Kategori: Yazarlardan

  • Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Ustadan Çırağa Aktarılan 8 Zanaat

    Kültürel mirasımızın önemli bir ögesi el sanatlarıdır. Her biri uzun bir tarihe, geleneklere dayanan zanaatlar ülkenin belli bölgelerinde çağlardır süre gelmektedir. Bu zanaatlarda ustalaşmak bir ömür sürdüğünden genellikle eğitime çocukluktan başlanır. Ustasından öğrendiklerini yıllar içinde geliştiren çırağın kendisi de bir usta olur ve böylece gelenek devam ettirilir. Listemizde, Türkiye’mizin farklı bölgelerinde yaşatılan 8 zanaatı ve inceliklerini huzurlarınıza getiriyoruz.

    Dokumacılık

    Türk el zanaatları arasında dokumacılığın yeri ayrıdır, ülkenin birçok yöresinde dokumacılık yapılsa da Denizli yöresi Buldan ve Tavas gibi ilçeleri ile dünya çapında haklı bir üne sahiptir. Bu bölgede nesillerdir süre gelen dokumacılık zanaatı 19.yüzyıla dek el ile mekik atılan tezgâhlarda yapılırken, günümüzde otomatik ve yarı otomatik tezgâhlar da kullanılıyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin mintanının Buldan’da dokunan bezlerden yapılmış olması buranın tarih boyunca dokumacılıkta ne kadar iddialı olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Denizli sınırları içindeki Kızılcabölük’te ise ünlü Hollywood filmi Truva’nın kostümlerinin yapılması bu geleneğin layıkıyla devam ettirildiğinin güncel bir kanıtı.

    Lüle Taşı İşlemeciliği

    Osmanlı Devleti’nin ihraç ettiği ilk ürün olduğu düşünülen lüle taşı, Anadolu’da sadece Eskişehir yöresinde çıkarılıyor. “Beyaz Altın” olarak da anılan lüle taşının bulunması ve çıkarılması zorlu bir süreç. Toprağın neresinden lüle taşı çıkacağı belli olmuyor ve lüle taşı toprağın altındayken henüz yumuşak bir halde olduğu için, onu çıkarırken oldukça özenli olmak gerekiyor. Lüle taşı çıkarıldıktan sonra ise başka bir zorlu süreç başlıyor, lüle taşını işlemek. Anadolu’nun Beyaz Altını ince bir işçilik sonucunda türlü pipolara, tespihlere, takılara dönüştürülüyor ve dünyanın dört bir yanına ihraç ediliyor.

    Bakırcılık

    Nesilden nesile aktarılan Türk el zanaatlarından bir diğeri ise bakırcılıktır. Bu zanaatı küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlayan bakırcılar, keser, tokmak, neri ve tel çekiç kullanarak bakıra ustaca şekil verir, bakırdan, tencereler, tepsiler, ibrikler yaparlar. Bakır tencerelerde pişen yemeklerin tadı bir başka olur, hatta Türk yemeklerinin en iyi bakır tencerelerde piştiği söylenir. Bakırcılık ülkemizin her yerinde değerli bir zanaat olarak ilgi görse de en çok Diyarbakır ve Gaziantep yörelerinde gelişmiştir, bu bölgeyi her ziyaret eden bakır işçiliğinin inceliğine ve çeşitliliğine hayran kalır.

    Teknecilik

    Bir yarımada olduğu için denizcilikle ilişkisi kuvvetli olan ülkemizde sürdürülen el sanatlarının bir diğeri de tekneciliktir. Günümüzde teknecilik deyince akla teknolojik üretim süreçleri gelse de bu topraklarda İyon Uygarlığı zamanından beri el testeresi, çekiç, çivi, rende, keser gibi basit aletlerle tekne yapılmaktadır. Bu geleneğin en iyi örneklerinden biri Bartın’ın Kurucaşile ilçesinde görülür, burada binlerce yıldır aynı özen ve ince işçilikle birbirinden güzel tekneler yapılmaktadır.

    Bastonculuk

    Ahşabın tornada işlenmesiyle yapılan bastonlar çağlardır dünyanın her yanında ilgi görür, her ülkede kullanılır. Türkiye’de bastonculuğun merkezi ise Zonguldak yakınındaki Devrek’tir. Burada 1800’lü yıllardan beri bastonculuk yapıldığı hatta Devrekli ustaların sarayda da saygıyla karşılandığı söylenir. Devrek bastonunun özelliklerinden biri de narinliğini ve hafifliğini yapımında kullanılan kızılcık ağacına borçlu olmasıdır.

    Kalaycılık

    Kalaycılık ve bakırcılık birbirlerinden ayrılmaz el sanatlarıdır. Bakır kaplar, tencereler kullanıldıkça bakır korozyonu ortaya çıkabilir ve bu durum zehirlenmelere sebep olabilir, korozyonun önüne geçmek için bakırların düzenli olarak kalaylanması gerekir. Ateşte ısıtılan bakır kabın üzeri kalay ile kaplanır ve bakır soğuyunca kalay da sertleşir. Yıllar içinde bakırın kullanımı azaldıkça kalaycılık zanaatına da daha az rastlanmaya başlamıştır fakat bakırcılığın gelişmiş olduğu yerlerde kalaycılık da hâlâ uygulanmaktadır.

    Demircilik

    Genellikle eski kentlerin merkezlerinde yer alan demirci dükkânları neredeyse her yerde hayatın merkezi gibi görülmüşler. Ocağın başında kor halindeki demire şekil veren ustalar Anadolu’da hayatın nabzının demirci dükkânlarında attığını bilerek, gündelik işlevi çok yüksek aletleri büyük bir dikkatle imal ederler. Bu özverili zanaatın babadan oğula aktarıldığı durumlar sıkça yaşansa da usta – çırak ilişkisi zanaatkârlar için hala belirleyiciliğini koruyor. Ustaların kendi özel şekillerini oluşturup ürünlerin üzerine damgalayarak marka ve garanti gibi kullanmaları ise zanaatın sıkça rastlanan gelenekleri arasında.

    Taş Ustalığı

    Tarih boyunca birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapan Türkiye toprakları, birçok farklı mimari anlayış ile tanışmış, farklı çağlarda burada barınan medeniyetlerin mimari geleneklerinden beslenmiştir. En güzel örneklerini Mardin Midyat’ta gördüğümüz taş evler de bu birikimin bir sonucudur. Mardin’in dört bir yanına dağılmış olan taş atölyelerinde bu evlerin yapımında kullanılan taşlar hazırlanır, taş figürler incelikle işlenir. Taş ustalığı da diğer zanaatlar gibi genelde babadan oğula geçer, çünkü bu zorlu zanaatta tam bir usta olmak için eğitime küçük yaşlarda başlamak gerekir.

    KAYNAK: HalkBank Kültür ve Yaşam

  • Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir, Heykeltıraş Kimdir?

    Heykel Sanatı Nedir?

    Heykel kelimesinin sözlük anlamı taş, tunç, bakır, kil, alçı, ağaç, fildişi vb. gibi maddelerden kalıba dökülerek, yontularak ya da yoğurulup pişirilerek yapılan insan, hayvan, figür, obje vb. biçimlerini yansıtan sanat yapıtıdır. Genellikle bir estetik kaygı taşınarak, heykeltıraşlar tarafından oluşturulur. Heykelcilik başlangıç tarihi bilinmeyecek kadar eski bir sanattır. Yapılan arkeolojik çalışmalarda mağarada yaşam sürdürülen dönemlerde bile heykel sanatı izlerine rastlanmıştır.

    Heykel sanatının en eski unsuru dini inanışlardır. İnsanoğlu tapınma ve bir şeye dayanma ihtiyacı duyar. Bazı toplumlar ise bu ihtiyaçlarını tanrı tasvirleri yaptıkları heykeller üzerinden gidermişlerdir. Hatta özellikle Arap toplumunda yenilebilir heykeller yapılmıştır. İslamiyetten önce çok yaygın bir heykelcilik kültürü vardır. Yaptıkları heykellere bir süre tapınan Araplar daha sonra bu heykelleri yemişlerdir. Kimi zaman dönemin kral ve kraliçesinin, bilim, tarih, sanat ve spor alanında ün yapmış şahısların heykellerini yapmışlardır. Günümüzde de önemli şahsiyetlerin heykelleri, büstleri yapılmaktadır. Bazen de yaşanan ve büyük etkiler yaratan olayların ölümsüzleşmesi amacıyla heykeller yapılıp meydanlarda sergilenmektedir.

    Çok farklı maddeler kullanılarak heykel ve heykelcilik yapılmaktadır. Ancak insanların sanat eserlerinin uzun yıllar ayakta kalmasını istemesinin de sebebiyle taş yerine mermer ve dayanıklılığı yüksek olan tunç, bronz gibi metallerle heykeller üretilmiştir. Bazı bölgelerde çok fazla sayıda heykel bulunması, bu sanatın maddi kazanç elde etmek amacıyla yapıldığını da gösterir. Yani hem sanata yönelik bir eser bırakma kaygısı; hem de ticari kaygı güdülmesi eski çağlardan beri varolan bir durumdur.

    Heykel Sanatı Tarihsel Süreci

    Heykel sanatının bugünkü haline gelmesinde 3 önemli basamak vardır.

    Mısır Heykelciliği

    Mısır heykelciliğinde bilindiği üzere mumyacılık ve mezar anıtları mevcuttur. Heykeltıraşlar bu anıtların iç ve dış mekanlarını heykeller ve büstlerle donatmışlardır. Antik Mısır çağında heykeltraşlar çok büyük ve ağır taşlarla çalışmaları nedeniyle ince detaylarda yoğunlaşamamışlardır. Heykelleri, hareket eden bir insanın anlık görüntüsü şeklinde değil de ayakta sabit durmuş bir şekilde modellemişlerdir. Ayrıca figürün kasları, kıvrımları gibi detaylarını fazla belli etmeyip figürün yüzüne de bir ifade vermemişlerdir.

    Yunan Heykelciliği

    Yunan heykelciliğinde tanrı figürleri, hükümdarlar ve savaş kahramanlarının heykelleri yapılmıştır. Yunanlı heykeltıraşlar özellikle kadın vücudunda incecik tül parçalarının çekiciliğini farketmiş ve birçok heykelde bu modellemeyi kullanmışlardır. Kadının vücudunu ince detaylarla modelleyip sanki üzerinde rüzgarda hareketlenmiş bir tül varmış gibi gösterilen heykeller çok sayıda mevcuttur.

    Roma Heykelciliği

    Roma heykelciliğinde ise heykeltıraşlar kendi sanat anlayışını ortaya koymamış, Yunan heykelciliğini taklit etmişlerdir. Hatta Roma döneminde ortaya çıkan heykellerin birçoğu Yunanlı heykeltıraşlar tarafından yapılmıştır. Daha sonra yaptırılan bu heykeller kopyalanarak sayıca çoğaltılmıştır. Öte yandan Romalılar portrelemede başarı göstermişlerdir. Çünkü bir gelenek olarak Romalılar ölen insanların yüzlerinin kalıbını bir balmumuna almakta ve bunu o kişinin yaşadığı evde saklamaktaydılar. Roma portrelerinde figüre son derece gerçekçi yüz ifadeleri işlenmiştir. Romalılar elde ettikleri askeri başarıları anıtlaştırmayı da bir gelenek haline getirmişlerdir. Şehir merkezi gibi yerlere yaptıkları anıtlarda ortaya imparatoru, daha sonra önem sırasına göre yakınlarına diğer figürleri yerleştirilmişlerdir.

    Heykeltıraş Kimdir?

