  genelde Türk annelerin çocuklarının okuluyla iletişimi kopuktur. Oysa bir Alman anne futbol takımında top oynayacak denli ilgilidir… İlkokul öğretmeninin tavsiye ve önerisiyle ailenin de fikri alınarak okul seçilir Türk anne “hadi hadi” derken, Alman anne ilkokulda tüm sorumlulukları verir. Alman gençler çok daha çabuk karar vermekte ve kolay meslek eğitimi edinmektedir. Bizde daha çok illa da çocuğum üniversitede okuyacak yaklaşımı var.”

    KAYNAK: https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/yabanci-annelerle-aramizdaki-farklar-23094131

  • Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Annelik Miti; Biyolojik Mi, Sosyal Mi?

    Yine Şengül Hablemitoğlu’nun çok güzel bir yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda benim için ana fikir en son cümlede, yani; çocuk doğurmak İSTEMEYEN kadınların rahat bırakılması ve doğurmak isteyenlere duyulan saygı kadar onlara da saygı duyulması gerekliliği.
    Ayrıca anne olmak sadece doğurarak ulaşılan bir sonuç değildir, bunu da artık şu yüzyılda kafalara yerleştirmek gerekiyor. Doğurmadan anne olamayan kadınlar bence doğurunca da doğru düzgün anne olamıyorlar. Herhangi bir hayvana mesela annelik hiç yapmamış biri veya bir başkasının doğurduğu çocuğu evlat edinmiş biri doğursa da doğurmasa da en iyi anneliği yapanlardan oluyor. Çünkü doğurduğu için mecburen sevmek ve bakmak zorunda hissetmiyor, gönüllü olarak sevebilmek ve bakabilmek herkesin harcı değildir. Bu yüzden doğurana kadar hiç anne olamamış, annelik yapmamış kişilerden çok daha samimi annelik özellikleri taşır bu insanlar.

    Hablemitoğlu diyor ki;

    ”İnsanlar efsanelere inanır; kendi yarattığı bu efsaneler arasında sıkışıp kaldığını fark etmeleri de zaman alır; ancak annelik miti de öyle kolay yıkılacağa benzemiyor. Şekilden şekle giriyor, “uzmanların” bilgi desteği ile sürekli yenilenip etkisini devam ettiriyor. Anne olamayan kadınlar acı çekiyor, eziklik hissediyor ve tüp bebek merkezlerinin kapısını aşındırıyor.

    Hamilelik başka macera, doğum başka, çocuğa bakıp büyütmek ise tam bir ömür törpüsü. Anneler bir türlü kendilerinden emin olamadıkları bu süreçte asla tedirginliklerini üstlerinden atamıyorlar. Anneliği annelerden öğrenme dönemi kapandıktan sonra, her kuşakta başka bir anne tipi model olmaya başladı. Bir zamanlar emzirmek elzem değildi; şimdi zorunlu. Kundaklama, hatta bebeğin yatış şekli de büyük değişiklikler geçirdi. Sezaryanla doğum tartışması sürüyor. Bu tartışmalar arasında sosyal bilimciler ve özellikle feminist sosyal bilimciler çocuğun her şeyi maskelediğini, çocuğu doğurduktan sonra bakımını üstlenen ve genellikle tek başına büyüten kadını gerçeklerden, kendinden uzaklaştırıp hayattan kopardığını iddia ediyorlar. Haksız da sayılmazlar zaman zaman kadının en önemli, hatta tek sorumluluk alanı çocuk; ilişkileri, evliliği kurtarıyor, övünç kaynağı oluyor. Din adamlarının, sağlık uzmanlarının, tıbbi bilginin, siyasi iktidarların ve diğer annelerin ortak inşa ettiği bu yapıya itiraz etmek neredeyse olanaksız. Hatta anneliğin evrensel ve ortak hiçbir davranışının belirlenemeyeceği, aksine, her kadına, kültürüne, aldığı eğitime, hırslarına, hayallerine, düş kırıklıklarına göre değiştiği ve kulağa ne kadar zalim gelirse gelsin, annelik sevgisinin de yalnızca bir duygudan ibaret olduğu, dolayısıyla koşullardan etkilendiği vurgulanıyor.

    Bu duygu bir kadında mevcut olabilir de, olmayabilir de. Kadınlar çocuk doğursalar da bu duyguyu taşımayabilirler ya da doğurmayan kadınlar bu duyguyu yoğun olarak taşıyabilirler. Anne olmak için bir kadının çocuk doğurması gereken dönemler de sona erdi. Annelik artık bir arzu, bir istek sadece… Bir kadında bu istek güçlü de zayıf da görünebilir, çünkü her zaman toplum tarafından tanımlandığı gibi anneliği sergilemek artık olanaklı değildir. Değişen toplumsal yapı ve değerler de bunu gerekli bulmamaktadır.

    Kadınların bedenleri, düşünceleri, hal ve hareketleri nasıl tanımlanıp belirleniyorsa, anneliğin de bundan payını aldığını söylemek mümkün. Medeniyet ürünü yeni annelik sınırsız özelliklere sahip. Günümüzde modern kentli kadın, doğum pratiğini bilmediği için kendini tümüyle uzmanlara bırakıyor. Abartılmış risk algıları ülkeden ülkeye, doktordan doktora değişiyor. Kadınlarda anneliğin içgüdüsel olduğunu söyleyenler, çocuk için neyin, ne zaman yapılması gerektiğine dair listeler hazırlıyor. Böylece işleri hafifletmiyor, aksine çoğaltıyorlar.

    Annelik çok tipik davranış kalıpları olan ve beyindeki özel nöral sistemler tarafından yönetilen ve yürütülen tamamen doğal bir süreçtir. İnsandaki annelik davranışı ve bu davranışı sağlayan nöral sistemler milyonlarca yıllık evrimsel gelişimin bir ürünüdür. Anne beyninin kendi yaşıtları olan doğurmamış kadınların beyninden çok farklı olduğu ve özellikle kendi yavrusu konusunda son derece duyarlı olduğu kanıtlanmakla birlikte, işin içine akıl, eğitim, sosyo-ekonomik koşullar girince, bu biyolojik evrimsel süreç yönetilebilir hale geliyor. Oysa anneliğin biyolojik süreci kadınları tek tip bir davranış kalıbı göstermeye hazırlıyor.

    Biyolojik bilimler; annelik davranışının esas olarak genetik ve hormonal etkenlerce tetiklenip sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır, ancak tabii ki, annenin çocukluğundan itibaren almış olduğu eğitim ve yaşanan olumlu ya da olumsuz olaylar nedeni ile anlamı değişebiliyor.

    Tüm memeliler gibi insanda da annelik davranışının doğal ve otomatik olarak nörobiyolojik sistemler tarafından başlatılması ve sürdürülmesi sayesinde yenidoğan bebeğin korunup kollanması ve böylece neslin devamı garanti altına alınmış oluyor. Anne çocuğunu önce kendi ihtiyacı için emzirir, yani biriken sütün acısını gidermek için. Meme vermesini sağlayan ilk neden sevgi değil, kendi bedeninin dayattığı ihtiyaçtır.

    Ancak emzirmek zaman zaman moda zaman zaman değil, emzirmeyi yükselen değer kılmak için dönem dönem anne sütünün faydaları anlatıla anlatıla bitirilemiyor, hatta kampanyalar düzenleniyor. Bu durumda çeşitli nedenlerle bebeğini emziremeyen anne -sütü azdır, apse yapar, çocuk beğenmez- emzirememenin ezikliğini yıllar sonra bile üzerinden atamıyor, çocuğun üstüne daha çok düşüyor. Oysa emzirmek çocukla sürekli yakın ilişki gerektirir ve bu temas alışkanlığı annelik şefkatini doğurur. Kimi kadın bu duyguya saplanıp kalır, kimi denetleyerek çocukla ilişkisini dengelemeye çalışır, kimi de aldırmaz etkilenmez.

    Çocuğun normal fiziksel ve ruhsal gelişimi için anne bakımına ve sık dokunulmaya ihtiyacı vardır. Anne yokluğu çocukta sosyal, davranışsal ve bilişsel işlevlerin gelişiminde geriliğe, strese cevap sisteminin anormal gelişimine, öğrenme ve bellek bozukluklarına ve ilerde kendisinin de iyi anne olamamasına yol açmaktadır

    İnsan ve hayvanlarda annelik davranışının gelişmesi için genetik (oksitosin, prolaktin, östrojen alfa reseptör genleri gibi), çevresel (bebeklik ve çocuklukta örnek alınan anne davranışları, doğumdan önce ve sonra bebeklerle karşılaşma, bebeğin uyarısı) ve hormonal [doğumdan önce östrojen ve progesteron, doğum sırasında ve sonrasında oksitosin, prolaktin ve kortikotropin salgılatıcı hormon (CRH)] etkenlerin birlikte geliştirdikleri özel nöral yolaklar gereklidir.