    Heykeltıraş heykelin hem çizimini, hem de üç boyutlu halini yapan sanatçılara verilen isimdir. Çok çeşitli maddeler ve materyaller kullanarak bu sanatı icra ederler. Heykeltıraşlar yaptığı iş münasebetiyle hem el becerisine hem de yaratıcılık becerisine sahiptirler. Öncelikle fikir üretirler ve bunun için en uygun materyali ve en uygun yöntemi belirlerler. Duygu ve düşüncelerini yaptıkları sanat ile ortaya koyarlar. Sevgilerini ve kızgınlıklarını adeta yaptıkları heykelin üzerine tane tane işlerler. Adeta bir cerrah titizliğiyle, ortaya koyacakları sanat eserini son derece ince işçilikle ve büyük bir dikkatle yontarlar. Ortaya konulan eserde bazen çekiç gibi büyük aletlerle çalışırken bazen de iğne ucu kadar hassas aletlerle çalışırlar. Öyle ki mermerden yapılan bazı heykellerde adeta yapılan insan figürüne tül giydirilmiş gibi görüntü verilir. Bir heykeltıraşın anatomisi bilgisi de çok ileri seviyede olabilmektedir. İnsan vücudunun kaslarını, damarlarını, kıvrımlarını son derece gerçekçi bir boyutta ortaya koymaktadırlar. Örneğin; insanın sadece serçe parmağını kaldırırken kullandığı incecik bir kası, serçe parmağını kaldırmış bir insan heykeli yapan heykeltıraş o kası daha belirgin şekillendirmektedir. Yani bizim gerçek hayatta bile dikkatimizi çekmeyen detayları çok iyi izleyip eserlerine yansıtırlar. Bu beceri karşısında bu sanata hayran kalmamak mümkün değildir.

    Heykel Sanatı Teknikleri

    Heykeltıraşlar bir heykel yaparken farklı teknikler kullanırlar. Bir heykel çok çeşitli ve zorlu aşamalardan geçerek ortaya çıkar. Bazen aylarca hatta yıllarca bu çalışmalar sürer. Bu yöntemlerden kısaca bahsedelim.

    Eksiltme – Yontma

    Eksiltme yönteminde heykeltıraş yapacağı heykelden daha büyük ve tüm bir maddeyi eksilterek yani oyarak istediği şekle getirir. Yapacağı heykelin taş ya da ahşaptan meydana gelmesini isteyen heykeltıraş bu yöntemi kullanır.

    Manipülasyon – Modelleme / Biçimleme

    Manipülasyon yönteminde yumuşak yapılı elle şekil verilebilen maddeler kullanılır. Bu maddelere balmumu, kil ve alçı örnek verilebilir. Şekillendirme direkt el ile ya da çeşitli aletlerle yapılabilir.

    Birleştirme – Yapılandırma / İnşa

    Birleştirme yönteminde önceden karar verilmiş ya da biçimlendirilmiş farklı maddeler bir araya getirilir ve oluşturmak istenilen heykel tamamlanır. Çok çeşitli maddeler kullanılmakta olup bunlara kumaş, metal, tahta parçaları, sac, cam parçaları, ip gibi materyaller örnek verilebilir. Son zamanlarda heykeltıraşlar özellikle atık maddelerden, hurdalardan oluşan birleştirme heykelleri ortaya koymakta ve bu heykeller insanların büyük beğenisini kazanmaktadır.

    Yerine Geçme – Döküm

    Yerine geçme yönteminde ara maddeler kullanılır. Balmumu, kil gibi ara maddeler heykeltıraş tarafından bronz gibi dayanıklı maddeler üzerine dökülür.

    Bitirme

    Tamamlanmış heykellerin bitirme işleminde heykele son şekli verilir, cilalama yapılır, yaldızlama işlemi uygulanır, ihtiyaç duyulursa boyama işlemi yapılır. Tüm bu uygulama çeşitlerine bitirme işi denir.

     

    KAYNAK: Artopol

  • Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Romantik Dönem’e Geçişin Öncüsü: Beethoven

    Almanya’nın Bonn şehrinde doğan ve çok küçük yaşlardan itibaren müziğe karşı olan yeteneği, babası ve ilk müzik öğretmeni olan Johann van Beethoven tarafından fark edilen Beethoven daha sonra besteci ve orkestra şefi Christian Gottlob Neefe ile çalışmalarına devam etmiş, 21 yaşında Viyana’ya yerleşmiş ve orada Joseph Haydn ile çalışmış aynı zamanda virtüöz piyanist olarak şöhret kazanmış, ölene dek Viyana’da yaşamını sürdürmüştür. Yirmili yaşlarının sonlarına geldiğinde işitme sorunları yaşamaya başlamış ve hayatının son zamanlarında neredeyse tamamen sağır olmuştur. 1811 yılında 41 yaşında orkestra şefliğini ve halka açık konserler vermeyi bırakmış fakat beste yapmaya devam etmiştir. En çok takdir edilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir.

    Ludwig van Beethoven’ın Eserleri

    Beethoven’ın, piyanodan kemana pek çok eserleri var ancak 5. ve 9. Senfon’isi kendisiyle özdeşleşmiş diyebiliriz.

    5. Senfoni (Op. 67, Do minör Senfoni No.5, 1807-1808), Beethoven’ın ilk büyük başarısı olarak kabul ediliyor. 5. Senfoni aynı zamanda Kader Senfonisi olarak da biliniyor.

    9. Senfoni (Op.125, Re minor Senfoni No.9, 1822-1824), Koral Senfoni ismini taşıyor. Bunun nedeni ise Schiller’in Neşeye Övgü şiirinin bestelenmiş halinin bir koro tarafından seslendirdiği bölümü… Eser, klasik müzik tarihinin en bilinen senfonilerinden biri.

    En Meşhur Sonatı: Moonlight Sonata

    Beethoven yirmili yaşlarının sonunda işitme kaybı yaşamaya başlamış ve besteciliğe yönelmiştir. Ancak en beğenilen eserlerini hayatının son 15 yılında bestelemiştir. Moonlight Sonata da işitme sorunu başladıktan sonra, 31 yaşında bestelediği sonatıdır. Beethoven, Ay Işığı Sonatı’nı 1801’de tamamlamış ve ertesi yıl da yayınlamıştır. 31 yaşında işitme sorunu daha da kötüleşen Beethoven galayı kendisi yapmış ve eseri kısa bir süre öğrencisi olan, Kontes Giulietta Guicciardi’ye ithaf etmiştir. Ünlü piyanistlerin repertuvarında muhakkak yer alan sonatı Fazıl Say da birçok kez yurt dışındaki konserlerinde seslendirmiştir.

    Romantik Döneme Açılan Kapı

    Ama aslında o yepyeni bir dönemin başı. Koskoca klasik dönem kapanıyor ve romantik dönemin tohumları atılıyor. Armoninin gelişimi ve senfoni orkestrasındaki enstrümanların artmasıyla birlikte yeni bir bestecilik anlayışı gelişiyor.

    İlham Verdiği Sanatçılar

    Schubert, Chopin, Tchaikovsky; Beethoven’dan etkilenen sadece birkaç besteci… Özellikle 9. Senfonisi; armoni ve büyük koroyu da orkestrada kullanması bakımından Holst’a kadar etki eder. Evet Holst’un meşhur eseri The Planets’tan bahsediyorum.

    Beethoven Adında Bir Trio

    Beethoven Trio’su iki üyesi Berlin Filarmoni’den ve piyanistleri Fransız olan bir triodur. Geçtiğimiz yıllarda (48.) İstanbul Müzik Festivali’ne de konuk olan genç trio hâlâ dünyanın çeşitli yerlerinde ünlü Beethoven Trio’larını yorumlamaya devam etmektedir.

    Andreas Ottensamer – Klarinet

    Knut Weber – Çello

    Julien Quentin – Piyano

    Beethoven Adında Bir de Festival

    Beethoven Müzik Festivali birçok ünlü müzisyenin de katılımıyla senelerdir Almanya’nın Bonn kentinde gerçekleşiyor. İlk kez Beethoven Yarışması ise 2005’te yapıldı. Dünya genelindeki piyanistleri teşvik etmek amacıyla düzenlenen bu yarışma hâlâ her yıl yapılmaya devam ediyor.

    Hakkında Çekilmiş En İyi Film; Beethoven’ı Anlamak

    Beethoven hakkında birçok kitap ve filmin olması şaşırtıcı değil. Ama içlerinden en güzel ve kapsamlı olanı Beethoven’ı Anlamak filmi. Filmin konusu şöyle: “Genç Anna Holtz’un tüm hayali iyi bir besteci olmaktır. Bu hayalini gerçekleştirmek ve müzik alanında iyi bir kariyer yapmak amacıyla, o dönemde dünyanın müzik başkenti olan Viyana’ya gelir. Konservatuarda okurken, yaşayan en büyük ve yetenekli besteci Ludwig Van Beethoven’ın yanında çalışma fırsatı yakalar. Beethoven ise, 9. Senfonisi’nin son hazırlıkları üzerinde çalışmaktadır. Yapımcısı Wenzel Schlemmer ise bu sırada kanserden ölmek üzeredir. Schlemmer, senfoniyi tamamlamaya yardım etmesi için Anna’ya bir teklif yapar. Anna bu teklifi kabul ederken Beethoven’ın birlikte çalışması çok güç bir insan olduğundan habersizdir. Beraber çalıştıkları süre içinde aralarında vazgeçilemez bir bağ oluşacaktır. Anna, uzun zamandır beraber olduğu Martin’den evlenme teklifi alır. Martin ve Beethoven arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır. Viyana’dan kaçmayı dener ama başaramaz; yazgısı Beethoven’ınkine bağlanmıştır.”

    KAYNAK: Günsu Özkarar / Oggusto

  • Kum Zambaklarını Koparmayın!

    Kum Zambaklarını Koparmayın!

    Her güzel gördüğümüz veya başka bir deyişle her sevdiğimiz şeyi kendimize isteme ediminin birçok yıkıcı sonucu da var. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle dolu olmasına rağmen insan olarak bazen “Hep daha fazlası” demekten kendimizi alamadığımız oluyor. Ve ne yazık ki her fazlasını isteme edimimiz iklim krizinin yıkıcı etkilerini deneyimlerken, “hadi bir taş da sen at” tadında bir yaklaşım! Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haber buna iyi bir örnek. Beğendiği bir bitki görünce onu koparıp, sahip olma dürtüsünün de tek örneği değil elbette. Sahilde görüp, çok beğendiği kum zambağını koparan ve evdeki saksısına ekmek istediğini iddia eden kadına kesilen cezanın miktarı da insanların duruma yaklaşımını değiştiriyor. Nesli tükenmekle karşı karşıya olan “kum zambağını” koparmanın cezası 109 bin 593 TL.

    Doğal yaşam alanı olan sahillerin birçoğunun plaj olarak kullanılması, sahillerdeki işletme sayılarının artması, artan kentleşme ve bitkinin koparılması nedeniyle kum zambakları tüm dünyada azalıyor! Her bir türün ekosistemin dengesi için vazgeçilmez olduğu bilgisiyle durumu değerlendirecek olursak, yok olmasına ramak kalan her bir canlı gezegenimize yeni bir yara açılması demek. İnsan faaliyetleri azalınca, “Dünya Limit Aşım Günü” bile ileri bir tarihe kendini atabiliyor. Elimizde böyle bir veri varken, tüketim alışkanlıklarımızdan taviz vermemekte ısrar etmek pek mantıklı görünmüyor. Bu nedenle ilk olarak yapmamız gereken şeylerin başında sadeleşmek ve sevdiğimiz/beğendiğimiz -illa ki sevmek zorunda değiliz- herhangi bir varlığın önce yaşam hakkına saygı duymak geliyor.