    Anneliğin anneye faydası var mı?
    Polonya’da yapılan bir çalışmada her çocuğun annenin yaşam süresini ortalama 95 hafta kısalttığı bildirilmiştir. Bu çalışmada çocukların babanın ömrünü kısaltmadıkları, her kız çocuğun babanın ömrünü 74 hafta uzattığı, erkek çocuğun ise babanın yaşam süresine bir etkisinin olmadığı bulunmuştur. Bu farklılığın, annelerin üremenin, hamileliğin ve doğum sonrasındaki ağır iş yükünün sonucu olarak yaşadıkları enerji kaybı ve hastalıklara daha açık olmaları, babaların ise böyle bir bedel ödemeden kızlarından daha iyi bakım ve destek almaları, böylece daha sağlıklı bir ortamda yaşamalarının sağlanmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

    İyi anne-çocuk ilişkisinin gelişiminin sağlanması
    Annelik bakımı çocuğun yaşaması, dolayısıyla türün devamı için son derece önemli olduğundan, doğa iyi bir anne-çocuk ilişkisinin gelişimini, neredeyse garantilemiş gibi görünmektedir. Bunun gerçekleştirilebilmesi için doğa tarafından kadını anneliğe hazırlayan ve anneliğe daha kolay tahammül etmesini sağlayan bazı hazırlıklar yapılmakta ve gerekli donanımlar anneye verilmektedir;
    1. Kadının çocukluktan itibaren anneliğe hazırlanması
    2. Kadının gebelik sırasında anneliğe hazırlanması
    3. Doğumla birlikte anneliği başlatan hormonların salınması
    4.Annenin annelik görevini ‘’severek’’ yapabilmesi için anneliğin ödüllendirici etkisi
    5. Annenin belleğinin güçlendirilmesi
    6. Annenin yabancılara karşı saldırganlığının artması
    7. Bebeğin anneye sevimli görünmesi
    8. Bebeğin çığlığına annenin koşması
    9. Çocuğun anneye bağlanması
    10. Çocuğun duygularının anne tarafından anlaşılabilmesi
    11. Annenin düşüncelerinin çocuğa odaklanması ve çocuğun korunması ve bakımı konusunda titiz olması

    Anneliğin türün devamlılığı açısından son derece önemli olması nedeniyle kadınların anneliğe hazırlanmaları işlemi doğa tarafından bebekliklerinden itibaren özenle ele alınmaktadır. İnsan ve diğer primatlarda bebek yaşlarından itibaren dişilerin bebeklere ilgisi, dokunma sayıları erkek çocuklarınkinden fazladır. Bu cinsiyet farkının ergenlik döneminde iyice belirginleştiği ve perinatal dönemde beynin maruz kaldığı hormonlarla ilişkisinin olabileceği ileri sürülmektedir. Özellikle östrojenin bu konuda önemli olduğu düşünülmektedir.

    Kadınlar çocukluktan itibaren sosyal ilişki kurmakta daha başarılıdır. İnsanlarda hem kadın, hem de erkeklerde sosyal ilişki kurabilme yeteneği ile fetal testosteron düzeyi ters orantılı bulunmaktadır. İşte kadın ve erkeğin sosyal davranışlarının farklı oluşunun altında farklı üreme stratejilerinin olması gerçeğinin yattığı ileri sürülmektedir. Kadınlarda çocuğun sayısından çok kaliteli yetiştirilmesi esas olduğu için, onların hem çocukları ile hem de etraftaki diğer dişilerle (özellikle akraba dişilerle) iyi sosyal bağlar geliştirmeleri gereklidir.

    Kadınların daha sosyal varlıklar olmasının ardında da, bu evrimsel gereklilik bulunuyor olabilir. Özellikle primatlarda anne dışındaki dişilerin de annelik davranışı gösterebilmeleri sayesinde, çocuğun başkaları tarafından da bakılıp büyütülebilmesi mümkün olmuştur.

    Dişinin gebelik sırasında anneliğe hazırlanması; genellikle gebelikte düzeyleri artan hormonlar tarafından yapılmaktadır. Burada özellikle östrojen ve progesteronun rolleri önemlidir. Annenin gebeliği sırasındaki östradiol düzeyleri ile doğumdan sonraki çocuğuna bağlılığı arasında pozitif ilişki olduğu bildirilmektedir. Gebelik boyunca yüksek olan progesteron ve östrojenin annelik davranışında önemli olan beyin bölgelerinde oksitosin ve prolaktin reseptörlerinde artış oluşturarak anneliği başlattığı belirtilmektedir. Doğumdan hemen sonra östrojen ve progesteron düzeyleri düşmekte, ancak annelik davranışı bir kere tetiklendikten sonra bu düşüşün anneliğe olumsuz bir etkisi olmamaktadır. Gebelikte annede yaşanan bir diğer değişiklik annenin bebeğin kötü kokularına karşı duyarlılığının azaltılmasıdır. Gebelik sırasında oluşan hormonal değişikliklerin etkisi sonucunda kadının bebekle ilişkili kötü kokuları daha tarafsız, hatta bazen ödüllendirici bir koku olarak algılanmasının sağlandığı ileri sürülmektedir.

    Oksitosin doğumdan hemen sonra anneliğin başlaması için gereklidir, ne var ki, sürdürülmesinde o kadar önemli değildir. Doğumdaki vajinoservikal uyarı oksitosin salınışını uyarmakta ve bu artan oksitosin doğum ve annelikle ilişkili birçok olayı birlikte başlatmaktadır. Oksitosin doğuma yardımcı olmasının yanı sıra, süt salınışına yardımcı olmakta, annelik davranışını başlatmakta, annenin çocuğunun kokusunu kavraması ve onu bu yolla tanımasını sağlamakta ve bir yandan da bazal hipotalamustaki reseptörler aracılığıyla cinsel isteği baskılamaktadır.

    Emzirme sırasında salgılanan oksitosinin aynı zamanda annenin anksiyetesini ve stres düzeyini azalttığı kanıtlanmıştır. Son yıllarda süt kafası diye sohbetlere konu olan davranışların nedeni de bu hormonal mekanizmadır aslında. Oksitosinin özellikle ilk doğumda annelik davranışının başlatılması için gerekli olduğu, sonraki doğumlarda ise, artık oksitosin gerekmeksizin annelik davranışının sürdüğü bildirilmektedir. Annenin ilk doğumu değilse oksitosinin bloke edilmesi annelik davranışını engellememektedir. Kısaca burada ‘’bir kez anne olmuşsan artık ölünceye kadar annesin’’demekten başka açıklama yoktur.

    Gerçekte bu biyolojik etkileşimler olsun ya da olmasın annelikten temelde beklenenler;

    -Çocuğunun kendi ihtiyaçlarını ve doğasını fark edebilmesi,
    -Çocuğun gelişimine uygun destek verebilmesi,
    -Şartsız kabul ve sevgi göstermesi,
    -Çocuğunu bir birey olarak kabul etmesi,
    -Çocuğuna her ne olursa olsun, gözlerinde bir ışıltıyla bakabilmesidir.

    Ama aslında hepimizin anlaması gereken; annelik yeteneği olmayan ya da annelikle ömür tüketmek istemeyen kadınların da rahat bırakılması ve bu tercihe en az anne olmayı tercih etmeye duyulan saygı kadar saygı duyulmasıdır.”

     

    Teşekkürler sayın Hablemitoğlu.

    LinkedIn profilinde yayınlanmıştır.

  • Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Koruyucu Ailelerin Duymak İstemediği 5 Söz

    Hayat Sende Derneği’nden Abdullah Oskay’ın kaleminden;

     

    • Annesi–babası hayatta mı? Neden bırakmışlar? Arayıp soruyorlar mı? gibi sorular.

    Çocuğun özel hayatına giren sorular biz Koruyucu Aileleri rahatsız eder. Çocuğun geçmiş hayatı ona özeldir, onun mahremidir.

    ———————————

    • Biyolojik kardeşle birlikte girilen ortamlarda, mesela aynı okulda okunması durumunda  soyadı farklılığı nedeniyle “siz kardeş değil miydiniz? “ sorusu.

    Soyadları, fiziksel özellikleri, huyları farklı olsa da biyolojik çocukla koruyucu ailede yetişen çocuk kardeştir.

    ———————————-

    • Size anne-baba mı diyor ?

    Koruyucu aile yanına yerleşen çocuk anne-baba demeye zorlanamaz. Ancak çocuklar anne – baba demeyi severler, ihtiyaç duyarlar ve pek çoğu bu şekilde hitap etmeyi tercih eder.

    ———————————–

    • Çok büyük sevap, cennetliksiniz.