    Kum zambağının (Pancratium maritimum) biyolojik özelliklerine baktığımızda ise yaşama sıkıca tutunan ve barındırdığı şifayı paylaşan bir bitki olduğunu anlıyoruz. Temmuz-ekim ayları arasında çiçek açan kum zambakları, kendi kendine döllenen ve soğanlı bir bitkidir. Türkiye’de İstanbul, Bolu, Bartın, Sinop, Samsun, Giresun, Trabzon, Kırklareli, Antalya, Mersin ve Adana’nın kumlu sahillerinde görülür. İçindeki alkaloitler ve flavanoidler; gıda, tekstil ve farmakolojik endüstrilerde kullanılmaktadır. Akdeniz ülkelerinde ve Karadeniz’in güney kıyılarında sıklıkla rastlanan kum zambağı tuza, kuraklığa ve sıcağa karşı dayanaklı bir bitkidir.

    Minos uygarlığına başkentlik yapmış Knossos antik kentindeki fresklerde yer aldığını öğrendiğimde ise bitki sembolizmini bir kez daha hatırladım. Minik bir parantez; zambak kelimesi (lily) Sümerce’de nefes, hayat gibi anlamlar taşır. Zambağın Antik Mısır’dan Antik Yunan’a kadar birçok kültürde barındırdığı derin bir bilgisi vardır. Kum zambağına dönecek olursam; eşleştiği mitlerden biri yeraltıyla eşleşen Persephone’dur. Tarım ve bereketin tanrıçası Demeter’in kızı olan Persephone yaşamının bir kısmını eşi Hades’in yanında yeraltında, bir kısmını annesi Demeter ile yeryüzünde geçirir. Kızı her yeryüzüne çıkarken baharı getiren Demeter, kızının yer altına inmesiyle toprağı soğutup, kışın -ölümün- gelmesini sağlar. Kum zambağının çiçekleri de açmayı bıraktığında bu durum havanın soğuyacağının habercisidir.

    Kum zambağına rastlayacak olursanız, doya doya seyredin ve illa ki bir anı istiyorsanız fotoğrafı çekin. Yaşamın çeşitliliğine engel olmayın!

    Kaynak: Researchgate

    Yeşilist / Ayça Ceylan

  • Avrupa’nın Yaşanacak En İyi Başkenti: Dublin

    Avrupa’nın Yaşanacak En İyi Başkenti: Dublin

    Tarihi, mimarisi, müziği, birası ve yeşiliyle Dublin, görünce ”Keşke burada yaşasam!!” diyeceğiniz nadir yerlerden. Kuzeyin büyüleyici topraklarında, tıpkı İtalyanlar kadar sıcak kanlı ve güler yüzlü insanların yaşadığı, mutluluğun şehri Dublin’e gelin birlikte göz atalım!

    Listemize bir soundtrack ile başlayalım, buyrunuz.

    Eski zamanlarda Viking yerleşimlerinin merkezi olarak kurulan Dublin, Orta Çağ’dan beri İrlanda’nın başkentidir.

    BBC’nin Avrupa genelinde 11.200 kişiye uyguladığı bir ankette, Dublin, Avrupa’nın yaşanacak en iyi başkenti, İrlanda ise Avrupa’nın en mutlu ülkesi seçilmiştir.

    Yılda dört milyondan fazla ziyaretçisiyle, Paris ve Londra’dan sonra Avrupa’da en çok ziyaret edilen başkenttir.

     

    Şehrin hemen her noktası kartpostalları andıran, doğal güzellikler ile doludur. Eğer yeşili seven biriyseniz, Dublin’e aşık olmamanız için hiçbir sebebiniz olamaz!

    Sürekli size gülümseyen insanlar görürseniz şaşırmayın, zira Dublin’de insanlar alışık olmadığımız kadar kibar ve mutlu.

    Şehir aynı zamanda dünya edebiyatına da birçok unutulmaz isim kazandırmıştır. Oscar Wilde, James Joyce ve Samuel Beckett bunlardan sadece birkaçıdır.

    Google, Facebook, Yahoo, Pay-Pal, eBay, Linkedin gibi dünyanın en prestijli teknoloji firmalarının Avrupa merkezleri Dublin’de bulunur. Vardır elbet bir bildikleri…

    Saat 17.00’den sonra hemen hemen tüm Dublinliler Irish Pub’lara akın ederek sosyalleşir.

    Bira ve müzik bu şehrin olmazsa olmazıdır! İrish Pub’ların konumlandığı Temple Bar bölgesi Dublin’in en ünlü eğlenceli merkezidir. Temple Bar’da geçireceğiniz bir gecede kendinizi hiç bitmesini istemeyeceğiniz bir filmin içindeymiş gibi hissedebilirsiniz.


    Dublin’de yaşama fırsatınız hiçbir zaman olmayabilir. Ancak seyahat planlarınızı tekrardan gözden geçirmek isteyebilirsiniz! Bizden söylemesi, Dublin kesinlikle gidip görülmesi gereken şehirler listemizin zirvelerinde!

     

    Kaynak: ListeList / Serkan Mermer

  • Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer

    Doğa Fotoğrafçılarının Ziyaret Etmesi Gereken 8 Muhteşem Yer

    Herkesin hayalidir günün birinde işi gücü bırakıp dünya turuna çıkmak. En çok da masa başı çalışanlar uzun uzun görülmesi gereken yerlerin listesine bakıp iç geçirir. En sonunda, ben buraları görmeden bu dünyadan gitmeyeceğim diyenler, her şeylerini toplar, başlarlar dünyayı keşfetmeye. Kimileri tarih merakıyla yanıp tutuşur, kimileri doğanın bize sunduğu göz kamaştıran güzellikleri görmek adına, dağları bayırları arşınlar. Bu merak duygusuna bir de fotoğraf tutkusu eklenince, işte o zaman hayran olunası muhteşem kareler ortaya çıkar.
    Eğer siz de bir fotoğraf tutkunuysanız ve seyahate çıkmanın size çok şey kattığına inanıyorsanız, yepyeni yerler keşfetme olanağı bulacağınız bu yazıya mutlaka bir göz atın.

    1 – Jasper Milli Parkı / Kanada

    10.878 kilometrekarelik yüz ölçümüyle Kanada’nın en büyük eko parkı niteliğinde olan Jasper Milli Parkı, Alberta eyaletinde yer alıyor. İçerisinde ren geyiği, boz ayısı, kunduz, puma gibi vahşi hayvanların yaşadığı park, cesareti olanlara kamp alanı sunuyor. Parkın, muhteşem güzellikte karlı dağları, bu dağlarda eriyen karların oluşturduğu buz gibi akarsuları ve insanı hayran bırakan gölleri görülmeye değer nitelikte. Trekking yapanlar için yol boyunca takip edebilecekleri bir harita sunan Jasper Milli Parkı, piknik alanı ve su sporları ile de ziyaretçilerin oldukça dikkatini çeken yerlerden biri.

    2 – Whitsunday Adası / Avustralya

    Queensland eyaletine bağlı takım adaların en büyüğü olma özelliğini taşıyan Whitsunday Adası’nın, en ünlü kumsalı Whitehaven Kumsalı’dır. Gezginler, merak uyandıran güzellikteki adaya eyalette bulunan Airlie Beach’ten tekne turlarıyla ulaşma imkanı buluyor. Whitsunday Adası, daha görür görmez bembeyaz kumlarına saatlerce uzanma isteği uyandıran sahiliyle cennet niteliğinde. Günün birinde bu muhteşem kumsalın uzun uzun fotoğrafını çekmek ve harika plajında vakit geçirmek isteyenler için küçük bir not düşmek gerekirse, ada Avustralya’da yer alıyor.

    3 – Kızıl Sahil / Çin

    Güzelliğiyle bizi büyüleyen rotalarda sıradaki durağımız ise Çin’de yer alan Kızıl Sahil. Klasik kumsal anlayışından çok farklı olan Kızıl Sahil’e göz kamaştırıcı rengini veren aslında bölgede yer alan bir çeşit yosun. Yaz aylarında yeşil olan yosunlar, sonbaharda kızıl rengini alıyor. Anlaşılacağı üzere Kızıl Sahil’i keşfetmek amacıyla yola koyulacaksanız, sonbaharı beklemeniz gerekiyor.

    4 – Berchtesgaden Milli Parkı / Almanya

    Berchtesgaden Milli Parkı, Almanya – Avusturya sınırında yer alıyor. Alpler’in ihtişamlı güzelliğinin yanı başında uzun doğa yürüyüşlerine olanak sağlayan park, benzersiz ormanları ve gölleriyle, tam bir doğa harikası. Fotoğraf meraklılarının günün birinde ziyaret etmelerini tavsiye ettiğimiz parkta gezinirken, dağ keçilerine, tavşanlara ve onlarca farklı çeşitte bitki türüne rastlamak mümkün.

    5 – Fingal Mağarası / İskoçya

    Ünlü Alman müzisyen Felix Mendelssohn Bartholdy’nin piyanoya benzettiği ve uğruna beste yaptığı mağara, düzgün geometrik yapısı ve ihtişamlı görünümüyle görenleri hayrete düşürüyor. Sıra sıra dizilmiş sütunlardan oluşan Fingal Mağarası, volkanik patlamalardan çıkan lavların soğuması ve kayaların sıkışması sonucu oluşmuş. Sanat eseri niteliğindeki mağara İskoçya’nın Staffa Adası’nda yer alıyor.

    6 – Thingvellir Ulusal Parkı / İzlanda

    Gökyüzünde muhteşem bir görsel şölen oluşturan Kuzey Işıkları’nı izleme imkanı sunan Thingvellir Ulusal Parkı, günümüzde festivallere ve önemli kutlamalara ev sahipliği yapıyor. UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan park, yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çeken yerlerden biri. Büyüleyici güzellikteki parkta doğayla iç içe olacağınız uzun yürüyüşler yapma olanağı bulurken, fotoğraf makinenizi elinizden düşürmeyeceksiniz.

    7 – Morskie Oko Gölü / Polonya

    Polonya’nın Tatra Ulusal Park’ı sınırları içerisinde yer alan ve yılın her dönemi kendine has güzelliğiyle ziyaretçilerini büyülemeyi başaran gölün, doğa fotoğrafçıları için hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz. Gölü çevreleyen Tatra Dağları’nın gölün berrak sularına yansımasıyla ortaya, usta bir ressamın elinden çıkmış tabloyu andıran bir manzara çıkıyor. Ulaşımın kolay olması açısında burayı yaz aylarında ziyaret etmek daha doğru bir zamanlama gibi görünse de, karlar altında bambaşka bir güzelliğe bürüneceğini bilmek belki yoldan dönmenize engel olabilir.

    8 – Büyük Kanyon – ABD

    Bir diğer durağımız ise UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan Büyük Kanyon. Arizona eyaletinde bulunan kanyon, 466 kilometre uzunluğunda ve 1.6 kilometre derinliğinde. Bugün, yüzlerce kuş ve bitki türünü barındıran Büyük Kanyon, Amerikan yerlileri olan Kızılderililer’e de ev sahipliği yapıyor. ABD’nin en ilgi çekici doğal oluşumlarından biri olması nedeniyle, bu etkileyici manzarayı görmek için her yıl dünyanın dört bir yanından pek çok turist bölgeyi ziyarete geliyor.

    Bonus: Ayder Yaylası / Rize

    Göz kamaştıran doğa fotoğraflarından bahsederken şifalı suları ve yeşilin her tonunu barındıran muhteşem doğasıyla Ayder Yaylası’nı unutmak olmaz. Yöre halkının kendine yakışır bir şekilde misafirlerini karşıladığı bölgeye adımınızı attığınız an fotoğraf makinenizi hazırlasanız iyi olur çünkü buradaki manzara sizi başka diyarlara götürecek güzellikte. Üstelik rafting ve trekking gibi sporlara ilginiz varsa Ayder Yaylası aradığınız durak olabilir.