    Koruyucu aile sistemi, gönüllülük esasına dayanır. Gönüllü; içinde bulunduğu toplulukta herhangi bir karşılık ya da çıkar beklemeksizin bir işi yapmayı kendiliğinden üstlenen kişidir. Dolayısıyla burada aslolan çocuğun iyiliği ve toplumsal faydadır.

    ————————————

    • Büyüyünce ya sizi bırakıp giderse.

    Koruyucu ailede esas olan; çocuğun sağlıklı bir ortamda yetiştirilerek topluma kazandırılmasıdır. Çocukla ilgili herhangi bir beklentiye girilmemelidir. Ayrıca sevgi ve güven bağıyla büyüyen çocukların aileyle ilişkilerini sürdürdükleri görülmektedir.

  • Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz

    Evlat Edinen Ailelerin Duymak İstemediği 3 Söz

    İnsanların bencillikleri, gerçek sevgiyi sadece kendi kanlarından olana verebileceklerini ve başkasının kanından olan çocuğa ebeveynlik yapamayacaklarını söylemeleri çok korkunç.
    Bu makale ilk olarak TIME’da İngilizce olarak yayımlanmıştır.
    Türkçe çevirisi Hayat Sende gönüllüsü Ahmet Kurnaz tarafından yapılmıştır.
    ———————————————–
    ”Manavda ödeme yapmak için 4 yaşındaki oğlumla sırada beklerken kasiyer ile aramızda şu konuşma geçti:
    “Oğlunuz çok tatlıymış.”
    “Teşekkür ederiz, sağ olun” dedim ve benim sarı saçlarım, mavi gözlerim ve açık tenime dikkat ettiğini fark ettim.
    Konuşmaya devam etti, “Eşiniz koyu tenli mi?”
    “Yok, hayır değil.”
    “Hmm, o halde Latin Amerikalı olsa gerek?”
    “Hayır değil.”
    “Hmm…” dedi son olarak, kafası karışmışa benziyordu, tabii ki bu gizemli şeyi çözmek istiyordu. “Oğlunuzun koyu bir tatlılığı var (tenini kastederek).”
    “Teşekkür ederiz, biz de onun yakışıklı olduğunu düşünüyoruz.”
    Merakını giderememiş olsa gerek, soru yağmuruna devam etti.
    “Bu çok ilginç. Siz ve eşiniz açık tenli olmasına rağmen oğlunuzda koyu tenlilik var.”
    Aklımdan şu cevabı yapıştırmak geçti: “Benim bildiğimi bana sattığın için teşekkürler Dedektif Sherlock! Bu farkı cidden daha önce görememiştim(!)”. Ama bunu demek yerine ağzımdan şunlar dökülüverdi:
    “Biliyorum, çünkü oğlumuzu evlat edindik.”
    “Hmm, şimdi anladım. Demek evlat edindiniz, çok ilginç gerçekten.”
     
    Bu bahsettiğim konuşmanın ardından gelecek cümleleri az çok tahmin edebiliyorsunuzdur, fakat bu sözler benim kalp atışlarımı hızlandırıyor, nefesimi daraltıyor ve kan basıncımı yükseltiyor. Tabiri caizse, tepemi attırıyor.
     
    Neyse, öncelikle evlat edinme konusunu ele alalım. Evlat edinme kesinlikle harika bir duygu fakat o kadar da az rastlanır bir durum değil artık. Evlat edinen bir yakınınız olması, evlat edinmiş birileriyle ya da evlat edinme fikrini tartışan bir toplulukta karşılaşmış olmanız artık çok muhtemel. Evlat edinme ya da biyolojik evladım olup olmadığına bakmaksızın ben 4 yaşındaki oğlumu çok seviyorum. O benim için dünyaları ifade ediyor. Evet, oğlumuzu evlat edindik, ve sizin hikayeniz gibi bizim aile hikayemiz de özel, eşsiz ve bazen de hassas.
     
    Fakat esas konu da bu; bizim aile hikayemiz bize özel ve bizim aile olmamızı anlatan bir hikaye, nasıl ki sizinki sizin için özelse. Fakat, benim deneyimlediğime göre, insanlar “evlat edinme” kelimesini duyduklarında, düşüncesizlik ederek hayatımız, oğlumuz ve onun evlat edinme hikayesi hakkında kişiye özel sorular sorma eğilimini gösteriyorlar.
    Aşağıda okuyacağınız 3 maddeyi baştan ifade ederek, sizi evlat edinmiş biriyle yapacağınız konuşma esnasında utandıracak ya da yüzünüzü kızartacak yorumlar yapmaktan kurtarmak isterim.
     
    1. “Evlat edinmen inanılmaz bir şey – Senin yaptığını ben yapamazdım.”
    Bu yorum beni her seferinde kızdırıyor! İlk önce şunu sorayım, bu sözleri yeni doğum yapmış bir anneye söyler miydiniz? “Doğum yaptığını görmek inanılmaz bir şey!”, hayır, bunu asla söylemezdiniz! Aslında, bu yorumların ne kadar saçma olduğunu görüyorsunuz.
    İkinci olarak ve daha önemlisi, bu yorum oldukça yanlış bir ifade çünkü aile yanında büyümek her çocuğun hakkıdır. Hayatta ne olacağını ben bilemem, kâhin de değilim, bu dünyaya gelmiş her çocuk anne-baba sevgisi ve şefkatinden mahrum kalmamalıdır.
    “Senin yaptığını ben yapamazdım” kısmına gelirsek, bunu çok da düşünmeden söylenmiş bir söz olarak algılayabiliriz çünkü evet siz de evlat edinebilirsiniz! Her çocuğun aile yanında yaşaması hakkıdır. Evlat edinen aileler sadece farklı bir açıdan ebeveynler. Tek fark bu. Evet onlar ebeveynler, ermiş ya da veli kimseler değil.
     
    2. “Biyolojik yani gerçek çocuk yapmayı düşünüyor musunuz?”
    Ciddi misiniz? Yo, yo! Şaka yapıyor olmalısınız. Çocuk sahibi olmanın sadece biyolojik bağlara sahip olmaktan geçmesi gerektiğini bilmiyordum! Şu soruya ne dersiniz: “Nişanlına veya sevgiline olan aşkın gerçek mi?”. Bu sevgi bağını sorgulayıp başkalarına bunun gerçek olup olmadığını sorguluyor musunuz? Benim oğlum benim gerçek çocuğumdur! Oğlumu benim kendimin doğurup doğurmadığı benim için önemli değil çünkü şunu yüzde yüz emin olarak söyleyebilirim ki oğlum benden bir parça gibi hissediyor.
    Öte yandan, oğlumu evlat edindiğimi öğrendiğinizde ve bu soruyu sorduğunuzda ki bu beni de tanımadığınız anlamına geliyor, karşı taraf için bu sözler oldukça kırıcı olabilir. Bunun yerinde, şu şekilde sormanız daha yerinde olur, “Kaç çocuk daha yapmayı düşünüyorsunuz?”.
     
    3. “Oğlun gerçek ailesini tanıyor mu?”
    Saat sabahın üç buçuğu ve oğlumuz yataktan emekleyerek kalkıp yanımıza geldi çünkü korkmuş durumdaydı. Uykuyla karışık ona şunları söyledim, “Dur tatlım, bırakalım baban uyusun. Ben senin yanına uzanacağım.”
    (İki kişilik yatakta üç kişinin yatıyor olması birimizin o gece kesinlikle uyku alamayacağı anlamına geliyor.)
    Oğlum bizimkinin hemen yanındaki yatağına geri dönerken kafasını gece lambasının köşesine vurdu. Ağrısını derinden hissetmemle yataktan fırlayıp ışığı açıp başını ovuşturarak acısını dindirmeye çalışmam bir oldu. Eşim gürültüye uyandı ve yataktan fırlayarak oğlumuzun yüzündeki küçük kesiği durduracak bir bez parçası bulmaya çalışıyordu.
    Bu anlattığım olayın ışığında sizleri oğlumun “gerçek” ailesinin kim olduğu sorusuna tekrar götürmek istiyorum. Sanırsam şunları söylemek yerinde olacaktır ki oğlumuza doğruyu ve yanlışı, ona nasıl iletişim kurması gerektiğini ve başkalarına neden saygı göstermesini, bisiklet sürmeyi, kaşığı doğru tutmayı, tuvalet adabını ve en önemlisi de ona her koşulda sevgi göstermeyi ve desteklemeyi “gerçek” bir aile olmanın gereklilikleri arasında addediyorum.Sorunuza cevap verecek olursam, evet oğlumuz gerçek ailesinin kim olduğunu biliyor.
     
    Şimdi, sizi utandırmış ya da bana ailemle ilgili herhangi bir soru sorduğunuzda aynı şeyleri sürekli tekrarlayacağım gibi hissettirerek yollamak istemiyorum. Bana “gerçeklik” konusunda sorduğunu sorularla ne kastettiğinizi çok iyi anlıyorum fakat kullandığınız dil gerçekten etki alanına sahip ve evlat edinilmiş çocuklar üzerinde gerçek ailelerinin yanında değillermiş gibi bir his uyandıracak nitelikte. Ne kadar trajik, değil mi? Burada herkesin alması gereken mesaj şu: Lütfen soru sormadan önce düşünün, özellikle de karşınızdakini birebir tanımıyorsanız.
     
    Evlat edinmiş aileler gerçek ailelerdir ve çocuklarına karşı gerçek sevgiyi gösterirler. Konu burada kapanmıştır.”
  • Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Çocuğa 2 İsim Koymanın Dezavantajları

    Eskiden beri vardır fakat son zamanlarda iyice sık rastlanmaya başladı bebeğe iki isim birden koyma durumlarına. Bununla ilgili bir yazı okudum. Yazıda çocuğa 2 isim koymanın ciddi dezavantajları sıralanmış. Sizlerle de paylaşmış olmayı istedim.
    Peki neymiş bu dezavantajlar bakalım;

    • Aile bireyleri bebeğe farklı isimlerle hitap edince bebeğin kafası karışıyor.
    • Resmi kayıtlarda hayatı boyunca sorun yaşama ihtimali söz konusu oluyor.
    • Özellikle kız çocukları için durum daha can sıkıcı oluyor çünkü evlendiğinde kocasının soyadıyla birlikte destansı bir isme sahip oluyor.
    • İki isim koymak çocuğun kişilik gelişiminde de karmaşaya neden oluyor. Kimlik ve kişiliğinin oturması daha güç oluyor.
    • Çocuk büyüdüğünde ailesinin kullandığı ismi değil kendi beğendiği ismi kullanmak istiyor.
    • Okulda farklı, evde farklı isimle sesleniliyor, bir de iki ismini kullanarak seslenenler işin içine giriyor ve bu durumu daha da zorlaştırıyor.

    Kısacası çocuğa tek isim koymak her yönden daha avantajlı 🙂

    Nilay Gündüz

  • Anne Olmasaydın Anlardın

    Anne Olmasaydın Anlardın

    Birkaç yıl önce Elif Key‘e ait bu yazıyı okuduğumda kendimden o kadar çok şey buldum ki. Eleştirdiği şeyler tam olarak benim de eleştirdiklerimdi. Ben yazsam bu kadar olurdu =)
    Anne olmayı abartan insanları itici buluyorum. Başkalarıyla yarışmak, kendilerini başkalarından üstün görmek için sanki ellerine bir neden verilmiş gibi davranan bu insanlardan ciddi anlamda irrite oluyorum. Bazıları Elif Key’in anneleri kıskandığı için bunları yazdığına dair yorumlar yazmışlar, bu çok komik =) Kadın çocuk doğuramıyor değil ki, doğurmuyor. Kendi seçeneğini kullanıyor yani aynı benim gibi. Doğuran kadınların çoğu mecbur oldukları, kocaları doğurmasalar onları istemeyeceği için doğurmuyor mu? Küçücük bir kızkenden beri ellerine oyuncak bebek verilerek çocuk doğurmaya şartlandırıldıkları için doğurmayı mecburi bir görevmiş gibi görmüyorlar mı? Birini eleştirmenin tek sebebi kıskançlık mıdır yani? Bence doğurmayı kendi ruzasıyla reddedemeyenler, kendi özgür seçimiyle doğurmayanları kıskanıyor. Çünkü asıl onların doğurmama gibi bir seçenekleri ne yazık ki yok ama benim ve Elif Key gibi kadınların özgür seçimleri var.
    Şimdi gelelim Elif Key’in yazısına… Aşağıda buyrunuz =)

     

    ”1984 yılında günlüğüme yazmışım:

    Annem Banu’larda kalmama izin vermedi. Bence çok ayıp bu yaptığı. Ve bana sebep olarak. “Anne olunca anlarsın, sen istersen çocuğunu sürekli sokağa gönderirsin, gider hiç eve dönmez” dedi. “Anne olunca anlarmışım kadar saçma bir sebep yok!”
    Sonra ben anne olmadım, annem “anne olunca anlarsın”larını önce azalttı, sonra kesti.
    Sonra yaşıtlarım, arkadaşlarım birer birer anne olmaya başladı.
    Ve ben boş boş uzaklara bakıp, yarına yazmam gereken yazıyı düşünürken arkadaşlarımdan bir ses duyuldu: “Anne olunca anlarsın!”
    “Yok canım mümkün değil, yanlış duyuyorumdur.”
    “Anne olunca anlarsın” bayrağını kapmış koşan arkadaşlarıma bakarken çocuğum olmadığından düşünmeye çok vaktim var ya biraz düşündüm.
    Anne olmayanlar, maddi ve manevi ve hatta fiziksel birtakım engeller nedeniyle olamayanlar ve belki de hiç olmayacaklar adına konuşmak haddime düşmez. Lakin cenneti ayaklarımızın altına almadan da anladığımızı, patates sepeti gibi oturmadığımızı anlatmam gerektiğine karar verdim.
    Bir kere biz sizi ve çocuklarınızı ayrı ayrı kabul ediyor ve seviyoruz.
    Yani kalkıp da bize “Bu sene yuvaya başlıyoruz” ya da “Artık kakamızı söylemeye başladık” dediğinizde, ne kadar antipatik olduğunuzu nasıl anlatalım?
    Sizi lazımlıkta otururken ya da yuvada küplerle oynarken hayal etmek zorlayıcı ama insan buna da alışıyor. Ve “İnsan anne olmadan da sabrını kontrol etmeyi böyle öğreniyor” deyip geçiyoruz.
    Bir kere biz sizi başka anneleri hayattaki en büyük rakipleriniz olarak görürken ve çocuğunuzun gittiği yüzme kursunu, yediği ilk balığın türünü, hastalandığında verdiğiniz ve hemen iyi gelen o bitkisel karışımın tarifini veya çocuğunuza aldığınız “İngilizce’ye ilk adımlar” kitabının adını bile başka annelerden saklarken, sizin samimiyetinizi sorguluyoruz. İçimizden “Yahu bu kadın benim en yakınımdı hangi ara böyle hırslandı? Hangi ara bu kadar delirdi?” diye düşünmeye başlıyoruz.
    Çünkü besbelli bize de hayatınızı eksik püksük anlattığınızı, eskisi kadar samimi olamayacağımızı bize siz düşündürtüyorsunuz.
    Samimiyetin bir çocuğu büyütürken ne kadar mühim olduğunu biliyoruz lakin çocuğunuzla kurduğunuz bağın ne kadar plastik olduğunu, anne olmadan da görüyoruz.
    Bir kere biz sizi topluma faydalı bireyler yetiştirme ihtimaliniz olduğu için sevmeye devam etmeye çalışıyoruz.
    Ama baktığımızda sadece gitardan koşturarak çıkıp jimnastiğe giden, oradan Fransızca konuşsun diye eve çağırdığınız üniversite talebesi tarafından su ikram edilen çocuklarınızı görüyoruz.
    Demek ki siz bu yaştan olmayan bir CV’yi doldurmaya çalışıyorsunuz.
    “Yahu boşver, daha çok küçük be, bırak oynasın” dediğimizde “Anne olunca anlarsın” cevabını hızlı EFT’yle gönderdiğinizden susuyoruz.
    Siz ne yazık ki sadece kendinize faydalı çocuklar yetiştiriyorsunuz.
    Aklı başında, sağduyulu, sakin büyütülen çocuklara, ileride sizin gibi “proje anneler” tarafından büyütülen çocukların ağır mobbing uygulayacağını bugünden görüyoruz.
    Çocuklarınız yuvada prezantasyon yapıyor, iPad’i sol koluyla açıp iPhone’da sizden hızlı hareket ediyor diye sabahtan akşama kadar yüzümüzde “Ay maşallah” yapıştırmasıyla otururken gerçekten acı çekiyoruz.
    Çünkü “Sene olmuş 2012, bütün çocuklar seninki gibi, bunlar uçsa biz şaşırmayız” diyemiyoruz.
    Çünkü sizinkiler en akıllı! Sizinkiler yeme problemi de yaşamıyor, sizinkiler kakasını da hemen söyledi, sizinkiler koyuyorsun uyuyor, sizinkiler hiç antibiyotik de içmedi değil mi?
    Ne güzel. Başka annelere attığınız palavraları biz anne olmadan da yemiyoruz.
    Sizin çocuğunuz elimizden ağlayarak telefonumuzu alıp, ilk sinirlendiği anda havada uçan tekmeler atıp, kendini yerlerde yuvarlarken bizden onun şımarık olduğunu düşünmemiz yerine, “Şekerim bizimki indigo, var işte böyle anormallikleri” lafınıza yine “Ayyy maşallah, yerim onun o tekmelerini, kaslı da baksana, bacakları pek kuvvetli, herhalde yediği taze somonlardan” dememizi bekliyorsunuz.
    Siz bize her seferinde büyük harflerle, “Anne olunca anlarsın” uyarısını yapıştırırken, biz kibarlığımızdan ‘Seninki düpedüz şımarık’ diyemiyoruz.
    Siz elinizde akıllı telefonlarınızla oturmuş, çocuğunuzun en tontiş pozunun peşinde koşarken, “Emrehannnn bana bak oğlum, gül şimdi”, “Nazendeeee kızım eteğini savurarak Adele’in şarkısını söylesene” diye video çekerken, sizin çocuğunuzu iPhone’unuzda büyütmenize üzülerek bakıyoruz.
    Sonra da siz üzülmeyin, bize alınmayın, sitem etmeyin diye bütün o videoları, fotoğrafları like’larken kendimizi buluyoruz.
    Ve asıl sıkıntı şurada:
    Siz bu hayatın tüm yükü sizin omuzlarınızdaymış, hayatın sillesini siz yemişsiniz, bizse anne olmadığımız için tatlı bir rüyanın içindeymişiz ve partilerde coşuyormuşuz gibi davranıyorsunuz.
    Bizim yaşadıklarımız hayat değil.
    Bizim yaşadıklarımız aşk da değil. Ha doğru ya siz hayatınızın en doğru evliliğini kafasını iPad’inden kaldırmayan ve sizinle aylardır sevişmeyen adamla yaptınız değil mi?
    Biz aşkı da bilmeyiz, anne olmayı da…
    Ama ne acıdır ki bütün bunları olmadığımız halde, 2 km. öteden sizin ne kadar mutsuz olduğunuzu görebiliyoruz.
    Ve artık ne kadar sıkıcı olduğunuzu anne olmasaydınız anlardınız, bilmiyorum biliyor musunuz?
    Ve biz bedelli annelik çıkarsa yapacağız, yeter ki siz biraz kendinize gelin istiyoruz.
    ELİF KEY
  • İlham Verici Bir Ebeveynlik Kılavuzu