     

    Kaynak: NeredeKal / Bengi Alkaya

  • Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Üçlemi: Hiçbir Argümanın Doğruluğunu Mutlak Olarak İspatlayamazsınız!

    Münchhausen Trilemma (veya Münchhausen Üçlemi), epistemolojide herhangi bir iddianın doğruluğunu ispatlamanın imkânsız olduğunu ileri süren bir düşünce deneyidir. Buradaki “ispat” dar bir anlamda (“bilimsel bulgu”) kullanılmamaktadır; tam tersine, en kapsayıcı anlamıyla kullanılmaktadır ve matematik ve mantıktaki ispatları da kapsamaktadır. Buna göre, belli bir argüman zinciri inşa edecekseniz, belli varsayımlar ile yola çıkmak zorundasınızdır.

    Şöyle düşünün: Diyelim ki gökyüzünün maviliğinin kırılan ve saçılan ışık ışınlarının dalga boylarından kaynaklandığı yönünde bir argüman ileri sürüldü. Buna kanıt olarak ışık tayfının nasıl oluştuğu gösterildi ve havadaki moleküllerin de aynı etkiye sebep olduğu ispatlandı. Ancak biri, kolaylıkla bu kanıtın kendisinin de kanıtını sorabilir. Yeni kanıtlar bulsanız da o kanıtların da kanıtları sorulabilir ve bu böyle devam eder. Bu durumda herhangi bir iddiayı veya argümanı nasıl kanıtlayabiliriz?

    Bir Argümanı “Kanıtlamanın” 3 Zor Yolu

    Münchhausen Üçlemi bir “trilemma” veya “üçlem” olarak anılır, çünkü bir argüman üreten veya bir argümanı savunan herkesin ve her düşünce sisteminin şu 3 zor tercihten birini seçmek zorunda olduğunu söyler:

    Döngüsel Argüman

    Döngüsel argümanlar (İng: “circular argument”, Lat: “circulus in probando“), ispatlamak istediği sonucu bir başlangıç noktası olarak alan argümanlara verilen bir isimdir – ve bir mantık safsatasıdır. Eğer bir argümanın döngüsel olduğunu fark etmezseniz, oldukça inandırıcı gelecektir, çünkü bu tür argümanların öncülleri doğruysa sonuçları da doğru olacaktır ve “sonuç”, zaten “öncül” olarak alındığı (ve dolayısıyla “doğru” kabul edildiği) için, sanki varılan sonuç bağımsız olarak doğruymuş gibi bir izlenim verir. Bir örnek şudur:

    • Ahmet: Başarının anahtarı nedir?
    • Berna: Doğru elemanları işe almak.
    • Ahmet: Doğru elemanları işe aldığını nereden bileceksin?
    • Berna: Başarılıysan, doğru elemanları işe almışsın demektir.

    Görülebileceği gibi, bu argüman zincirinde Berna, doğru elemanları işe almayı başarının sırrı olarak görmekte, başarıyı ise doğru elemanları almanın sırrı olarak görmektedir. Bu, döngüsel bir mantık hatasıdır.

    Aslında döngüsel argümanlar formel bir mantık hatası değildirler; sadece pragmatik nedenlerle sorunludurlar: Eğer öncül olarak alınan sonuç gerçekten doğruysa, elbette argüman da doğru olacaktır. Fakat o öncül henüz ispatlanmadığı için, ister istemez sonuç da ispatlanmamış hâldedir ancak o argümanı dinleyen birine sonuç, aslında ispatlanmış gibi gelecek ve ikna edici olacaktır. Bu da hatalı sonuçlara ulaşılmasına neden olacaktır.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma bağdaşırcılık veya koherentizm (İng: “coherentism”) denmektedir. Buna göre “gerçek”, bir dizi cümle, önerme ve inanç kümesi çerçevesinde tutarlılıktan doğar. Ayrıca epistemik temellendirme teorisine göre de bir kişinin bir inanca sahip olmak için iyi bir nedeni varsa, o inancın gerçeklik değeri daha yüksek olacaktır. Burada önemli bir kriter, inancın rasyonel olmasıdır. Yukarıdaki Ahmet ve Berna arasındaki diyalog, esprili bir şekilde, şöyle devam ettirilebilir:

    • Ahmet: Bu durumda döngüsel mantık başarısının anahtarı mı?
    • Berna: Evet! Çünkü başarının anahtarı döngüsel mantık.

    Sonsuz Argüman

    Sonsuz argümanlarda her bir dayanak noktası, kendinden önce gelen dayanak noktalarına dayanır ve bunlar sonsuza kadar devam eder. Örneğin herhangi bir bilimsel konuda sürekli “Neden?” sorusunu sorarak, herhangi bir olgudan yola çıkıp Evren’in başlangıcına kadar gidebilirsiniz; çünkü her şeyin nedenleri birbirine bağlıdır ve o nedenler silsilesi, Evren’in başlamasıyla başlamıştır. Sarah ile kimya profesörü olan babası arasında geçen diyaloğun ufak bir kısmını buraya taşıyalım:

    • Sarah: Babacığım, duşta mıydın?
    • Babası: Evet, duştaydım kızım.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü kirliydim. Duş beni temizliyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü bir sabunla birlikte kullandığımda su benim kirimi yıkayıp götürüyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun kiri tutuyor ve suyun onu yıkamasına izin veriyor.
    • S: Neden? 
    • B: Çünkü sabun yüzey-aktif (sürfaktan) bir maddedir.
    • S: Neden?
    • B: Bu HARİKA bir soru. Sabun sürfaktandır, çünkü normalde çözünmeyen kir ve yağ parçacıklarını hapseden, suda çözünebilir iyon kümelerini (misel yapılarını) oluşturur.

    (…)

    • B: Sabun moleküllerinin neden hidrofilik bir kafası ve hidrofobik bir kuyruğu mu var?
    • S: Evet.
    • B: Çünkü kafada bulunan Karbon-Oksijen bağları yüksek düzeyde kutuplu, Karbon-Hidrojen bağları ise ciddi miktarda kutupsuz.
    • S: Neden?
    • B: Çünkü karbon ve hidrojen neredeyse aynı elektronegativiteye sahip, oksijen ise çok daha fazla elektronegatif. Bu yüzden karbon-oksijen bağları kutuplu oluyor.
    • S: Neden?
    • B: Bu biraz karışık. Elektronegativiteyi ölçen Pauling ölçeği veya Mulliken ölçeği kullanmana bağlı olarak farklı cevapları var. Pauling skalası homonükleer ve heteronükleer bağ kuvveti farklarına göre düzenlenmiştir. Mulliken ölçeği ise elektron isteği ve iyonizasyon enerjisi özelliklerine göre… Fakat her biri, eninde sonunda etkili çekirdek yüküne geliyor. Bir oksijen atomundaki son yörüngedeki elektronların enerjisi karbondakilerden düşük ve bağ sırasında bu elektronlar paylaşılırken oksijene daha sıkı tutunuyorlar. Çünkü bir oksijen atomundaki elektronlar daha güçlü bir çekirdek yükünü deneyimliyorlar ve bu yüzden atomik çekirdeğe daha yakın oluyorlar. Havalı, değil mi?
    • (sessizlik olur)
    • S: Hiçbir şey anlamadım.
    • B: Hiç önemli değil. Öğrencilerimin de neredeyse hiçbiri anlamıyor.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma sonsuzculuk (İng: “infinitism”) denmektedir. Sonsuzculara göre bir argümanın sonsuz nedenler silsilesine dayanması, onu “bilgi” veya “gerçek” olmaktan alıkoymamaktadır.

    Dogmatik Argüman (Aksiyomatik Argüman)

    Dogmatik bir argüman, ispatlanmaya ihtiyaç duymayan bir argümandır. Sadece doğru olduğu kabul edilir ve savunmaya ihtiyaç duyulmaz. Örneğin “bilim” dediğimiz devasa sistemin de güvenilir ve başarılı olduğunu bildiğimiz ve bu şekilde devam edeceğini umduğumuz birtakım varsayımları vardır.

    Ancak buradaki “dogmatik” sözcüğü doğru anlaşılmalıdır: Bilimde varsayımlar değiştirilemez veya yanlış olamaz değildir; sadece pragmatik yollarla belirlenmişlerdir ve çalışmadıklarının gösterilmesi hâlinde, tıpkı onlar sayesinde inşa edilen sayısız hipotezin yanlışlanmış ve yanlışlanabilir olması gibi, bu varsayımlar da değiştirilebilir veya terk edilebilirler. Yani bir düşünce sisteminin dogmatik olması ile bir sistemin yola çıkış noktasının dogmatik olması farklı şeylerdir. Bu ayrıma işaret etmek için, dogmatik argümana aksiyomatik argüman da denmektedir.

     

    Örneğin genel kültürün büyük bir kısmı, aksiyomatik argümanlar içerir. “1. Dünya Savaşı, itilaf ve ittifak devletleri arasında yaşanmıştır.” dediğinizde, “itilaf devletleri” ile “ittifak devletleri”nin kimler olduğunun bilindiğini ve bunun için ek bir kanıt sunmaya ihtiyacınız olmadığını imâ edersiniz. Eğer her söylediğinizin her dayanağını kanıtlamaya kalkacak olursanız, iletişim kurmanızın imkânsız olacağına dikkatinizi çekeriz.

    Üçlemin bu ayağını kullanmayı seçen felsefi tutuma temelcilik (İng: “foundationalism”) denmektedir. Temelciler, bilginin gerekçelendirilmiş inançlara veya sağlam temellerden yola çıkarak inşa edilmiş sonuçlara dayandığını söylerler. Temelciler arasında Aristoteles, Descartes ve John Locke gibi filozoflar vardır. Elbette bu “temel”in tam olarak ne olması gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tartışılmaya devam etmektedir.

    Münchhausen Üçlemi Nereden Geliyor?

    Bu üçlemi ileri süren Karl Friedrich Freiherr Von Münchhausen, 1720 yılında Almanya’da doğmuş bir barondur. Askeri başarılarının yanında Münchhausen’in, aynı zamanda gezileri boyunca topladığı hikayeleri mübalağa ederek anlatmak konusunda da bir ilgisi ve yeteneği vardı. Birçokları, anlattığı hikayelerin abartılı ve yalan olduğunu düşünmüşlerdir.

    Ancak bu ilginç hikayelerden biri, bir gün at binerken bir bataklığa saplandığına yönelik bir hikayedir. Hikayede Münchhausen, bataklıktan kurtulmak için kendi saçını yukarı doğru çektiğini ve yeterince zorladığında bataklıktan çıkmayı başardığını anlatır. Yani kendi vücudunu yukarı doğru çekerek, kendi kendini kaldırabileceğini iddia etmiştir. Ki bu, modern fizik yasaları çerçevesinde imkânsızdır.

    İşte bu hikayeden yola çıkan Alman filozof Hans Albert, 1968 yılında Münchhausen Üçlemi terimini ileri sürmüştür. Sonradan Karl Popper, “dogmatizm sonsuz gerilemeye, sonsuz gerileme de psikolojizme karşı” diyerek bu üç ayağı tanımlamıştır. Sözünü ettiği psikolojizm, bir yasa veya gerçeğin temellendirilmesinde insan psikolojisinin rolü olduğunu söyleyen felsefi bir pozisyondur. Tıpkı sağlam bir zeminde olmadığı için bataklıktan çıkamayan Münchhausen gibi, tüm bilgilerin temellendirmesi dayanaksızdır, çünkü hiçbir bilginin olmadığı bir noktadan başlamalıdır ama bu durumda herhangi bir ilerleme kaydedilemez. Bu nedenle hiçbir gerçek, hiçbir bilginin olmadığı bir dayanak noktasına dayandırılamaz. Bu durumda her gerçek ya dogmatizme ya sonsuz gerilemeye ya da döngüsel bir argümana dayanmak zorundadır. Tıpkı Münchhausen’in kendi kendini çekerek bataklıktan çıkması gibi, hikaye uydurma olsa bile…

    Aslında bu üçlemin kökenlerini, 160-210 yılları arasında yaşamış Yunan filozof ve hekim Sextus Empiricus’un yazılarına kadar takip edebiliriz. 3. yüzyılda yaşamış ve Yunan filozofların biyografileri üzerine çalışmış Diogenes Laërtius tarafından yazılanlara göre Sextus Empiricus, bu tür bir argümanı 1. yüzyılda yaşamış Skeptik Agrippa’ya dayandırmaktadır – ki bu nedenle Münchhausen Üçlemi kimi zaman Agrippa Üçlemi olarak da bilinir. Yani erken dönem filozoflar da bir şeyi gerçek anlamıyla ve mutlak olarak ispatlamanın imkânsızlığını fark etmişlerdir.