    İlham Verici Bir Ebeveynlik Kılavuzu

    Ebeveynlik dünyanın en zor işlerinden birisidir. Tam zamanlı  bir iş olduğu gibi yıllarca sürer ve hiçbir beceri sizi bir sonraki kuşağı yetiştirme sorumluluğuna tam olarak hazırlayamaz. Bununla birlikte bilimsel araştırmalar, ileride mutlu yetişkinler olarak topluma katkıda bulunacak çocuklar yetiştirme konusunda bize bazı değerli görüşler sunuyor.

    1. Çocukları çabaları için övün, akıllı oldukları için değil

    Columbia Üniversitesi’ndeki psikologlar, çaba yerine zekâya vurgu yapılmasının bir çocuğun çalışmaya yaklaşımı üzerinde kötü etkileri olabildiğini ortaya koydular. Çocuğunuza, akademik başarılaryla ilgili olarak onun doğuştan gelen kapasitesini değil, çalışma ahlâkına ve kararlılığına değer verdiğinizi gösterirseniz zorluklar karşısında daha az yılgınlık göstereceklerdir. Çok akıllı olduklarını söyleyerek çocukları övmenin onlara bir faydası olmaz çünkü bu çocuklar başarısız olacaklarından ve “akıllı çocuk” konumlarını yitireceklerinden korkmaya başlarlar. Çocuklarınızı bunun yerine, motivasyonları için, dikkatlerini topladıkları ve çabalarını sürdürdükleri için kutlayın.

    2. Onlara kendi başlarına mutlu olmayı öğretin

    Çocuklarınıza sonu gelmez önceden ayarlanmış etkinlikler sunar ve sıkıldıklarını söylediklerinde onları eğlendirmek için çırpınırsanız, kendi başlarına mutlu olmayı öğrenemezler. Bu durum onların ileride iyi vakit geçirmek için başkalarına ihtiyaç duyan yetişkinler olma riskini artırır. Çocuk psikologları, çocukların sıkılmasına izin vermenin yararlarını gittikçe daha sık dile getiriyorlar. Çocuk psikoloğu Lyn Fry, “Sizin bir ebeveyn olarak rolünüz çocukarınızı toplumdaki yerlerine hazırlamaktır. Yetişkin olmak demek kendinizi meşgul edebilmeniz ve boş zamanlarınızı sizi mutlu edecek şekilde geçirebilmeniz anlamına gelir” diyor.

    3. Ceza değil, verdiğinize değecek ödüller verin

    Çocuğunuz bir işi yapmak ya da derslerine çalışmak istemediğinde, bu davranışını düzeltmek için ona ödül vermek cazip görünebilir. Örneğin çocuğunuza belli bir not için bir ödül vaad edebilirsiniz. Ancak çocukların zaten yapmaları gereken şeyler için ödül bekleyemeyeceklerini öğrenmeleri gerekir. Çocuklar eğer gereğinden fazla ödül alırlarsa, bir şeye sahip olma hakları konusunda yanlış bir izlenim edinirler. Ödülleri seyrek aralıklarla kullanın.

    4. Anlamlı etkinlikler planlayın

    Çocuklarınız için gerçekten ilgileniyorlarsa ve hâlâ enerjileri varsa etkinlik planlayın. Bir çocuk için anlamlı bir etkinlik için program yapmak çok fazla zaman, çaba ve bazen para harcanmasını gerektirir. Peki buna değer mi? Bazı psikologlar çocuklara daha fazla yapılandırılmamış zaman verilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu şekilde hem kendi kendilerine eğlenmeyi hem de zamanlarını yönetmeyi öğrenmiş oluyorlar. Bir kaç nitelikli ve eğitimsel etkinlikle herhangi bir şeyin planlanmadığı serbest zaman dilimleri arasında denge kurmayı hedefleyin.

    5. Cinsellik hakkında konuşmaktan çekinmeyin

    Çocuğunuzla cinsellik hakkında konuşmak ikinizi de utandırıyor olabilir ama çocuğunuzun cinsel sağlığını ve iyiliğini düşünüyorsanız, daha erken yaşlardan itibaren cinsellik ve üremeyle ilgili olguları ona anlatmanız en iyisidir. Araştırmalar genel olarak, çocukların yaşına uygun verilecek açık ve anlaşılır bir cinsel eğitimin en iyi yaklaşım olduğunu gösteriyor. Örneğin bazı araştırmalar, doğum kontrol yöntemleri ve güvenli cinsel yaşam konularında bilgilendirilen ergenlerin daha az genç hamilelik riski yaşadığını ortaya koyuyor. Çocuğunuz size bebeklerin nereden geldiğini ya da bir takım cinsel terimlerin anlamlarını sorduğunda, sakin bir şekilde, herhangi bir yanlış anlamaya yer kalmayacak şekilde cevap verin. Cinselliğin doğal ve hayatın bir parçası olduğunu kesin olarak belli edin, böylece çocuğunuzun size cinsellikle ilgili sorular sorarken utanmasına gerek kalmaz.

    6. Bırakın sıkılsınlar, böylece yaratıcı olmayı öğrenirler

    Yaratıcılık kimilerinin doğuştan sahip olduğu, kimilerinin de olmadığı bir özellik değildir. Nasıl yetiştirildiğimiz, yetişkin olduğumuzda ne kadar yaratıcı olacağımızı güçlü bir şekilde etkiler. Çocuklar eğer sıkılmalarına izin verilmezse hayat hakkında düşünüp yeni fikirlere ulaşma fırsatı bulamazlar. Sıkıntı, çocukları kendi içlerinde yatan ve yaratıcı düşüncenin temelini oluşturan “içsel itkiyi” bulmaya zorlar.
    Texas Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma sıkıldığımızda istediklerimizi gerçekleştirmek için yeni hedefler ve düşünme biçimleri geliştirmeye yatkın olduğumuzu ortaya koydu. Bu durum, tercih ettiğimiz hareket şekli engellendiğinde hayata karşı yaratıcı bir yaklaşım geliştirmemizi ve alternatifler aramamızı sağlıyor. Bu yüzden çocuklarınıza sıkılma fırsatı vermeniz onların ileride yaratıcı düşünen ve problem çözen kimseler olabilmeleri için gerekli bilişsel becerilerini geliştirecektir.
    KAYNAK: Eğitimpedia
  • Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Çocuklara Seyahat Kültürü Aşılamak İçin Yapılması Gereken 16 Şey

    Kimileri için seyahat etmek bir tutkudur. Ancak geriye dönüp baktığınızda, bu tutkunun ne zaman içinize işlediğini hatırlıyor musunuz? Bunun cevabı çocukluğunuzda saklı aslında. Belki aileniz, belki öğretmenleriniz bilerek ya da farkında olmadan aşıladılar size bunu. Belki de çocukken duyduğunuz, gördüğünüz ya da tattığınız bir şey sizi şu an olduğunuz kişiye dönüştürdü. Her halükarda o kırılma noktasını keşfedebilmek için çocukluğunuza inmeniz gerekiyor. Bu yazıyı okuyunca neden çocuklara seyahat kültürü aşılamamız gerektiğini daha iyi anlayabiliyoruz. O halde kolları sıvayalım ve başlayalım.

    1 – Hafta Sonları Ailece Bisiklet Turuna Çıkın

    Öncelikle ailece hareket etmeniz gerektiğinin bilincinde olmalısınız. Arkadaşlarıyla da oldukça eğlendiğini düşünebilirsiniz, öyle de zaten. Ama inanın sizlerle bir şeyler yapmaktan daha büyük keyif alıyorlar. Ailece bisiklet turuna çıktığınızda, farkında olmadan çocuğunuzla kaliteli zaman da geçiriyorsunuz aslında. Bisiklet, onun için hem ekstrem bir şey hem de “gezmek” demek şeyin sadece AVM’lerden ibaret olmadığını gösteren bir simge. Bunu rutin haline getirdiğinizde çocuğunuzun ruh halindeki değişimi siz de fark edeceksiniz. Bir çocuğa seyahati sevdirmek için, önce bisikleti sevdirmek gerekiyor.

    2 – Onu Seyahat Kitapları ve Filmleri ile Tanıştırın

    Çocuğunuzun yaşına göre internetten yapacağınız küçük bir araştırma ile ona uygun kitapları ve filmleri bulabilirsiniz. Keşfetmenin ne denli keyifli bir şey olduğunu ona göstermenin en kolay yollarından ikisi bunlar. Jules Verne ile büyüyen nesil, ne demek istediğimizi çok iyi anlıyordur. İranlı yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık isimli kitabı da, çoğu çocuğun içindeki keşfetme duygusunu tetiklemiştir. Teması ağaç evler, izcilik, kamp, macera ve ailece seyahat içeren eğlenceli filmler izleterek de bunu aşılayabilmeniz mümkün.

    3 – Her Hafta Bir Saat Belgesel İzletin

    Bir çocuk için kulağa oldukça sıkıcı geliyor. Bu alışkanlığa ne kadar erken başlatırsanız o kadar iyi olur. Eline bir iPad veya akıllı telefon verdiğiniz an, iş içten çoktan geçmiş olacak. Ancak hiçbir şey için geç değil sözünü hatırlayın. Haftada 1 saat uzun bir zaman değil. Onun ilgisini çekebilecek herhangi bir belgesel olabilir. Uzay belgeseli, deniz belgeseli, doğa belgeseli ya da ülke belgeselleri… Aklınıza gelebilecek başka bir belgesel. Bazı belgesel kanallarının çocuklara yönelik programları oluyor mesela. Hatta direk çocuklar için belgesel kanalları da var. Bunu mutlaka yapın. Böylece onun merak duyma duygusunu geliştirmiş olursunuz.

    4 – Bir Seyahat veya Bilim Dergisine Abone Edin

    Bunu onun adına yapmanız çok daha iyi olur çünkü kendi ismine bir kargo geldiğinde oldukça heyecanlanacaktır. Bu konuda National Geographic Kids, Atlas Çocuk ve Bilim Çocuk dergilerini oldukça başarılı bulduğumuzu söyleyebiliriz. Ayrıca verdikleri promosyonlar da onlar için bir hayli ilgi çekici oluyor. Her ay kapısına gelen bu tarz bir dergi, onun öğrenme isteğini perçinleyecek ve her geçen gün merak duygusuna engel olamayacak. Ve artık dergilerde fotoğraflarını gördüğü o yerlerde kendisini hayal etmeye başlayacak.

    5 – Birlikte Doğa Yürüyüşlerine Çıkın

    Her şeyden önce bir çocuğa doğa bilinci aşılamak son derece önemli. Farklı bitki türleri ve hayvanların doğal yaşam alanını yakından tanıması için mümkün olduğunca birlikte doğa yürüyüşleri yapmanızı tavsiye ediyoruz. Tabiat ananın, insanlık için ne kadar değerli olduğunu ve neden doğayı korumamız gerektiğini ona öğretmek açısından bundan daha güzel bir fırsat olamaz. Şehrin içerisinde küçük bir yeşillik alan bile olsa, bu onun keşfetme arzusunu daha da körükleyecektir.

    6 – Kamp Yapın

    Çocuğunuz bir gün büyüyecek ve küçükken sizlerle yaptığı kamp maceraları hafızasından hiçbir zaman silinmeyecek. Ve bir gün gerçek bir kamp bağımlısı olacak. Bu ona, doğada zorlu şartlarda hayatta kalmayı ve yaşamak için doğayı olabildiğince daha az tahrip etmeyi öğretecek. Doğanın sesini dinleyecek. Cesareti artacak. Ona ufak-tefek işler yaptırdığınızda, kendisinin de önemli olduğunun farkına varacak. Kamp, bir çocuğa seyahat kültürünü aşılamaktan çok, onun müthiş bir özgüvenle yetişmesini sağlayacak.

    7 – Mutlaka Bir Spor Dalıyla İlgilenmesini Sağlayın

    Spor salonları gibi 4 duvar arasından ziyade, açık havada yapacağı spor dallarına yönlendirmeniz bu noktada daha doğru olur. Ancak burada mevzu bahis seyahat kültürü aşılamaksa eğer bunlar, kayak, sörf, yüzme, at binme, olta balıkçılığı gibi çeşitli bedensel ya da zihinsel sporlar olmalı. Bu sayede hem kondisyon ve zihinsel gelişimini hızlı sağlamış olacak hem de evden çıkmak için her zaman bir bahanesi olacak. Doğa yürüyüşü ve bisiklet de, imkanınız yoksa ilgilenmesini sağlayabileceğiniz birer spor dalı olarak aklınızda kalabilir.

    8 – Ailece Arabayla Seyahate Çıkın

    Daha doğrusu, olabildiğince arabayla seyahat etmeye çalışın. Ailece arabayla seyahate çıkmak, ona izlediği filmlerdeki sahneleri hatırlatacağından heyecanı fazlasıyla artacaktır. Yol üzerinde göreceği farklı manzaralar, tadacağı çeşitli lezzetler ona yaşadığı dünyanın büyüklüğünü algılamasına yardımcı olacak. Ayrıca uzun bir yolculuğun ardından vardığınız yerin güzelliği, yolculuk yapmayı ona daha da fazla sevdirecek. Ancak tüm bunları aşılamak için bu yolculuğa gündüz vaktinde çıkmanız gerektiğini belirtmek isteriz.

    9 – Ona Sorumluluklar Yükleyin

    Konumuz seyahat kültürü aşılamak olduğu için, bunu çağrıştıracak sorumluluklar olmalı. Mesela, kendi valizini hazırlaması, kendi valizini kendisinin taşıması, uçak ya da otobüs biletine sahip çıkması gerektiği gibi sorumluluklar verin ona. Bu kendisini önemli hissettireceği gibi, çıkacağınız seyahate karşı daha da heyecanlanmasını sağlayacaktır. Farkında olmayabilirsiniz ancak şu çok önemli; giderken onu da yanınızda götürmüyorsunuz, birlikte bir seyahate çıkıyorsunuz. Bu ikisi arasında inanın çok fark var.

    10 – Hayvan Sevgisi Aşılayın

    Bunu hayvanat bahçelerine götürerek yapmayın tabi. Olabildiğince hayvanları kendi doğal yaşam alanlarında görmesine yardımcı olun. Elbette ki kanguruları görmek için Avusturalya’ya gidecek imkanı bulamayabilirsiniz, ancak sıcak bir kek yapıp birlikte kanguru belgeseli izleyebilirsiniz. Hatta evde hayvan besleme olanağınız varsa bunu kesinlikle yapın. Ama pet shoplardan satın alacağınız bir hayvan olmamalı bu. Daha çok sahiplenmeye çalışın. Gerçek hayvan sevgisini bu şekilde aşılayabilirsiniz.

    11 – Tarihi Sevdirin

    Bir çocuğa tarihi sevdirmek dünyanın en zor şeylerinden biri olsa gerek. Bunu nasıl yapabileceğinizi merak ediyorsanız hemen önerilerimizi sıralayalım; yaz tatillerinizi plajlarla sınırlamayın mesela. Antik kentleri de keşfedin birlikte. Gittiğiniz yerin kalesine çıkın. Yaşadığınız şehirdeki ya da gittiğiniz yerdeki önemli müzeleri gezdirin. Ve bir yandan da orada neden bulunduğunuzu ve geçmişte orada nelerin yaşandığını bir hikaye anlatır gibi anlatın ona. Ona tarihi sevdirmeyi başarabilirseniz, zaten bir zaman sonra kendi keşif rotalarını kendisi çıkarmaya başlayacaktır.