    Agrippa’nın 5 Modu

    Felsefi bir skeptisizm akımı olan Pironhizm (İng: “Pyrrhonism”) savunucusu olan Agrippa’nın 5 modu şöyle söyler (ki okuduğunuzda, Münchhausen Üçlemi ile benzerliği fark edeceksiniz):

    Anlaşmazlık

    Filozoflar ve halkın geneli arasında görülen görüşler arasında anlaşmazlık vardır. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Tartışmadan türeyen tarza göre, önerilen konu hakkında hem sıradan yaşamda hem de filozoflar arasında karar verilemez ihtilafların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu nedenle, hiçbir şeyi seçemiyoruz veya ekarte edemiyoruz ve sonunda tartışma, kararın askıya alınmasıyla sonuçlanıyor.

    Sonsuz Gerileme

    Tüm kanıtlar, kendileri kanıtlanmak zorunda olan diğer kanıtlara dayanırlar ve bu sonsuza dek devam eder. Modern zamanlarda buna “sonsuz argüman” da diyoruz. Agrippa şöyle yazıyor:

    Sonsuz gerilemeden türetilen modda, öne sürülen konu için bir kanaat kaynağı olarak öne sürülen şeyin, kendisinin başka bir kaynağa ihtiyacı olduğunu, kendisinin de başka bir kaynağa ihtiyaç duyduğunu ve böylece sonsuzluğa, böylece başlayacağımız bir noktanın kalmadığını söylüyoruz ve dolayısıyla herhangi bir şeyi temellendirmek mümkün olmuyor ve yargıya varma askıya alınıyor.

    İlişki (Görelilik)

    Her şey, onlarla ilişkili olan şeyler değiştikçe veya biz ona farklı açılardan baktıkça değişir. Agrippa şöyle anlatıyor:

    Görelilikten türeyen modda, yukarıda söylediğimiz gibi, var olan nesne, yargılayan özneye ve onunla birlikte gözlemlenen şeylere göre şöyle şöyle görünür, ama onun doğası gereği nasıl olduğuna dair yargıyı askıya alırız.

    Varsayım

    Gerçeği yalnızca desteksiz varsayımlara dayanarak ileri sürebiliriz. Buna bugün “dogmatik argüman” diyoruz – ki bu şekilde izah edildiğinde, halk arasındaki “dogmatik” sözcüğünün anlamından farkı görülebilir.

    Sonsuza kadar geriye atılan Dogmatistler, kurmadıkları, ancak bir taviz sayesinde basit ve kanıtsız olarak varsaydıklarını iddia ettikleri bir şeyden yola çıktıklarında, varsayım modu ortaya çıkar.

    Döngüsellik

    Gerçeği savunma biçimimiz, kanıtların döngüselliğine dayanır. Buna bugün “döngüsel argüman” diyoruz. Agrippa, şöyle yazıyor:

    Karşılıklı mod, araştırılan nesnenin doğrulanması gereken şeyin, araştırılan nesne tarafından ikna edici hale getirilmesi gerektiğinde ortaya çıkar; sonra, diğerini kurmak için ikisini de temellendiremediğimiz için, her ikisi hakkında da yargıyı askıya alırız.

    Üçlemin Çözümü Var mı?

    Maalesef hayır. Eğer bir üçlemin mutlak bir çözümü olsaydı, o zaman “üçlem” olmazdı. Elbette, ortada üçlem olmadığı veya üçlemin ayaklarından bir kısmının sanıldığı kadar problemli olmadığını söyleyen çok sayıda filozof ve eleştirmen var. Bunların geliştirdikleri tartışmalar, kademeli bir şekilde dallanıp budaklanan derin bir felsefi argümanlar ağacını oluşturuyor – ki bu biraz ironik; çünkü “Herhangi bir argümanı kanıtlayabilir miyiz?” sorusu bile sayısız felsefenin doğuşu veya etkilenmesi ile sonuçlanıyor. Bu da felsefenin çoğu zaman haksız yere karikatürize edilen, “cevaplara ulaşmadan tartışmayı sürdüren” doğasına işaret ediyor. Kimi zaman nihai cevaplara ulaşamasak bile, yolda birçok şey öğrenebiliriz. Bilim ve felsefe, bu nedenle değerlidir.

    Bilim açısından incelendiğinde, daha önce natüralizmle ilgili yazımızda da tartıştığımız üzere, bilimin gerçeğe dönük arayışındaki en büyük itici faktörlerden biri evrensel anlaşılabilirlik (ki bu, Agrippa’nın vurgu yaptığı anlaşmazlığı minimize etmeyi hedefler) ve sürekli sonuç üretebilme becerisidir (bu da pragmatik bir amaca hizmet eder). Eğer bilimde ortak bir dil tutturamazsak ve herhangi bir yeni keşifte bulunamazsak, bilimle ilgili temel varsayımlarımızı gözden geçirmemiz gerekir. Ancak bugüne kadar böyle bir ihtiyaç doğmamıştır ve gelecekte de doğacağı meçhuldür.

    Bir diğer önemli nokta, Münchhausen Üçlemi bizi birbirinden beter 3 seçenekten birine zorluyor olsa da bu seçenekleri yumuşatmak ve zayıflatmak mümkün olabilir. Örneğin bazı temel varsayımlarda bulunuyor olsak bile bu varsayımları kolayca terk edebilecek bir sistem inşa etmek, gerçeğe ulaşma konusunda insanın bilişsel zaafları varsa bu zaafları görmezden gelmek yerine onları eleyecek yöntemler tespit etmek, kusursuz bir sisteme sahip olmaktan ziyade işimizi gören ve daha fazla keşfin önünü açan yöntemler geliştirmek, Evren’e ve insan bilişine yönelik değiştiremeyeceğimiz bu gerçeklere rağmen ilerlememizi sağlayabilir. Bunlar ve çok daha fazlası, bilimin karakteristik özellikleridir. Bilim, sadece ne olduğu üzerinden değil, ne olmadığı üzerinden de güvenilirlik, anlaşılabilirlik ve evrensellik sağlamış bir düşünce sistemidir.

    Burada önemli olan, epistemoloji felsefesi çerçevesinde bu tür tartışmaların olduğu ve bunların tüm düşünce sistemlerine öyle veya böyle sirayet ettiğidir. Bu tartışmaların sonuçları, elbette bu düşünce sistemlerinde değişimler yaratabilir veya onlar üzerinde pek bir etkisi olmayabilir. Ama felsefenin çıktıları, illâ dünyayı değiştirici olmak zorunda değildir. Örneğin belirsizlik zamanlarında yükselişe geçen sahtebilim ile mücadelede epistemoloji önemli bir araçtır. Bir şeye inanmayı neden seçtiğimizi nasıl temellendirdiğimizi sorgulamak, belki sizi %100 gerçeğe ulaştıramaz, ancak olasılıklar arasından en güvenilir ve olası olanlarını belirlemenizi sağlayabilir.

    Bilimin özünde yapmaya çalıştığı da tam olarak budur: Bu yazıda bir örneğini verdiğimiz felsefi problemler veya insanın bilişsel engelleri gibi çeşitli nedenlerle %100 gerçeğe ulaşamasak bile, evrensel olarak hemfikir olabileceğimiz biçimde, ona en fazla miktarda yaklaşabilmek… Her adımda kendimizi ve varsaydıklarımızı sorgulayarak, daha iyi alternatifler varsa onları ortaya çıkarabilmek ve bu sayede gerçeğe olan zorlu, dolambaçlı ama stabil ilerleyişimizi sürdürebilmek…

     

    Kaynak: Evrim Ağacı / Çağrı Mert Bakırcı

  • Evcil Hayvanla Seyahat Etmenin 10 Püf Noktası

    Evcil Hayvanla Seyahat Etmenin 10 Püf Noktası

    Evimizi paylaştığımız, evlattan farkı olmayan evcil hayvanlarımızı, uzun bir seyahate çıktığımızda yanımızda götürmek isteriz. Eğer ilgilenmeleri için rica edeceğimiz birileri yoksa onları evde tek başlarına bırakmaya gönlümüz pek el vermez. Tatilimizde de onlarla vakit geçirmek isteriz.

    Peki, evcil hayvanlarla seyahatlerimizi nasıl planlamak gerekiyor? Bir firma ile yola çıkacaksak tüm bu süreç bir sorun yumağına dönüşebiliyor. Kendi aracımız ya da bir ulaşım firması olması fark etmiyor. Evcil hayvanlarla seyahat süreci iyi planlamalı.

    Evcil Hayvan ile Tatile Hazırlık, Yolculuk Öncesinde Neler Yapmak Gerekiyor?

    1 – Ufak Ufak Onu Alıştırın

    Hayvan dostlarımız ile yola çıkma fikri heyecanlı olduğu kadar biraz stresli de olabilir. Eğer ilk defa birlikte yola çıkacaksınız nasıl tepki vereceğini bilmemek biraz sizi endişelendirebilir. Uzun bir yola çıkmadan önce kısa süreli mesafelere birlikte çıkarak, sürece alıştırmaya çalışabilirsiniz. Kendisini huzursuz hissediyorsa araca bindiğinizde kucağınıza alıp, rahatlatabilirsiniz. Kendi aracınızla yola çıkacaksanız kutusundan çıkartıp kollarınız arasına almak kolay ama bir firma ile yolculuk edecekseniz kutudan çıkartmak ne yazık ki yasak olabilir.

    2 – Sağlık Kontrollerini Yaptırın, Öneriler Alın

    Ayrıca yola çıkmadan önce veteriner hekime götürüp, bebişin sağlık kontrollerini yaptırın. Yolculuğu en rahat ve korkusuz atlatabilmesi için hekimden tavsiyeler alın. Hekiminiz önerecekse yatıştırıcı iğneler ya da ilaçlardan yararlanabilirsiniz. Bunun dışında, yol evcil hayvanınızın midesini de tutabilir. Bu ihtimale karşı veteriner hekime ne yapabileceğinizi sorun. Yola çıkmadan önce daha az yemek vermek midesinin tutmasını önleyebilir.

    3 – İhtiyaç Listesini Kontrol Edin

    Evcil hayvanınızın yolculuk sırasında ihtiyacı olabileceği eşyaların listesini yapın ve yola çıkmadan önce son kontrolleri gerçekleştirin. Bunlar neler olabilir?

    • Mama ve su kabı
    • Maması ve suyu
    • Taşıma kutusu
    • Sağlık belgeleri
    • Hayvanın kimliği
    • Çöp poşetleri
    • Tasması ve kayışı
    • Soğuk havaya karşı bir battaniye

    4 – Evcil Hayvan Dostu Otelleri Tercih Edin

    Nereye gidiyorsunuz ve nerede kalacaksınız? Konaklayacağınız tesis, otel her neresi ise evcil hayvan kabul ediyor mu? Varacağınız yer dahil duracağınız noktaları öncesinde araştırın. Tüm bu noktalar evcil hayvanları kabul ediyor mu doğrudan arayıp öğrenin.

    Seyahat sırasındaki bu noktalar çok sıcak veya çok soğuk olabilir. Evcil hayvanınızın sağlığı için önceden gerekli önlemleri alın. Tercihinizi mutlaka evcil hayvan kabul eden otellerden yana kullanın.

    5 – Evcil Hayvan ile Şehri Keşfetmek

    Ayrıca tatilinizi geçirirken gezmek istediğiniz yerlerin bir listesini çıkartın. Bu yerlerin evcil hayvanınızı kabul edip etmeyeceğini araştırın. Kilise gibi kutsal yerler büyük ihtimalle ne yazık ki kabul etmeyecektir. Eğer çok görmek istediğiniz bir yapı ise ve tatile iki kişi gitmişseniz dışarıda onlar beklerken siz belki hızlıca görmek isteyebilirsiniz.

    Evcil hayvanınızın yeni arkadaşlarla tanışabileceği ve enerjisini atabileceği doğal alanlar, parklar, sahiller de vakit geçirmek için güzel noktalardır. Gezi planlarınıza buraları da ekleyin.

    6 – Hangi Yolla Gitmeyi Planlıyorsunuz?

    Yola kendi aracınızla mı çıkacaksınız yoksa bir otobüs, tren, gemi veya havayolu firması ile mi? Eğer bir firma ile yolculuk etmeyi planlıyorsanız prosedürler firmaya göre değişebilir. Firmalar ağırlıklara ve boyutlara göre farklı ücretlendirmeye tabii tutabiliyorlar, farklı kurallar koyabiliyorlar. Önceden firmayı arayıp detaylı bir bilgi alın. Hangi şartları var, neler talep ediyorlar, ekstra ne kadar ücret ödemeniz gerekiyor soruşturun.

    Ayrıca yola çıkacağınız araç evcil hayvanınız için uygun mu, aynı tarihte başka bir evcil hayvan da seyahat edecek mi gibi soruları da iletmeyi unutmayın. Hayvanlar birbirinin kokusunu alıp, huzursuz olabilirler.

    Uçak firmaları, 6 kilogram ve üzeri evcil hayvanları genellikle havalandırmalı kargo bölümlerine kabul ediyor. Diğer bebişleri de evcil hayvan taşıma kutuları ile kabinde yanınızda taşıyabiliyorsunuz.

    Otobüsler bu konuda daha dengesiz bir yol izliyor. Geçmişte birçok insan çeşitli problemler yaşadı ama güzel bir gelişme oldu. Resmî Gazete’de, Ulaştırma Bakanlığı, Kara Yolu Taşıma Yönetmeliği’nde değişikliğe gittiklerini yayınlanmıştı. Yeni karara göre; aşı karnesi bulunan kedi, köpek, kuş gibi evcil hayvanlar, özel kafeslerde kilitli bulunmak koşulu ile hayvan sahiplerinin kucağında ya da oturduğu koltuğun önünde taşınabilecek. Otobüs firmaları evcil hayvanların araç içinde taşınabileceği özel seferler de düzenleyebilecek. Tabii bu durum pitbull, doberman gibi büyük hayvanlarda biraz değişiklik gösterebilir. Bu tarz büyük hayvanları yine taşıma kutularında ama bagaj bölümünde taşınması gerekebilir.

    7 – Yolculuk Sırasında Neler Yapmak Gerekiyor?

    Tüm hazırlıklarımızı ve kontrollerimizi yaptıktan sonra artık yola çıkmaya hazırız.

    Kendi aracınız ile yola çıktıysanız istediğiniz vakit mola verme avantajına sahipsiniz. Birkaç saatte bir mola vermek faydalı olacaktır. Mola verdiğiniz noktada evcil hayvanınızı dolaştırmayı ihmal etmeyin. Çok fazla olmamak kaydı ile ufak parçalar halinde karnını doyurun. Tam tıka basa doyurmak midesini bulandırabilir. Hayvanınız ihtiyaçlarınız mola gidersin, temiz hava alsın. Tüm bunlar onu biraz daha rahatlatacaktır.

    Eğer uzun süreli bir mola vereceksiniz evcil hayvanınızı yanınıza alın. Bazen yine de uygun bir ortam olmayabiliyor ve içeride bırakmak zorunda kalabilirsiniz. Bu noktada aracı gölge, serin bir yere bırakın. Camları hafif aralayın. Köşeye biraz da su bırakın. Döndüğünüzde sizi uslu bir bebiş bekliyorsa onu bir de ödül maması ile sevindirmeyi ihmal etmeyin. Yine mümkün olduğunca çok çok uzun vakit bırakmamaya çalışın. Veyahut bir kişi işini halledip, bir kişi onunla vakit geçirip; işlerinizi dönüşümlü çözümleyebilirsiniz.

    8 – Yolculuğu Kolaylaştıran Eşyalar

    Seyahatiniz sırasında evcil hayvanla ilgilenmeyi kolaylaştıran birtakım eşyalar piyasada bulunabiliyor. Çok gerekli mi bilemiyorum ama belki tercih etmek isteyenler olabilir. Nedir bunlar? Mesela, katlanır mama kapları araç içinde su ve mamanın dökülmeden daha iyi muhafaza edilmesini sağlayabilir. Köpekler için koltuk kılıfları yapıyorlar. Daha sonra tüy temizleme derdinden sizi kurtaracaktır. Özel bir koltuk kılıfı almak yerine eski bir çarşafı da bu amaçla kullanabilirsiniz. Özel araç ile gidiyorsanız hayvanınız arka koltukta büyük ihtimalle oturuyor olacaktır. Nasıl ki can güvenliğimiz için bizler emniyet kemeri takıyorsak, arka koltukta oturan köpekler için de emniyet kemerleri tasarlanmış.

    9 – En Sevdiği Oyuncağı Unutmayın

    Bizim için çok değerli olan ve bize iyi hissettiren eşyaları yanımızda taşımayı severiz. Nedense bu eşyalar yanımızdayken her işin yolunda gideceğini düşünürüz. Aynı durum hayvanlar için de geçerli olabilir. Evde sürekli oynadığı bir oyuncak varsa, onu da yanınıza almak iyi fikir olabilir. Evcil hayvanınızın etrafta tanıdık bir şeyler görmesi, bunu panik yapmaya gerek yok işareti olarak algılamasını sağlayabilir.

    Belki yurt dışına tatile gideceksiniz veya yurt dışına taşınacaksınız. Elbette prosedürler sizin için biraz daha farklı ve detaylı olacak.

    10 – Evcil Hayvanınızla Yurt Dışına Nasıl Çıkabilirsiniz?

    Türkiye’den çıkış esnasında gerekli olan belgeler:

    • Tarım ve Köy İşleri Müdürlüklerinden seyahate çıkmadan 2-3 gün önce ihracat/çıkış belgesi alınmalı.
    • Bakanlıkta çalışan bir veteriner hekim imzası ile sağlık belgesi alınmalı. Bu belge aynı zamanda kendi veteriner hekiminize de imzalatılmalı.
    • Aşı karnesi veya pasaport.
    • Mikro çip.
    • Gideceğiniz ülkenin evcil hayvan kabul etme prosedürünü ilgili yerlere sorun çünkü ekstra belge isteyebilirler.
    • Eğer bir Avrupa ülkesine gidecekseniz, ekstra olarak titrasyon testi (kuduz aşısının tutup tutmadığını inceleyen bir kan testi) de istiyorlar.

    Türkiye’ye giriş esnasında gerekli olan belgeler:

    • Aşı karnesi veya pasaportu.
    • Aşıların düzenli olarak yaptırılmış olması gerekiyor.
    • Veterinerden seyahat edebileceğine dair ayrıca bir sağlık belgesi alınması lazım.
    • Kuduz aşısı da üç ayı doldurmuş olması gerekiyor.

    Kaynak: NeredeKal / Yeşim Özbirinci

  • En Özgün Yerel Ritüeller

    En Özgün Yerel Ritüeller

    Friluftsli

    Norveççe’de “açık havada özgürlük” anlamına geliyor. Doğaya teşekkür etmek ve doğayı keşfetmek için edinilen bu alışkanlık 1859’da ortaya çıkmış. Bu hayat tarzının getirdiği bir düzen ve yapılacaklar listesi yok. Friluftsliv, dışarıda meditasyondan yürüyüşe ve fotoğraf çekmeye kadar her çeşit aktiviteyi kapsıyor. O derece uçsuz bucaksız bir hareket.

    Shinrin-yoku

    Japonca “orman banyosu” anlamına geliyor. Fikir orman ve doğal alanların şifalı olmasına ve günümüzün çoğunda yönetemediğimiz stresin üstesinden gelebilmesine dayalı. Kimilerine göre bu fikrin altında yatan değerler bilime dayanıyor. Çeşitli bitki türlerinde bulunan Phytoncide adlı biyolojik kimyasallar, çürüme ve böcekler tarafından yenmeyi engelleyen bir savunma mekanizmasıdır. Bitkiler bu kimyasalı açığa çıkartırken, doğada insanlar da buna maruz kalıyor ve farkında olmasa da şifa ediniyorlar. Yapılan araştırmalar, bu maddenin yüksek tansiyonu düşürdüğünü ve stresi hafiflettiğini gösteriyor.

    Hygge

    Hygge, Danimarka’nın neden en mutlu ülke ünvanını elinde tuttuğunu açıklayan bir konsept. Danimarkalılar karanlık hava, kısa günler ve soğuğa rağmen dünyanın en neşeli insanlarından. Mumum kızgın alevi anlamına gelen Hygge, aynı zamanda aile ve arkadaş terimleri için de kullanılır. Danimarka coğrafyasında Hygge’nin en çok görüldüğü fotoğraflar kış ayları. Hygge sıcak bir konsept olarak özetlenebilir.

    Wabi-sabi

    Japon kültüründe Wabi-sabi kelimesinin anlamı “kalıcı olmayan”, “mükemmel olmayan” ve “tam olmayan”. Mükemmelin görmezden gelindiği, fiziksel ve ruhsal olarak eksik olanın anıldığı bu ritüel, 15. yüzyıl Japon coğrafyasında süsleme sanatına karşı ortaya çıkmış.

    Kaizen

    Bir başka Japon ritüeli de “sürekli ilerleme” anlamına gelen Kaizen. 1986’da ortaya çıkan bu gelenek, kurumsal alanın her tabakasına yayılmış. Bu gelenekte üst düzey yöneticilerden, servis çalışanlarına kadar herkesin ayda bir defa, yaptığı işe ya da kuruma yeni bir öneri getirmesi bekleniyor ve gelen öneriler doğrultusunda, günlük rutinleri bile etkileyen kararlar alınıyor. Genel olarak bu önerilerin hem kuruma hem de hayata uyarlanabilmesinin yanı sıra, küçük değişikliklerin insan hayatını kolaylaştırabileceği beklenmiş.

    Jugaad

    Jugaad Hindu dilinde “çığır açıcı iyileşme” ya da “yaratıcı tamir” anlamına geliyor. Bunu bir bisiklet zincirinin selo bantla tamir edilmesi olarak da düşünebilirsiniz. Bu fikrin altında yatan şey sadece günlük hayata yaratıcı fikirler bulmak değil, aynı zamanda yenilikçi ruhu da içinde barındırması. Kenya’da girişimciler, bisiklet pedallarken telefon şarj eden bir cihaz geliştirdiler. Filipinler’de Illac Diaz, ‘A Litre of Light’ adındaki buluşuyla, içinde beyazlaştırılmış su bulunan geri dönüştürülmüş plastik şişelerden 50 watt değerinde ampul elde ediyor. Yüksek nemli Peru’da bir mühendislik okulu, nemi içme suyuna dönüştürecek bir reklam panosu icat etti. Bu yenilik fikrini hayatın her alanına getirebilir ve “tamir” için vakit ayırabiliriz.