    12 – Ona Bir Harita Hediye Edin

    Küçük yaşta bir çocuk haritayı ne yapacak demeyin. Farkında olmayabilirsiniz ama harita, küçük çocukları gerçekten de heyecanlandıran bir şey. Mesela harita üzerinde ülke ve şehir bulmaca gibi eğlenceli oyunlar oynayabilirsiniz. Siz o oyunu oynarken dikkat edin, size ülkeler, şehirler, okyanuslar, diller, insanlar hakkında çok sayıda soru soracak. Her birine sabırla cevap verin. Ara ara onu gözlemleyin, boş zamanlarında haritasını incelediğini fark edeceksiniz.

    13 – Kısa da Olsa Bir Yurt Dışı Programı Yapın

    Hayat şartlarından dolayı herkesin böyle bir imkanı olamayacağının farkındayız. Sadece elinizden geldiğince bunu yapmaya çalışın. Çocuğunuzun farklı kültürleri tanıması için bu gerekli. Ayrıca uçak deneyimi yaşaması için de güzel bir fırsat. “Çok gezen mi çok okuyan mı” mottosuyla hareket etmeye özen gösterirseniz, çocuğunuza çok kısa bir sürede seyahat kültürünü aşılamış olacaksınız. Sonraki yurt dışı rotasını kendisinin belirlemesini de isteyebilirsiniz. Dünyanın bir ucunu söylemediği sürece sorun yok. 🙂

    14 – En Önemlisi; Para Biriktirmeyi Öğretin

    Bu gerçekten çok ama çok önemli. Sadece seyahat kültürü aşılamak için değil, hayatın her alanında bu gerekli. Ancak ona bir seyahat kumbarası yaparsanız, bu onun önemini ileride daha iyi anlayacaktır. Bir sonraki seyahat için ya da seyahatinde kullanabileceği bir şeyi satın alması için para biriktirmesini isteyebilirsiniz. Ya da gideceğiniz yerdeki kişisel harcamalardan kendisinin sorumlu olduğunu da söyleyebiliriz. Arkadaşlarına gezdiği yerlerden kendi harçlığından biriktirdiği parayla hediyeler almasını da sağlayabilirsiniz. Sonuçta para biriktirirken de, harcarken de sizin yönlendirmelerinize ihtiyaç duyacak.

    15 – İngilizce Dersini Sevdirin

    En az tarihi sevdirmek kadar zor olduğunu düşünebilirsiniz bir çocuğa İngilizce dersini sevdirmenin. Ancak en az seyahat etmek kadar heyecan verici bir ders İngilizce. Dil öğrenmenin kendisini dünya vatandaşı gibi hissettirdiğini görünce belki ileride kendi isteği ile ikinci ya da üçüncü bir yabancı dili de dağarcığına ekleyebilir. Neden olmasın? Bu sayede yurt dışı seyahatlerinde asla zorlanmayacağını bilir ve herkesle iletişim kurabilecek olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşamış olur.

    16 – Mümkün Mertebe Her Şey Dahil Sistemlerden Uzak Durun

    Seyahat ile tatil farklı şeyler olduğundan, bu noktada her şey dahil sistemlerden sıyrılmanız gerekiyor ne yazık ki. Oldukça konforlu ve kimi zaman uygun fiyatlı olabiliyorlar, evet. Hatta çocuklar için de ideal ortamlara sahipler. Ancak konfor alanından çıkmak deyimi burada devreye giriyor. İyi bir şeyler başarmak için bir takım fedakarlıklarda bulunmalısınız. Her şey dahil sistemlerde bol bol yemekten, yüzmekten ve yatmaktan başka bir şey öğretemezsiniz çocuğunuza. Eğer çocuğunuzun ufkunu genişletmek istiyorsanız, her şey dahil tatillerinize bir süreliğine ara vermeniz gerekiyor.

    Bonus: Belli Bir Yaşa Geldiğinde Tek Başına Seyahate Çıkmasını Destekleyin

    Belki de en can alıcı şeylerden biri de bu. Herkesin hayalini kurduğu, yapabilenlere imrenerek baktığı fakat çoğu kişinin de cesaret edemediği bir şey tek başına seyahate çıkmak. Fakat onca şeyi bunun için yapmıyor muydunuz zaten? Bir gün karşınıza gelip, size 1 ay sürecek bir Güney Amerika seyahatinden bahsettiği zaman karşısında donup kalmamalı, tam tersine onu desteklemelisiniz. Bunu da ona ufak yaşlarından itibaren hissettirmeniz gerekiyor. Çocuğunuz, kendisine güvenildiğini bilerek büyümeli. Tek başına ya da arkadaşlarıyla fark etmez, siz olmadan bir şeyleri başardığını ve kendi sınırlarını kendi çizebildiğini görmesi gerekli. Bunun için de özellikle manevi desteğiniz çok önemli.
    KAYNAK:
  • Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Çocuğunuza ”Annecim, Babacım, Aşkım” Diye Hitap Etmeyin