    Selen Duru – Yeşilist

    Derleyen Nilay Gündüz

  • Gelişmiş Olgun İnsan ve Doğan Cüceloğlu

    Gelişmiş Olgun İnsan ve Doğan Cüceloğlu

    Gelişmiş Olgun İnsan

    Sağlıklı aile düzeni, ailenin gereksinmelerini doğal olarak karşılar ve her bir aile üyesi, o aileye ait olmaktan mutludur. Sağlıksız aile düzeninde gereksinmeler karşılanamaz ve aile üyeleri, mutsuz ve doyumsuz oldukları halde bu hastalıklı durumu devam ettirebilmek için çaba gösterirler. Hiç kimse ‘Ben sağlıksız aile düzeni kurmak isterim’ demez. Herkes kendi düzenini sağlıklı, diğerini sağlıksız görür.

    Sağlıklı aile düzeninde aile üyelerinin hepsi görev ve sorumluluklarını doğal olarak yerine getirirler, aralarında olumlu duygusal bağlar vardır ve kişiler bağımsız oldukları halde birbirlerine isteyerek ve zevkle yardım ederler. Sağlıklı aile düzeni içinde, ana baba dahil herkes bilinçlenme yönünden ve duygusal yönden sürekli bir gelişim içindedir.

    Sağlıklı aile kendi üyelerini değerli bulur ve aile üyeleri benlik değerlerini olumlu yönde geliştirir. Aile, toplumla ilişkisini dengelemiştir; ne toplumdan kopar ne de toplumun baskısına tümüyle boyun eğer. Kısacası sağlıklı aile, insanların psikososyal yönden olgunlaşmasını temin eden temel sosyal bağlamı oluşturur. Aile toplumun beklentilerini sürekli en ön planda tutacağı yerde çocuğun sağlıklı gelişmesi için gerekli olanı yapmakla toplumun beklentilerini karşılama arasında bir denge kurmaya özenir. Toplum, çocuğun ana babaya koşulsuz itaat etmesini bekler. Sağlıklı ana baba, çocukların gelişebilmesi için onların kendi fikirlerini söyleyebileceği, söyledikleri fikirleri savunabilecekleri bir aile ortamı geliştirir.

    Örneğin, haftalık aile toplantılarında çocuğa kendi düşüncesini söyleme ve savunma hakkı verilir ve herkes buna saygı gösterir. Ama daha geniş toplantılarda ve misafir geldiğinde öncelikle gelen misafirlerin, yaşlıların konuşmaları önem kazanır. Çocuklara bu beklenti önceden söylenerek onların toplumun gerçeğiyle temasa geçmesi, topluma hazırlanması sağlanır.

    İnsan, deneyimleri sonucu olgunlaşır. Olgun insan, gelişme sürecini doğal aşamaları içinde gerçekleştir ve şu özellikleri kazanır:

    1)Olgun bir insan, kendini diğerlerinden ayıran sınırların farkındadır ve kendi benliğinin sınırlarını korumakta duyarlılık gösterir. Bu tür insan, kendi ailesiyle iyi ilişkiler içindedir ve sürekli yardımlaşma davranışı gösterir, ancak başkalarının kendisini kullanmasına, kendi isteği dışında kararlar alıp onu yönlendirmesine izin vermez. Bir başka deyişle, olgun insan kendi istemi içinde yaşamına yön verir.

    Sağlıksız ailede, çocuğun kendine özgü bir benlik geliştirmesine izin verilmez. Aile içinde otoriteyi elinde tutan kişi, çocuğun bağımsız benlik geliştirmesine karşıdır; herkesin boyun eğmesi, itaat etmesi istenir. Davranışlarını otoritenin istediği yönde düzeltmeyenler, değişik yollardan cezalandırılır. Çocuk, kabul edilmek ve onaylanmak ister; eğer aile ortamı ona kendi benliğini tanımlama özgürlüğü veriyorsa, sağlıklı bir biçimde olgunlaşma yolunda gelişir. Aile ortamı çocuğa kendi benliğini tanımlama olanağını vermiyorsa, o zaman, ailenin istediği yönde bağımlı bir kişi olarak gelişir; psikolojik ve sosyal olgunlaşması dumura uğrar.

    2)Olgun insanın ikinci özelliği kendini değerli bulmasıdır; onun, kendine saygısı vardır ve kendini olduğu gibi kabul eder. Kendine saygı duymanın ve kendini değerli bulmanın çekirdeği aile içinde atılır. Çocuğu olduğu gibi kabul eden, onu destekleyip yüreklendiren aile üyeleri, çocuğun özbenlik değerinin tohumlarını ekmiş olur.

    3)Olgun insanın üçüncü özelliği beden, zihin ve manevi yaşam arasında denge kurmuş olmasıdır. Sırf bedensel görünüme önem veren ya da sadece düşünsel (entelektüel) faaliyetlerde doyum arayan kişiler, kendi çocukluklarında, içinde yetiştikleri aile içinde bedensel ya da entelektüel yönde uyarılmışlar, diğer yönleri geliştirilmemiştir. Aile sağlıklı ise, çocuk her yönünü geliştirmeye kendiliğinden yönelir. Beden ve zihin gelişiminin yanı sıra çocuğun manevi yaşamının temellerini atma da önemlidir. Çocuğun algılama düzeyine uygun, onun anlayabileceği kavramlar içinde, bedenle, zihinle, doğayla ve evrenle ilgili soruları yanıtlandırılarak, zaman içinde dengeli bir dünya görüşü geliştirmesi sağlanır.

    4)Olgun insanın dördüncü özelliği şöyle ifade edilebilir: Olgun insan, heyecan ve duygularını tanır ve onların gerçekçi bir biçimde ifade edilmesine olanak sağlar. Duygular, yaşamın en önemli enerjisini bir kapsül gibi içlerinde tutarlar. İfade olanağı verilmezse, enerji kapsül içinde sıkışır ve duygu ile beslenemeyen kişi gelişemez. Duygularımız ve heyecanlarımız iç ve dış dünya ilişkisinin daha etkili olmasını sağlar. Örneğin kızgınlık kişinin benlik sınırlarını ve onurunu korumasına olanak verir. Ama bu olanağı kullanmasına otorite izin vermez. Çünkü çocuğunun benlik sınırlarının olmasını istemez.

    Korku, tehlikeli durumlardan sakınmamıza yol açar. Bu demektir ki, hiç korkmayan insanın ömrü de kısa olur. Kendisini tehlikelerden korumasını bilemeyen kişi, mezarlıktaki adresine erken kavuşur. Diğer yandan, yeni bir aşamanın başlayabilmesi için, bir devrenin kapanıp bitmesi gerekir; işte hüzün, ayrılma zamanı gelmiş herhangi bir şey ya da kişiyi simgeler. Suçluluk, vicdan duygusunu oluşturmamıza yol açarken, mahcubiyet, kendi sınırlarımızı bilmemiz gerektiğini, gücümüzün sınırlarını öğretir. Sevinç, mutluluk, huzur duyguları her şeyin yolunda olduğunu, iç ve dış dünya ile ilişkilerimizin uyum içinde olduğunu gösterir. Gelişmiş olgun insan duygularına önem verir, onları dikkatle gözler ve duygularının kendisine söylediği mesajları anlamaya çalışır. Ayrıca, gelişmiş olgun insanın, ana baba olarak, çocuklarının duyguları hakkında içgörü kazanmasına önem verir. Gelişmiş olgun insanı yetişkin çocuktan ayıran en belirgin özelliklerinden biri, duygu ve heyecanlarını tanıması ve onlara gereken önemi vermesi ya da vermemesidir. Böyle olunca geliştiren ana baba, çocuklarının duygu ve heyecanlarını tanımalarına önem verir.

    Ailenin temeli karı koca arasındaki ilişkidir. Karı koca arasındaki ilişki sağlıklı ve bilinçliyse, o aile, çocukların gelişmesi için sağlıklı bir sosyal ortam oluşturur. Sağlıklı ilişki, iki kişinin bilinçli olarak düşünüp taşınıp, sorumluluk içinde aldığı karara dayanır. İlişkileri sağlıklı olan bireyler, birbirlerini değerli ve onurlu görürler. Ayrıca birbirlerini olduğu gibi kabul eder, değiştirmeye çalışmazlar. Kendilerinin ve karşıdakinin sınırlarının bilincinde olarak sürekli etkileşim ve dayanışma içindedirler; olgun insanlardır.

    Sağlıklı evlilikte karı koca arasındaki ilişkinin özellikleri arasında yukarıda saydıklarıma ek olarak şunları da eklemek gerekir: Doğru bildiklerini söylemekte ısrar ederler ve gerçekçi olmaya özen gösterirler, Ayrıca, manevi yaşamı zenginleştirmeyi, kendi bencil sınırları içine kapanıp kalmaya üstün tutarlar.

    Güven duygusu gelişmemiş insan değişik tutkunluklar geliştirir. Bu tutkunluklardan biri de, hiçbir şeyi atamama, eline geçen her şeyi biriktirmedir. Böylece, kendi iç dünyasındaki güvensizliği, dış dünyada biriktirdiği nesnelerle karşılamaya çalışır. Tanıdığı, kullandığı nesneleri biriktirerek, içinde bulamadığı emniyet, güven ve huzur duygularını elde etmeye çabalar.

    Ağlamak hüzün duygusunun bir ifadesi olabildiği gibi, özlem duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bazen kişinin çaresizlik duygusunun ya da kendine acıma duygusunun bir ifadesi de olabilir. Bunun gibi daha birçok duygunun ifadesi olabilir. Duyguların ifade edilmesi önemlidir, sağlıklı olmanın işaretidir. ‘Duyguların kendisi sağlıklı bir yapıya uygun mu, değil mi?’ diye sorulabilir. Örneğin, sürekli çaresizlik duyan ya da kendine acıyan biri sürekli ağlıyorsa, ortada sağlıksız bir durum var demektir. Ama o duygular var olduğu sürece ağlayarak bu duyguları göstermesi doğaldır.

    İnsan duygularından utanmalı mı? Sağlıksız ailenin yaptığı maalesef bu. Çocuk duygu ve heyecanlarını ifade ettiği zaman sürekli utanca boğulmuş ve iç dünyasıyla ilişkisini kesmeye itilmiştir.

    Günümüzde medya ve giyim-kozmetik sanayinin etkisiyle olacak, iç güzellikten ziyade dış güzellik birinci planda. Bu da insanların bedenlerinin görünüşlerine daha fazla önem vermelerine yol açıyor. Ufak tefek bedensel kusurlar büyütülüyor, önemli ayıplar haline getiriliyor. Sağlıksız aile çocuğu utanca boğar, böylece kalıplanmış insanlar yetişerek, ailenin sağlıksız düzenini sürdürürler, kuşaktan kuşağa aktarırlar. Medya ve giyim-kozmetik sanayii, utanca boğulmuş insanların bu psikolojik durumundan faydalanarak para kazanmaya bakar. Gelişmiş insanların çoğunlukta olduğu sağlıklı bir toplumda, medya bu kadar etkili olamaz. Medya pek sağlıklı bir toplum istemez. Sağlıklı toplumda medya insanları istediği yönde o kadar etkileyemez. Toplumu sağlıklı kılacak yönde girişimleri medya ve giyim -kozmetik sanayii bir anlamda kösteklemek isteyebilir. Sağlığa önem veren insanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, medya sağlık konularını işler. Sağlık konuları yayınlandığında daha çok izleyici bulur. Bu konular daha çok izleyici bulduğu için, sağlığı konu eden programların sayısı artar. Yani medya toplumu etkilediği gibi, toplum da medyayı yönlendirmektedir.