    Beni rahatsız eden bir konu; yetişkinlerin çocuklara hitap şekillerindeki absürdlük! ”Annecim, babacım, aşkım, babaannecim, anneannecim, dedecim, yengecim, dayıcım, amcacım, halacım, cımcım da cımcım!!!” İşin cıvığını çıkardığınızın farkında mısınız? İlk kimden çıktı bu saçma hitap şekli gerçekten merak ediyorum. Ve sonrasında koyun sürüsü gibi, sorgulamadan nasıl bu kadar akılsız ve fikirsizce yayıldı? Annesine ”annecim” diye hitap etmeyenlerin, kendi çocuklarına ”annecim” diye hitap etmeleri kadar saçma şey çok azdır. Anneniz mi o sizin? ”Bakın ben onun anneciğiyim” demek istiyorsunuz aslında sanırım. Annecim! Çocuğunuz size çoğu zaman ”anne” derken ve ”annecim” diye çok az hitap ederken sizin sürekli o çocuğa ”annecim” diye hitap etmeniz kendi egonuzdan kaynaklı büyük ihtimalle. Annem bana ”annecim” diye hitap etse normal karşılamazdım bunu. Ben onun annesi miyim, neden bana annesiymişim gibi hitap etsin? Türkler dışında hiçbir millette bu hitap şekli yok. Yabancılar da garip ve komik buluyor zaten bu davranışınızı. Aslında bir davranış bozukluğu bence. Bu konuda internette en sık rastladığım yazılardan birini Psikolog Nihal Akyıldız yazmış, web sitemde onu ben de paylaşmak istiyorum.
    ”Son dönemde çevremdeki annelerin sıklıkla çocuklarına hitap ederken; annecim, babaların; babacım, hatta teyze ve halaların; teyzecim, halacım şeklinde hitap ettiklerini duyuyorum!
    Ayrıca çocuğunun ismine her an ‘cim’ eki koyup; çocuğuna kızarken bile Egecim, Defnecim şeklinde hitap eden ebeveynler de var.
    Bir de bunun bir üst durumu var ki; o da çocuklarına ‘aşkım‘ ve bu türde hitap eden anne babalar!
    Ne oluyor bu ebeveynlere? Çocuğunuza koyduğunuz isme ne oldu? Oğlum, kızım, yavrum gibi sıfatlar nereye gitti?
    Dünya bu kadar tersine giderken bu durum o kadar da önemli bir konu mu diyebilirsiniz. Ancak çocukların gelişimi için oldukça önemli bir konu; çünkü çocukların gelişim halkasına zarar veriyor ve çocuklara yazık oluyor! Eskiden anne baba otoritesi altında pasifize edilen nesiller yetişirken şimdi de eşitlik, sevgi adına kendi yetişkin konumunu görmezden gelen bir nesil oluştu. Çocuklara nasıl hitap etmeli Çocuklarımıza; annecim, babacım, aşkım… gibi hitap etmekle ne zararlar verdiğimize bakalım mı?
    5 yaşında bir çocuk olduğunuzu ve ebeveynlerinizin size; annecim, babacım diye hitap ettiğini düşünün. Kendinizi güçlü hisseder misiniz? Evet. Güvende hisseder misiniz? Büyük olaslıkla hayır! Anne babanın çocuğuna mutlak vermesi gereken şey; kendini güven içinde hissetme duygusudur. Bir üst konumdaki kişinin varlığını hissederek, çocuk – insanoğlu kendini güvende hisseder. Güven içindeki çocuk sağlıklı gelişir. Bu beslenme ve sevgi ihtiyacı ile birlikte çok önemli bir ihtiyaçtır. Ayrıca yaşları gereği; somut öğrenme döneminde olan çocukların kafaları karışıyor ve kavram kargaşası yaşıyorlar. Ben neden annemin annesiyim, neden babamın babasıyım diye düşünüyor? Bu durum onların size; ‘yavrucum, oğlum, kızım’ demesi gibi bir şey. Ne kadar absürd değil mi? Siz de onlara; olmayan rolleri üzerinden hitap etmemelisiniz. Bir diğer zarar çocuğun model alması konusudur. Çok önemli bir öğrenme şekli olan; model almada / özdeşim kurmada ilk modellerimiz anne babamızdır.
    Kimleri model alırız? Bizden daha güçlü, daha bilen, daha yetkin…. kişileri. Ama biz onlara annecim, babacım derken çocuğun gözünde rol model olamayız ki! Anne babasının daha tecrübeli, daha bilen, koruyucu, güçlü olduğunu kabul eden ve model alan çocuk; okul hayatının başlamasıyla birlikte dış dünyaya açıldığında; ben de onlar gibi olmalıyım diyecek ve kendini kanıtlamak için çaba gösterecek, çalışacak, öğrenecek ve gelişecek. Anne babalardan ve öğretmenlerden sıklıkla şunu duyarız; çok zeki ama çalışmıyor! Okulda dersleri ciddiye almayan, sorumluluk almayan, çaba göstermeyen, otoriteyi tanımayan bu çocuklara evde ilk altı yıl içinde verilen mesaj genellikle şöyledir; dünya hep senin etrafında dönüyor ve dönecek. Bu çocuk neden kendini zorlasın, sorumluluk alsın, neden çabalasın, kendini kanıtlama ihtiyacı duysun, dersine çalışsın ki? Buna bağlı diğer bir zarar da; evde anne babasının gücünü (bu güç aynı zamanda çocuğa korunduğu, güvende olduğunu hissettirir), okulda öğretmenlerinin gücünü hissetmeyen çocuk; nerede duracağını bilemediği için uçlara kayar. Bir uçta; her şeyden kaygı duyan, güvensiz bir çocuk, diğer uçta; her şeyi sonuna kadar deneyip, sınırları görmeye çalışan bir çocuk. Her ikisinde de mutsuz çocuk. Oysa bizim onlar için istediğimiz şey; potansiyeli doğrultusunda sınırlarını zorlasın, kendini gerçekleştirsin ama her konuda da sınırsız olamayacağını, nerede duracağını bilsin ki; zarar görmesin. Gördünüz mü; küçük yaşlarda gelişimsel bir halkanın zarar görmesinin ucu nerelere uzanabiliyor!Ayrıca; annesinin babasının aşkı konumunda olan çocuğun da; sevgilisinden her aşkım sözcüğünü duyduğunda bilinçdışında suçluluk duygusu altında ezileceği büyük olasılıktır. Bu konu ayrı bir yazıya konu olacak kadar da önemlidir.
    Sonuç; bu hitapları bol bol kullanan yeni nesil anne babalar; aslında çocuğunuzu değil kendinizi düşündüğünüz için tebrikler.
    Bilinç dışınızda; senin arkadaşın benim, senin sevgi nesnen benim, biz eşitiz (sorumluluk almayayım) mesajları vererek onları kendinize bağımlı bir insan haline getirmeye çalıştığınız için.
    İnsanın doğasında özerk olmak var. O nedenle; güçlü olan çocuk bu durumdan sıyrılmak için ileride bir şekilde (ruhsal veya gerçek) çok uzağa gidecek ve dönmeyecek.
    Gidecek kadar güçlü olmayan çocuk ise yanıbaşınızda size bağımlı ama öfkeli kalacaktır.
    İyi anne babalık; kendini ona adamak, her dediğini yapmak, çocuğu sevgiye boğmak, (böylece hep beni sevsin) hiç çatışma yaşatmamak, hep size bağımlı kılmak, biz arkadaşız, …… demek değildir.
    Anne babalık; sanki siz hiç yokmuşunuz gibi ayakları üstünde durabilen, kendi kararlarını verip, sonuçlarını yaşayabilen, yaşına uygun sorumlulukları yerine getirebilen, hayata karşı kendi normlarını oluşturabilen, hayatı iyisiyle kötüsüyle bir potata eritebilen çocuklar/nesiller yetiştirmektir.
    Ödülü de; size bağımlı değil, bağlı evlatlar yetiştirmiş olmaktır.”
    Nihal Akyıldız, Psikolog
  • Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor

    Cinsiyetçi Oyuncaklar Kızları Mühendislikten Soğutuyor

    İngiltere merkezli, dünyanın en önemli profesyonel mühendislik ve teknoloji enstitülerinden The Institution of Engineering and Technology (IET) tarafından yayınlanan bir raporda, cinsiyetçi oyuncakların kız çocukları mühendislik alanında kariyer yapmaktan uzaklaştırdığı açıklandı.

    The Guardian’da yayınlanan habere göre IET tarafından yapılan araştırmanın sonuçlarına göre teknoloji, bilim, mühendislik ve matematik odaklı oyuncaklar, kız çocuklara üç kat daha fazla oranda erkek çocukları hedefliyor. Avrupa kamuoyunda ses getirmiş birçok başarılı kampanyaya rağmen, halen kız çocukları hedefleyen oyuncaklarda halen “pembe” rengin ezici üstünlüğü var. İngiltere merkezli IET’nin amacı, daha fazla kadını mühendislik, bilim ve teknoloji alanlarında kariyer yapmaya motive etmek. Ingiltere’de kadın mühendis oranının yüzde 9 seviyesinde olduğu hatırlatılan rapora göre, bu sonucun temelinde kız çocukların söz konusu dallardan uzaklaşmasına neden olan toplumsal klişeler yatıyor.

     

    Erkek çocuklar, küçük yaşlarda mühendislik alanlarına uygun oyuncaklarla daha yoğun oynuyor.

    Ebeveynlere, oyuncak alışverişi sırasında mavi ve pembe renk kutulu oyuncaklardan uzak durmayı öneren IET, oyuncak üreticileri ve internet arama motorlarına da cinsiyetçi klişeleri güçlendirecek yaklaşımlardan uzak durmaya davet ediyor.

    IET analistlerinin yaptığı bazı basit araştırmaların sonuçları oldukça çarpıcı. Önde gelen internet arama motorlarından yapılan “STEM Oyuncakları” (BTMM – Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik oyuncakları) aramasında yüzde 31 erkek çocuklar, yüzde 11 ise kız çocuklara yönelik sonuçlar çıkıyor. “Kız çocuk oyuncakları” internet aramasının sonucunda gelen oyuncakların yüzde 89’u pembe renkli iken, bu oran “Erkek çocuk oyuncakları” sonucunda sadece yüzde 1.

    Oyuncaklardaki cinsiyetçiliğe tepki yeni değil

    IET’nin raporuyla bir kez daha gündeme gelen “oyuncaklardaki cinsiyetçi klişeler” konusu aslında bir süredir gündemde. “Kusursuz güzelliği” ile kız çocukların rol modeli olan Barbie bebekler bir süredir farklı vücut tipleri, farklı meslek sahibi versiyonlarıyla da üretiliyor. Örneğin 2014 yılında “Girişimci Barbie” oyuncağı üretilmiş, 2015’te Barbie, topuklu ayakkabılarını çıkartıp, güzelliğinden “feragat etmişti.” Ancak bu hamleler işin sonunda kız çocuklara yine “bebek” sunulduğu gerçeğini değiştirmedi.

    2012 yılında kurulan “Let Toys Be Toys” inisiyatifi gibi bu konuya dikkat çeken organizasyonlar ve bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik gibi alanlarda kız çocuklarına yönelik “yapı ve inşaat oyuncakları” tasarlayan GoldieBlox gibi firmalar da mevcut. Türlü kampanyalar ve bazı firmaların –muhtemelen yine ticari kaynaklı- özel üretimleri, oyuncak sektöründe IET’nin dikkat çektiği cinsiyetçi yaklaşımı ortadan kaldırmıyor.

    Bu konuda başta ebeveynler olmak üzere tüm topluma büyük görev düşüyor. Lütfen kızlara pembe bebekler, erkeklere otomobil almaktan vazgeçelim. Unutmayın, kızınız bir mühendis adayı, oğlunuz da bir aşçı ya da terzi adayı olabilir. Bırakalım, oyuncaklar sadece oyuncak olarak kalsın. “Erkek oyuncağı” ya da “kız oyuncağı” diye ayırmak çok saçma değil mi?

    KAYNAKLAR:

    https://uzuncorap.com/cinsiyetci-oyuncaklar-kiz-cocuklari-muhendislik-kariyerinden-sogutuyor/

    https://www.theguardian.com/lifeandstyle/2016/dec/08/gendered-toys-deter-girls-from-career-engineering-technology