    Kendini sürekli dış ilişkileri ile tanımlayan kişi, yalnızlıktan nefret eder. Yalnızken kim olduğunu bilemez. Çevresinde sürekli kendini bilen, tanıyan insanların olmasını ister. Kendi iç dünyasıyla ilişkisi kuvvetli olan kişi ise yalnızlıktan sıkılmaz, hatta ara sıra kendisiyle baş başa kalmak ister. İlkine iç dünyasıyla baş başa kalmak ıstırap verirken, ikincisine zevk verir.

    Farz edin ki doğru bildiğinizi söyler ve yaparsanız arkadaşlarınızı kaybedeceksiniz. Kendiyle ilişkisine önem veren sağlıklı kişi, arkadaşlarını kaybetmekten hoşlanmaz, fakat kendisine olan saygısı her şeyden önemlidir. Bu nedenle, doğru bildiğini söyler ve öyle davranır. Yalnız kalmaktan korkan ise, arkadaşlarının istediği yönde davranır.

    Ana babalar bazen farkında olmadan utandırıcı mesajlar verebilirler. Örneğin, iyi not aldığı, sorulan soruları bildiği için çocuklarını öven, başkalarının yanında çocuğu için ‘ne kadar akıllı’ diyerek söz eden ana baba, hiç farkında olmadan, ‘bir sorunun cevabını bilmiyorsan çeneni kapa, bilmemek aptallık demek oluyor’ mesajını da vermiş olur. Ana baba soruların yanıtlarını bildiğinde çocuklarını övmesin mi, ‘Aferin oğluma, kızıma’ demesin mi? Böyle demezlerse, çocuklarını öğrenmeye nasıl teşvik edecekler? Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı, iyi not almak, elinizde olan iç koşulları içerdiği gibi, başkasının vereceği bir kararı ve başka dış koşulları da içerir. Bu dış koşulların denetimi elinizde değil. Sınavın yapıldığı gün başınız ağrıyor olabilir. Sınıfta çok gürültü olabilir. Kaleminizin ucu kırılabilir. Öğretmen yazdığınız ya da söylediğiniz şeyi, sizin söylemek istediğinizden farklı anlayabilir. Aldığınız notlardan ya da sınıfın birincisi olmanızdan dolayı övülüyorsanız, iyi not alamamaktan korkmanız doğal çünkü iyi not almak yüzde yüz sizin denetiminiz altında değil.

    Anneniz ya da babanız sizi gayret gösterdiğiniz için, çalışmaktan zevk aldığınız için, öğrenmeyi ve bilmeyi merak ettiğiniz için övselerdi, süreçle ilgili olarak ödüllendirmiş olurlardı. Gayret göstermek, çalışmaktan zevk almak ve öğrenmeyi ve bilmeyi merak etmek, sizin denetiminiz altında olan süreçler. Bu süreçlerde başarılı olunca, eninde sonunda bilgi size gelir. Sürece önem veren eğitim, bazı günler, haftalar, hatta aylar çocuk iyi notlar almasa da uzun sürede en iyi sonuçları mutlaka alır.

    Sağlıklı ilişkide çatışma olur. Eşler arasında çatışma olmayan sağlıklı aile yoktur. Çatışma olmayan ailede, büyük bir olasılıkla, kişiler birbirine gerçekte olduğu gibi görünmeyerek, sosyal maskeler takarak etkileşimde bulunuyordur. Maskeler takarak birbirleriyle iletişim kuran aile sağlıklı değildir. Uzun süreli ilişkilerde çatışma doğal olarak ortaya çıkar. Önemli olan çatışmanın çıkmasını önlemek değil, çatışma çıktığı zaman nasıl konuşulacağını bilmektir. Aralarında çıkan çatışmayı, birbirlerini kırmadan çözebilme becerisini gösteren çiftler, sağlıklı bir aile kurarlar.

    Gelişmiş olgun insan olma ya da yetişkin çocuk olarak büyüme büyük ölçüde aileye bağlı bir olaydır. Aile yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılır.

    Bahtım güzel olmamış diye yakınacağına, düşünerek kendi yaşamını kendi denetimin altına alman gerekir. Kızımın kendi güzel olacağına, bahtı güzel olsun diye bir şey yoktur. Çocukların bahtının güzel ya da çirkin olmasını anne ve babalar etkiler, biçimlendirir. Gübresini, suyunu, güneşini iyi alan bir çiçekle, suyunu ve güneşini iyi alamamış bir çiçek arasındaki farkı hemen görebilirsiniz. Biri gür olur, canlı olur. Öbürü cılız kalır. Bir bitkinin suya, toprağa ve güneşe gereksinmesi olduğu gibi, çocuğun da doğumundan itibaren karşılanması gereken temel psikolojik gereksinmeleri vardır. Çocuğun bu gereksinmelerini iyi karşılayan ana baba, çiçeğin gübresini, suyunu veren kişiye benzer. Çocuğun gereksinimleri karşılanırsa sağlıklı, güleryüzlü biri olarak yetişir. Çocuğun kucaklanmaya, tutulmaya, dokunulmaya ihtiyacı vardır. Dokunmanın yanı sıra çocuğun başka ihtiyaçları da vardır. Örneğin, çocuğun güven duyma gereksinimi. Yani çocuğun, ‘Beni koruyacak biri var’ duygusu. Çocuktan daha kuvvetli biri gelip onu dövebilir, ezebilir, öldürebilir. Çocuk sezgisel olarak bunu bilir ve kaygı duyar. Eğer çocuk, ‘Annem, babam kuvvetli, beni tehlikelere karşı korur’ duygusunu taşıyorsa, o zaman güven içindedir ve kaygı duymaz.

    Çocuğun bir yapıya, bir düzene de gereksinimi vardır. Ailede herkes karmakarışık bir biçimde yaşıyorsa, herkes aklına eseni yapıyorsa çocuk bu düzensizlik içinde şaşırır, neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayamaz. Farz edelim ki bir baba ya da anne, aklı estiği zaman çocuğu dövüyor, canı çektiği zaman seviyor. Çocuk bu durumda iyi bir karakter geliştiremez, şaşkın biri olarak yetişir. Çocuk niçin cezalandığını bilmek ister. Örneğin, anne, çocuğu bir gün ‘ellerin kirli’ diye dövüyor; ertesi gün, çocuk kirli ellerini yıkarken bu kez, ‘suyu israf ediyorsun’ diye dövüyor olsun. Burada bir düzensizlik var. Bu durumda çocuk şaşkına döner; sağlıklı bir karakter oluşturamaz.

    Çocuğun gereksinmelerinden biri de sosyalleşmedir. Çocuğun toplum hayatına uyumuna sosyalleşme denir. Yani, ailesi çocuğu topluma hazırlamalı. İnsanlarla nasıl konuşulur, kızınca ne yapılır, arkadaşlarıyla arasında sorun çıktığı zaman bu sorun nasıl çözülür, ana baba çocuğa bunları öğretmeli.

    Çocuğun bir başka gereksinmesi de onun uyarılma ihtiyacıdır. Çocuk oyun yoluyla, dünyasına giren acı, hüzün, neşe, korku veren olaylarla uyarılmak ister. Yani oyun çocuğun önemli gereksinimlerinden biri. Oyun çocuğun hayatında çok önemlidir. Çocuğun oyun oynaması önlenirse o insan sağlıklı gelişemez.

    Sözünü edeceğim bir gereksinme daha var. Çocuğun kendini değerli görme gereksinimi. Ana baba, çocuğun söylediklerini ciddiye alarak, onun isteklerini dinleyip onunla konuşarak, cezalandırdıkları zaman niçin cezalandırdıklarını açıklayarak, çocuğun yeteneklerini takdir ve teşvik ederek çocuğa, ‘sen değerlisin’ mesajını verirler.

    Bu gereksinmeler karşılanmadığı zaman çocuğa, ‘Sen ve senin gereksinmelerin önemli değil; senin var ya da yok olmanın önemi yok’ mesajı verilmiş olur. Bu mesajlar birbiri peşi sıra küçücük bebeğe verilmeye başlanınca, çocukta, ‘bu dünyada beni koruyacak, güvenebileceğim kimse yok’ kanısı oluşur. Çocuk doğuştan getirdiği bu doğal gereksinmelerinin karşılanmayışını, ‘Benim anam babam, henüz olgun ana baba düzeyine gelmemişler, ne yaptıklarının farkında bile değiller’ biçiminde yorumlayamaz. O küçücük haliyle, kendisinin ne kadar aciz olduğunu, ana babasının ne kadar büyük ve kudretli olduğunu bilir ve ‘bende bir bozukluk olmalı, sevilmeye, kucaklanmaya layık değilim, değersizim’ diye düşünür. Yani çocuk kendini suçlar, kabahati kendinde bulur. Bu yüzden gereksinmesi karşılanmamış çocukta kişilik çarpıklıkları oluşur ve bu çarpıklıklar onun davranışlarında kendini gösterir. Yani bir insanın davranışına bakarak, çocukken onun gereksinmelerinin karşılanıp karşılanmadığını anlayabiliriz.

    ‘Bende bir bozukluk var’ diye düşünen çocuk, kendinden utanır. Utanca boğularak yetiştirilen kişiler ne kendilerini, ne de başkalarını olduğu gibi kabul ederler. İnsanlarla ilişkilerinde sürekli ve değişmeyen bazı olumsuz karakter özellikleri gösterirler. Olumsuz karakter özelliklerinin en başta geleni mükemmeliyetçiliktir. Mükemmeliyetçi olanların, ne kendilerinde, ne başkalarında hiçbir kusura tahammülleri yoktur. Hiçbir zaman tatmin olmazlar; her şeyde mutlaka bir kusur bulurlar. Küçükken iyi bir çocukluk geçirmeyen insanların bir diğer özelliği de sürekli öfkeli, asık suratlı olmalarıdır. Kendilerine güvenleri olmadığı için başkalarının onlara yaklaşmasını pek istemezler; öfkeyle, asık suratla, kişileri kendilerinden uzak tutarlar. Çevrene şöyle bir bak, kaç tane güler yüzlü insan görürsün?

    Çocuklukları sağlıklı geçmemiş insanların bir başka özelliği de sürekli eleştirici olmalarıdır. Bu kimseler çocukluklarından getirmiş oldukları utanç duygularını eleştirme ve suçlama yoluyla kendi çocuklarına aktarırlar. Eleştirme ve suçlama ana babada nasıl bir tutku halindeyse, bir süre sonra çocukta da bir alışkanlık haline gelir. Bir diğer özellik aşağı görme, hor görmedir. Aşağı görülerek büyüyen ve kendi özbenliğinden utanan çocuk, diğerlerini aşağı görerek kendi utancını saklamaya çalışır. Başkalarını hor görmek ve aşağılamak onun karakterinin bir parçası haline gelebilir. Bir başka özellik herkese, her yerde, her zaman hoş görünme ve hoş davranmadır. Bu kişiler, hoş davranmayı bir zırh olarak kullanırlar. Böylece sahte bir dostluk ve yakınlık havası yaratarak, kimsenin kendilerini üzecek dürüstçe bir söz söylemesine izin vermezler, ilişki içinde bulundukları kişilere de gelişme fırsatı vermezler. Son olarak bahsedeceğim bir özellik, haset ve kıskanmadır. Başkalarının başarısı, kişiliği, malı, arkadaşlığı, eşi onların kendi iç boşluklarını hatırlatacak bir nitelik taşıyorsa, derin bir haset içinde kıvranırlar.

    Doğan Cüceloğlu’nun Yetişkin Çocuklar isimli kitabından altını çizdiğim cümleleri paylaştım sizlerle.

    Rahmet ve sevgiyle…

    Derleyen: Nilay Gündüz